PDA

Archiv verlassen und diese Seite im Standarddesign anzeigen : Olmaya devlet cihanda bir nefes sihhat gibi



deryatulga
04.06.06, 01:17
4 Haziran 2006 6 yıldır sadece gözleriyle konuşuyor ’Ömründen Uzun İdealler’e sarılıyor



http://www.hurriyet.com.tr/_newsimages/1625507.jpgKoç Holding Yönetim Kurulu Başkan Vekili Sunan Kıraç’ın hayatını, evliliğini, kızı İpek’i evlat edinmesini, çalışma anılarını hastalığını ve hayallerini anlattığı "Ömrümden Uzun İdeallerim Var!" adlı kitabı yayınlandı. 1998 yılında anılarını yazmaya karar veren Suna Kıraç’ın kitabı, eşi İnan Kıraç tarafından notları derletilerek, Rıdvan Akar’ın editörlüğünde 3 Hazian’daki doğum gününe yetiştirildi.

GELİRİ EĞİTİME: Suna ve İnan Kıraç Vakfı tarafından satışa sunulacak kitap, ilk kez dün akşam Suna Kıraç’ın 65’inci doğumgünü nedeniyle dün akşam Pera Müzesi’nde İnan Kıraç tarafından düzenlenen davette aile dostlarına hediye edildi. Kitap, 12 Haziran’dan itibaren D&R, Migros, Tansaş, Pera Müzesi ve büyük kitapevlerinde kitapseverlere ulaşacak. Kitabın bütün geliri Suna Kıraç’ın kuruluşuna öncülük ettiği Türkiye Eğitim Gönüllüleri Vakfı’na (TEGV) bırakılacak. Koç Holding’in kurucusu Vehbi Koç’un kızı Suna Kıraç, kitabında çocukluğunun yanısıra yakalandığı hastalığın mücadelesini de "Bir direniş öyküsü" başlığıyla anlatıyor.

HASTALIĞINI İLK KEZ PAYLAŞTI: Kitabı yayına hazırlayan Rıdvan Akar, kitabın önsözünde şu cümlelere yer veriyor: "Suna Kıraç, tam altı yıldır sadece gözleriyle konuşuyor. Yakalandığı o melun hastalık nedeniyle vücudunu hareket ettiremiyor, yürüyemiyor, konuşamıyor, başını bile hareket ettiremiyor. Buna karşılık pırıl pırıl beyni ile hayallerini gerçekleştirmek için düşünüyor proje üretiyor. Bu kitap Suna Kıraç’ın o insanüstü direnişini anlatıyor. Pes etmeyen, hastalığına yenik düşmeyen ve yaşamı seçen bir annenin, eşin ve işkadınının hayatı."

GÖZLERİYLE KELİME YAZIYOR: Suna Kıraç 6 yıldır yaşamla bağını sadece gözleriyle kuruyor. Gözleriyle konuşuyor. Konuşmak ya da bir mesaj iletmek istediğinde tam karşısına koyu renklerle yazılmış 29 harften oluşan alfabe konuluyor. Hemşireler tek tek harfleri gösteriyor. Suna Kıraç kirpiklerini kırpıştırdığında ilgili harf yazılıyor. Kelimeler tek tek bulunarak cümle oluşturuluyor.

İkiz kızlarım olsun istedim sonra İpek’i bağrıma bastım
http://www.hurriyet.com.tr/_newsimages/1625455.jpg
SUNA ve İnan Kıraç çifti, evliliklerinin 15 yılında çocuk sahibi olamayınca, adını ’İpek’ koyacakları bir bebeği evlat edinme kararı aldılar. Suna Kıraç, kitabında o günleri şöyle anlatıyor: "İkiz kızlarım olsun istiyordum. Ancak üç yıl geçti. Bir pazartesi günü İnan heyecanla geldi, ’İkiz bulamamışlar ama tam bize göre bir kız çocuğu varmış, gidip görmemizi istiyorlar’ dedi. Hastaneye gittiğimizde yavrum İpek oradaydı ve henüz dört aylıktı. İş dünyasının bize kazandırdığı tedbirlilikle İnan, ’Bize bir gün verin, muayene ettirelim’ dedi. O gün doktor bize bugün bile unutamadığım çok özlü bir şey söyledi: Diyelim ki bu çocuk sakat çıktı, artık onu bırakamazsınız’ dedi. Eve döndüğümüzde karmakarışık duygular içindeydik. Doktorun söylediklerini o gece daha iyi anladık. İpek’ten vazgeçemezdik. Gittik ve yavrumuzu bağrımıza bastık."

’Ölümü öpün’ dedi, kızı İpek makineye bağlanmaya ikna etti

VEHBİ Koç’un vefatı sonrasında iş yükü artan Suna Kıraç, hastalığının ilk belirtilerini 55 yaşında yaşamaya başlamış. 1996’da sesinin kısılması, 1997’de ellerindeki uyuşma, 1998’de dilinin peltekleşmeye başlaması bu hastalığın işaretleriydi. Kitapta "Bir direniş öyküsü" adlı bölümde Suna Kıraç’ın hastalığının ortaya çıkışı şöyle anlatılıyor: "1998’de İnan Kıraç Amerika’da mide ameliyatı olacaktı. Suna Kıraç’ın da muayene olmasına karar verildi. İnan Kıraç ameliyatlı olduğu için tek başına tahlillerini yaptırdı. Biyopsi sonucunda doktorlar Suna Kıraç’la görüşmek istedi. Houston Methodist Hospital Neurology Bölümü’nün başındaki Prof. Dr. Y. Harati ’Hastalığınız ne yazık ki ALS!. Kötü bir hastalık ve bir ilacı ok. Hastalığın nedenini de bilmiyoruz’ dedi.

