Archiv verlassen und diese Seite im Standarddesign anzeigen : Ermeni sorununda cesitli boyutlar
deryatulga
23.05.06, 19:45
Baskın Oran yine klasını konuşturmuş birilerini tutarlılığa çağırırken. Ne TTK tarihçiliğinden haz ederiz ne de Boğaziçi Konferansının ertelenmesine sevinenler arasındayız. Ama bu o bağlamda edilen her lafı yutmamıza da sebep teşkil etmez.
"Tek taraflı konferans toplamak istediniz" iddasının aslında yanlış olduğunu başka bir yazıda gösterdik. Manifestolu bir konferansın bilimsellikle ilgisi olamayacağı için tek taraflı olup olmamasının da bir anlam taşımadığını vurguladık. Sözün bu şekilde sahibi olmadığımız için utanmamıza gerek yok ama
a) "önce 1915'i gizlediler" ve ardından "ASALA cinayetleri olayı mecburen gündeme getirdi" diyen Baskın Oran'ın 1915'in hangi taşın altına gizlenmiş olduğunu da anlatması gerekir. Türkiye'nin bu olayı sakladığı farz edilse bile, Türkiye dışında neden kimse 1915'e yıllarca özel bir değer biçmemiştir. Kendi değer yargılarında ve tarih yazımlarında fazla anormal bir olgu sayılmadığından. Ermeni terörünü "ASALA cinayetleri" diye adlandırarak bu teröre geniş çapta bulaşmış olan Ermeni Diasporasını temize çıkartma gayretlerine bizim dışımızda sağcısı ve solcusuyla kulak asan yok. Bu olayları başlatanlar legal diyaspora partileridir. ASALA'nın bir anlamda bunlara paravanlık ettiği düşüncesini de derinleştirmek lazımdır. Kendisinin konuşturulmadığından şikayet eden adam, ilk fırsatta karşısındakinin sesini kısmayı marifet addediyorsa bunun ötekinden farkı ne?
b) İleride bir yazıda konferansa çağırılan bilim adamlarının ve gazetecilerin bir dökümünü yaparak bazı organizasyon dehalarının bunları nasıl emellerine alet etmeyi planladıklarını irdeleyeceğiz. Ustaca planlanmış, kendisine plüralist ve demokrat süsü vermiş, üstüne üstlük iki tarafın milliyetçilerini dışlayan bir konferanstan alası mı olurdu? Aslında bilim adamının milliyetçi ideolojiye sahip olması bilimsel namussuzluğunun kanıtı değildir, nasıl ki "dünya vatandaşı" katılımcıların plüralist yaklaşımı kendilerini o pek sevdikleri "akçalı" sıfatından kurtaramıyorsa.
Bu konferansın devletin tepesinde ve içinde bazı sermaye güçlerinin de karışmasıyla yaşanan kavganın akademik aynaya yansıması olduğu hakkında elde güçlü ip uçları var. Bunu da her iki cephenin medyadaki kalemşörleri kanalıyla elde ediyoruz. Durum böyle olduğu için son Venedik toplantısında mahut Yves Ternon Baskın Oran ve Halil Berktay'a "Soykırımın pazarlığı olmaz, gidin efendilerinize bunu söyleyin!" derken kendi açısından son derece tutarlıdır. Bu yaşıma kadar Ermeni Tabusu diye bir şeyi algılayamadım. Konu Tabu olsa zaten bunca yasağa ve kuru gürültüye de sebep kalmazdı. Ermeni terörünün bu "Tabu"yu kırmak için başlatıldığı yalanı o kadar sık söylendi ki, sonunda Baskın Oran gibileri buna gerçekten inanmaya başladılar. 1915 "tam bir milli utanç" olsa zaten soykırımı olurdu, ancak ulusal tarihimize bizleri insanlığımızdan utandıran bazı sayfalar eklendiğinde bu iş olmuyor. Ama ben şahsen Baskın Oran'ın sağda solda ettiği lafları ettikten sonra nasıl "soykırımı yoktu!" tezini kotarabileceğini çok merak ediyorum. Onun için ertelenen konferansın bir an önce tekrarlanmasında yarar var.
2) "Siz bu konferansın engellenmesini kınayacağınıza, jenosit olmamıştır diyenlerin yurt dışında tutuklanmasını kınayın" Baskın Oran bu sözün sahiplerini de utanmaya davet ediyor.
a) Tutuklama yalanmış. Karşısındaki adamların hukuk lugati paralayacağız diye yaptığı hataya böyle yumulmak da aydın kişilere yaraşan bir tutumdur. İnsanlar bir suç işlediklerinden tutuklanmazlar, suç işleyen insanlar tutuklanmaları gerekiyorsa bu işleme tabi tutulurlar. Avrupa ülkelerinde gittikçe yayılmaya yüz tutan "Ermeni Soykırımını İnkar"
paragrafı bir gerçektir. Bunun olmadığı yerde yakıştırma yoluyla başta Almanya olmak üzere bir çok yerde vatandaşlarımız aleyhine suç duyuruları yapılmaktadır. Soykırımına gerçekten inanmayan benim gibileri onu inkar değil, reddederler. İnkar suçlaması "yalancılık isnadı" ile eşit bir hakarettir bu durumda. Ne yazık ki bugüne kadar Türk tarafından bu boşluğu görerek karşı dava açan çıkmamış, büyük bir ihtimalle de çıkartılmamıştır. Baskın Oran kendisi gibi bu işin uzmanı olan Şanar Yurdatapan'la İnternet'te bir gezi yapsa hiç fena olmaz. Biz Yusuf Halaçoğlu ile ilgili tutuklama dedikodusunun TTK'nun başarısızlıklarını örtmek için yapılan bir manevra olduğuna eminiz. Ancak İsviçre Winterthur Savcılığının Halaçoğlu hakkında kovuşturma açıp da ifadesine baş vurduğu kesin. Baskın Oran'ın utanma duyguları buna ne tepki verir bilmiyoruz. Fransa'da Gayssot yasasının 1915 olaylarına teşmil edilmesinin gün meselesi olduğunu ünlü profesörümüz duymamış mı? İzmir Saint Joseph Fransızcası ne güne duruyor acaba?
b) Hem yukarıda iddia edilen yasalar yoktur, hem de vardır. Çünkü "kendi ülkesindeki ayıplara karşı çıkmayan, yurt dışındaki ayıpları protesto edemez. Ederse insanlar alay eder" Bu bakımdan Baskın Oran işe önce Fransa ile alay ederek başlamalıdır. Fazlaca üzülürler ama şeytan azapta gerek. Türk-Yunan azınlık düzenlemelerindeki mütekabiliyet esasını Baskın Oran da bilir. Ne de olsa Gündüz Ökçün'ün talebesi. Buradaki son sürtüşmeden Ermeni Sorununun ceza hukuku kapsamına alınmasına sıçraması ise gurur verici bir esnek zeka örneği.
"Yabancıların ayıplarını düzeltmelerini ancak biz, bu konferansı düzenleyenler isteme hakkına sahibiz. Çünkü önce kendi ülkemizdeki ayıpları düzeltmeye çalışıyoruz. Ancak biz inandırıcı oluruz." Burada sekterlikle faşizm arasında gidip gelen pandülü göremeyenler belki vardır. Ama siyasal kavramlar ve simgeler arasında ömür tüketenlere Baskın Oran'ın tonu yetiyor. Bir bilim adamı ahlaksız ve hatta soykırım suçuna bulaşmış da olsa yazdığı eser sırf bu yüzden mi reddedilecektir? Heidegger üniversiteden sürüldü, kitaplarının toplatılması veya fikirlerinin yasaklanması kimsenin aklına gelmedi. Filozof olarak inandırıcılığı ise bazı İnek Bayramı kutlayıcılarının kafasının kolay basamayacağı bir şeydir.
a) Saatlerce e-posta, hem de İngilizce yazarak radikal Ermeni milliyetçileri ve onların tuzukuru dostlarına "Jenosit" demeyin diye öğüt vermek, bir de bunlardan laf işitmek insanı kahreder herhalde. Taner Akçam da değerini bilmeyen nankör Taşnakçılar'a veriştirmişti az bir zaman önce. Üstelik onun "jenosit" denmesine de bir itirazı yokken. Pek ala Taşnak takımı hem "jenosit" diyen hem de demeyen Boğaziçi Konferansı mensuplarıyla atışıyorlarsa, paylaşamadıkları şey nedir? Türkiye'nin toprakları mı?
b) Ben aksi gibi konferansın yapılmasını başından beri istediğimden damardan aldığım eğitim galiba boşa gitmiş. Burada acaba kınanacaksa kim kınanmalı?
Ortada "tam bir milli utanç" varsa, ve bu utancı yüzümüze vuranlar ahlakla yatıp, vicdanla kalkıyorsa, bazıları İnternet gruplarında kendilerini kelleyi koltuğa almış kahramanlar olarak övdürüyorsa, bu konferans simgesel çerçevede olsa da yapılmalıydı. İnsanların yüksek sesle homurdandığı şeye "Trabzon Linçi" dersen, ilk üfürükte de ödün patlar. Orada da asalak ve korkak aydınların hükmü geçseydi, Batı bize bu farkı atabilirmiydi acaba?
deryatulga
23.05.06, 19:48
Konferansı eleştirdi yayınevi ipleri kopardı
http://www.hurriyetim.com.tr/images/trs.gifhttp://www.hurriyetim.com.tr/displayimage/0,,196267,00.jpg
Sefa KAPLAN
Yazar Nihat Genç, iptal edilen Ermeni konferansını düzenleyenleri köşesinde sert bir şekilde eleştirince, İletişim Yayınları yazar ile yollarını ayırdı.
Bilgi, Sabancı ve Boğaziçi üniversiteleri tarafından organize edilen ama Adalet Bakanı Cemil Çiçek’in sert sözleri dolayısıyla ertelenen ‘İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri’ başlıklı konferans, yazar Nihat Genç’le kitaplarını basan İletişim Yayınları’nın yollarını ayırdı.
Akşam Gazetesi’ndeki köşesinde geçen perşembe günü yazdığı ‘Kazmalar ve Maşalar’ başlıklı yazısıyla konferansı düzenleyenleri sert bir biçimde eleştiren Nihat Genç’e yayınevinin tepkisi, kitaplarının yayınına son vermek oldu.
CANLARI SAĞOLSUN
Genç, dün gazetedeki köşesinde bu durumu şöyle anlattı: ‘Aynı başlıklı yazım için (Kazmalar ve Maşalar) 12 yıldır kitaplarımı basan İletişim yayınları, kitaplarımı artık basmayacağını söyledi. Canları sağolsun. (...) Çünkü ‘arkadaşlık’ söz konusu olsaydı, basmaya devam ederlerdi. ‘Fikirler’ canlarına dokundu. Kitaplarımı artık basmayacaklarını söylemeleri, fikir haysiyetine olan düşkünlükleridir.’
Marketler satıyormuş
NİHATGenç, tartışma yaratan yazısından sonra Migros’ta satılan kitaplarının geri gönderildiğini de öne sürdü. Ancak Migros Halkla İlişkiler Müdüresi Ahû Başkut, bu iddiayı yalanlayarak halen 85 mağazalarında Genç’in kitaplarının satıldığını açıkladı.
Onun sözleri harika, benim sözlerim zırva
ORHAN Pamuk’a gösterilen hoşgörünün kendisine gösterilmemesi de eleştiren Genç, şunları yazdı: ‘Bu arkadaşlar sevmedikleri yazıları okuyunca artık felsefeleri olmuş şu tavrı gösteriyorlar: Ya yok sayıyorlar, ya kanundışı ilan ediyorlar, ya da akıldışılıkla itham ediyorlar. (...) Orhan Pamuk konuşunca harika, Nihat Genç konuşunca deli zırvası.’
Türkler niye hep haksız
NİHAT Genç, geçen perşembe günü Akşam Gazetesi’ndeki ‘Kazmalar ve Maşalar’ başlıklı yazısında, Ermeni konferansını düzenleyen aydınları şöyle eleştirmişti: ‘Bunların güya bir düşmanları var, resmi tarih tezi. Bir statüko, bir devlet tezi, tutturmuşlar. (...) Neden sizlerin yirmi yıllar boyunca bu topraklarda yazdığınız yazılarda, hep, Kıbrıs’ta Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Maruniler ve Barzani, her defasında haklı, doğru çıkıyor!.. (...) Sizin yazılarınızda neden Müslümanlar, Türkler, Farslar, Araplar hep haksız çıkıyor... Yazılarındaki sıfatları da ortaya koyalım, bunlara göre, Türkler/Farslar/Araplar hep, despot, diktatör, geri kalmış, çağdışı, aşağılık, demokrasiden anlamaz!..’
Genç, faşizan çizgiye kaydı
İLETİŞİM Yayınevi’ninden edindiğimiz bilgiye göre, yayınevi, Nihat Genç’le ilişkilerini kesme kararını yayın kurulu toplantısında oybirliğiyle aldı. Yayınevi yetkililerinin, Genç’in Leman Dergisi’nde yazdıkları ve televizyonlarda söylediklerinin giderek ‘faşizan’ bir çizgiye kaydığına inandığı ve bundan rahatsız oldukları öğrenildi. İddiaya göre, ‘Kazmalar ve Maşalar’ başlıklı yazıdaki ‘hakaretler’ ise bardağı taşıran damla oldu. Yayınevi sorumluları, Nihat Genç’le ilişki kesme kararının, Genç’in fikir özgürlüğüne müdahale olmadığını da savundular.
deryatulga
24.05.06, 23:17
Vicdanım, izanım el vermediği için yazdım
Bir Anlık Gecikme adlı romanında Ermenilere soykırım yapıldığı iddia
edilen yıllarda ve öncesinde Ermenilerce katledilen Türklerin
neden 'faili meçhul' olarak kaldığını sorgulayan Reha
Çamuroğlu, 'romanı buna itiraz etmek için yazdım' diyor..
HALE KAPLAN ÖZ
'Tarih, Heterodoksi ve Babailer', 'Sabah Rüzgârı', 'Enel-Hakk
Demişti Nesîmî', 'Yeniçerilerin Bektaşiliği ve Vak'ayı
Şerriye', 'Günümüz Aleviliğinin Sorunları', 'Değişen Koşullarda
Alevilik', 'Dönüyordu Bektaşilikte Zaman
Kavrayışı', 'İkiilebir', 'İsmail' ve 'Son Yeniçeri' adlı kitapların
yazarı Reha Çamuroğlu, Everest Yayınları'ndan çıkan son romanı 'Bir
Anlık Gecikme'de başarısızlıkla sonuçlanmış olan II. Abdülhamit
suikastini konu alıyor. 1905'de Ermeni komitacılar, Belçikalı bir
anarşist ve Türk casusların düzenledikleri bu suikastın perde
arkasını ve Osmanlı İmparatoluğu'nun son dönemlerindeki siyasi
oyunları bulabileceğiniz romanla Çamuroğlu'nun asıl
hedefi 'hafızanın yeniden inşası'. Yazara göre hafızanın yeniden
inşasına başka bir yönden bakmak, Ermenilere soykırım yapıldığı
iddia edilen yıllarda ve daha öncesinde katledilen binlerce
Türk'ün 'faili meçhul' olmasının tezatlığını görmek gerekiyor.
Kitabı 'tesadüfen' yazmadım
Bir Anlık Gecikme, Ermeni komitacıların da işin içinde olduğu II.
Abdülhamit'e suikast girişimini konu alıyor. Bu romanın Ermeni
soykırımı tartışmalarının yoğunlaştığı bir dönemde yayınlanması
tesadüf mü?
Her yazar esas olarak kendi dönemini yaşar. Bu, tarihçiler için de
geçerlidir. Şüphesiz 'Ermeni Meselesi'nin bu kadar yoğun
tartışıldığı bir dönemde bu kitabın yazılmış olması bir tesadüf
olamaz. Türk tarihinde bir 'Ermeni Soykırımı' olduğunu ileri
sürenlerin son zamanlarda ortaya koyduğu bir kavram var. Bu kavram
İngilizce 'reconstruction of memory' yani 'hafızanın yeniden
inşası'. Ben de hafızanın yeniden inşasına başka bir yönden katkıda
bulunmak istedim. 1915'te Anadolu'da binlerce Ermeni'nin
katledildiği doğrudur. Öyle zannediyorum ki, bunun doğru olup
olmadığını tartışan da yoktur. Tuhaf olan aynı yıllarda ve daha
öncesinde katledilen binlerce Türk'ün tarihin unutulan bir sayfası
haline gelmesi, yahut başka bir deyişle 'faili meçhul' hale
getirilmeleridir. Sahnelenen oyunda 'Türklerin kötü adamı' oynaması
beklenmektedir ki; benim itirazım bunadır. Bu 'kötü adam' başı
önünde insanlık sahnesine yahut 'insanat bahçesine' çıkacak ve
kahrolmuş bir vaziyette özür dileyecektir. İstenen budur.
Vicdanımın, izanımın isyan ettiği durum ve beklenti budur.
Balkanlarda, Kafkaslarda, Anadolu'da binlerce Türk ve Ermeni'nin
katledilmesinden Türkler sorumlu olacak! Öyle mi?
Dönemi bilenler isyan ederler
Bu dönemi biraz bilenler böyle bir sonuca ve çıkarıma isyan ederler.
Üstelik bu sorumluluğu bize yüklemeye çalışanlar, emperyalist
politikaları aracılığıyla bütün bu sonuçları ortaya çıkaran kumaşı
ilmek ilmek dokuyanlar olacak! Bu kadarı fazla değil midir? Şimdi
bu 'resmi görüş'ü savunmak oluyor! Varsın öyle olsun. Eğer 'sivil
tarihçilik' başka devletlerin resmi görüşlerini Türkçeye tercüme
etmekse, benimkiler de varsın resmi görüş olsun. 'Bir Anlık Gecikme'
özetle böyle bir itirazdan kaynaklandı.
Kitap, Ermenilere bir hatırlatma mı?
Evet bu kitap Ermenilere, Türklere ve herkese bir hatırlatma.
Aslında insan olmanın en güzel özelliklerinden biri de unutmak
özelliğidir. Ama birileri 'geçmiş travmalar' üzerine ulus inşa
ediyorlarsa bu gelecek açısından pek fazla hayır ifade
etmeyecektir. 'Hatırlatma'dan 'tehdit' anlaşılıyorsa eğer, herkesi
kavramları yerinde kullanmaya davet ederim. Eğer biz kendi zihnimizi
geçmiş travmalarımız üzerine kursaydık, İngiliz , Fransız ve
Ruslarla en azından bu uluslarla uygar ilişkiler kuramaz olurduk.
Yaşanan bu olayın tarihin seyrine olan etkisi nedir?
Bu etki doğrudan ve dolaylı yollarla olur. 19. yüzyılın başlarına
bakarsak Osmanlı'da Türk-Ermeni ilişkileri en sorunsuz ilişkilerden
biridir. O kadar ki örneğin aynı tarihlerde Arap-Türk ilişkileri
daha sorunlu hale gelmiştir. Ama aynı yüzyılın sonuna ve 20. yüzyıl
başına baktığımızda Türk-Ermeni ilişkileri felaket halini alır. 1877-
78 Rus-Türk savaşında Ermeni tutumlarının, Gedikpaşa Ayaklanmasının,
Osmanlı Bankası Baskınının ve en nihayet bu suikast olayının bu
kutuplaşma ve öfke birikmesinde hiç bir rolü olmadığı ileri
sürülebilir mi?
Bir 'ruh hali' pompalıyorlar!
Tevfik Fikret'in 'Ey şanlı avcı, damını beyhude kurmadın/ Attın,
fakat yazık ki, yazıklar ki vurmadın' dediği şiirinden 'bir lahza-i
teahhur' dizesini kitabınıza isim olarak koymuşsunuz. Oysa bu şiir
bu terör olayını kutlayan bir şiir...
Zaten tam da o nedenle kitap adını bu şiirden ve bu aymazlık
halinden alıyor. Bana mı öyle geliyor yoksa başkaları da bu
kanaatimi paylaşırlar mı bilmiyorum ama her gün kamuoyuna 'Türklerin
yaptığı herşeyin' yanlış olduğu doğrultusunda bir ruh hali
pompalanmaya çalışılıyor. Mevcut bu manzaraya inanamıyorum.
GELECEK KİTABA BİR İPUCU...
Tarihimizin tartışmalı konularını romanlaştırıyorsunuz genelikle. Bu
nedenle yazmayı düşündüğünüz bir sonraki kitabı merak ediyoruz.
Yazarların pek çoğu aynı anda birden fazla çalışmayı sürdürür. Ben
de öyle yapıyorum. En olgun hale geldiğine inandığım çalışmamı
bitiririm. Bu nedenle sorunuza kesin bir cevap veremem. Ama bir
ipucu; Osmanlı denizcilik tarihi üzerine çalışıyorum.
'Abdülhamit'i yanlış tanıtıyorlar'
"2. Abdülhamit, son derece yanlış tanıtılan bir Osmanlı padişahıdır.
Örneğin "islamcı" denilir, alakası yoktur. "Gerici" denilir,
modernizmin Türkiye'de gelişmesine bir padişah olarak en somut
katkılar ondan gelmiştir. "Kan dökücü" denilir ama döneminin büyük
devlet hükümdarlarıyla bir kıyaslama yapıldığında onların yanında
hayli masum bile kalır. Zor bir dönemde devletini beceriyle ayakta
tutmaya çalışan yetenekli ve elbette pek çok olumsuz özelliği de
olan bir hükümdardır."
Yeni Safak - 28.06.2005
deryatulga
26.05.06, 16:02
“Bu kitapta konusanlar, konusamayanlarin,
konusmak istemeyenlerin siradan birer temsilcisidir.”
Adi: Seninle Guler Yuregim
Yazari: Kemal Yalcin
Sayfa: 432 sayfa
Baski: 4. baski
Turu: roman
ISBN: 975-6158-04-2
Yayinevi: Birzamanlar Yayin
Birzamanlar Yayincilik, “Emanet Ceyiz” adli romaniyla
basta Kultur Bakanligi Roman Basari Odulu ve Abdi
Ipekci Dostluk ve Baris Ozel Odulu olmak uzere bircok
odul kazanan Kemal Yalcin’in bir romanini daha
yayinladi.
“Seninle Guler Yuregim”de Kemal Yalcin, Turkiye’de
yasayan Ermenilerin gecmisteki ve gunumuzdeki
hayatlarindan kesitler sunuyor.
Roman Almanya’da Turkce anadil ogretmenligi yapan
yazarin, meslek ici egitim kursunda “Turkce
ogretmenlerinin ogretmeni” Istanbullu Ermeni Meline’ye
yakinlik duymasiyla basliyor. Meline’yi, onun
gecmisini ve ait oldugu kulturu daha yakindan tanima
arzusu yazari, Almanya’dan Amasya’ya, Askale’den
Ani’ye Ermenilerin izini takip etmeye surukluyor.
Yazar, bu arayis icinde rastladigi Ermenilerle yaptigi
gorusmeleri roman kurgusu icinde aktarilirken,
Turkiyeli Ermenilerin 1915’ten gunumuze neler
yasadiklarina dair bir “sozlu tarih calismasi” da
ortaya koyuyor.
Kemal Yalcin kitabin “sonsoz”unde yaptigi calismayi
soyle degerlendiriyor:
“Kitabimin hazirligi sirasinda bircok Ermeninin
kapisini caldim. Bu insanlarin hicbiri onceden beni
tanimiyordu. Ilk kez bir Turk, onlarin ozgecmislerini
soruyor, ustu ortulen, unutturulan ‘hatira’larini
canlandirmak istiyordu. Bu insanlar bana guvenerek hem
kapilarini hem de yureklerini, dusuncelerini,
belleklerini actilar; kendilerinin ya da ailelerinin
yasam oykulerini anlattilar.
Karsima cikan Ermenilerin ifade edemedikleri, ifade
etmek istemedikleri acilarla yasadiklarini gordum. Her
Ermeninin, acilar denizinden bir damla, yangin yerinde
acan bir cicek, daglanmis bir yurek oldugunu konusa
konusa anladim.
Bu kitap, yuz yillardir birlikte yasadigimiz
Ermenileri tarihleri, kulturleri, ulusal kimlikleriyle
daha yakindan tanimaya; iclerinde tasidiklari acilari
daha derinden duyup anlamaya; gecmisimiz uzerinde
saglikli, onyargisiz dusunmeye; aramizda icten, sicak,
dostca iliskilerin gelismesine ve baris kulturunun
filizlenmesine yol acabilirse kendimi mutlu
sayacagim.”
“Seninle Guler Yuregim” ilk kez 2000 yilinda
Istanbul’da baska bir yayinevi tarafindan yayinlandi.
Ancak dagitima verilmeyip yayincisi tarafindan noter
huzurunda imha edildi. 2001 ve 2002 yillarinda
Almanya’da Turkce olarak iki baski yapan kitap, ayrica
Erivan ve Kudus’te Bati ve Dogu Ermenicesinde
yayinlandi. Ingilizce, Fransizca, Italyanca,
Ispanyolca cevirileri 2006’da yayinlanacak.
KITAPTAN PASAJLAR
Amasyali 1931 dogumlu Safiye Guler (esas ismi Zaruhi)
anlatiyor:
1915’te sevkiyet cikmadan evvel annemin babasi
ustaymis. Almanya’dan Kopdok adinda bir muhendis
gelmis. Bu Alman muhendis ile birlikte fabrika
kuruyorlarmis. Alman muhendisin tek bir oglu varmis.
Annemler ise alti kiz kardeslermis. Kopdok bir gun,
“Arkadas bak benim bir tek oglum, senin ise alti kizin
var. Gel sen bu kizlardan birini bana ver. ustume
kaydedeyim” demis. Babasi annemi evlatlik olarak Alman
muhendise vermis.
Sevkiyet oncesinde Amasya’da cok, pek cok Ermeni
varmis. Sevkiyet olmus. Butun Ermenileri toplayip
goturmusler... Annemin babasini, annesini,
kardeslerini de sevkiyete gondermisler.
Annem Almanin ustune kayit oldugundan, ne aramislar,
ne de sormuslar. Gidenler bir daha geri gelmemis.
Akibetlerini ne sorabilmis, ne de ogrenebilmis.
Anasindan babasindan bir daha hic haber cikmamis.
(sayfa 71-73)
Askaleli Baba Yusuf varlik vergisini odeyemedigi icin
Askale’ye surulen gayrimuslimleri anlatiyor:
O zamanlar Askale kucuk bir kasabaydi. 300 insani
yatirip kaldiracak hali yoktu. Ahirlari, kahveleri
yatakhane yaptilar. Tezek mezek yakiyorlardi. Aydan
aya parasini oderlerdi. Halleri cok perisandi. Buranin
havasina dayanamadilar. Cok soguktu.
Baslarinda cavuslar olurdu. Her sabah siraya
gecirirler, is dagitimi yaparlardi. Kop Dagi’nda, Kop
Gecidi’nde kar temizleme isinde calistilar. Kar
temizleyemeyenler, calisamayacak durumda olanlar, bize
para verirlerdi. Onlarin yerine biz calisirdik. Ben de
calistim. Bu adamlarin cok ekmegini yedim.
Hepsi gayrimuslim insanlardi. Yerine calistigim yasli
bir Ermeniydi. Istanbul’dan gelmisti. Insaniyetli bir
adamdi. “Biz ne zaman kurtulacagiz? Olmeden
donebilecek miyiz?” diye hep aglardi! Cocuklarini,
torunlarini ozlerdi. Beni evladi gibi severdi.
Askale’nin soguguna alisamadilar. Biz hayvan
derisinden carik yapardik. Icine ot, saman doldurur
giyerdik. Ayaklarimiz boylece usumezdi. O adamlar
sehir insanlariydi. Hayatlarinda carik nedir, samanli
carik nedir gormemislerdi. Dusun bir kere, iskarpin
ayakkabi ile gelmislerdi. Ayakkabiyla Askale’nin, Kop
Dagi’nin karina buzuna dayanilir mi? Ekmegini yedigim
yasli da dayanamadi. Dert buldu. Bir sabah isini
almaya vardigimda, “Geberdi gitti!” dediler. uzuldum.
O beni, ben onu sevmistim. Iyi bir insandi. Bunca
zaman gecti. Ne zaman kaldiklari yerden gecsem,
gozumun onune gelir. Kederlenirim.
(sayfa 102-103)
Amasyali 1915 dogumlu Ohan Ozant anlatiyor:
Sevkiyet zamaninda kundaktaymisim. Kundakta
Sivas-Kangal’a kadar gitmisiz. Kangal’da, Kangalli
Asim diye bir zat-i muhterem bizi alikoymus. Rahmetli
dayim yaninda arabacilik yapmis. uc sene kadar
Kangal’da kalmisiz.
Sevkiyet yangini sonunce, Amasya’ya geri donmusuz.
Teyzemin kocasi Elikesik Mikail Aga, kendisi sanatkâr
oldugu icin sevkiyet sirasinda Musluman olmus.
Sevkiyete gondermemisler. Amasya’da isi iyi idi. Bizi
himayesine aldi.
Babami hic gormedim. Adi Dikran’mis... Seferberlikte
askerde onbasiymis. Buna ragmen sevkiyete tabi
tutuyorlar. Gidis o gidis! Bir daha geri gelmiyor!
Annem sonradan babamin akibetini yillarca arastiriyor.
Askeriyeye, “Benim kocam, Erzurum’da askerdeyken
olmustur. Bana maas verin” diye dilekce veriyor.
Dilekceye su cevabi veriyorlar: “Kocaniz yolculuk
esnasinda, sevkiyette, Amasya’da, Derbent Baglari’nda
eceliyle vefat etmistir. Malul yetim maasi
alamazsiniz.”
Gercekten de Derbent Baglari denen bogazda, Ermeniler
katledilmistir.
(sayfa 122-124)
Merzifonlu 1905 dogumlu Vahram Karabent anlatiyor:
Sevkiyette on yasindaydim. Once bir gecede ev ev
dolasarak Ermenilerin ileri gelenlerini, erkeklerin,
yetiskinlerin hepsini topladilar. Once avukatmis,
tuccarmis... sozu gecenler, akli erenler kayboldu.
“Musluman olan kalacak!” dediler. Bazilari Musluman
olup kaldi. Bir de bilhassa sanatkârlari, ise
yarayacak ustalari biraktilar.
Bizim kalmamiz buyukannemiz sayesinde oldu. Din
degistirip kaldik. Babam, dedem, kardeslerim, amcamlar
din degistirmeyi kabul etmediler. “Din
degistirmektense, oluruz!” dediler.
Musluman olduk ya, cocugun Muslumanligindan ne olacak.
Ben o zamana kadar kiliseye gitmistim. Cocuk aklimla
dusunurdum. Sanki annem ve ben Musluman oldugumuz icin
babam, dedem, amcalarim, dayim sevkiyete gitmis gibi
gelirdi. Kendi kendime kizar, utanir; ezan okunurken,
gizlice hac cikarir, babamin gelivermesini beklerdim!
(sayfa 130-132)
Zarali Kirkor Ceyhan anlatiyor:
Daha onceleri Zara’da askeri birlik yokmus. Harp
baslar baslamaz Enver Pasa Erkan-i Harbiyesi, 10.
Alay’i Zara’ya yerlestirme ve bu alayin kalacagi buyuk
bir kisla yapma karari almis.
Zara o zamanlar zanaat erbabiyla unluymus.
Zanaatcilarin hemen hemen tumu Ermeni milletindenmis.
Osmanli hepsini askere almis. Ihtiyac buyuk oldugundan
hepsini Zara Kislasi’nin yapiminda gorevlendirmis.
[Tehcir kanunu cikarilinca] Kisla yapimindan sorumlu
olan Binbasi Yahya Bey insaatin yarim kalmamasi ve
daha da onemlisi uzun zamandir canla basla calisan
Ermenileri olume gondermemek icin bir care dusunmus...
Isleri erkenden paydos edip tum Ermenileri toplamis.
“Arkadaslar!” diye soze baslamis. “Hepinizin nasil
canla basla calistigini biliyorum... Hepinizden cok
memnunum. Devletimize, Osmanli’ya nasil hizmet
ettiginizi goruyorum... Ve lakin bugun aldigimiz emre
gore, butun Ermeni milleti istisnasiz tehcire tabi
tutulacakmis... Butun gece uyuyamadim. Sizi bu
tehcirden kurtarmak, karsilasacaginiz buyuk felaketten
korumak icin careler dusundum. Buldugum tek care
sudur: Ben hepinizin agzindan, cok onceki bir tarihte
verilmis gibi birer yazili istida almis olacagim.
Muameleye de bugunden itibaren koyacagim. Sizi tehcir
belasindan ancak boyle koruyabilecegim. Siz
istidanizda, ‘Bundan boyle Hiristiyanliktan ihtida ile
Muslumanliga kabulumu padisamizdan niyaz ederim’
diyeceksiniz. Siz icinizden Hiristiyan olmaya devam
edin. Bakarsiniz yarin, hicbir sey olmamis gibi kendi
inancinizda devam edersiniz.”
Babam, annem, babaannem gece yarisina kadar konusup
dusunmusler... Yetmis bes yasindaki babaanneme cok zor
gelmis din degistirmek... Sonunda o da kabul etmis...
“Gelin bakalim, son bir defa daha haclarimizi
cikaralim, gunesten yana donup duamizi yapalim, Hisus
Hiristos Efendimizden bir ozur dileyelim!” demis.
Birlikte en icten baglilikla hac cikarip, dualarini
yapmislar.
Sonra oturup kendilerine isim secmisler. Babam
Ibrahim, annem Naciye, babaannem Sahiban Hatun olmus.
Aradan birkac hafta gecmis. Yahya Bey gene toplamis
herkesi.
“Arkadaslarim, sag olun! Muslumanliginiz iyi gidiyor
ama, biliyorsunuz Muslumanligin sartlari var. Yarin
bir gun Padisahimiz bir kontrol ettirse ne deriz?
Bugunden itibaren Muslumanligin sartlarini yerine
getirecegiz... Once sunnet olacaksiniz? Sonra bir hoca
gelecek, size dualari, sureleri, namazi, niyazi
ogretecek...”
Alayin atlari igdis etmede ustalasmis baytari, cadirda
bagirta bagirta kucultmus hepsininkini!... Sonra hoca
gelip gitmis bir zaman... Dualar ezberlenmis...
Ermenice bir edayla Arapca sureler okunmaya
baslanmis... Kilise camiye cevrilmis... Boyle boyle
kisla insaati bitmis...
Sonra Cihan Harbi’ni Osmanli kaybetmis... Ermenileri
belediyeye toplamislar. Belediye Reisi Recep Efendi
anlatmis durumu: “Bugunden itibaren sizler Musluman
degilsiniz. Gene kendi dininize doneceksiniz. Cami
tekrar kilise olacak, canini da biz takiverecegiz!
Haydin bakalim. Hayirli olsun dininiz!”
(sayfa 174-178)
Kayseri’nin Ekrek koyunden 1950 dogumlu mimar Zakarya
anlatiyor:
Bizim evimizle ilkokul arasi bir bucuk kilometre
kadardi. Tasli, toprakli bir yoldu. Kayaligin
dibindeki toprak damli evimizden cikar, okula varmadan
bir donemecten gecerdik. O donemecten sonra evimiz
gorulmezdi artik.... Evdekiler isteseler de beni
goremezlerdi.
Ben o donemecte bir sene boyunca, koyun buyugunden
kucugunden her gun dayak yedim! 200 haneli koyde
sadece iki aile Ermeni kalmis. Biz ve anneannemler.
Muhacir cocuklari, donemeci doner donmez gecerlerdi
onume.
“Ulan Ermeni pici! Haydi bakalim hac cikart!”
Sonra uc parmagimi birlestirerek hac cikarttirmaya
calisirlardi. Basima vura vura:
“Ulan it! Ulan gâvur oglu gâvur! Tukur bakalim su
haca! Sehadet getir bakalim! Oyle degil ulan, boyle!”
O yasimda, daha hac cikarmanin ne anlama geldigini
bile bilmeyen ben, birkac tokat yer, hakaretler,
kufurler arasinda canimi kurtarmak icin okula dogru
kosardim.
Her gun aglayarak okula giderdim. Ogretmenim beni
doven cocuklari azarlardi. Anama babama soylerdim.
Anam kizar, kederlenirdi. Babam gariban bir at
cobaniydi. Karsisindakiler ise koyun azili
ailelerindendi. Bana kizardi. Daha olmazsa kahreder,
caresizlikten kivranirdi.
Bazi geceler evimiz taslanirdi. Kayaligin tepesinden
evimizin ustune tas yagardi! Evimizin toprak dami
cokecek gibi olurdu. Buyuklerimiz, annem, babam disari
cikip “Kim atiyor?” diyemezdi, suclu arayamazdi.
Koydeki tek koruyucumuz ilkokul ogretmenimiz Mustafa
Alimci idi. Koyde bizim koruyucu melegimiz o olmustu;
her zaman bize sahip cikmisti. Esiyle birlikte bircok
gece bizde yatarlardi. Hava kararmadan, koylulerin
gozu onunde bize gelirlerdi. O geceler biraz daha
rahat uyurduk.
(sayfa 237-238)
Karamanli 1916 dogumlu Sarkis Usta anlatiyor:
Yillar sonra, 80 yasimda kalktim Karaman’a gittim.
Cocuklugumun gectigi memleketimde kendime ait bir
seyler bulmak, gormek istiyordum.
Aradim taradim. Bulamadim. Her yer degismis. Evimiz
kilisenin yanindaydi. Yasli birine kiliseyi sordum.
“Onu kirdilar yiktilar. Arama!”
“Sen bana yerini goster!”
Goturdu.
“‹ste buradaydi!”
Kiliseyi bulunca evimizi de buldum. Evimizi hapishane
yapmislar.
Kilisenin adi Cesmeli Kilise’ymis. Avlusunda guzel bir
cesme varmis. Yikilinca cesmesini goturup muzeye
koymuslar. Hic olmazsa o kurtulmus.
‹nsan bu olanlari gorunce bir hos oluyor! “Annem
yikilan Cesmeli Kilise’de nikâh olmus. Ben buralarda
buyumusum! Bu sokaklarda kosturmusum!” diyorsun. Ama
bakiyorsun ki, ne kiliseden kilise, ne evden ev kalmis
geriye. Bombok oluyor insanin kafasi.
Keske kendime ait bir seyler bulabilseydim... Gittim
hapishane duvarini oksadim.
Hapishane olan evimizi bekleyen askerin yanina vardim.
“Evladim senden bir ricam var. Bu hapishane eskiden
bizim evimizdi. Ben bu evde buyudum. Evimizin
duvarindan bana bir tas parcasi verir misin?”
Sasirdi.
“Tasi ne yapacaksin amca?”
“Yastigimin altina koyup uyuyacagim!”
Guldu. Belki beni deli sandi. Ama gitti, sivasi
dokulen duvardan, kasaturasiyla bir tas parcasi
cikarip verdi.
“Sag ol evladim!” deyip ayrildim.
(sayfa 324)
______________________________ ____________________
deryatulga
03.07.06, 20:36
Aşı tarihinden çıkan
Tarih, bize ölümle yaşamın iç içeliğini, acı ile direnci öğretir. Ders almayı
da...
İşte geçmişin sayfalarından bir örnek:
''1900'lerin başında Osmanlı, Kafkaslar'dan Balkanlar'a, Yemen çöllerine kadar
birçok cephede savaşıyordu ve bitlerden bulaşan tifüs, gencecik askerleri kırıp
geçiriyordu. Asker sevk eden trenlerde, askerler daha cepheye ulaşamadan
tifüsten can veriyorlardı. Dünyada henüz tifüsün aşısı yoktu. Ta ki, iki
özverili Türk hekimi, dünyada ilk kez insan kanından tifüs üretmeyi başarıncaya
kadar...
