Archiv verlassen und diese Seite im Standarddesign anzeigen : Mehmet Metiner: Yemyesil Seriat, Bembeyaz Demokrasi
Evet arkadaslar,
nihayet bu 624 sayfali kitabi sonuna kadar okudum ve su kör olasi Scanner dogru scannen etseydi bazi ilginc alintilari buraya kopyalayacaktim...
Her neyse, bu kitap Türkiye'deki Islami hareketleri ve sonunda HADEP'i anlatiyor ve tabii ki Mehmet Metiner'i.
Fakat... bence... RP ve Erbakan'i fazla elestirmiyor, yani bazi konulari yorumsuz geciyor, nitekim Erbakan'in Libya gezisini vz.
Gene de tavsiye ederim.
http://www.radikal.com.tr/veriler/2004/10/24/metir.gif
Birinci bölüm
1975-1980 arası dönem: siyasetle buluşma
Niçin Kürtçü değil de İslamcı oldum?
Sayfa 27
Kürtçü olamazdım, çünkü bizim o dönemdeki Kürtçülerimiz
Kürtlükten önce komünistliği ve ateistliği önemsiyorlardı. Mark-
sist-Leninist temelde bağımsız bir Kürdistan amaçlanıyordu. Ate-
ist olduklarını da vurgulamaktan geri kalmıyorlardı. Hâlâ günü-
müz siyasal Kürtçülerinin yaptığı gibi. HADEP'te genel başkan
yardımcılığı yaptığım dönemde genel merkez yöneticilerinden
birçoğunun hâlâ bu ideolojik yaklaşımı ulusal yaklaşımın önüne
geçirdiklerine tanık olacaktım. Kürtlük, geniş kitlelerin mobili-
zasyonu için gerekli işlevsel bir malzemeden öte bir anlam taşı-
mıyordu birçoğu açısından. Zaten "ilkel milliyetçilik" eleştirisi,
bu ideolojik yaklaşımın nirengi noktasını oluşturuyordu. Bu yak-
laşımda katıldığım yanlar yok değil elbette. Ancak bu yaklaşımın
arkasından gelen "Kürt mühendisliği projesi", yani "beyaz Kürt-
bizden olan iyi Kürt", "siyah Kürt-bizden olmayan kötü Kürt" ay-
rımının yaslandığı ideolojik sol zemin, siyasal Kürtçülüğün asıl
trajedisini oluşturmaktadır. Dahası başarısızlığının da ana sebe-
bini... HADEP olayını anlatırken bu konuya da anılar ve anekdota-
lar eşliğinde ayrıntılı bir biçimde değineceğim.
Erbakan mitingleri
Sayfa 47
Bir orada bir burada dolaşıp dururduk haftalarca. Evlerimizden
uzakta. Anne ve babalarımızın kaygıları boşuna değildi. Gittiğimiz
pek çok yerde mitinglerin olaylı geçtiği haberleri karşısında haklı
olarak yürekleri ağızlarına geliyordu. Bizi durdurmaya güçleri yet-
miyordu. Dava denince akan sular duruyordu. Müthiş bir samimi-
yet ve dava aşkı içindeydik. Menfaat nedir bilmezdik. Para pul ve-
ya makam mevki umurumuzda değildi. Bütün bunların samimiye-
timizi bozacağına inanırdık. Her şeyi Allah rızası için yapardık. Ci-
hat üzerimize farzdı. İslam'ın egemen olmadığı bir ülkede İslamî
bir devlet kurmak için cihat etmek, farzların en büyüğüydü. Bu
yolda gece gündüz demeden çalışmak ve gerekirse ölmek büyük
bir sevaptı. Şehit olmak, sorgusuz sualsiz cennete gitmek demek-
ti. En büyük mertebe, şehadet mertebesiydi. Şiddetten ve kavga-
dan yana değildik. Ama İslam'ı tebliğ ederken veya devletleşme
yolunda adım atarken bizi zorla engellemeye çalışanlara veya bizi
yolumuzdan döndürmeye kalkışanlara karşı da nefis müdafaasına
girmekten kaçınmamamız gerektiğine inanırdık.
