PDA

Archiv verlassen und diese Seite im Standarddesign anzeigen : Hulki Cevizoglu Sammelthread



Gök Türk
27.02.05, 03:58
Arkadaslar demin Hulki Cevizoglu'nun "Cevizkabugu" adli programini izledim. Hulki Cevizoglu cok takdim ettigim bir Türk milliyetcisidir.

Cok ilginc tartismalar oldu. Stüdyoda kitabin yazarlari konuktu ve konu elbette "Metal Firtina"ydi.

Kitabi özetlemek gerekirse, ABD Türkiye'yi isgal ediyor. TSK cok zayif düsüyor. Türkiye'yi Fransa, Almanya, Rusya ve Cin kurtariyor. TSK'yi cok kücük düsürme felsefesi izlenmis.

Programa bir albay ve bir binbasi katildi. Hatta Albay kitabin amerikalilar tarafindan hazirlandigini iddia etti.

Acikcasi kitabi cok kisa bir süre icinde okudum. Zaten programa telefon veya e-posta yollari ie katilanlarda ayni seyi söylediler. Fakat kitabin iyi oldugunu söyleyemem. Kitabin sikici oldugunu düsünmüyorum, bence heyecanli bir kitab.

Fakat yazilis amaclarini gercektende süphe ediyorum. Bu kitab okuyularda morel bozuklugu yapiyor ve hatta genc yasta Tegmernlerin bile bu kitabtan negatif etkilendikleri aciklanmistir.

Bence bu konu emekli bir pasamiz tarafindan ele alinsa cok ama cok daha saglikli olacagini düsünüyorum.

Gök Türk
14.03.05, 22:46
Bu konu gecen hafta Hulki Cevizoglu'nun sundugu "Cevizkabugu" adli programda tartisilmisdir. Size edindigim bilgileri sunacagim...

Önce bu sefer stüdoda baya konuk vardi. Bir profesör, bir ermeni din adaminin yani sira Flash Tv'nin "Düsünce kampi" adli programina katilanlar vardi.

Simdi bizim profesörümüze bakiyoruz. Bu konu hakkinda bircok kitap yazmis, ermeni ve Türk tarihini arastirmis, hatta ermenilerinin görüsünü degerlendiren bir kitap bile yazmis. Karsisinda programa katilan ermeni din adami oturuyor. Önünde bos bir kagit ve kalem...

Simdi bizim ermeni cosuyor ve basliyor anlatmaya. Iste 1915 yilinda su oldu bu oldu, soykirim yapildi falan filan. Hulki Cevizoglu ve profesörümüz (kusura bakmayin ismini hatirlamiyorum) iclerinden bu adami niye cagirdik buraya diye geciriyorlar. Cünki adam anlatiyor anlatiyor ama bir belge bile veremiyor. Iste benim dedem bana söyle anlatmisti falan filan... Profesöre sira geliyor ve prfesörümüz belgelere dayanarak acik acik meydan okuyor: " Biz ermeni tarihcilere sayisiz teklifler gönderdik, gelin Türkiyeye, yada biz oraya gelelim, yada amerikada falan bulusalim dedik. Biz belgelerimizi getirelim, siz belgelerinizi getirin dedik. Ama hic bir zaman kabul etmediler

Ve bizim ermeni ne diyor biliyormusunuz: " Hocam kusura bakmayin ama siz o yazdiginiz kitabi suya karistirin ve yutun. O sizin görüslerinizle yazilmis olan kitablardir
Yani arkadaslar adamdaki kafaya bakin. Adam masal anlatir gibi tarih anlatiyor Hulki Cevizoglu belge sordugunda "Belgeye gerek yok, bunlarin hepsi gercek diyor ve karsisinda oturan ve belge göstererek konusan bilim adamina bu kadar arsiz bir hakaret ediyor. Nankörlügün bu kadarida olmazki...

Herneyse, su bir gercektir. Düsünün, siz ermenisiniz ve soykirimin bütün dünyada kabul edilmesini istiyorsunuz. Ne yaparsiniz? Bütün dünya önüne cikip "aha benim belgelerim burda kardesim, soykirimin gerceklestigini acik acik kanitliyabilirim" demezmisiniz? Fakat nedense ermeniler bunu uygulamiyor ve Türk devletinin ve tarihcilerin tekliflerinide kabul etmiyor.
Bu neyi gösterir biliyormusunuz?

Ermenilerin elinde belge yoktur!!!! Yani soykirim denen birseyi kanitliyabilecek durumda degiller. Peki Avrupa'ya her hangi bir belge sunulmusmudur? Hayir! Yani Avrupa bu sözde soykirimi Türkiye aleyhinde kullanma cabasindadir. Baska bir amaci yoktur.
Diyarbakir DEHAP Il Baskani bile "Avrupa'dan ve Amerika'dan gelen heyetler bize her zaman Türk olmadigimizi ve Kürt kimligimizi öne cikarmamizi söylerler diyorsa artik bunda bir is vardir. Bide bunu söyleyenin DEHAPLI oldugunu göz önünde bulunduralim!!!!

Türk milliyetcilerine yeni takilan lakab "komplocu" dur. Fakat Avrupa'nin Kibris, ermeni soykirimi ve kürt konusunun üstünde bu kadar durmasi sizce tesadüfmü? Ben burada Sevr'in gölgesini görüyorum....

Saygilarimla

Gök Türk

Chutluck
15.03.05, 10:04
Cumartesi Aksami en basarili tartisma Programimiz Ceviz KAbugunu ben de izledim. Cok ilginc bir tartismaydi.


Oradaki Ermeni, Gedikpaşa Ermeni-Protestan Kilisesi Pastörü Kirkor Ağabaloğluydu.
Bu adam TArtisma kültüründen kesinlikle nasibini almamis. Karsisindakinin sürekli lafini keser, konusmasina müsaade etmez, yüksek sesle konusarak Hulki Cevizoglunu bile bastirmaya calisir ve arada saygisizca laflarla diger konuklari igneler tavirlariyla cok basarisizdi. Üstüne üstük 1 tek belgesi yoktu yaninda, deden ogula laflarla karsisindaki tarihcimizle tartismaya gelmisti.
Türkiye'nin en karizmatik gazetecisi Hulki Cevizoglu her zamanki gibi cok sabirliydi, arada da tasi gedigine koymayi ihmal etmedi tabii.

*************

Size Ceviz Kabugun'dan kisa bir alinti:

KEVORKYAN: ‘‘SOYKIRIM YOK’’
HRANT DİNK: ‘‘ASALA ADINA ÖZÜR DİLİYORUM’’

Ermeni olaylarının başlangıcının 90’ıncı yıldönümü olan 24 Nisan günü yaklaşırken, Sabancı Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof.Dr. Halil Berktay’ın “Tehcir kanunu etnik bir temizliktir” ve ünlü yazar Orhan Pamuk’un “Bir buçuk milyon Ermeni öldürüldü” sözleri üzerine, sözde Ermeni soykırım İddiaları yeniden alevlendi.
Cumartesi gecesi Flash TV Bursa stüdyosundan canlı olarak yayınlanan Ceviz Kabuğu Programında da sözde Ermeni soykırım iddiaları masaya yatırıldı.
Hulki Cevizoğlu’nun hazırlayıp sunduğu Ceviz Kabuğu programına stüdyo konuğu olarak katılan Atatürk Araştırma Merkezi Başkanı Prof.Dr. Mehmet Saray, “Milletimiz aleyhinde söylenenler bütünüyle iftiradır” diyerek belgeler gösterdi ve “Bir soykırım olmadı ki biz kabul edelim” dedi. “Sözde Ermeni soykırımının hiçbir belgeye dayanmadığını, Ermeni ve Türk tarihçilerinin bir araya gelerek belgeleriyle tartışması gerektiğini vurgulayan Saray, “Gelin ortak heyet oluşturalım, ilgili belgeler toplansın. Türkler’e ve Ermeniler’e ne olmuş ise, ilmi ve resmi bir açıklama getirelim” diye ekledi.
Ceviz Kabuğu programına katılan Gedikpaşa Ermeni-Protestan Kilisesi Pastörü Kirkor Ağabaloğlu, “90 yıldır Türkiye’de bu meselenin çözülemediğini ve Anadolu’da yaşayan Ermeniler’in öldürülmüş olduklarını” iddia etti “Türk halkının geçmişi çok iyi bildiğini söyleyen Ağvaloğla, İncil’den örnek vererek “Taşlar konuşmaya başladı” dedi. “Siz kendinizi taş olarak mı görüyorsunuz?” diye soran Cevizoğlu’na “Taşlar Avrupalılardır. Türkiye’de yaşayan Ermeniler ağızlarını açamadılar. Türk aydınları konuşunca vatan hainliğiyle suçlandılar. Savcıların kılıcı Türk aydınına dayanınca taşlar konuşuyor” dedi.
“Savcının kılıcının gırtlağında durduğunu, bu yüzden konuşmasının bir sınırı olması gerektiğini, ifade eden Ağabaloğlu’na, Cevizoğlu, Bu sözler üzerine “Savcı neden sizi yargılasın? İddialarınızın belgesi var mı?” diye sordu. Ağabaloğlu, “Elinde bir belge olmadığını, soykırımın canlı tanıklarının torunlarından biri olduğunu” ifade etti. Bu sözler üzerine sinirlenen Prof.Dr. Saray, “90 yıldır yalan söylüyorsunuz, üstelik bir din adamısınız. Hangi savcıysa söyle o savcıyı Adalet Divanına şikayet edeyim” dedi.

ÖLÜ İNSANLAR ÇOĞALMAZ
Programa telefon konuğu olarak katılan Atatürk Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi ve Ermeni Araştırmacısı Prof.Dr. Enver Konukçu Erzurum’u örnek göstererek, herkesin Erzurum’dan göçürülmediğini, Erzurum, Ilıca, Tercan, Bayburt, Erzincan ve Malatya üzerinden güvenlikleri sağlanarak 200’er kişilik kafileler halinde Ermeni aileler göçürülürken Türk ailelerinin uğurlamaya geldiğini, fakat yolda 200-250 civarında Ermeni’nin çetelerin saldırısına uğrayarak bazı hadiseler olduğunu, bunun bir soykırım değil, çete saldırısı olduğunu” söyledi. “Şimdi ise 250 civarındaki Ermeni’nin 25 bin kişiye nasıl çıkarıldığını anlamadığını , çetenin 25 bin kişiyi katletmesinin mümkün olmadığını” kaydetti. Bu açıklamalar üzerine “Ağabaloğlu’nun ‘Bugüne kadar insanlar susturuldu, Türk aydını vatan hainliğiyle suçlandı, kılıç var gırtlağımda’ diyor” sözlerini hatırlatan Cevizoğlu, “Aradaki çelişkiyi anlatır mısınız?” demesi üzerine, Prof. Konukçu, “Tarihçiler ortaya belge koymak zorundadır. Orhan Pamuk edebiyatçıdır, romancıdır. Onun ileri sürdüğü bir buçuk milyon Ermeni öldürüldü sözünü söylerken bir kaynak göstermesi gerekirdi. Berktay da aynı şeyi yapıyor . Canlı insanlar çoğalabilir ama ölü insanların çoğaldığı görülmemiştir. Bu sayı 200 binden nasıl bir buçuk milyona çıktı?” diye sordu. “Ermeni vatandaşlarımız T.C. vatandaşıdır, biz hangi hakka sahipsek onlar da sahiptir ama kilise konusu farklıdır” diye ekledi
Öte yandan Saray, Konukçu’nun kazısının ele alındığı bir kitabı masaya vurarak Ermenilerin katlettiği insanların ceset resimlerini gösterdi. Bunun üzerine Ağabaloğlu, “O sizin hikayeniz” diye yanıt verdi. Bu sözler üzerine sinirlenen Saray, “Sizleri kim susturdu? Yasalarda birini itham ettiğinizde ispat etmek zorundasınız. Ben buraya tarihi kaynaklarla geldim. Bir şey söyleyeceksen ispat et. Ben buraya ne söylediğini bilmeyen bir din adamıyla tartışmaya gelmedim ” diye sert tepki verdi.

HRANT DİNK: ‘‘ASALA adına özür diliyorum’’
Programa telefonla katılan “Türk’ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz kan, Ermeni’nin Ermenistan’la kuracağı asil damarında mevcuttur” beyanıyla tanınan Agos Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hrant Dink, “Bir Ermeni vatandaşı olarak, Asala terör örgütü adına bütün Türk halkından ve Türk diplomatlarından, örgütü üstlenmeden özür diliyorum” dedi . “Ermeni tarihçilerle Türk tarihçilerin karşılıklı konuşması gerektiğini fakat, Türkiye Ermenileri içerisinde TV’ye çıkıp tarih ve belge üzerine konuşacak tarihçileri ve profesörlerle belge yarıştıracak bilimadamları olmadığını, bildiklerini ailelerinden öğrendiklerini” kaydetti. Ermenistan Dış İşleri Bakanı Oskanyan’ın “Siyasal bir tavır sergileyerek tartışma yapmaya gerek yok” dediğini hatırlatarak bu sözlere katıldığını” ekledi.