KIRAÇLARA BÜYÜK ŞOK: Kıraçlar yaşamlarının en büyük şokunu yaşıyordu. ALS, merkezi sinir sisteminde ve beyin sapı adı verilen bölgede motor hücrelerin (nöronlar) kaybı nedeniyle ortaya çıkıyor. Hücre kaybı kaslarda zaaf ve erimeye yol açıyor. Kaslardaki zayıflık ellerde ve bacaklarda ağız yutak bölgesinde ya da dilde başlayabiliyor ve sürekli ilerleyerek yayılıyor. İleri devrelerinde solunum yetersizliğine de yol açabiliyor. Hastanın zihinsel foksiyonları ve belleği hiç bozulmuyor. Doktor son olarak 3-5 yıl içinde solunum cihazına bağlanacağını, 7 yıl içinde de yaşamını yitireceğini söyledi. Suna ve İnan Kıraç birbirlerine sarılarak ağlamaya başladılar.

ANNENE KÖTÜ ŞEYLER OLUYOR: Bir gece sabaha karşı İnan Kıraç uykusundan Suna Kıraç’ın nefes almak için zorlandığı o seslerle uyandı. Suna Kıraç’ın nefes alışı gitgide azalıyordu. Amerikan Hastanesi’ndeki doktorlar hemen hastaneye ulaştırılması gerektiğin söyledi. İnan Kıraç kızı İpek’i uyandırdı. ’Annene kötü şeyler oluyor, hazırlan hastaneye gidiyoruz’ 13 yaşındaki İpek korkmuştu. Ambülans gelmişti. Suna Kıraç sedyeye konulacağı sırada bir an durdu ve evine şöyle bir baktı. İnan Kıraç da bu bakışı yakalamıştı: Baktı ve ağlamaya başladı. Bu, eve Allahaısmarladık anlamına geliyordu."

BENİ MAKİNEYE BAĞLAMAYIN: Suna Kıraç başına gelecekleri anlayınca İnan Kıraç ile şu konuşmayı http://www.hurriyet.com.tr/_newsimages/1625454.jpgyapmış: "İnan senden bir isteğim olacak, bunun sonu makine ama ben makineli bir hayatı istemiyorum. O gün geldiğinde sana soracaklar ve sen muhakkak hayır diyeceksin. Ölümü öp bunu yapacaksın."

SANA İHTİYACIM VAR ANNE: 14 Ağustos 2000’de yeniden hastanaye kaldırıldığında doktorlar onu hızla makinelere yani yaşama bağlamaya çalışıyordu. O ise makineye bağlanmamakta kesin karar almıştı. İpek sadece 13 yaşındaydı. Annesine, "Anne ben daha çok gencim ve benim sana ihtiyacım var. Beni evlat olarak aldığında anne olmaya karar verdin. Bu sorumluluğun, bana karşı görevlerin henüz bitmedi. Beni üniversiteye sokacak, evlendireceksin. Anneme çok ihtiyacım var" dedi. İpek’in bu sözlerinden sonra Suna Kıraç suskunluğunu bozdu ve ’tamam’ dedi.

Galatasaray Başkanı olursan yenilince Koç’a küfrederler

SUNA Kıraç kitabının 74’üncü sayfasında da İnan Kıraç’ın Galatasaray’a başkan olmasını neden engellediğini anlatıyor. Bu bölümde; "İnan’ın yaşamı ve tercihlerine her zaman saygılı oldum. Muhalefet ederek, engellediğim tek konu Galatasaray oldu" diyen Suna Kıraç şöyle devam ediyor: "1979’da Selahattin Beyazıt Galatasaray başkanlığı için listesini hazırlarken İnan’a ’Bir ilke imza atalım; listemiz seçildiğinde sen başkan olacaksın, ben de yönetim kurulu üyeliği yapacağım. Çünkü değişik yapıda bir adamsın ve Galatasaray’a faydalı olabilirsin’ demiş. O da bir Galatasaray’lının ulaşabileceği bu en güzel mevkinin heyecanını duyuyordu. Konuyu akşam yemeğinde açtı. Ona sadece ’böyle bir şey yaptığın takdirde ayrılırız, boşarım seni’ dedikten sonra yemekten kalktım ve uyumaya gittim. İnan öylece kalakalmıştı.

SANA PARA KASASI DERLER: İnan bu çıkışımı işyerindeki bir tatsızlığa yormuş. ertesi sabah kahvaltıda konuyu yeniden açtı. Son söyleyeceğimi dobra dobra baştan söyleyerek konuşmaya başladım. Dedim ki; "Maç kazanacaksınız herkes pohpohlayacak, kaybettiğiniz takdirde de herkes küfredecek. Dolayısıyla benim aileme de küfür edecekler. Koç’la Galatasaray birbirine karışacak. Sana para kasası gözüyle bakacaklar. Alt tarafı 11 kişinin peşinden koşan bir adam durumuna düşeceksin. Ben bunu yanlış görüyorum. Buna girme. Kaldı ki çok popüler bir isim olursun ki aile bunu istemez."

