PDA

Archiv verlassen und diese Seite im Standarddesign anzeigen : Bizarre Meinungsmacher in der Türkei



omar
12.03.07, 23:53
Ich brauche glaube ich nicht zu erklären was ich meine.

Ultra-milliyetçi tsunami


Hrant Dink’in aramızdan ayrılmasının, hem de alçakça bir cinayetle bizlerden koparılmasının 40'ıncı gününde, cenazesinin kaldırıldığı Kilise’de ayin vardı.


Ardından da mezarı ziyaret edilecekti. Kilise ve mezarlık, 40'ıncı gün bakımından dolu olmasına doluydu ama Cumhuriyet tarihinin en muhteşem cenaze törenlerinden biri ve belki de en anlamlısında yer alan “simge simalar”dan pek az, parmakla sayılacak kadar azı Kilise’ye gelmişti.
Siyaset adamlarından kimse yoktu. Basın, edebiyat ve sanat dünyamızda bilinen şahsiyetlerden de bir-iki istisna dışında kimseyi görmedik. Hrant’ın ölümünün üzerinden geçen 40 gün, ülkenin gelecek umutlarının, kabaran “ultra-milliyetçi” (ister ulusalcı, ister ırkçı, hangi sıfatı takarsanız takın; kastedilenin ne olduğu belli) dalganın altında kaldığına mı işaret ediyordu acaba?

Bence evet. Hrant’ın cenaze törenindeki vakarlı ihtişama aldanmadığımı, Türkiye’deki kabaran “ultra-milliyetçi dalga”yı oluşturan dinamiklerin o cenazenin ihtişamıyla ortadan kalkmayacağının farkında olduğumu “Hayal kırıklığı” başlığı altında, cenazenin hemen ertesindeki yazımda dile getirmiştim.

Önceki gün Kilise’deki katılımcı fotoğrafını gördüğümde, cinayetten bu yana aradan geçen 40 gün içinde, “ultra-milliyetçi dalga”nın daha da kabarmış bir halde, toplumun üzerine yayıldığını fark ettim. Cinayetin ertesindeki öfkeli, tepkili insanların önemli bir bölümünün üzerine, korku, çekingenlik, ürkeklik ve umutsuzluğun serpintileri düşmüş, onları Kilise’ye gelmekten alıkoymuştu.

Sonuç itibarıyla, Türkiye’de geleceğe dönük umut verici ivme, “siyasi önderlik” olmaksızın olamaz. Bu ivmeyi geleceğe yöneltecek bir “siyasi hareket” olmaksızın ve söz konusu “siyasi hareket” kendisini “siyasi denklem"in içine yerleştirmeksizin olamaz.

Mevcut siyasi yelpazede, bu beklenti, Ak Parti’den, daha da somut olarak hükümetten bekleniyor. Hükümetin, aradan geçen 40 gün içinde, zaten kabarmış “ultra-milliyetçi dalga”yı bir “med-cezir” misali aşağıya indirmesi, ancak Hrant Dink cinayetinin soruşturmasını ciddiyetle ve kararlılıkla ele almasıyla mümkün olabilirdi. Hükümet bunu yapmadı.
Açıkçası, Hrant Dink cinayeti, geldiğimiz noktada “savsaklanmış” vaziyette.

Bu, bir “faili meçhul” cinayet değil. Failler, 24 saat içinde ortaya çıktı. Ama, sanki 24 saat içinde ortaya çıksınlar diye “dizayn edilmiş” bir cinayet izlenimi veriyordu. Asıl önemli olan “azmettiricileri” idi ve hükümetin savsaklayıp, üzerini küllendirdiği de “azmettiricileri”nin kim olduğunun ortaya çıkarılması oldu.

Bu, “azmettiricileri meçhul” bir cinayet haline dönüştü.