Dr. Reşat Rıza ve Dr. Tevfik Salim , tifüslü hasta kanını alıp bir saat süreyle
60 derecede ısıtırlar. Elde ettikleri aşıyı şişelere doldurur, sıvıdan beş
santimetreküp deri altına şırınga ederler. Yıl 1915'tir. Daha sonra Hamdi Hoca
, bir kısım ısıtılan hasta kanı ile iki kısım nekahetteki kişinin serumunu
karıştırır ve enjeksiyon sayısını üçe çıkarır. Bilimsel literatüre 'Hamdi
Metodu' adıyla geçen bu yöntem, Avrupalı bilim adamları tarafından da
uygulanır. Bu dönemde gelişmeler öyle bir seyir izlemiştir ki, 1920-21
yıllarında Fransa, İngiltere ve Amerika'ya 220 bin doz çiçek aşısı ihraç
edilmişti.''
Bu bilgiler, TRT'de mart ayı içinde yayına girmesi beklenen, yapım ve
yönetimini Şirin Sümer Çubukçu 'nun, danışmanlığını da Prof. Dr. Feride
Saçaklıoğlu 'nun üstlendiği aşı tarihine ilişkin ''Aşıyla Gelen Hayat''
belgeselinin ön metninden alıntılardı.
Aradan 100 yıl geçmiş. Çiçek hastalığı dünyadan silinmiş. Ama savaş yine kapıda
ve önlem olarak insanlara çiçek aşısı yapılıyor...
IŞIK KANSU
17.02.2003 Cumhuriyet-Ankara Kulisi
deryatulga
03.07.06, 21:18
RE: [tarihegitimi] MEB'in "Asılsız Ermeni Soykırımı" konulu etkinlikleri-bianet'ten haber
Sayin Adil Tamer,
Oncelikle, “Ermeni toplumundan daha fazla gocunan kişiler bizim aramızda yeralmakta” ifadesini sizin kullandiginiz gibi negatif almak istemem ve hatta keske bu sayi daha da artabilse derim. Turkiye’nin temel probleminin “duyarsizlik” oldugunu dusunurum. Ayrica problemin vahimligini yanlis tanimladiginizi dusunuyorum. Vahim olan, genelgenin Ermeni cocuklara yollanmis olmasi degildir. Turk cocuklarda dahil, tum cocuklara yollanmis olmasidir. Duyarlilik gosterilmesi gereken nokta, sizin ifadenizle, "soykırımcı barbar Türkler"e değer vermek olarak da formule edilebilir.
Ermeni’ye deger verdigimiz kadar Turk’e de deger veriyor muyuz” argumaniniz, eger siradan “otekini dislama” tavri (burada Ermenileri) uzerine oturmus bir soz degilse, ancak cok beylik cevap verilebilecek bir argumandir. Elestirel dusunmeye alismis her insan, tavrini bir ulus grubuna ozel sevgi ve sempati uzerine oturtmak zorunda degildir elbette.
“Ermeni lobileri” konusuna gelince; galiba egitimciler olarak bazi duzeyleri birbirinden ayirmak zorundayiz. Bu konudaki ilke, tarihsel bir olay ile bu olayin bugun algilanisi arasinda bir fark oldugu prensibidir. Tarih her ne kadar, bugunden kurulan bir gecmis anlatimi ise de; gecmiste yasanmis ile onun bugun anlatilisi arasinda ayirim yapamazsaniz, tarihteki aktorlerin rollerini bugun devam ettirenler konumuna dusebilirsiniz. (“Ihanet eden” Ermeni ile “Barbar” Turk orneginde oldugu gibi)
Kendi adima ben problemi hep soyle tanimliyorum. Bugunku asil problem, 1915’de neyin yasandigindan cok; bugunku taraflarin birbirlerini nasil algiladiklaridir. Taraflarin birbirleri hakkindaki dusunme, konusma ve algilama tarzlari gecmiste yasanmislardan daha onde gibi durmaktadir. Sizin acinizdan da oyle bir durum var. “Ermeni lobisi”, dediginiz grubu algilayis tarziniz, konunun etrafinda dondugu 1915 konusundaki tavrinizi da belirler gibi duruyor.
Egitimciler olarak, konunun “normallesmesi” veya “cozulmesi” dogrultusunda birseyler yapmak istiyorsak, tarihi olaylar uzerine konusma tarzinin kendisini bizzat sorun ureten bir mekanizma oldugunu gormemiz gostermemiz gerekir diye dusunuyorum.
Size eger bir onerim olabilecekse, “Turkleri barbar gosteren Ermeni lobileri” olgusunu, dusunme sisteminin merkezine oturtmamaniz ve bu argumanin arkasina saklanmaya calismamizdir. “Ermeni lobileri” denilen olguyu biraz bilen olarak diyebilirim ki, bu tesbit “objektif” olarak dogru degildir. Boyle dusunen orgut ve kisilerin olmadigini iddia etmiyorum. Vardir elbette. Tipki, “oldurduk tabii ama hatamiz hepsini oldurmemekti” diyen Turklerin de oldugu gibi. (Akit gazetesinde, Bilal Simsir’in, Kamuran Gurun’un kitaplarinda bolca bulursunuz bu yoldaki dogrudan veya dolayli ifadeleri). Egitimci iseniz, bu fikri savunanlar Turkleri baglamaz diyen Turkleri de Ermenileri de resme dahil etmeniz gerekir.
Ben 2 yildir, “conflict resolution” (catisma cozme) teorileri isiginda Turk-Ermeni problemi uzerine ders veriyorum. Tum oteki orneklerden de bildigimiiz bir genel kurali tekrar ederek mektubu bitirmek isterim: Genel kural olarak, birbirleriyle catisma icinde olan her grup, oteki hakkinda “gercek” degil, bir “imaj”dan kalkarak hareket eder. Bu “imaj” bir kurgudur, monolitiktir, homojendir ve esas olarak negative unsurlarla tanimlanir. Gruplar, kendileri hakkinda ayrintili bir bilgi ve resme sahipken oteki taraf hakkinda tek boyutlu tanimlamayi tercih ederler. Bu nedenle, ayni kendi hakkinizda nasil dusunuyorsaniz, oteki taraf dediklerinizi de ayni kategoriler icinde dusunmeyi basaramayi ogrenmek gerekiyor. “BIZ ve OTEKI” resmi asilmazsa sorunu cozemez, sorunun bir parcasi olursunuz.
Belki kastettikleriniz bunlar degildi ama bana bir firsat vermis oldu.
Taner Akcam
deryatulga
03.07.06, 23:30
Yeni Şafak-6-7Ekim-Kürşat Bumin
1. http://www.yenisafak.com.tr/arsiv/2003/ekim/06/kbumin.html
Bunları söyleyen büyük tarihçi Halil İnalcık mı?
Bunları söyleyen büyük tarihçi Halil İnalcık mı?
Prof. Halil İnalcık'a saygı duymayan var mı? Osmanlı Tarihi söz
konusu olunca dünyada ve bizde bu ünlü tarihçimizin adını kim
hatırlamaz?.. Anlaşılmaz bir yayın politikası sonucunca değerli
çalışmaları epeyce gecikmeyle Türkçe'ye kazandırılıyorsa da, bu
değerli profesörün adı uzmanlık alanları "tarih" olan kesimin
dışındaki okurlarca da epeyce biliniyor.
Ancak, birçok insan için olduğu gibi, Prof. İnalcık'ı da bir "bütün"
olarak değerlendirmemizin doğru olmadığı kanaatindeyim. Yani, büyük
bir Osmanlı tarihçisi olan İnalcık ile, içinde bulunduğumuz zamanı
yorumlayan İnalcık'ı birbirinden ayırarak değerlendirmemiz gerekiyor.
Bu ayrımı yapmaya mecburuz, çünkü aksi takdirde, İnalcık'ın bir
tarihçi olmak bakımından haklı olarak gördüğü büyük kabul, aynı
kişinin bugünün meseleleri hakkında yürüttüğü fikirlerin
cılızlığından dolayı sarsılma tehlikesiyle karşı karşıya... Bir
tarafta şu kadar on yılın birikimi olan bir "bilgi hazinesi", diğer
tarafta ise neredeyse, aralarında eski MGK Genel Sekreteri, eski
Cumhuriyet Başsavcısı ya da eski Anayasa Mahkemesi Başkanlarından
birisi gibi bazı emekli şahsiyetlerin millete fazlasıyla
dinlettikleri nutukları hatırlatan bir "ideoloji hazinesi"!
Haklısınız; manzarayı çok şaşırtıcı buluyorsanız haklısınız...
Gerçekten de, değerli çalışmalarıyla bize Osmanlı'yı öğreten ünlü
tarihçi İnalcık ile, Kültür Bakanlığı'nın 2003 Sanat ve Kültür Büyük
Ödülü'nü alması dolayısıyla dinlediğimiz konuşmayı yapan İnalcık aynı
kişi olabiliyor. Bir tarafta kendisine ancak hayranlık duyulabilecek
tarihçi İnalcık, diğer tarafta Türkiye'de ancak "tutucu" çevrelerin
yüzünü güldürebilecek bir "retorik"in sözcüsü İnalcık...
Biliyorum, bu yazdıklarım pek çok insanın canını sıkacak; ama ne
yaparsınız ki, çok hem de çok şaşırtıcı olmasına rağmen önümüzdeki
manzara aynen böyle...
Halil İnalcık'ın sözünü ettiğim ödül dolayısıyla yaptığı konuşma ile
TÜBA'nın (Türkiye Bilimler Akademisi) internet sitesinde karşılaştım.
Konuşma metninin tamamı Akademi'nin "Günce" adlı dergisinde
yayınlanmış. İnalcık'ın konuşması, bütününde, (hatibin kendi
ifadesiyle) şu anafikir etrafında örülmüş bir konuşma: "Türkiye,
dünya milletleri arasında yalnız bir ülkedir. Tarihten gelen dinmez
bir husumetin daima hedefi olmuştur, olmaktadır."
Bu satırları okuyunca siz de benim gibi "Haaa, fazla söze gerek yok,
mesele anlaşıldı!" dediniz mi bilemem, ama ben aynen böyle dedim!
Haksız mıyım, "Bu dünyada Türkün Türkten gayrı dostu yoktur!"
dedikten sonra nereye kadar yolalabileceği artık belli değil midir?
Madem Türkiye "tarihten gelen dinmez bir husumetin daima hedefi
olmuştur, olmaktadır", o halde sadece komşularını değil, senin
dışındaki bütün dünyayı da düşman belleyip ona göre davranacaksın;
siyasetin, ekonomin, hukukun, idaren, fikrin, düşüncen, daima sana
göre olacak ve bu yolda seni eleştirenlere kulak asmayacaksın. Çünkü
onlar senin zaten "tarihten gelen" düşmanların, hiç senin hayrına
olan bir şeyi isterler mi? Dolayısıyla endişelenme, bunları kendine
dert etme, bildiğin yolda kaz adımlarıyla ilerlemeye davam et....
Biliyorsunuz; bugüne kadar bu tür bir "ideoloji"nin sözcülerini çok
dinledik. Ama şimdi görüyoruz ki, ünlü tarihçimiz de "bilim"i filan
bir kenara itip bu koroya katılmış. Ne kadar üzücü, ne kadar hayal
kırıcı bir katılım...
İnalcık, ortaya attığı "Avrupa'nın bugüne kadar Türk Devleti'ne karşı
bu bakışı ve tutumu gerçekten değişmiş midir? Yoksa eski zihniyet ve
alışkanlıklar, yeni tertipler örtüsü altında devam mı ediyor?"
sorusunu bakın nasıl cevaplıyor:
"Tarihçinin gözlemi şudur: Batı bugün de Türkiye'yi kendi
politikaları çizgisinde yürümeye zorlamak için, etnik ayrılıkçıları
kışkırtmak, tıpkı Osmanlı döneminde olduğu gibi, müdahaleci,
vesayetçi, baskı metotlarını başka bir kamuflaj altında devam
ettirmek peşindedir. Bugün ABD dahil Avrupa politikası, Ermeni
iddialarını açıkca desteklemiyor mu? Bir bölüm vatandaşımıza sahip
çıkarak, dışarıda onların yıkıcı organlarını himayeleri altında
tutmuyor mu? Onbinlerce vatandaşımızın hayatına kasteden bir kişiyi
hapishanesinde ziyaret için daha dün bir heyet göndermedi mi? Bütün
bunları, Islahat Fermanı zamanındaki gibi, Türkiye'nin Batı hukuku ve
insan hakları standartlarına uygun hale getirilmesi için yapmak
gerektiğine bizi inandırmak istiyor, anlaşmalar imzalatıyorlar..."
Nasıl buluyorsunuz bu satırları? Size kimi, kimleri hatırlatıyor? Bu
satırları okuduktan sonra kime "Hoş geldin!" diyelim?
Okuduğunuz bu satırlar bir bilim adamının kalemine mi, yoksa
bir "ideolog"un kalemine mi daha çok yakışıyor, siz karar verin.
Tarihçi İnalcık'ın, bu zamana kadar ileri sürdüğü iddalarını
kanıtlamak için tarihten seçip çıkardığı delile bakın: "Büyük
Britanya Başbakanı Gladstone 1876'da, gayz ve kinini, 'Türkler, ancak
varlıkları yok olmakla tarihe kendilerini affettirebilirler' diyecek
kadar ileri götürmüştür. Bugün sözde Ermeni davası, Batı
parlamentolarında ayakta alkışlarla benimseniyorsa, bu sadece bize
tarihi husumet psikozunun asla ölmediğini göstermektedir."
Yok daha ne! Besbelli ki, başını alıp 1876 yılına kadar gitmiş olsa
da, tarihçi İnalcık ile değil, bambaşka bir İnalcık ile karşı
karşıyayız... Hem siz söyleyin: Bir tarihçinin Ermeni Meselesi'nden
söz ederken, sanki çokbilmiş bir köşeyazarıymış gibi, "sözde"
takısını kullanması mazur görülebilir mi?
İnalcık'ın bu çok "ilginç" konuşmasını her yönüyle burada ele almamız
mümkün değil. Ama inanın (ya da inanmazsanız, www.tuba.gov.tr
adresine girerek gözünüzle görün!), ödül törenindeki konuşmanın
tamamına bu "ruh" hakim. Aslında konuşmanın çok eğlendirici yanları
da var. Mesela şu satırlardan İnalcık'ın ("tarihçi" olanından söz
etmiyoruz) "postmodernizm"den de en az "Sözde Ermeni davası" gibi hiç
mi hiç haz etmediğini de öğreniyoruz: "Bir bölüm genç kuşak geleneğe
ve mistisizme, dünya vatandaşlığını bir çözüm gibi görürken, bir
başka gençlik de her şeyi yıkan postmodernizme kendini
kaptırmıştır"(!)
Daha ne diyelim bilmiyorum ki....
Bakalım, henüz karar vermedim ama, belki, İnalcık'tan dinlediğimiz
için orta çaplı bir "skandal" olarak nitelenmeyi hak eden bu
konuşmanın iki köşeyazarı (Taha Akyol ve Gündüz Aktan) tarafından
sanki bulunmaz hint kumaşıymış gibi köşelerine taşınmasından da söz
ederim.
deryatulga
04.07.06, 00:27
I.
SORU: Niye grupta tartışma olmuyor? Olanlar neden yarım kalıyor?
Benim gözlemim ve saptamalarım şöyle:
1.Budur… Türkiye’de “aydın” olmak budur. Verili durum budur. Tribünlere
oturmuş izleyenler grubu. İstisnası yok mudur? Vardır, ama azdır: İsmail Beşikci
bir istisnadır.
2.Entelektüel tartışma şöyle ağız tadıyla yapılmaz, yapılamaz; polemik
yapılır. Her tartışma bu düzeyde sürer gider. Bu kötü müdür? Eğer içinde
entelektüel bir tat varsa güzeldir, gereklidir, önemlidir. Kaç kişi bu
düzeyde tartışmalar yürütebilir? Çok az kişi.
3.Bazı konular “tabudur”; “tartışmamak çok yerindedir”, “izlemek
yeterlidir”, “Bakalım rüzgar nereden esecek?”tir. Örneğin Ermeni Sorunu,
örneğin Kürt Sorunu…
4.Bazı konular ciddi bir “teorik bilgi birikimi” gerektirir, bu durumda
konuşmak/yazmak “rezil olmayı göze almak” demektir.
Bu tip durumlarda, “yazmama” tutumunu bazen doğru bir tutum olarak kabul
etmek gerekir. Çoğu zaman da etmemek. Çoğu zaman saçma sapan da olsa o
fikirlere ihtiyaç vardır, yeni bir tartışma başlatır, verilen yanıtlar
üzerinden süreç akar gider, birileri müdahale eder, bilgiler üst üste biner,
ortaya çıkan birikim kim bilir belki de birilerinin işine yarar.
5.İnsanlar birileri “kavga” ederken izlemekten zevk almaktadır. Dedikodu
malzemesi biriktirme eğilimi de bu durumu körüklemektedir. Kendisi işin içinde
değilse, rahattır. “Allaaah, yine kapıştılar!” duygusu baskın hale
gelebilmekte, çoğumuz arenada cereyan eden didişmeyi tribünlerden, rahat
koltuklarımızdan zevkle izlemekteyiz. İnsani bir şeydir, anlıyorum. Bu
duruma karşı çıkmak ta insani bir şeydir.
6.Bir de bazı kişiler vardır ortalıkta. Bunlar kendilerini her alanda
“müfettiş” ilan etmişlerdir. İşin kötüsü (belki de, işin iyisi!)
bu şahıslar az çok bir şeyler de bilirler. Yani söyledikleri o kadar da boş
değildir. Şimdi bu “ağabeylerin” yanında konuşmak “yürek ister”, “cesaret
ister”; “ya adam (kadını bilerek kullanmadım) benim yanlışımı bulursa?” Bu
ağabeyler türlü türlü olabilir. örneğin “Müfettiş tipler”: Bir misyonu
vardır(?). Yazılan yazıları denetimden geçirir. Hangi kısımların sansür
edilmesi gerektiğini; sözcük, imla hatalarını ince ince inceleyerek bulur ve
bildirir. Elbette bunları müfettiş tavrıyla yaptığı ve sopa salladığı için
de bir müddet sonra başarılı olur. Kimse yazısını denetimden geçirtmek
istemez, polemik yapmak istemez; kişiliği buna uygun değildir, bilgisi
yeterli değildir zamanı yoktur vb...
“yazacaksın…. O yanıt verecek”
“sen yanıta yanıt vereceksin…”
“O yanıtın yanıtına yanıt verecek”
“sen yanıtın yanıtının yanıtına yanıt vereceksin…”
ciddi zaman ister.... ciddi sabır ister…
Bu yanıtlar cümbüşü içinde tartışılan şey nedir? Konu kaymıştır. Konunun
başlığı: “subject: .... Savaşları…” dır. İçinde faraza oradaki “de- eki ayrı
mı bitişik mi” tartışması yürümektedir… Bu çok kötü müdür? Hayır kötü
değildir belki ama gereksizdir. Tartışmanın kaymasına yol açar. Hele bu tür
müdahale ve tartışmalar bir müfettiş edası ile yapılıyorsa çok kötüdür. Bu
tür tartışmalar öğretici/eğitici/çözümleyici/yol açıcı olabilir mi? Neden
olmasın… Kişiler her türlü tartışmadan ders almak gibi bir niyete sahipse,
dersini alır. Bu ayrı… Ama tartışma bu arada öldü mü? Evet… Şimdi bu noktada
bu tür misyon yüklenmiş kişileri niyetlerini sorgulamak durumundayız. Amaç:
“ tartışmak mı tartıştırmamak mı?” Yanı bence daha çok b şıkkı...
Deniyor ki: “ağzı olan herkes konuşmasın!”; “eli olan herkes yazmasın”,
“bakın kurallar şunlardır, bu çerçeve içinde yazacaksanız yazın! Geri
kalanı bana bırakın, ben gereken şeyleri yazarım, çünkü sizler yazmasını
bilmiyorsunuz, yazmak için teorik donanım lazım, arşive girmek lazım, bir
ürün ortaya koymuş olmak lazım, araziye çıkmış olmak lazım, iyi Türkçe
bilmek lazım, şu veya bu ideolojik/siyasi kategorinin içinde yer almamış
olmak –temiz olmak- lazım” vb. İyi ama kimse yazmaz/yazamaz o zaman!… Ve
unutmayalım, bu arada ortada tartışma konusu falan da kalmamıştır artık...
Benim derdim, yumuşak yumuşak tartışalım, aman birbirimizi kırmayalım,
“hepimiz insanız” türünden yaklaşımlar HİÇ DEĞİLDİR…. Derdim: içimizdeki,
kafamızdaki her şeyi yazalım ama konuyu kaydırmayalım. “Müfettişlik” yapmaya
hiç gerek yoktur.
Benim grubu yöneten arkadaşa önerim:
a.Yazıları daha dikkatli gözden geçirip gruba yollaması. Yalnız orada çok
dikkatli olmak lazım. Bazı arkadaşlar dilin özelliklerini kullanarak; çift
dilli, çok anlamlı, imalarla dolu yazılar yazma becerisi ve donanımına
sahipler. “Ne şiş yansın ne kebap” tavrı bence hoş değildir, olan yanan
kebaba olmakta, ortada tartışma falan kalmamaktadır.
b.Tartışma konusu ile doğrudan ilgili değilse insanların hayat hikayelerine
(belli kişiler de dahil) dair meseleleri burada soruşturmanın ve
kovuşturmanın bir anlamı yoktur. İsteyen başka yerde yazsın. Bir engelle
karşılaşacaklarını zannetmiyorum. Yol açıktır.
c.Bu grubun 500'ün üstünde üyesi var. Burası “tarih eğitimi”
grubudur ama üye öğretmen arkadaşlar hiç yazmamaktadır. Bence esas olan o yolu
açmaktır.
d.Tartışmalar kategorik olarak ayrıştırılabilir. Böylece şu an benim
yaptığım gibi yapılmaz; herkes o kategoriye yazısını gönderir. Bir yazıda
birkaç mesele birden tartışılmaz. Örneğin benim şu yazımda üç konu var:
a)grup içi tartışmalar neden iyi gitmiyor… b)Ermeni sorunu c)Tarihçilik…
Yazılar gruba gönderilirken hangi tartışma/konu
ile ilgili olduğuna dair not düşülür.
II. Tarihçilik ve bir tabu konu: “Ermeni sorunu”
Ayşe Hür’ün yazısında yer alan Ararat filmi ile ilgili bir şey
söylemeyeceğim, bilinen nedenlerle daha seyredemedim. Ama filmin şu anda korsan
tezgahlarında satıldığı söyleniyor, bulup seyredeceğim. Seyretmeden filme dair
bir şeyler söylemek elbette mümkün değil ama, zaten A. Hür'ün yazısı da filmle
doğrudan ilgili değil. Sözkonusu yazıdaki şu fikirlere esas olarak katılıyorum.
*Filmi sansürleyenlerin kafalarını kuma sokarak meseleden kurtulduklarını
sanmaları
*“Biz” ve “Onlar” ayrımı yapıldığı, bu söylemin etkin olduğu… “Biz hoşgörülü
Türkler; onlar hain Ermeniler”…
*Kolektif ve bireysel kimliklerin sterotiplerle algılanması ve tanımlanması.
*Belgeler konusundaki sorunlar…
Fakat her iki yazıyı da -A.Hür ve Gürsel Göncü'nün son yazılarını- okuduktan
sonra, aklımdan geçenler şunlar oldu:
*Bugün İttihat ve Terakki yok ama onların politikasını kraldan daha kralcı
bir şekilde yürütmeye çalışanlar var.
*Teşkilat-ı Mahsusa’yı sonuna kadar savunanlar var.
*O günün kurbanlarının ve suçlularının çocukları, şu anda aramızdalar ve
yaşıyorlar. Yaşanılanların anısı -her iki taraf açısından da- artık yok olmakta
olan ikinci kuşakta hala saklı.
Ermeni Sorunu ile ilgili tartışma iki alanda cereyan ediyor: politik
platform ve akademik dünya
Bu iki alan birbirinden kalın çizgilerle ayrılmamış durumda. Akademik dünya
veya tarihçiler politik tartışmalardan etkileniyor. Bazen bazı tarihçiler
belli bir politik söylemin içinden tartışmaları yürütüyor. Bazen sadece
tarih için tarih yaptıklarını söyleyenler ortaya çıkıyor, bir iki belge
yayımlıyor sonra kenara çekiliyor veya çekilmiyor. Ama çoğu zaman bu tip
tabu konular akademik dünyada hiç tartışılmıyor. Hiçbir araştırma yapılmıyor.
“bekle- gör” tutumu…
“Politikacılar” (çoğu zaman “karar vericiler”) ise tarihçiler ve diğer
araştırmacılar tarafından besleniyor. Bu genelde böyle olmuştur, zaten başka
türlü olması da pek mümkün gözükmüyor.
Kendi kendime şu soruları soruyorum:
I.Politikacıları bu hayattan silip atmak veya onları görmezden gelmek
mümkün mü? Hepimiz birileri tarafından, adlarına “politikacılar” denilen
kişiler tarafından yönetiliyoruz; onlarla birlikte yaşıyoruz, onları
dinliyoruz, onların aldığı kararlarla hayatımıza yön veriyor, savaşıyoruz,
çocuklarımız ölüyor, biz ölüyoruz, yoksulluğumuz bir gecede ikiye
katlanıveriyor…. Hayır onlar hep vardı ve var olmaya da devam edecekler,
bizi etkilemeye devam edecekler. Onların yarattığı gündemi daima tartışmak
zorunda kalacağız. Eğer yönetilme/yönetme işine müdahale etmek istiyorsak,
sadece yönetilmek istemiyorsak; uzak durmamız, katılmamamız, tartışmamamız,
alternatifler üzerinde kafa patlatmamamız, yanlış olduğuna inandığımız
şeylere karşı duruş sergilemememiz vb. pek mümkün görünmüyor.
Böyle düşünen bir kişi ne yapar dersiniz? Açar, tarihçilerin yazdıklarını
okur… Politikacıların yazdıklarını okur… Edebiyat okur; anılar, romanlar,
filmlere gider… tartışır… “Ne oluyoruz?” der. Herkes bu konuda bir şeyler
söylüyor ama hangileri doğruyu söylüyor. Kimse bir şey anlatmıyor, herkes
susuyor. O zaman iş başa düştü, okuyacağım tartışacağım, çünkü gerçeği
istiyorum, çünkü sadece yönetilmek istemiyorum, çünkü hayata ve siyasete
müdahale etmek istiyorum... Ben aynen böyle düşünüyorum. Herkes bir çeşit,
bir tür politikanın içindedir. Tam içinde… Ben içinde değilim diyen de
içindedir. Ben içinde değilim tutumu da tutumdur, politik bir tavırdır,
kendisi isterse reddetsin, belli bir ideolojiden kaynaklanmaktadır.
Basit bir örnek: Ermeni Genelgesi ile öğretmenlere diyorlar ki; şunları
şunları yapın, şu konuları ekleyin, şu konuları şöyle işleyin. Yani
politikacılar, öğretmeni; öğrencilere ulaşmasını sağlayacak bir araç olarak
görüyor. “Yap” diyor. Ama “öyle bildiğin gibi yapamazsın”, “benim dediğim
gibi yapacaksın” diyor. “eleştiren, sorgulayan, bulan, araştıran öğrenci
yetiştirme ile ilgili olarak daha önceden gönderdiğimiz her şeyi de ‘unut’
diyor. “Onlar bu konu için geçerli değildir”… “Sana kaynakları da verdik
‘bak onlardan yararlanan’, şu siteye git orada bütün her şey var, seni
seminere aldık, eğittik, eline eğitildiğine dair bir sertifika da verdik
şimdi bunları benim istediğim gibi yapacaksın, tarih nedir, tarihçilik
nedir, namusluluk nedir, tarihte nesnellik sorunu, belge analizi,
karşılaştırmalı yaklaşım, tarihte olgu ve yorum meselesi… bütün bunları
da unut bunu böyle yap” diyor…
Politika her yerde, içimizde, iliğimizde ondan kurtulmak mümkün değildir,
hayaldir, saçmadır. Bu en kaba gerçeklik.
Yukarıdaki durumda bir öğretmen üç şey yapar:
1.Denileni yapar… yaygın olan budur.
2.Araştırır (yukarıda söz ettim) hem tarih hem politika hem de pedagojik
düzlemde çok boyutlu araştırmak zorundadır. Yani:
a)Politik arenada neler dönüyor, bu o zaman ve şimdi neden gündeme geldi, bu
işten kimlerin çıkarı vardı/var, hedefleri neydi/ne?
b)Tarihçiler ne diyor, belgeler ne diyor, gerçekte neler olmuş...? vb.
c)Pedagojik olarak doğru olan nedir. Nasıl yaparsam daha etik bir iş
yapmış olurum. Öğrencilerin bu işten zarar görmesi kuvvetle muhtemeldir,
bunu en aza indirgemek mümkün mü?
3.Hiç bir şey yapmaz, konuyu görmezden gelir, bulaşmaz. Şöyle bir
değinip geçer, yokmuş gibi davranır vb…
II.Gelelim tarihçi ve tarihçiliğe… Tarihçi nedir? Politik tartışmalardan bir
tarihçinin etkilenmemesi mümkün mü? Politikanın bulaşmadığı bir kişi var mı
şu yeryüzünde? Veya daha açarsak; herkes belirli bir dönemin, belli siyasi/
ekonomik/ sosyal koşulların içine doğup geliştiğine, beslendiğine göre; yüzde
yüz saf olmak mümkün mü? Hiçbir ideolojiden etkilenmemiş olduğunu ilan etmek
gerçekçi mi?
Buna rağmen bir ara tarihçiler soruyor: Mümkün olabilir mi? diye.
Araştırıyorlar, tartışıyorlar, tarihçiliğin kurallarını ilkelerini ince ince
hesaplıyorlar. Öyle bir hale getirelim ki, tarihçilik, “pozitif bilimler gibi
bir bilim olsun”. Nesnel olsun… Önce Alman tarihçiler, başta Ranke… Başarılı
oluyorlar, belli ölçüde… Bugün halen etkileri sürüyor. Carr’dan sonra bu
tartışmanın artık bir anlamı kalmamıştır diyebilir
miyiz? Hayır tartışmalar hala sürüyor.
Allah’tan ki yazılanları/yorumları tarihsel belgelerle kanıtlamak, öyle her
aklına geleni kafadan atmamak gibi bir yöntem hala geçerli ve etkili. Ama
uymayanlar çok.. Yazıyorlar yazabildikleri kadar, ama sundukları belgeler ya
yetersiz, ya da eleştiriye tabi tutulunca eksik veya hepten saçma bir şey
olarak ortaya çıkıveriyor.
Peki şu belge fetişizmine ne diyeceğiz? “Belge belge” derken neredeyse
tarihçilerin yorumlama, değerlendirme aşaması hepten çöpe atılacak bir
şeymiş gibi gösteriliyor. Bu gidişle tarihçiler sadece “belge bulucular ve
yayımlayıcılar” olur çıkar. Öyle bir şey yok tabii. Ben buradaki
tartışmalardan yola çıkarak yazdım bunları.
Sonra bir belgeyi yayımlamak o kadar kolay mı? Onun analizini yapmadan,
farklı kaynaklı belgelerle karşılaştırmadan vb. belgeyi yayımlamak ne
derece doğrudur? Bırakın onu da başka bir tarihçi yapsın denilebilir. Bu da
bir çözüm elbette.
Hayır belge araştırmak da, ikincil kaynaklardan yaralanmak da o kadar basit
bir iş olmasa gerek. Bir kere o tarihçi kafasında hangi sorularla o arşive
giriyor? Bu çok önemli… Kafasında ne varsa ona yönelecektir. Ona göre
seçimini yapacaktır. Başından beri ister kabul etsin ister etmesin belli bir
paradigmadan hareket eder, ona uygun çalışır. İşte bunu bilerek hareket
ederse ancak o zaman belki daha nesnel bir karşılaştırma, çözümleme süreci
bekleyebiliriz o tarihçiden.
Peki bazı olayların belgeleri yoksa, yok edilmişse ne yapılacak?
O zaman anılara, sözlü tarihe başvurmak doğru mu? Ama bazı tarihçiler o
konularda yazılı belge olmadığını bile bile sözlü tarih ile elde edilen
verileri reddediyorlar. Ermeni sorunu; 1915 yılında olanlara ilişkin ne var
arşivlerde? Bilinenlerin dışında neler olabilir? Bu tür konularda sözlü
tarihin devreye girebileceğini düşünüyorum.
Ayrıca…
Bu konuda yazan ve tartışan insan çok az. Ayşe Hür’ün yazısı bu açıdan
değerlidir, tıpkı diğer yazanlar gibi… Sayacak olursak: Atlas dergisinin
Ermenilerle ilgili sayısı da değerlidir. Halil Berktay’ın konuşmaları ve
demeçleri de değerlidir. Taner Akçam’ın yazdıkları, araştırmaları (neredeyse
başka kimse yok) çok önemlidir ve “barış için tarih” grubunun yaptıkları da
değerlidir.
selamlar
Dilara
deryatulga
04.07.06, 01:06
biraz uzunca bir yazi
Tek tek bazi noktalara deginmek istiyorum:
a)Rukiye hanim´in tepkisine itirazimin merkezinde, belki agir kacacak ama, bu itirazi Sabiha Gokcen olayina gosterilen tepkiye benzetiyor olmamdir. Bu gruba gelen mesajlar icerisinde istatistiki bir dokum yapilirsa, zannederim, Safa Kacmaz´in ilk insan topluluklari konusunda yolladigi yazilar onemli bir yekun tutar. Ama ne Rukiye Hanim ne de bir baskasi, Safa Beyin yazilarini silmekten biktim gibi bir tepki gostermez. (Safa Bey´den ozur dilerim, sadece bir ornek olarak kullaniyorum.) Uzerinde durulmasi gereken, nicin ornegin ayni yogunlukta gelen baska yazilara ayni ofkenin duyulmadigidir.
b)Kisinin Turk veya Cerkez olmasi onemli degil. Ben burada ulusal kimligi bir “davranis” HABITUS olarak tanimliyorum. Belli bir uluslasma sureci icerisinde, farkli etnik-din vb. grubundan olsalar da insanlar arasinda, bu ulusal devletin yaratilmasina bagli bir bicimde ortak normlar olusur. Ben, ulusal kimlik ile ulusal devlet olusumu arasinda dogrudan iliski kurdum ve politik bir tarzda tanimladim ve boyle tanimlayanlara kendimi daha yakin hissederim.
c)Asil deginmek istedigim konuya, Almanya'nýn Erzurum Konsolosu Dr.Schwarz ile ise baslayalim. Diyelim ki, bu zatin Van icin soyledikleri dogru. Herhalde soz konusu edilen 1915 Van ayaklanmasi ve sonrasindaki Muslumanlarin oldurulmesi meselesidir. Van konusunda, Dr Schwarz´dan once basvurulabilecek onlarca baska kaynak var ama konumuz bu degil. Diyelim ki, bilgi dogru. Yani 1915 Nisan sonu ayakanmasi ve sonrasinda Van civarinda Muslumanlar olduruldu. (Rukiye Hanim Mayis sonunda Van´da 1500 Musluman kalmasi bilgisini, 1500 disindaki Muslumanlarin olduruldugu anlaminda kullanmiyordur herhalde. Eger oyle ise bunu duzeltmek gerekir. Van iki-uc defa el degistirir ve en sonunda Rus isgaline girer. Van halkinin buyuk bir kismi Bitlis vb. ic bolgelere kacarlar.)
Konumuz itibariyla Van´da ve oldurulen Muslumanlarda kalalim. Simdi bu bilgi dogru olduguna gore, Rukiye Hanimá gore, Ittihat ve Terakki´nin Ermeni vatandaslara uyguladigi politika Soykirim olmamis oluyor.
Her halde neyi tartistigimizi tam bilmiyoruz. Soyle bir ornek vereyim. Bundan 100 yil sonra, birileri Kurt meselesini tartisiyor. Rukiye Hanim veya ben onemli degil, 100 yil sonra bu konusma ve tartismalari dinleme sansina sahibiz. Birileri durmadan, Kurtler bunu yapti, Turkler bunu yapti diye konusuyor. Her halde ilk itirazimiz, “yahu durun, ne Turk´u, ne Kurd´u” olur. Tartisanlari “once aktorleri dogru tanimlayin” diye uyaririz. Bir tarafta Turk devleti, siyasi partiler, diger tarafta PKK vb. sunu sunu savunuyorlardi falan diye devam ederiz. Yani, Kurtler ve Turkler, ic savas yaptilar, karsilikli cenk ettiler diye bu tarih anlatilirsa, guleriz. Oncelikle donem (1915) hakkinda konustugumuzda da ayni sayida bol aktoru olan olaylar hakkinda konustugumuzu unutmayalim. Yani Turkler ve Ermeniler degil, her iki taraf adina da hareket etme veya etmeme iddiasindaki onlarca farkli politik grup ve ekip hakkinda konusuyoruz.
Her halde neyi tartistigimizi tam bilmiyoruz: Diyelim ki, PKK 1984 Sirnak baskininda onlarca veya binlerce Turk oldurdu. Buna cevap olarak da devlet, basta Diyarbakir olmak uzere, Tum Turkiyede yasayan Kurtleri surme ve imhaya karar verdi ve karari uyguladi. Simdi soru, Devletin Kurt sivil vatandaslarina uyguladigi politikaya ne ad verilecegidir. Rukiye hanima gore ortada bir soykirim yoktur, cunku Sirnak´da (Van diye de okuyabilirsiniz) Muslumanlar oldurulmustur.
Rukiye Hanim,
1915´in soykirim olup olmadiginin cevabi Van´da veya Sirnak´da yatmaz. Vanda daha kotu seyler de olmus olabilir (gercekten olani tanimlamak icin degil, teorik olarak kastediyorum; yoksa Van ve cevresi isi gercekten iyi bir doktora konusudur). Cevap vememiz gereken bir-iki soru var, o da sunlar:
a)Ittihat ve Terakki partisi, su veya bu nedenle, ulke capindaki tum Ermeni vatandaslarini (yasli, genc, coluk, cocuk) bir daha geri donmemelerini amaclayacak sekilde surme karari almis midir?
b)Bu karar su kadar (sayisini siz yazin) Ermeninin olmesi ile sonuclanmismidir?
c)Bu insanlardan menzile sag ulastirilanlar yerlestirilmis midir?
d)Ittihat ve Terakki partisi bu surgun kararini “imha amacli”mi almistir? Yani soykirim tanimi icin gerekli olan INTENTION (kasit) konusu…
Simdi, a ve b sikki konusunda kimse tartismiyor. Tartisilan (kismen C ama esas olarak) D maddesidir. Yani Ittihat ve Terakki Partisi, surgun kararini imha amacli almamis ise ve ama olumler buna ragmen meydana gelmisse, bunu soykirim saymak gerekir mi? Bu konuda size uluslararasi hukuk, siyaset bilimi sunu diyor, dersem muhtemel bana inanmayabilirsiniz. Bu nedenle kaynak olarak Gunduz Aktan´I kullanmakta fayda var. Aktan, Ankara´daki Ermeni Arastirmalar Enstitusunun yayinlandigi derginin ilk sayisinda konuya iliskin uzun bir makelesinde kurali tekrar eder: Hic bir devlet veya parti “benim amacim bu toplulugu imha etmektir” diye belge birakmaz. Nazilerin de Yahudilerin toptan imha edilmesine dair almis olduklari bir olum karari benim bildigim kadariyla yoktur. Bu nedenle, kabul edilir ki, eger eylem, sonuclari itibariyla bu gurubun kismen veya toptan imhasi ile sonuclanmissa INTENTION (kasit) olmus sayilir.
deryatulga
04.07.06, 01:08
Rukiye Hanim,
Elimizde Ittihat ve Terakkinin surgun kararini, imha amaciyla aldigi konusunda onlarca belge vardir. Istanbul mahkemelerinde bu belgelerin cogu okunmustur. Diyelim ki bu belgeler yok ve diyelim ki, INTENTION konusunda elde hicbir belge yok. Ermenilerin surulmeleri ve oldurulmeleri 1915 Mayis basi ile basladi (dikkat edin, daha onceki Ermenilere yonelik oldurmeleri saymiyorum. Yani 1914 Agustos-Kasim aylarinda Ardahan Artiv vb.yi, veya Iskenderun´dan erkek nufusun Adana tarafina surulmesi, 1915 Nisan Zeytun´dan Konya´ya surulme ve olumleri de saymiyorum) Ermenilerin oldurulmeleri 1915 yili boyunca ve 1916ín tum aylari boyunca ve de 1917 baslarina kadar devam etti. Ittihat ve Terakki, INTENTION olarak Ermenileri imha etmeyi planlamiyor olsa bile, eylemi sonucu Ermenilerin kitleler halinde imha edildigini biliyor. Surgun yeri diye tayin ettigi yerlerin col oldugunu, buralarda yerlestirme icin tek bir kurus harcanmadigini falan bile anlatmiyorum (YANI C maddesini savunacak tek bir Osmanli Belgesi yok biliyor musunuz?). Sonuc: Eger eylemin sonucunun bu gurubun olumu ile sonuclandigini biliyor ve onlem almiyorsaniz INTENTION olmustur, diyor ve bunu soykirim sayiyoruz. Bir tek ben degil, Gunduz Aktan da…
Van´da ne olmustur veya Ermeni ceteleri ne yapmistir gibi argumanlar, Ittihatcilarin yaptiklarina soykirim denip denmeyecegi tartismasi acisindan hic bir anlam ve deger tasimazlar. Sadece eylemin “Nicin” yapildiginda aciklama olarak kullanilabilirsiniz. Ittihat ve Terakki Ermenileri surdu veya soykirima ugratti CUNKU, Ermeniler Van´da Musluman oldurmuslerdi, diyebilirsiniz. (Ufak bir ek: Surgun kararinin Van olaylarindan once alindigina iliskin elimizde yeteri kadar kanit var.)