KÖKLÜ ‘‘Kazıda 98 İskelet Çıktı’’
Programa telefon konuğu olarak katılan Yeniçağ Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Hayri Köklü ”‘Fransız TV’sinin Ayıbı’ diye haberi yayınlanan gazetelerde Ermeniler’in şehit ettiği mezarları Ermeni mezalimi diye tanıtmamasını, tarihçilerin Ermeni soykırımını Türkler’e dayattıklarını söyleyerek 1986 yılında Erzurum’da Milliyet Haber ajansında görevliyken, Ermenilikle ilgili bir tarihe tanık olduğunu söyleyerek bir anısını anlattı: “1 Mart 1986 günü Atatürk Üniversitesi öncülüğünde Iğdır’da Oba Köyü kazısı yapıldı. Bu kazı Türkiye ve dünya basınında yankı uyandırdı. Kazıda 98 kişinin iskeleti çıktı. Kurşunlanmış, kafaları, gözleri baltayla yarılmış, yakılarak gömülmüş. 1 Temmuz 1086’da Erzurum’un 25 km batısında Alacaköy’de kazı düzenlendi yine Atatürk Üniversitesi öncülüğünde. 10 Mart 1918 yılında gerçekleştirildiği belirtilen annesinin kucağına almasıyla sağ kurtulan biri mezalimi anlattı bize. Üç ayrı mezar kazıldı. Bu mezarlarda meslek hayatımda çektiğim en acı fotoğraftı. 5-6 yaşlarında kız çocuğu, kafatasında yarık, 1 çift örgü saçı, mavi boncuklar, annesinin kucağında kurşun izleri, yanmış kemikler vardı. Önce köye geliyorlar toplayıp, kurşuna diziyorlar sonra balta, satır yakıyorlar. Bu olaylara, 80 yıl sonra bir kazıyla tanıklık ettik” dedi. Ermeniler’in 10. Sınıf Tarih kitabında yazan soykırım iddialarını hatırlatması üzerine Cevizoğlu, Dink’e dönerek “Ermenistan 10. Sınıf ders kitabında bunlar mı yazıyor?” diye sordu. Dink, “Tarihin, Köklü’nün anlattığından farklı olduğunu söyleyerek, bunlar bilinen gerçeklerdir. Diaspora’da da bu böyledir. Bütün Ermeniler soykırım tarihini öğrenirler, böyle yetişirler ” dedi. Bunun üzerine Köklü “Ağabaloğlu’nun sözleri 10. Sınıf tezleridir” dedi. Dink, “Son 4-5 yıl içinde Ermeniler’in Ruslar’la işbirliği yapıp tehcir edildikleri konusu daha fazla işlenmeye başladı. Ermeniler’in Türkler’ii katlettiği bir tarih anlatılıyor. Hepimizin monolog belleği var. Türkler ve Ermeniler sadece 1915’i yaşamadılar. Öncesi ve sonrası da vardır. Tarihi gerçekler lafına hiç girmem. Mehmet Hocama saygım vardır. Karşısında bir uzman ve akademisyen olmalı” dedi.
Bu sözler üzerine, Prof. Saray, “Gelin ortak heyet oluşturalım. İlgili belgeler toplansın. Türkler ile Ermeniler ne olmuş ise, ilmi ve resmi bir açıklık getirelim. Biz Türk bilimadamları olarak kabul etmeye hazırız. Benim uzmanlık alanım 19 ve 20. Asırdır. Kafkasları Orta Asya’yı ve dolayısıyla Ermeni Tarihini çok iyi bilirim” dedi. Kitabını göstererek biz gerçeklerin ortaya konmasını istiyoruz” dedi.

Konuşan Değil Konuşturan Önemli
Flash TV stüdyosundaki Düşünce Kampı Kim Haklı?’nın katılımcılarından Hüseyin Karanlık, “Şaşırmıyorum, Berktay, Pamuk, Ağabaloğlu konuşuyor. Konuşan değil, konuşturan önemli. Konuşturanlar, AB Parlamentosu ve bağlı ülkelerin parlamentolarıdır. Böyle bir ortamda mesele tarih değil, politik meselelere bağlı olarak bir paket haline getiriyorlar” deyip Dink’e dönerek “Ermeni Dışişleri Bakanının “Soykırımın gündeme taşınmasına gerek yok” açıklamasına katılıyor musunuz? diye sordu. Dink, “Söylemi iyi analiz etmek gerekir. Türkiye Ermeni ilişkilerini gözden geçirecek anahtar sadece tarih değildir. Bu şifrelenmiş bir kilide benzer ve ilk şifre de tarih değildir. Asıl olan ilişkileri kurmak ve bu ilişkiler içerisinde bu sorunları çözmektir. Benim savunduğum budur” diye yanıt verdi.
Bu sözler üzerine Saray, “Beni sükut-u hayale uğrattınız. Tarihi olaylar olmadan neyi tartışacaksın? Konular belgelere dayalı olmadan neyin tartışmasını yapacaksınız? Türkiye’yi soykırımla itham edenlerle Türkiye Cumhuriyeti işbirliği yapmaz” dedi

‘‘Ermeni Kamavarları Dedemi Diri Diri Yaktılar’’
Programa telefonla bağlanan Emekli Hava Pilot Tuğgeneral İhsan Aygün programı heyecanla izlediğini söyleyerek şu açıklamaları yaptı: “Ben bir şehit torunuyum, benim dedem Ermeniler tarafından diri diri yakılarak şehit edilmiştir. Burada vereceğim isimler oradan buradan duyduğum isimler değildir. Bunları araştırarak öğrendim. Ben bir şehit torunu olmama rağmen 70 tane Türk diplomatını öldüren Ermeniler gibi intikam peşinde değilim. Çünkü benim ulusum böyle basit duygularla uğraşmaz. Ben Türk’üm. Türk milleti beraber yaşadığı insanlara saygı gösterir. Ağabaloğlu, belgeye dayanmadan iddialarda bulunuyor. Çok iddialı konuştuğu belgeleri getirmesi gerekirdi. Ortada belge olmadan Ermeniler 20 bin tane kitap yayınlamışlar. Bu belgelerin sahtelikleri ispatlanmıştır. Bir davanın sahte belgeler üzerine oturtulmasının arkasındaki maksatları incelemek gerekir. Ermeni toplumu tarihin başından beri Emperyal güçlerin bir aleti olmuştur. Benim dedemle beraber fırında yakılan isimleri araştırdım: Kaymakam Serdarı Hamdi Bey, Tahrirat katibi dedem Ali Rıza Efendi ve emekli yüzbaşı Mehmet Bey. Diri diri Ermeni kamavarları tarafından yakılmıştır. Kamawar, eğer Ermeniler içerisinde beş tane Türk’ü işkenceyle öldüren olduğu takdirde bunlar bundan sonra işleyecekleri cinayetlerden muaftırlar. Buna biz Adana ağzıyla Gamafor deriz. Kiliseler ve din adamları her özü cephanelik haline getirdiler.Doğu Anadolu’daki isyanları ve katliamları, bu tehcir olayından öncesini düşündüğümüz zaman deniyor ki, kiliseler asla böyle bir şeye karışmamıştır. Ama kiliseler bu işlerin öncüsüdür.

E. Tuğgeneral: ‘‘Bir Buçuk milyon Ermeni Nerede?’’
Programa telefonla katılan Emekli Hava Pilot Tuğgeneral Ramiz İlker ,Ağabaloğlu’na “Kendisi Doğu Anadolu’da kaç tane Ermeni olduğunu bana söyleyebilir mi?” diye sordu. Ağabaloğlu, 3 milyona yakın olduğunu söyleyince, “Bunun tamamen yanlış olduğunu, birinci Cihan Harbine girildiğinde Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ ve Sivas’ta yaşayan Ermeni sayısı 2 milyon civarındadır. Türkiye’nin nüfusu o zaman 28-29 milyondur. Türk askeri sayısı 2 milyon 900 bindir. Şehit sayısı ise 400 bindir. Osmanlıların zayiat miktarı ise 1 milyon 50 bindir. Nerede kaldı şimdi katledildiği ileri sürülen 1 buçuk milyon Ermeni?” dedi. “Pamuk ve Berktay’ın ise düşmanlarımıza koz verdiğini” ekledi. İlker, “Kesilen Türk rakamını net olarak verebilirim” diyerek, “1906 ile 1922 arasında katledilen Türklerin sayısı 519 bin 755’tir” açıklamasını yaptı. İlker, Kafkas Kolordu komutanı Kazım Karabekir’in sözlerini hatırlatarak “Facianın en müthişi buradaydı. Süngülenmiş ve yakılmış cesetlerin başındaki ağlaşma ve bağrışmalar insanın tüylerini ürpertiyordu. Alacaköyü’nde cenazeler insanın aklını oynatacak bir haldeydi. Bütün çocuklar süngülenmiş, yaşlılar ve kadınlar samanlıklara doldurulup yakılmış, gençler baltalarla parçalanmıştı. Asılmış ciğerler ve kapler görünüyordu. Sanıyorum ki yeryüzünde bu kadar feci sahneyi gören gözler pek azdır. Aacaköyü’nde insanların iyi duygularında mahrum kalınca hayvanlardan daha vahşi mahluk olabileceklerini ibretle seyrettik. Bütün bu dehşetli sahneler, Erzurum’a ve oradaki zavallılara yardıma koşmaya bizi mahkum etti. Uluca’da gördüğüm manzara karşısında duyduğum acıyı şimdiye kadar gördüğüm en kanlı muharebe manzaralarında, gerek Çanakkale’de gerekse Irak cephesinde görmedim. Zaten yürümek, koşmak ve biçare vatandaşlarımızı canavarların elinden kurtarmak için büyük bir azmim vardı. Bu manzara karşısında dimağım, kalbim büsbütün ateşlendi. Elimdeki kuvvetlerle bir an evvel Erzurum’u, Kars’ı alarak Ermenistan’ın yüreğine saplamak için her şeyi göze aldım diyor.” “Bu durumu göz ardı edemeyiz. Osmanlı arşivleri açılmıştır. Gelin inceleyin diyorlar. Kimse gelmiyor. Sayın Cevizoğlu’nun başından beri söyledikleri gibi, Atatürk dönemi hariç bütün Türkiye Cumhuriyeti hükümetlerinin hatası vardır. Türk devleti güçlü olmalıdır. Biz bu durumda zaafa düştüğümüz zaman batı ve batılılar üzerimize geliyor. Kıbrıs gitti gider, kırmızı çizgiler gider, başımıza çuvallar geçirilir sonra da Ermenistan. Yakında Sivas’a kadar ver arkadaş diyecekler. Benim kendini hakiki Türk’ten çok daha Türk gören komşularım var. Ne mutlu Türk’üm diyebilen Atatürk milliyetçisi olan Ermeni kökeninde yurttaşlarıma saygılarımı sunuyorum. Ağabaloğlu da ‘Ne mutlu Türk’üm diyene’ desin” dedi bunun üzerine Ağabaloğlu, “Ne mutlu T.C. vatandaşıyım diyene” diye yanıt verdi. Ben Ermeni’yim Ne mutlu Türk’üm diyene dersem yalan olur diye ekledi.

Kevorkyan: ‘‘Soykırım yok’’
Programa telefonla katılan Kandilli Ermeni Kilisesi Başkanı Dikran Kevorkyan “Soykırım diye bir şey yok, tehcir var. Tehcirin verdiği insani acılar var. Ortada iki taraflı acı var. o ortamda bir iç savaş var. Müslüman Türk’ün, Hıristiyan Ermeni’nin çektiği ıstırabı unutmak mümkün değil. Bunu alet olarak kullanıp, ithamda bulunulmasını kabul etmek de mümkün değil. Bu acı Osmanlı’nın son döneminde Osmanlı’yı istismar etmeye kalkan 5. Kol’un Faaliyetidir. Acı, Müslüman Ermeni Hıristiyan evlatlarına ve torunlarına intikal etmiştir. Partizanlar bunu istismar etmesinler. ” dedi. Bunun üzerine 1 Nisan tarihinde yürürlüğe girecek olan 76. Maddenin c fıkrasında yapılan soykırım tanımını hatırlatan Ağabaloğlu’na, Kevorkyan, “Bırakalım laf kalabalığını, olaya insani olarak yaklaşalım” diyerek sert tepki verdi.


http://flashtv.com.tr/program.asp?ID=65

kemalist
23.05.05, 01:53
altta yazanlari okumanizi önemle rica ederim. kendimizi hemen filmin havasina kaptirmasak iyi olur...



"

“GELİBOLUâ€.. 2. METAL FIRTINA VAKASI!...


18 Mart yaklaşırken, “Çanakkale Geçilmezâ€in coşkusunu ve milli ruhunu yaşayacağız diye seviniyorduk. Hele bir de, yeni çekilen bir filmin, “Gelibolu†isimli filmin bu tarihte sinemalarda gösterime gireceğini öğrenenci çok sevinmiştik.
Şanlı Çanakkale Zaferi’nin 90. yıldönümü gelip çattı. Gelibolu filmi de gösterime girdi. Filmin yönetmeni ve senaristi Tolga Örnek’di. Örnek’in, genç ve umut vadeden bir sinemacı olmasının yanı sıra bugünkü Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek’in oğlu olması da herkesi umutlandırmıştı.
Oysa, filmi izleyince tam bir “hayal kırıklığı†ve ötesinde “kızgınlık†hissetmeye başladık. Bakın nasıl...

ASIM’IN NESLİ BU MU?.. ATATÜRK NEREDE?..

“Asım’ın nesli.. Diyordum ya.. Nesilmiş gerçek,
Namusunu çiğnetmedi, çiğnetmeyecek†diyordu, İstiklal Marşımızın şairi Mehmet Akif Ersoy, “Boğaz Harbiâ€ni anlatırken.
Ancak, ailecek filmi izlemek, Asım’ın neslinin namusunu ve vatanını nasıl koruduğunu bir kez daha yaşamak, Anafartalar kahramanı Atatürk’ün başarılarını 11 yaşındaki oğluma da bir kez daha gösterebilmek için hazırlanırken, filmi izleyenlerden hızla eleştiriler gelmeye başladı. Ben de, filmi daha dikkatlice, bu eleştiriler ışığında izledim.
Sonunda söyleyeceğimi hemen söyleyeyim. Tüm eleştirilere katılıyorum. “Gelibolu†filmi, tam bir 2. “Metal F&Politiker sagten nach dem Völkermord in Azerbaycan: Wir sind stolz Türken umgebracht zu haben[/size][/size][/size]



-Armenier haben kein anderes Hobby als über Türken zu hetzen und sie zu verfluchen!
quelle (http://www.armenien.at/)

-Armenier gründeten die Terrorganistation ASALA und haben danach die PKK mitbegründet und gefördert.



Sie vertreiben und ermorden Azerbaycaner, weil sie Türken sind.Und dann sagen sie noch: Wir sind stolz Türken umgebracht zu haben...Was sind das bloss für menschen die am Tod von wehrlosen zivilisten sich aufgeilen, nur weil sie Türken sind?!

Dieses dauernde Armenische Genozid-gesülze geht einem wirklich auf die Nerven,als ob den Armeniern dieses Thema seit ihrer kindheit eingehämmert wurde.
Sie bezeichnen sich als zivilisiert....noch vor wenigen jahren wurden Abgeordnete im armenischen Parlament niedergemetzelt.
Es haben viele Leute ihre verwandten im 1.Wk verloren aber auf die Idee zu kommen davon Alpträume zu kriegen oder in Mitleid zu zerfliessen ,würde niemand drauf kommen.Vorallemn es als ein Völkermord darzustellen ist wohl das lächerlichste was es gibt!
Ich möchte ein Text von abbas mirza hier rein kopieren:

mfg Selanik
[/size][/QUOTE]
So ist es Soydash,

Armenier lebten 1000 Jahre lang glücklisch und zufrieden im osmanischen Riech, auch der aserbaidschanische Schah Abbas der Safawiden Dynastie hollte sie ins Reich nach Isfahan.
In beiden Reichen wurden sie, wie Bürger erster Klasse behandelt, sie bezahlten weniger steuern verwalteten sich selbst, hatten alle Freiheiten und wurden osgar vom Wehrdienst befreit.

Ja und im ersten Welt Krieg hollten sie ihren Dolch heraus und stachen zu, und auf die Reaktion auf diese hinterhältigen Aktionen reagieren diese Armenier mit Genozid Lügen...