Akıncıydık. Akına çıkmıştık. Her yerde olmalıydık ve her yer-
de İslam'ın hâkimiyeti için çalışmalıydık. Mesajımızı herkese ilet-
meliydik. Tebliğden geri durmamalıydık ve zafer bayrağını tüm
burçlara dikmeliydik.
Siyasî bir mücadelenin içindeydik. Partimizin iktidarı için çalış-
manın da cihadın bir gereği olduğuna inanırdık. Erbakan Hoca'yı
miting meydanlarında, "İslam dünyasının medarı iftiharı ve biricik
önderi" diye anons ederdik. Partimiz iktidara gelecek, İslam'ın
önündeki tüm engeller kaldırılacak ve kazanacağımız siyasî mev-
zilerle adım adım hedefimize varmaya çalışacaktık. Hedefimiz; İs-
lam'ı hayatın her alanına bir bütün olarak koşulsuz egemen kıl-
maktı. İslam'a aykırı bütün kanunları ve nizamları değiştirmekti.
İslam devletini kurarak toplumu yeniden Müslümanlaştırmaktı.
Devlet eliyle toplumu Müslümanlaştırmanın, başka bir deyişle,
önce devleti fethedip sonra devlet eliyle toplumu fethetmeye yö-
nelmenin totaliter ve Jakoben bir siyasî proje olduğunu kavraya-
bilecek bilinçte değildim. "Allah'ın nizamı dururken, beşerî sis-
temlere/düzenlere uymanın küfür ve şirk" olduğuna inanırdık. Bu
yüzden demokrasiye ve laikliğe dinsizlik gözüyle bakardım.
PKK'nın etkisi günden güne artıyor
Sayfa 53
İddiam odur ki, PKK o dönemde sosyalist-ateist bir ideolojik
hatta yürümemiş, Kürtlerin dinî inançları ve değerleriyle doğru-
dan hesaplaşan bir siyaset izlememiş olsaydı, hiç kuşkusuz çok
daha geniş bir kitleyle buluşma imkânına sahip olurdu. Şayet o
dönemde bizler, Kürt kültürel ve demokratik talepleri karşısında
işin başında daha duyarlı ve doğru bir siyaset izlemiş olsaydık,
pek çok Kürt gencinin sosyalist-ateist olmasının önüne geçebilir
ve bölgenin tek hâkim gücü olabilirdik. Çünkü Kürtler tarihleri
boyunca dinlerinden ne de milliyetlerinden vazgeçmişlerdir.
Bölgede partilerin almış oldukları oylar dikkatli bir analize tabi
tutulursa hemen her dönemde, Kürtlerin, dinî duyarlılığı belirgin
olan MSP-RP ile etnik duyarlılığı belirgin olan DEP-HADEP-DE-
HAP gibi partilere verdikleri destekle, ne dinlerinden ne de milli-
Sayfa 54
yetlerinden vazgeçmek istedikleri mesajını apaçık bir biçimde
verdikleri anlaşılabilir. 3 kasım 2003 seçimlerinde Kürt seçmenle-
rin AKP ile DEHAP arasında bölünmüş olmaları da bu gerçekli-
ğin ifadesidir bir bakıma.
80 öncesi, İstanbul'da militanlık günlerim
Sayfa 61
(Tayyip Erdoğan'a hep "Reis" diye hitap
ederdik. Çünkü "Reis" Arapça bir tabirdi ve biz o dönem İslamcı-
lığımızın bir gereği olarak Arapça sözcüklere kutsallık atfederdik.
Ülkücülerin Çatlı gibilere niçin "Reis" dediklerini bilmiyorum,
ama biz sırf bu nedenle "Reis" sözcüğünü kullanırdık. Hâlâ kendi-
sini bu sıfatla anmayı, daha içeriden ve samimi buluyorum.)
Sayfa 65
Bu satırları yazarken o günlere geri gidiyorum da aklım şaşı-
yor. Sonra 80'li yıllarda üniversitelerde oruç tutmadığı için ülkü-
cüler veya İslamcılar tarafından dövülen solcuları hatırlıyorum.