Bizdeki asil sorun sudur: Eger devlet, bir takim eylemler nedeniyle Vatandaslarindan bir kismini surer veya oldururse bu normaldir. Bunda bir acayiplik yoktur. Turk devleti, Ermeni cetelerini veya PKK eylemlerini sorun goruyorsa (guvenlik, vatanin bolunmesi vb.) bu eylemci grubun dahil oldugu halk toplulugu toptan imha edilebilir, bunda tuhaf birsey yoktur. Bizdeki asil sorunun bu on kabulde yattigini dusunuyorum.
Ortada daha vahim birsey var ama.
Sizin mantiginiza gore, ortada HOLOCAUST´da yoktur. Cunku, belki bilmiyorsunuz. Yahudi ceteleri (Rus ordusuna katilmis Yahudi partizanlar) Alman askerlerini olduruyorlardi. Siz, Nazilerin, 1940-42 yillari arasinda Dogu Avrupa´da Yahudileri imha ederken “Partizanlari yok ediyoruz” dediklerini biliyorsunuzdur. Imhanin adi “Partisanen Bekaempfung” (Partizanlarla Savas) idi, biliyorsunuz, Ayni bizimkilerin “Ermeni ceteleri” demesi gibi…
Ayrica, Rus askerlerinin oldurdugu Alman sivillerinin sayisini tam bilmiyoruz. Biliyorsunuz 1944´den sonra Dogu Avrupa ve Cekoslavakya´dan surulen ve oldurulen Alman sivillerin sayisi bir milyonun cok ama cok ustundedir.
Rukiye Hanim, bugun ama Yahudi partizanlarinin eylemlerini, Alman sivil halkinin oldurulmus olmasini, Nazilerin Yahudilere yaptiklarinin HOLOCAUST sayilmayacaginin argumani olarak kullanmak kimsenin aklina gelmedi. Bazi Naziler ve Neo-Naziler haric…
Sonucta, ille soykirim demek zorunda degilsiniz.
Zaten Roma uluslararasi ceza hukukuna gore, Soykirim, Insanlik Sucu ve Savas sucu gibi makro suclar arasindaki sinir da epey gevsedi. Bir de biliyorsunuz, Lahey´de, bir bolgede 7000 Musluman olumunden dolayi Sirpli bir general soykirim sucundan ceza yedi. Yani, daha kucuk captaki toplu cinayetelerin bile sadece moral ve sadece politik acidan degil, hukuki olarak da soykirim olarak tanimladigi bir donemindeyiz.
Ben kisi olarak “soykirim” dayatmasi yapmiyorum. 1990´dan itibaren konu uzerinde calisiyorum ama kavrami kullanmaya oldukca gec basladim. Problemimizin Soykirim mi degil mi ekseninde olmadigni dah epey yazmis bir insanim. Sorunun kavramin kullanilip kullanilmamasinda degil, NICIN sorusuna verilecek cevapta yattigini soyluyorum.
Cok uzattim ozur dilerim.
Ayrica, Yahudi konusunda daha once AGOS icin yazdigim bir yaziyi da ekledim, ise yarar dusuncesiyle. Bir de ek; yazida bazi benzerliklere deginmistim. Ama amacim, bu iki soykirimin bir ve ayni oldugunu iddia etmek falan degil. Aralarinda her soykirim orneginde oldugu gibi ciddi farklar var. Bu arada Rukiye Hanim´in bahsettigi oldurulen Yahudilerden sabun yapma isinin bir safsata oldugunu hatirlatmak isterim. Yok boyle birsey.
1915 Ermeni Tehciri kararý, fiilen ortaya çýkan bir isyana ve düþman orduyla iþbirliðine karþý alýnan bir karardýr. Tehciri `soykýrým' gibi göstermek, Nazizm'in soykýrým suçunu dünyaya yayýp hafifletmek anlamýna gelir.
Prof. Dr. Ýlber ORTAYLI”
Yazini altinda Ilber´in imzasi olmasi, tezin sacmaligini azaltmiyor. Ben, Bandirma, Mugla, Edirne, Balikesir´deki kadin, coluk cocugun “dusman orduyla isbirligini” nasil yapacagini bilemeyecek cahillerden saymayi tercih ederim kendimi.
deryatulga
04.07.06, 01:18
EN UZUN YIL 1915-ISTIRAP: ERMENİ TEHCİRİ
Yüzbinlerin trajedisi
Sıcak savaşla çevrilen Anadolu, birbiri ardına patlayan Ermeni isyanları,
kıtlık ve salgın hastalıklarla da dirliğini, düzenini kaybetmişti. Çeteler
vuruyor, misillemeler yapılıyor, her tarafta kan akıyordu. Bu şartlarda
alınan zorunlu göç kararı, kadın, çocuk, erkek yüz binlerce sivil Ermeni'nin
ölümüyle sonuçlandı. Yaşanan büyük acıları ve trajik olayları siyaset
malzemesi yapmadan bugün yeni bir başlangıç cümlesi önermek mümkün: Onlar da
buralıydı!
Yazı: Gürsel Göncü / Fotoğraflar: Fatih Pınar
Bundan seksen altı yıl önce yaşanan acılar, bizi belki de olayların
başlangıç noktasına, Van'a sürükledi. Türkiye'nin en çok güneş alan şehrinde
önce şair Refik Durbaş'ın dizeleriyle karşılaştık:
Gökyüzü, bir gökyüzü mavi:
Gerisi durmuş bir güneş saati
Gerçeklerin acı veren taraflarıyla uğraşmasanız, kendinizi bir masal
âleminde sanırsınız Van'da. Öyle bir coğrafya var ki, Tanrı'ya inanmayanlar
bu durumlarını gözden geçirmek zorunda kalır; çok inançlı olanlar ise baştan
çıkabilir.
Yaklaşık on yıl süren sıkıntılı bir dönemden sonra şehir tekrar kendine
gelmiş. İnsanlar bu tabii güzelliklerin, daha güzel günler getireceğinden
umutlu. Çok sarsıntılı yıllar geçirmiş olmalarına rağmen, meseleye iyi
tarafından ve espriyle yaklaşabiliyorlar: `Evet' diyorlar, `bu terör ve
yasaklar yüzünden hayvancılık öldü, mezralara çıkılamadı, arıcılık büyük
darbe aldı, ekonomi durdu, para mara kalmadı ama tabiat kendini yenileme
fırsatı buldu, meyveler daha bir tatlandı, her türlü yabani hayvan ve av
hayvanı bollaştı, valla şu sıralar Van'ın en iyi zamanı...'
Konuya geliyoruz: `Peki daha eskiden Ermenilerle birlikte yaşanan zamanlar
nasılmış?' Yüzlerde biraz endişe biraz üzüntülü ifadeler... `O zamanlar
bambaşkaymış canım. Çok iyiymiş her şey. 1. Dünya Savaşı'na kadar insanlar
büyük bir kardeşlik ve sevgi içinde yaşamışlar burada.'
Van'da konuştuğumuz neredeyse herkes Ermenilerden oldukça iyi bahsediyor.
Babalarının, dedelerinin yaşadıkları büyük acılara rağmen, yine onların
anlattıkları güzel ve iyi şeyler ortak hafızanın büyük bölümünü oluşturuyor.
Yine herkesin üzerinde birleştiği nokta şu: Eğer bu acı olaylar
yaşanmayaydı, Ermenilerle eskiden olduğu gibi barış içinde kalınabilseydi,
onlar gitmeselerdi, Van şimdi Doğu'nun Paris'iydi...
Peki ne olmuştu? Yıllar yılı büyük bir fiziki, coğrafi ve manevi yakınlık
içinde yaşayan bu insanlar neden düşman kesilmişti birbirlerine? Onca
cinayet, kıyım ve göçler sonucu her iki taraftan da yüz binler mahvolmuştu.
Neden?
Van Kalesi'nden, 1915 yılındaki olaylar sırasında dümdüz edilmiş ve şimdi
ancak birkaç yıkıntının ayakta kaldığı eski şehire bakarken bir zaman
yolculuğuna çıkıyoruz. Deklanşör sesleri gözlerimizi hep bugünde tutacak.
Bugünden geriye politika
J. F. Kennedy `Bir sorun, ancak onunla ilgilenmeye başladığınız andan
itibaren bir sorundur' demiş. Gerçi literatürde `Ermeni sorunu' olarak geçen
bu sorun herkesin bildiği gibi yeni değil, 19. yüzyılın son çeyreğinde
kendini hissettirmeye başlamış. Biz ise Fransız parlamentosunun bu yıl
başında kabul ettiği Ermeni soykırımı tasarısı üzerine, ilk kez ciddi
anlamda bir sorunla karşı karşıya olduğumuzu anladık. Bu tatsız gelişme
karşısında, şimdiye kadar `bu konuyu tarihe bırakalım' şeklinde ifadesini
bulan yaygın resmi görüş, en azından `bu konuyu tarihçilere bırakalım'
haline tekâmül etti. Yakın zamana kadar birkaç akademisyen ve tarihçi
dışında Türkiye'de kimsenin ilgilenmediği Ermeni sorunu, son birkaç aydır
hem medya hem sokak gündeminin ilk sıralarında.
`Fransa önce Cezayir'e baksın; hayır, asıl Ermeniler Türkleri kesti;
Renault'muzu satalım, Peugeot almayalım; sinema demeyelim; oksijen
almayalım' diye giderek anlamsızlaşan çocukça tepkilerden sonra, nihayet
yavaş yavaş daha ciddi ve mantıklı bir noktaya geliyoruz. Paris'in aldığı bu
kararın çeşitli gündelik siyasi dümenlerin ve yine Kafkasya'ya yönelik
çeşitli ekonomik/stratejik planların parçası olduğu her aklı başında insanın
görebileceği bir şey. Ölen insanları kullanarak politik avantaj sağlamaya
çalışmak ise zaten Fransa dahil birçok Batılı ülkenin diplomatik geleneğinde
var.
Yine de bu kararın olumlu bir tarafı oldu; dediğimiz gibi 1915'te yaşanan
olayların tartışmaya açılmasını sağladı. Peki bu iyi bir şey mi? Şüphesiz
evet. Yıllardır kurusıkı laflarla geçiştirilen, giderek bir tabu haline
dönüştürülen Ermeni sorunu, bu suçluluk kompleksi ve bölünme fobisi
yüzünden, maalesef Batı'da bir `Türk sorunu' haline getirildi. Birçok
araştırmacı ve tarihçimiz bu konuya teğet geçmeyi tercih etti. Bazı
olayların üstünü kapatmak ister gibi bir havaya girdik. Sonuçta bu konuda
üretilen 20 bin kitap ve makaleden sadece onda biri Türk kaynaklı oldu;
bunların da 3-5 tanesi Batı dillerinde yayımlandı.
Ceset fotoğrafı yarışı
Konunun gayet önemli bir siyasi ağırlığı olduğu su götürmez. Hep olmuş ve
olacak. Yine de Türk milletinin önemli bir kısmının en azından siyasi bir
bakış açısı içinde olmadığı da muhakkak. Ermenilerden hiç hoşlanmayan hatta
nefret eden etnik bir tutum bile, Ermenileri sanki bu toprakların en eski
halklarından biri değilmiş gibi gösteren, onları yok sayan, 1915'teki
olayları geçiştiren, onlardan kalan izleri silmeye çalışan yaklaşımlardan
daha samimidir. Kaldı ki, bu toprakların hamuruyla yoğrulmuş büyük bir
Ermeni kültürünü, bu kültürün insanlarını tanıyan, seven, hatta çoğu zaman
bunları özleyen insanların Türkiye'de çoğunlukta olduğu rahatlıkla
söylenebilir.
Önce Fransa'yı, diasporayı, Erivan'ı bir kenara koyup kendimize bakalım.
Suçlu bir çocuk telaşıyla karşı tarafa cevap yetiştirmeye çalışan bir
halimiz var. Bu konuda onurlu ve olgun bir duruşumuz yok. Anlamaya,
araştırmaya yönelmek yerine, sadece propagandaya dayalı bir yöntemi
benimsiyoruz. Diasporanın militanlarıyla, karşılıklı kim daha çok ve çarpıcı
ceset fotoğrafı basıp yayınlayacak yarışına giriyoruz.
Kimsenin reddedemeyeceği gerçek 86 yıl önce büyük ve yaygın bir acı
yaşandığı ve bunun günümüze kadar süregelmekte olduğudur. Bununla yüzleşmek
ve hesaplaşmak şarttır. Diğer türlü iki şey olur: 1. Bu topraklarda
yaşamayanlar sizin adınıza ve sizin hayatınızı etkileyecek şekilde bu konuda
karar almaya devam ederler. 2. Bu acılara yol açan olayların tekrarlanma
riski artar.
Soykırım terimini kabul etmek, özür dilemek, vesaire gibi dışarıdan
dayatılan formüller yerine, kendi araştırmalarımıza, kendi arşivlerimize
dayanan açıklamalara ihtiyacımız var. Hepsinden önemlisi Türkiye'de yaşayan
Ermeniler kadar, diaspora içinde bulunan ve hâlâ kendini bu topraklara bağlı
hisseden Ermenilere de sahip çıkmak, onlarla aynı coğrafyanın insanı
olmaktan gelen ortaklıkları değerlendirmek gerekir.
Diaspora neden korkuyor?
Hem zaten bir zamanlar ölüm kalım mücadelesine girdiğimiz Batı'yla
kucaklaştığımıza göre, neden bu topraklarda yüzyıllarca beraber yaşadığımız
insanlarla kucaklaşmayalım. Bu da ancak çığırtkanlık yerine araştırma
yapmakla, geçmişe sünger çekmek yerine tam tersine onu iyice aydınlatmaya
çalışmakla mümkün. Unutmamak gerekir ki bu, Ermeniler için olduğu kadar, biz
Türkler için de önemli bir rahatlık, vicdani ve coğrafi bir devamlılık
sağlayacaktır.
Şöyle düşünenler var: Sen böyle kardeşlik türküleri söylüyorsun ama karşı
taraf senin altını oyuyor! Doğru. Gerek Erivan'da gerekse çeşitli Batı
şehirlerinde, 1915'te yaşanan acı olayları, Ermeni milli bilincinin temeli
kabul eden militan çevreler de var. Dünyaya dağılmış olsa da, Ermeni
milletini birlik içinde tutabilecek yegâne yapıştırıcının bu olduğunu
düşünüyorlar. Yeniden üretilen ve kuşaktan kuşağa aktarmak istedikleri
nefret ve düşmanlığa, Batı'yı Türkiye'ye karşı çeşitli yaptırımlar
uygulamaya yöneltme siyaseti eşlik ediyor. Ama çok korkuyorlar. Neden mi?
1915 silahını kaybetmekten. Bu konunun Türkiye'de tabu olmaktan çıkmasından
ve insanların kucaklaşmasından... Bütün milliyetçi görünüşüne rağmen aslında
kendi milletini ve geçmişini küçümseyen, Ermenilerin bir Batılı ülkede
asimile olmasından korkan bu anlayış, Türkiye'nin de hataları sonucu,
marjinalize olmak yerine popüler oldu.
Provokasyon
Hatırlanacağı gibi 70'li yıllarda ASALA terörüyle gündem yaratmayı başaran
bu ekip, sonradan pek bilinen bir yöntemle `siyasi mücadele'ye geçti. Tarih,
ondan ders almayanlar için tekerrür eder. Şimdi olayların başına dönelim ve
bu `siyasi mücadele'nin 1892'deki görünüşüyle ilgili tarihçi Stephanos
Yerasimos'a kulak verelim:
Bütün bu gruplar için (Hınçak-Taşnak) izlenecek ilk örnek, stratejik açıdan
olduğu kadar siyasal açıdan da Bulgaristan örneğidir. Eyalet nüfusunun yüzde
45'ini oluşturan Bulgarlar, Avrupa'nın hem manevi hem fiili desteğiyle,
çoğunluktaki Türk-Müslüman halkı kırarak, olmazsa kaçırarak bir milli devlet
kurmayı başarmışlardı. Ruslar işe karışmasa ve katliam haberlerine
kamuoyunun gösterdiği duyarlılık sayesinde Avrupa tarafsızlık yolunu
seçmese, böyle bir eylem asla başarıya ulaşamazdı. Öyleyse şimdi de aynı
oyunu oynamak gerekirdi. Ermeni ahali, hatta kurulacak devrimci çeteler,
Türk ordusu ve çoğunluktaki Müslüman halk karşısında tutunamazdı.
Dolayısıyla Ermeni çeteleri, sadece Ermeni katliamına yol açmayı amaçlayan
kışkırtma eylemlerine girişecekler, Avrupa kamuoyunu duyarlı hale getirerek,
büyük devletleri Ermeni bağımsızlığından yana müdahaleye zorlayacaklardı.
Bir Hınçak üyesine göre `çeteler Türkleri ve Kürtleri öldürmek, köylerini
ateşe vererek dağlara kaçmak için fırsat kolluyordu. O zaman kızgınlıktan
gözü dönen Müslümanlar, ayaklanarak kendini korumaktan aciz Ermenilere
saldıracak ve onları öylesine barbarcasına öldüreceklerdi ki, Rusya insanlık
ve Hıristiyan uygarlığı adına, Ermenistan'ı işgal etmek üzere müdahale etmek
durumunda kalacaktı'. Hesabını tek `kamuoyu' denen şeyin, Müslümanların
katledilmesi karşısında kılını kıpırdatmayıp da, sadece bu yola zorla
sokulan Müslüman-Türk ahalinin Ermenilere karşı girişecekleri zulümden
etkilenip duygulanacağı düşüncesi üzerine kuran bu `devrimci strateji',
insanlık ve Hıristiyan uygarlığı kavramının o pek kutsal uluslararası denge
durumuyla bağımlı olduğunu, bu dengenin ise Bulgaristan olaylarının üstünden
15 yıl geçtikten sonra aynı kalmadığını unutmuştu.'
Biraz uzun ama epey şeyi izah eden bir alıntı. Ermeni örgütlerinin aynı
planı 23 yıl sonra, bu kez sıcak savaş koşulları içerisinde, daha uygun bir
zaman ve zeminde uygulamaya koydukları bellidir
Şüphesiz yaşanan insan kıyımlarını sadece bu örgütlerin kışkırtmasıyla
açıklamak ve sorumluluğu sadece bunlara yüklemek mümkün değildir. 1892-1915
arasında kışkırtma/misilleme politikası içerisinde Osmanlı idaresinin de,
bir kısım Türk ve Ermeni ahali ile Kürt aşiretinin de ağır sorumluluğu
vardır. Yerasimos şöyle diyor: `Kürtlere gelince, göz diktikleri toprakları
ele geçirmek için hazır fırsattı. Müslüman Türk köylüsü içinse Ermeni tefeci
demekti; ola ki bir fırsat doğar da borçlarından kurtulurdu.' Ermeniler ise
bir taraftan devlete ödedikleri ağır vergilerden, diğer taraftan Kürt
aşiretlerine verdikleri haraçlardan kurtulmak istiyordu.
İlk karışıklıklar
1915'teki patlama noktasına doğru giderken Anadolu'daki etnik farklılıklar
iyice körüklenmiş, halkın huzursuzluğu artmış, çeşitli yerlerde çıkan
isyanlarda ölenlerin sayısı binlerle ifade edilmeye başlanmıştı. O
tarihlerde atılmaya başlanan düşmanlık tohumları, çeşitli deyişlerde de
ifadesini buluyordu:
`Hiç xiretek nemawa sed car qasem be Quran
Peydabe Ermenistan, name yek le Kurdan'
(Hiç gayret kalmadı, yüz kere Kuran'a ahd olsun,
Hele kurulsun Ermenistan, Kürtler'den tek kişi kalmaz)
(Hacı Kadir Koyi, Kürt şairi)
`Hamamcılar, kuyumcular, terziler
Var mıdır Ermeniler gibi Dürziler?
Atlar leşlerini taşıyarak bezdiler,
Beğlik aldınız mı Ermeniler?
Eşşek oldunuz mu Ermeniler?'
(Sarıkamış Handere köyünden Abbas Gül'ün ağzından derlenmiştir)
Önce Kayseri, Amasya ve Merzifon'da karışıklıklar çıkar. Müslümanlar
öldürülür, hemen arkasından misillemeler gelir. Hükümet önce abartılı
önlemler alır, 2000'e yakın Ermeni tutuklanır, bunlardan 17'si ölüme mahkum
edilir. İngiltere'nin tehditleri karşısında II. Abdülhamid korkar ve
mahkumları bağışlar. 1 yıl sonra, 1894'te bu kez Yozgat'ta olaylar patlak
verir. Bunu Bitlis ve Diyarbakır'daki köy yakıp yıkmalar izler. Padişah
kontrolü tamamen kaybetmiş, inisiyatif çetelerin eline geçmiştir.
Avrupa basını artık her gün Ermeni katliamı haberleri vermekte ve İngiltere,
Fransa, Rusya için müdahale çığlıkları atmaktadır. Bununla birlikte bu
devletlerin fiili müdahalesi için gereken koşullar henüz oluşmamıştır. Her
üç devlet de birbirlerinin etki sahasına diğerlerini sokmamak ve kendileri
için net bir coğrafi etki alanı oluşmadıkça statükoyu korumaktan yanadır.
Osmanlı'nın fiilen parçalanması ve bölüşülmesi fikirleri de ilk olarak bu
yıllarda olgunlaşmaya başlar. İstanbul'da 1895'te çıkan olayları, Trabzon,
Sivas, Malatya ve Diyarbakır, Erzurum ve Van'dakiler izler.
Yine aynı yıl Zeytun'da (şimdi Kahramanmaraş'ın ilçesi Süleymanlı) Hınçak
Partisi'nin öncülüğünde başlatılan Ermeni ayaklanması tüm yöreye yayıldı,
yüzlerce Müslüman öldürüldü. İsyancılar Zeytun kasabasında kuşatıldı.
Olayların büyümesi üzerine devreye giren Avrupalı devletler, Osmanlıları
kuşatmayı kaldırmak, asiler için genel af çıkarmak ve ayaklanmanın beş
önderine yurtdışına göçme izni vermek zorunda bıraktı.
Üç yıl içinde ölü sayısı 40 bin civarına ulaşmıştı. Genel olarak
bakıldığında Ermeni ahalinin daha ağır bir telefata uğradığı su götürmez bir
gerçektir.
Bundan sonraki süreç 1908 yılına kadar süren kısmi bir yumuşama dönemi oldu.
1896'da Galata'daki Osmanlı Bankası baskını, Batı'da Ermeni milliyetçileri
için duyulan sempatiye darbe vurdu; zira bu kez direkt olarak sermayeyi
hedef almışlardı. Komitacılar 1904 yılında Bitlis-Sason'da yeni bir
ayaklanma provası yaptı. 1905 yılında ise bu kez Abdülhamid'i hedef alan
Yıldız suikastında kendilerini gösterdiler.
Meşrutiyet ve yeni güç dengeleri
1908 yılında meşrutiyetin ilanına giden süreçte, Ermeni örgütleri
Abdülhamit'e karşı İttihat ve Terakki Cemiyeti'yle işbirliğine girmişti.
İttihatçılar da İstanbul'daki patrikhane ve onun esas olarak temsil ettiği
ruhban/zengin zümreden ve onların ayrıcalıklı ticari ve sosyal statülerinden
rahatsızdı. Patrikhane Ermeni cemaatinin ayrıcalıklarını koruyan ve Osmanlı
Devleti bünyesinde bir yapıyı savunurken, Taşnak Devrimci Federasyonu (Hai
Heghapokhakan Dashnaksutiun) Anadolu kökenli Ermenilerin desteğini almıştı
ve bölgesel özerklik, hatta tam bağımsızlık peşindeydi.
deryatulga
04.07.06, 01:21
1909 yılında patlak veren olaylar Ermeni sorununu iyice büyüttü. 13 Nisan
günü Adana'da başlayan olaylar, adeta aynı gün İstanbul'u terörize eden
provokasyonların bir uzantısı gibi tezgâhlanmıştı. Ünlü 31 Mart Vakası
olarak bilinen gerici ayaklanma, aynı gün Adana'yı da sarsmaya başladı.
Müslüman halkın en hassas duygularını yaralayan kışkırtıcı söylenti ve
yalanlar çığ gibi yayıldı. Çok az Ermeni ayaklanmaya katılmış olduğu halde,
galeyana gelen halk Ermeni mahallelerine saldırdı, taş üstünde taş
bırakmadı. Resmi Osmanlı kayıtlarına göre 6 bin Ermeni öldürüldü. Gerçek
rakamlar ise bunun en az iki üç katı olduğu şeklindedir. Müslüman ahaliden
de 1500 kişi hayatını kaybetti.
Selanik'ten gelen Hareket Ordusu'nun İstanbul'da düzeni tesis etmesinin
ardından ortalık biraz yatışır gibi oldu. Hükümet bütün ülkeye uyum ve
kardeşlik mesajları vermeye çalışıyordu; hatta Adana olaylarının
kurbanlarına maddi yardım yapma kararı bile aldı. Olayları soruşturmak için
kurulan komisyonda Ermeni milletvekilleri de yer aldılar. Sıkıyönetim
mahkemesi suçlu bulduğu bazı kişileri idam etti. Bunların arasında Türk
eşrafın önde gelenleri ve suçu kanıtlanamayan Ermeniler de vardı.
İttihatçılarla Taşnak Komitesi arasındaki işbirliği 1914 yılına kadar sürdü.
1912 Temmuz'unda Bab-ı Ali Baskını'yla iktidarı tümüyle ele geçiren
İttihatçılar, esasen doğu illerinde çeşitli idari ve sosyal reformlar
yapmak, hatta Ermenilere özerklik tanımaktan yanaydılar. Bu sırada patlayan
Balkan Savaşı ve doğudaki geleneksel ağalık ve aşiret sisteminin muhalefeti
yüzünden, bu iyileştirmelerin önü kesilmiş oldu. Hatta 1914 Mart'ında
Bitlis'te patlak veren Kürt ayaklanmasına karşı harekete geçen hükümet,
isyanın bastırılmasına yardımcı olmak için Ermeni ahaliye silah dağıttı.
İttihat ve Terakki'nin 1908'den sonra Ermeni sorununun giderilmesine ilişkin
gösterdiği çabaların ne derece samimi olduğu tartışmalıdır. Özellikle doğuda
yerleşik Ermeni ahalinin korunması ve kollanmasına yönelik çalışmaların
kısmen bir devlet kararlılığıyla, kısmense Batılı ülkelerin baskısı veya
onların desteklerini kaybetmemek kaygısıyla yapıldığını kabul edebiliriz.
Bununla birlikte Osmanlı hükümeti için asıl kırılma noktasının Balkan Savaşı
bozgunuyla başlayan büyük büzülme olduğu söylenebilir. Aynı dönemde hız
kazanan Panislamist ve Panturanist akımlar, İttihat ve Terakki iktidarı
içinde giderek bir devlet politikası halini almaktaydı. Reaksiyoner bir
milliyetçilik, kaçınılmaz olarak üzerinde yaşanan coğrafyanın yeniden
yorumlanmasını, içimizdeki hainlerin ve kökü dışarıdaki unsurların
ayıklanmasını gerektiriyordu. Avrupa ve Rusya'daki `pan'ların aksine,
bizdeki ideoloji fiiliyatta dışa yayılmacı değil, içeriyi temizlemeci bir
yöneliş içindeydi. Enver Paşa'nın Alman manipülasyonuyla geliştirdiği çok
zayıf Kafkasya ve İran stratejileri sayılmazsa (ki sayılmaz), `Kızıl Elma'
ülküleri esas olarak romantik ve propagandiftir.
Yine de İttihat ve Terakki üst yönetimi içerisinde bu konuda kemikleşmiş bir
yapı bulunmuyordu. Hükümetin özellikle Anadolu'da Türk kültürünü, dilini ve
milli bir iktisadi yapılanmayı içeren planları, 1914 başlarından önce
uygulamaya konmamıştı.
Aynı yıl içinde Avrupa'da başlayan savaş, zaten bütün iğreti dengeleri
bozacak ve büyük insanlık trajedilerinin yaşanmasına yol açan olayları
tetikleyecekti.
Savaş arifesinde Ermeni çetelerinin epey bir zamandır silah yığınağı
yaptıkları, hatta Ermeni ahali arasında da silahlananlar olduğu bir
gerçektir. Bu silahlanmanın hem isyana hazırlık gibi ofansif hem de
ailelerin kendilerini koruması gibi defansif bir yönü vardı. Osmanlı
hükümeti için ilk ciddi alarm işareti, Ermeni komitelerinin 1914 yazında
Erzurum'da gerçekleştirdikleri kongre oldu. Ülkenin her tarafından gelen
temsilcilerin Taşnak liderliği altında birleşmeleri, genel bir isyanın yakın
olduğunu işaret ediyordu.
Bu tarihten sonra özellikle Erzurum ve Köprüköy civarından gelen askeri
raporlar, Ruslarla Ermeniler arasındaki organik ilişkileri teyit ediyor, çok
sayıda silah ve bombayla birlikte yine çok sayıda Ermeni'nin yanlarında para
ve haritalar olduğu halde Muş, Bitlis ve Van civarlarına sokulmaya
başladığını bildiriyordu. Diğer istihbarat raporları, Rus ordusu içerisinde
Ermeni alaylarının kurulduğunu, bunların özellikle Doğu Anadolu'yu ve
araziyi iyi bilen kimselerden teşekkül ettiğini yazmaktaydı.
Kasım başında Rusya'nın savaş ilanıyla işler daha da kötüleşti. Takip eden
aylar içerisinde birçok şehirde yerel Türk yetkililere karşı şiddet
eylemleri gerçekleştirildi. 1915 yılı Türkler için Sarıkamış felaketiyle
açıldı. Bu ağır darbenin ardından efektif olarak da gücünü yitiren 3. Ordu,
hâlâ çok uzun bir cephe hattını tutmaya çalışıyordu. Allah'tan Rusların da
hemen saldıracak hali kalmamıştı ve iki taraf da bahar operasyonları
planları yapmaya koyuldular.
Hükümet 1915 Şubat'ında askeri birimlerin komuta kadrosunda ve karargâh
personeli arasında bulunan Ermeni asıllı kişilerin uzaklaştırılmasını da
içeren bir karar aldı. Bitlis, Halep, Dörtyol ve Kayseri'deki Ermeni
ayaklanmalarına dikkat çeken ve olaylarda Rus ve Fransız etkisi ve yardımı
olduğunu belirten 8682 sayılı bu yönetmelik 25 Şubat'ta bütün komutanlıklara
şifrelendi.
Kritik an geliyor
Askeri açıdan da kritik bir durum söz konusuydu. 3. Ordu operasyon sahasının
kuzey kanadını oluşturan Sivas, Erzincan ve Erzurum; yine güney kanadını
oluşturan Van, Bitlis, Diyarbakır Ermeni isyanları için ciddi bir potansiyel
barındırıyordu. Bu yollların kapanması halinde geriyle bağlantı
kesileceğinden, ordunun toptan imhası kaçınılmaz olurdu. Aynı şekilde o
günlerde ancak Niğde-Ulukışla'ya kadar gelen demiryolu hattı, 3. Ordu'nun
batıyla tek bağlantısıydı (Karadeniz, Rus filosunun kontrolünde olduğundan
Trabzon Limanı'na deniz yoluyla asker ve mühimmat sevketmek çok riskliydi).
Bütün yiyecek ve cephane ihtiyacı bu yoldan, daha sonra atlı arabalarla ve
yayan şekilde yaklaşık 700-750 kilometre gidilerek karşılanabiliyordu. Konya
ve Adana'daki Ermeni faaliyetleri eğer bir isyana dönüşürse, bu demiryolu
son durağının güvenliği de tehlikeye düşer ve Kafkasya Ordusu yine
mahvolurdu. Aynı tehditler Suriye cephesindeki 4. Ordu ve Mezopotamya'daki
6. Ordu için de geçerliydi.
Anadolu'daki Ermeni isyanları bu savaş atmosferi içinde gelişti. Artık
Ermenilerle Türkler arasında çok kötü olaylar çıkacağı belliydi. Birçok
Ermeni ve Batılı tarihçi, Ermenilerin özellikle bu dönemde maruz kaldığı
eziyet, aşağılama, tecavüz, cinayet gibi kabul edilemez davranışların onları
isyan etmeye ve esas olarak kendilerini korumak için silahlanmaya
zorladığını söylemektedir. Ermeni ahalinin gerek komitacılar gerekse Rusya
başta olmak üzere İngiltere ve Fransa tarafından kışkırtıldığı ne kadar
gerçekse, özellikle 1915 yılı Şubat, Mart ve Nisan aylarında bu insanların
ciddi bir zulümle karşı karşıya kaldıkları da o kadar gerçektir. Tehcir
öncesi ve sırasındaki olayları dile getiren ve Batı'da yayınlanan çeşitli
tanıklıklar, çok büyük oranda abartılmış ve duygusal olsa bile, yine de epey
çok sayıda tarafsız gözlemcinin yalan söylediği düşünülemez.
biri hayatını kaybetmiştir.
Yine de olayların sıralamasına bakıldığında, isyanların önce ortaya çıktığı,
tehcir kararının ise bunları takip ettiği görülür. İlk önemli isyan Van'da
çıkar ve Ermenilerin şehri ele geçirmesiyle sonuçlanır. 14 Nisan'da başlayan
ayaklanma sırasında Van ve çevresinde 10 bin dolayında Türk ve Kürt
öldürülür. Binlerce insan güneye doğru kaçar. Rus ordusunun şehre girmesiyle
durumlarını sağlamlaştıran Ermeni güçleri, Bayburt, Erzurum, Tortum ve
Diyarbakır'da da isyan başlatırlar. Artık ok yaydan çıkmıştır. Türk
kuvvetleri bir aralık kısa bir süre için Van'da kontrolü sağlar; bu arada
kaçamayan Ermeni sivillerin çoğu öldürülür.
Karşılıklı olarak sivil halka yapılan saldırılar, bölgenin bütününü
topyek–n bir savaş haline sokar. 1. Dünya Savaşı sırasında, hiçbir
kıtada, hiçbir cephe veya cephe gerisinde bu anlamda bir topyek–n
savaş hali yaşanmamıştır.
24 Nisan'da meşhur tehcir kararı alınır. 16 ila 55 yaş arasındaki bütün
Ermeniler Bağdat demiryolu hattından en az 25 kilometre uzağa, şimdiki
Suriye topraklarına göç ettirilecektir. Zorunlu göç mayısın sonunda İçişleri
Bakanlığı'na bağlı yerel jandarma ve mülki amirlerin kontrolünde başlatılır.
Yayınlanan resmi emirler, Ermenilerin canına ve malına zarar gelmemesi için
alınacak detaylı önlem ve uyarılarla doludur. Ama fiiliyatta bunun bir ölüm
davetiyesi olduğu bellidir. O tarihlerde bütün Osmanlı ülkesinde 1.5 milyon
civarında (daha çok veya az olabilir) Ermeni yaşamaktadır. Yüzbinlerce
insanın, uzun göç sırasında yolda başlarına hiçbir şey gelmemesi halinde
bile büyük ölçüde hastalık ve açlıktan kırılacakları tabiidir. Bu ölçekte
bir insan transferini gerçekleştirebilmek, Osmanlı'nın o günkü lojistik
olanaklarının çok ötesinde bir işti. Düşünün ki, İstanbul'dan yola çıkan,
trenle Ulukışla'ya kadar gelen ve oradan mecburen yaya şekilde Kafkas
cephesine yola çıkarılan askeri takviye kuvvetleri bile, genç ve güçlü
erkeklerden oluşmasına rağmen, yetersiz gıda, sağlık önlemleri ve teçhizat
yüzünden her 4 askerinden birini kaybediyordu.
Bunun yanı sıra İçişleri Bakanlığı, askeri kuvvetler ve yerel yöneticiler
arasında herhangi bir koordinasyon veya işbirliği söz konusu değildi. Bu
durum göç ettirilen Ermenilerin, özellikle yerel yöneticilerin insafına
kalmasına yol açtı. Ermeni yetişkin erkeklerin büyük çoğunluğu göç
hareketleri başlamadan veya başlar başlamaz yolda öldürüldü. Bazı
şehirlerde, Ermenilerin ayrılmadan önce gereken ihtiyaçları için alışveriş
yapılmasına bile izin verilmedi; paralar üzerlerinde kalsın isteniyordu.
deryatulga
04.07.06, 01:22
Göç ettirilenlerin güvenliği çok az sayıda jandarmaya bırakılmıştı. İçişleri
Bakanlığı'nın gönderdiği memurların bazıları, bizzat gasplara ve cinayetlere
katıldı.
Özellikle doğudaki tehcir sırasında, çok sayıda savunmasız Ermeni, Kürt
çeteler tarafından soyuldu, öldürüldü. Yine çok sayıda yerel jandarma ve
asker kaçağı, Ermenilerin canlarını ve mallarını aldılar. Binlerce Ermeni
kadın tecavüze uğradı ve kaçırıldı. Öldürülmeyenlerin büyük bölümü, daha
sonra yiyeceksizlik veya hastalıklar yüzünden öldü.
Göç kafileleri önce geçici kamplarda konaklıyorlar, daha sonra uzun bir
yolculuktan sonra Der-Zor ve Basra'daki genel kamp alanlarına
yollanıyorlardı. Açlık had safhadaydı. Geçilen köy ve kasabalarda da kıtlık
yaşandığı, savaş koşulları her şeyi daha da kötüleştirdiği için ekmek bulmak
imkânsızlaşmıştı. Çoğu kamp yerinde çadır diye bir şey söz konusu değildi.
İnsanlar çullara ve birbirlerine sarınarak açık havada geceliyorlardı.