Seit dem haben sie Tausende Türkische Diplomaten umgebracht, und einen kaum wieder gutzumachenden Image Schadfen verpasst, was dasfür wirthscfatlische Schäden mitsich trug lä#sst sich schwer errechnen.

An einen Fall vom armenischen Terrorismus errinere ich mich besonders gut, eine Reiche angesehene armenische Familie in L.A. USA hatte einen hohen türkischen Diplomaten zum Essen eingeladen um über die Versöhnung zu sprechen. Sie hatten das Essen des Diplomaten vergiftet! Das sagt schon alles! Sowas können nur kranke Satanisten machen!

Stellt euch mal vor, euer Vater lädt jemanden ein, egal wer es ist, er ist euer Gast! Und dann die Kinder spielen rum, und der Mann wird hinterhältig ermordet...

Gök Türk
28.06.05, 14:32
Hulki CEVİZOĞLU - Dinimize de Açıktan Müdahale Başladı

http://www.ocak.org/html/images/yazar/16.jpg[/url]

Ama, bugünlerde özellikle "ülkesini savunan" aydınlardan rahatsız olan bazı iç ve daha çok da dış odaklar olduğu için aydınları öne çıkararak uyarıda bulunuyorum..

Bir taraftan, açıkça dinimize saldırılar var, diğer taraftan İran''da büyük güçleri memnun etmeyen Cumhurbaşkanlığı seçim sonuçları var. Bu gelişmeler, pusuda bekleyen karanlık odaklar için harekete geçme ve çeşitli provokasyonlara girişme fırsatı yaratabilir..

RESMİ TALEP: "TEK HAK DİN İSLÂMİYET DEMEYİN!" ABD Büyükelçisi Eric Edelman''ın Türkiye''den ayrılmadan kısa süre önce Diyanet''ten sorumlu Devlet Bakanı Mehmet Aydın''a bir mektup yazdığı ortaya çıktı.

Bu "resmi mektupta", Diyanet''in çalışmaları şikâyet ediliyor ve Hıristiyanlar''a kolaylıklar sağlanması isteniyordu..

Hemen ardından, AB-Türkiye Delegasyonu Başkanı Hans Kretschmer de, Diyanet İşleri Başkanı Prof.Dr.Ali Bardakoğlu''nu ziyaret etti.

Kretschmer, "İslâm, yegâne hak dindir, denilmesini laik bir ülkenin laik bir kurumunun nasıl savunabildiğini" sordu.

Aslında, bu bir "hesap sorma" değil mi?..

Sen bu cesareti gösterip soru (hesap) sorarken, Türkiye''nin içişlerine müdahale ederek, egemenlik haklarımızı ne hakla çiğniyorsun?...

Bizden istedikleri, "bütün dinleri eşit" görmemiz.

O zaman, Müslüman olmakla Hıristiyan olmak arasında ne fark kalacak? Kur''an''ı Kerim''deki Allah buyrukları(ayetler) ne hüküm ifade edecek? Aslında bu yolu, bizdeki bazı "Müslüman"(!) din adamları açtı.

Hıristiyanlığa yapılan övgüler, Kur''an''ı Kerim''le çelişse de, bu yolda büyük propagandalar ve çalışmalar yürüttüler..

"MUSEVİLİK-HIRİSTİYANLIK BENİMSENECEK !" Daha önce de (19.10.2004) yazmıştım: "Avrupa Birliği''nin ''Türkiye İlerleme Raporu'' 6 Ekim''de (2004) açıklanınca, Adalet Bakanı Cemil Çiçek, ''İlerde, belki de hiç üye olmasaydık diyebileceğimiz durumlarla karşılaşacağız'' demişti.(...) Türkiye Musevilik ve Hıristiyanlık kültürünü de yavaş yavaş sindirmeye zorlanacak.

(...) AB Raporu''nun 40.maddesinde de, Türkiye''de ''kültürel ve dînî homojenliğe büyük önem verildiği'' ifade ediliyor.

Bir rahatsızlık belirtisi olan bu ifadenin gereğini de(!) yapmak için hazırlar.

(...) 7.Madde de ise, ''AB''nin siyasi değerleri, Avrupa''nın Musevi-Hıristiyan ve hümanist kültürü üzerine inşa edilmiştir; ancak bu değerler, halkının çoğunluğu Müslüman olan bir toplum tarafından da benimsenebilir'' deniyor." O yazımın sonunu da şöyle bağlamıştım: "Bugün, ne yazık ki Türkiye''de kendisini ''şah'' olarak görenler var, başkalarını da ''piyon.'' Onlara şu sözü hatırlatalım: ''Oyun bitince, şah da piyon da aynı kutuya konur.''".

NE TÜR PROVOKASYON? Türkiye''nin sınır komşusu İran''da yapılan Cumhurbaşkanlığı seçimini Ahmedinecad''ın kazanması ABD ve AB''de rahatsızlık yarattı. Batı basını kendisini "Yeni Humeyni" olarak tanıtıyor.

Hatırlayacaksınız, ABD bir süredir İran''a diş gösteriyor ve tepesine binmek için "bahane" arıyordu.

ABD''nin taktiğini de tüm dünya biliyor.

Saldıracağı hedefi önce "yalnız" bırakma politikası uyguluyor, ilişkilerini koparıyor, sonra da saldırıyordu.

Fizîken ya da ekonomik olarak..

Konunun Türkiye''yi ilgilendiren yanına gelelim. Ülkemizde, çok sayıda Atatürkçü, ilerici aydın katledildi.

Nedense(!) bunların hiçbirinin katili bulun(a)madı.

Hedef ise, hep İran oldu..

Ben de zaman zaman dedim ki, "Eğer bu katliamları İran''ın yaptığından eminsek, devlet olduğumuzu gösterelim ve İran''dan hesabını soralım.

Gerekirse, Suriye''ye yaptığımız gibi, savaşı da göze alalım.

Ama, eğer bu aydın katliamlarını başkaları yapıp da, düşman olalım diye İran''ı hedef gösterdiyse, o zaman da sömürgeci devletlerin oyununa gelmeyelim." Bugünlerde de, Allah korusun, yeni aydın suikastlerine karşı Devlet tüm dikkatini göstermelidir.

Ortam, tam sömürgeci saldırganların, provokasyon için aradığı gelişmelere gebe gibi görünüyor. Ama asıl, devletten önce halkımız yurtsever aydınlarına "yaşarken" sahip çıkmalıdır.

[url="http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazar.asp?id=13"]Kaynak (http://www.ocak.org/html/images/yazar/16.jpg)

piramses
28.06.05, 14:38
Fazla cevizoglu izleme Göktürk
aptallastirici bir etkisi var o adamin
benden söylemesi:D

Gök Türk
28.06.05, 14:43
Hulki Cevizoğlu şu an Türkiye’nin en iyi araştırmacılarından ve gazetecelerinden birisidir. Türk aydını maskesi altında batı ajanlığı yapan şahıslardan değildir. O gerçek anlamı ile bir TÜRK aydınıdır! Yüksek tirajlı gazetelerinin yazarları AB’ye adeta yalakalık yaparken o herşeyi ulusal bakış açısından yorumlamıştır. Halada yapıyor!

piramses
28.06.05, 14:48
Hulki Cevizoğlu şu an Türkiye’nin en iyi araştırmacılarından ve gazetecelerinden birisidir. Türk aydını maskesi altında batı ajanlığı yapan şahıslardan değildir. O gerçek anlamı ile bir TÜRK aydınıdır! Yüksek tirajlı gazetelerinin yazarları AB’ye adeta yalakalık yaparken o herşeyi ulusal bakış açısından yorumlamıştır. Halada yapıyor!

ayni soruyu 10 defa soruyor..insan aptal oldugunu hissediyor..
adam yakinda sadettin teksoy düzeyine düser.. zeten cin programlarina falan basladi

dertli4u
28.06.05, 14:58
ayni soruyu 10 defa soruyor..insan aptal oldugunu hissediyor..
adam yakinda sadettin teksoy düzeyine düser.. zeten cin programlarina falan basladi

pirim

bazi konularda 10 degil 100 defa sormak mecburiyeti oluyordur belkide.:D

ben cok sükür, satelit kanallarini izlemiyorum..hem vaktim bosa gecmiyor..hem de daha faydali isler yapiyorum.

ama, hulki cevizoglunun yazdigi yazilari ve kitaplari okuyorum.bence bilgili ve isini takip eden birisi.

Gök Türk
28.06.05, 15:01
ayni soruyu 10 defa soruyor..insan aptal oldugunu hissediyor..
adam yakinda sadettin teksoy düzeyine düser.. zeten cin programlarina falan basladi

Adam ne yapsın? Karşısına (kendisini tüm Türk milleti önünde rezil etmesi için) Yalçın Küçük gibi pkk’ya hizmet etmiş dangalakları çıkarıyor ve her soruyu en azından 10 defa sormak mecburiyetinde kalıyor!

Detan
29.06.05, 01:21
Fazla cevizoglu izleme Göktürk
aptallastirici bir etkisi var o adamin
benden söylemesi:D

Tabi tabi....sözde aydin, sak saksi televole medysina mensup olmayinca, aptalastirici olur bir gazeteci. LOOOOL :D

Manastirli Hamdi
29.12.05, 14:59
Hulki CEVIZOGLU

Savas nasil kaybedilir?.. SARI ÖKÜZ OLAYI...

Otlaklarin birinde bir öküz sürüsü yasarmis. Çevredeki aslan sürüsünün
de gözü öküzlerdeymis. Ancak, öküzler saldiri aninda bir araya geldigi
zaman, aslanlarin yapacak bir seyi kalmazmis. Bu yüzden küçük hayvanlarla
beslenmek zorunda kalan aslanlar, iyi beslenememeye baslayinca bir çare
düsünmüsler. Topal aslan yanina bir iki aslani da alarak, beyaz bayrak
çekmis ve öküz sürüsüne yanasmis.

"SUÇ HEP O SARI ÖKÜZ''DE..."

Öküzlerin lideri Boz Öküz ve yanindakilere tatli dille konusmaya baslamis:
"Saygideger öküz efendiler. Bugün buraya sizden özür dilemeye geldik.
Biliyorum bugüne kadar sizlere zarar verdik. Ama inanin ki, bunlarin
hiçbirini isteyerek yapmadik. Bütün suç hep o Sari Öküz''de. Onun rengi
sizinkilerden farkli ve bizim de gözümüzü kamastiriyor, aklimizi
basimizdan aliyor. Biz de barisseverligimizi unutuyor ve
saldirganlasiyoruz. Sizle bir sorunumuz yok. Verin onu bize, siz kurtulun,
yine baris içinde yasayalim." Boz Öküz ve heyeti bu sözler üzerine
aralarinda tartismis ve teklifi hakli bularak, Sari Öküz''ü vermisler
aslanlara. Bir tek Benekli Öküz karsi çikmis ama kimseye derdini
anlatamamis.

"AFERIN SIZI KUTLARIZ!"

Bir süre sonra aslanlar yine ayni yöntemle gelip, bu kez Uzun Kuyruk''u
istemisler: "Gördünüz mü ne kadar baris severiz. Sizi de kararinizdan
dolayi kutlariz. Ancak, su sizin Uzun Kuyruk var ya, kuyrugunu salladikça
nereden baksak görünüyor ve aklimizi basimizdan aliyor. Size saldirmamak
için kendimizi zor tutuyoruz. Oysa sizler normal kuyruklusunuz. Verin onu
bize, bu konuyu kapatip, baris içinde yasamaya devam edelim." Boz Öküz ve
heyeti, Uzun Kuyruk''u teslim etmis, yine Benekli Öküz karsi çikmis. Uzun
Kuyruk, aslanlarin pençesi altinda can vermis.

"NEREDE KAYBETTIK BIZ BU SAVASI?"

Bu olay sürekli tekrarlanmis, her seferinde farkli bahanelerle. Sonunda
öküzler zayiflamis, aslanlar küstahlasmis. Artik, hiçbir bahane ileri
sürmeden, dogrudan müdahale ederek, "Verin bize sunu, yoksa karismayiz"
demeye baslamislar. Birer birer aslanlarin pençesinde can verirken, Boz
Öküz ve birkaç öküz kalmis geride. Içlerinden biri liderlerine, "Ne oldu
bize, nerede kaybettik biz bu savasi? Oysa, vaktiyle ne kadar güçlüydük"
diye sormus. Boz Öküz, Benekli Öküz''ün sözlerini hatirlayarak, gözleri
nemli "Biz" demis, "Sari Öküz''ü verdigimiz gün kaybettik bu savasi.."

***

Son yillarda, ABD Irak''i (Bush''un da itiraf ettigi gibi) yalan
bahanelerle isgal etti, ele geçirdi... Simdi Iran''i, Suriye''yi
istiyor... Daha önce (1 Mart tezkeresi döneminde) Türkiye''ye 62 bin asker
yerlestirmek istemisti... ne var bunda, denerek topraklarimiz satiliyor,
politikacilar seyrediyor... AB, Kemalizm''den vazgeçin, Sevr''i kabul edin
diyor... Mahkemelerimize, kanunlarimiza iç politikamiza küstahça müdahale
ediyor... Suyumuzu PKK''yi besleyen Suriye''ye verdik, hem de bedava! Bu
devam ediyor... Ulusal degerlerimize saldiriyorlar, ordumuzu
yipratiyorlar... Bir yalan, uzun bir süre yeterince tekrarlanirsa, sonunda
gerçekmis gibi algilanirmis.. Topal aslan, Boz Öküz, Benekli Öküz ve asil
"Sari Öküz" öyküleri devam ediyor...

omar
17.01.06, 17:25
von Hulki Cevizoglu


Müjdeler Olsun, Sonunda Gerçekleşti!..


Yaklaşık 1 yıl önce, 1 Şubat 2005’te, burada yazmış ve uyarmıştım: “Komplo teorisi değil. MİSYONER TELEVİZYONU GELİYOR” (Bakınız: “Ey Türk İstikbâlinin Evlâdı”, Ceviz Kabuğu Yayınları, s.113)
Müjdeler olsun(!) sonunda bu da gerçekleşti...
Önce, uzun bir hatırlatma yapalım. Böylece, hem ne olduğunu, hem de şu andaki durumun boyutunu ortaya koymuş olalım.
Bir yıl önceki yazımızın her satırı aynen gerçekleşti. İşte o uyarı yazısının biraz kısaltılmış hâli.


RABBİN
TELEVİZYONU MU?..