Fidye ödenmesine karşı çıktı, Nebbaşlar pes etti

SUNA Kıraç, 1996’da vefat eden babası Vehbi Koç’un mezarından naaşının çalınması üzerine nebbaşlara (naaş hırsızlarına) fidye ödenmesine kesin bir tavırla karşı çıkmış. Kitabın 161’inci sayfasında bu konuda şu bilgiler yer alıyor: "Naaşın çalınmasından itibaren aile tarafından oluşturulan kriz komitesine Suna Kıraç başkanlık etti. En kritik eşik nebbaşların fidye isteği karşısında gösterilecek tavırdı. Fidyenin ödenmesi halinde ülkeyi ve Koç Ailesi’ni sıkıntıya sokan bu kriz sonlandırılabilirdi. Suna Kıraç, ilk dakikalardan itibaren böylesi bir tehdite, şantaja popuç bırakılmaması gerektiğini savundu. Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan da görüş alındı. Babasının naaşı bulunsa da bulunmasa da babasının kabri onu defnettikleri mezar olacaktı. Nebbaşlar da bu kararlılık karşısında çaresiz kaldılar ve 2.5 ay sonra naaş bulundu."

Bernar Bey imam nikahını 300 altınla bağladı

SUNA Kıraç ’Ömrümden Uzun İdeallerim Var’ adlı kitabında; İnan Kıraç ile imam nikahı kıyılmasının öyküsünü de 67’inci sayfada şöyle anlatıyor: "İmam nikahı için yapılan törene ben ve İnan katılmadık. İmam nikahında benim şahidim dayım (Emin Aktar), İnan’ınki ise Bernar Nahum’du. Töre gereği önce altın (Mihir) pazarlığı yapıldı. Dayım yeğenine öyle yüksek değer biçmişti ki Bernar Bey, ’bizim oğlan fakir o kadarını veremez’ dedi. Bunun üzerine babam pazarlığa müdahale etti ve 300 altınla kapattı. Yani İnan benden ayrılacak olsa 300 altın ödeyecekti."

İnan’ı evlendikten epey sonra sevmeye başladım

SUNA Kıraç, kitabının "İnan’çlı yaşam" bölümünde ise İnan Kıraç ile tanışmasını ve evlenmesinin öyküsünü şu sözlerle anlatıyor: "İnan (Kıraç) Ankara’da yaşıyordu. İlk karşılaşmamızda Ankara Palas’ta yemeğe çıkmıştık. İnan beni dansa kaldırmak istedi. ’Ben dans etmem’ yanıtını verince kös kös yerine oturdu. Aradan zaman geçti İnan Londra’ya yerleşti. Koç Grubu Otoyol’u satın alınca İnan Genel Müdür olarak geri döndü. Üç yıl boyunca aramızda iş ilişkisinden kaynaklanan mesafeli bir duruşumuz vardı. İnan’a dönük projelerim başkaydı, İnan’ı arkadaşlarımla evlendirmek gibi bir niyetim vardı. O gün Tepebaşı’ndaki Pelit’te buluşacaktık. Ancak geç kaldım. Nasıl olsa bekler diye düşünüyordum. Beyoğlu’ndaki ofisimizin kapısı açıldı ve İnan hışımla kükreyerek içeri girdi. İnan bana ’Yeter artık benimle oynamayın, ya bugün yüzük takarız ya da bu iş burada biter’ dedi. Çok ısrarlıydı, ’Nişanlanalım’ dedi. Annem o akşam konuyu babama açmış, babam hiç itiraz etmemiş. İnan ile evliliğim, yaşam biçimi haline getirdiğim mantığımın eseriydi. İnan’ı evlendikten bir hayli sene geçtikten sonra sevmeye başladım, Çünkü İnan’ı değiştirmeye çabalamaktan vazgeçtim."