Tehcire çıkarılan Ermenilerin sayısı 1 milyon civarındaydı. Bir yıl süren
tehcir sırasında ölen veya öldürülen Ermenilerin, abartılı veya azaltıcı
rakamları bir kenara bırakırsak, yarım milyon civarında olduğunu
söyleyebiliriz. Diğer bir deyişle ortalama her iki Ermeni'den
Osmanlı hükümeti mütareke döneminde, Ermeni kıyımında fiili ve idari
sorumluluğu görülen 1397 devlet memuru hakkında kovuşturma başlattı.
Bunlardan çoğu ağır hapis cezalarına çarptırıldı; 40 kişi idam edildi.
Daha sonra İngilizlere teslim edilerek Malta'ya sürülen ve savaş suçlusu
görülen birçok Osmanlı devlet adamı, üst düzey subay, gazeteci ve
entelektüel, haklarında somut bir delil elde edilemediği için serbest
bırakıldı.
Sistemli imha hareketi mi?
Olayların geçmişine baktığımızda ve yaşanan sıcak savaş koşullarını dikkate
aldığımızda, tehcir kararının askeri açıdan yanlış olduğunu söylemek zordur.
Arkası isyanlarla kapanmış orduların savaşmaya devam etmeleri mümkün
değildir. Yine, nüfusunun neredeyse bütün yetişkin erkekleri, hatta gençleri
cephelere sürülmüş bir milletin, yerini yurdunu koruyamayacak bir duruma
düşmüş olması da ayrı bir gerçektir. 1912-22 arasındaki on yıllık savaş
döneminde ölen, öldürülen, yerinden yurdundan edilen Müslümanların sayısı 4
milyon civarındadır. Hem büyük bir coğrafya hem de büyük bir nüfus
kaybedilmiştir. Sivil kayıplar bakımından 1. Dünya Savaşı en
büyük darbeyi bu topraklardaki insanlara vurmuştur. Türkiye'de `Ermeni
mezalimi' diye ifade edilen ve esas olarak savaşın son yılında, Rusların
artçısı olarak geri çekilen Ermeni çetelerinin yaptığı katliamlar, trajediyi
daha da ağırlaştırmıştır.
Bütün bunlar tabii ki 1915 yılındaki Ermeni kırımlarını haklı çıkarmaz veya
bu konuda kelle hesabıyla muhasebecilik yapmayı gerektirmez.
İnsani açıdan tehcir kararına ve bunun uygulanışına doğru demek pek mümkün
değildir. Siyasi açıdan tartışma konusu yapılabilecek en önemli nokta,
birinci dereceden askeri ve stratejik öneme haiz olmayan yerleşim
merkezlerinde tehcir kararının uygulanmasının gerekli olup olmadığıdır. İç
ve Batı Anadolu'da oturan birçok Ermeni, isyan bölgelerine epey bir mesafede
ve isyancıların etkisinin daha az olduğu bir coğrafyada bulunmalarına
rağmen, ne olur ne olmaz denerek göç ettirilmişlerdir.
Yine de Batı Anadolu, Ege ve Marmara'da tehcir hareketleri yok denecek kadar
azdır. Hatta İzmir ve Kütahya'da neredeyse hiç uygulanmamıştır.
Osmanlı hükümetinin sistematik bir etnik kıyım, yani soykırım uyguladığını
teknik olarak söyleyemeyiz. Hem eldeki imkânlar hem de stratejik yoksunluk,
zaten her türlü sistematik ve planlı faaliyete izin vermiyordu. Tam tersine
İttihat ve Terakki, Ermeni sorunu üzerine tutarlı bir politika
geliştiremediği ve olayların bütün kontrolünü yitirdiği için, tehcire de
sadece bir `askeri operasyon' mantığıyla yaklaşabilmiştir.
Büyük kayıplar
Bu yaklaşım tarzını benimsediğinizde, insani ve vicdani sorumluluklarınız
kaybolmasa bile azalır; Enver, Talat ve Cemal paşalar da bu noktaya
sığınmışlar, sığınacak hiçbir şeyi kalmayan insanların çığlıklarına da
kulaklarını tıkamışlardı.
Buna rağmen ülkenin birçok yerinde tehcir uygulaması sırasında insanlığını
kaybetmeyen hükümet görevlileri ve Türk ahali de vardı. Çok sayıda Ermeni,
özellikle çocuklar ve kadınlar Türkler, Kürtler ve Çerkezler tarafından
korundu, saklandı, kaçırıldı.
Türkiye 1. Dünya Savaşı sonunda hem savaşı hem de insanlarını kaybetmişti.
Bu insanlar arasında Ermenileri de saymak gerekir. Onlar da bu toprakların
insanıydı, bizim insanlarımızdı. Onların gidişiyle bir kültür de büyük
ölçüde bu topraklardan çekilip gitti. Onların gidişi bizi zenginleştirmedi,
tersine fakirleştirdi. Birçok sanatkâr, zanaatkâr, usta insan, gelenekleri
ve bilgileriyle beraber kayboldu.
Biz ise kalan izleri korumak yerine, onları silmeyi tercih ettik. Allah için
diaspora içinde de bizi silmeye çalışan epey Ermeni vardı. Karşılıklı
birbirimizi silip durduk.
Beraber ve mutlu yaşadığımız zamanları da hafızalarımızdan kazımaya
çalıştık. Kandillerde lokma, Paskalya'da çörek ikram ettiğimizi unutmak
istedik.
Van'da su şebekesinin başına 24 saat nöbetçi koyan Ermenilerin `aşağıda
insanlar bu suyla abdest alıyorlar, kirli bir şey atılmamalı' diye
düşündüklerini unutmak istedik.
Bu toprakların binlerce yıllık bir mozaik olduğunu görmezden gelerek, bize
bizden başka dost yok diyerek biz bize kaldık. Etrafımızda bir `öteki'
olmayınca, günlük hayatımızda daha `farklı' gelenek ve göreneklerle
karşılaşmayınca, kendimize ait olan değerleri de yitireceğimizi anlamadık.
Ermeni kiliselerindeki aziz resimlerinin gözlerini oymaya başlayınca; kendi
atalarımızın tarihi mezar taşlarını çalıp Batılılara satma noktasına
gelebileceğimizi görmedik. Van'da eski Ermeni mezarlıklarında dozerle
hafriyat yapıp define arayınca kendimizi İstanbul'daki milli saraylarımızın
bahçesine beş yıldızlı otel kondurmuş halde bulduk.
Farklılıkları zenginlik değil muhtemel bir tehdit olarak gördüğümüz için,
giderek kendi özgünlüklerimizi de kanıksadık. Birbirimize baka baka
karardık.
"Ermeni tohumu!"
Ucuz karalamalarla birbirimizi yıpratmaya, daha doğrusu Batı'daki abileri ve
Avrupa kamuoyunu esas alan propagandalara yöneldik. 1915'te neler yaşandı,
nasıl yaşandı, sonrasında neler oldu gibi konulara ciddi ve bilimsel şekilde
eğilmedik. Van'ın 50 kilometre dışındaki Amik köyünün girişinde bir genç
bize neden geldiğimizi sordu. Bu köy sakinlerinin özellikle 1915 yılında
Ermeni çeteciler tarafından öldürüldüğü bilgisiyle geldiğimizi söyledik.
`Şimdi mi' diye sordu, `Fransa'nın aldığı karardan sonra mı aklınız başınıza
geldi?' Biraz şaşırmakla birlikte bozuntuya vermedim, `Evet' dedim, `Türk'ün
aklı sonradan gelir'. Bu kez o şaşırdı, `Ama bu lafı eskiden Ermeniler
söylermiş'. `Olabilir' dedim, `ama doğruya benziyor'.
Bu konudaki diğer bir tabu da, hayatta kalmayı başaran Ermenilerle
ilgilidir. Bunlardan büyük kısmının isim ve din değiştirerek Türk toplumu
içine karıştığı bellidir. `Dönme' tabir edilen bu kişiler kendi geçmişlerini
ve köklerini unutmasalar bile, onların çocukları ve torunlarının epey bir
kısmı bu durumdan bihaber yaşamış ve yaşamaktadır. Özellikle kaçırılan,
alıkonan veya evlat edinilen Ermeni kız çocuklarının daha sonra Türk veya
Kürtlerle evlendirilmesi sonucu oluşan bu durum, sanıldığından daha da
yaygındır.
Acıları paylaşmak
Hayatta kalan dönme Ermeni erkekler, belli bir yaşa gelince iş güç
gailesiyle yer değiştirmiş olabilirler; ama kadınlar genellikle ilk
bulundukları yerde kalmışlardır ve dolayısıyla izlerini bulmak daha
kolaydır. Halk arasında pek de hoş biçimde kullanılmayan `Ermeni tohumu'
lafının, bu insanların çocukları için sarfedildiği aşikârdır. Ermenilere
karşı duyulan tepki, ailesinde dönme Ermeni bulunduğunu bilen kişilerin bunu
kesin olarak saklamasına hatta kimi zaman unutmasına yol açmıştır. Yazılıp
çizilmese de bugün Türkiye'de önemli görevlere gelmiş, ünlü olmuş birçok
Türk'ün ailesinde `Ermeni tohumu' vardır. Bunun bir zenginlik değil de bir
utanç kaynağı olarak addedilmesi, aile içinde farklı düşünülse bile en
azından sosyal yaptırımlara uğranacağı korkusuyla gizlenmesini getirmiştir.
Halen hayatta olmasa da; Türk adı taşıyan, arada bir `Ermeni damarı' tutan,
kesinlikle geçmişten söz açmayan ama yüzünde geçmiş bütün acıları taşıyan,
kritik konularda fikri sorulan, kimi zaman bizzat yaşadığı tecrübelerden
damıttığı özlü sözler sarfeden evin yaşlı ninesi, birçok Türk ailesi için
imajdan fazla bir şeydir.
Çok sayıda, on binlerce dönme Ermeni'nin içimize karışmış olması, kimilerine
dehşet verici gelebilir. Türkiye'de Ermeniler konusunun tabu olması, 1915'te
ölenler kadar, ölmeyip her şeyiyle bir Türk gibi yaşamış olanlara da
bağlıdır diyebiliriz.
Su çatlağını bulunca
1915 öncesine kadar Ermenilerle yan yana, barış ve karşılıklı itina
içerisinde 1000 yıla yakın yaşadık. Birçok şeyi paylaştık. Bu azımsanacak
bir şey değildir. Şimdi eski acıları da paylaşabiliriz. Araya kimseleri
katmadan, kimseyi araya karıştırmadan. Bugün diaspora Ermenileri arasında
vatan hasreti çeken, buranın insanlarıyla kucaklaşmak isteyen kişiler yok
diyebilir miyiz? Üç kuşaktır Batılı ülkelerde yaşayan ve yüzde 90'ının
dedesi, ninesi burada doğmuş olan diaspora Ermenileri, acaba toprak ve
tazminat peşinde mi dersiniz?
Agos gazetesinin Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink anlatıyor. `Bundan 20 yıl
kadar önce, tehciri yaşamış ve daha sonra Fransa'ya yerleşmiş Sivaslı bir
Ermeni hanım, doğup büyüdüğü yerleri görmeye geldiğinde kalbi dayanmamış ve
ölmüş. Sivas'ın köyündekiler kadına sahip çıkmışlar ve oraya giden kızına da
annesini köy mezarlığına gömmek istediklerini söylemişler. Ölen hanımın kızı
önce tereddüde kapılmış ama köyün yaşlılarından biri şöyle deyince,
annesinin orada gömülmesini kabul etmiş: `Annen burada kalsın kızım, su
çatlağını buldu.'
1915'teki çatlağı bugün yaşarken de sulayabiliriz.
Sayı 97 / Nisan 2001
deryatulga
04.07.06, 02:03
Bana göre dünya yüzünde tarihçilerin çözdüğü tek bir “mesele” yoktur. Örneğin bugün “Transilvanya Meselesi” çözülmüşse bunu sadece tarihçiler değil, Princeton Üniversitesi bünyesinde oluşturulmuş bir sivil toplum örgütünden, Macaristan ve Romanya hükümetlerine, NATO’dan AB’ye, Romanya Macar Demokratik Birliği’nden Kluj’daki Babes üniversitesinin mensuplarına kadar pek çok taraf çözmüştür. Aynı şekilde “Kıbrıs Meselesi”ni de TMT'nin ve EOKA-B'nin rolünü ya da “küvet katliamları"nın olduğunu tesbit eden tarihçiler değil, uluslararası camianın baskısı ile birleşen Kıbrıs ve Türk sivil toplum örgütlerinin çabası çözecektir. Tarihçiler ancak “Latin işgalinin Bizans’ın sonunu getirip getirmediği”, ya da “19.yy'da Trabzon'daki Rum karşı milliyetçiliğin sonuçları” gibi konularda tek yetkili olabilirler.
Çünkü bir konu “mesele” olmuşsa orada sadece tarihi değil, hukuku, psikolojiyi, uluslar arası ilişkileri, eğitimi vs. ilgilendiren boyutlar vardır. Tarihçiler ancak bu “mesele”nin halline katkıda bulunmak üzere çok önemli malzemeler sunarlar. Bizim olayımızda da zaten tarihçiler üstlerine düşeni yapmışlardır, yapmaktadırlar. Örneğin bugün Taner Akçam’ın ya da Vahakian Dadrian’ın kitaplarını okuyan birinin kafasında olayın soykırım olup olmadığı konusunda şüphe kalmaması lazımdır. Ama kalmaktadır, çünkü bazıları için bu bilim adamları “tarafsız” değildir. Onlara göre tarafsız olan ASAM’ın ya da TTK'nın tarihçileridir. Yani kimin tarafsız olduğuna karar vermek bile politik, psikolojik vb. süreçlere tabidir. “Ermeni Meselesi” hala çözülmemiştir, çünkü tarihsel malzemenin nasıl kullanılacağına Türkiye ve Ermenistan’ın hükümetleri, derin devlet kurumları, aydınları, sivil toplum örgütleri, diyaspora Ermenilerin aydınları, tek tek bireyler, çeşitli ülkelerdeki Ermeni lobileri, hatta “holocaust” tanımını kıskançlıkla sahiplenen Yahudi lobisi, vs. karar vermektedir. Neyseki bunların “mesele”ye yaklaşımları arasında farklılıklar vardır. (Türkiye Ermenileri, diyaspora Ermenileri ve Ermenistan’da yaşayanların Türklerle ilişkileri farklı şekilde ele aldıklarını biliyorum.) Bu kesimleri tek bir çizgide buluşturmak ne yazık ki ütopyadır. Mümkün olan şey bu farklı grupların birbirinin pozisyonu konusunda bilgi sahibi olmasını sağlamak, bunlar arasında bazılarının rolünü arttırmak, bazılarını aydınlatmak olabilir. Bu bağlamda konuyu sadece tarihçilere bırakmamak, onlara destek vermek gerekir.
Bugün Macaristan’la Slovakya; Macaristan’la Romanya; Romanya ile Ukrayna; Japonya ile Kore; Kıbrıs’ta Rumlar ve Türkler; Endonezya ile Doğu Timor halkı; İrlanda’da Katolikler ile Protestanlar, Zimbabwe’de düşman kabileler arasında ve başka yerlerde yürütülen çatışma çözümü programlarını incelediğimizde, bu konularda resmi ve gayri resmi diplomasiler birbirinin alternatifi değil tamamlayıcısı olarak ele alındığını görüyoruz. En önemli nokta ise geçmişi, bugünü ve geleceği birarada ele almak. Çalışmalara geniş halk kesimlerinin dahil olması, konuya ilgisiz davranan, ya da ideolojik-politik nedenlerle karşı çıkan hükümetleri harekete geçirebiliyor. Sadece hükümetler, milli güvenlik kurumları ya da think-tank kuruluşları gibi elitlerin değil sendikaların, derneklerin, vakıfların, öğretmenlerin, lise öğrencilerinin, düşünce kulüplerinin, internet gruplarının vs. sürece dahil edilmesi, hem toplumsal barışın yeniden inşaasında hem de barışın sürdürülmesinde olumlu katkılar sağlıyor.Çalışma deyince sadece komisyon toplantıları türünden şeyler kastedilmiyor. Ortak vakıflar kurmak, seminerler düzenlemek, sözlü tarih çalışmaları yapmak, birbirinin mekanlarına gitmek, kültürlerini öğrenmek, şarkılarını dinlemek, gazetelerini okumak, web sitelerini takip etmek gibi onlarca etkinlik faydalı görülüyor. Sürece katılanların yeni durumlara uygun yeni çözümler üretmek, yeni araçlar bulmak konusunda özgür bırakılması çok yararlı oluyor . Elbette çabucak sonuç almak beklenmiyor. Aksine bu süreçlere dahil olanların hoşgörülü, sabırlı ve kararlı olmaları gerekiyor.
Ermeni meselesinin çözümü için benim ilk aklıma gelen konunun her iki toplum kesimlerince de tartışılır hale getirilmesidir. Bunun faydası şu olacaktır: Her iki kesim de karşı tarafın monoblok bir yapıda olmadığını, farklı yaklaşımların olduğunu göreceklerdir, her iki kesim de karşı tarafın duygularını öğrenme şansı bulacaktır, her iki kesim de birlikte yaşamanın mümkün olduğunun farkına varacaktır. Böyle bir ortamda tarihsel gerçeklerin ele alınış biçimleri de farklı olacaktır. Bunun anlamı kesinlikle ilişkileri yumuşatıp, tarihsel gerçekleri “sümenaltı” edelim demek değildir. Aksine bu olumlu ilişkiler içinde soykırımın kabul edilmesi de, bunun hukuki, insani sonuçlarının ele alınması mümkün olacaktır. Yine de varılacak uzlaşmadan hoşnut olmayanlar çıkacaktır. Bazı kesimlerin “soykırımı tanımakla iş bitmez, Van’ı da vermeniz lazım” demesi mümkün. Çünkü diyasporalar için bu tür davaların bütünlükleri açısından önemi büyüktür. Ancak bu tür irrasyonel tutumlar bizim ahlaki sorumluluklarımızı unutmamız için gerekçe olamaz. (Korkum odur ki, Türkiye soykırımı tanıdığında Ermeni diyasporası büyük bir kimlik bunalımı yaşayacaktır ancak bu konuda görev Ermeni aydınlarına düşmektedir.)
Somut adımlar arasında Ermenistan ile sınırların açılması ve hükümetler arası ilişkilerinin geliştirilmesi, MEB’in okullarda uygulamaya koyduğu “asılsız soykırım iddiaları” programının kaldırılması, Ermeni vakıflarının önündeki tüm engellerin kaldırılması, diyaspora Ermenileri’ni Türkiye’ye davet etmek, onları atalarının yaşadığı topraklarda ağırlamak, medya kuruluşlarının Ermeni basın mensuplarıyla ortak kampanyalar yürütmesi, Ermeni öğretmenlerle Türk öğretmenlerin ortak atelye çalışmaları yapmaları olabilir. Tarihçiler zaten boş durmuyor çalışıyorlar. Sanırım 5 Mayıs’ta Fordham Üniversitesi’nde yapılacak bir “çatışma çözümü” projesinde Ermeni ve Türk tarihçiler biraraya gelecekler. Taner Akçam olayların geçtiği tarihlere ait Takvim-i Vekayilerin ve katliamlara katılanların yargılandığı Yozgat ve Trabzon davalarının zabıtlarının yayınlanması için çalışıyor. Viennese Armenian-Turkish Platform (VAT)’ın gerçekleştirmeyi planladığı belge değiş tokuşunun sonuçları kitap halinde yayınlanacakmış.
Ancak yine başa dönüyorum. Bu tarihsel malzemeyi kullanıp kullanmamak tümüyle devletler ve toplumlararası ilişkilerin düzeyine tabi olacaktır. Bunun farkında olan Ermeni çevreleri sandığınızdan daha geniş bir bölüm oluşturuyor. Bu yüzden “soykırım oldu mu olmadı mı” sorusuyla başlamadan da bazı açılımlar yapmak mümkündür. Ancak sonuçta “soykırım olmuş” demeyi göze almak lazımdır.
deryatulga
04.07.06, 02:40
Sürgün var soykırım yok
Türk Tarih Kurumu, Ermeniler'in soykırım iddialarına batılıların belgelerinden yola çıkarak yaptığı ''matematiksel hesaplamalarla'' yanıt verdi.
Türk Tarih Kurumu; ABD, İngiltere, Almanya ve Osmanlı Arşivleri ile misyoner arşivlerinde yaptırdığı ve yaklaşık 2 yıl süren araştırmaların sonuçlarını, ''Sürgün ve Göç'' adlı kitapta yayınladı.
Kapak resminde, göçe tabi tutulan Ermeniler'in Alman Arşivleri'nden alınan fotoğrafına yer verilen kitapta; Hikmet Özdemir,Kemal Çiçek, Ömer Turan, Ramazan Çalık ve TTK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu'ndan oluşan ekibin dev araştırmalarının sonuçları, bu tarihsel gerçeğe ''bilimsel'' açıdan bakmak isteyenlerin takdirine sunuldu.
Kitapta; İngiliz, Amerikan, Alman ve Osmanlı arşivlerindeki belgelerle, katliamın yapıldığı iddia edilen 1915 yılından önceki ve sonraki Ermeni nüfusu, matematiksel olarak ortaya konuldu.
Araştırmada, çok sayıda batılı bilim adamının tarihi belgelerine göre 1914 yılında Osmanlı Devleti sınırları içinde yaklaşık 1,5 milyon Ermeni'nin yaşadığı; 1918 yılında ise bu rakamın 1 milyon 479 bin olduğunun ABD'li araştırmacı David Magie'nin belgelerinde yer aldığı vurgulandı.
İNGİLİZ VE AMERİKAN İSTATİSTİKLERİ
Kitapta yer verilen İngiliz arşivindeki bir belge, G. W. Prothero'nun editörlüğünde 1917-1919 yılları arasında yaptırılan nüfus araştırmasında, 1919 yılında Osmanlı topraklarında yaşayan Ermeniler'in toplam sayısının 1 milyon 602 bin olduğunu ortaya koyarken, aynı zamanda 1914 yılında 1,5 milyon Ermeni'nin katledildiği iddialarını da çürütüyor.
1919 yılında Paris Konferansı'na ABD delegasyonunun bir üyesi olarak katılan David Magie'nin 1918 yılında Osmanlı ülkesinde yaptığı nüfus araştırmasına da yer verilen araştırmada, bu rakamların, ''gerçeğe en yakın'' rakamlar olduğu vurgulandı. Magie'nin araştırmasına göre, bu dönemde Osmanlı topraklarında 1 milyon 479 bin Ermeni yaşıyordu.
BATININ ÇELİŞKİLİ RAKAMLARI
Kitapta, batı dünyasının 1914 yılında Osmanlı Devleti'ndeki Ermeninüfusuna ilişkin çelişkili rakamlarına da yer verildi.
Buna göre, Ludovic Contenson 1914 yılı öncesinde Osmanlı'daki Ermeni sayısını 1 milyon 400 bin olarak gösterirken, ABD'li akademisyen Justin McCarthy, bu rakamı 1 milyon 698 bin 301 olarak hesaplıyor. ABD'li Stanford J. Shaw'un araştırmasında ise bu rakam 1 milyon 294 bin olarak belirtiliyor.
Kitapta, David Magie'nin araştırmasında nüfusun 1 milyon 479 bin, McCarthy'nin araştırmasında ise 1 milyon 698 bin 300 olduğu belirtilerek, bu dönemde toplam Ermeni nüfusunun 1 milyon 500 bin civarında olduğunun kabul edilebileceği ifade ediliyor.
ALMAN GENELKURMAYI ISRARLA TAVSİYE ETTİ
Araştırmada, 1915 yılında Ermeniler'in Van, Bitlis, Maraş gibi yerlerde isyana ve Osmanlılar'a karşı bir savaşa girişmesi üzerine alınan ''tehcir'' kararının, Alman Genelkurmayı'nın ''ısrarlı tavsiyeleri'' sonucunda Osmanlı yönetimi tarafından alınmak zorunda kalındığı vurgulandı.
Birinci Dünya Savaşı'na da denk gelen bu yıllarda Anadolu'da salgın hastalıklar yaşandığına da işaret edilen araştırmada, Ermeni nüfusunun bu dönemde gerek savaşlar gerekse salgın hastalıklar nedeniyle büyük kayıplar verdiği ifade edilerek, buna ilişkin belgelere yer verildi.
Dokuz Osmanlı ordusunda 1915-1918 yılları arasında 3 milyon 54 binkişinin hastalandığı, 711 bin 837 kişinin ise yaralandığı örnek olarakgösterilen araştırmada, kamplarda açlık ve hastalıklardan ölen Ermeniler'in sayılarına ilişkin yabancı kaynaklı belgelere de yer verildi.
RAKAMLAR...
Araştırmada, şu bilgiler yer aldı:
''Osmanlı, Amerikan, İngiliz ve Alman arşivlerinde yer alan belgeler göstermektedir ki, 1. Dünya Savaşı müddetince 500 bin civarında Ermeni, o zaman savaş bölgesi olmayan bugünkü Suriye ve Irak topraklarına tehcir edilmişlerdir.
1. Dünya Savaşı yıllarında 350-500 bin civarında Ermeni de çeşitlisebeplerle Doğu Anadolu ve Karadeniz bölgelerinden Kafkaslar'a gitmişlerdir.
1. Dünya Savaşı sırasında vuku bulan olaylarda Ermeniler'in toplam200 bin civarında kayıp verdiğini, 400-500 bin civarında Ermeni'nin de Osmanlı Devleti sınırları içerisinde kaldığını göz önünde tutarsak ve 1. Dünya Savaşı başları itibariyle Osmanlı topraklarında yaşayan Ermeniler'in nüfusunun 1,5 milyon civarında olduğunu hatırlarsak, hesaplamamızın tutarlı bir bütünlük oluşturduğu görülür.
Alman Konsolos Rössler, 1915 yılı sonu itibariyle yaklaşık 500 bin Ermeni'nin tehcirden muaf tutulduğunu, 500 bininin de Mezopotamya ve Suriye'ye getirildiğini ifade ederken, araştırmamızı teyit etmektedir.''
VE GERİ DÖNÜŞ...
Araştırmada, Birinci Dünya Savaşı'nın sona ermesinden sonra, 1918 yılında, Osmanlı hükümetinin tehcire tabi tutulan Ermeniler'den isteyenlerin geri dönebileceğine ilişkin kararnamesi üzerine, Ermeniler'in büyük bir kısmının sürgün öncesi topraklarına geri döndüğü de belgelendi.
Bu durumun belgelerden anlaşıldığı vurgulanan araştırmada, ''Ayrıca, tehcir edilenler dışında tehcire tabi tutulmayan küçümsenmeyecek sayıda bir Ermeni nüfusun da yerlerinde kaldığı anlaşılmaktadır. Nüfusun bu şekilde tamamen nakledilmemesi ve yerlerinde bırakılması, bir soykırım yapıldığı tezini de ortadan kaldırmaktadır'' denildi.
Ayrıca, geri dönmeyen veya kayıp olarak çeşitli belgelerde yer alan Ermeniler'den büyük çoğunluğunun da Ortadoğu ülkeleri, Rusya, Amerika, Fransa, Güney Amerika ülkeleri ile Avustralya, Hindistan ve İran gibi ülkelere göç ettikleri belgelendi.
GÖÇLER VE SALGIN HASTALIKLAR...
Anadolu'dan göç eden Ermeni nüfusunun yanında salgın hastalık ve kıtlıklardan dolayı verilen Ermeni kayıplarının da önemli bir yer tuttuğu vurgulanan araştırmada, NER'in (Near East Relief); ''1 Haziran 1921-31 Ocak 1922 tarihleri arasında tifo ve salgın hastalıklar yüzünden Harput, Malatya, Sivas ve Diyarbakır bölgesinde 12 bin Ermeni'nin hayatını kaybettiği'', ''Kafkasya'da 1918'de Ahılkelek'ten gelen 80 bin Ermeni mülteci içinden 30 bin kişinin koleradan öldüğü'' ve ''1919'da tifüs salgınından ve açlıktan 200 bin Ermeni'nin kaybedildiği''ne ilişkin raporlarına da yer verildi.
Araştırmada ayrıca, Milletler Cemiyeti'nin 1. Dünya Savaşı sırasında İtilaf Devletleri safında asker olarak savaşırken ölen 200 bin Ermeni'den bahseden'' kayıtlarına işaret edildi.
TÜRKİYE'DEN GÖÇ EDEN ERMENİLER'İN SAYISI
Araştırmada, soykırım yapıldığı iddia edilen 1915'ten sonra Türkiye'den göç eden Ermeniler'in sayılarına ilişkin batılıların araştırma sonuçları da yer aldı.
Buna göre, Justin McCarthy, 1919'da Anadolu'dan sürgün ve göç yoluyla ayrılan Ermeni sayısını yaklaşık 810 bin olarak belirlerken, ABD'deki Archives Nara'da bulunan 1923 tarihli bir belgede de, dünyadaki Ermeniler'in yaklaşık 817 bin 873'ünün Türkiye'den sürülen veya göç eden Ermeniler olduğu ifade ediliyor.
16 Eylül 1925 tarihli bir Amerikan belgesinde ise Türkiye, ABD, Yunanistan ve Ermenistan'da yaşayanlar hariç diğer ülkelere göç edenlerin sayısı toplam 1 milyon 399 bin olarak veriliyor.
SON SÖZ...
Ermeni iddialarının geçersizliğinin tamamen batılı kaynakların belgelerinden ortaya konulduğu araştırmanın sonuç bölümünde, şu görüşler yer alıyor:
''Bu araştırmada, 1914 öncesi var olanlar ile 1. Dünya Savaşı sonrasında mevcut Ermeniler'in sayılarının karşılaştırılması sonucunda, 1,5 milyon Ermeni'nin öldürüldüğü iddialarının tutarsızlığı ortaya çıkmıştır.
Şurası unutulmamalıdır ki, 1915'te Osmanlı Devleti bilhassa Doğu ve İç Anadolu'da yaşayan Ermeniler'i, bazı istisnalar hariç yine kendi topraklarından olan Suriye ve Kuzey Irak bölgesine sürmüştür. Bu sürgünde, hastalıktan ve göçün elverişsiz şartlarından bir miktar Ermeni kaybı olmuştur. Ancak bu kayıp, hiçbir zaman 1,5 milyon Ermeni'nin ölümüyle neticelenmediği gibi yüz binlere de varmamıştır. Zira belgeler göstermektedir ki, Anadolu'nun tümünde ancak bu kadar Ermeni yaşamaktadır.
Sürgün edilenlerin sayısı ise yaklaşık 500 bindir. Ayrıca, sürgün edilenlerin büyük çoğunluğu 1918'den itibaren eski yerlerine geri dönmüştür. Bu arada önemli sayıda bir Ermeni nüfusu da başka ülkelere göç etmiştir.
Bunlardan başka, gerek Rusya Ermenileri'nden gerekse Osmanlı Ermenileri'nden önemli bir miktarı, askeri üniforma altında ölmüştür. Diğer uluslarda olduğu gibi bir kısmı da grip, kolera ve tifüs gibi hastalıklardan kaybedilmiştir. Bütün bunlar toplandığında, Ermeniler'in, planlı olarak imha edilmek gibi bir harekete uğramadığı ortaya çıkmaktadır.''
''TEHCİR KUSURSUZ DEĞİLDİ''-
1. Dünya Savaşı gibi bütün dünyada acıların yaşandığı bir dönemde,tehcirin ''kusursuz'' olmadığı vurgulanan araştırmada, nakilde çekilen sıkıntı, yeterince yiyecek bulunamaması, eşkıya gruplarının kontrol edilememesi, bulaşıcı hastalıklarla mücadelede yetersiz kalınması, birkısım devlet görevlilerinin suistimalleri gibi sebeplerin, Ermeniler'in acılarla dolu bir dönem yaşamalarına yol açtığı ifade edildi.
Buna karşılık, Ermeni tehcirinin, ''Osmanlı toplumunda kendi halinde yaşayan bir topluluğa karşı alınmış bir karar'' olarak da değerlendirilmemesi gerektiği vurgulanan araştırmada, ''Yani Ermenilerbu konuda tümüyle masum değildir'' denildi. Araştırmada, Ermeniler'in,Osmanlı Devleti'ne karşı verdikleri mücadeleyi kazanmaları halinde Yunanistan, Sırbistan, Bulgaristan gibi bağımsız bir devlet kuracakları hatırlatıldı.
1915 yılındaki Ermeni olaylarının, ''Batının Osmanlı politikalarının bir tezahürü'' olduğunun ortaya çıktığı belirtilen araştırmada, şöyle denildi:
''Maalesef, bu politika hem Müslümanlar hem de Ermeniler açısındanbüyük
acılara yol açmış, her iki taraftan da önemli miktarda kayıplar meydana gelmiştir. En önemlisi, yüzyıllardır birlikte yaşayan iki ulusarasındaki bağlar koparılmış, suikastlere kadar giden husumet tohumları ekilmiştir.
Görünen odur ki, batı, 1915'te yaptıklarını gizlemek için, o devirde başlattığı, fakat bugün kendisinin bile inanmadığı bir politikayı devam ettirmekte ısrarlı görünüyor.''
deryatulga
04.07.06, 15:33
Mezalim ve Soykirim Baglaminda Ermeni Sorunu (1)
by Bülent Şahin Erdeğer
MEZALİM VE SOYKIRIM BAĞLAMINDA
ERMENİ SORUNU
Ermeni Sorunu üzerine İslami Kesim'de tam bir "görmezden gelme"
durumu yaşanmaktadır. Biz bu suskunluğu zor bir tabunun üzerine
yürüyerek delmeye çalıştık.
Bülent Şahin Erdeğer
www.kurannesli.org editörü
Haksöz Dergisi yazarı
BİSMİLLAHİRRAHMANİRRAHİM
49/11 Ey inananlar! Bir topluluk bir diğerini alaya almasın, belki de
onlar kendilerinden daha iyidirler. Kadınlar da başka kadınları alaya
almasınlar, belki onlar kendilerinden daha iyidirler. Kendi kendinizi
ayıplamayın; birbirinizi kötü lakaplarla çağırmayın; inandıktan sonra
yoldan çıkmış olmak ne kötü bir addır. Tevbe etmeyenler, işte onlar
zalimlerdir.
49/13 Ey insanlar! Doğrusu Biz sizleri bir erkekle bir dişiden
yarattık. Sizi milletler ve kabileler haline koyduk ki birbirinizle
tanışanız (bu bir zenginlik olsun). Şüphesiz, Allah katında en
değerliniz, O'na karşı gelmekten en çok sakınanızdır. Allah bilendir,
haberdardır.
· Giriş
İslami bakışla tarihe baktığımızda insanoğlunun Vahyin rehberliğinden
yüz çevirmesinin beraberinde ortaya çıkan sorunların ne denli acı
sonuçlara varabileceğini görmekteyiz. Tevhid ve adalet eksenli
olmayan her fikriyat ortaya hüsran doğuran eylemler
dökmektedir. "Ulus" kurgusu uğruna son dönemde üretilen cahili kan
davaları da bu hüsran akışının en önemli örneklerindendir. Özellikle
yaşadığımız coğrafyada kitlelerin sürüklenmesine ve bilinçsiz
yığınlar olarak kullanılmasına yönelik sistemli bir program olan
ulusçuluk farklı renkleri ve tonlarıyla zulmün en bildik aracı
konumundadır.
Osmanlı devletinin çökertilmesi ve sonucunda gelişen modern çözücü
düşüncelerin bayrağı olan Türk ulusalcılığı diğer azınlık
ulusalcılıklarıyla el ele verip bu coğrafyanın insanına kan ve göz
yaşı vermeye devam etmektedir.
· İttihad ve Terakki ve Alman Emperyalizminin Doğu'ya İlerleme
Politikaları
Yüz sene önce 2.Abdülhamid'e karşı olan düşmanlıkları bütün Osmanlı
muhalefetini, birleştirmişti. Cenevre'de gurbette bulunan
Osmanlılarda bu durumu net şekilde görmekteyiz. Genç Türk hareketi
1908'de iktidara geldiğinde, insanlar özgürlükçü, çoğulcu ve
demokratik bir Osmanlı döneminin başladığına inanmaktaydılar. Fakat
beş sene sonra, yani 1913'te, İttihat ve Terakki merkez üyeleri
tarafından yürütülen, özgürlük karşıtı bir parti diktatörlüğü
kuruldu. Talat'lar, Cemal'ler, Enver'ler, Dr. Nazım, Dr. Çerkez Reşid
ve diğerleri hepsi o zamanki emperyalist Avrupa'nın en kötü
ideolojilerini, yani antihümanist sosyaldarwinizmi, materyalizmi ve
ırkçılığı benimsediler. Milliyetçi pozitivizm elitlerde dinin yerini
aldı; şiddet ve zorlama ile kendi uluslarını yükseltmeyi amaçladılar.
Başka dini ve etnik gruplarla beraber yasayabilmek yerine, onları
boyunduruğuna almak, kovmak ya de yok etmek Sosyal Darwinizm
doktrini'dir. Enver, Cemal, Talat üçlüsünün askeri diktatörlüğü eski
Osmanlı ricali değildir. Yeni bir elittir bu. Bunlar çok ihtiraslı ve
çok yırtıcıdır. Pozitivisttirler, köksüzdürler, sadece eğitim ve ordu
sayesinde yükselmişlerdir. Bunlar şiddet içinde yaşarlar. Bu şiddet,
Düveli Muazzama'nın ve Balkanlar'daki ayaklanmaların kendilerine
dayattığı bir şiddettir ve bunun sonucunda son derece milliyetçi
kesilmişlerdir. İmparatorluğu ayakta tutmak için can havliyle
savaşmaktadırlar. 19'uncu yüzyılın ikinci yarısı ve 20'inci yüzyıl
başı, Avrupa'da sertleşen 'öl ya da öldür' türü yırtıcı sosyal
Darwinist milliyetçilikler çağıdır. Sosyal Darwinizm'in doğadaki
hayvani yaşam mücadelesinin insanlar arasında da geçerli olduğu
önyargısı modern orman kanunu olarak tanımlanabilir. 1914'ten
günümüze kadar yaşayan Laik ve ulus temelli Türkçü faşizminden sonra
aynı felsefî temelden yola çıkarak insanlığa kan kusturan başka bir
faşizm de 1945'te son bulan Nazizmdir.
Çalışmamızın konusu Son dönemin en büyük kan davalarından biri olan
Türk-Ermeni sorunuyla başlayıp Anadolu'daki diğer kavimler ve
Ulusalcı politikaların bölgede ürettiği zulümler olacaktır. Konunun
işlenme zorlukları bulunmaktadır. Bu zorlukların en önemlisi T.C
resmi ideolojisinin tarih ve tarihi malzemeler üzerinde yaptığı ağır
tahribattır. Resmi tarih tezleri tarihi anlamak için değil Bir
rejimin suçlarını ört bas etmek, Rejimin çıkarlarına meşruiyet
kazandırmak en önemlisi de kendi varlığını anlamlı kıldıran hayali
bir geçmiş yaratmak için üretilen ahlak-dışı tasarımlardır. Buna
Resmi Türk tarih tezi çarpıtmalarını örnek verebiliriz. Yunan ve
Ermeni resmi tarih tezlerinin kendi kurgusal dayatmaları eklenince
kavimler hazinesi Anadolu'nun karmaşık yapısı daha da anlaşılması güç
bir coğrafya halini almaktadır.