Her şeye “komplo” diyerek, Türkiye aleyhindeki “komple” oyunlara gözlerini kapatanlar için yeni bir haber: “misyoner televizyonu geliyor!...”
Mevcut yasalarımıza göre, derneklerin, sendikaların ve dini kuruluşların radyo televizyon kurmaları yasak. Ancak, “gücü elinde bulunduranlar” her türlü ihlali yaparak yollarına devam ediyorlar.
Görev başında olan kimileri de, onları yol kenarında izliyorlar!.. Hatta içlerinde, “misyonerlik” yolunda ilerleyenlere mendil sallayanlar da var...
Misyoner TV’nin kuruluşuyla ilgili Türkiye’deki kiliseler bilgilendirildi ve kendilerinden yapabilecekleri yardımlar rica edildi. (Yok canım, komplodur!...)
Okuyalım bakalım:
“Sevgili kardeşler,
İstanbul’da 8 Ekim 2003 tarihinde yapılan bir toplantıda, 22 yerel ve uluslararası organizasyonlar ile kiliseler, Türk-7 adı verilen yeni bir hizmeti başlattılar.
Türk-7’nin 11 yerel ve 11 uluslararası ortağının amacı, birlikte çalışarak dünyadaki Türkçe konuşan insanlar için kaliteli TV programları üretmek. Bu programlar, farklı program formatları kullanılarak çeşitli konularda Hıristiyan bir bakış açışı verecek.”
(...)
“Rabbin mesajı özünü bozmadan -yani İncil esas alınarak- buradan verilecekmiş.
Proje için Hıristiyan kilisesi önderlerinden ve cemaatlerinden dualar da isteniyor.


KİMLER
ÇALIŞACAK?

(...)
“Turk-7 olarak, yerel kiliselerdeki yerli imanlılar arasından bu programların üretiminde gönüllü/volunteer, serbest, ya da ücretli eleman olarak çalışarak, Hıristiyan bakış açısını mesajın özünü kaybetmeden biçimlendirip, bu programlara taşıyacak potansiyel TV prodüksiyon elemanlarını keşfetmek için ‘Prodüksiyon Süreci Semineri’ni de kapsayan bir ön tanışma günü düzenledik. Seminer Amerikalı bir uzman tarafından Türkçe çevirili olarak verilecek.”
(...)


OPERASYON
YÖNETİCİLERİ

Bu operasyonları yönetenler arasında iki kişinin adı ön planda. Biri Türk, diğeri yabancı.
Yabancının adı David Middleton.
Türk’ün adı ise Fatma. Soyadı “Ü” ile başlıyor. Görevinin karşısında “Turkish Operations Director” yazıyor. Yani, Türk (Türkiye) Operasyonlar Müdürü.
Şimdi önümüzde iki yol var. Ya, “bunlar komplodur” diyerek, yola çıkan bu misyonerlere, yol kenarından mendil sallayıp, alkış tutmak; ya da “bunlar kompledir” diyerek önlem almak.
Mendil sallayanlara bir uyarı. Yarın o mendiller gözyaşlarını silmek için yetersiz kalabilir.


GELİNEN
NOKTA

Şimdi gelinen noktada, bu televizyonun hotbird uydu kanalından, haftalık düzenli yayına başladığını öğreniyoruz. Bu gelişmeleri seyreden, bu konuda AB bahanesiyle yasal kolaylıklar sağlayan ve “komplo ve paranoya” diyenlere müjdeler olsun!..
Türkiye’deki kiliseler ve Hıristiyan yapılacak Türk çocukları için, Türkçe yayın yapan bir Hıristiyan Televizyon kanalı kurulmuş oldu.
Şimdi bu durum laiklikle mi, çağdaşlıkla mı, yoksa cehalet ve daha ağır bir kavramla mı açıklanacak?
“Nereye gidiyoruz” diyemeyeceğim. Nereye gidiyorsunuz?..

http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazar.asp?id=13&altid=6651

deryatulga
30.03.06, 22:45
Ich rufe den Herrn nochmal an und frage nach dem genauen Datum der Sendung, lasse auch bei Haber TV nachfragen. Come to think o fit, ich frage natürlich Baser selbst.


oky

Folgender Bericht ist 2 Wochen alt und von Hulki Cevizoglu, der zum Militär sehr nah steht!

Türk Generali "Kırmızı Bülten"de!..

Değerli gazeteci dostum Hayri Köklü, birkaç yazısında dikkat çekmişti. En son olarak da geçen haftaki Ceviz Kabuğu''nda aynı uyarıyı yaptı:
"Avrupa, yarın Türkiye''ye ''general kriteri'' dayatacak ve Türk generallerini PKK terörüyle mücadele ettiği için yargılayacak!.."
Uluslararası Ceza Mahkemesi konusuna dikkat çeken Köklü, bu sözleşmeyi imzalamayan ülkelere baskı yapıldığına işaret etti ve "Bunu ABD reddediyor ama AB''ye girecek ülkelere bir kriter olarak dayatılıyor. Aynı şeyi Hırvatistan''a yaptılar. Hırvatistan''ın ulusal kahramanlarından sayılan bir generali teslim etmediler diye görüşmeleri durdurdular."

KATİL MUAMELESİ

Bu mahkemenin diğer adı "Savaş Suçlusu Mahkemesi!". Sistematik cinayet, işkence, tecavüz ve seks köleliği de dahil insan hakları ihlalleri gibi konulara bakıyor.
Yabancıların uyguladığı "psikolojik harbin kuklası" olan ve "dumanlı" hava yaratmaya çalışanların "paranoya" diyerek, üstünü örtbas etmek istediği gelişmeler, bir bir gerçekleşiyor.
Daha şimdiden bir Türk generali "kırmızı bülten" ile aranmaya başlandı. Biz, Türkiye, Uluslararası Ceza Mahkemesi sözleşmesini imzalarsa başımıza neler gelebileceğini düşünürken, başımıza büyük bir felâket geldiğini, geçen haftaki Ceviz Kabuğu''nda olayın kahramanının ağzından öğrendik.
Bir Türk generali, emekli Korgeneral Hasan Kundakçı (lakabı, "Tamburalı Paşa"), Kıbrıs Rum Yönetimi tarafından kırmızı bülten''le aranıyor. Niçin aranıyor?.. KKTC''de Güvenlik Kuvvetleri Komutanı olduğu dönemde, Yunan ve Rum göstericilere sınırımızı deldirmediği için.. Sınır karakolundaki Türk bayrağını direkten indirtmediği için... (Hatırlayınız, direğe tırmanan Rum vurulmuştu.)
Bugün AB üyesi olan şımarık Rumlar, Türk generali gıyabında(yokluğunda) yargılamışlar ve "katil" diyerek mahkum etmişler. Şimdi, diğer AB ülkeleri ile imzaladıkları "suçluların iadesi anlaşması" uyarınca, paşanın adını tüm ülkelere, interpole bildirmişler. Eğer, E. Korg. Kundakçı, örneğin tatil için bir Avrupa ülkesine gitse, orada eline kelepçe vurulup Kıbrıs Rum Yönetimi''ne teslim edilecek!.. (Biliyorum, şu anda soruyorsunuz: Türk Hükümeti ve Dışişleri Bakanlığı ne yapıyor? Niçin bu durumu düzeltmiyor? Niçin mukabelede bulunmuyor?..)
Daha şimdiden bir Türk generali "kırmızı bülten"de ve "katil" damgası vurulmuş, aranıyor. Şimdi "yakalarlarsa tutuklayacaklar", yarın ise o sözleşme imzalandığında "gelip Türkiye''den zorla alacaklar."

SAVAŞ SUÇLUSU MUAMELESİ

UCM''nin sözleşmesini hangi Türk hükümeti imzalamaz acaba?..
Cevabı diğer sorularda:
Bugüne kadar hangi Türk Hükümeti, İkiz Sözleşmeleri imzalamam dedi ki?.. Hangi Türk Hükümeti, çatışmalarda çocuklara yapılan muamelelere ilişkin sözleşmeyi imzalamam dedi ki? (PKK, bu sözleşmeyi bildiği için çatışmalarda çocukları öne sürüyor.)
Şimdi önümüze gelecek olan UCM sözleşmesi de imzalanırsa, generallerimizin "savaş suçlusu muamelesi" göreceği açık. Artık o zaman "AB canavarının" önüne atılacak yemlere, terörle mücadele eden bir çok Türk generali de eklenecek..

GÖZLERİ AÇILIR MI?

Önümüzde pek çok örnek var, eğer ders almak istiyorsak.
Ama, tarihin tekerrür etmesini istiyorsak, hiçbir örnek "dumanlı" havaları sevenler için yeterli olmaz. Hiçbir örnek, yabancı "psikolojik harp kuklalarının" gözünü açmaz.
Onlar uyumaya devam edebilir ama, hiç olmazsa, ellerindeki medya gücüyle toplumu uyutmasınlar!..

14.03.2006

deryatulga
05.07.06, 20:37
Omar Omar Omar :rolleyes: dir ist wohl nichts besseres eingefallen. Tja hier gibt es wohl keine fans vom Hulkibey oder dem Herrn Aytunç naj auch egal......

Für welchen Geheimdienst hat sich Aytunc Altindal zuletzt entschieden? Ich bin da überfragt! War das nicht dieser Hulki Cevizoglu, der Taner Akcam in die türkischen Medien einführte?

omar
05.07.06, 20:43
Für welchen Geheimdienst hat sich Aytunc Altindal zuletzt entschieden? Ich bin da überfragt! War das nicht dieser Hulki Cevizoglu, der Taner Akcam in die türkischen Medien einführte?
Mhh Aytunc Altindal hab ein Buch von ihm hier irgendwo rumliegen. "Gül ve Hac Kardesligi" müsste es heißen, habs aber noch nicht gelesen.

Timur
06.07.06, 19:42
Für welchen Geheimdienst hat sich Aytunc Altindal zuletzt entschieden? Ich bin da überfragt! War das nicht dieser Hulki Cevizoglu, der Taner Akcam in die türkischen Medien einführte?


Geheimdienst? Naja solange es der Türkische ist!
Willst du eine Medienlandschaft wie in Deutschland, wo nur die zu Wort kommen die eine politisch korrekte Meinung haben und das heile Bild Deutschland verteidigen wo es außer islamischen Terror und Ehrenmorden nichts gibt was man kritisieren könnte?

piramses
06.09.06, 15:32
Digeri ise Hulki Cevizoglu vatandasimizdi. Bugün attiginda mangalda kül birakmayan Cevizoglu ile özdestir kendileri!

Taner Akcam ile Ömer Laciner tamam da, Hulki Cevizoglunun durumunu anlayamadim..su tv. de tartisma programi sunan ciddi moderator? programlarina mi cikarip reklam yaptirdi?

Gök Türk
05.02.07, 12:06
Ich schaue diese Sendung zwar immer wieder mal an, aber es ist alles andere als neutral.

Hulki Cevizoglu ist ein bekennender Ulusalci, wie solls auch ;)

omar
05.06.07, 00:16
Iyi , belki solcular arasinda seviye icin katkisi olur ...
Ben ne kadar komunist'sem Cevizoglu da okadar solcu.

Istanbuli
05.06.07, 00:59
Ben ne kadar komunist'sem Cevizoglu da okadar solcu.

Sagci mi yani? Öyle bir intiba birakmadi bende ...

deryatulga
24.07.07, 15:28
Cevizoglu topu topu 11 bin oy alabilecegi potansiyele sahipken neden 130 bini coktan astigini iddia ettiginin bir özelestirisini yapiversin. Ve sakin olmaya ki moral bozmaya kalkmasin, TBMMde o olmadan da ülkenin sorunlarina sahip olanlar cikar. Ayrica kendisinin hangi hitabet gücüyle orada kendine sans tanidigini da merak ediyorum.

Demek bu isler cala kalem yazdigi kitaplari her nasilsa yüzbinlerce sattirarak yildiz gibi parlamaya benzemiyor.

CHATinCEViZ
07.09.07, 22:42
http://www.cevizkabugu.com.tr/images/menuikon.gif ASKER MESAJINDA ISRARLI..
Vaktiyle “Her tarafa Ne mutlu Türk’üm diye yaza yaza ilkelleştirdiler” diyen yeni Cumhurbaşkanı Gül ile, “Ne mutlu Türk’üm diyemeyen haindir” biçiminde açıklama yapan Genelkurmay arasında yumuşama olduğu haberleri çıkıyor.
Önceki günkü 30 Ağustos resepsiyonunu da yanlış değerlendirenler oldu. Bence, mevcut görüntünün analizi şu: Asker gerekli mesajı verdi, şimdi bu mesajın yıpranmamasını istiyor.
30 Ağustos resepsiyonundan vereceğim bilgiler, hem bu konuda hem de diğer siyasi gelişmeler konusunda şok edici olabilir.
Böyle ortamlar yanıltıcı da olabiliyor, eğer yaşananları doğru okumazsanız. Örneğin, yeni hükümet listesi hakkında üç gün önce, Başbakan Erdoğan, “Bir iki değişiklik oldu” diye açıklama yapmıştı. Cumhurbaşkanı Gül ise, resepsiyonda “Hayır” dedi. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e, hükümet listesiyle ilgili sorular yöneltilince Gül, önce “Kabineye müdahale etmedim” dedi. Sonra, “Erdoğan’la aramızda gerginlik olursa yandık o zaman” dedi.

KRİZE PAŞA YANITI: “AMUDA MI KALKAYIM?”

Askerlerin yeni cumhurbaşkanına ilk gün GATA’daki törende “Cumhurbaşkanım” diye hitap etmemeleri krizi, Gül ve Büyükanıt’a farklı ortamlarda soruldu. Abdullah Gül, buna hiç doğrudan vermedi ve “Önemli olan memleketin iyiliği, birlik beraberlik önemli. İstikrarımız belli zaten. Hedefimiz çağdaş medeniyet, güçlü demokrasi, güçle ekonomi ve güçlü ordu” dedi..
Aynı soru, uzun bir süre sonra, gazetecilerin uzaklaştığı bir sırada Mehmet Ali Birand tarafından Büyükanıt’a sorulunca, gelen yanıt şöyle oldu:
“Kriz mriz yok. O günkü törende önümde merdiven vardı. Amuda kalkacak halim yoktu!..”
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Cumhurbaşkanı Gül’ü yolcu ederken ise, kendisine, “Sayın CumhurbaşkanıM.. Sizi kaybetmeyeyim de, yanlış anlaşılmasın” diyerek aracına kadar eşlik etti.

SÖZLER FARKLI, DAVRANIŞLAR FARKLI..