deryatulga
04.06.06, 01:46
sadece istemesi yeterli. Ancak ailenin reisi Türkan Sabancı'nın isteklerine trilyonluk serveti yetmiyor. Türkan Sabancı 2 yıl önce 47 yıllık hayat arkadaşı Sakıp Sabancı'yı kaybetti. Yedi yıl çocuk özlemi çekti. Ama üç çocuğundan ikisi özürlü olarak dünyaya geldi. Türkan Sabancı, 36 yaşındaki spastik özürlü oğlunun düzelmesi için bütün servetini vermeye hazır." Keşke hiçbir şeyim olmasaydı da Metin sağlıklı olsaydı." diyor. Birlikte yaşadığı Metin Sabancı'nın konuşamamasına rağmen kendisini gördüğünde hareketleriyle sevgisini belli ettiğini söylüyor. "Metin özürlü olmasaydı altı çocuk doğururdum." diyen Sabancı, son çocuğu Sevil Sabancı'yı ise büyük bir risk alarak dünyaya getirmiş. ZAMAN O günlerde yine özürlü olur endişesiyle çocuğun alınması gündeme gelmiş. Türkan Hanım, eşinin ve doktorların desteği olmadan doğum kararı almış. Verdiği karardan çok mutlu. "İyi ki de öyle yapmışım kucağıma sağlıklı, masmavi bir kız çocuğu aldım." diyor. Sakıp Sabancı'nın mezarını düzenli olarak ziyaret eden Türkan Hanım, eşinin bıraktığı boşluğun asla dolmayacağını düşünüyor. Sakıp Beyin ölümünün ardından kısa bir dönem ailede belirsizlikler yaşandığını anlatan Türkan Hanım, eşinin son günleriyle ilgili ilginç bir anekdot aktarıyor: " Sakıp Bey Güler Sabancı'ya vekâlet verdiğinde ben odada yoktum." Eşiyle birlikte Umreye gitmeyi çok istediklerini bildiren Türkan Sabancı, hayatta tavaf etmekten daha güzel hiçbir şeyin olmadığını vurguluyor. Sakıp Bey'in kardeşi Özdemir Sabancı'nın öldürülmesi bahsi geçince gözleri dolan Türkan Hanım, "Fehriye Erdal suikast günü 26'ncı kattan nasıl kaçtı hala anlayamıyorum. " şeklinde konuşuyor. Türkan Sabancı, Özdemir Sabancı'ya ölümünden birkaç gün önce Almanların 'Sen çok zeki bir insansın. Allah seni korusun.' dediklerini de hatırlatıyor. Sabancı, hayatta en çok istediği şeyin çocukları ve torunlarıyla birlikte yaşamak olduğunu aktarıyor. Paranın insanı asla mutlu edemediğini düşünen Türkan Sabancı ile anneler gününde anneliği ve Sakıp Bey'in arkasından yaşadıklarını konuştuk.
Birçok kurum tarafından ' Yılın Annesi' seçildiniz. Sizi yılın annesi seçmelerindeki sebep neydi?
Sanırım Metin'in annesi olduğum için beni bu ödüle layık görüyorlar. Metin'i çok seviyorum.
Benim ondan yana hiçbir şikâyetim yok. Allaha çok şükrediyorum. Onun da bana öyle büyük bir sevgisi var ki. Beni görünce çok mutlu oluyor, hareketleri tamamen değişiyor. Tavırlarıyla bana anne benimle berabersin diyor. Ben dışarıya çıkmak için hazırlandığımda konuşamıyor ama hareketleriyle bana anne nereye gidiyorsun diyor. Ben onu bırakıp gittiğimde çok üzülüyorum. Nasılsa akşama tekrar beraber olacağız diyerek kendimi teselli ediyorum. Ama ondan ayrı kaldığımda gerçekten çok üzülüyorum. Bir anne olarak onu bir melek olarak görüyorum.
Merhum Sakıp Sabancı ile evliliğinizden tam yedi yıl sonra Dilek Sabancı'ya hamile kaldınız. O yıllarda çocuk özlemiyle evlatlık almayı düşündünüz mü?
Doğuştan çok anaç bir yapıya sahibim. Kendime bildim bileli çocukları çok seviyorum. Metin eğer sağlıklı doğmuş olsaydı herhalde ben 3 değil 6 çocuk doğururdum. Doğumlarım problemli değil, kolay oluyordu. Ama keşke doğum zor olsaydı da bebeklerim sağlıklı olarak dünyaya gelseydi. Tabi bu tamamıyla Allah'ın takdiri. Ben Sakıp beye hep, ' Biz ayrı ayrı insanlarla da evlenseydik, eğer bu kaderimizde varsa gene olurdu.' derdim. Ama o yıllar arasında asla evlatlık edinmeyi düşünmedik. Çünkü hep evladımız olacak umuduyla yaşadık. Allah da bize evlat sahibi olmayı nasip etti.
Metin Sabancı'nın doğumuyla birlikte çok zor günler geçirdiniz. 3 yıl sonra Sevil hanıma hamile olduğunuzu öğrendiğinizde doğum kararını nasıl aldınız?
Ben yeni hamile olduğumu öğrendiğimde merhum Sakıp Bey'e ne yapmam gerektiğini sordum. Bana 'Beni bu karara ortak etme sen karar ver dedi.' Bende çocuklarımın doğumlarında bulunan sürekli görüştüğüm doktora sordum. O da Sakıp Bey gibi cevap verince bebeği doğurmaya karar verdim. O zaman tabi ultra sonlar yoktu. Sevil doğduğunda sağlıklı bir kız çocuğunuz oldu dediler. Allaha şükür kucağıma masmavi gözlü sağlıklı bir kız çocuğu aldım.
Geçen yıl umre için kutsal topraklara gittiniz. Orada neler hissettiniz ve keşke Sakıp Bey'le gelseydik dediniz mi?
Kutsal topraklara gitmek beni çok çok duygulandırdı. Kaldığım otel camiye çok yakındı. Ve ezanı sanki benim odamda okunuyormuş gibi duyuyordum. Hassas bir bünyem olduğu için hastalanmaktan korkuyordum. Ama Allah öyle bir güç veriyor ki insana. Doğru dürüst hiç uyumadığım halde ve sıcağa rağmen hiç yorulmadım. Tavaf etmek var ya hayatta daha güzel bir şey yok. Sakıp beyle gitmeye bir kez birlikte karar vermiştik. Bir arkadaş gurubuyla birlikte gidecektik. Hayatta her şey kısmetle çok istememize rağmen bir türlü birlikte gitmek nasip olmadı. Ama birlikte gitmeyi çok isterdim.
Merhum Sakıp Bey'in Amerika'da tedavi görürken yakınlarından ezan CD'si istediğini biliyoruz. Bunun anlamı neydi?
Evet Sakıp Bey, Amerika'da tedavi gördüğü sırada Türkiye'den ezan CD'si istemişti.
Amerika'da alıştığı sesleri hep hatırladı ve çok özlemini çekti. Türkiye'ye gitsem ezan sesini doyasıya dinlesem derdi.
Merhum Sakıp Sabancı'nın vefatıyla birlikte hayatınızda neler değişti?
47 yıllık hayat arkadaşınızı kaybedince hayatınız altüst oluyor ve tamamen değişiyor. Bir defa ev tamamen boşalıyor. Koca masaya tek tabak konuyor, oturup tek başınıza yemek yiyorsunuz. Bazen Metin ile birlikte yiyoruz ama insanın hayatında çok şey değişiyor. Özellikle dışarıya çıktığımda onun yokluğunu daha derinden hissediyorum. Daha çekimser davranıyorsunuz insanlara karşı. Karakter olarak zaten çekingen bir yapıya sahibimdir. Onu ancak uyuduğum zaman unutuyorum. Mümkün değil onu unutmam. Çok iyi bir eş, çok iyi bir hayat arkadaşıydı.
Sakıp beyin ölümüyle birlikte aile içinde bir belirsizlik bir dağınıklık oldu mu?
Her ailede olduğumu gibi Sakıp beyin ölümüyle birlikte bizde de bir takım sorunlar oldu. Hani nasıl sarımsağın kafasından koparınca etrafa dağılırsa bizde öyle olduk. Ama kısa zamanda kendimizi toparladık. O zaten ölmeden önce vasiyetini yapmış. Güler Sabancı benim yerimi alsın demiş. Ama ben duymadım o ara çok ziyaretçi geliyordu onlarla ilgileniyordum.