"Şu halde ulusal devletleşme sürecinin tek kültür yönünde gerdiği
kültürler/cemaatler/kimlikler arası ilişkiler, bu yeni sürece uyum
sağlamaya çalışan mekanizmalar içinde gevşemekte; bu sürece direnen
mekanizmalar içinde ise etnik çatışmalar, etnik temizlikler,
kendisini tayin edilmiş "ulusal/tek kültürlü" sınırlar içinde "ayrı"
tanımlayan halkların özerklik ya da bağımsızlık mücadeleleri veya
mikro milliyetçilikler ortaya çıkmaktadır." "Millet" merkezli Osmanlı
yapısının "ulus" merkezli yeni bir tanımlamaya dönüşüm süreci İttihat
ve Terakki partisiyle kurumlaşan Türkçülük akımının itici gücüyle hız
kazanmıştır. Türkçülüğün diğer kavimleri Türkmen kavminin "Türk
Ulusu" olması uğruna yok edilmesi stratejisi beraberinde aynı yıkıcı
ideale başka kavimlerin de sarılmasını getirmiştir. İttihat ve
Terakki'nin teorisinde açıkça "asimilasyon" bulunmaktadır. Akçura
şöyle der: ...Din (İslam) birliği olan, aslen Türk olmayıp bir ölçüde
Türkleşmiş olanlar Türklere daha fazla asimile olacaklar ve hatta
kendilerini asla bu şekilde tanımlamayanlar bile Türk haline
gelebilecekler. Benzer bir eritmeci, Türklük içinde imha etmeye
dayalı anlayışı başka bir İ.T teorisyeni olan Hüseyin Cahit (Yalçın)
Kasım 1908'de şöyle yazıyordu: "Gayri-Müslimler ve Müslümanlar hukuk
konusunda şöyle diyebilirler: 'bu devlet Grek devleti mi, Ermeni
devleti mi, yoksa Bulgar devleti mi?' Hayır, bu devlet bir Türk
devleti olacaktır. Hepsini Osmanlı ismi altında birleştireceğiz.
Ancak devletin biçimi, Türk ulusunun özel yararını dışarıda bırakacak
şekilde bir değişikliğe asla uğramayacaktır," Turancı söylemi Osmanlı
tebâsı içinde bulunan Türkmen olmayan unsurları önce hristiyan
olanlarından başlayıp sonra müslüman olanlarıyla asimile etmek,
ortadan kaldırmak hedeflerini güdüyordu. İ.T iktidarı Alman
emperyalizmiyle beraber hareket etme ve saldırganlık stratejisi
yürütme politikası güderek bir anlamda yurtta savaş cihanda savaş
siyaseti izliyordu. İşte bu saldırgan çizgi sebebiyle Osmanlı 1.
Dünya savaşının içerisine saldırgan taraf olarak girmişti. Hukuken
Rusya'ya savaş açan taraf olarak bölgede yaşanan olayların da
müsebbibi durumdaydı. Dolayısıyla 1914-1918 yılları arasında
Anadolu'da yaşanan çetelerin işledikleri karşılıklı savaş suçları
(Ermenilerin katledilmesi ve Ermeni ulusalcılarının Müslüman ahaliye
karşı yaptıkları katliamlar) hukuken Rusya'ya saldıran İ.T
Turancılığının sonucudur.
· İttihat ve Terakki'nin Toplumsal Temeli: Komitacılık, Yahudi
Burjuvazisi, Pozitivizm
Selanik'te hayli güçlü bir ticaret burjuvazisi yetişmişti. Selanikli
dönmeler, kültür seviyeleri, yabancı dil bilmeleri, kurdukları basım
evleri, gazeteleri, kulüpleri, özel okulları ile bir ticaret
burjuvazisi olarak iyice sivrilmişlerdi. Dönmeler ve Museviler, Jön
Türk hareketini desteklemekteydiler. Bir rejim değişikliğinin,
onlara, onlara Rum ve Ermeni işadamlarının İstanbul'daki tekel
durumunu yıkmaya fırsat vereceğini ummaktaydılar. Bu yükselen ticaret
burjuvazisi, çıkarları gereği, daha çok Merkez Devletleri'ne, Almanya
ve Avusturya'ya yakındı. İngiliz ve Fransızlar, Türkiye ile olan
ekonomik ilişkilerinde genellikle Rum ve Ermenilere yaslanıyorlardı.
Türkiye ile ekonomik ilişkileri hızla gelişen Almanlar ise daha çok
Yahudi ve Müslüman burjuvaziye dayanma eğilimi gösteriyorlardı. Mason
Dernekleri aracılığıyla, İttihat ve Terakki'nin ileri gelenleri ve
Selanik Burjuvazisi arasında ilişkiler kurulmuştu. İşte böyle bir
politik ortam ve toplumsal ilişkiler çerçevesinde, 1908 Hareketi
gerçekleşmiştir.
Hareket yalnızca bir subay ve aydın hareketi olarak kalmamakta,
ekonomik hayatta paşalar ile Rum ve Ermeni zenginlerinin kurdukları
tekeli yıkmaya azimli bir ticaret burjuvazisi tarafından
desteklenerek bir toplumsal temele oturmaktaydı." 31 Mart'ta
Selanik'ten İstanbul'a yürüyen Hareket Ordusu'nun 3. Kolordu Komutanı
Hüseyin Hüsnü Paşa'dır. Masonların kendilerinin verdiği ünlü mason
listesinde de bu ismi görmekteyiz Hareket Ordusu'nun Kolağası da
Mustafa Kemal'dir. Almancı İ.T., Ermeni soykırımı ile gerek
Yahudilerle Ermenilerin tarihsel düşmanlığı gerekse de İ.T. içindeki
Yahudi ve Sabetaycı unsurların başat unsur olması nedeniyle gerekse
de "Türk" burjuvazi yaratma çabasıyla, sorun çıkaran Ermeniler ile
topyekün bir hesaba girişti. Devir cumhuriyet devriyidi ve
burjuvaziye mal satması için; bir devlet ki cumhuriyet, bir ideoloji
ki milliyetçilik, bir millet ki Türkler, bir milli pazar ki Anadolu
gerekiyordu ve bu da oldu. İTC, gerek yöneticileri gerekse de
ideologları açısından önce Sabetaycı sonra da Yahudi kimliğin ağır
bastığı bir yapıydı ve Yahudilerin o dönemde bir devlete, ülkeye
ihtiyacı vardı.
Ermeni Kırımı nedeniyle mahkum olanları korumak için oluşturulan
gizli Karakol Teşkilatı içinde Mustafa Kemal'in kod adı Nuh (Noah)
idi. "İstanbul'da yaşayan Yahudilerin bu sıkıntılı günlerde Türk
davasının başarıya ulaşması için gösterdikleri çabaların bir boyutu
da, Milli Hükümete istihbarat ve silah-malzeme sağlamak alanlarında
belirginleşmiştir. Davaya özellikle istihbarat sağlayarak hizmet
edenlerin başında Avram Galanti gelmektedir.
Çetin Yetkin, şu bilgileri paylaşır okuyucularıyla: "Ayrıca
belirtelim ki, babasının da aynı tür eylemler içinde olduğuna ilişkin
dağınık bilgiler edindiğimiz iş adamı Üzeyir Garih'e başvurarak bu
konuda bir bilgisi bulunup bulunmadığını sorduğumuzda, kendisinden
babasının 1919 yılından başlayarak Anadolu'ya adam kaçırma ve
istihbarat sağlama işinde Miralay Behiç Bey (Ertekin)- daha sonra
Viyana ve Paris Büyükelçisi) ile birlikte çalıştığını, ilişkili
olduğu bir başka kişinin de Kara Kemal olduğunu öğrenmiş
bulunuyoruz". Ayrıca İ.T Kadrolarının Balkan savaşlarından elde
edilen bir tecrübe olarak Arnavut milisleriyle birlikte Çeteci
örgütlenmeyi model aldıklarını bilmekteyiz.
Böylesi bir toplumsal zeminden gelen İ.T. Diktatörlüğünün Alman
Emperyalizminin ileri karakolu olma işlevinden fazla da bir görevi
yoktu. Turan hayaliyle Almanya'nın Rusya'ya karşı bir cephesi olmayı
kabullenen İ.T yönetimi bu sahte özgüvenle Doğu Anadolu'da Osmanlı
ordusunu hezimetlere uğratıyordu. Teşkilat-ı Mahsusa`nın da Sarıkamış
harekatında özel operasyonlar için harekata geçirildiğine ve bundan
böyle Irkçı-Turancı Osmanlı politikasının vurucu gücü olarak önemli
bir yer tuttuğuna tanık olmaktayız. Harekat başlar başlamaz İttihat-
Terakki`nin önde gelen isimlerinden ve Teşkilat- Mahsusa`nın siyasi
şeflerinden Dr. Bahattin Şakir`e çeteler oluşturarak Kafkasya`ya
girmesi için asker tahsis edilmişti. Kafkas cephesinde yapılacak
kontr-gerilla hareketini Bahattin Şakir`in yanı sıra Bab-ı Ali
baskınının ünlü silahşörü Yakup Cemil ve Alman subaylardan Lange
örgütlemekteydi. Çete faaliyetlerinin organizesi için İstanbul`dan
Erzurum`a gelen Bahattin Şakir öyle coşkuludur ki, gelirken yol
kavşaklarına "Turan`a buradan gidilir" diye ok işaretleri ve levhalar
koydurmuştur. Doğu cephesindeki bu büyük bozgun hem Almanya, hem
Osmanlılar için büyük bir darbe olmuştur. Sarıkamış bozgunu, Turan
yolundaki parlak hayallerin de sonu anlamına geliyordu. Enver Paşa
Sarıkamış'ta binlerce askeri ölüme sürüklerken acımasızlığıyla bu
beceriksizliğini İstanbul'a Sarıkamış zaferi(!)ni anlatan yalan
haberleriyle telgraf çekerek ört pas etmeye çalışıyordu.
Alman Ordusu Osmanlı Ordusuyla üst düzey kademelerde içiçe geçmişti .
Liman von Sanders 1914 Ocak'ında Osmanlı ordusunun genel
müfettişliğine atandı. Albay Bronsart von Schellendorf Osmanlı
Genelkurmay Başkanıydı ve aynı zamanda Osmanlı Silahlı Kuvvetleri
Başkomutan yardımcısıydı. Böylece Harbiye Nazırı ve ordunun
Başkomutanı olan Enver Paşa'ya en yakın olan Almandı 1914 Aralığında
General Von der Goltz, özel bir askeri heyetle İstanbul'a geldi ve
Padişaha askeri danışmanlık yapmaya başladı. Von der Goltz daha sonra
Mezopotamya'daki ordunun başına geçti. Bavyeralı Kurmay Albay Kress
Von Kressenstein Mısır'a saldıran (Ocak 1915) birliklerin başındaydı
ve 1917'den itibaren Mezopotamya'daki ordunun komutasını eline aldı.
Amiral Von Usedom tahkim edilen İstanbul ve Çanakkale boğazlarının
savunmasını üstlenmişti. Açıkça görüldüğü gibi, Alman subayları her
tarafta anahtar pozisyonları ellerine geçirmişlerdi. Hıristiyanların
katledilmesine dair İstanbul'dan verilmiş bir emrin olduğuna dair bir
belge bulunmamaktadır. Almanlar'ın, katliamlara sessiz kalmalarının
ötesinde, bizzat böyle bir emrin, Almanlar tarafından verildiği ve
katliamların Almanlar tarafından gizli bir şekilde yönetildiğine dair
iddialar da bulunmaktadır. Doğrudan Alman emperyalizminin kontrolünde
bir soykırım yürütülmese de, suçun Almanya'nın gölgesinde işlendiği
kesindir. İstanbul işgal edildiğinde kentten kaçan Enver, Cemal,
Talat'ın yanı sıra, Limon Van Sanders de kaçmıştır. Bir gazete bunun
nedenini katliamlardan sorumlu olması olarak açıklar. Osmanlı
arşivlerinde ise Limon Van Sanders'in tehcir organizasyonu için
görevlendirildiği belirtilmektedir. Tam da İttihat-Terakki Alman
ittifakının Batıya doğru değil Kafkasya ve Orta Asya`daki Türk-
Müslüman topluluklarıyla buluşarak Doğu`ya doğru genişleme
stratejisinde aranmalıdır. Bu nedenle de Doğu Anadolu'nun
Ermenisizleştirilmesi, cephe koşullarında aniden ortaya çıkan
gelişmelere bağlı kendiliğinden bir tepki değildir. Zorunlu göç
ettirme kararı gerekçesinin Rusya'ya karşı açılan cephede, Turan'a
giden yolun, Ermeni kavminden ve gayri müslim halklardan
arındırılması olduğu açıktır. Sarıkamış bozgunu, bu kararı
hızlandıran olaylardan biridir. İttihatçı maceranın faturasını
Anadolu'da yaşayan masum gayrimüslim Ermeni, Asurî ve Müslim
Türkmen/Kürt insanları ödemek zorunda kalmışlardır. Ulus Devletin
inşaası yolunda verilen kurbanlar kan ve göz yaşıyla beslenen bir
kurgunun zorla doğurulması ve yaşatılması için verilmişlerdir. Tek
dil, Tek ulus ve tek bayrak gibi tek tipçi bir yapıya sahip olan ulus
devletin, Osmanlı millet yapısındaki farklılıkların zenginliğinin
yerine oturtulmaya çalışmasının bir ifadesidir aynı zamanda
yaşananlar. Taner Akçam'ın ifadesiyle 1915 olayları "Türkleşme"
ve "Homojenleşme" yolundaki en önemli adımdır. Cumhuriyetin
kuruluşunun ön koşulları bu kırım sayesinde yaratılmıştır. Dönemin
önderleri bunu açıkça dile getirmekten çekinmemişlerdir. Genç
Cumhuriyetin ilk meclisinde, vatanı kurtarmak amacıyla
kendimize "katil' denilmesini bile göze aldığımız yollu konuşmalar
yapılır. "Tehcir meselesi, biliyorsunuz ki, dünyayı velveleye veren
ve hepimizi katil telakki ettiren bir vaka idi. Bu yapılmazdan evvel
alemi nasraniyetin bunu hazmetmeyeceği ve bunun bütün gayz ve kinini
bize tevcih edeceklerini biliyorduk. Neden katillik ünvanını
nefsimize izafe ettik? Neden o kadar azim , müşkil bir dava içine
girdik? sırf canımızdan daha aziz ve daha mukaddes bildiğimiz
vatanımızın istikbalini tahtı emniyete almak için yapılmış şeylerdir"
deryatulga
04.07.06, 15:40
1- Kieser, Dr. Hans-Lukas "Doğu Anadolu'da Ulaşılmayan Barış",
İsviçre/Basel'de 11 Kasım 2000, Gökkuşağı Derneğinde verilen seminer
tebliği, http://www.hist.net/kieser/pu/baris.html
2- Düzel, Neşe, Sabancı Ü. Öğretim Üyesi Prof. Dr. Halil Berktay'la
Röportaj, "Ermenileri Özel Örgüt Öldürdü" Günlük "Radikal" Gazetesi,
9.10.2000
3- Bknz. Behar, Büşra Ersanlı, "İktidar ve Tarih: Türkiye'de Resmî
Tarih Tezinin Oluşumu", AFA Yay. İst. 1992, Copeaux, Etienne, "Türk
Tarih Tezinden Türk-İslam Sentezine", Tarih Vakfı Yurt Yay. İst. 1998
4- Aydın, Suavi, "Kimlik Sorunu, Ulusallık ve "Türk Kimliği"", Öteki
Yay., Özgür Üniversite Kitaplığı-16, Ank. 1998, s.11
5- Poulton, Hugh, "Silindir Şapka Bozkurt ve Hilal", Sarmal Yay.,
İst. 1997, s.89
6- Poulton, a.g.e., s.110-111
7- Avcıoğlu, Doğan, "Türkiye'nin Düzeni-1", Bilgi Yayınları, 12.
Basım, İst.1978, s.249
8- Bknz. http://www.mason.org.tr (http://www.mason.org.tr/)
9- Karakol Teşkilatıyla ilgili bknz. http://www.mit.gov.tr (http://www.mit.gov.tr/)
10- Yetkin, Çetin, "Türkiyenin Devlet Yaşamında Yahudiler", Gözlem
Yayın, İst. 1996 s.197
11- Poulton, A.g.e, s.81
12- Bknz. Avcıoğlu, Doğan, "Milli Kurtuluş Tarihi, 1838'den 1995'e",
Tekin Yay. İst.1986, 3.Kitap,s.930. Sanders, Liman Von, "Türkiye'de 5
Yıl" s.56, Recep Maraşlı, Sarıkamış Bozgununu 1915 soykırımının
zihinsel ve ideolojik arka planı olarak değerlendirir ayrıntılı bilgi
için bknz. http://www.gelawej.com (http://www.gelawej.com/) web sitesi
13- Müderrisoğlu, A. "Sarıkamış Dramı", Kastas A.Ş. Yayınları, İst.,
1988, s.583
14- Hasan Fehmi Beyin , 17 Teşrinievvel (Ekim) 1336 (1920) de
TBMM'nin Gizli Oturumunda yaptığı konuşmalar, TBMM Gizli Celse
Zabitlari, Cilt 1,sayfa 177, Ankara 1985.
----------
Tehcir: Bir Soykırım Yöntemi (2)
by Bülent Şahin Erdeğer --aktr
121213
· Tehcir: Bir Soykırım Yöntemi
Soykırım'ın illa Hitler'in yaptığı gibi özel kamplarda yapılmasına
gerek yoktur, iddia edilen bahanelerle ilgisi olmayan yüzbinlerce
insanı öleceklerini bile bile yollara çıkartıp kasten hastalıklara,
hava koşullarına kırdırtmak bütün bunların üstüne de yollarda özel
tutulmuş görevlilerce erkeklerini öldürmek, kadınlarını kaçırıp
tecavüz etmek te İ.T usulü bir soykırımdır... Tarihçi Akçam daha
sonra şu tespitlerde bulunmaktadır: "Ermeni tehciri ve soykırımına
ilişkin Amerikan, İngiliz, Alman, Avusturya arşivleri binlerce belge
ile doludur. Bu belgeler birbiri ile ve Osmanlı Arşivlerindeki
Belgelerle büyük uyum içindedirler. Ve amacın basit bir sürgün değil,
imha olduğu yolunda ayrıntılı bilgiler içerirler. İttihat ve Terakki
Partisi Merkez Umumisi tutanakları, Teşkilat-ı Mahsusa belgeleri,
Harbiye ve Dahiliye Nezaretlerinin bazı evrakları ise yok
edilmişlerdir. Bunu, 1919-21 yılları arasında İstanbul'da görülen
davalarda sanıklar söylemiştir. Paris barış görüşmelerinden olumlu
sonuç almak ümidiyle, İstanbul ve Ankara Hükümetleri arasında 1919
Ekim ayında Amasya'da yapılan protokolde de ifade edildiği gibi, 1915
suçlularının yargılanması "siyaseten elzem" görülüyordu. İstanbul'da
bu dönemde 38 dolayında dava görüldü. Bu davalarda onlarca belge,
sanık ifadesi vb. yer aldı. Davalarda sanıkların büyük bir kısmı Türk
şahitlerin ifadelerine göre cezalandırıldılar. 3. Ordu Komutanı Vehip
Paşa, Trabzon Garnizon Komutanı Avni Paşa, Halep Valisi Celal
bunlardan sadece bazı isimlerdir. Burada uzun uzun bu belgelerden
alıntılar yapmak istemiyorum, ama Bahaaettin Şakir'e ait, "sizin
oradakileri kestiniz mi yoksa başka yere mi yolladınız" türünden
birçok belge İstanbul duruşmalarında okundu. Birçok devlet görevlisi
bu duruşmalarda, Ermenileri imha için İstanbul'dan kendilerine emir
geldiğini sözlü ve yazılı ifadelerde dile getirdiler.Yozgat
Mutassarıfı Celal örneğinde olduğu gibi, şahitler ve hatta sanıklar -
Yozgat davasında idam edilen boğazlayan Kaymakamı Kemal, Bayburt
davasında idam edilen Nusret- kendilerine böyle emirlerin merkezden
geldiğini söylerler. Bu emirlere uymadıkları için devlet görevlileri
görevlerinden alındı veya öldürüldüler. III. Ordu Komutanı Vehip Paşa
verdiği yazılı ifadesinde, gizli tehcir emri yanı sıra, bölgedeki
öldürme işlerinin doğrudan Bahaettin Şakir tarafından organize
edildiğini söyledi. 1918 Kasım ayında Hükümet üyesi Reşit Akif Paşa
meclis kürsüsünden, dahiliye nezaretinin (iç işleri bakanlığı)
bölgelere gizli bir emir gönderdiğini ve bu emirle birlikte parti
sekreterlerinin ölüm emirlerini bölgelere taşıdığını açıkladı. Tüm
arşivlerdeki bilgiler, Osmanlı mahkemeleri tutanakları ve görgü
tanıklarının anlattıkları tüm bölgelerdeki uygulamaların aynı resme
uygun olarak yapıldığını gösterir. Önce, sürgünler, genel kural
olarak insanlara birkaç saat zaman tanınarak yapıldı. Yıkadıkları
çamaşırları kurutamadan ve ıslak elbiselerini değiştirmeden yola
çıkarılanlar bile vardır. Siz bir halkı sadece "tehcir" amacıyla
harekete geçireceksiniz ve yanlarına hiçbir şey almalarına müsaade
etmeyeceksiniz. Tuhaf bir durumdur bu. Daha sonra erkekler
kadınlardan ayrılır, elleri bağlanır ve belli yere gelindiğinde toplu
olarak öldürülürler, sonra genellikle kadın,çocuk ve yaşlılardan
oluşan konvoylara yol boyunca saldırılar düzenlenir. Gerek yolda
gerek varis yerlerinde hükümet hiçbir biçimde yardım etmez ve yardım
etmek isteyenleri görevlerinden alır. (Hüseyin Kazım Kadri ve Çerkez
Hasan örnekler vb.) Tüm anı, belge, hatıra vb. bu tabloda fazla bir
değişiklik yaptırmaz. Bir örnek ile konuyu kapatmak istiyorum: 30
Mayıs ve 5 Haziran 1915 tarihli Bakanlar Kurulu kararlarında, göçe
tabi tutulan Ermenilerin, mallarının dökümünün yapılacağı ve
zararlarının tanzim edileceği yazılıdır. Yani, yasaya göre Ermenilere
gittikleri yerlerde, bıraktıkları malların değeri kadar karşılık
verilecektir. Bu konuda Dahiliye Nezareti (içişleri bakanlığı)
tarafından bir komisyon kurulur. Komisyon köy, köy malların dökümünü
çıkartır. Bu konuda yüzlerce yazışma vardır. Yani devletin, köy, köy
döküm çıkartmada hiç bir sorunu yoktur. Hatta, bu malları zimmetine
geçirenlere karşı açılmış davalar bile vardır. Ama çok ilginçtir. Tek
bir Ermeni'ye bile yerleşme ve malinin karşılığının verilmesine
ilişkin tek bir belge bile yoktur. Ermenileri boşalttığı köylere ise
aynı süre zarfında 700.000 üzerinde Müslüman yerleştirilir. Yani,
devletle, tehcirle ayni anda başlayan yoğun bir yerleştirme işi de
yapar ve bu iş büyük bir sorun olmadan başarıyla halledilir. Bunlara
ilişkin de belgeler vardır. Ama dediğim gibi, tüm Ermeni mallarının
dökümünü çıkartan, çalanı yargılayan, buralara 700.000 Müslüman
yerleştiren devlet, nedense tek bir Ermeni'yi bile yerleştirmeyi
başaramıyor." Tehcir yoluyla malları yağmalanan, yollarda hastalık ve
soğuktan kırılan, çöllerde perişan olan yüzbinlerce insan sistematik
olarak yol kesmelerle ortadan kaldırılmışlardır. Tehcir sebebiyle
Ermeni aydınlarının bir çoğu da "temizlenmiştir". Tehcir'in en önemli
etkilerinden biri de karşı milliyetçi öfkeyi tetiklemiş olmasında
yatmaktadır.
· "Biz" ve "Öteki"ler Kimler?
Elbette tarihte Ermeni ulusalcılığının ürettiği bir dizi savaş suçu
da mevcuttur. Bu savaş suçlarının mezalim olarak tanımlanması da
gayet yerinde bir tespittir. Rusya Ordusunun öncü birlikleri olarak
Doğu Anadolu'ya sürülen ve genellikle Rusya Ermenistan'ı
uyruklu "Fedayi" grupları bugün halen Müslüman kesimin belleğinden
silinmeyen insanlık dışı eylemlere imzalar atmışlardır. Fedayilerin
bölgedeki özellikle Kürt müslümanlara olan öfkesini 2. Abdülhamid
Döneminde başlatılan ilk Ermeni katliamlarında Kürt aşiretlerinin
Hamidiye alaylarında aktif görev almalarının intikamı olarak
görebiliriz. Ancak bu zulmün başka bir zulmü ört bas etmek hatta
haklı göstermek için Türk ulusalcıları tarafından kullanıldığını da
belirtmemiz gerekir. "Ermeni Sorunu" etrafında gelişen tezler ve anti-
tezlerin zaman ve faillerden bağımsızlaştırılarak Ermeniler-Türkler
gibi bir saflaşmayla değerlendirilemeyeceği ortadadır. Gerek çağdaş
hukukun gerek te İslam Hukukunun asli prensiplerinden biri de suçun
şahsiliğidir. Ortada bir soykırım ya da mezalim var ise bu suçun
faili topyekün bir kavme mal edilemez. Suçu işleyen kişi ya da
kurumlardır. Aslında bu mâl etme, Ulus kimliğin "Biz" bilincini ikame
etmeye yaramaktadır. "Biz Türkler" "Ermeniler"i katletmedik.
Cümlesini kurmamızı isteyenler biz bilincini inşaa eden
Kimliği "Türklük"le tanımlayanlardır. Aynı hayali cemaat tasarımı
Ermeni ulusalcılığı için de geçerlidir bu sefer de ulus kimlik
tasarımındaki terbiye edici cümle şöyle kurdurtulur: "Biz Ermenileri
O Türkler katletti o halde Türkler suçludur" Oysa gerçek,
ulusalcıların kurdurttukları böylesi cümlelerle değil şöyle bir
ifadeyle dile getirilmelidir: "İttihat ve Terakki yönetimi 1915'te
yaşayan Anadolu Ermenilerine tehcir ve soykırım uygulamıştır/ Ermeni
ulusalcısı bazı gruplar bölgedeki Müslümanlara kırım uygulamıştır."
Bu adil tutumu gösterebildiğimizde herhangi bir kampın kan davacısı
değil sağlıklı düşünebilen adil bireyler olabiliriz. Bahsini
ettiğimiz tavrı o dönemde gösteren şahıslar da olmuştur. Örnek olarak
dönemin yüzbaşısı Ahmet Refik Altınay gösterilebilir. Altınay 1919'da
yazdığı "İki Komite İki Kital" başlıklı anılarında İ.T'nin emrindeki
komitelerinin uyguladığı sistematik Ermeni katliamını ve Fedayi
kuvvetlerinin uyguladığı Doğu Anadolu'daki Müslüman ahali'nin imhası
operasyonlarını anlatmaktadır. Her ulus tasarımı beraberinde kendi
tarihini de kurgulamak zorundadır. Bu zorunluluk sebebiyledir ki
yalan ile gerçek adalet gözetilmeksizin Resmî tarih tezlerinde
insanlara empoze edilir. Prof. Berktay'ın dediği gibi: "Herkesin bir
öyküsü vardır, Türklerin bir öyküsü vardır. Bulgarların,
Yunanlıların, Ermenilerin bir öyküsü vardır. Bu öykülerin her
birinde, öyküyü anlatanlar sadece kendileri kurbandırlar. Başkalarına
hiç haksızlık yapmamışlar ve hep onlar mağdur olmuşlardır. Mesela
bugünlerde '1915 Ermeni katliamı hatırlanıyor da 1896-1900 yıllarında
Müslüman nüfusa karşı yapılan Girit katliamı hatırlanmıyor'
denmektedir.
· "Ulus Kimlik" Emperyalizmin gözetiminde İnsan Yer!
Ulus Kimliğin inşaasında doğal olanın bozulması, gerekirse yok
edilmesi yöntemi kaçınılmazdır. Bunu "Amerikan Ulusu"'nun üretiminde
görebiliriz. Hayal edilen bir "Vatan"da hayal edilen bir "ulus"
gerçek hayattas, başkalarının toprakları ve yaşamları yok edilerek
üretilmiştir. Kızılderili katliamı bu üretimin sonucudur.
Siyonizm'in "topraksız halka halksız toprak" söylemi de aslında
dünyanın farklı yerlerinde yerleşimleri olan sıradan Yahudilerin,
üzerinde yaşayan bir halkı olan Filistin'de hayali "İsrail ulusu"nu
yaratma amacını meşru kılmaya yönelik bir yalandır. "Bosna'da
Soykırım Günlüğü" eserinin yazarı Roy Gutman soykırımın işleme
mantığını irdelerken şu sonuca ulaşır: "1939'da Almanya'nın
Polonya'yı işgalinden on gün önce Adolf Hitler, üst düzey
komutanlarını toplayarak onlara planını açıklamıştı. Plana göre ilk
olarak askerî zaferin kazanılması gerekiyordu. Bu plan, Nazi
usulü "etnik temizlik" diye adlandırılır. Hitler gizli toplantıda
şunu söylüyordu: "Asıl hedefimiz Polonyalıların nüfusunu azaltmak ve
buraya Almanları yerleştirmek... Tarihte de şunu görüyoruz: Cengiz
Han amacına ulaşmak için milyonlarca kadın ve çocuğu öldürdü...
Polonya asıllı ve Lehçe'yi konuşan kadın ve çocukları öldüreceksiniz.
Hayat sahası ancak bu şekilde kazanılır. Ermenilerin katledilmesinden
sonra, bugün onların hiç sözünü eden var mı?" Hazır bulunan
amirallerden birisi katliamı önlemek amacıyla bu bilgileri İngiliz
elçiliğine sızdırdı. Bu tarihi örnekten çıkardığımız en büyük sonuç;
Hitler'e bu cesareti veren Batılı' politikacıların korkak
tavırlarıydı. Çünkü Hitler, İngiltere ve Fransa başbakanları Neville
Chamberlian ve Edovard Daladier'i kastederek komutanlarına şöyle
diyordu: "Ben bu zavallı kurtları Münih'te tanıdım. Onların
saldırmaya cesaretleri yoktur. Ambargo dışında onların elinden birşey
gelmez." Müttefikler, Almanya'yı yendikten sonra Nürnberg'te
Uluslararası Savaş Suçları Mahkemesi'ni kurarak ilk tarihi örneği
oluşturdular. Fakat Hitler'in soykırım hakkındaki ifadeleri,
doğruluğunu kanıtlamış oldu. II. Dünya Savaşı'ndan kısa bir süre
sonra, bugün, Sırbistan'ın Bosna'da çıkardığı savaşta şunu görüyoruz:
Canavar ruhlu bir liderin elindeki bölgesel bir güç, askerî üstünlüğe
ve aşırı milliyetçi bir ideolojiye sahip ise böyle bir durumda "etnik
temizlik" meşru hale geliyor. Eğer bu durum, büyük bir gücün
çıkarlarına ters düşmüyorsa müdahale olmuyor ve "etnik temizlik"
kolayca icra ediliyor." Peki Etnik temizlik denen bu insanlık suçları
neden önlenemiyor? Bunun cevabını da "Soykırım"ın emperyalistlerin
çıkarları arasında bir araç olmasında görmekteyiz. Gutman şu
tespitlerde bulunur: "Hitler 1939'da, 1920'lerin başlarında ABD'nin
politikasının değişiklik geçirdiği bir dönemde Ermenilerin
katledilmesini kimsenin hatırlamamasıyla övünebilir. Fakat
Türkiye'deki yeni Batıcı idare, I. Dünya Savaşı'nın sonunda, yaklaşık
bir milyon olduğu tahmin edilen, Ermenilere karşı soykırımı plânlayan
ve uygulayan yüzlerce milliyetçiyi yargıladı. Tabi ki bunu
Müttefiklerin ve özellikle de ABD'nin İstanbul sefiri Henry
Morgenthau'nun baskıları sonucu yapmak zorunda kaldılar.
Washington'daki bir yönetim değişikliğinden sonra ve Türkiye'de de
milliyetçi Kemal Atatürk'ün "Jön Türkler"in yükselişe geçişiyle ve bu
arada Osmanlı İmparatorluğu'nun petrol bölgelerinin bir paylaşıma
sahne olmasıyla birlikte ABD'nin tavrında ekonomik çıkarlar lehinde
büyük bir değişiklik oldu. ABD ticarî çıkar için İngiltere ve Fransa
ile yarışmaya başlayınca ABD'li diplomatlar, insanî suçların takibine
teknik olarak karşı çıktılar. Bu nedenle yargılamalar durdu. Aynı
şekilde II. Dünya Savaşı'ndan sonra Nuremberg davalarının
görülmesinde de aynı şeyler vuku buldu. Amerikan iş çevreleri,
yatırımlarının tehlikeye girmemesi için ileri gelen Alman
sanayicilerinin yargılanmasını engellediler. Bu sanayiciler, toplama
kamplarında bulunan tutukluları köle gibi çalıştırmışlardı.
Kamboçya'deki katliamdan sonra hiçbir ülke katliamı yapan Kızıl
Khmerler'in savaş suçluları olarak yargılanmalarını istemedi. Hatta
ABD, Vietnam'ın Kamboçya'ya saldırması üzerine Kızıl Khmerler'e para
yardımı yaptı. Görüldüğü üzere Emperyalistlerin çıkar oyunları
arasında katliamlar dün de bugün de görmezlikten gelinebilmekte daha
sonraları yine çıkarların seyri yönünde hatırlanabilmektedirler.
Bugün T.C'ye karşı bir koz olarak Ermeni soykırımını hatırlayan
Emperyalistler o günlerde suskun bir onay içindeydiler. Tıpkı Halepçe
Katliamını İran sebebiyle "görmeyen"lerin bugün çıkarları
doğrultusunda "hatırlamaları" gibi! Dolayısıyla "soykırım" (genocide)
suçunu emperyalist çıkarlar merkezinde "unutmak ya da hatırlamak"
ahlaksızlıklarından bağımsız biçimde her türlü insanî suç her zeminde
sadece insani temellerle gündeme taşınmalıdır.
· Teşkilat-ı Mahsusa (Özel Örgüt)'nın "Temizlikleri"
Revizyona uğratılmış, İkinci İttihat ve Terakki dönemi olarak
adlandırabileceğimiz 1923 Kemalizm iktidarı bu malzemenin üzerine
yenilerini de ekleyerek sorunu büyütmüştür. İlk İ.T iktidarında Alman
emperyalizmiyle beraber dışarıya doğru dalga dalga saldırganlaşan
politika ikinci İ.T Kemalist yönelimde içeriye doğru saldırganlaşan
ve İngiliz Emperyalizmiyle dirsek temasında bir çizgiyi rota olarak
belirlemiştir. Orta Asyaya yürürken yolunun
üstündekileri "temizleyen" ilk İ.T yerini Kemalist iktidara
devretmiş, O da Anadolu üzerinde yükselen ve içerideki düşmanlar
olarak belirlenen İslami kesimleri ve Kürt kavmini temizlemeyi
kendine görev edinmiştir. Her iki "temizlik" için de aynı örgüt
kullanılmıştır: "Teşkilat-ı Mahsusa"
Yaratılmaya çalışılan "Türk Ulus Devleti"nin derin kanadını oluşturan
bu kurum 1915'te aldığı görevden dolayı merkezini Erzurum`a
taşımıştır.
1915'teki "temizliğin" adım, adım nasıl planlandığı, uygulandığı,
açığa çıkmış Teşkilat-ı Mahsusa'nın belgeleri ve yöneticilerinin
anlatımlarıyla da kanıtlanmıştır. Falih Rıfkı Atay, 1914'te bu gruba
katılma isteğinin üstleri tarafından "Bu iş sana göre değil, Biz
çetelere hapishaneden adam arıyoruz, senin gibi genç arkadaşların
yeri orası değildir", dediğini anlattıktan sonra Genel Merkez'den
ayrıldığını ve "Bu katiller ordusundan hiçbir şey anlamadım."
Dediğini anlatır. Atay daha sonra olayı anlar ve şu tespitte
bulunur: "Ne acı şeydir ki, bu facia olmasaydı, Kuvva-yı Milliye
Hareketi tutunamazdı" , Teşkilat-i Mahsusa hapishanelerden
tutukluları Ermeni soykırımına katılmaları koşuluyla salmıştır.
Mahkumlar, eşkıyalar ayrıca Balkan ve Kafkasya`dan gelen göçmenlerden
yararlanılarak soykırım yürütülmeye çalışılmıştır. Özel yasalar,
fonlar, kadrolar, silahlar ve mühimmat ile donatılan bu kişiler yarı-
özerk bir "devlet içinde devlet" olarak iş gördüler. Görevleri,
Anadolu'nun uzak iç bölgelerinde yerleşmek ve Ermeni sürgün
konvoylarına pusu kurup imha etmek idi. Kadroların neredeyse tamamı,
hem Dahiliye hem de Adalet Nazırlığı'nın çıkardığı Özel bir afla
İmparatorluğun hapishanelerinden serbest bırakılmış mahkumlardan
oluşuyordu. 10 Kasım 1918'de Osmanlı Meclisi Beşinci Şubesi önünde
tanıklık yapan eski Adalet Nazırı İbrahim, canilerin hapishaneden bu
şekilde serbest bırakıldıklarını kabul etmişti. Altınay bizzat
kendisinin yaşadığı olaylardan bir kesit sunar anılarında. Altınay'ın
bir Osmanlı subayı olarak yaptığı Ermeni soykırımına yönelik ortaya
koyduğu tanıklık, İ.T ve kontrolündeki caniler sürüsünün yaptığı
cinayetlerin ifşa edilmesi açısından önemli bir belge niteliğindedir.
Altınay devrin Susurluk vak'asını bizzat katillerin dilinden anlatır
anlaşılan odur ki o günküler de bugünküler gibi işledikleri
cinayetleri "vatana hizmet" diye meşrulaştırırlar kendilerince:
deryatulga
04.07.06, 15:49
"Uzun boylu Çerkez Ahmed, diğeri ise teğmen Halil'di, işte
bunlar "Teşkilat-ı Mahsusa'nın çete reisleriydi. Özellikle Halil'in
gaza'sı daha büyüktü. Bu mücahit milletvekili, Suidi Bey'in çetesi
Ardahan'a girdiği zaman o da Artvin'e girmiş, bu güzel beldede
yaşayan mutlu Ermenileri perişan etmişti. Bu felaketli haberi
Ulukışla'da bulunduğum zaman işitmiştim. Bir Alman gazete muhabiri
çetelerin işlediği cinayetleri şöyle anlatıyordu: "Görseniz, ne
zalimce hareketlerde bulundular! Lanet olsun! Bir daha bu adamlarla
birlikte yola çıkmam. Ne müslümanı tanıyorlar, ne de hristiyanı..
Şimdi orada Müslüman müslümanla çarpışıyor." Alman gazete muhabirinin
bu sözleri gerçekti. Üç sene sonra Artvin'e gittiğim zaman onun
anlattıklarının ne kadar doğru olduğunu bizzat gördüm. Zavallı Ermeni
kadınları Türk üniforması gördüklerinde ezile büzüle duvar diplerine
kaçışıyorlardı. Cennet misali güller, çiçekler ve meyve ağaçları ile
ruhlara zevk ve neşe veren bu güzel belde artık bomboştu. Halil ve
arkadaşları Artvin halkına o derece zulmetmişlerdi ki, Ermenilerin
teşviki ile Rus hükümeti tarafından Sibirya'ya sürülen İsmail Ağa, bu
bahtsız milletin çektiklerine ne kadar üzülmüş ki, Rusların
çekilişinden sonra onları her türlü saldırıdan korumaya çalışmıştır.