Bir yıl önceki 30 Ağustos resepsiyonu fotoğraflarını çıkarıp yan yana koyunuz. Aradaki farkları görürsünüz. Her yıldan farklı olarak bu yıl yaşananları ben söyleyeyim.
Cumhurbaşkanını aracının kapısında karşılayan Büyükanıt, Gül’ü bahçedeki bakanların olduğu bölüme götürdükten sonra, “Hanımlar nerede?” diyerek eşinin olduğu bölüme gitmek üzere hemen ayrıldı.
Gül, gazetecilerle sohbet etti. Bir süre sonra protokol için ayrılan ve Başbakan ile Genelkurmay Başkanının oturduğu bölüme yaklaşırken Erdoğan ayağa kalktı. Büyükanıt ise Gül hemen önüne gelince kalktı, kendisine sandalye arandı. (Gül’ün yerine acaba bir başkası mı oturmuştu?..)
Protokol bölümüne hiçbir Kuvvet Komutanı gelmedi. Genelkurmay Başkanının eşi de gelmedi. Yalnızca bir kez eşini valse davet etmek için geldi. (Bu arada, Başbakan Erdoğan’ın Genelkurmay Başkanına gülümseyerek söylediği şu sözler, komplo teorisyenleri tarafından çok farklı değerlendirilebilir: “İyi oynarım dediniz ya, duydu!..”) (Eşi davet edilmeyen Cumhurbaşkanı Gül’ün o sırada aklından ne geçtiğini bilemem ama, Büyükanıt’ın eşiyle danstan sonra yerine oturunca, kendisini tebrik etti.)

ORGENERAL BÜYÜKANIT: “KİMYASAL SİLAH PALAVRA!..”

Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Cumhurbaşkanı Gül’ü yolcu ettikten sonra yanına yaklaştım ve protokol bölümüne doğru yürürken, “DTP, Türk Ordusu’nun güneydoğuda kimyasal silah kullandığını söylüyor” dedim.
Paşa, “Palavra” dedi, “Tamamen yalan.”
“Resmi bir açıklama yapacak mısınız?” diye sordum.
“Talabani’nin resmi internet sitesinde yayınlanmış. Onu muhatap alır mıyım?.. Onlar terörist. Teröristleri muhatap almam” yanıtını verdi.
Bu konuşmadan sonra, diğer gazetecilerin bulunduğu yere geldik. Bir meslektaşımız, Cumhurbaşkanı Gül’ün Meclisteki yemin törenine niçin katılmadıklarını sordu. Genelkurmay Başkanı, “Prensiplerimiz var” dedi, “Değerlerimiz var. Onlara göre davranıyoruz. Sürekli söylersek, millet bize kızar..”

“HESAP SORMAKTAN”, “BİRLİK MESAJINA”..

Başbakan Erdoğan, resepsiyondan Cumhurbaşkanı Gül ile birlikte ayrılırken MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli’ye döndü.
Gazetecilerin duyacağı biçimde, kendisine teşekkür etti. Seçim kampanyasında milliyetçi ve ulusalcı kesimlerden oy alabilmek için, “Hesap sormazsam namerdim” diye bağıran, “Oğluna gemi aldın, APO canisini asacak ip alamadın mı? al sana ip” diye ip atan Bahçeli; Erdoğan’a “Hay hay” diyordu!..
Başbakan, MHP Genel Başkanı Bahçeli’ye, “Heyetler oluşturalım. Ortak çalışsınlar. Bizde birlik mesajı verelim” diyordu. “Hesap soracağım” diyen Bahçeli de, “Hay hay!..”

Hulki Cevizoglu

taycunist
02.10.07, 02:50
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/resimler/authors/413.gif (hulkicevizoglu@cevizkabugu.co m.tr)Hulki Cevizoglu
hulkicevizoglu@cevizkabugu.com .tr


TERÖRİSTLERİN KARDEŞLERİ!
Türkiye’yi bölmek için her türlü cinayeti işleyen AB(D) destekli PKK, yeni bir katliama imza attı. Hem de tüm dünyanın gözü önünde.. Ama, lanet olsun ki, 1919’daki ifadesiyle “medeniyet züppeleri” bu katliamı seyrediyor. Hiçbirinin ağzından bir kınama sözcüğü dahi çıkmadı.
Şırnak’ın Beytüşşebap İlçesinin Beşağaç Köyü’nde, tarladan dönen köylüleri taşıyan minibüs uzun namlulu silahlarla tarandı ve 12 vatandaşımız şehit oldu... Canileri besleyenler ise aramızda dolaşıyor, Türkiye’nin “Büyük Millet” Meclisi’nde görev (!) yapıyorlar..

TERÖRİSTLERİN KARDEŞLERİ
Onları bu göreve çağıran, dünün terörle mücadele eden eski polis müdürü, bugünün ise genel başkan olup olmadığını bilmediğimiz Mehmet Ağar’dı. (DP genel başkanlığından önce “istifa ettim” diyen; sonra “etmedim” diyen, ama ortalıkta gözükmeyen Mehmet Ağar!..)
Ne demişti Ağar: “Düz ovada siyaset yapsınlar!” Bırakın düz ovayı, artık Meclis’te siyaset yapıyorlar şimdi.. Seçim öncesi, miting kürsülerinden “APO’yu asmak için ip atan” MHP Genel Başkanı Bahçeli ve ekibinin, gözlerinin içine bakarak “elini sıktığı” DTP’lilerin kardeşleri ise insanlarımızı katlediyor.
Sözü uzatmadan işi belgelere bırakalım ve yakın geçmişi anımsayalım.
Tarih: 9 Eylül 2007.
Konuşan: PKK’ya yataklıktan yattığı cezaevinden çıkarak Meclis’te “mebus” olan DTP’li Sebahat Tuncel.
Ne diyor: “Kimse bizden kardeşlerimizi terörist ilan etmemizi beklemesin! Bize dediler ki, çocuklarınızı terörist ilan edin, sizi farklı görelim. Kimse bunu bizden beklemesin. Hiçbir Kürt ferdi bunu kabul etmez!”

KENDİLERİ TERÖRİST OLUYORMUŞ
Sadece o mu? Hayır.
Tarih: 14 Eylül 2007.
Konuşan: DTP Batman Milletvekili Bengi Yıldız. Ne diyor: “Bizden PKK’yı terörist ilan etmemizi istiyorlar. Biz kendimize küfretmeyiz, halkımıza hakaret edemeyiz. Bizim duruşumuz çok nettir!”
Bunları söyleyenler, “teröristleri kardeş ilan eden TBMM mebusları!”
Bunların bir de genel başkanları var. Sözde “Demokratik” Türkiye Partisi Genel Başkanı Ahmet Türk.
Bakalım o ne diyor: “PKK’yı terör örgütü kabul etsinler diyorlar. Biz, birileri istiyor diye (Genelkurmay Başkanı ve Başbakanı kastediyor) öyle bir açıklama yapmayız!”

BAŞKOMUTAN “TERÖRİST KARDEŞLERİNİ” KABUL EDER Mİ?..
Başbakan Erdoğan, “PKK’yı terörist ilan edin” derken samimi mi peki?..
Samimi olsa, bu “katillerin kardeşlerini”, Türk Ordusunun Başkomutanı(!) yeni Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Çankaya’da kabul eder miydi?.. Daha önce de, cezaevinden çıkar çıkmaz(beraat etmedi ha..) Dışişleri Bakanlığı resmi konutunda Leyla Zana ve arkadaşlarını kabul eden Gül, başkomutan olunca da böyle davranır mıydı?..
Sonra da, yeni anayasa. Özgürlükçü anayasa. Türkiye’nin geleceği. Çankaya’da şehit yakınlarına iftar yemeği!.. Vs.
Sen taraf değil misin?.. Bir tarafta şehitler ve onların yakınları.. Öte yanda, teröristler ve onların destekçisi. Hangi taraftasın?.. Ordunun başkomutanı ve Cumhurbaşkanı bunlar arasında seyirci midir? Hangi tarafta olduğunu net ve kesin ortaya koymak zorunda değil midir?..
Ve, 12 masuma 400 kurşun yağdıranları “kardeş” ilan eden bu parti Türkiye’nin “Büyük Millet” Meclisi’nde görev(!) yapıyor..
Ve bu olayların arkasında “Ordunun bu terörü bitirmediği, bundan rant sağladığı, hatta bazı olayları kendisinin yaptığı” gibi çirkin ve iğrenç bir iftirayı ima ederek dolaşan diğer sözde Türkler.. Dahası da var ama az sonra.. Yeni anayasadaki “ülkesi ve milletiyle bölünmez” kavramının yok edilmesi hakkında şok bir açıklamayı sonraya bırakıyorum. Bu kimin isteği biliyor musunuz? Ben biliyorum..
Beynim “Türkiye bitmiştir” diyor. Ama dilim varmıyor söylemeye; beynimi dinlemiyor, susuyor, susuyor..

taycunist
09.10.07, 15:06
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/resimler/authors/413.gif (hulkicevizoglu@cevizkabugu.co m.tr)Hulki Cevizoglu

hulkicevizoglu@cevizkabugu.com .tr


APO VE AB'NİN ANAYASASI MI?.




15 şehidimizin ardından...

7 Ekim Pazar günü Şırnak’ta 13 Mehmetçiğimiz daha şehit oldu. Onlar toprağa verilmeden dün de -yazıyı yazdığımız saat itibariyle- mayın patlaması sonucu 2 şehit daha verdik. Şehitlerimize Allah’tan rahmet diliyorum.
Bunun dışında ne desek boş.

İÇİMİZDEKİ PKK’LILAR..
Türk Milleti’nin öfkesinin burnuna çıktığı saatlerde, PKK’nın açık koruyucusu ABD’nin Ankara Büyükelçisi Ross Wilson, CNN-Türk kanalında “tepki yatıştırmaya” çalışıyordu. Ama, sonuç hiç de öyle olmadı. Haberci sordu: “Komşunuz Kanada’dan size saldırı olsa ve 20 Amerikan askeri ölse, sizin tavrınız ne olurdu?”
Bizim Irak’a “sıcak takip” yapmamıza izin vermeyen ABD’nin yanıtı önemli idi. Ancak, Wilson, “Varsayımlar üzerine konuşmayalım” diyerek konuyu geçiştirdi. Net olarak söylediği ise, 15 şehidimize rağmen TSK’nın, PKK’nın yuvalandığı kuzey Irak’a sıcak takip yapmasına karşı olduğu idi!..
Kanlı terör örgütü PKK’yı yalnızca müttefikimiz(!) ABD mi destekliyor?.. İçimizde PKK’lı yok mu?..
“Demokratik seçimle” (!) cezaevindekileri bile Meclis’e sokan DTP ne düşünüyor? Dün bir açıklama yaptılar ama, PKK saldırısını kınamadılar!..
Bu arada, PKK’nın geçen hafta minibüs tarayarak 12 kişiyi 400 mermi ile katletmesi üzerine, bölgede “inceleme” (!) yapan AKP milletvekilleri ne düşünüyor acaba?. Bu haftaki saldırıları da “Acaba PKK’mı yaptı?” diye kuşkuları var mıdır?..

SİYASİ DESTEĞİ KİM KESECEK?..
Bu kaçıncı kez bilmiyorum. Yine de açık konuşalım.
Türkiye’de teröre ve teröriste “siyasi destek” yok mu?.. Bu destek oldukça, sonuç alınabilir mi? Hayır..
AKP’nin tavrı ortada. (Dışişleri Konutunda, Çankaya Köşkü’nde PKK’lı milletvekillerini kabul ediyorlar. Daha çok özgürlük söylemi ile AB’ye girmeye çalışıyorlar.)
MHP’ninki de ortada. (Seçim öncesi, “Al APO’yu as” diye ip atmışlardı, şimdi, “Bizi AKP’ye karşı sopa olarak görmeyin!” diyorlar.)
CHP’ninki de belli.( “Gençlerin ABD karşıtlığını yok etmeye çalışıyoruz” diyorlar.)
Ee, diğerlerinin hiç esamisi okunmuyor.
(“Düz ovada siyaset yapsınlar” diyenler ortada yok.)
Peki DTP’liler ne yapıyor?..
“Kimse bizden kardeşlerimizi terörist ilan etmemizi beklemesin!” diyorlar.
“Bizden PKK’yı terörist ilan etmemizi istiyorlar. Biz kendimize küfretmeyiz, halkımıza hakaret edemeyiz” diyorlar.
“Biz, birileri istiyor diye öyle bir açıklama yapmayız!” diyorlar. Ve Türkiye Cumhuriyeti Devletinden “maaş” almaya devam ediyorlar.

APO’NUN İSTEDİĞİ ANAYASA MODELİ!..
Hükümet ise, “yeni anayasa” yaparak, daha çok özgürlük getirmeye çalışıyor!.. AKP’den Cumhurbaşkanı seçilen Abdullah Gül de, şehit yakınlarına iftar yemeği veriyor!..
Bu anayasanın tam metnini görmedik. Kimse görmedi. Türk Ordusu da. Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt, “Bize metin gelmedi, görmedik” dedi.
Dolayısıyla biz de görmedik.. Ama basında, mevcut anayasadaki “ülkesi ve milletiyle bölünmez” kavramının kaldırıldığı söyleniyor, tartışılıyor.
Geçen haftaki makalemin sonunda, “Bu konudaki şok bir açıklamayı sonraya bırakıyorum. Bu kimin isteği biliyor musunuz? Ben biliyorum..” demiştim.
Şimdi açıklıyorum.
Bu ifadenin kaldırılmasını PKK’nın başı Öcalan istemişti:
“Anayasa’nın bu maddesi bir belâdır. Bu belâ, bu safsata kaldırılmalı!..” (Bakınız, “Ya Sev Ya Sevr” adlı kitabım, s. 77)
Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek’in dediği gibi “Sözün bittiği noktada”, Türkiye’nin bitmediğini kanıtlamak isteyen sivil-asker herkes görev başına..

deryatulga
24.12.07, 03:16
Tarih tarihçilerin tekelinden çıkıyor mu?