Sakıp Bey'in size özel bir vasiyeti oldu mu?
Hayır çok denedim ama söylemedi. Ben de nasıl söyleyebilirim ki sen öleceksin vasiyetin ne diye. Adam zaten gitti gidecek böyle büyük bir cesareti gösteremedim. Son günlerinde ziyaretçilerden dolayı yanında çok az kalabiliyordum. Bir oda açtırdık gelenleri ağırlamak için. Çok takip ettim bana bir şey söylemedi. Maalesef öyle bir şansım olmadı ama çok denedim. Sonuçta Allah ne nasip ederse o oluyor.
Elde etmeyi çok isteyip de elde edemediğiniz ya da içimde uhde kaldı dediğiniz bir şey var mı?
Tabi bu herkeste olur. Bir insan dört dörtlük her şeyi yaptım her şeye sahibim diyemez. Ben hep Sakıp Bey'in hayatına yetişmeye çalıştım. Onun çok fazla sosyal hayatı, seyahatleri vardı. Ayrıca, evin düzeni, çocuklar, onun hayatı. Tabi bu arada benimde çok isteyip de yapamadığım şeyler oldu. Ama bunlar bende saklı.
Sakıp Bey Türkiye'de her kesim tarafından çok sevilen bir kişiydi. Sizce Sakıp Sabancı'daki büyü neydi?
Evet, o herkes tarafından çok seviliyordu. Söylediği her şeyi bir amaca binaen söylerdi. O öldükten sonra uzun zaman gazetelerde onu aradım. Sen starsın her gün bir gazetedesin derdim. Sokakta bir ayakkabı boyacısını görse 'gel otur sohbet edelim dese' gelir onunla muhabbet ederdi. Çünkü boyacı da bir insan. Babam bu işlere hamallıkla sıfırdan başladı.
Peki evlendiğiniz yıllarda Sakıp beyin işlerini bu kadar ilerletebileceğini düşünmüş müydünüz?
Asla bu kadar ilerleyeceğini düşünmemiştim. Ama biliyordum ki olduğu yerde de kalmayacak. Hep atılımcı memleketini çok sevdiği için yatırım yapmayı istiyordu. Dünyası işti. Adeta işiyle evliydi. Sen işinle evlisin derdim 'evet' derdi. Ben bundan hiç gocunmadım.
Bende onun arkasında yardımlar yapıyorum. Ellerimin ağzı dili olsa da konuşsa. Bazıları bir verdiğini on gösterir ben böyle biri değilim. Çok yardım seviyorum. Mahalledeki eczane ve marketlere talimat verdim. Fakirler gelip ihtiyacını alıyor. Emirgan Camisi'nin şadırvanını yaptırıyorum. Talimat verdim, tuvaleti ve bahçe yapılacak. Ben bundan o kadar mutlu oluyorum ki. İlla şık giyineyim, marka giyineyim, çok iddialı olayım, diye bir düşüncem yok. Artık doymuş bıkmışım. Hayat yaşam tarzı da beni yormuş. Artık hiçbir şeyde gözüm yok.
Sakıp Beyle evlenmeden önce görüşüyor muydunuz?
Onunla çok sık görüşmüyorduk. Zaten sık görüşüp, bir kardeş havasında büyüseydik bu evlilik asla olmazdı. Annesinin babasını yanına geldiğinde bir elini sıkardım o kadar. Zaten beni onunla evlenmek için şartlandırmışlardı. Babası yani kaynatam kayınvalideme ve oğluna sürekli bu kızı Sakıp'a alacağım diyormuş. Allah nasip etti, ben ondan başkasını hiç düşünmedim. Ama onunla evlendiğim için hiç pişman da olmadım. Çok mutlu olduk. O ben işimde çok başarılıyım derdi. Ama çocukların hasta olması konusunda şansız olduğunu düşünürdü.
Metin Sabancı'nın sakat dünyaya gelmesi, Metin Sabancı Spastik Çocuklar ve Gençler Eğitim Üretim ve Rehabilitasyon Merkezi'nin açılması için vesile oldu mu?
Sakıp Bey, Metin Sabancı dünyaya geldikten epey sonra bu merkezi açtı. Metin olmasaydı belki o okul da olmazdı. Bu olay o okulun açılması için bir vesile oldu. Keşke metin sağlıklı olsaydı, şimdi çoluk çocuk sahibi olurdu. Evlenmiş evi olmuş, çocukları olmuş, babasının işini devralmış bir insan olarak karşımıza çıksa ne kadar mutlu olurduk. Hayat çok zor…..
1996'da Sabancı Center'ın 26'ncı katında Özdemir Sabancı , Toyota - Sa Genel Müdürü Haluk Görgün ve Başkanlık Sekreteri Nilgün Hasefe'nin öldürülmesi ailede nasıl bir yıkım oluşturdu. ?
Özdemir Sabancı ve iş arkadaşlarının haince öldürülmesi ailede çok büyük bir yıkım oldu. Kıza yapma diye elini koymuş ama o acımadan silahı çekip vurmuş. Böyle bir şey olamaz. Bir insanı öldürmek ne demek. Ben arabamla bir yere giderken bir köpeğe, kediye çarpacağım diye korkuyorum. Bir hastayı iyileştirmek için bütün doktorlar seferber oluyor. Özdemir Sabancı çok zeki bir insandı. Bu ülkeye hizmet etmek istiyordu. Ve birkaç gün önce Almanlar demişler ki sen çok zekisin, Allah seni nazardan korusun. O da gelip bunu abisiyle paylaşıyor ölümünden çok kısa bir süre önce. Fehriye Erdal'ı Türkiye'ye getirip gereken ceza verilmeli. O kız 26 kattan nasıl kaçtı nasıl yakalanamadı. Bu inanılır bir olay değil adeta bir mucize. Sakıp Bey Özdemir Sabancı'nın ölümünden çok etkilendi. Sanki ciğerimden bir parça koptu derdi. Hepimiz o dönem evimizi barkımızı bırakıp onun evine gittik.
Sakıp Beyin mezarına ziyarete gidiyor usunuz?
Düzenli olarak gitmeye çalışıyorum. Sanki gitmezsem bana sen dünyalık işlere daldın beni unuttun diyecek gibi geliyor. Gitmediğim zaman çok huzursuz oluyorum. Sanki oradan çıkacak da bana beni unuttun diyecek gibi geliyor. Yanına gidince konuşup onu ne kadar özlediğimi söylüyorum. 71 yaşındaydı çok erken öldü.
Dilek Hanım'ın evlilik kararı bir dönem basında çok konuşuldu. Şimdiki durum nedir?
İnsanlar artık hiç samimi değil. Maalesef yaşanmaması gereken şeyler yaşanıyor. Ben bir anne olarak aklıma geliyor. Sevil anne bir kızım var bir kere evlendim, olmadı diyor. Bende ona, kendine çok yazık ediyorsun yazık sana diyorum. Şimdi gençsin anlamıyorsun. Ama ilerde göreceksin kafanı vuracaksın. Bir hayat arkadaşı olmadan yaşayamazsın diyorum. Kadın erkeğin, erkek de kadının yanına yakışıyor. Dünya düzeni böyle kurulmuş. Dilek bir ara evlilik konusunda çok kararlıydı. Ama artık öyle düşünmüyor. Akşamları kocalarıyla bana gelseler. Ben çok istiyorum. Bu evi dolduracak 4, 5 tane torun olsa. Türkan'da o şans var mı? Bir tane torunum var o da artık 13 yaşında. Okulu dersi, çocuğu sık göremiyorum. Artık kucağa alınıp sevilecek yaşları da çoktan geçti. Hakikaten çok isterdim. İki tane damat gelsin, iyide bir diyalog kursam onlarla. İstediğimiz şeyler olmuyor ki hayatta. Çok şey isteyip o kadar az şeyi elde edebiliyoruz ki. İnsanlar birçok şeyi elde etmeyi ister ama. Para pul her şey boş. Parayla hiçbir şey olmuyor. Eğer parayla olsaydı. Sakıp beyi kurtarırdık. Eğer parayla olsa ben bütün bana düşen servetimi harcar. Metini kurtarırdım, ama mutluluk parayla elde dilen bir şey değil.