Ermenilere yapılanlar için Çerkez Ahmet çok önemli bir belge
niteliğinde idi. Bu kanlı olayın nasıl cereyan etliğini bizzat onu
yapanlardan dinlemek istedim. Çerkez Ahmet'e doğu illerinde neler
yaptığını sordum. Çizmeli ayaklarını birbiri üzerine attı,
sigarasının dumanını karşıya doğru savurarak: "Bey birader, dedi, şu
harp namusuma dokunuyor. Ben bu vatana hizmet ettim. Gidin, görün!
Van ve havalisini Kabe toprağına çevirdim. Bugün orada tek bir
Ermeni'ye rastlayamazsınız. Vatana bu kadar hizmet ettikten sonra
Talat denen hergeleler İstanbul'da buzlu bira içerken ben burada
gözetim altında tutulayım! Yok, bu durum haysiyetime dokunuyor!"
Çerkez Ahmet'in bir arkadaşı vardı. Zeki Bey'i onunla birlikte
öldürmüşlerdi: Nazım'ı Ahmet'e onu sordum: "- Sus, bey birader, dedi,
zavallı şehit oldu!" Ben Çerkez Ahmet'ten daha fazla bilgi almak
istiyordum: "- Peki! Bu Zehrap filan ne oldu? - A!.. Duymadınız mı?
Hepsini geberttim dedi." Sigarasının dumanını tekrar havaya doğru
üfledi, sol eliyle de bıyıklarını düzelterek sözünü şöyle
sürdürdü: " -Halep'ten çıkmışlardı. Yolda onlara rastladık. Derhal
arabalarını kuşattım. Gebereceklerini anladılar. Varteks dedi ki: -
Peki, Ahmet Bey, bize bunu yapıyorsunuz, acaba Araplara ne
yapacaksınız? Sizlerden onlar da memnun değildirler. "- O senin
bileceğin İş değil, kerata!, dedim ve bir mavzer kurşunu ile beynini
patlattım. Sonra Zehrab'ı yakaladım, ayağımın altına aldım. Bir taş
alarak kafasına vurdum ve onu öldürdüm." dedi.
Diğer Türk tarihçisi Ziya Şakir'in yazdığına göre, İttihatçılar dünya
muharebesinin ilk günlerinde hapishanelerden yüzlerce caniyi bırakıp
Hususî Teşkilât'ın ihtiyarına verdiler. Bundan başka, hemen iş için
Rumeli'den ve Kafkaslardan gelmiş muhacirlerden de istifade olunurdu
[1914-1918 Cihan Harbini Nasıl İdare Ettik; İstanbul 1944, s.50].
Hususî Teşkilât ülkede (ve habela ha-riçte) hafiye-casusluk işleri
teşkil etmeli, ittihat ve Terakki muhaliflerini devlet işlerinde faal
iştirak etmek imkânından mahrum bırakmalı idi. Hususî Teşkilâtın
yaranmasında hem Talât hem de Enver müttefik idiler. Lâkin onlardan
herbiri bu teşkilâtı Öz menafime tâbi etmeye çalışırdı. Nihayet,
teşkilâtın yaratılması meselesi etrafında her iki rehber arasında
cereyan eden zıddiyetler, bir nev'sazişle [uzlaşmayla] neticelendi:
Hususî Teşkilât çetelerinin rehberleri Talât'ın başçıhk ettiği-
partiya merkezî komitesi tarafından tayin olunurdu. Teşkilâtın
program ve faaliyet sahasını muay-yenleştirmekte ise Enver'in başçıhk
ettiği Harbî nazırlığın talimatı esas yer tutardı. Enver ve Talât
Hususî Teşkilât uzuvlarını "canlarını vatan yolunda kurban vermeye
hazır olan kahramanlar" diye tarifleyir, esasında ise onları bir bir
payitahttan uzaklaştırırdılar.... (s.101-2) Bölgede faaliyet gösteren
kişilerden biri de daha sonraları Nursî olarak anılacak olan Molla
Said-i Kürdî'dir. Ağabeyi Abdülmecid Nursî'nin yazdığı "Tarihçe-i
Hayat" isimli efsane/biyografisinde binlerce Ermeni çocuğunun
katledilmek için bir yerde toplandığını o sırada orada askeri yetkili
olarak bulunan Said-i Kürdî'nin çocuk katliamını engellediği
belirtilir. Bunun üzerine Ermeni Fedayilerin de Müslüman ahaliye
aynıyla karşılık verdiği anlatılmaktadır. Molla Kürdî Enver Paşa'yla
çok iyi ilişkiler içindedir. Hatta bu ilişkilerin sonucu olarak
Kürdî, meşrutiyet'in 2.yılında Doğu Anadolu'ya Kürt aşiretlerine
İttihat ve Terakki propagandası için gider
Teşkilat-ı Mahsusa'nın Ermeni soykırımı ilk kez Osmanlı basınının
girişimleriyle ortaya çıkarılmıştır. 4 Kasım 1918'de, günlük
gazete "Hâdisât", Sadrazam İzzet'e hitap eden açık bir mektupta, bu
Örgütün varlığını ve savaş zamanında işlediği suçları ilk kez açıkça
ortaya koymuştur. Diğer bir gazete "Sabah" ise, Adalet Bakanı'na
hitap eden açık bir mektupta, Teşkilat-ı Mahsusa'nın varlığını ve
Adalet Bakanı'nın bu örgütün faaliyetlerindeki suç ortaklığını
kamuoyu önünde sorgular:
"Her sabah Talat'ın evine, o çetebaşı'ndan o iğrenç emirleri almak
için, damlamadınız mı? İttihat Partisinin karargahında alınan
kararların bir sonucu olarak, masum Ermenileri yerlisi oldukları
kasaba ve köylerin civarında baltalarla öldürebilsinler diye en
gaddar katilleri İstanbul'un merkez hapishanesinden salıvermediniz
mi? Vilayetlerdeki hapishanelere benzer salıvermeler için emir
vermediniz mi? Genel amaç en kana susamış katilleri seçmek ve onları
(Teşkilat-ı Mahsusa'nın) çete kadrolarına kaydetmek değil miydi? Bu
amaçla Temyiz Mahkemesine Başsavcı atamadınız mı? Oysa Harbiye
Nazırlığı yüksek rütbeli bir subay tarafından temsil ediliyordu.
Ayrıca, seçilmiş mahkumların arzuladığınız vahşet ölçüsünde cinayet
işlemeye uygun olup olmadıklarını belirlemek için bir hekimi
görevlendirmediniz mi? Cinayet çetelerinin oluşturulması, büronuzun
bir kat altında oturan aynı Temyiz Mahkemesi Başsavcısı'nın bürosunda
gerçekleşmedi mi? Bu Örgütleme faaliyeti, Başsavcılık bürolarının ve
Ceza Mahkemesi odalarının bulunduğu koridorlarda ve Mahkeme salonuna
getirilen mahkumları herkesin görebileceği şekilde haftalar boyunca
devam etmedi mi?"
Devlet Arşivler Genel Müdürlüğünün, "Osmanlı Belgelerinde Ermeniler
(1915-1920)" kitabında yayınladıkları bir belgeye gayet çarpıcıdır.
Dahiliye Nezareti, 29 Haziran (12 Temmuz) 1915 tarihinde Diyarbekir´e
şifreli bir telgraf çeker. Telgraf´ta, Vilayet dahilindeki
Ermenilerle diğer Hıristiyanların katledildikleri, "ez cümle ahiren
Diyarbekir´den sevk olunan eşhas vasıtasıyla Mardin´de murahassa ile
Ermenilerden ve diğer Hristiyan ahaliden 700 kişinin geceleri
şehirden harice çıkarılarak koyun gibi boğazlatıldırıldığı",
öldürülenlerin toplam sayısının 2000 kişi civarında tahmin olunduğu
aktarılır. Ve "buna seri ve kati bir netice verilmezse... bi´l umum
Hristiyanların katledilmelerinden korkulduğu" bildirilir. Telgraf şu
cümle ile biter; "Ermeniler hakkında ittihaz edilen tedabir-i
inzibatiye ve siyasiyenin diğer Hristiyanlara teşmili kat´iyyen gayr-
i ca´iz olduğundan efkar-ı umumiye üzerinde pek fena te´sir bırakacak
ve bi´l-hassa ale´l-itlak Hristiyanların hayatını tehdid edecek bu
kabil vekayi´a derhal hitam verilmesi ve hakikat-ı halin işarı."
Belgenin dili son derece açıktır. Ermeniler için kararlaştırılmış
olan siyasetin, diğer Hristiyanlara uygulanmaması gerektiği
hatrlatılmakta ve Ermeniler için uygulanan öldürme eylemlerinin,
diğer Hristiyanları da kapsayacak şekilde yapılmasına bir son
verilmesi istenmektedir. Peki Teşkilat-ı Mahsusa'ya ve katillerine
daha sonra ne olmuştur? Cevabını daha sonra "Kuvay-ı Milliye" olarak
kahramanlık efsanesi perdesine büründürülen bu grupların Mustafa
Kemal tarafından korumaya alınmasında bulabiliriz. Ermeni
soykırımında tetikçilik yapan bu güçlerin bir kısmı iç hesaplaşmayla
ortadan kaldırılmış, oluşturulan mahkemelerde suçlu bulunmuş, bir
kısmı da Osmanlı yönetimine ve savaşılan azınlıklara karşı 1923'e
kadar kullanılmışlardır. Çetecilik, komitacılık geleneği Hem
Türkmenler hem de Ermeni, Laz, Rum ve Çerkez gruplarca kullanılan bir
yöntemdir. 1.Dünya savaşı sonrası Kuvva-yı Milliye genel ismiyle
belirtilen Türkmen çeteleri sadece Ermeni soykırımında kullanılmakla
kalmamışlar 1920-1923 arası Anadolu'da tam bir terör havası
estirmişlerdir. Bu kaosa Ermeni Fedayileri ve Rum çetelerinin
eklenmesi Anadolu'yu tam bir kan gölüne çevirmiştir. Kayıtlara göre
İstanbul'a Batı Anadolu'dan ve Trakya'dan sığınan Rum çetelerinden
kaçarak sığınan müslüman mülteci sayısı 1920'de 40.000, 1922'de ise
70.000'e ulaşmıştır. Ayrıca Kuvâ-yı Milliye baskısından kaçıp
İstanbul'a sığınan binlerce Müslüman ahali bulunmaktadır. Resmî
tarihçilerden Mehmet Temel bu olguyu çete terörü olarak tanımlar ve
bunun yararlı bir terör olduğundan milli bilinci(?) yarattığından
bahseder! Kuvva-yı Milliye'nin baskı zulüm ve gasplarından İstanbul'a
kaçmak zorunda bulunan ve Kocaeli ve Adapazarı bölgesine
yerleştirilen binlerce Müslüman için yardım kampanyaları düzenlenir.
Tüm bu veriler bize Anadolu'nun 1915-1922 aralığında haydutlar diyarı
olduğunu göstermektedir.
· Tarih'e Kur'an ışığında Müslümanca Bakmak
38/26 Ey Davud! Seni şüphesiz yeryüzünde hükümran kıldık, o halde
insanlar arasında adaletle hükmet, hevese uyma yoksa seni Allah'ın
yolundan saptırır. Doğrusu, Allah'ın yolundan sapanlara, onlara,
hesap gününü unutmalarına karşılık çetin azap vardır.
4/75 Size ne oldu ki "Rabbimiz, bizi halkı zalim olan bu ülkeden
kurtar, bize sahip çık, bize yardım et," diye feryad eden ezilmiş
erkekler, kadınlar ve çocuklara rağmen hala ALLAH yolunda
savaşmıyorsunuz?
Yukarıda meallerini verdiğimiz ayetlerin gölgesinde tarihe
baktığımızda dili, dini ne olursa olsun zulme uğramış toplulukların
yanında olmanın Adil olma sorumluluğumuzun gereği olarak görüyoruz.
Davud (as) şahsında tüm Müslümanlara Rabbimiz insanlar arasında
adaletle hükmetme emrini vermiştir. Kur'an tarafından aynı ayette
Vahiy ölçüleri dışındaki eğilimlerle adaletten ayrılmanın Allah
yolundan sapmak ve nihai yargı gününü unutmak anlamına geldiğini de
öğreniyoruz. Nisa 4/75 ise bizlere bu dünyada ezilmiş insanlar uğruna
mücadele etmenin Allah yolunda kötülüğe karşı savaşmak olduğu
belirtilmektedir.
deryatulga
04.07.06, 15:50
Ermeni Sorunu sadece 1915'le sınırlı kalan bir suç değildir. Türkçü
temeller üzerine yükselen Türkiye Cumhuriyeti'nin varlık sebebine güç
katan, ulusalcılığı besleyen bir malzemedir Zaten bu sorun Cumhuriyet
rejiminde devam etmiştir. Ermeni sorunu aynı zamanda Müslümanlar için
de ayrı bir öneme sahiptir. Çünkü Müslümanlar sistemli biçimde
Cumhuriyet döneminde Türkçüleştirilmiş, ulusal kimliğe yer yer
fikirsel zaaflar yer yer e zorla eklemlendirilmişlerdir. Tuhaf olan
gerçek ise dindar kesimlerin de celladı olan İ.T zihniyetinin
işlediği suçların Osmanlı/Türk(?) savunusu adı altında dindar
kesimlerce "Ermeni Mezalimi" söylemiyle halen savunuluyor olmasıdır.
İslami kesim doğrudan bu sorunun bir tarafı olmasa da kimliği gereği
adalet gerektiren bir perspektife ve tavra sahip olmalıdır.
Müslümanların beraber yaşadıkları toplumda gerçekleşen böylesi
zulümlere karşı söyleyecek sözlerinin olmamasıdır asıl yanlış olan.
Toplumsal hafıza ve tarih, "hayal edilen" ulusun ve daha sonra
meydana çıkan ulus-devletin yapı taşlarıdır. Tarih, bu milletler
topluluğuna uyacak şekilde tek bir biçimde yazılmalıdır; öyle ki bu
milletler, hem iyi hem de kötü günde kendilerini tek bir ulus gibi
hissedebilsinler. Ernest Renan'ın da küstahça ifade ettiği gibi: "Bir
ulus ancak kendi geçmişinin çarpıtılmasıyla oluşturulabilir.
Geçmişini çarpıtmadan bir ulus oluşturmak imkânsızdır." "En yaygın
çarpıtma şekli ise 'unutmak'tır." Bugün Türk ve Ermeni
ulusalcılıklarını besleyen bu sorunun en azından vicdani ve ahlaki
yönü gözden kaçırılmamalıdır. Ermeni ulusalcılığının abartıları ve
Türkçülerin yok saymalarını bir kenara bırakırsak yerlerinden
yurtlarından sürülmüş yüzbinlerce insanın acılarını anlayarak,
katledilen, işkence ve tecavüzlere uğramış bir o kadar farklı din ve
kavimden insanın acılarına Kur'an'ın adalet mesajını
duyumsatabiliriz. Politik polemiklerde kağıt üzerinde birer sayı
olarak duran, soykırıma tabi tutulan ortalama 800.000 kadın, erkek,
çocuk, yaşlı/genç Ermeni'nin bıraktığı anılar, bir o kadar insanın
dünyanın dört bir yanına dağılması kuşaktan kuşağa aktarılan bir
travma olarak bugün halen yaşamaktadır. Bu travma aynı coğrafyada
beraber yaşayan Müslüman ahaliyle gayrimüslim ahalinin dayanışmasını
da ortaya çıkartır. Bir çok müslüman kendilerine sığınan Ermenileri
saklar, evlat edinir ya da evlenir. Müslümanlar ve gayrimüslimler
ortak ağıtlar yakarlar ulusalcı vahşetlere karşın...
Kur'an Buruc suresinde müminleri her türlü işkence ve katliamın
karşısında konumlandırmaktadır. Anadolu coğrafyası üzerinde yaşayan
farklı renklerin ulus saplantısı uğruna soldurulmasına karşı fıtrî
bir ses olmayı denedik bu çalışmamızda. Ermeni katliamı beraberinde
Anadolu'daki diğer farklılıkların da yok edilmesinin de yolunu
açmıştır. Kemalist rejim bu yolda Rum, Laz, Çerkez, Gürcü, Kirmanc,
Türkmen, Pomak, Zaza, Süryani ve ismini anabileceğimiz diğer bir çok
renkliliğini baskı, inkar ve asimilasyonla "Türk"leştirmeye
çalışmıştır. Kimlik olarak "Pozitivist Türk" kimliği bugüne kadar
zorla giydirilmeye çalışılmıştır Anadolu insanına. Ermeni sorununu
irdelemenin amacı kan davası gütmek değil geçmişin sadece daha
doğruya yönelik çıkartılacak bir yol işareti olduğu bilinciyle
hareket etmek olmalıdır. Ermeni sorunu T.C devletinin sürekililik
arzeden suç dosyasının da bir kanıtıdır. Bugün T.C'nin Osmanlı'nın
İslami izler taşıyan yönlerini (Halifelik, "millet" merkezli toplum
yapısı vs.) kimlik olarak reddetse de bu gibi suçlarını sahiplenmesi
ve tüm baskılara rağmen Ermeni sorununu kabul etmemesi manidardır.
Derin devlet sürekliliği 9.Cumhurbaşkanı Demirel'e Enver Paşa'ya iade-
i itibar yaptırıp adına anıtlar diktirmesine yeterli bir sebep olsa
gerektir...
Ermeni sorununa Müslümanların yaklaşım tarzı aynı zamanda Tevhidi
bilinçlenme sürecinde milliyetçi/mukaddesatçı çizgiyi aşmanın başka
bir aşaması niteliğindedir. Müslüman zihin kendisine egemenlerce
çizilen sağcı, ulus kimlikle muğlak bir ümmetçilik arasında gidip
gelen zaaflı bir zihin olmamalıdır. Maalesef, İ.T'nin tüm kirliliği
İ.T'yle aynı pozitivist kimliğe sahip aydınlarca reddedilirken kimi
dindar aydınlar "Yüzyılın başında "Enverizm" olarak dışa vuran açılma
ve büyümeye dönük tutumun, Osmanlı mirasını sahiplenen, Avrasya
vizyonlu bir ufukla yeniden gündeme gelmesi gerekmektedir."
Diyebilmektedirler. Müslümanlar kimliklerini, Kur'an'ın temel
prensiplerine sadık şekilde inşaa eden, adaletten asla vazgeçmeyen,
İslami kimliği çözmeye yönelik bir girişim olan ulus kimliği cahilî
olması dolayısıyla reddeden bir hat üzerinde her dem özeleştiriden
geçirmelidirler. Saltanatçı hamasetler, İslam düşmanı iktidarların
başkalarına karşı işledikleri insanlık suçlarını savunmaya en azından
görmezden gelmeye bizleri itiyorsa İslami düşüncemizin ciddi bir
ahlakî ıslaha ihtiyacı var demektir.
Dün Anadolu'da yaşanan Turancı şiddet dalgası, Hitler Almanyasında
tekrarlanmış, onu Bosna'daki Müslüman soykırımı izlemiştir. Bugün
halen Rus işgali Çeçenya'da, Siyonist vahşet Filistin'de sistematik
olarak soykırım suçunu işlemektedir. Ermeni sorunu örneğinde ve diğer
soykırımlar'da görüldüğü sorunun kaynağı bir kavmin başka bir kavmi
yok etme isteğinin ötesinde emperyalizmin çıkar paylaşımıdır.
Soykırımlar sorunu Emperyalizmin iki yüzlü çıkarcı yüzünü de ifşa
etmek için önemli bir alandır. Emperyalizm'in gayri insanî, ahlak-
dışı doğasına, Cahiliye'nin suçlarına ise ancak Kur'an'ın tevhid ve
adalet mesajı engel olabilir...
15- Akçam, Taner, İki Yanıt, 22.02.2001
http://www.bianet.org/diger/tartisma909.htm, Ayrıca Akçam'ın "Ermeni
Sorunu ve İnsan Hakları" isimli kitabı konu hakkında önemli bir
araştırmadır.
16- Bu Yazar, Şair ve gazetecilere Armen Dorian, Rupen Sevag, Yervant
Sırmakeşhanlıyan, Rupen Zartaryan ve Krikor Zohrab örnek verilebilir.
Bu aydınların yaşamları ve eserleri için Bknz. Tuğlacı, Pars, "Ermeni
Edebiyatından Seçmeler", Cem Yay. İst. 1992
17- Ermeni ulusalcıları Fedayi Çetelerini kendi kurtuluş savaşlarının
Kuvay-ı Milliyesi olarak kahramanlaştırmaktadırlar tıpkı Mukaddesatçı
ya da Laik Türk milliyetçileri gibi! bknz. http://www.fedayi.com (http://www.fedayi.com/)
18- Ermeni ulusalcılığının ürettiği vahşet için bknz. Altınay, Ahmet
Refik, "Kafkas Yolarında Hatıralar ve Tehassüsler", 1919, Yeni Bas.
Fikir Yay. İst. 1992 , Müslüman ahalinin katledildiği bölgeler ve
yapılan kazılar için bknz.
http://www.ermenisorunu.gen.tr/turkce/katliamlar/index.html; Duru,
Orhan, "Amerikan Gizli Belgelerinde Türkiye'nin Kurtuluş Yılları",
Türkiye İş Bankası Yay, İst.2001, s.69,75
19- Bknz.Yüksel, Müfid, "Kürdistan'da Değişim Süreci" Sor Yay.
Ank.1993, s.45-49, Erzincan, Mehmet, "Ermeni Soykırımında Kürtlerin
Rolü" 12 Sf. Makale, Web adres: Ararat Forum:
http://www.network54.com/Hide/Forum/message?
forumid=121213&messageid=1006812182
20 Hadduri, Macit, "İslam Hukukunda Savaş ve Barış" Çev.F.Gedikli,
Yöneliş Yay. İst. 1999, s.110
21 Altınay, Ahmet Refik, "İki Komite İki Kital" 1919, Yeni Baskı İst.
1992, Fikir Yay.
Kitabın internet nüshası: http://www.kurannesli.org/forum.htm
22- Düzel, Neşe, Sabancı Ü. Öğretim Üyesi Prof. Halil Berktay'la
Röportaj, "Ermenileri Özel Örgüt Öldürdü" Radikal Gazetesi, 9.10.2000
23- Documents on British Foreign Policy 1919-1933, 3rd Series, VII.
London: 1954, pp. 257-260. The original text as sent to the Foreign
Office August 25, 1939.
24- Gutman, Roy,"Bosna'da Soykırım Günlüğü", Çev.Ş.Altıntaş, Pınar
Yay. İst.1994, s.240-241
25- Gutman, A.g.e, s.244-245
26- Bknz. Zürcher, Erik–Jan "Modern Türkiye'de Siyasi Düşünce:
Kemalizm", İletişim Yay., Cilt 2 İst. 2001
27- Bknz. Pamak, Mehmet, "Kürt Sorunu ve Müslümanlar", Selam Yay. ,
Ceylan, Hasan Hüseyin, "Cumhuriyet Dönemi Din-Devlet İlişkileri,
Rehber Yay., 3 Cilt, İst.1993
28- Atay Falih Rıfkı.; "Zeytindağı" M.E.B Yay., İst.1981, s.36
29- Atay, Falih Rıfkı, "Çankaya, Atatürk`ün Doğumundan Ölümüne Kadar"
s.450
30- Kutay, Cemal, "Birinci Dünya Harbinde Teşkilat-ı Mahsusa", s 38
(1962) Bu kitapta yer alan Verilerin Çoğu Teşkilat-ı mahsusa'nın
kurucularından ve şeflerinden E. Kuşçubaşı tarafından sağlandı.
31- Dadrian, Almanya'nın Halep Konsolosu Rössler, Berlin'deki
Şanşölye'sine 27 Temmuz 1915 tarihli raporunda Özel Örgüt tarafından
gerçekleştirilen katliamın ayrıntılarını "hapisaneden salıverilen ve
üniforma giydirilen mahkumlar . . .sürgün konvoylarının geçmesi için
saptanan yerlere bir plan dahilinde yerleştirildiler" şeklinde
betimledi. A. A. Türkei 183/38, a23991; ayrıca bk. J. Lepsius,
yukarda not 116, 111; 1, Yalman, A., "Yakın Tarihte Gördüklerim Ve
İşittiklerim" (331) 1970. bilgisinin ve kaynaklarını verir. Bknz.
Dadrian, N. Vakahkn "Ulusal Ve Uluslararası Hukuk Sorunu Olarak
Jenosid" Belge Yayınları S. 57-59
32- War Cabinet's Hearings, 537. Batılı kaynaklar bu mahkumların
sayısını yaklaşık 30.000 olarak hesaplamışlardır. E.
Doumergue, "L'Arménie, Les Massacres Et La Questıon D'Orient" 24-25
(1916). Bir başka Batılı kaynağa göre, sayı 34.000 kadardır, s. S.
Zurlinden, 657. aktaran Dadrian, a.g.e, s.58
33- Altınay, "İki Komite İki Kital", s.45-47
34- Tunçay, Mete, "Cihat ve Tehcir: 1915-1916 Yazıları", AFA Yay.,
İst. 1991, s.6-7
35- Nursî, Abdülmecid, "Tarihçe-i Hayat", Sözler Yay. İst. 1977,
s.110
36- Nursî, Said, "İçtimai Reçeteler", Tenvir Neş., İst. 1990, 2/289
37- Nursî, Said, "Münazarat", Yeni Asya Neş. İst.1992, s.19
38- Günlük "Hadisat" Gazetesi, İstanbul, 4 Kasım 1918 sayısı.
39- Günlük "Sabah" Gazetesi, İstanbul, 21 Kasım 1918 sayısı
40- Günlük "İleri" Gazetesi, 1028, 1265, 1356. sayılar 1922
41- Temel, Mehmet, "İşgal Yıllarında İstanbul'un Sosyal Durumu", TC.
Kültür Bakanlığı Yay., Ank.1998, s.73-113
42- Çetecilikte, kahramanlık ve suçluluk arasında içiçe geçmiş bir
durum sözkonusudur. Çoğu zaman Kur'an'ın ahlaki ölçüleri bu durumdaki
grupları bağlamadığından erdemlilik ve canilik içiçe geçmiş bir
muğlaklık yaratmaktadır. Bu konuda ayrıntılı bir araştırma için
bknz. "Hobsbawm, Eric, "Sosyal İsyancılar", Çev. N.Doğru, Sarmal Yay.
İst.1993
43- Elbette bu gibi sorunlardan varlık bulup kan ve gözyaşıyla
beslenen tek ideoloji Türk Ulusalcılığı değildir. Helenizm ve Ermeni,
Kürt vb. ulusalcılıkları da payları oranında bu gibi sorunlarla
varlıklarını ayakta tutabilmektedirler. Dolayısıyla hiçbir
ulusalcılık bu tip sorunların bitmesini istemez aksine yeni sorunlar
üretme peşindedirler.
44- Laik ve Ulusçu rejim, Laikliğine kurban olarak Müslümanları
İstiklal Mahkemelerinde kurban ederken, Türklüğüne kurban için de 6-7
Eylül olayları, Varlık Vergisi ve 1936 Beyannamesi olayı gibi bir çok
sebep üretmiştir.
45- Mouradian, Khatchig, Taner Akçam'la Röportaj,
http://www.aztagdaily.com/interviews/interviews.htm
46- Mehmet Erzincan şöyle der: Dersim halkı, aynı zamanda otantik
ağıtları olan `lawik'lerle Ermeni Soykırımını tanıyan ilk halk
olmuştur tam olarak "Tertelê Hermenîyu" adlı lawik. A.g.m., Ararat
Forum.
47- Özcan, Ahmet, "Osmanlı'dan 21.Yüzyıla Kırılgan Muhayyile ve
Gelecek Ülküsü", Aylık "Değişim" Dergisi, Sayı:59, s.35 İst. Ekim
1998 Bu Muhafazakar demokrat ülkü teklifine cevap olarak bknz.
Kurbanoğlu, Bahadır, "Osmanoğulları'ndan 75.Yıla Kırılma mı,
Süreklilik mi?" Aylık "Haksöz" Dergisi, Sayı:92, s.41-46, İst. Kasım
1998
deryatulga
06.07.06, 01:44
Türkiye'de sadece akademik ünvanlar değil, başka makam ve rütbeler de intisab
sistemine göre dağıtılır. Bu dün de böyleydi, bugün de böyle, yarın da büyük bir
ihtimalle öyle olacak. Teselli makamında bunun çok özendiğimiz Almanya ve Fransa
gibi ülkelerde de yaygın bir uygulama olduğunu belirtelim. Baskın Oran'ın
intihalciliği ile bire bir uğraşmış değiliz ama uluslararası ilişkilerin yerli
malı kimi kuyruklu yıldızları Amerikan "revisionist" ekolünden 3-5 eseri
dipnotlarına kadar yağmalayarak kariyer yapmışlardır. Fazla uzağa gitmeden, yine
Ermeni meselesini devlet adına yıllardır çözmekten bıkmayanlara bir göz atmakta
fayda var.
Satın alınmanın bedeli sadece para değildir. Alışılmış anlamıyla şantajdan
başlayarak, kadın, şöhret veya intikam hırsının tatmini de bu kategoriye girer.
Ayrıca bilim adamını manipüle etmenin tek yolu da satın almadan geçmez, dolaylı
ve dolaysız nice psikolojik yöntem vardır. Aşırı milliyetçi duygularla büyümüş
birinin, hele hele
ablaları Kuşçubaşı Eşref'in çocukları ile arkadaşlık etmişlerse, "Kızıl
Elmacılığa" demir atacağı hususunda da bir sosyo-psikolojik kural yok. Hocası
Gündüz Ökçün, başında bulunduğu bakanlığın memurlarını sıradan katleden
Taşnakçılara karşı - Taşnakların ASALA'dan önce bu işe başlayıp, cinayet
sayısında da üstünlüğü ellerinde tuttuklarını hatırlatalım- "Bizler de sizler
gibi Osmanlılar'a karşı dövüştük, bizden ne istiyorsunuz?" pozisyonunu alan zat.
Baskın Oran ise "reddi miras etmezsek bu işi çözemeyiz!" pratik düşüncesinin
sahibi. Türkiye'nin sadece milletlerarası hukuk açısından Osmanlı mirasını red
edemeyeceğini sayın Profesörün bilmemesi mümkün mü? Ermeni Soykırımı denen
olayın uluslarası düzeyde savunulamazlığını bildiğini sananlar acaba kimler?
Medyada ve akademik ortamda? Meraklısına iletelim ki burada esas mesele devletin
siyasal iradesi, daha doğrusu iradesizliğidir. Bu iradesizliğin canlı
delillleri de Türkiye halkına devletin resmi tezi diye yutturulan fasaryanın
ihale edildiği ehiyetsiz ellerdir. Bundan bir kaç hafta önce Gürsel Göncü'nün
değindiği teslimiyet havası aslında 1984'den beri devletin ve onunla ilintili
medya, eğitim kuruluşu ve holdinglerin sahnelediği siyasetin kitlelere hazm
ettirelebileceği kanısının doğmasından ileri geliyor. Bizim kulağımza çalındığı
kadarıyla 1980'li yılların ortalarında propaganda işlerine kafası yatan bazı
kişiler, Erich Feigl gibi profesyonel Türk dostlarına "kör gözüne parmak"
türünden yaptırılan propaganda yerine, zahiren Türkiye'yi eleştiren eserler
yazdırıp, bunlar aracılığı ile kırmızı çizgilerin çektirilmesini tavsiye
etmişler. O tarihten bu yana
"Barışma/Diyalog" gibi repliklerle gürültü yaratan eserlerin satır aralarından
bunu çıkartmak hiç de güç değildir.
Olay öyle boyutlara ulaşmıştır ki, kimilerine başarılı olmaları halinde Erivan
Büyükelçiliğinin vaad edildiği Paris Ermeni çevreleri arasında bile dedikodu
sebebi olmuştur.
Baskın Oran'a ne vaad edilip edilmediğini bilecek halde değiliz. Ancak şu eski
yöneticilerimizin hiç birinin "Batılılar kadar büyük vahşete neden
olmadıklarını" Baskın Oran'ın yazılı olarak anlattığını bir yerlerde görmedik.
Ayrıca bunun bizim imajımızı neden düzelteceği de son derece merakımı mucip
oldu. Baskın Oran'ın kafası "sui misal misal olmaz" diyen Cevdet Paşa'nın da mı
gerisinde kalmış? Türkiye'yi mahkum eden kararlarda, "Tarihin en büyük
soykırımını yaptılar" sözü mü geçiyor? Baskın Oran ve benzerlerini görünce
insanın aklına Hakem Olayında Ebu Mus'al Aşari'nin oynadığı rol geliyor. O da
Muaviye'ye satılmamıştı, devrinin de bilginlerindendi ama bıraktığı miras
inanılmaz derecede kanlı bir iç savaş olmuştur.
Kemal Derviş'e yapılan saldırılardan anlaşılan artık Türkiye'de doğru dürüst
Fransızca bilen kimsenin kalmadığı.
Aynı minvalde başka bir saldırıya da Uluç Özülker maruz kaldı. Mukatele sözünü
ilk kullanan tabii ki Kamuran Gürün değil, genel bir yanilgiya göre Nemrut Mustafa Divanı Harbi önünde
Ziya Gökalp. Aslında hiç bir şeyi açıklayıp, kanıtlayamayan boş bir sözdür.
Taner Akçam da meseleye bu açıdan bakmış olacak ki "Armenien und der Völkermord
s.188"
de söylediği gibi, Gökalp'in mahkeme önündeki ifadesini Adan Zye kitabından
çıkartmıştır. Ermeni Soykırımı adı verilen olayın ideolojik arka planına çok
önem veren Akçam'ın İT'nin şef ideologunun sözlerini makaslaması bize yine de
tuhaf geldi.
FW edilen makalenin son paragrafının kimin fikirlerini temsil ettiği ise hiç
anlaşılmıyor. Eğer Ömer Tarkan burada kendi adına konuşuyorsa Baskın Oran'la
arasında ayrıntılardan çok öte bir fikir ayrılığı var demektir.
"Kolu büküldüğünde tükürdüğünü yalayan biz"lerin kim olduğuna da bir açıklama
getirmek gerekir. Bilimsel tartışma alanında Batı ülkelerinde kimse kimsenin
kolunu bükmüyor. Gayssot yasası Ermeni sorunu için geçerli değildir, bilim
adamı olarak "Soykırımı olmadı!" veya "Olduysa ceza hukuku bağlamında oldu,
karşılıklı oldu ve bunun bugün için uluslararası hukuk alanında bir yaptırımı
olamaz!" diyenleri de zındanlara tıkmıyorlar.
En haklı olduğu ve sayısız belgeyle desteklendiği noktalarda bile sesini
çıkartmaktan ürküp, köylü kurnazlıklarına sapan bir Dışişlerinin bulunduğu
ülkede aslında kimsenin Baskın Oran ve benzerlerini günah keçisi haline
getirmeye hakkı yok. Önümüzdeki aylarda ortaya bir de Ermeni Soykırımı Raporu
konur ve hükümet de yine üç maymunları oynarsa kimse şaşmamalı.
deryatulga
06.07.06, 01:46
Derya Tulga'nin, Ziya Gokalp'e ait bir cumleyi nicin kitabima almadigim
konusundaki sorusuna teknik bir aciklama yapmak isterim. Tahmin ediyorum
soz konusu olan cumle, Gokalp'e ait, "milletimize iftira etmeyiniz... onlar
vurdu, biz de vurduk" mealinde bir cumledir. Gokalp'in boyle bir soz ettigi
konuya iliskin yazilan bir cok kitapta tekrar edilmistir.
Bu alintiyi ilk kim yapti bilmiyorum ama ondan sonra herkes biribirinden
Gokalp boyle bir soz etmis gibi aktarmaya devam etmistir. Soz konusu
davanin durusma tutanaklari Takvim-I Vekayilerde yayinlanmistir. Ben de
herkes gibi, cok carpici buldugum bu ifadeyi kullanmak istedim ve bu
tutanaklarda Gokalp tarafindan edilmis bu sozu epey aradim ama boyle bir
soz bulamadim. Sirf bu cumleyi bulabilmek icin defalarca ve defalarca
okudum tutanaklari, ama boyle bir cumle yok. Sonucta Gokalp'e atfedilen bu
cumleyi, orijinal kaynaktan teyid edemedigim icin kullanmadim.
Jaescke, Kurtulus Savasi ile Ilgili ingiliz Belgeleri, s. 179'da,
"18.5.1919 tarihili basin" biciminde biraz bastan savma bir dipnot
kullanir. Bilal Simsir, Malta Surgunlerinde (s. 83) ayni ifadeyi tekrar
ederken dipnot bile vermez. Su siralar, donemin basinini taramakla
mesgulum. Orada da Ittihatcilarla ilgili durusma haberlerini okudum ama
henuz daha benzeri ifadeye rastlamadim. Gozumden kacmis da olabilir; eger
basinda bu carpici ifadeye rastlarsam kullanacagimdan emin olunuz.