24.12.2007
LALE ŞIVGIN
lalesivgin@yahoo.com (lalesivgin@yahoo.com)

SON yıllarda okuduğum pek çok inceleme araştırma kitabı, “tarih tarihçilerin tekelinden çıkıyor” dedirtiyor. Gazeteci Hulki Cevizoğlu’nun imzasını taşıyan “1919’un Şifresi” adlı kitabı okuyunca tarihçilerin rolünü yavaş yavaş araştırmacı gazetecilere kaptırmaya başladığını düşündüm.
1919’un Şifresi kitabı, 1919’da Türkiye’nin işgalinde Amerika’nın başrol oynadığını resimleriyle belgeliyor. Dahası o dönem, ABD’nin Türkiye’yi bölmek için Yunanistan’ı kullandığını işaret ediyor. Cevizoğlu imzasını taşıyan bu kitap, bugün PKK nasıl kullanılıyorsa o dönem de Yunanistan’ın aynı şekilde kullanıldığını ortaya koyuyor.
Gizli eller devrede
1919’da ülkemizi işgal eden sömürgecilerin başında ABD’yi görmek son derece ilginç. Çünkü ne okul yıllarında ne de tarih kitaplarında ABD’nin bu işgalle ilişkilendirildiğini okumadık, duymadık! Bize öğretilen işgalci ülkeler; Yunanistan, İngiltere, Fransa ve İtalya idi. Cevizoğlu ise yaptığı araştırma sonucu ulaştığı bilgilerden yola çıkarak bu durumu şöyle yorumluyor: “Sanki, gizli bir el(!) resmi” tarih kitaplarımızdan ABD adını kazıyıp, çıkarmıştı!..”
Cevizoğlu hem, “İşgal ve Direniş” kitabında hem de televizyon programlarında gizlenen bu gerçeği dile getiriyordu. Bu süreçte çok sayıda tarih öğretmeni bile kendisini arıyor ve “bunları biz de bilmiyorduk” diyordu. Karşılaştığı yoğun ilgi Cevizoğlu’nun bu tarihi gerçeğin üzerine daha fazla eğilmesini sağladı. 1919’un şifresini belgelemek için uzun süre araştırma yaptı. Konuyla ilgili yazılmış eserlerin neredeyse tümünü inceledi, kütüphaneleri, sahafları dolaştı. Ancak Cevizoğlu’nun bir eksiği vardı: gizlenen gerçeği belgeleyecek bir fotoğraf.
Aranan fotoğraf
Nihayet o fotoğraf da bulundu. Ama ilginçtir tarihin akışını değiştirecek bu fotoğraf bir tarihçiden değil, bir tıp doktorundan geldi. Ünlü kalp cerrahı Prof. Dr. Bingür Sönmez’den gelen fotoğraf, Cevizoğlu’nun araştırmalarıyla birleşince “resmi tarih” dışına atılan gerçek okura sunulabilir hale geldi. Cevizoğlu, kitaptaki fotoğrafların önemini kitabın 28. sayfasında şöyle anlatıyor: “ABD işgal ettiği ülkelerde, tepkileri azaltmak için psikolojik savaş taktikleri uyguluyor ve mümkün olduğunca kendisini gizliyor. Bu “gizleme” kapsamında, bayrağını göstere göstere asıp, tepki toplamak yerine, öne başkalarını sürüyor. Bu yüzden işgal Türkiye’sinde ABD fotoğraflarını bulmak için çok çaba harcamak gerekti.”
Kitapta yer alan fotoğraflarda Türkiye’deki ABD işgal gemilerini, bayraklarını ve temsilcilerini görmek mümkün. Dolmabahçe Sarayı’nın önünde bekleyen 5 adet Amerikan savaş gemisinin fotoğrafı ya da İzmir’in işgali sırasında dalgalanan ABD bayrağının fotoğrafı bunlardan yalnızca birkaçı...
Gazeteci yazar Hulki Cevizoğlu’nun tarihçilere bile kaynak teşkil edecek kitabı da gösteriyor ki; tarih, tarihçilerin tekelinden çıkıyor...

taycunist
25.12.07, 00:15
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/resimler/authors/413.gif (hulkicevizoglu@cevizkabugu.co m.tr)Hulki Cevizoglu
hulkicevizoglu@yenicaggazetesi .com.tr

TOPLUMLARI YÖNETMENİN YOLLARI...
Sevgili okuyucularım. Bir bayramı daha geride bıraktık. (Geçmiş bayramınız tekrar kutlu olsun.) Umarım hepiniz mutlu günler geçirmişsinizdir. Ben annemin ani rahatsızlığı nedeniyle bayramı Gazi Hastanesi’nde geçirdim. Yaşamsal bir tehlikesi yok ama siz bu yazıyı okuduğunuz sıralarda o ameliyattan çıkmış olacak. Artık, yaşlanmanın sıkıntıları nedeniyle bir babam, bir annem sırasıyla hastaneye yatıp çıkıyorlar...

SORULAR..
Sizlerden uzak kaldığımız günlerdeki gelişmelerle ilgili yazmak istiyorum ama haftada bir yazınca, sıra gelmiyor.. O yüzden biraz özet yapayım.
Son hafta içinde, ordumuz Irak’ın kuzeyine ikinci operasyonu da yaptı. Bunun sonuçları açıklanınca yorumlayacağım. Öte yandan, Kurban bayramını geride bıraktık ama, fırsat bulunca bir “kurban” değerlendirmesi yapmak istiyorum. Pek çok insan gibi, ben de bu yıl kurbanımı Mehmetçik Vakfı’na bağışladım. Bunu gönül rızasıyla yaptım ama, yine de tartışılması gereken önemli birçok nokta olduğuna inanıyorum. Artık, pek çok kuruluş yalnızca kurbanın “derisini” değil, tamamını alıyor. Türk Hava Kurumu’nun yalnızca “kurban derisi” toplama dönemi geride kaldı. Bu kuruluşların bir kısmı adınıza kurbanı kesiyor, bir kısmı sadece parasını alıyor. Bir kısmı da isterseniz kesiyor, isterseniz bağış olarak kabul ediyor.
Tartışmak istediğim (belki de Ceviz Kabuğu’nda tekrar masaya yatırmamız gereken) sorular şunlar: Kurban ibadetinin yerine gelmesi için, kurban kesmek yerine bağış yapmak mümkün mü?.. Adınıza kurban kesenler, bunları nerelere, hangi koşullarda dağıtıyor; bunları denetleme olanağı var mı?.. Sadece para(bağış) kabul edenler, bu paraları kaç yıl içinde nerelere nasıl harcıyorlar; bunun denetimini kim yapıyor?.. Kızılay’ın yerini almaya çalışan derneklere, AKP destek veriyor ama, bunlara ne kadar güvenilebilir; bir süre sonra skandallar patlar mı?.. (Kendi adıma, Mehmetçik Vakfı’nın sözünü yerine getirdiğinden içim rahat.)

“HAKEM OL, AMA BÜTÜN YOLLARI TIKA!..”
Sıcak siyasi gündemden bunlara zaman kalmadığı için başlıklarını verip geçtim..
İçinden geçtiğimiz emperyalist süreçte, sömürgecilerin binbir taktiğini görüyoruz. Yine bunlara dönelim ve yüzyıllar öncesinden bir örnekle onların değişmeyen taktiklerini açıklayayım.
Kral Büyük İskender, filozof Aristo’ya bir mektup yazar ve sorar:
- “Zapt ettiğim topraklardaki insanları baskı altında tutabilmek için neler yapmalıyım?”
Sonra, aklına gelen yöntemleri sıralar:
“1- Onları sürgüne mi göndereyim?
2- Hapse mi atayım?
3- Kılıçtan mı geçireyim?”

Filozof Aristo hepsine tek tek yanıt verir:
“1- Onları sürgüne gönderirsen, sürgünde top(ar)lanıp sana isyan ederler.
2- Hapsedersen, hapishaneleri militan yuvasına çevirirler, denetiminden çıkar.
3- Kılıçtan geçirirsen, sonraki kuşak intikam hırsıyla büyür, krallık tahtını sallar.”
Büyük İskender’in aklına gelen hiçbir yönteme onay vermeyen Aristo, Kralın gücünü koruması için şu öneride bulunur:
“İnsanların arasına nifak(ayrılık) tohumları ekeceksin ki, birbirleriyle mücadele etsinler, savaşsınlar. Savaşınca, hakem olarak kendini kabul ettireceksin ama anlaşmaya giden bütün yolları tıkayacaksın.”
Bu örnek, Türkiye ve bölgemizdeki oyunları nasıl da açıklıyor değil mi?..

HAKARETE ÖVGÜ!..
Bu arada, tüm dünyada 1,8 milyon adet sattığı ifade edilen Alman Der Spiegel dergisi, Kur’an’ı Kerim’i kapak konusu yapmış ve tam 20 sayfa ayırmış.
Yazının aslını bulup, inceleme fırsatım olmadı. Basında yer alanları incelediğimde, hani o kuşkucu yanımız var ya, o yine öne çıktı ve gördüm ki adamlar bize övgü görünümlü hakaret ediyorlar!..
Kur’an’ı Kerim’e “Müslümanlar’ın İncili” diyorlar.. Çok korkulan ve aynı zamanda kötüye kullanılan bir kitap olduğundan söz ediyorlar.
İncil gibi modern olmadığı, modernleştirilmesi gerektiğini söylüyorlar.
İncil’de anlatılan kimi konuların Kur’an’da da olduğunu söyleyerek İncil’in daha büyük olduğunu anlatıyorlar!.. Dinlerarası diyaloğu bu kez Diyanet İşleri Başkanı Prof. Ali Bardakoğlu’nun fotoğraflarıyla öne çıkarıyorlar. Ve daha neler neler..
Hatırlanacağı gibi, aynı dergi birkaç yıl önce Hz. Muhammed’e hakaretler yağdırmıştı. Bunları hatırlamayan, yazdıklarını -büyük olasılıkla görmeden- herhalde bir ajansın yorumuna güvenerek yazan Türk medyası “Alman dergisi kutsal kitabımızı övdü” diye seviniyor!
Hakareti övgü olarak gören medyamızın bu kez bayram rehavetine kapıldığını düşünmek istiyorum.

taycunist
01.01.08, 16:31
Hulki Cevizoglu

hulkicevizoglu@cevizkabugu.com .tr




MUTLU YILLAR...

2008’in bu ilk gününde yeni bir yıla daha girmiş bulunuyoruz.
Kaba bir hesapla geride 2007 yıl bıraktık. Oysa bu doğru değil.
Çünkü; geride kalmış gözüken 2007 yıl “Milât” dediğimiz noktaya kadarki süre. Oysa ondan öncesi de var.
Peki bu “Milât” denilen şey ne?.. O da, sözde Hz. İsa’nın doğduğu tarih.. Ama o da yanlış.

MİLÂT DİYE BİRŞEY YOK, SANAL..
Bizler bu kadar yanlışı doğru kabul edip, uymuşuz gâvura, gidiyoruz bir yerlere..
Gâvur derken küçümsemek için değil ama bir noktayı vurgulamak için yazıyorum. Hıristiyanlar, kendilerine göre bir takvim çıkarmışlar bizler ise, sorgusuz sualsiz onu kabul etmişiz.
Bir kere, Hz. İsa’nın doğduğu tarih net olarak bilinmiyor. Hıristiyanlar bile Aralık ayının 24’ü ya da 26’sı olarak kabul ediyor. Kitaplarda çok çelişkili açıklamalar var. İkincisi, “Sıfır” diye kabul edilen ve “Milât” olarak açıklanan tarih de aslında “sıfır” değil. “İnsanlık tarihi” o noktada başlamıyor. Binlerce yıl önce insanoğlu yeryüzünde var oldu.
Bu yanlışlar nedeniyle ben, son yıllarda geçmişten söz etmem gerektiğinde “milâttan önce” dememeyi, o tarihten öncesini “eksi filanca yıl” diye anlatmayı yeğliyorum.
Hatırlarsanız, 2000 yılına girdiğimizde “milenyum” tartışmaları yeri göğü inletmişti. O zaman da vurgulamıştım. Milenyum, yeni bin yıl demek değil aslında, Hıristiyanların kullandığı bir kavram.

TÜRKİYE HÂLÂ BİZİM..
Bir başka yanlış da şu: “Yeni yıl bize şunları şunları getirsin” biçiminde dilek dilemek.. İnsanoğlu, pek çoğu iyi niyetli olarak, soyut bir şeyden istekte bulunuyor!.. Oysa, başarıyı getiren sadece ve sadece çalışmaktır... Siz çalışmayıp, sırt üstü yatıp “Yeni yıl bana uğur getir” derseniz olmaz... Çalışacaksınız..
Şimdi yılın bu ilk gününde sözü uzatmadan bağlayalım ve dinlencenizi bozmayalım.
Geçtiğimiz yıl da, Türkiye elimizden gitmedi.
Artık, ülke olarak ne kazandığımıza değil, elimizden nelerin kayıp gitmediğinin hesabını yapar duruma geldik.
2007’de de, Cumhuriyet elden gitmedi, Kürdistan ve Büyük Ermenistan kurulamadı. ABD ve AB henüz SEVR’i uygulamaya sokamadılar. PKK ülkemizi bölemedi. BOP, Türkiye’de yürürlüğe girmedi.
İyi de bütün bunlar, Türkiye’nin tüm unsurlarının bu yönde çalışması sonucu olmadı. Az da olsa, giderek büyüyen, bilinçlenen kitleler buna izin vermedi. Yoksa, bu felâketlerin tümü gerçekleşmiş olacaktı. Geçtiğimiz yıl, çaresizlikten, sevilmedikleri halde bir şeyler yapması beklenen CHP ve MHP yönetimleri başarılı olamadı.

ULUSALCI DAYANIŞMASI VE BİLİNCİ VAR MI?..
Bu duruma rağmen, milliyetçi, ulusalcı, kuvayi milliyeci; sonuçta Mustafa Kemal Atatürk’ün ilkelerini benimseyen aydınlar arasında sıkı bir dayanışmadan söz edilebilir mi?.. Atatürkçü vatandaşlar arasında meydanlarda gördüğümüz bu dayanışmanın, ne yazık ki, aydınlar ve kanaat önderleri arasında olduğunu söyleyemeyeceğim.
Evet, çok yazık ama bu bir gerçek.
Kitleler bu dayanışmayı gösterir ve aydınlardan da bunu beklerken, gizli bir snopluk(kibirlilik, kendini beğenmişlik) mevcut. Ulusalcı aydınlar, diğerlerinin gösterdiği dayanışmayı göstermiyor.
Yılın ilk gününde bu önemli bir itiraf. Ama gerçek.
Bu önemli konunun ayrıntılarına ilerde mutlaka değinmem gerek.
Şimdilik, yılınızın mutlu geçmesini diler; ama umutları soyutlukta değil, kendi somut çalışmanızda aramanızı hatırlatırım.

taycunist
08.01.08, 00:26
Hulki Cevizoglu

hulkicevizoglu@cevizkabugu.com .tr



ATATÜRK: "BUNLARI DEF EDİN!.."

Ulusal ve uluslararası gündem yeniden hız kazandı. Satılmak için topun ağzına en son sürülen Tekel şirketi, Hakkari-Dağlıca’da PKK tarafından kaçırıldığı ileri sürülen kişiler(askerler)’in son durumu, hazırlıkları gizli sürdürülen Atatürk’süz(renksiz) bir Anayasa değişikliği ve ABD’deki başkanlık yarışı bunların başlıcaları.