Veya solcular tarafından kendi ideolojilerini paylaşmıyorlar diye
okullara sokulmayan, dövülen ve baskıya uğrayan İslamcılar ve-
ya sağcıları. Ne yaman bir çelişkidir bu Allahım! Sadece kendile-
ri için sınırsız özgürlük isteyen, iktidarı kendileri gibi düşünen in-
sanlar için sınırsız yetkilerle donatılmış bir ideolojik aparat ola-
rak tasavvur eden İslamcılarımız, solcularımız ve sağcılarımız
meğer son kertede birbirlerinden hiç de farklı değillermiş!..
Kimimiz din adına iktidar/devlet olup ötekileri hizaya getirme-
yi amaçlarken; kimimiz sosyalizm, kimimiz de milliyetçilik, fa-
şizm veya turancılık adına... Her birimiz bir diğerinden önce ikti-
darı ele geçirerek ötekilerine bu dünyayı dar etmeyi amaçlıyor-
du. Belki iktidar değişecekti, ama iktidarın mantığı ve doğası hiç
değişmeyecekti. Sopa tutan el değişecekti sadece ve bir de o so-
payla hizaya getirilmeye çalışanlar.
İyi ki 80 öncesinde hiçbirimize devlet nasip olmadı. Yoksa bu
ülke kan gölüne dönerdi.
Bu totaliter ve otoriter siyasal düşüncemiz/anlayışımız dolayı-
sıyladır ki bu ülkede demokrasinin yerleşmesinin önünde bilerek
veya bilmeyerek her birimiz engel teşkil ettik.Ve askerlerin mü-
dahalesine açık bir zemin oluşturduk. Askerler yönetime el koy-
duklarında halk derin bir "oh!" çekti.
Bu sözlerimin 12 Eylül askerî darbesini mazur ve meşru gös-
termek anlamına gelmediğini bilmem söylememe gerek var mı?
Bir demokrat olarak askerî müdahalelerin her türlüsüne karşı-
yım elbet. İslam adına yapılmış olsa bile askerî müdahalelerin an-
tidemokratik olduğuna inanıyorum.
Ama 80 öncesinde böyle düşünmüyordum.
80 öncesinin Akıncıları olarak bizler "Dün İran Pakistan/ Sıra
Sende Müslüman" sloganıyla kendimizden geçiyorduk handiyse.
Zülfükar Ali Butto'nun meşru demokratik iktidarını askerî bir
darbeyle alaşağı eden ve sözüm ona ülkeye "şeriat rejimi" getiren
Ziya ül-Hak'a arka çıkıyorduk. Çünkü biz o zaman askerî darbe-
Sayfa 66
nin kendisine değil, darbenin getirdiklerine bakarak değerlendir-
me yapıyorduk. Tıpkı "Millî Demokratik Devrim"ci (MDD) solcu-
lar gibi düşünüyorduk. Eğer askerî darbe bizim istediğimiz rejimi
yerleştirecekse sorun yoktu, destek vermeliydik.
İran'da Ayetullah Humeyni önderliğinde bir İslam devrimi ger-
çekleştirilmişti. Afganistan'da komünist darbeye ve Rus işgaline
karşı yaygın bir cihat hareketi başlamıştı. Pakistan'da General Zi-
ya ül-Hak, Butto'yu devirerek ülkeye şeriat rejimi getirdiğini
açıklamıştı. Bütün bu gelişmeler özgüvenimizi artırmış ve daha
bir pervasız davranmamıza neden olmuştu.
Laik ve dinsiz devlete karşı cihat çağrılarımız sokaklara taş-
mıştı artık. Mitinglerdeki sloganlarımız bile giderek cüretkâr bir
kimliğe bürünmüştü. Erbakan Hoca konuşurken hep bir ağızdan
bağırırdık: "Vur De Vuralım/ Ö De Öelim!", "Erbakan, Ziya, Hu-
meyni! Yaşasın İslam Birliği!"
Şeriata yönelik eleştirilere karşı hançeremiz yırtılırcasına bağı-
rırdık: "Şeriat İslam'dır/ Anayasa Kuran'dır."
Laik devlete ve laikçilere karşı üretilen sloganlar da ziyadesiy-
le açık bir hesaplaşmaya çağrı niteliğindeydi: "Laik Devlet Yıkıla-
cak Elbet/Dinsiz Devlet Yıkılacak Elbet!" Ve arkasından amacımı-
zı ortaya koyardık şu sloganla: "Islamî Devlet Kurulacak Elbet!"