Ek bir not da daha cok benim kanaatim: Takvimi Vekayi tutanaklari ile
basindaki haberleri karsilastirdiginizda, tutanaklarin, gazetelerden 3-4
misli fazla bilgi icerdigini goreceksiniz. Ben, tutanaklarda olmayan bir
sozun edilmis olduguna pek inanmiyorum. Ayrica Gokalp'in ifadeleri cok
urkek ve kacak. Yazdiklarinin bile arkasinda durmuyor, onlari savunmuyor
bile. Turancilik konusunda yazdiklari hakkinda soyledikleri, Ittihat-daki
sorumluluklari konusunda soyledikleri cok 'dik bir durus'a denk dusmuyor.
deryatulga
06.07.06, 03:00
Ermeniler ve Türkler: Bin Yıllık Yaşanmışlık
Belge, Akçam, Oran, Kertel ve Zarakolu'nun da katıldığı Fondazione Giorgio Cini Vakfı'nın düzenlediği konferansta "20.yüzyıldaki tüm soykırımlar", "Ermeni soykırımı", inkar politikaları, toplumsal travmaları, tarihsel bellek, unutuş ve diyalog tartışıldı. -------------------------------------------------------------------------------- BİA Haber Merkezi 08/11/2004 -------------------------------------------------------------------------------- BİA (Venedik) - Fondazione Giorgio Cini Vakfı öncülüğünde Türkiye, Ermenistan, Amerika Birleşik Devletleri, Almanya, İtalya ve Fransa'dan aydınlar ve araştırmacılar üç gün boyunca "Bin yaşanmışlık" başlığıyla "Ermeniler ve Türkler"i tartıştı. Toplantıda, Türk /Türkiyeli ve Ermeni toplumlarının farklı düzeylerdeki ruhsal ağırlıklı travma içinde oldukları, durumun her iki halkın sağlıklı ilerlemesini engellediği, bundan sadece diyalog yoluyla çıkılabileceği önemle vurgulandı, diyalogun da her iki toplumun ırkçılığa varan milliyetçi unsurlarının çıkarttığı zorluklara karşın bugün meyveler vermekte olduğu değerlendirmesi yapıldı. 28-30 Ekim günleri San Giorgio adasında yapılan toplantıda konuşmacı olarak Prof. Dr. Paolo Portinaro, Prof. Dr. Israel W. Charny, Psikanalist Héléne Piralian - Simonian, Frank Chalk, Raymond Kevorkian, Prof. Dr. Taner Akçam, Ruben Adalian, Dr. Yves Ternon, Prof. Dr. Hermann Goltz, Rupen Safrastyan, Prof. Dr. Halil Berktay, Vladimir Margaryan, Prof. Dr. Murat Belge, Prof. Dr. Baskın Oran, Aldo Ferrari, Dr. Ferhat Kentel ve Ragıp Zarakolu katıldılar. Üç günlük buluşma Fondazione Giorgio Cini Vakfı yöneticilerinden Antonio Rigo ve Venedik Ca' Foscari Devlet Üniversitesi Ermeni Dil ve Edebiyatı Kürsüsü Başkanı Prof. Dr. Boğos Levon Zekiyan'ın yönettiği yuvarlak masa toplantısıyla sona erdi. Yuvarlak Masa'da konuşmacıların yanı sıra şarkiyatçı Mauro Bussani ile edebiyatçı Antonia Arslan, türkolog Giampiero Bellingeri ve Ankara'da İtalya Büyükelçiliği Kültür Ataşeliği görevinde de bulunmuş olan Bizans ve İslam sanatı tarihçisi Gianclaudio Macchiarella de vardı. İnkar, unutuş, travma Torino Üniversitesi Siyasal Felsefe bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Portinaro 1960'ların ikinci yarısında Biafra'da yapılan katliamları temel alan "20. yüzyılda tüm soykırımlar üzerine bakış" üzerine konuştu. Kudüs Holokost ve Soykırım Enstitüsü Genel Müdürü Prof. Dr. Charny, "Tarihsel bellek ve devletlerin 'real politik' adına, Ermeni Soykırımı'nın inkâr veya minimalize edişiyle, tarihin asıl gerçek bellekle olan ilişkisi" üzerine konuşurken İsrail'in yanlış bulduğu politikalarına da değindi. Fransa'da "Soykırım mağdurlarının, gelecek kuşaklar üzerindeki etkileri" konusundaki çalışmalarıyla tanınan Psikanalist Piralian - Simonianun konusu "İnkârcılığın, inkâr eden taraf üzerinde doğurduğu ağır travma" idi. Montreal'de "Soykırım ve İnsan Bilimleri Enstitüsü"nde "Ermeni Soykırımı Tarihi" üzerine çalışan araştırmacı Chalk "her soykırımın kendine özgü yanları" olduğuna işaretle, "soykırım için ille 'gaz odaları ve insanların sabun yapılması şartı olmadığını" söyledi. "Bunların olmadığı şartlarda 'yapılan soykırım değildir' demek, bilimle, hukukla ve vicdanla bağdaşmaz. Akçam: Fransa ve İngiltere'nin sorumluluğu Sorbonne Üniversitesi'nden Tarihçi Kevorkian da "Osmanlı İmparatorluğu'nda, Ermenilerin demografik haritası" çizdi. Minessota (ABD) Üniversitesi'nden Prof. Akçam İttihatçı'ların "Ermeni Sorunu"nu nasıl çözdükleri ve Cumhuriyet döneminde, bunun nasıl bir 'Türk kimliği' oluşmasına yol açtığı üzerine konuştu. "Fransa ve İngiltere, 1918 Mondros Antlaşmasına göre, Osmanlıların elinde kalan toprağı 'Türkiye'nin egemenlik bölgesi' olarak, kabul etseler, ki 1923'de kabul ettiler, hem bu üç-dört yıl içinde,daha fazla cinayetler işlenmemiş, nice insanın ocağı sönmemiş olurdu. "Ne ilginçtir ki bu ülkeler, şimdilerde Türkiye'yi Ermeni Soykırımı'nı tanımamakla suçluyor, Türkiye'yi Avrupa Birliği üyeliğine kabul etmemek gibi, gizli bir amacı kamufle etmek için kullanıyorlar.".. "Almanya'nın üç suçu!" ABD'de, hiçbir Ermeni siyasal kuruma bağlı olmayan "Armenian Assembly of America"nın, (Amerika'nın Ermeni Meclisi) Akademik ve Arşiv İşleri Sorumlusu Adalian "Türkiye içi ve dışındaki arşivlerin, son durumu" ve bu arşivlerin ışığı altında, bir son durum analiziyle gözlemler aktardı. "İttihatçı Dr. Nâzım'ın Ermeni yetişkin ve çocukları kobay olarak kullanması" üzerine çalışmasıyla da tanınan Sorbonne Üniversitesi Tarih Fakültesi'nden Dr. Ternon, "İnkârcılığın problematiği, Türkiye'nin inkar ettiği Ermeni, Rwanda'ca inkâr edilen Tutsi ve halen bazı çevrelerce inkâr edilen Musevi soykırımları, inkârlarının kıyaslaması" üzerine konuştu. Martin Luther İlahiyat Fakültesi'nden Prof. Dr. Goltz ise "Almanya-Ermenistan-Türkiye ve tarihten alınacak dersler" başlıklı konuşmasında "Almanya'nın, 1906'da Afrika'da 'devlet çıkarları uğruna bütün bir kabileyi yok etme, Musevi Shoah'sı ve Ermeni Soykırımı'nda olduğu gibi, tam üç insanlık suçunda, boynunda büyük vebâlleri olduğunu" söyledi. Erivan Devlet Üniversitesi Türkoloji Bölümü'nden Safrastyan "Selçuklular döneminden 19. yüzyıl sonuna Ermeni ve Türk ilişkileri"ne panoramik bir bakış attı. Öğrenmek ve diyalog İstanbul Sabancı Üniversitesi'nden tarihçi Prof. Dr. Berktay "Söylem ve gerçek arasındaki fark ve 1915 vahşeti hakkında modern Türkiye'nin milli muhayyilesi" üzerine konuştu. Berktay, kendi ailesinden verdiği örneklerle, bir bireyin günlerden bir gün, bazı aile fertlerinin katliamlara karışmış olduklarının öğrenmesinin, o bireye nasıl bir şok yaratacağını ve dolayısıyla Türkiye insanına birçok şeyi anlatmanın, ne kadar zor olduğunu ama bundan da kaçınılamayacağını, bunun bir zorunluluk olduğunu örnekledi. Milano'daki "Kafkasya - Asya Araştırma Programı (ISPI)editörü, Trieste Üniversitesi'nden Ferrari, "Türkiye'nin Soykırımı Tanıması: Avrupa yolunda önemli bir nokta" üzerine konuştu. İstanbul Bilgi Üniversitesi'nde Karşılaştırmalı Edebiyat Bölüm başkanı ve yazar Prof. Dr. Murat Belge, "Ermeni Sorunu' bir 'İnsan Hakları Sorunu'" başlığıyla konuşurken bu iki sorunun ilişkisini açtı ve katıldığı diyalog toplantılarından edindiği deneyimleri aktardı. Ermenistanlı hukukçu Margaryan "Ermeni Soykırımı'nın, uluslararası hukuk temelinde, resmi sorumluluğu"nu tartıştı. Prof. Oran: İki taraflı hastalık Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi'nden Prof. Dr. Oran'ın konusu " Türkiye'de tabuların kat ettiği yollar ve 'Ermeni Sorunu'nun tarihsel ve psikolojik algılanması" idi. "Bu sorun artık 'iki taraflı bir hastalık' halini almış durumdadır. Türkiye'de bir tür 'Sevres paranoyası' şeklini almış, bir resmi paranoya mevcut. Diyaspora'nın da çekmiş olduğu acıdan dolayı, bir 'travma'sı ortaya çıkmıştır. "Türkiye'nin bu sorunu artık bir tabu olmaktan çıkarmalı ve aydınlarıyla, rahatça konuşabilir ve tartışabilir bir ortam yaratabilmelidir. Kısacası, Türkiye geçmişiyle hesaplaşmalıdır. "Diyaspora da Ermeni halkındaki travmayı ortadan kaldırmak için çalışmalı ve bunu da öldürülmüş olan Ermenilerin intikamını almak için değil, Ermenistan ve Türkiye'de yaşayan kendi soydaşlarının mutluluğunu aramak biçiminde olmalıdır." Zarakolu: Boğazındaki düğümü fırlatırsa İstanbul Bilgi Üniversitesi'nden Dr. Ferhat Kentel "Türkiye'de Ermeni olma sanatı" üzerine konuştu. "Ermeni Tabusu" adlı kitabı basan, Belge Yayınları sahibi Zarakolu "Osmanlı 'Millet' sisteminin çokuluslu toplumundan, Cumhuriyetin 'Ulus Devlet' sisteminin, tekulus hegemonyasına ve yarının 'Demokratik Cumhuriyet sisteminde çok kültürlü topluma geçiş" üzerinde, dün, bugün ve yarın eksenli, bir düşünsel foto albümü sergiledi "Türkiye, yıllar önce, Ermeni Soykırımı üzerine özeleştiri yapıp, Ermeni halkı önünde, vicdani bir görev olan özrü dilese, bir projeler paketi sunsaydı, insanlığın sevgi ve saygısını kazanmış olurdu. "Bunca deneyim ve birikimden sonra, Türkiye'nin artık belirli bir olgunluğa erişmiş olacağına inanmak istiyorum, işte boğazındaki o 'Ermeni Soykırımı' denen, düğümü de dışarı fırlattıktan sonra, demokratikleşme doğrultusunda çok daha kalıcı bir yapılanmaya gideceğini düşünüyorum!" (RAH/NM)
deryatulga
06.07.06, 03:01
Taner ve Candan Beylerin ısrarına dayanamayarak bir şeyler yazmaya karar verdim. Gel gör ki işin daha başında tıkanıp kaldım. Sorun belli. Ben soykırımını kabul etsem de, etmesem de bunu kabul eden tezleri belirli bir düzen içinde irdelemeliyim. Yoksa "Soykırımı zaten yoktur!" diye başlayıp da "Ben dememişmiydim?" diye bitiren TTK/ASAM tarihçilerine dönerim.
Bu tür çalışmalarda kronolojik disiplin kadar, tarihsel sınırlama da önemlidir. Aslında bizim Ermenilerle barışma işimiz yolunda giderken, birileri su koyverip soykırımına 1915-1923 tarihleri arasını yakıştırınca, başta Emin Çölaşan olmak üzere bazı köşekadıları "Biz bu olaylar Osmanlı devrinde kalmışdı sanıyorduk, halbuki bunlar Atatürkümüz'e bile dil uzatıyorlar" diye feryadı bastılardı. Neticede konunun bazı uzmanları uzlaşma tabanı olarak 1915-1917 arasını vurguladılar. Eski dille ala ve rana da, ortada yöntem açısından bir sıkıntı var.
Haziran 1915'de Şebinkarahisar'da meydana gelen olaylarla Ekim 1920'de Haçin/Saimbeyli olayları arasında
büyük çapta yapısal benzerlikler vardır. Birincisinin neden soykırımı tarifine uyup da ikincisinin neden bu betimlemenin dışında bırakıldığını, olayların niteliğini incelemiş arkadaşlardan soruyorum.
Olaylar benim dediğim gibi özdeşse ya ikisi de soykırım değildir, o zaman soykırımı tezinin savunucularının
önemli bir dayanağı olan Şebinkarahisar ögesinin çeteleden silinmesi lazım. Yahut ta her ikisi de soykırımıdır,
o zaman bu 1915-1917 tarihi keyfi olarak veya birilerini yatıştırmak için ortaya atılmış bir tarihtir.
Ben kim kitap yazmak kim? Daha ilk adımda başıma gelen işe bak!
deryatulga
06.07.06, 15:44
Ermeni katliamına 3A-2U formülü
Ermeni Çeteleri Katliamına Uğramış Mağdur Aileleri Dernekleri Federasyonunun 1915'te yaşanan olayları Türk ve dünya kamuoyuna 3A-2U (Anla-anlat-an/unutma-unutturma) formülüyle duyuracağı bildirildi.
Ermeni Çeteleri Katliamına Uğramış Mağdur Aileleri Dernekleri Federasyonundan yapılan açıklamada, federasyonun olağan genel kurulunun delegelerin katılımıyla Van'da yapıldığı, yönetim kurulu başkanlığına İkram Kali'nin getirildiği genel kurul sonrasında, sonuç bildirgesi yayınlandığı kaydedildi. 1. Dünya Savaşı yıllarında, Rus işgaline uğrayan doğu illerinin işgal güçlerinden destek alan Ermeni çetelerinin katliam ve saldırılarına maruz kaldığı ifade edilen bildiride, tarihte eşine az rastlanır bu saldırılar sırasında yüz binlerce masum insanın, yaşlı, kadın, çocuk ayrımı yapılmadan katledildiği belirtildi.
Yaklaşık bir buçuk milyon kişinin de canını kurtarabilmek için perişan bir halde ülkenin iç kesimlerine kaçmak zorunda kaldığı kaydedilen bildiride, ''Bu amansız işgal yıllarında yabancı gözlemcilerin de tanık olduğu üzere evlerimiz, iş yerlerimiz, okullarımız, hastanelerimiz yakılıp yıkıldı. Bölgede medeniyet adına ne varsa acımasızca yok edildi. Bu tahribat etkileri günümüzde de kuvvetle hissedilen sosyal, ekonomik ve psikolojik çöküntü yarattı'' denildi.
Günümüzde köylerde ve kentlerde yaşanan ağır sorunların temelinde de Ermeni katliamları ve Rus işgalinin önemli yeri bulunduğuna işaret edilen bildiride, bu trajik olayların üzerinden 90 yıl gibi uzun süre geçmesine rağmen halen ailesini, yakınlarını, çocuklarını bulamayan gözü yaşlı, yüreği ezik, acı hatıralarıyla yaşayan on binlerce mağdur ailenin bulunduğu vurgulandı. Sözde soykırım iddialarının dünya barışına ve çocukların geleceğine yönelik ciddi tehdit olarak görüldüğü ifade edilen bildiride, şöyle denildi:
''Federasyonumuz, bir yandan asılsız soykırım iddialarına karşı mücadele ederken diğer yandan da Ermeni çeteleri katliamına uğrayan, yakınlarını kaybeden, ekonomik ve sosyal travmalar yaşayan mağdur ailelerin sesini bundan sonra daha yüksek sesle haykıracak ve sorumlularının Türk ve dünya kamuoyu önünde hesap vermesini talep edecektir. Federasyonumuz, derneklerimiz, mağdur ailelerimiz ve yakınlarımız bundan böyle 1915'te yaşanan katliamları, kayıpları, acıları, travmayı Türk ve dünya kamuoyuna 3A-2U (anla-anlat-an-unutma-unutturma) formülüyle duyuracak ve yaşatacaktır.''
deryatulga
06.07.06, 23:50
"Ein Volk auf der Schlachtbank"
http://www.haias.net/images/1.gif
Im Frühjahr 1915 begann im Osmanischen Reich der Völkermord an den Armeniern. Das deutsche Kaiserreich deckte das Verbrechen.
http://www.haias.net/images/1.gif
DER SPIEGEL 12/2004 - 15.März 2004 - von KAREN ANDRESEN
http://www.haias.net/images/1.gif
http://www.haias.net/historie/_images/stop_genocide.jpgEs ist historisch unbestreitbar, dass es 1915-16 im damaligen Osmanischen Reich systematische Verfolgungen und Vertreibungen von Armeniern gegeben hat, die über eine Million Opfer forderten und die nach den geltenden menschenrechtlichen Kriterien den Tatbestand des Völkermordes erfüllen.
Die Männer holten sie zuerst. Eines Sommermorgens im Jahre 1915 führten türkische Häscher alle männlichen Bewohner von Adiyaman ab. Ihre Familien sahen sie nie wieder.
Als Nächstes traf die zurückgebliebenen Frauen und Kinder der Bannstrahl der Machthaber in Konstantinopel. Sie wurden aus ihrer Heimatstadt gejagt und wochenlang kreuz und quer durch die glühende Hitze getrieben. 2000 Menschen, ohne Wasser und ohne Brot. Mütter, deren Säuglinge in ihren Armen starben. Junge Mädchen, die sich ängstlich vor Vergewaltigungen zu schützen suchten.
Das Wenige, was die Verbannten am Leibe mitführten, nahmen ihnen schon bald Wegelagerer ab. Wen die Kräfte verließen, der blieb am Straßenrand liegen. Über dem Land lag beißender Verwesungsgeruch.
Vergebens hatten die verzweifelten Frauen den Gouverneur in Adiyaman angefleht, sie nicht erst auf lange Todesmärsche zu schicken, sondern gleich zu erschießen. Nicht einmal diese Gnade mochte Konstantinopel seinen armenischen Untertanen gewähren.
Seit Oktober 1914 stand das Osmanische Reich an der Seite Deutschlands und Österreichs im Krieg, und im Schatten der großen Schlachten orchestrierte die Regierung noch ein anderes blutiges Projekt - die Vertreibung und Ermordung der christlichen Armenier.
Es war ein Genozid, der an Grausamkeit wohl nur noch vom Holocaust an den europäischen Juden mehr als zwei Jahrzehnte später überboten wurde. Über eine Million Menschen starben qualvoll, und auch diesmal waren die Deutschen nicht ohne Schuld.
Zwar hatte das Kaiserreich den Völkermord nicht initiiert, wie es die Propaganda der Entente behauptete. Aber Berlin deckte ihn. Aus Sorge, den Waffenbruder am Bosporus zu verlieren, aber wohl auch, weil viele im wilhelminischen Deutschland die Abneigung der Türken gegen die Armenier teilten.
"Blutsauger" seien sie, hieß es, und "gewissenlose Krämer", verschlagen und hinterlistig - Stereotype, wie sie die antisemitische Hetze in Deutschland auch gegen Juden benutzte. "Der Armenier ist der schlechteste Kerl von der Welt", schrieb Karl May, der in seinem Leben nie mit Armeniern zusammengetroffen war.
Die Menschen, gegen die sich diese Schmähungen richteten, lebten vor allem im Ostteil des Osmanischen Reiches, an der Grenze zu Persien und zum türkischen Erzfeind Russland, wo es ebenfalls große armenische Siedlungsgebiete gab.
Die Armenier waren besser ausgebildet als ihre türkischen oder kurdischen Nachbarn und deshalb zu einem wichtigen Wirtschaftsfaktor im Vielvölkerstaat aufgestiegen. Schmiede und Schlosser, Maurer und Schneider, Apotheker und Advokaten gehörten überwiegend der christlichen Minderheit an.
Seit Mitte des 19. Jahrhunderts begeisterten sich armenische Intellektuelle zunehmend für nationale Bewegungen - eine Entwicklung, die in Konstantinopel mit Misstrauen registriert wurde. Zumal sich auch die europäischen Mächte und, fataler noch, das am Bosporus verhasste Russland für mehr Eigenständigkeit der armenischen Minderheit stark machten. Schon 1895 begannen antiarmenische Pogrome, bei denen Tausende starben.
Die Lage spitzte sich zu, als 1913 Mitglieder der jungtürkischen Bewegung im Osmanischen Reich die Alleinherrschaft übernahmen. Getrieben von der Angst, ihr ohnehin in Auflösung begriffener Vielvölkerstaat könnte vollständig auseinander brechen, verschrieben sich die neuen Machthaber einem radikalen Nationalismus. Die Türken, so ihre Überzeugung, müssten andere ausrotten, um ihrer eigenen Ausrottung zu entgehen.
Die Deportationen begannen in Zeytun, einem Ort im Taurusgebirge, dem Franz Werfel in seinem berühmten Roman "Die vierzig Tage des Musa Dagh" ein bewegendes Denkmal gesetzt hat. Im April 1915 verschanzten sich dort in einem Kloster 150 Deserteure. 4000 türkische Soldaten stürmten das Gebäude. Einen Tag später wurden die Bewohner der Stadt, die heute Süleymanli heißt, in die nahe gelegenen Sümpfe oder die Syrische Wüste getrieben.
Bald schleppten sich aus fast allen armenischen Ansiedlungen des Osmanischen Reiches verängstigte Menschen über die staubigen Straßen. Oder sie wurden in überfüllten Bahnwaggons wie Vieh durchs Land transportiert. Wer die Strapazen überlebte, musste in einem der Konzentrationslager in der Wüste ausharren, ohne Dach über dem Kopf. Allenfalls ein paar Erdlöcher boten spärlichen Schutz vor Hitze und Kälte. "Mein Volk", so die Klage eines armenischen Geistlichen, "liegt auf der Schlachtbank."
Der Regierung des deutschen Kaiserreichs blieb das mörderische Treiben ihres türkischen Verbündeten nicht verborgen. Schon am 10. Mai 1915 berichtete der Konsul in Aleppo, Walter Rößler, von einer "Vernichtung der Armenier in ganzen Bezirken". Seine Kollegen aus Erzurum und Adana schlugen ebenfalls Alarm.
Berlin beeindruckte das nicht. Die Regierung in Konstantinopel hatte militärische Gründe für die Vertreibungen vorgeschoben, und die deutsche Regierung hielt sich an diese Version. Die Maßnahmen, so der deutsche Botschafter Hans Freiherr von Wangenheim, bedeuteten zwar eine "große Härte", seien aber "leider nicht zu vermeiden".
Erst als die Kriegsgegner Deutschlands das Kaiserreich für die grausamen Massaker mitverantwortlich machten, entschloss sich Berlin, in Konstantinopel zu protestieren - besorgt allerdings mehr um den eigenen Ruf als um das Leben der Armenier. Er habe die Hohe Pforte, so Botschafter Wangenheim im Juli 1915, "darauf aufmerksam gemacht, dass wir Deportationen der Bevölkerung nur insofern billigen, als sie durch militärische Rücksichten geboten" sind.
Konstantinopel blieb uneinsichtig - und konnte sich dabei auch auf deutsche Militärs berufen, die das Kaiserreich zur Reorganisation der osmanischen Armee an den Bosporus entsandt hatte. Etwa auf Korvettenkapitän Hans Humann, der feststellte: "Die Armenier wurden jetzt mehr oder weniger ausgerottet. Das ist hart, aber nützlich." Oder auf den Offizier Eberhard Wolffskeel, für den die Deportation der Bewohner von Zeytun "eine günstige Gelegenheit" war, endlich "aufzuräumen". Nur Paul Graf Wolff-Metternich, seit dem 15. November 1915 Botschafter in Konstantinopel, mochte nicht stillhalten. Knapp einen Monat nach seinem Amtsantritt schrieb er an Reichskanzler Theobald von Bethmann Hollweg, dass gegen die "Armeniergräuel" unbedingt "schärfere Mittel notwendig" seien - etwa die Veröffentlichung eines scharfen Protestes in deutschen Zeitungen.
Bis dahin hatten die Deutschen in der zensierten Presse des Kaiserreichs von den Vorgängen im Osmanischen Reich kaum etwas erfahren. Und auch jetzt lehnte Bethmann Hollweg jede öffentliche Verurteilung des Bündnispartners ab. "Unser einziges Ziel ist, die Türkei bis zum Ende des Krieges an unserer Seite zu halten, gleichgültig, ob darüber Armenier zu Grunde gehen oder nicht", schrieb er unter die Metternich-Vorlage.
Zehn Monate später musste der Botschafter seinen Posten räumen. Die meisten Deutschen konnten auch weiterhin allenfalls in Kirchenblättchen lesen, dass im Osmanischen Reich gerade ein ganzes Volk ausgelöscht wurde.
Adolf Hitler allerdings muss über das Schicksal der Armenier wohl informiert gewesen sein - und hoch erfreut darüber, dass der Genozid nach Kriegsende so schnell in Vergessenheit geraten war. "Wer spricht heute noch vom Völkermord an den Armeniern?", soll der Diktator seine Zuhörer im August 1939 auf dem Obersalzberg spöttisch gefragt haben.
Gut zwei Jahre danach begannen die Massendeportationen in die deutschen Vernichtungslager.
KAREN ANDRESEN
deryatulga
23.10.06, 16:35
Tehcir, mukatele, kıtal...defaultStatus = 'Haberler \> Yaşam \> Tehcir, mukatele, kıtal... - 1/1. sayfa';
(1/1)
Kaynak: radikal2
Yer: istanbul
Tarih: 23.10.2006
AHMET İNSEL
Hatırlar mısınız, biz bir zamanlar Ermeni tehcirinden söz ederdik. l. Dünya Savaşı sırasında Osmanlı Ermenilerinin başına gelen üzücü olayların bir mukatele sonucu olduğunu ifade ederdik. Mukatele Osmanlıcada, birbirini öldürme, vuruşma demektir. Unutmuş olanlar için hatırlatalım, tehcir de, zorla göç ettirme anlamına gelir. Tehcir, zorunlu iskândan daha ağır bir idari karardır. Deprem tehlikesi nedeniyle, bir kasabanın zorla boşaltılıp kasaba halkının daha güvenli bir yerde iskân edilmesine benzemez. Yabancı dile çevirince, kelimenin nasıl ağır bir yük taşıdığı daha iyi anlaşılır. Tehcirin İngilizce ve Fransızcadaki karşılığı olan "deportation", temerküz kamplarına yollanmayı veya lanetlenip o ülke sınırları dışına çıkarılmayı ya da kuş uçmaz kervan geçmez, yaşaması zor bir diyara sürgün edilmeyi ifade eder. Bir insanı veya insan topluluğunu etnik, dini, kültürel veya siyasal kimliği nedeniyle cezalandırmanın adıdır.
Sadece tehcir ve mukateleyi değil, o dönemde yaşananları ifade etmek için "kıtal" kelimesini de geçmişte kullanırdık. Bilmem hatırlıyor musunuz? Mukatele kelimesiyle eşanlamlı olan bu kelime de vuruşma, boğuşma, çarpışma anlamında Osmanlıcada kullanılırdı. Bir Harbiyeli olan ve Osmanlı ordusunda subaylığın yanında, Harbiye mektebinde tarih öğretmenliği yapmış olan Ahmet Refik'in (Altınay), Ermeni tehcirini ele aldığı, 1919 yılında yayımlanan küçük kitabına verdiği başlık, 'İki Komite, İki Kıtâl'dır. Komitelerin biri İttihat ve Terrakki, diğeri ise Taşnak'tır. Ahmet Refik, Taşnak partisinin yaptıklarını "kıtal" olarak tanımlarken, İttihatçıların yaptıkları için de aynı ağır tabiri kullanır.
Türk soykırımı
Gene hatırlayacaksınız, bundan 40 sene öncesine kadar, Ermenilerle geçmişte yaşananlar hakkında, bir vesileyle kendilerine soru sorduğumuz annelerimiz, babalarımız, ninelerimiz, dedelerimiz, "Sus evladım, karşılıklı çok büyük acılar çekildi" der ve başlarını çevirir, hüzünle bilinmez bir noktaya bakarlardı. Ermeni çetelerinin yaptığı vahşeti de anlatan olurdu, "Bizim buralarda çok Ermeni kesildi" diyen de. Ama bunları, övünçlü bir ses tonuyla değil, kederli ve mahçup bir ifadeyle söylerlerdi.
Bugün ise, Osmanlı Ermenilerinin başına gelen bir soykırım mıydı, yoksa büyük bir katliam mıydı konusunu bile konuşmuyoruz. TTK'nın 1983'te yayımladığı, Kamuran Gürün'ün 'Ermeni Dosyası' başlıklı kitabında dile getirdiği 300 binden biraz az Osmanlı Ermenisi maktul, TTK'nın şimdiki başkanının çalışmalarında 50 bine iniyor. Buna karşılık, Ermeni çetelerinin, Rus ordusu ve Fransız ordusu içinde oluşan Ermeni birliklerinin yaptıkları Müslüman katliamının sayısı her yıl artıyor. Artık Türk soykırımından bahseder olduk.
Yapılanın bir soykırım olmadığını ama çok vahim bir katliam, dönemin yöneticilerinin bir kısmının işledikleri ağır bir suç olduğunu geçmişte yarım ağız da olsa kabul ederken, şimdi "biz onları değil, onlar bizi öldürdü" noktasına geldik. Özellikle genç kuşaklar getirildi. Ahmet Refik'in kitabını 1999'da yeniden yayımlayan Bedir Yayınevi'nin, kitabın arka kapağına koyduğu tanıtım yazısındaki son cümle, oluşan inkarcı dili çok iyi ele veriyor: "Bu eserde Ermeni komitelerinin devlete ve Müslümanlara karşı yaptıkları kötülükler ile İttihat ve Terakki komitesinin bir kısım Ermenilere uyguladığı muamele dile getirilmektedir."
Dikkat ederseniz, kitapta söz konusu olduğu iddia edilen, Ermenilerin yaptıkları "kötülükler" ve İttihat ve Terakki'nin bir kısım Ermeniye uyguladığı "muamele"dir. Halbuki Ahmet Refik iki kıtalin de bu ülkeye yapılmış en büyük kötülüklerden biri olduğunu kitabında belirtir. Bugün ise, başka bir yerde değil, bu kitabın arka kapağında, Ermenilerin maruz kaldıkları katliamı "muamele" olarak adlandırıp sıradan bir idari işlem seviyesinde ele alabiliyoruz. Bize karşı yapılanlar kötülük, biz ise muamelede bulunuyoruz. Dil, bilincin aynasıdır. Bilincimizde son dönemde yaşanan bu kırılma son derece endişe verici.
Günümüzde toplumların bilinçaltına inmek daha kolaylaştı. İnternet okyanusuna atılan "haberler", dosyalar, elektronik posta grupları ve sohbet odalarında konuşulanlar, dilin iyice kemiksizleştiği, görünmez olma kolaylığının sohbet rahatlığını katmerleştirdiği ortamların damgasını taşıyor. İhbarlar, dezenformasyon için hazırlanmış dosyalar, iyi niyetli mesajlar, kamu alanında ifade edilmekten imtina edilen sözler ve görüşler, burada başdöndürücü bir hızla ve çoğalarak dolaşıyor.
İşlenmiş suçları övme
Fransız Ulusal Meclisi'nin Ermeni soykırımını inkarı cezalandırma yasası Türkiye'de tartışılırken, dahil olduğum haberleşme gruplarından birinde, "Soykırımcı Milletler" başlıklı bir diapozitif dosyası grup üyelerine yollandı. Belli ki bunu bize aktaran arkadaş, dosyanın içeriğini beğenmiş, sahiplenmiş, bunu bizimle paylaşmak istiyor.
Dosya, Kristof Kolomb'un gelmesinin ardından neredeyse yok olan Awaks yerlilerinin 16. yüzyıl başında maruz kaldıkları soykırımla başlıyor. Ardından Norveçlilerin 1920-30'larda Tatar göçerlerini zorla kısırlaştırıp elektroşoka tabi tutarak işledikleri soykırım geliyor. Bunu, İngilizlerin Avustralya'da Aborijinler'e, Almanların Güney Afrika'da Herero ve Nama'lara, gene Almanların Yahudi ve Çingenelere, Amerika ve İngilizlerin Dresden bombardımanı sırasında Almanlara işledikleri soykırımları belirten kareler izliyor. Danimarkalıların ll. Dünya Savaşı sonrasında Alman mültecilerine, Kıbrıs'ta Rumların Türklere uyguladığı soykırımlar, Yunanlıların ve Bulgarların Türklere karşı uyguladıkları etnik ve kültürel soykırım, elbette Ermenilerin Türk soykırımı (ilçe ilçe tutulmuş maktul listesiyle) ve Amerikalıların Irak'ta yapmaya devam ettikleri soykırım bilgilerini içeren sayfalarla sona yaklaşılıyor. 20. yüzyılda yapılan 50 farklı etnik ve kültürel soykırımın listesiyle dosya bitiyor.
Bu dosyayı büyük bir iftiharla hazırlayan kişi veya kişilerin, dosyayı beğenip başkalarına yollayanların kendilerine şu küçücük soruyu hiç sormadıklarını insan dehşet içinde görüyor: Kimisi 1000'den az ölü veya kayıpla sınırlı, küçüklü büyüklü bu soykırım listesi içinde, bugünkü Türkiye toprakları üzerinde, Müslüman veya etnik olarak Türk olmayan bazı toplulukların 20. yüzyılda maruz kaldıkları bazı "muameleler"in de hacim ve biçim itibarıyla doğal olarak bu listede yer alması gerekmez mi? Ermenilerin Türk soykırımı yaptıklarını iddia ederken, bu durumda "Türklerin" de, bu kez devlet desteğiyle yaptıklarının haliyle Ermeni soykırımı olarak tanımlanması gerektiğini düşünmekten aciz bir zihin dünyası, tüm bağnazlığı ve cehaletiyle ortaya saçılıyor. Hepimizi kirletiyor. Bunu gene internetten gelen "Fotoğraflarla Türk Soykırımı" dosyası tamamlıyor.
Bundan sonraki dosya, "Hain Ermeniler layık oldukları cezayı aldılar" başlığı taşıyacak diye birçoğumuz endişe içinde bekliyoruz. Bu kez, evet bu kez inkarcılığın da ötesinde, işlenmiş suçları övme cüreti gösterenlerin bilincimize hakim olduğu bir toplum olma tehlikesi kapıda gözüküyor. Başını kederle öte yana çevirip "Çok büyük acılar yaşandı evladım" diyen büyüklerimizin de eminim bugün kemikleri sızlıyordur.
deryatulga
24.10.06, 16:49
Kaynak: yeni çağ
Yer: istanbul
Tarih: 24.10.2006
Cazim Gürbüz
İttihatçıların Erzurum’daki fedailerinden biriydi. Toplantıya çağırmışlardı Ermeniler O’nu, diyorlardı ki: “Mevlüt Ağa, Mevlüt Ağa! Bu topraklarda bizler siz gelmeden önce de vardık. Geldiniz, güçlüydünüz, size tâbi olduk. Lâkin şimdi hasta adam oldunuz. Artık bizler başımızın çaresine bakıp, devletimizi kuracağız...” Mezararkalı Mevlüt Ağa, silahına da dav- ranabilirdi, ama tuttu kendini. Dedi ki: “Ben size bir kıssa anlatayım; ya bir hisse ve ders alırsınız ya da helak olursunuz. Bilirsiniz eskiden Tebriz’den kervanlar gelir, Erzurum üzerinden Trabzon’a giderdi. Bu kervanlar için en zorlu geçitlerden biri de Erzurum-Bayburt arasındaki Kop Dağı idi. Deve kervanının en başında bir eşek gider bildiğiniz gibi. Ne ki, bu sürekli gidip gelmelere dayanamaz her eşek ve her deve, güçten düşerler bir gün. İşte böyle bir eşek ve deveyi, Kop Dağı’ndan geçerken azat eder bir kervancı. Bunlar bu Kop Dağında, yer içer, yatar, semirirler iyice. Ve bir gün, yine oralardan bir kervan geçerken, eşek der ki deveye ‘Deve gardaş, ben anıracağım’. Deve uyarır ‘Etme eşek gardaş, sesini duyar kervandakiler, gelir yakalarlar bizi, yine kervana koşarlar’. Dinlemez eşek ‘Benim asaletim budur, karnım doydu mu anırmam tutar’der ve anırır. Gelir yakalarlar ikisini de. Yine git-gel başlar. Aylar sonra yine Kop’tan geçmektedir o kervan. Bir deri bir kemik kalan eşeği, biraz güç toplaması için devenin sırtına bindirmiştir merhametsiz kervancı. Uçurum bir yere gelince deve seslenir sırtındakine ‘Eşek gardaş, benim oynayacağım geldi’. Yalvarır eşek ‘Yapma ne olursun, oynarsan uçuruma yuvarlanırım’. ‘Yooo eşek gardaş’der deve ‘Benim asaletim de budur, fazla yük vuruldu, uçurum da gördüm mü dayanamam oynarım’. Ve oynar...”
Rahmetli Başbuğ, bu hikayeden dolayı, tehcir yapılacağı zaman, Talat Paşa’nın “Develeri oynatın” diye şifreli telgraf çektiğini söylemişti bize. I. Dünya Savaşı’nda Doğu Cephesi’nde çarpışıp daha sonra Ruslara esir düşen Faik Tonguç ise, tehcirin ne denli önemli ve gerekli olduğunu şöyle ifade ediyor (Bir Yedeksubayın Anıları/İş Bankası Yayınları): “Bu kadar cesaretle çarpışan karşımızdaki bölüklerin, tamamıyla Ermenilerden ibaret olduğu anlaşılmıştı. Bugünler düşünülmeyerek, ya bu Ermeniler tehcire tâbi tutulmasalardı? Şimdi bizim ha-limiz nice olurdu? Harp başladığı zaman Erzurum ve Sivas vilayetlerinde 400-550 yoğun nüfuslu büyük Ermeni köyleri varmış. Karısı, kızı silah kullanmayı bilen bu Ermeniler ve Rus ordusuyla, iki ateş arasında kaldığımızı bir an düşünmek bile insana dehşet veriyordu.” Bu satırlar beni şu kanaate vardırıyor: Develer yine oynamalıdır. Yalnız Ermeniler için de değil, Türk’e ihanet eden herkes için oynamalıdır. Ve biz, kendilerine rahatlık batan Ermeni unsurlardan ülkemizi arındıran Talat, Kazım Karabekir ve Mustafa Kemal Paşalara yatıp kalkıp rahmet okumalıyız. Faik Tonguç’un anılarının Sarıkamış bölümünü aktarırsam, meramım daha bir pekişecek: “Esir Türk subaylarının geldiğini haber alan bir sürü Ermeni, arabaların yanına sokularak bize karşı küfürler savuru-yorlar, ‘Ola Ermenileri netttiniz? Allayınızdan korkmadınız’ diye bağırmalarına cevap vermek isteyen bir geveze arkadaşın ‘Ermenileri ektik ektik, gelecek sene bitecekler!’ demesi üzerine azgınlığı artıran Ermeniler taş ve sopalarla arabalara saldırdılar.”
deryatulga
17.01.07, 18:39
Düşmana değil hastalığa yenildik
“Taburunu sargısız ve ilaçsız bırakmamak için bir bohça içine doldurduğu ilaçları binek hayvanına yükleterek yanında kendisi yaya giden ellisini geçmiş bir tabur hekiminin sakin ve mütevazı çehresinde Türk’ün hakiki simasını seçtim... Türk Ordusu Cihan Harbi’nde Kafkas Cephesi’nde yalnız kendinden çok kuvvetli bir düşman ile değil, aynı zamanda kahir bir tabiatla, açlıkla ve her türlü yoksullukla cenkleşti...” Bu sözleri ile Prof. Dr. Tevfik Sağlam, Birinci Dünya Savaşı’nın diğer yüzünü gözler önüne seriyor.
Hazine değerinde bir kaynak
Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi’nde, 3.Ordu Sağlık Dairesi Başkanlığı görevinde yüz binlerce er ve subay, yüzlerce hekim ve bir ordu komutanının yaşamını sona erdiren tifüs salgını kontrol altına alınma başarısını gösteren Ordinaryüs Prof. Dr. Tevfik Sağlam’ın 1941 yılında Genelkurmay tarafından yayınlanan “Büyük Harpte 3. Ordu’da Sıhhi Hizmet” isimli kitabı, gelecek nesillere aktarılması için Süleyman Demirel Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Şenol Kantarcı tarafından, yeniden yayına hazırlanıyor. “Büyük Harpte 3. Ordu’da Sıhhi Hizmet” eserin hazine değerinde bir kaynak olduğunu kaydeden Kantarcı, “Sayın Tevfik Sağlam, bizzat savaşın içerisinde 3. Ordu Sağlık Dairesi Başkanlığı görevi sırasında savaş boyunca gerek ordu içerisinde gerekse halk arasında bulunarak gerçekleri bütün çıplaklığıyla ve belgeleriyle ortaya koymuş” dedi.
Verilen rakamlar oldukça düşündürücü
Kantarcı, Sağlam’ın kitabından yer alan tüyler ürpertici şu notlara dikkat çekiyor: “Erzurum son derece izdihamlı bir hal almış, sefalet bütün dehşetiyle baş göstermişti. Lekeli tifo ve hummayı racia salgınları büyümüş, bir felaket halini almıştı. Hekimler, eczacılar, hastabakıcılar birbiri arkasından hastalanıyordu. 1914 yılında Erzurum’daki 5 bin hastaya bakmak için 29 hekim vardı... Sarıkamış hareketindeki zayiatımızın hakiki miktarını tespit mümkün olamamıştır. Bununla beraber Mareşal Fevzi Çakmak, hakikatte enyakın bir hesap olmak üzere, bu muharebede 60 bin erin öldüğünü kabul ediyor. Son derece güç olan bu uzun yürüyüş ve muharebeler esnasında birçok subay ve er soğuktan donarak öldü. Bir çoklarının el ve ayakları dondu ve bunların bir kısmı sonradan öldü veya alil kaldı. Geri dönen asker son derece bitkin bir halde idi. Bunların çoğu en ufak bir tesirle hasta oldu ve öldü.”