“BİZ GİDİYORUZ, SEN DE GEL!..”
PKK’lı teröristlerin Dağlıca baskınında “kaçırıldığı” (!) ileri sürülen kişilerle(askerlerle) ilgili olarak 30 Ekim 2007’de “8 Kişi Kendisi mi Gitti?” diye sormuştum. Büyük yankı yapan yazıma gösterilen küçük bir tepki de, “Bu vahim bir soru. Hulki, bildiğini açıkla. PKK’lı gibi gösterme” şeklinde olmuştu.
Bugün geldiğimiz noktada, hazırlanan askeri iddianamede ve basına yansıyan son haberlerde, bakınız neler ortaya çıktı:
- Kaçırıldığı söylenen erlerden Ramazan Yüce, 2002’de Mersin’deki Nevruz kutlamalarında tutuklanmış ve PKK’ya yardım ve yataklıktan yargılanmış.
Ben o yazımda, “tahminlerimi” (!) yazmıştım. Bir tahminimi(!) de şimdi yazıyorum:
- Dağlıca baskınında kaçırıldığı(!) söylenenlerdin biri (ya da birkaçı) komutanlarına gidip, “Komutanım, biz gidiyoruz, sen de gel” dedi mi, demedi mi?..
Yine aynı yazımda, bunun “Esir alma görüntülü bir operasyon” olduğunu söylemiştim. Bu psikolojik savaş operasyonu ile hedeflendiğini yazdığım her madde bugün tek tek uygulamaya kondu.
Bir kez daha vurguluyorum. Dış güçlerce planlanmış bu operasyon ile kahraman Mehmetçiğimize kimsenin leke sürmesine, teröristlerle fikir ve eylem birliği içinde olanların da bizden gibi görünmesine izin verilmemelidir.

TEKEL’İ UCUZA SATMAK İÇİN SİGARA YASAĞI..
Bu arada, TBMM’de kabul edilen sigara yasağını destekliyorum. Bana göre, sigara açık havada bile yasaklanmalı.
Ancak.. Yararlı da olsa, zamanlama hatası (ya da kasıtlı olarak) başka amaçlara hizmet edilebilir. Şimdi soruyorum: Önümüzdeki günlerde satılacak olan çok yüksek değerdeki Tekel şirketinin değerini düşürüp, yandaş yerli-yabancı bir şirkete vermek mi amaçlandı acaba?..
Düşünsenize, Türkiye’de sigara yasak.. Yasak olunca kime ne satacaksın?.. Ürünün satılacağı pazar olmayınca onu üreten fabrikayı kim alır?.. Olsa olsa ölü fiyatına alıcı çıkar, değil mi?..
Peki, niçin Tekel’i sattıktan sonra sigarayı yasaklamadınız?..
Acaba, yürürlüğe girmesi 18 ay geciktirilen yasa, Tekel’i bedavaya kendi yandaşınıza verdikten sonra, yumuşatılacak ve Pazar açılacak mı?.. Ne bileyim, “Yasakla bir yere varılmıyor, piyasada kaçak sigara arttı, vergi kaybımız var, bari biz üretelim” denecek mi?..
Bunu da yaşarsak, göreceğiz.

ATATÜRK: “BUNLARI DEF EDİN!..”
Türkiye’de bütün şirketlerimiz yabancıların eline geçerken, Mustafa Kemal’in 3 Ocak 1922’de TBMM’ye gönderdiği bir muhtırayı sizlere hatırlatayım.
Mustafa Kemal, milletvekillerini uyarmış ve neler yapmaları gerektiğini söylemişti. (Atatürk’ün Milli Dış Politikası’nı gösteren bu metnin geniş biçimini “1919’un Şifresi” kitabımda bulabilirsiniz):
“... Şimdiye kadar memleketimizde ekonomik, politik ve bilimsel amaçlarla çalışan kuruluşlar ya da yabancı kişiler özellikle aşağıdaki hedefler peşinde koşmuşlardır:
1- Memleketimiz içindeki faaliyetlerinden insafsız bir kâr elde etmek..
2- Bir bölgede elde ettikleri ekonomik ayrıcalıklara dayanarak, ileride o bölgelerde hak iddia etmek. Bu gibilerin bir daha memleketimizin içinde çalışmalarına kesinlikle izin verilmemesi kararlaştırılmıştır...
3- Ekonomik, bilimsel ve insâni amaçlarla memleketimize gelip, bir süre sonra işgal etmek için toplumun farklı unsurlarını, gerek hükümete gerek birbirine karşı kışkırtmak. Bu gibiler hem 1. Dünya Savaşı’nın hem de memleketimiz içindeki feci boğazlaşmanın başlıca sorumlularındandır.
4- Yalnızca bilimsel ve insani amaçlarla ülkemizde çalışmakla beraber, ruhlarında saklı bulunan Hristiyanlık duygusu nedeniyle, hemen tümüyle Hristiyan azınlıklarla meşgul olmak ve onlara Müslüman kitlelerden ayrılmak arzusunu aşılamak... Hükümetimiz bu gibilerin faaliyetlerine serbestçe devam etmelerine izin verdiği takdirde, Müslüman olan ve olmayan tüm vatandaşlarına karşı pek ağır bir sorumluluk yükü altına girmiş bulunacaktır... Bu nedenledir ki, Amerikalılar tarafından örnek çiftlikler ve benzeri kuruluşlar kurulup, buralarda kendi uyruğumuzdaki binlerce çocuğumuzun Türk hükümeti ve milletine karşı düşmanca ve sadık olmayan (vefasız) duygularla dolu olarak yetişmelerine izin veremeyiz.”
Tüm bu ve benzeri gelişmeler, acaba yeni ABD Başkanı seçildikten sonra değişir mi?.. Beyazlardan bile çok oy alan ve beyaz adayları(Hillary Clinton’u da) geride bırakan Demokratların siyah aday adayı Barack Obama seçilirse, acaba, ezilenlerin yanında bir uluslararası politika uygular mı?..
Oğul Bush’un “mahkeme kararı” ve “birkaç oy farkla” seçildiğini ve ABD’deki Başkan suikastlerini hatırlarsak, ABD’ye bir gözlemciler ekibi göndermeliyiz diye düşünüyorum:
Seçimlere hile karıştırılmasın ve Evangelistler ortalığı karıştırmasın diye!..

deryatulga
08.01.08, 00:39
Cevizoglu daha Chester Imtiyazi, Krüger tekeli denen seylerin ne oldugunu bile duymadigindan sallayip duruyor. Ama kendisini tarihci sirasina koyan bir yari aydin kamuoyu olmaya devam ettikce, böyle basa böyle de tras olur.

Türkiye'nin disinda insan sagligina hakaret edercesine barbarca sigara tüttürülen bir Cin kaldi galiba dünyada. Türkiye'de sigaranin yasaklandigini iddia etmek ise sanirim inkarciligi da asan bir sey!

taycunist
15.01.08, 22:23
Hulki Cevizoglu
hulkicevizoglu@cevizkabugu.com .tr


ÖNCE ATATÜRK'ÜN BANKASI GİTMEDİ Mİ?

Merkez Bankaları devletlerin sembollerinden biridir ve başkentlerinde bulunur. Türkiye Cumhuriyeti için de öyledir.
Ancak, Recep Tayyip Erdoğan başkanlığındaki AKP Hükümeti, Merkez Bankası’nı İstanbul’a taşıma kararı aldı ve “60. Hükümetin acil eylem planı” olarak bunu resmen açıkladı. Şimdi, konuyla ilgili yasanın çıkarılması bekleniyor.
Pek çok kişi ve kuruluş, Cumhuriyet ilkelerinin çiğnenmesi ve Atatürk’ün izinin yok edilmesi amaçlandığı gerekçesiyle buna karşı çıkıyor.
Ben de..


ATATÜRK’ÜN BANKASI
GİDERKEN NİÇİN SUSULDU?..

Ancak, bu haklı direnişte tutarlı olmak şart. Yoksa, sözünüzün hiçbir anlamı olmaz ve halk da sizi ciddiye almaz.
AKP’nin bu uygulamasına “karşı çıkıyormuş gibi görünenler” arasında ana muhalefet partisi CHP’nin Genel Başkanı Deniz Baykal da var. Ne diyor Baykal?.. “Cumhuriyet’in başkentine kompleksleri var” diyor..
Çok güzel.
Şimdi bu konuda hemfikir miyiz?.. Evet.
Peki, samimi miyiz?.. Hayır. (Ben samimiyim de onları soruyorum.)
Deniz Baykal, pek çok konuda olduğu gibi, burada da samimi değil.
Neden mi?..
İşte nedeni: Cumhuriyetimizin başkenti Ankara’dan önce Atatürk’ün bankası olan İş Bankası gitmedi mi?..
CHP o zaman niçin sustu?.. Niçin ortalığı ayağa kaldırmadı?
Şimdi siz bana sorun: Niçin CHP’yi öne atıyorsun, sadece o mu sesini çıkarmalıydı?..
Cevap veriyorum: Evet, önce CHP sesini çıkarmalıydı. Çünkü, İş Bankası’nı yüce Atatürk kurdu. Ankara’da kurdu. Bunun hem ekonomik hem de sembolik önemi vardı.
Bugün, Baykal “Ben Atatürk’ün partisini yönetiyorum. CHP Atatürk’ün partisi” demiyor mu?.. Diyor.
Atatürk’ün koltuğunda -sembolik olarak- o oturmuyor mu?.. Oturuyor.
Bugün İş Bankası yönetiminde CHP var mı?.. Var..
Peki, İş Bankası Cumhuriyetimizin başkentinden İstanbul’a taşınırken CHP sesini çıkardı mı?.. Çıkarmadı.
Acaba niçin?..


İLK SARI ÖKÜZ’LERİ HATIRLIYOR MUYUZ?..

Efendim, “AKP’nin Merkez Bankası’nı İstanbul’a taşıma niyetinin arkasında Yeni Osmanlıcılık ve Atatürk ilkelerini hiçe sayma” varmış!
Evet, bana göre de var.
Ancak, Atatürk’ün kurduğu İş Bankası taşınırken niçin hiç tavır koyulmadı?.. Şimdi ne diyecekler, söyleyeyim. “O özel bir banka, diğeri devletin sembolü.”
Peki, Cumhuriyetin sembolü olma açısından ikisi arasında bir fark var mı?.. Bence yok.
İşte, biz o ilk “sarı öküzleri” verdiğimiz zaman kaybetmiştik!.. (Merak edenler arşivden ve kitaplarımdan “sarı öküzü” bulabilirler.)
2B SORUNU: BAYKAL VE BAHÇELİ..
Bugün Türkiye’de AKP sorunundan çok, muhalefet yetersizliği sorunu var. Buna “2B Sorunu” da diyebiliriz: Baykal ve Bahçeli Sorunu!..
Hem CHP’nin ve hem de MHP’nin tabanı ile birçok yöneticisinde hiçbir sorun yok. Bunlar samimi ve içten. Tıpkı bizim gibi, bu iki partinin genel başkanına “güvenmek” istiyorlar. Çünkü ortak hedef, AKP politikalarından kurtulmak ve Mustafa Kemal’in çizgisine gelmek. Ama, “samimi” olarak..
Oysa, bu “2B” de samimiyet yok. Birinci “B”, Baykal, zamanında anayasa değişikliğine evet diyerek “Muhtar bile olamaz” denen Erdoğan’ı başbakan yaptı. İkinci “B”, Bahçeli ise, “Hesap sormazsam namerdim” diyerek oy topladı ama, hesap soracağım dediği AKP’li Gül’ü Cumhurbaşkanı yaptı.. Ne samimiyet değil mi?..
Cumhuriyet mitinglerinde “Çankaya’da türban istemiyoruz” diye AKP’ye tepki gösterilirken, 22 Temmuz seçiminden önceki Pazar günü Posta Gazetesi’nin manşetinde Baykal’ın hangi demeci çıkmıştı:
“Eşi türbanlı kişi Çankaya’ya çıkabilir!..”
Yüzbinler, “Ne ABD, ne AB” diye bağırırken, CHP ne diyor?
“AKP değil, ben AB’ye sokabilirim!..” Ve “Gençlerdeki ABD karşıtlığını yok etmek gerekir” benzeri bir söz..
Peki öyleyse, yüzbinlerce kişiyi niçin kandırdın sayın Baykal?..
Sonuç olarak, AKP, AKP’liğini yapacak ve yapıyor..
Asıl sorun muhalefetin muhalefet görevini yapmaması ve deyim yerindeyse “milletin gazını alarak” tepkilerini yok etmesidir.
Çok yazık..
AKP’yi yaşatan işte bu muhalefettir.
Biz bu muhalefetten kurtulduğumuz an, AKP’den kurtulduk demektir.

Detan
27.01.08, 14:59
Aktifhaberden yine yalan haber....


Hulki Cevizoğlu'nun Emek Gaspı
13 Punto 15 Punto 17 Punto 19 Punto
21 Ocak 2008 10:38
Hulki Cevizoğlu'nun imtiyaz sahibi olduğu şirketteki emek gaspını hayretle okuyacaksınız.

İşte aktifhaber'in yolsuzluk savar yazarı Kaşif Doğru'nun yakaladığı çarpıcı ayrıntılar ve yazısı:

Cumhuriyet, hak, adalet, eşitlik v.s. söylemlerle son birkaç yıldır ülkemizde yaşanan olayların baş aktörü Kanaltürk ve onun sahibi olduğu iddia edilen Tuncay ÖZKAN. Cumhuriyet mitinglerinden, biz kaç kişiyiz kampanyasına (keşke böyle bir kampanya yapmasalardı, ben daha çok zannediyordum), televizyonda yayımlanan boy boy yolsuzluk programlarına, derin ve ince tartışma programı 'Ceviz Kabuğu'na kadar tüm muhalefet argümanları bu kanalda toplandı dense yanlış olmaz herhalde.



Gerçi bu muhalefet anlayışında(!) ezilenlerin hakkını savunmak bana düşmez ama gazetecilik işte. Haber, mailine düşerse yapacak bir şey kalmıyor. İnceleyip yazmaktan başka.



Cevizoğlu'nun şirketinden emek gaspı!

Bu iddia mailime geldiğinde inanasım gelmemişti. Nede olsa itham edilen kişi ülkemizde yıllarca derin tartışmaların, dürüstlüğün ve doğruluğun timsali ve son seçimde Ankara'dan bağımsız Milletvekili adayı olan Hulki CEVİZOĞLU'ndan başkası değildi.



Her şey Nazlı KÖSE'nin şikayet dilekçesi ile başladı.

Nazlı KÖSE, 19 Ekim 2007 tarihinde Sigorta Teftiş Kurulu Başkanlığına verdiği şikayet dilekçesinde aynen şunları yazmış. “Işık Yayıncılık Gazetecilik ve Matbaacılık Ltd. Şti. adına imtiyaz sahibi ve Genel Yayın Yönetmeni M. Hulki Cevizoğlu ve Sorumlu Yazı İşleri Müdürü Hakan Kalyoncuoğlu olan …adresinde bulunan “Popüler Bilim Dergisi”nde muhabir olarak 10 Ağustos 2007 günü asgari ücretle işe başladığını, 1 Ekim 2007 tarihinde ise işten çıkarıldığını, dergide “muhabirlik”, Kanaltürk'te yayınlanan “Ceviz Kabuğu” programında “programı izlemek, not almak, programı haberleştirip yayınlanacak hale getirmek, Hulki Cevizoğlu'na ve Hakan Kalyoncuoğlu'na göndermek” görevlerini ifa ettiğini, bu süreç zarfında kendisine herhangi bir ücret ödenmediği gibi, sigorta kimlik kartı verilmediği ve pirim yatırılmadığını” belirtmiş ve konunun incelenmesini talep etmiş.