Amacımız şeriatı hâkim kılmaktı. Laik/dinsiz devleti yıkıp yerine
İslam devletini kurmaktı. Ülkede var olan haksızlıkların, yanlış-
lıkların ve vahşetin tek sebebi olarak, laik ve dinsiz devletin var-
lığını gösterirdik. O yüzden şeriatın gelmesiyle bütün kötülükle-
rin ve vahşetin de sona ereceğine inanırdık. Şu sloganımız gayet
net bir biçimde bu amacımızı ortaya koyuyordu nitekim: "Şeriat
Gelecek, Vahşet Bitecek!"
Miting meydanları bu sloganlarla inlerdi. Yeni bir ruh iklimine
girmiştik. Yeni bir süreç başlamıştı. Ömeye ve öldürmeye hazır
olduğumuzu ilan etmekten kaçınmıyorduk. Erbakan aynı zaman-
da bizim komutanımızdı. Parti söyleminde RP döneminde bile
"ordu, asker ve komutan" gibi tanımlamaların yapılmış olması,
Erbakan Hoca'nın aynı zamanda cihat ordusunun başkomutanı
olarak görüldüğünün de ifadesini oluşturuyordu. "Laik dinsizler"
akıllarını başlarına devşirmeliydi. Vurmaya ve ölmeye hazır İs-
lamcı bir gençlik vardı artık.
12 Eylül darbesi yapıldığında ne cihat ordusunun başkomuta-
nı sıfatıyla Erbakan "Vurun ve ölün" dedi, ne de bu sloganı haykı-
ran bizler meydanlara çıkmaya cesaret edebildik.
Ağabeylerimizden bir kısmı yurtdışına kaçtı. Bir kısmı uzunca
Sayfa 67
bir süre sessiz kaldı. Gözden ırak bir yaşam sürdü. Şu an Avrupa
Millî Görüş Teşkilatları Genel Başkanı olan Yavuz Çelik Karahan,
daha önce söylediğim gibi yurtdışına kaçmak zorunda kalmıştı
mesela. Selahaddin Eş yazılarından dolayı hakkında açılan pek
çok ceza alacağı kesinleşince İran'a hicret etmişti. Akın-
cılar Derneği'nin son Genel Başkanı Mehmet Güney de ilkin
İran'a, oradanda Pakistan'a geçmişti.
...
Askerî darbeden sonra İran'a "hicret" etmek üzere uçak
kaçıran Yılmaz Yalçıner, Ömer Yorulmaz ve Mekki Yassıkaya Di-
yarbakır'da yapılan bir operasyonla yakalanmış ve cezaevine yol-
lanmışlardı.
Yalçıner'in uçağı ele geçirdiğinde, "Artık burada şeriat hüküm-
leri geçerli. Herkes başını örtmeli" demesi ve koltuk başlarındaki
örtülerle uçaktakikadınların başlarını örtmeleri çağrısında bulun-
ması, gerçekte o dönem nasıl bir İslam devleti istendiğinin traji-
komik bir belgesi hükmündedir.
Sıkıyönetimde ilk gözaltı ve işkence
Sayfa 70
Bir gün sözü geçen başçavuş ifademi imzalamam için beni
odasına çağırdı. Odasına girdiğimde ilk işim masanın üstünde du-
ran gazetelere uzanmak oldu. Kaç gündür dış dünyayla iletişimi-
miz kopmuştu. Büyük bir açlıkla okumaya başlamıştım ki, sert
bir sesle, "Buraya gazete okumaya mı geldin ukala, bırak o gaze-
teleri" dedi. O dönem yayınlarıyla hayli popüler olan Doğu Perin-
çek'in Aydınlık gazetesine göz gezdirmeyi başarmıştım kaşla göz
arasında. İfademi imzaladıktan sonra bir süre konuştuk. "Aydın-
lık'ıbiliyor musun? Okur musun?" dedi. Ben de Aydınlık'ıbildi-
ğimi ve düzenli bir şekilde izlediğimi söyledim. Aydınlık gazete-
sinin ihbarları o dönem askerlerin işine epey yarıyordu besbelli.