Müthiş bir sefalet hüküm sürüyordu
O dönem yaşanan sefaletin Sağlam’ın kitabında yer aldığını kaydeden Kantarcı, kitaptaki önemli birkaç notu da şöyle sıraladı: “Sokaklarda, hanlarda, ahırlarda ölenler pek çoktu... Sahra sıhhiye müfettişi umumisi Süleyman Numan Lekeli tifodan yatıyordu. Ordu Komutanı Hafız Hakkı, 3 Şubat 1915’te lekeli tifoya tutularak 13 Şubat’ta ölmüştü. Hekimlerin de cümlesi hastalanmış ve büyük bir kısmıölmüştü...Buralarda müthiş bir sefalet hüküm sürüyordu. Ölen ve kalanın hesabı belli değildi. Salgınlar ahaliye de sirayet etmişti. Erzurum’da ahaliden günde 20–30 kişi ölüyordu...” Kantarcı, “Kitapta yer alan bilgilere göre orduda tifo, lekeli tifo, hummayı racia, dizanteri salgını vardı” diye konuştu. 1917’de Ankara, Sivas, Erzurum, Trabzon vilayetleri ile Niğde, Kayseri ve Canik sancaklarının salgın hastalıklar mücadelesi işini 3. Ordu Sıhhiye Reisliği’ne verildiğini anlatan Kantarcı, 3. Ordu’da 1915 yılı Mart ayından 1918 senesi Eylül ayına kadar yani 42.5 ay içinde 564 bin 498 kişinin hastanelere tedavi altına alındığının kitapta yer aldığını ifade ederek, şunları kaydetti: “Yerel halk hariç 1915 ile 1918 yılları içerisinde sadece salgın hastalıklardan dolayı 3. Ordu 42.5 ay içinde hastanelerde kayıtlı 109 bin 562 ölü vardı. Harp meydanında ise 9001 şehit vermiştir. Söz konusu rakamların içerisine 1914 yılı ve 1915 yılının iki aylık dönemidahil edilmemiştir. Rakamlar gösteriyor ki, 3. Ordu’yu hırpalayan şehitler veya yaralılar değil, hastalık ve hastalıktan ölüm olmuştur. Alman Ordusu’nda 1914–1918 arası ölen 1 milyon 651 bin 72 kişinin sadece hastalıktan ölenlerin sayısı 177 bin 162’dir. Bizim 3. Ordu’da ise genel ölümün yüzde 88.3ü hastalıktan olmuştur.”
Ermeni iddialarına da bir cevap niteliği taşıyor
Sağlam’ın eserinin Ermeni iddialarına da bir cevap olduğunu kaydeden Kantarcı, “Askerimizin ölümüne neden olan salgın hastalıklar sivilleri de söz konusu dönemde vurmuştur” dedi.
Tevfik Sağlam
1882 yılında doğan Tevfik Sağlam’ın ömrü cephelerde ve savaş alanlarında geçerken, savaşın ardından hayatını öğrencilerine adayan Sağlam, 1963’te vefat etti. Tevfik Sağlam, ülke çapında ününü Birinci Dünya Savaşı’nda Kafkas Cephesi’nde, 3. Ordu Sağlık Dairesi Başkanı iken yapmıştır. On binlerce er ve subay, yüz hekim ve bir ordu komutanının yaşamını sona erdiren tifüs salgını onun bilgisi, üstün çalışması, teşkilatçılığı ve disipliniyle kontrol altına alınabilmiştir. İstiklal Savaşı’nda Anadolu’ya geçen Sağlam, Milli Savunma Bakanlığı Sağlık Dairesi Başkanlığı’na atanmıştır. Harp sonunakadar Ankara’da Sarıkışla’daki hastanede bulaşıcı hastalıklar klinik şefi olarak çalışmıştır. 1923 yılında yeniden İstanbul’a, Gülhane Hastanesi Başhekimliği’ne atanan Sağlam’ın rütbesi 1927 yılında generalliğe yükseltilmiş ve yeniden Milli Savunma Bakanlığı Sağlık Dairesi Başkanlığı’na atanmıştır. İstanbul Tıp Fakültesi’ndeki akademik çalışmalarını da devam ettiren Sağlam, 1943 yılında üniversite rektörü seçilmiş ve 1952 yılında yaş haddinden emekli olmuştur.
deryatulga
16.02.07, 17:08
Durum
Yılmaz Öztuna
16 Şubat 2007 Cumahttp://www.turkiyegazetesi.com.tr/Images/yazarlar/yilmazoztuna.gif yilmaz.oztuna@tg.com.tr1915 Mukaatelesi
1915’te Ermeniler’le mukaatele yaptık. Bu olay için mukaatele, çok yetkili bir ismin, o sırada iktidardaki İttihad ve Terakki Partisi’nin genel sekreteri ve fikir babası, Diyarbakır (Ergani) milletvekili Ziya Gökalp Bey’in kullandığı tabirdir. (Karşılıklı katletme, biribirini öldürme) demek.
Ermeni vatandaşlarımız Doğu Anadolu’da, Rusya’dan sızan Taşnak çetelerinin katılması ile 1915’te, bölgeyi kana buladılar. Çanakkale’de Cihan Savaşı’nın kaderini çizdiğimiz aynı günlerdedir. Berlin’de büyük müttefikimiz Almanya imparatorluğu genel kurmayı bizden, Ermeniler’i savaş alanı olan bölgelerden uzaklaştırarak güneydeki Arap eyaletlerimize sürmemizi istedi. Harbiye nâzırı Enver Paşa’nın kabulü ve dahiliye nâzırı Tal’at Bey’in emri ile tehcir denen zorunlu göç uygulandı.
Bölgede Kürtler, Ermeniler’in vahşi ve ahlâksız saldırılarına uğramışlardı. Kürt aşiretlerimiz, 1908’den önce Sultan Abdülhamid’in milis alayları şeklinde örgütlü idiler. 1915 baharında, az sayıda Osmanlı askerinin eşliğinde göçen Ermeni kafileleri, öç almayı şeref sayan kürt atlılarının taarruzuna maruz kaldı. Düzgün yol olmayışı, coğrafyanın sertliği, salgınlar, bu tabloyu tamamladı. Durup dururken devletlerine baş kaldıran Ermeniler, felâkete uğradılar. Bu gibi zorunlu göçler, pek çok devlet, ezcümle ABD’de savaş içinde kendi vatandaşlarına uygulanmıştır.
Bu suretle Ermeniler’le Kürtler biribirlerine girip karşılıklı yüz binlerce insanın ölümü vuku buldu. Bu iki kavmin yeniden kapışmaması Türkiye’nin basiretine bağlıdır. Almanya ise bugün Avrupa’nın patronudur. Onun için toz kondurulmuyor. Suçlanan Türkiye’dir. Türk zayiatının az olduğu doğrudur ama imparatorluğumuzda Kürt ve diğer Müslüman azınlıklar ayrı sayılmamışlardır. Böyle bir ayırım akıldan geçmemiştir. Ne kadar Türk’ün, ne kadar Kürd’ün öldüğü ancak kabaca tahmin edilebilir.
92 yıl geçti. Bu zaman içinde Ruslar, Almanlar, Fransızlar, Sırplar ve başkaları, on milyonlarca insanı en ahlâksız metodlarla öldürdüler. Unutturulmaya çalışılıyor. Türkiye ise AB üyesi oluncaya kadar aynı ithamların muhâtabıdır. 1 milyon olduğu söylenen öldürülen Ermeniler’in toplu mezarları da ortada yoktur.
1915’te zaten Türk imparatorluğunda toplam 1.3 milyon Ermeni vardı. 1921’de İstanbul’da 625.000 Ermeni’nin yaşadığını İstanbul Ermeni Patriki, İngiltere’nin talebi üzerine Londra’ya dışişleri bakanlığına bildirmiştir. Gerisi Arap ülkelerine, Fransa’ya, Amerika ve her ülkeye dağıldı. Bugün zengin diasporalar hâlinde yaşıyorlar. Gerisi, söylediğimiz sebeplerle öldü. Gökalp’in mukaatele değerlendirmesi doğrudur.
RE: [tarihegitimi] MEB'in "Asılsız Ermeni Soykırımı" konulu etkinlikleri-bianet'ten haber
...Ben 2 yildir, “conflict resolution” (catisma cozme) teorileri isiginda Turk-Ermeni problemi uzerine ders veriyorum. Tum oteki orneklerden de bildigimiiz bir genel kurali tekrar ederek mektubu bitirmek isterim: Genel kural olarak, birbirleriyle catisma icinde olan her grup, oteki hakkinda “gercek” degil, bir “imaj”dan kalkarak hareket eder. Bu “imaj” bir kurgudur, monolitiktir, homojendir ve esas olarak negative unsurlarla tanimlanir. Gruplar, kendileri hakkinda ayrintili bir bilgi ve resme sahipken oteki taraf hakkinda tek boyutlu tanimlamayi tercih ederler. Bu nedenle, ayni kendi hakkinizda nasil dusunuyorsaniz, oteki taraf dediklerinizi de ayni kategoriler icinde dusunmeyi basaramayi ogrenmek gerekiyor. “BIZ ve OTEKI” resmi asilmazsa sorunu cozemez, sorunun bir parcasi olursunuz.
Belki kastettikleriniz bunlar degildi ama bana bir firsat vermis oldu.
Taner Akcam
Cok sahane aydinlandik.
Yesinler seni...:brüll:
deryatulga
16.02.07, 22:22
Cok sahane aydinlandik.
Yesinler seni...:brüll:
Genc ve tecrübesiz insanlari böyle sindiriyor ama!:uebel:
Genc ve tecrübesiz insanlari böyle sindiriyor ama!:uebel:
Esege altin semer takmislar...
deryatulga
28.02.07, 19:19
Türkiye'nin Ermeni İkilemi
ABD Temsilciler Meclisi 1915 olaylarını soykırım olarak tanımayı oylamaya hazırlanırken, Economist Dergisi'nin editörü ve tarihçi Bruce Clark, Türkiye'nin konuya ilişkin tavrının son 90 yıl içindeki seyrini şöyle irdeliyor:
http://www.bbc.co.uk/f/t.gifhttp://www.bbc.co.uk/worldservice/images/2007/02/20070227160204armenianmother_2 03300.jpg
Alman asker Armin Wegner tehcir edilen Ermenilerin fotoğraflarını çekmiş
"Dış ülkelerin parlamentoları atalarımızın insanlığa karşı suç işlediğinde ne kadar ısrar ederse, Türkiye'nin tarihinin en zor anlarından biriyle yüzleşmesi ihtimali o kadar az olacaktır."
Yabancı parlamentolar birbiri ardına 1915 yılında yüzbinlerce Osmanlı Ermenisi'nin öldürülmesinin soykırıma eşdeğer olduğunda ısrar eden kararları oylarken, Türkiye'deki aydın kesimin mesajı aşağı yukarı böyle.
"Bir kararın alınması Osmanlı Ermenileri'nin yaşadığı büyük trajedi hakkında Türkiye halkının bilgilenmesine yardımcı olacak mı?"
"Hayır, bunun Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminin tarihi hakkındaki tartışmaları genişletmesini beklemek zor."
Akademisyen Şahin Alpay, Zaman Gazetesi'nde yayımlanan bir yazısında böyle diyordu.
Bu tür çağrılar, kuşkusuz, insan psikolojisinin temel unsurlarından birini yansıtıyor: Bireysel ve kollektif savunma fenomenini.
İnsanlar kendilerini güvende hissettiklerinde, dostlar arasındayken mesela, kendi ya da yakınlarındaki kişilerin kabahatleri hakkında dürüst olabilir.
Ancak kendilerini güvende hissetmemeye başlayınca tüyler yine diken diken olur, çünkü kendilerini suçlayanların kötü niyetli olduğunu düşünürler ya da haklarındaki suçlamaları kabul etmenin kötü sonuçlar doğuracağını...
Savunmada
Son yıllarda Türkiyeli liberal akademisyenler Avrupa Birliği üyeliğinin, ve hatta üyelik umudunun, ülkeye, 's' ile başlayan kelimeyi telaffuz edenleri yargılamakla tehdit etmeden Ermeni trajedisini tartışmak için yeterli güveni kazandırmasını umduklarını dile getiriyor.
Buna şüpheyle yaklaşanlar son yıllarda işlerin aslında tam tersi yönde gittiğini söyleyebilir: Elden geçirilen Türk Ceza Kanunu (301. maddesi) kişilerin "Türklüğe hakaret etmeleri" halinde haklarında dava açılabileceğini çok daha açık bir şekilde dile getiriyor.
http://www.bbc.co.uk/f/t.gifhttp://www.bbc.co.uk/worldservice/images/2005/04/20050422090922arm203.jpg
Armin Wegner mülteci kamplarında da fotoğraflar çekmiş
Türkiye'nin açık bir tartışmayı vatana ihanet gibi görebilecek düzeydeki kendini savunma hali, dünya genelinde Ermenilerin 1915'te halklarının soykırıma uğradığı iddiasını hükümetler ve parlamentolara kabul ettirmek için lobi faaliyetlerine başladığı 1960'lı yıllardan bu yana tırmanıyor.
1970'li yıllarda Ermeni militanların genellikle Türk diplomatlarını hedef alan ve 50'den fazla kişinin ölümüne yol açan saldırıları tüyleri daha da diken diken etmişti o dönem.
Tüm bunlar akıllarda şu soruyu uyandırıyor: 1915 olaylarından bu yana, tarihte hiç Türk yetkililer Ermenilerin neredeyse tümünün emin olduğu şeyi; yani "Doğu Anadolu'daki Ermeni nüfusun tümünün tehcir edilmesine ek olarak, İttihat ve Terakki Partisi'nin tehcir edilenlerden mümkün olan en az sayıda kişinin kurtulmasını sağlamaya yönelik gizli talimatlar da verdiği" yönündeki görüşleri kabul etti mi, ya da en azından bunlar hakkında özgür bir tartışma yaptı mı?
Aslında böyle bir an vardı: Birinci Dünya Savaşı'nın hemen sonrasında...
Yargılama
O dönemde Osmanlı hükümeti henüz dağılmamıştı ama akıbeti İngiltere İmparatorluğu'nun iyi niyetine bağlıydı.
Padişah'ın rejimi kendisi ile 1915 yılında yüzbinlerce Ermeni'nin tehcirini planlayan ve aynı zamanda "infazları" yönünde gizli talimatlar verdiği iddia edilen "devlet içinde devlet" İttihat ve Terakki Partisi arasına mesafe koymaya çalışıyordu.
1919'un ilk aylarında Anadolu'da Ermenilerin korkunç bir savaşın standardlarına göre bile fena kalan bir mezalime uğradığından şüphe duyan az sayıda kişi vardı.
Padişah ile Hariciye Nazırı, bu mezalimin sorumlularını cezalandırmakta kararlı oldukları konusunda İngilizlere güven vermek istiyordu ve konuyla ilgili dört büyük mahkeme yapıldı, davalar hakkında ayrıntılar resmi gazetede yayımlandı.
Nisan 1919'da Mehmed Kemal adındaki bir yerel vali suçlu bulundu ve Ankara'da Ermenilerin toplu katledilmesinden sorumlu tutularak asıldı.
Ancak Mayıs 1919'da İtilaf güçleri Yunan birliklerine İzmir'i işgal etme yetkisi verdiğinde ve Anadolu'nun bir diğer ucunda (Samsun'da) Mustafa Kemal'in Türkleri kendi topraklarının egemeni yapma savaşı başladığında hava aniden değişti.
Milliyetçi duygular
Yunanlıların çıkarmasına Türklerin duyduğu öfke Kemalist davaya verilen desteği ateşledi ve Osmanlı hükümetine güveni sarstı.
Her geçen ay, İngiltere hükümetinin Osmanlı yetkilileri üzerindeki etkisi azaldı; aynı zamanda savaş suçlularının mahkeme önüne çıkarılması yönündeki isteği de.
1921 yılında İngiltere hükümeti Malta'da aralarında Ermenilere karşı suçlar da olan bir takım suçlar işlediğinden şüphelenilen bir grup Türk mahkumu serbest bırakma yönünde bir anlaşmaya vardı.
Bu mahkumlar, Türklerin elindeki İngilizlere karşılık olarak serbest bırakıldı.
Bu Türk mahkumların serbest bırakılması, Türkiye'de aleyhlerinde ciddi kanıtlar olmadığının bir göstergesi olarak yorumlandı.
Aslında gösterdiği, Kemalist dava güçlenir ve İngiltere etkisi altındaki Osmanlı rejimi kayıtsızlığa doğru giderken, İngiltere'nin geçmişi sorgulama isteğinin azaldığıydı.
Türkiye devletinin resmi tezi; savaş suçları mahkemesini teşvik edenlerin İngiliz yanlıları ve işgalciler olmasından hareketle, bu mahkemelerin ya değersiz ya da kötü niyetli olduğunda ısrar ediyor.
Yeni bir devlet
Ama tüm bu milliyetçi söylemlerin ortasında çok önemli bir şey genelde gözden kaçıyor ve buna dikkat çekmeye cesaret eden çok az sayıda Türk tarihçi var.
Ermenilere yönelik mezalim Osmanlı hükümeti, ya da onun biraz karanlık alt bir kolu tarafından uygulanmıştı.
Bu olaylardan Ekim 1923'te Osmanlı gücüne devrimsel bir başkaldırı olarak kurulan yeni bir cumhuriyetçi yönetimin kendisini sorumlu tutmasının mantıksal hiçbir gerekçesi yok.
Hatta 1919'da milliyetçi hareket yola çıktığında, Ermenilerin acısına duyulan tepki o denli yaygındı ki, yeni milliyetçiler de kendileri ile İttihat ve Terakki Partisi arasına mesafe koymaya özen göstermişti.
Bazıları, milliyetçi hareketin Ermenilerin kaderleriyle karşı karşıya geldiği yerlerin yakınında bile bulunmamış bir askerin, Mustafa Kemal'in etrafında örgütlenmesini de kaydadeğer olarak nitelendiriyor.
Türkiye Cumhuriyeti'nin Doğu Anadolu'daki Ermeni varlığını ortadan kaldırmakta resmi hiçbir sorumluluğu olmadığı gerçeği (mezalimin yaşandığı dönemde cumhuriyetin henüz kurulmamış olduğu yönündeki basit gerçekten ötürü) bazı Türk tarihçilere umut veriyor.
Bir gün Türkiye Cumhuriyeti liderlerinin - bunun ülkelerinin varlığını baltaladığı hissine kapılmaksızın - Ermeniler hakkında tarihin en zorlu sorularıyla yüzleşmelerinin mümkün olacağını umuyorlar Türk tarihçiler.
ABD'de öğretim üyesi olan Türkiye doğumlu bir sosyolog Fatma Müge Göcek, Türkiye'nin Ermenilerin kaderine ilişkin tavrında üç aşama olduğunu ve olacağını söylüyor: Osmanlı'nın son yıllarında bir araştırmacılık ruhu, Türkiye Cumhuriyeti döneminde bir kendini savunma ruhu ve Türkiye Avrupa içinde bir yer edindiği zaman ortaya çıkacak olan yeni bir post-milliyetçi tavır.
Bu psikolojik açıdan son derece tutarlı görünüyor.
İkinci aşamadan, üçüncü aşamaya geçme yönünde herhangi bir hareket ihtimali çok net görünmese de...
Bruce Clark Economist Dergisi'nin uluslararası haberler editörü.
27.02.2007 23:37:35 - BBC Türkçe yayını
deryatulga
15.10.07, 04:45
BRÜKSEL] Bir inkar aracı olarak Ermeni 'soykırımı'http://medya.zaman.com.tr/zamantryeni/pics/yazarlar-detay/selcukgultasli.jpg SELÇUK GÜLTAŞLI
15/10/2007
Yazdıklarımla 1915'te Ermenilerin çektiği acıyı izafileştirme, talileştirme ya da tahfif etme gibi bir amaç gütmüyorum. Bir tek isyanım var. Batı'nın Ermeni meselesine bakarken seçici, ahlaksız ve sürekli kendini aklayan tavrının, bizim 1915'e bakışımızdan çok daha "inkarcı" olduğunu düşünüyorum.
Bizim insanımız yakın tarihteki birçok hadise gibi 1915'te ne olduğunu bilmez. Bilgisi birçok konuda olduğu gibi klişelerden ve sloganlardan ibaret. Öyle söylendiği, öyle öğretildiği için öyle konuşur. Bu durum kesinlikle kendisinden sudur eden bir kabahat de değildir.
1915'i ciddiyetle okumaya başlayanların, ister Bediüzzaman'ın "binlerle Ermeni çocuğu himaye etmesinden", ister Nazım Hikmet'in şiirinden, isterse Fethiye Çetin'in Anneannesi'nden mülhem vicdan azabı duymaya başlaması bundandır. Bilmediklerini öğrendikçe vicdanları ezilmektedir çünkü. Çankaya Köşkü'nün sahibinin Ermeni olduğunu ve hiçbir zaman evini bağışlamadığını ya da satmadığını öğrendiğinizde, Cumhuriyet tarihini sil baştan tekrar okuma ihtiyacı duymanız da aynı muhasebeden kaynaklanmaktadır. İslam'a inanmışsanız, haksızlığa karşı hassasiyetiniz daha da yüksek olmak mecburiyetindedir.
Kanaatim odur ki, bu ülke insanları 1915'i okudukça perişan olan on binlerce Osmanlı vatandaşı Ermeni'ye ağlayacak, bu felakete sebep olan Ermeni komitacıları ve Batı devletlerini lanetleyecek, ama soykırım tezini kabul etmeyecektir. O zaman 1915'te katledilen Ermeniler ve Müslümanların aziz hatırasına abideler dikeceğimiz günler de gelecektir. Bu konuda ümitliyim!
Ümitsizleşmeye başladığım konu ise başta söylediğim gibi Batı'nın tavrıdır. Neden Avrupa Parlamentosu, Ermeni "soykırım&
İbrahim Paşa Camii, bir zamanlar 'makbul' diye anılırken 'maktul' olma kaderini yaşayan Damat İbrahim Paşa tarafından yaptırılmış. 1500'lü yıllardan buyana gururla adanın Müslüman geçmişine tanıklık ediyor. Arefe gecesi otele doğru yürürken limanın en ucuna geldiğimizde garip bir kaderi sırtlayan Fatih'in oğlu Cem Sultan'ı düşündüm. Ağabeyi Bayezit ile arasına iktidar kara kedisi giren Cem Sultan soluğu Rodos adasında almıştı. Sığındığı Rodos Şövalyeleri kendisini o koyda karşılamışlardı muhtemelen... Bizler ise, ne kadar şükretsek az, aynı yere, sadece bir günlüğüne ve bayram namazı kılmak üzere geldik...
deryatulga
05.12.07, 18:36
Dedesinin 50 yıl önce taktığı avizeleri torunu tamir ediyorKaynak: stargazete.com
Yer: Türkiye
Tarih: 2.12.2007
İstanbul Valiliği’nin aydınlatmaları ve mobilyaları yarım asırdır Boğosyan Ailesi’ne emanet. Dedesi Yervant’ın İstanbul Valiliği’ne 50 yıl önce taktığı avizeleri kontrole giden torun Kapriyel hem mobilyaları hem de avizeleri yeniledi. Kapriyel’in şimdi başka bir hayali var: Cumhurbaşkanı ve Başbakan için özel bir koltuk yapmak.
İstanbullu Ermeni bir aile olan Boğosyanlar, Osmanlı’dan modern Cumhuriyet’e, padişahtan cumhurbaşkanına tüm devlet erkanının makam odasını avizeden, koltuğa dekore eden zanaatkar bir aile. Dededen toruna üç kuşaktır saray mobilyaları ve aydınlatması restorasyonu yapıyorlar. Büyükbabası Yervant ve babası Antronik’in İstanbul Valiliği’ne 50 yıl önce taktığı avizeleri yarım asır sonra ‘Sorun var mı?’ diye kontrole giden torun Kapriyel, restore ediyor. ‘Böyle ustalar geçmişte kaldı’ diye düşünüyorsanız yanılıyorsunuz. Beyoğlu’ndaki küçük bir dükkanda üç kuşaktır dededen toruna devreden sanatı Kapriyel Usta sürdürüyor.
Kapri Sanat Evi’ni yöneten üçüncü kuşak Boğosyan olan Kapriyel, bir gün sessiz sedasız otururken, dedesi Yervant’ın Osmanlı döneminde Sadrazam Konağı iken koltuklarını, babası Antronik’in ise avizelerini yaptığı İstanbul Valiliği aklına düşer. Bir sorun varsa tamiri yapmalı diye düşünür. İşini gücünü bırakır, Bab-ı Ali Yokuşu’nu tırmanır. Vilayetin kapısından girip tavanları kahverengi ahşaplarla kaplanmış olan tavanlara, yırtılmaya yüz tutan koltuklara ve avizelere şöyle bir bakar. Sessiz sedasız keşif gezisini yaparken İstanbul Valisi Muammer Güler’e yakalanır.
Vali Güler, kabul salonunda gördüğü Kapriyel’e döner ve ne yaptığını sorar. ‘Babam ve dedem bu avizeleri takmıştı da, kontrole geldim’ sözleri dökülür dudaklarından... Tamire kararlı olan Kapriyel’e Vali Güler ‘Bak bu duvarlar altın varak, tarihi eser yani, sen anlar mısın ki?’ diye çıkışır. Çocukluğu atölyede geçen Kapriyel ‘Efendim, ben 50 yıl geçse de dedeme, babama laf gelsin istemem, tamire geldim, Yapabileceğime inanmasam bu kapıdan girmezdim’ diye karşılık verir. İstanbul Valisi Muammer Güler bu kez, ‘Biz devletiz sana öyle çok paralar falan veremeyiz’ der. Kapriyel’in ‘Efendim, bu devlet bizim devletimiz’ sözleri Vali Güler’i çok mutlu eder. Karşısında paragöz bir esnaf olmadığını görünce de görevi Kapriyel Usta’ya verir.
PARANIN NE ÖNEMİ VAR?
Vali Güler’in emriyle avizeler yerinden sökülüp Beyoğlu’ndaki atölyede yenilenir. Gemici kilidi denilen özel bir yöntemle vilayetin tavanlarına yeniden asılır. Koltuklar birer birer atölyeye taşınır. Yenilenir ve tüm görkemiyle vilayetteki yerini alır. Koltuklara ilk oturan konuk ise Cumhurbaşkanı Abdullah Gül olacaktır. Cumhurbaşkanı Gül’ü yaptığı koltuklarda otururken, televizyonda gören Kapriyel Usta ‘Heyecandan kalbim duracak gibi oldu. Cumhurbaşkanımız ve Başbakanımız emrederse onlara da özel koltuklar yapmak istiyorum’ diyor.
Valilikteki tadilatın ardından Vali Konağı’nda tadilat başlar. Vali Güler’in altın varak işlemeli tarihi özellikleri olan boy aynasını restore ederken görüştüğümüz Antronik Boğosyan ve oğlu Kapriyel Boğosyan yaşananlardan son derece mutlular...
‘Vali bey beni önce teste tabi tuttu. Dedem antikacıydı. Babamın vilayete yaptığı avizelerin üzerinden 45-50 yıl geçmişti. Ben yapmasam da biri onarmalıydı. Vali beyin odasındaki avizeyi gözünün önünde söküp onardım ve böylece testi geçtim. Bizim için para ikinci planda. Hiç para sormadım, sorulmaz da. Vatandaş devlete borçlu olur da devletin vatandaşa borcu olmaz çünkü... Bu devlet hepimizin. Keşke her usta yaptığı işin akibetini takip etse... Titiz çalışırız, orijinali gibi olsun diye Bursa’da özel kumaş dokutuyoruz. Şimdi Dolmabahçe Sarayı’ndaki bir koltuğun aynısını Vilayet Konağı’na yapıyoruz’ diyen Kapriyel Usta, sanatını babasından öğrenmiş olmanın gururunu yaşıyor.
PARİS’TE DE ÇALIŞIYORLAR
82 yaşındaki babası Antronik’de tıpkı oğlu Kapriyel gibi sanatını babası Yervant’dan öğrenmiş. ‘57 yıldır babamın sanatını ayakta tutmaya çalışıyordum. Oğlum yetişti, babasının sanatını yaşatacak. Torunum Antronie şimdilik pek ilgilenmiyor görünse de yakında o da bu dükkanın kokusuna alışacaktır’ diyor baba Antronik. ‘Biz sanatımıza güveniyoruz. Yeter ki talep gelsin. Eyfel Kulesi’ni İstanbul’da yapalım. Fransızlar, bizim yaptığımız kuleyi Paris’ten taşınmış zannederler. Biz Eyfel’den daha iyisini yaparız. Ellerimden çok kıymetli çok eser geçti. Ama benim en kıymetli eserim, dürüstlükle yoğurarak yetiştirdiğim oğlumdur. O vilayete giderken, bir kuruş bile aklına gelmemiş. Çocuğum beni hem ahlaken hem de ustalıkta ıskartaya çıkardı. Ben mutlu bir babayım’ diyor.
1. Ordu Komutanlığı, Harbiye Askeri Müzesi, Ermeni Patrikhanesi, Fener Rum Patrikhanesi, Taksim Aya Tria Kilisesi, Türkmenistan’da bir çok camii hatta Galata Kulesi’nin de restorasyon işini yapan Boğosyanlar halen Paris’te bir otelin restorasyon işini de sürdürüyorlar. Patriklerin elinde tuttuğu paha biçilmez asalar, boyunlarına astıkları dini sembol olan kolyeleri de onlara emanet...
SULTAN UÇAR
02.12.2007
deryatulga
11.02.08, 17:43
“Bu kitapta konusanlar, konusamayanlarin,
konusmak istemeyenlerin siradan birer temsilcisidir.”
Adi: Seninle Guler Yuregim
Yazari: Kemal Yalcin
Sayfa: 432 sayfa
Baski: 4. baski
Turu: roman
ISBN: 975-6158-04-2
Yayinevi: Birzamanlar Yayin
Birzamanlar Yayincilik, “Emanet Ceyiz” adli romaniyla
basta Kultur Bakanligi Roman Basari Odulu ve Abdi
Ipekci Dostluk ve Baris Ozel Odulu olmak uzere bircok
odul kazanan Kemal Yalcin’in bir romanini daha
yayinladi.
“Seninle Guler Yuregim”de Kemal Yalcin, Turkiye’de
yasayan Ermenilerin gecmisteki ve gunumuzdeki
hayatlarindan kesitler sunuyor.
Roman Almanya’da Turkce anadil ogretmenligi yapan
yazarin, meslek ici egitim kursunda “Turkce
ogretmenlerinin ogretmeni” Istanbullu Ermeni Meline’ye
yakinlik duymasiyla basliyor. Meline’yi, onun
gecmisini ve ait oldugu kulturu daha yakindan tanima
arzusu yazari, Almanya’dan Amasya’ya, Askale’den
Ani’ye Ermenilerin izini takip etmeye surukluyor.
Yazar, bu arayis icinde rastladigi Ermenilerle yaptigi
gorusmeleri roman kurgusu icinde aktarilirken,
Turkiyeli Ermenilerin 1915’ten gunumuze neler
yasadiklarina dair bir “sozlu tarih calismasi” da
ortaya koyuyor.
_____
Hayatta Kalanlar: 1915'ten Sonra Anadolu Ermenilerinin Öyküsü
Kaynak: Bianet
Yer: Türkye
Tarih: 10.2.2008
BİA Haber Merkezi - İstanbul
05 Şubat 2008, Salı
Özlem ERTAN
Uzun zamandır Almanya’da yaşayan Kemal Yalçın "ötekileri" salt resmi söylemin savlarını güçlendirecek bir nesne olarak görmeyen Türk yazarlardan biri. Anadolu Ermenilerinin 1915’te köklü bir değişime uğrayan yaşamlarından kesitler sunan "Seninle Güler Yüreğim" ve "Sarı Gelin" romanlarının yazarı Yalçın, "Hayatta Kalanlar" adlı son kitabıyla okuyucularını 1915'in ardından Anadolu’da yaşamaya devam eden Ermenilerin dünyasına götürüyor.
Edebiyat yoluyla "ötekileştirilen" Ermeniler
2 Şubat Cumartesi günü romanın yayımlanması dolayısıyla Galatasaray’daki Tarih ve Toplum Bilimleri Enstitüsü’nde "Sözlü Anlatımdan Romana Türk Edebiyatında Ermeniler" başlıklı bir toplantı düzenlendi. Kitabı yayımlayan Birzamanlar Yayıncılık’tan Osman Köker, Boğaziçi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden Yrd. Doç. Dr. Erol Köroğlu, edebiyat eleştirmeni Ömer Türkeş ve Kemal Yalçın panele konuşmacı olarak katıldılar.
Köker’in açılış konuşmasının ardından söz alan Erol Köroğlu, Türkçe edebiyatta "öteki"ne uygulanan şiddeti meşrulaştıran anlatılara sıklıkla rastlandığını ifade etti.
Türkeş, Türkçe edebiyatta Ermenileri ele alış biçimini özetleyen bir sunum yaptı. “Romanlarda bu ülkenin asli unsuru olarak tanımlanan Türklerin dışındaki tüm topluluklar genellikle ‘düşman’ olarak gösterilirler. Hatta zamanla birine atfedilen kötülük diğerine geçebilir. Örnek vermek gerekirse Ermeni’ye yakıştırılan ‘kötü’ sıfatı sonra Kürt’e aktarılabilir. Sonrada bu ikisi arasında bağ kurulur” diyen Türkeş, Kemal Yalçın’ın "öteki"lerin hikayesini anlatan önemli bir yazar olduğuna işaret etti.
Panelin son konuşmacısı yazar Kemal Yalçın'dı. "Emanet Çeyiz" romanı üzerinde çalışırken Ermenilerin yaşadıklarından haberdar olmaya başladığını söyleyen Yalçın, Amasya’nın köylerinden birinde tanıştığı, asıl adı Zaruhi olan Safiye Güner’in, yaşam öyküsünü dinlediği ilk Ermeni olduğunu söylüyor.
Zaruhi’nin hikâyesini 8 dile çevrilen "Seninle Güler Yüreğim" romanında aktarmış Kemal Yalçın. Adıyaman’da yaşayan Müslümanlaşmış Ermenileri anlattığı "Sarı Gelin" romanının ardındansa "Hayatta Kalanlar"ı kaleme almış.
"Hayatta Kalanlar"da 1950’li yıllardan 70’lerin ortalarına kadar uzanan süre içinde Sinop, Kastamonu, Boyabat ve çevresinde Türklerle Ermeniler arasında gelişen olaylar tanıklıklar yoluyla anlatılıyor. (ÖE/TK)
* Kemal Yalçın, Hayatta Kalanlar, Birzamanlar Yayıncılık, İstanbul, Ocak 2008, 340 sayfa
deryatulga
25.11.08, 15:10
Taha AkyolObjektif
t.akyol@milliyet.com.trTehcir ve uluslaşma
25 Kasım Salı 2008
Arkadaşına gönder
Sitene ekle
Sayfayı yazdır
FUAT Köprülü’nün “romantik milliyetçilik” dediği duyguyla, uzun süre, kendimizin melek olduğunu, tarihteki bütün kötülüklerin düşmanlardan geldiğini düşünmüştük...
Şimdi tam tersi bir psikoloji ortaya çıkıyor: Bütün kötülüklerin sebebi biziz! Yunanlıların İzmir ve Ege’yi işgalinin, yaptıkları katliamların bile sorumlusu bizim kötülüklerimizdi!
Türkler, ulus devlet olmak için Rumları, Ermenileri öldürmüşlerdi, tehcir etmişlerdi!
Türkler 1913-1916 yılları arasında da Ege ve Trakya’da Rumların bir kısmını sürdükleri için Yunanistan’da Türklere karşı nefret oluşmuştu; 1919’da İzmir ve Ege’yi işgal etmelerinin ve katliam yapmalarının bir sebebi, Türklerden bu olayların intikamını almak istemeleriydi!
“Ne demişler: Rüzgâr eken fırtına biçer!”
Araştırma gücüne ve tarih birikimine büyük değer verdiğim bir kalem bile böyle yazabilmiştir!
Balkan tehcirleri
Bilal Şimşir’in iki büyük cilt “Rumeli’den Göçler” kitabı ve Nedim İpek’in “Rumeli’den Anadolu’ya Türk Göçleri” kitabında görebilirsiniz: Osmanlı Muhacirin Müdiriyeti kayıtlarına, dönemin yerli ve yabancı kaynaklarına göre, 1877-1885 yılları arasında, Tuna ve Edirne vilayetlerinden 2 milyon Müslüman Trakya ve Anadolu’ya tehcir edilmiş; 500 Müslüman öldürülmüş veya açlıktan ölmüştür!
Ahmet Halaçoğlu’nun “Balkan Harbi’nde Rumeli’den Türk Göçleri” adlı kitabında gösterdiği gibi, 1912-1916 yılları arasında da Balkanlar’da Müslümanlara karşı yapılan etnik temizlikte 200 bin Müslüman öldürülmüş, ölmüş; bir milyona yakın Müslüman tehcir edilmiştir!
Tarihçi Herkül Millas, “Yunan Ulusunun Doğuşu” adlı kitabında, 1912’deki Balkan Harbi’nde Osmanlı’dan büyük toprak kazanımları elde eden Yunanistan’ın “gözlerini Batı Anadolu’ya diktiğini”, bunun üzerine 1914’te Osmanlı idaresinin de bölgedeki bir kısım Rumları Yunanistan’a göçe zorladığını, yerlerine Balkan göçmenlerini yerleştirdiğini anlatır.
Richard Clogg’un “Modern Yunanistan Tarihi”nde yazdığı gibi, Yunanistan bu şekilde “etnik açıdan Balkanlar’ın en homojen toplumu oldu.”
Yunanlı gazeteci Hıristos Hristodulu “Mustafa Kemal ve Selanik” adlı kitabında bu olayları dürüstçe yazıyor. Mustafa Kemal Selanik’e gelseydi “şehrini tanıyamazdı”, çünkü ne Türk kalmıştı, ne de Osmanlı mimarisi!
‘Suçlu ayağa kalk!’
Bu süreçte Gladstone’un, Lloyd George’un, hatta Clemenceau’nun “Türkleri Avrupa’dan atma” politikalarını ve çarlığın Pan-Slavizm siyasetini de unutmamak lazım.
Bütün dünyada uluslaşma sürecine bu tür acı olaylar eşlik etmiştir. Bizim tarihimizde ise hem Türk milliyetçiliği fikri hem etnik homojenleştirme politikaları kesinlikle Kafkasya ve Balkanlar’daki bu etnik temizliklerden sonra ve onlara tepki olarak gelişmiştir.
Erik Zürcher’in “zincirleme tepki” dediği bu karmaşık tarihsel süreci dikkate almadan sadece Türkleri suçlamak, hele de İzmir ve Ege’nin işgalini “Rüzgâr eken fırtına biçer” diye yorumlamak kesinlikle yanlıştır!
İster Türkçülük, ister Türkçülük-karşıtlığı duygusuyla olsun, tarihe bir millet hakkında “suçlu ayağa kalk” tavrıyla bakmak mutlak yanlıştır. Marc Bloch’un dediği gibi, “Tarihç
inin işi yargıçlık yapmak değildir, anlamaya çalışmaktır.”
Yargılama üslubu günümüzün insani ideallerine de hizmet etmez, hatta tam aksi yönde duygulara yol açar.
Doğru tavır için Atatürk-Venizelos dostluğu iyi bir örnektir; vuruştukları halde barışmayı bildiler. Türkiye-Ermenistan ilişkileri konusunda da, “tarihçinin sağduyusu” için de doğru model budur.
Powered by vBulletin® Copyright ©2012 Adduco Digital e.K. und vBulletin Solutions, Inc. Alle Rechte vorbehalten.
SEO by
vBSEO 3.6.0