deryatulga
04.06.06, 01:55
28 Mayıs 2006 http://www.hurriyet.com.tr/images/siyah_ok.jpg Yalçın DOĞAN

http://www.hurriyet.com.tr/_yazarlar/images/91b.jpg Ona yaşama gücü veren oğlunun sonsuz sessizliği


Doktorlar inanamıyor. O nasıl bir sonsuz sessizlik ki, yedi yaşında zeka özürlü bir çocuğa yaşama asılmanın inadını aşılıyor.

Tıbbın yanıtı yok. Büyük gün, yirminci doğum gününden birkaç gün önce. Hikari’nin bestelerinden oluşan ilk CD piyasada. Japonya’da kapış kapış. Bestseller. 1994’te Nobel Ödülü’nü almak için, ailece Stockholm’e gidiyorlar. Tören için, Öe ve Hikari birer frak kiralıyor. İsveç basını, yeri yerinden oynatıyor: "Kenzaburo ve dáhi oğlu aramızda".

Öz oğlunun ölmesini istiyor. Bir saniye sonra, bu düşüncesinden dolayı kendinden utanıyor. İnsanlığından kuşkuya http://www.hurriyet.com.tr/_newsimages/1585820.jpgdüşüyor.

Oğlunun ölmesini düşünen, kendinden utanan, sıradan biri değil. 1994’te Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan Japon yazar Kenzaburo Öe.

Kötü haberi doktorlar veriyor. Gerçi, oğlu Hikari, daha doğar doğmaz, ana-baba tersliği fark ediyor. Ama, doktorların teşhisi, Öe ile eşini yıkıyor. Oğulları zeka özürlü. Beyin hücrelerinde sözcükler ve anlamları ile bağlantı kopukluğu var.