***

Hükümetin, cinayetin “azmettiricileri”ni savsaklaması olgusu, önceki gün Kilise’de Ermeni Patriği Mesrop Mutafyan’ın konuşmasına da yansıdı. Genellikle, “kamu otoritesi” ile iyi geçinen, sözlerine dikkatli biri olarak tanınan Mutafyan bile, “azmettiriciler”in üzerine gidilmemesini “üzücü” ve “düşündürücü” olarak niteledi. Soruşturmanın böyle bir hal almasının, “iç barış ortamı” ve “güvenlik güçleri”ne “güven”i sarsacağını ima etti.
Hükümetin, soruşturmayı sıkı tutmamasının göstergelerinden biri 301 konusunda takındığı tutum. 301, içeriği bir yana, Hrant Dink cinayetiyle birlikte “simge” haline gelmiş bir Türk Ceza Kanunu (TCK) maddesi. Türkiye’de “ifade özgürlüğü” önünde en büyük engel olarak algılanmasının ötesinde, Hrant Dink’in öldürülmesine giden yolun taşlarını döşeyen, ülkede özgürlükleri boğucu, saldırgan “ultra-milliyetçi” iklimin oluşmasına imkan veren bir simge.

Başbakan Tayyip Erdoğan, hâlâ beraberliğe oynayan ve bu amaçla vakit geçirmeye çalışan bir futbol takımı gibi, konuyu zamana yaydıkça yayıyor. “Kaldırılmasının asla söz konusu olmadığını” vurguluyor; olsa olsa “değiştirileceği”nden söz ediyor. “Değişiklik” için ise, konuyu ihaleye çıkarırcasına, “sivil toplum örgütü” sıfatını kullandığı “meslek örgütleri”ne havale ediyor. Onlardan “değişiklik önerisi” bekliyor.

Birbiriyle çelişerek gelen değişiklik önerilerini ise, 301’e ilişkin gereken şekilde harekete geçmemek gerekçesi olarak değerlendiriyor.

Tüm bu manzara, Cumhurbaşkanlığı ve genel seçimler arifesindeki Türkiye’de Başbakan ve partisinin, statükoya teslim olduğu görüntüsünü veriyor; “ultra-milliyetçi iklim”e rehin kaldığı izlenimini güçlendiriyor.
Türkiye, 2002 seçimlerinin, üç partili koalisyonu arifesinde bile bu kadar “oksijensiz” kalmamıştı. Sağlık sorunları ile cebelleşen bir başbakanın, Bülent Ecevit’in başkanlığındaki MHP’li, ANAP’lı, DSP’li ve Kemal Derviş’li hükümeti oluşturan partilerin toplam oyunun yüzde 10’u zor bela geçtiğinin anlaşıldığı bir atmosferde bile, Türkiye’nin “özgürlükler ortamı”, Avrupa Birliği (AB) yönünde önemli bir reformcu bir enerji ortaya koymuş olan Ak Parti hükümetinin şu dönemde ülkeyi “oksijensiz” bırakan ikliminden daha iyiydi.

Cumhurbaşkanlığı seçimine bir buçuk ay kala, Hrant Dink öldürülmüş, Nobel’li Orhan Pamuk şehrinde barınamayacağı duygusuyla yurt dışına çıkmış, gazete genel yayın yönetmenleri, köşe yazarları, kimi uluslararası ün sahibi edebiyat insanları yanlarında koruma polisleriyle dolaşmaya başlamış, ülkenin yaşı 90, 7'inci Cumhurbaşkanı, darbe yapmış olmaktan aklanmış, bir görüş açıkladı diye savcılık incelemesine alınmış bir ülkede yaşıyoruz.
Türkiye’nin “iç dinamikleri”nin, “ultra-milliyetçi dalga”nın üzerinde oluşan, havadaki “oksijeni çekip boşaltan” iklimini değiştirecek gücü yok. Pazar günü, Hrant Dink’in ölümünün 40'ıncı gün ayinin yapıldığı Kilise’nin bana anlattığı buydu...