Sayfa 71
Gözaltına alındığımız sırada, hani o ünlü Konya mitingi vardı ya
-12 Eylül askerî darbesine neden olarak gösterilen miting- o mi-
tinge katılma hazırlıkları içindeydik. Biz içerideyken miting yapıl-
dı. Miting her bakımdan bir dönüm noktası oluşturuyordu. İstiklal
Marşı okunduğunda protesto edenler, "Şeriat İsteriz" sloganları
atanlar aslında MSP gençliği değildi. O çatı altında faaliyet göste-
riyor olmalarına rağmen İran İslam Devrimi ve Afganistan direni-
şi dolayısıyla giderek radikal ve devrimci fikirlerde karar kılan ve
partiyle de yollarını ayıranlardı. Bir ayrışma sürecini açığa vuran
somut bir gösteri olması bakımından miting bir milat oluşturmuş-
tu. O unsurlar 80 sonrasında antipartici ve devrimci fikirleriyle
sahneye çıktılar zaten. Erbakan Hoca ve hareketini pasifist bulu-
yorlardı o dönemde. Tıpkı İran ve Afganistan örneklerinde olduğu
gibi cihadın silahla yapılması gerektiğine inanıyorlardı.
Necmettin Erbakan ve partisi hiçbir zaman silahlı mücadeleye
inanmadı. Ve bu tarz yöntemlere hep karşı çıktı. Bunu belirtmek
tarihe doğru bir not düşmek adına çok gereklidir. Bu unsurlar
MSP'nin Konya mitingini bir gövde gösterisi için vesile saydılar
Bir anlamda da parti üst yönetiminin zihniyetiyle ayrıştıklarını ve
onlarla apaçık bir hesaplaşmaya hazır olduklarını da göstermek
istediler. Bunun faturası partiye kesildi. Keşke parti yönetimi, has-
sas olan o süreçte böyle bir miting düzenlemeseydi. Bu mitingin
düzenlenmemesi yolunda kendilerine yapılan uyarıları hesaba ka-
tarak daha temkinli davranabilselerdi. 12 Eylül darbecilerinin ara-
yıp da bulamayacakları sahneleri/görüntüleri kendi elleriyle onla-
rasağlamış oldular. Aradıkları gerekçeyi bulmuşlardı artık.
Çok geçmeden askerî darbe oldu.
Emr-i bil maruf ve nehy-i ani'l-münker
Sayfa 78
Bizim anlayışımıza göre, bir şeyin kötü olması kadar, ona götü-
ren tüm yollar ve araçlar da kötüydü. Sinema ve televizyon bu
araçlardandı. Oralarda dince günah sayılan ilişkiler aktarılırdı.
Bu yüzden sinema ve televizyonla mücadele etmek gerektiğine
inanırdık. Evlerimize yıllarca televizyon girmedi. Haberleri izle-
mek zorunda kaldığımız zamanlarda ise kadın sunuculara bak-
mamaya özen gösterirdik.
Nemrut heykellerini yıkmayı tasarlardık
Sayfa 84
Oysa biz o dönemde tıpkı Taliban gibi düşünüyorduk.
Hiç kuşkusuz, iktidara gelmiş olsaydık tıpkı Taliban gibi totali-
ter ve otoriter bir rejim kuracaktık. Veya İran'daki mollaların yö-
netimine benzer bir dinsel diktatörlük rejimi... Ama daha modern
giysiler içinde.
Talibanlık tıpkı Jakobenlik gibi bir paradigmadır. Nasıl ki Jako-
benlik "Fransa'ya özgü" olmaktan çoktan çıkmışsa, Talibanlık da
"Afganistan'a özgü" olmaktan çıkmıştır.
Bu tespitime "Biz Taliban değildik" diye yanıt veren İslamcıları-
mız, geçmişte tasarladıkları "İslam devleti"nin ne mene bir şey ol-
duğunu açıklıkla ortaya koymalıdırlar öyleyse. Paradigma olarak
Taliban'dan ayrıştıkları noktalar nelermiş görelim!..
Powered by vBulletin® Copyright ©2012 Adduco Digital e.K. und vBulletin Solutions, Inc. Alle Rechte vorbehalten.
SEO by
vBSEO 3.6.0