Hikari ilk beyin ameliyatını üç aylık bebekken geçiriyor. Onu başka ağır ameliyatlar izliyor. Ne var ki, tıbbın yapacağı bir şey kalmıyor. Hikari özürlü yaşamaya mahkûm. Öe Ailesi’nde zor yılların başlangıcı.

*

Aslında, Öe zaten zorluklardan süzülen biri. Savaşı yaşıyor. Hiroşima ve Nagazaki’yeatom bombaları atıldığında, henüz 10 yaşlarında. Onu edebiyata yönelten, o atom bombaları. Yıllar ve yıllarca bombaların etkisinden kurtulamıyor. Bir tür travma.

Tokyo Üniversitesi’nde öğrenimini gördüğü Fransız Edebiyatı ona çare olmuyor. Travmadan, tek başına ve ulus olarak çıkmanın yolunu, savaşa ve atom bombalarına ilişkin yazdığı romanlarda buluyor. Öyle buluyor ki, o romanlar ona Nobel’i getiriyor.

Hiroşima üzerinden 30 yıl geçiyor, atom bombası şimdi evine düşüyor. Oğluna baktıkça, hayata küsüyor. Bu haksızlığa, bu rezil gerçeğe karşı duyduğu korkunç öfkesini yine romanla aşmaya çalışıyor. "Kişiye Özgü Bir Deney" başlıklı kitabı, Japonya’da en çok satan kitaplar listesinde başı çekiyor. Eşinin ve kendisinin, oğluyla ilişkisini anlattığı kitap.

*

Oğlunun yine de yaşamasını istediği an, bu kez kendi ölümünü istiyor. Dayanamıyor.

Bir saniye sonra, ona yaşama gücü veren, oğlunun sonsuz sessizliği. O an bir karar alıyor. Oğlunun sessizliği ile yaşamayı öğrenmek. Ama, nasıl?

Öe, bir ses bandına bin türlü kuş sesi kaydediyor. Her gün sabahtan akşama kadar oğluna bu bantları dinletiyor. Bıkmadan, usanmadan kuş sesleri.

Dört yıl sonra ilk mucize gerçekleşiyor. Hikari, ömrünün ilk cümlesini dile getiriyor: "Bu... bu... bu... su... su... se... se... si".

Öe ve eşi sevinçten çıldıracak gibi. Kuş seslerine devam. Kuş sesleri eşliğinde, bu kez klasik müzik. Sabahtan akşama kadar klasik müzik. Bach, Mozart, Beethoven.

Mucizenin mucizesi, Hikari yedi yaşına bastığında. Yine bir atom bombası gibi.

Hikari müzik bestelerine başlıyor.

Sonsuz sessizliğe gömülmüş dünyasına ilk başkaldırı. Kaderine kılıç çekme. Hiç kimsenin yardım edemeyeceği kaderi, sadece kendisiyle aşmanın inancı. O inancın muhteşem azmi. Sözcükleri aciz bırakan iradenin zaferi.

*

Doktorlar inanamıyor. O nasıl bir sonsuz sessizlik ki, yedi yaşında zeka özürlü bir çocuğa yaşama asılmanın inadını aşılıyor. Tıbbın yanıtı yok.

Büyük gün, yirminci doğum gününden birkaç gün önce. Hikari’nin bestelerinden oluşan ilk CD piyasada. Japonya’da kapış kapış. Bestseller.

1994’te Nobel Ödülü’nü almak için, ailece Stockholm’e gidiyorlar. Tören için, Öe ve Hikari birer frak kiralıyor.

İsveç basını, yeri yerinden oynatıyor: "Kenzaburo ve dáhi oğlu aramızda".

Aile gözyaşlarına boğuluyor. Zeka özürlü oğul, artık bir dáhi.

Bugün 42 yaşında. Hálá sonsuz sessizliğinde. Hikari’nin babasına son sürprizi, Öe’nin 70. doğum gününde. Babası için bir beste yapıyor. 70. yıl armağanı.

"Ba... ba... ba... ye... ye... yet... mi... mi... miş... ya.. ya... yaş... ku... kut.. kut... lu... o... ol... su... su... sun..."

deryatulga
20.07.06, 00:58
Baba 50 bin soruyu CD’ye okudu âmâ oğlu ÖSS’de başarılı oldu (http://www.politikcity.de/forum/)