***

İstanbul’un ortasında, bir Kilise’nin içinden değil; Atlantik ötesinden, dışarıdan bakıldığında da görülen bu. ABD’nin eski Ankara Büyükelçisi Mark Parris, Ermeni soykırım tasarısının önlenmesi amacıyla Wall Street Journal’da yazdığı yazıda, bu tasarının Kongre’den geçmesinin ABD çıkarlarına aykırı olacağını izah etmek için Türkiye’deki ortamı anlatıyor:
“Türkiye, bu belirleyici önemdeki yıla, Batı çapası sürür vaziyette ya da gergin biçimde giriyor. Onyıllardır Türkiye’nin, özellikle nüfuzlu ordusu nedeniyle, Batılı kimliğinin sağlam temeli olan NATO, işlevi bulanıklaşarak, cazibesini kaybetti. Avrupa Birliği’nin, katılım sürecine resmen Ekim 2006’da başlamış olan Türkiye’ye yönelik kararsızlığı, birçok Türk’ü projeden soğuttu. Her iki taraftaki üst yöneticilerin gösterişli açıklamalarına rağmen, ABD-Türkiye ilişkileri 90’lardaki derinlik ve genişliğini kazanamadı; kamuoyu yoklamaları Türk ‘sokağı’nda anti-Amerikanizm’in güçlü olduğunu ortaya koyuyor. Kazananlar, vizyonları Türkiye’nin kendi başına kalmasından yana olan ultramilliyetçiler ve bunların artan ölçüde şiddete yönelmeleri, insanın kanını donduruyor.

Bazıları, bu tahlili, Türkiye’nin Cumhuriyet öncesi tarihiyle yüzleşmesini önleyecek olan bir realpolitik gerçeği olarak yorumlayacaktır. Bu bakış açısı, aralarında Nobel sahibi Orhan Pamuk’un da bulunduğu, artan sayıdaki Türkün, 1915 olaylarına ilişkin daha açık yürekli bir tartışmadan yana oldukları gerçeğini ihmal ediyor. Bunların çoğu, bir karar tasarısının (soykırıma ilişkin) geçmesinin yol açacağı milliyetçi öfkenin tsunamisi altında kalmaktan korkuyorlar.”

Bu gözleme yanlış diyebilir misiniz?

Ama, Amerikan Kongresi’nde, soykırım yasa tasarısından tümüyle bağımsız, bir başka karar tasarısı, hem Temsilciler Meclisi, hem de Senato’dan geçmesi kuvvetle muhtemel: Hrant Dink cinayetinin doğru dürüst soruşturulması ve 301’in kınanmasını öngören bir tasarı.
Bu tasarının da bir “ultra-milliyetçi tsunami”ye yol açacağını öne sürerek, karşı çıkabilir misiniz? Çıkmalı mısınız?

Türkiye, Hrant Dink cinayetine ilişkin olarak, Refik Hariri suikastı soruşturmasında Suriye’nin düştüğü duruma benzer bir duruma mı düşmelidir. İşi, “uluslararası mahkeme” kurulması kararı alınmasına mı vardırmalıdır? Yine mi “dış dinamikler” yardımıyla yol alacağız?
Bu soruların cevabını hükümet versin. Şayet, “ultra-milliyetçi tsunami”nin altında, sadece ifade özgürlüğüne aç aydınların değil, kendisinin de kalacağını görebiliyorsa...

omar
18.03.07, 00:05
Dinsel Dogmayı Ancak Devrimci Bir Hareket Parçalayabilir- Çiğdem Çidamlı (Röportaj)

Birgün
05 Mart 2007


Cuma namazını kılan bir faşistin Hrant Dink'i vurması ve ülkemizdeki geleneksel siyasal İslamcı hareketin önemli temsilcilerinden Şevket Kazan'm, "Hepimiz Ermeniyiz" sloganına karşı yükseltilen ırkçı koronun ilk sıralarındaki yerini almasını nasıl açıklayabiliriz?
weiter:
http://www.halkevleri.org.tr/index.php?eylem=yazi_oku&no=2238