http://www.zaman.com.tr/2006/07/20/ama.jpg Görme engelli Mustafa Başyiğit, ÖSS’de örnek bir başarıya imza attı. 27 bin öğrencinin sıfır çektiği sınava babasının CD’ye okuduğu sorularla hazırlanan âmâ öğrenci, Türkiye 2 bin 78’incisi oldu. Azimli genç, “Babam desteklemese başaramazdım.” diyor.
İzmir’den Öğrenci Seçme Sınavı’na giren görme özürlü Mustafa Başyiğit, ‘isteyince oluyormuş’ dedirten büyük bir başarının sahibi oldu. Tamı tamına 27 bin 864 öğrencinin sıfır çektiği ÖSS’de 1 milyon 500 kişi arasında 2 bin 78’inci olmayı başaran Mustafa Başyiğit’in hikâyesi ibret alınacak derslerle dolu. Gözleri doğuştan kör Başyiğit’in babası, oğlunun rahat ders çalışması için 20 test kitabındaki 50 bin soruyu CD’ye okudu. Sözel dalda 330 puanın sahibi 19 yaşındaki gencin diğer iki kardeşi de görme özürlü. Başyiğit, normal öğrenciler arasında devam ettiği lisede 6 dönemde 5 takdir ve bir de teşekkür belgesi almış. Oğlunun başarısında büyük pay sahibi olan baba Hüseyin Başyiğit ise dayanışma ile gelen sonuçtan çok memnun. “Oğlum için değil 50 bin, 100 bin soru dahi okurum.” diyen baba Başyiğit, bütün babaların aynı fedakârlığı göstereceğini kaydediyor.
İzmir’in Bornova ilçesinde din görevlisi olan Hüseyin Başyiğit, oğlu için hazırlık sorularını MP 3 çalara okuyarak kaydetmiş. Daha sonra sorular bilgisayara aktarılıp CD’ye yüklenmiş. Lise ikinci sınıftan itibaren ÖSS’ye hazırlanan âmâ genç, babasının okuduğu soruları dinleyerek sınava hazırlanmaya başlamış. Oğlunun sınava iyi hazırlanabilmesi için 50 bin soruyu bir yıl boyunca CD’ye okuyan baba Hüseyin Başyiğit, “Gerekirse 100 bin soru bile okurum.” diyor.
Çocuklarının başarısı için her türlü fedakârlığı yapmaya hazır olduğunu dile getiren baba Başyiğit, “Oğlumun başarılı olacağına inanıyordum. Ders çalışması için kaynak bulamayınca kitapları CD'ye aktardık. Çocuğuma böyle bir yardımda bulunabildiğim için mutluyum." ifadelerini kullanıyor. Baba Başyiğit'in CD'ye okuduğu sorular 20 soru bankasına denk geliyor. Diğer iki çocuğunun da doğuştan görme özürlü olduğunu anlatan Başyiğit, okuduğu 50 bin soruyu diğer çocukları için saklıyor.
Mustafa Başyiğit ise başarısını düzenli çalışmasına ve ailesinin desteğine bağlıyor. Başyiğit, ilkokulu görme özürlüler için özel eğitim veren bir okulda, liseyi normal öğrencilerle beraber okumuş. Bornova Mustafa Kemal Lisesi'nde 6 dönem boyunca bir teşekkür, 5 takdir alan Başyiğit, günde 3-4 saat çalışarak ÖSS'ye hazırlanmış. Sınavda Sözel bölümde sadece harita ilgili soruları yapmayan Başyiğit, 110 Sözel net, 8 de Sayısal net yaparak 330 puan almış. Başyiğit, Türkçe öğretmenliği ya da Rehberlik Psikolojik Danışmanlığı okumak istiyor. Üniversitede ders çalışırken de aynı yöntemi uygulayacağını belirten Başyiğit, “O zaman yine babam veya arkadaşlarım kitapları okur. Ya da sesli kütüphanelere giderim.'' diyor. Başyiğit'in annesi Necla Hanım ise oğlunun başarısında kocasının önemli rolü olduğu görüşünde. Özel bir okulda çalışan anne Başyiğit, “Oğlumla gurur duyuyorum. Çalıştığım için ben fazla ilgilenemedim. Eşimden Allah razı olsun. Sonuna kadar ilgilendi.'' açıklamasını yapıyor.
Mustafa Başyiğit'in kendi gibi iki kardeşi de doğuştan özürlü. Ağabeyinin okuduğu lisede eğitim gören 16 yaşındaki Şeyma, 4 dönemde de takdir almış. Görme özürlüler için eğitim veren Tülay Aktaş İlköğretim Okulu'na giden 13 yaşındaki Recep ise ağabeyi gibi başarılı olmak için çalışmalara şimdiden başlamış.
Mustafa Başyiğit özürlü olmanın bir kenara oturma anlamına gelmediğine dikkat çekiyor. Kendisi gibi özürlü arkadaşlarının başarılı olmaları için önce inanmaları gerektiğini anlatan Mustafa, şöyle devam ediyor: “Bizlerin sosyal yaşama adapte olma sorunumuz olmamalı. Şartları ve fırsatları iyi değerlendirdikten sonra başarı kendiliğinden gelecek.'' Mustafa, özellikle matematik, fizik, kimya derslerinde zorlandığını, bu yüzden sosyal alana yöneldiğini vurguluyor. Sınavda sorular 2 yardımcı aracılığıyla cevaplanıyorÖzürlüler, üniversite sınavına her ilde belirlenen tek okulda giriyor. Bu okulda bir araya gelen özürlü öğrencilere, diğer öğrencilerden farklı muamele yapılıyor. Ortopedik özürlülere normal öğrenciler gibi 3 saat 15 dakika sınav süresi veriliyor. Görme engellilere ise 30 dakika daha fazla süre veriliyor. Görme engelli öğrencilere ÖSYM tarafından 2 yardımcı görevlendiriliyor. Sözel ve Sayısal ayrımı olmadan yardımcılardan biri soruları okurken diğeri formları doldurup doğru cevapları işaretliyor. Görme engelli Yıldırım Eşit Ağırlık’ta 242. olduSınavlara FEM Dershaneleri’nde hazırlanan Üsküdar Lisesi mezunu görme engelli Ahmet Yıldırım da büyük bir başarıya imza atarak derece yaptı. Doğuştan görme engelli Yıldırım, Eşit Ağırlık 2 türünde 357,461 puan alarak Türkiye 242.si oldu. En iyi dostunun, bilgisayarı olduğunu aktaran Ahmet Yıldırım, görme engellilere özel bilgisayar programıyla sınavlara hazırlandığını açıkladı. Yıldırım, bilgisayar ve dil eğitimi aldığını, yüzlerce kitabı da bilgisayar ortamında bitirdiğini dile getirdi.



20.07.2006
Çağlar Avcı
İzmir