Hulki Cevizoğlu'ndan “eline sağlık” maili!

Nazlı KÖSE'nin şikayet dilekçesinde belirttiği, dergi ve televizyon programı ile ilgili yapmış olduğu işler dolayısı ile 15 Eylül 2007 Cumartesi 11:53:48'de Hulki Cevizoğlu'ndan “nazlı eline sağlık güzel olmuş” mailini almış.



Sigorta Müfettişi olayı yazdığı raporla doğruluyor.

Sigorta Müfettişi tarafından yazılan 23.11.2007 tarihli soruşturma raporunda, şirket merkezinde ve evraklar üzerinde yapılan inceleme ile alınan ifadelerde, Nazlı KÖSE'nin 13.08.2007 tarihinde işe girdiği, 01.10.2007 tarihinde işten çıktığı, bu tarihler arasında kesintisiz çalıştığı, 13.08.2007 tarihi itibari ile sigortalılığının sağlanması gerektiği vurgulanmıştır.



Halime SÖZAK adlı çalışan da sigortasız.

Müfettiş tarafından düzenlenen aynı raporda, şirket merkezinde yapılan tespitlerde Halime SÖZAK adlı çalışanın şirkette sekreter olarak çalışıyor olmasına karşın, sigortalılık belgesinin bulunmadığı tespit edilmiş ve bu konuda da zamanında bildirim verilmemesinden dolayı işveren hakkında 506 sayılı Kanunun 140. maddesinin b fıkrası uyarınca idari para cezası uygulanması talep edilmiştir.



10 Bin YTL para cezası.

Firma kayıtlarının incelenmesi ve ilgililerin ifadelerinin alınması sonucu müfettiş; 23.11.2007 günlü rapor ile şikayetçi Nilüfer KÖSE'nin iddialarının doğru olduğunu belgelemiş, bu nedenle Nilüfer KÖSE'nin sigortasız çalıştırılması nedeniyle firmaya yaklaşık 10 milyar TL (10bin YTL) idari para cezası uygulanmasına, mağduriyetin giderilmesini teminen sigortalılığının sağlanmasına karar vermiş.



****************

Siz siz olun, öyle her önüne gelenin söylediklerine kulak asmayın. Tüm bu yaşananlardan sonra benim kararım bu. Sizin kararınız ise size kalmış. Benden söylemesi.

Hulki Cevizoglunun cevabi

http://www.aktifhaber.com/images/news/67971.jpg

http://www.aktifhaber.com/news_detail.php?id=151542

taycunist
29.01.08, 18:53
Hulki Cevizoglu

hulkicevizoglu@cevizkabugu.com .tr


AZRAİL'İN ÖYKÜSÜ...

Son günlerdeki gelişmeleri dikkate alarak, genel bir değerlendirme yapmak istiyorum. Sırayla gidelim.
TSK’nın terör örgütü PKK’ya karşı karda kışta süren başarılı operasyonları ile “PKK’nın yok olacağı” ileri sürülüyor. Yalan.
Çünkü, bunun olmayacağını, Ordumuzun en üst komutanları defalarca açıkladılar. Arşivlerde var. Ne diyorlar, askeri operasyonlar tek başına yeterli değildir, siyasal önlemler gerekir!..

ASKER BU OYUNA GELMEZ
Oysa, siyasetçiler önlem almak yerine, PKK’yı siyasallaştırmaya çalışıyorlar ve yurt dışından destek alıyorlar. Yani askerin dediğinin tam tersini yapıyorlar.
“Bakın terör bitti, PKK kalmadı, biz de yumuşayalım. Şunları şunları yapalım” diyerek milleti kandırmak için pusuda bekleyen politikacılar var. Peki, Türk Ordusu bu oyuna gelir mi? Gelmez..
Bir anlamda son gelişmelerle aslında ordumuz da hedef değil mi?.. Bunun örneğini, önce “örtülü” başlayan, sonra açığa çıkan biçimde Şemdinli olayında görmedik mi?.. Şemdinli operasyonunda Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt hedef alınmamış mıydı?..
Öte yandan, Atatürk’ün Devrim Yasaları’nı ortadan kaldırmaya yönelik “silahlı” değil, “siyasal” çabalar var. Kim tarafından AKP Hükümeti ve MHP tarafından..

MEDYA PATRONUNUN SUSMA NEDENİ
Basının büyük kısmı niçin susuyor, diye milyonlar soruyor. Ve, “satılmış medya istemiyoruz” diye bağırıyor.. Şimdi böyle düşünenler olarak kendimizi onların yerine koyalım. Basın patronusunuz ve keskin muhalefet yapıyorsunuz, diyelim. E, sizi yok ediyorlar. Nasıl muhalefet yapacaksınız?.. Bu tür medya patronu herhalde şunu düşünüyor: “Boş ver canım, bak böyle yapanın başına neler geliyor. Niçin başımı ve milyar dolarlarımı tehlikeye sokayım?.. Bu siyasetçilerin işi. İktidarla, farklı görüştekiler uğraşsın. Diğerleri kazanırsa, bu kez onları desteklerim.”
Muhalif gazetecisiniz, diyelim. (Hakareti kastetmiyorum.) Sizi susturmak için bu kez başka yollar deneniyor.
Son hafta düzenlenen ve toplumun sağlıklı biçimde “ne olduğunu anlamadığı” operasyona ve “yayın yasağı” konusuna değinelim. Buna uymayıp, büyük bir propagandaya girişenler var ama, biz bu “yayın yasağına” uyarak yazalım.
Yayın yasağı niçin konur?.. Deliller karartılmasın diye. Peki, zaten araştırma gizli yapılmıyor mu?.. Yapılıyor.. O sırada deliller toplanmıyor mu?.. Toplanıyor!.. (Toplanmıyorsa, neye göre insanlar suçlanıyor?)
İnsanlara “dokunulduğu” zaman niçin gizlilik olsun ki?.. Tabii yasalarımız böyle bir uygulamaya izin verdiği için savcı ve yargıçlar bunu uyguluyor. O yüzden ben de savcıları ve yargıçları değil, yasa yapanları eleştiriyorum. Böyle olunca “diktatörlük” uygulamasından farkı olur mu? Bir an için -ileride- “yargının siyasallaştığını” varsayalım. İktidara gelenler, muhalifleri toplayıp toplayıp kamplara doldurmaz mı?..
Diyelim ki, bu uygulama haklı. O zaman da, “açık yargılamayı” hemen yapacaksınız ki, toplum tüm belge ve iddiaları görsün, suçlu olanlar cezalandırılsın, suçsuz olan varsa “yargılama süreci” ve “yayın yasağı” kendi başına “toplumsal ceza” haline dönüşmesin.

ŞAH DA
PİYON DA!...
Türkiye’de büyük bir olumsuz gelişme olunca, taraflar mal bulmuş gibi birbirini suçlayarak, puan kazanmaya çalışıyor. O anda “suçlayan rolündekiler”, aldıkları “desteklerle” (!), “suçlanan durumundakilere” saldırıyor. Şehvetle.. Sonra tam tersi oluyor. Birileri, kimilerinin kendisini “şah” olarak, kimilerinin de “piyon” olarak hissetmesini sağlıyor.

Aydın suikastleri, faili meçhuller, darbeler, siyasi hileler ve rüşvetler, yalana dayalı politika yapmalar, ağır hakaretler, yasa tanımamalar, darbe ya da dikta özlemleri ve uygulamaları..

Siyasetin normal kurallara göre işlediği bir ülkede bunların hangisi var Allah aşkına?..
Oysa, bu oyunu hazırlayanlar, oyunu tamamlayınca şahı da piyonu da aynı kutuya koyup kapatacaklar. Hep öyle oldu. Kendisini şah ya da piyon olarak görenler de, her oyunda değişiyor.
Bu oyuna gelmeyelim.

Bu oyun ve tuzakları hazırlayanların ipi dışarıda. Uzantıları da içeride. Ben diyorum ki, özetle, birbirimizi yemek dışarıdakilerin işine geliyor. 12 Eylül öncesinde olduğu gibi.. Belki de 28 Şubat’ta olduğu gibi.. Sorunlarımızı kendimiz çözelim ve yabancıları karıştırmayalım..

AZRAİL!..
Bunu bir “Azrail öyküsü” ile tamamlayalım.
Rivayet odur ki, Allah melekler arasında görev dağılımı yaparken, en son melek Azrail’e, “Sen de insanların canını almakla görevlisin” demiş..
Azrail, karşı duracak olmuş: “Rabbim, herkese güzel görevler verdin. Bana ise can alma görevini. İnsanoğulları tüm melekleri sevecek ama bir tek benden nefret edecekler!..”
Allah, “Hayır” demiş, “Her ölümün bir bahanesi olacak. Kimsenin aklına sen gelmeyeceksin.”
Sonuç: Bizler birbirimizi yok etmek için bahaneler yaratmaya devam ettikçe, Azrail’e gerek kalmayacak. Oyuna gelmeyelim ve yabancılar Azrail’imiz olmasın.

taycunist
12.02.08, 02:14
Hulki Cevizoglu
hulkicevizoglu@cevizkabugu.com .tr


SIRADAKİ..

Başbakan Tayyip Erdoğan başkanlığındaki AKP Hükümeti ile Devlet Bahçeli başkanlığındaki MHP’nin “ortak türban harekâtı”, onlara göre, sonuç verdi.
TBMM türbanı serbest bırakan yasayı çıkardı, onay için Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e gönderdi.
Eski AKP’li(hem kurucusu, hem yöneticisi ve hem de bakanı olan) Gül, yasayı onayladıktan sonra sırada Anayasa Mahkemesi var. Anamuhalefet partisi CHP mahkemeye gideceğini açıklamıştı.

SIRADA HİLAFET Mİ VAR?..
Şimdi sırada “hilafetin geri getirilmesi” olduğu görülüyor. Sanırım hiç kimse, “Bu da nereden çıktı?” diyemez. Çünkü, çok uzun zamandır bu dillendiriliyor, isteniyor, kitaplar yazılıyor, her ortamda savunuluyordu.
En son olarak 8 Şubat (2008) tarihli Ceviz Kabuğu programımızda, Mazlumder Genel Başkanı Ömer Faruk Gergerlioğlu bunu dile getirdi.. Başbakan gibi her şeye “özgürlük” ve “çoğunluk istiyor” kavramlarıyla yaklaşan Gergerlioğlu’na şunu sordum:
“Size göre halk isterse, hilafetin geri gelmesini ister misiniz?”
“Evet” dedi, Mazlumder Genel Başkanı.
Bir önceki genel başkan Halit Çelik de “Çok hukuklu bir sistem” istedi. Yani, Müslümanlar, İslâmi Şeriat Mahkemesi’nde; Hırıstiyan ve Yahudiler de kendi şeriat mahkemelerinde yargılanacaklar!.. Laikler de kendi hukuklarına göre yargılanacaklar!..
İstek bu!.. Ama, dünyada eşi ve benzeri yok. Hatta ilkel kabilelerde bile yok.
Hukukçular, politikacılar ve basın mensupları arasında büyük yankı uyandırması gereken bu açıklamalar, “herkes kulağının üzerine yattığı” için, yok sayıldı!..

YEREL SEÇİMİN TARİHİ BUNA BAĞLI..
Aynı biçimde, çok önceden beri dile getirilen “İmamlara resmi nikah yetkisi verilmesi”, “resmi nikahın yerini sadece dinî nikahın alması” ve “çok eşlilik” gibi istekler de uygulanacak mı?.. (4 eşe izin konusunu da herkes yanlış biliyor. Ayette “ikişer, üçer, dörder” diyor!..)
Yani “çoğunluk isterse?”
Ama, türbana özgürlüğü çoğunluk istemiyor. AKP, seçimde çoğunluğu elde ettiği için yaptığı her şeyi milletin büyük çoğunluğu istiyor sanıyor. Ya da öyle pompalıyor. Meydanlarda toplanan yüzbinlerin “laiklik” isteklerinin üzeri örtülüyor.
Şimdi, Anayasa Mahkemesi bu yasayı onaylarsa, AKP “yaşasın kazandık” diyecek; onaylamazsa “Bakın dindar cumhurbaşkanına engel olmak istedikleri gibi buna da engel oldular” diyecek ve yerel seçimler için oy toplayacak.
Yani, AKP kazansa da galip, kaybetse de!...
İşte, muhalefet partilerinin tıkandığı nokta burası. Buna bir çözüm üretemiyorlar.
Yenilse de, “kazanan” hiç değişmeyecekse, nasıl bir adalet ve demokrasiden söz edilebilir ki?..
Anayasa Mahkemesi’nden çıkacak sonuç, aynı zamanda yerel seçimlerin tarihini de belirleyecek. Normalde, önümüzdeki yılın Mart ayında yapılması gereken yerel seçimler, AKP silip süpürsün diye öne çekilecek. Yani bu yılın sonbaharına..
Bu da, zaten dağınık olan “AKP karşıtı politikacıların” sonbaharı olacak!..

YEMİNE SADAKAT!..
Burada tarihe not düşmek için belirtmemiz gereken bir nokta var: Milletvekili yemini!..
Milletvekili olmak için seçilmek yetmiyor. Kişi seçilse de, usulüne uygun yemin etmeden milletvekilli olamıyor. Burada kurallar katı. Peki, yemin ettikten sonra, ona uymazsa ne oluyor?.. Hiç!.. Yemin ederkenki katı usul kuralları, yemine bağlılık konusunda gözetilmiyor.
Bakınız Anayasamızda yer alan milletvekili yemininde neler var:
Milletin bölünmez bütünlüğünü korumak,
Laik Cumhuriyete bağlılık,
- Atatürk ilke ve inkılaplarına bağlılık,
- Toplumun huzur ve refahı, milli dayanışma anlayışı.
Peki, şimdi 411 milletvekili Meclis’te aldıkları karar ile, “toplumda huzur” bıraktı mı?.. “Laikliğe ve Atatürk ilkelerine” sahip çıktı mı?..
Usulüne uygun yemin etmeselerdi milletvekili olamıyorlardı.
Peki, anayasal yeminlerine sadık kalmayınca ne oluyor?..

taycunist
26.02.08, 00:28
Hulki cevizoglu
hulkicevizoglu@cevizkabugu.com .tr

Kuyruğunu ısırmaya çalışan kedi gibi..

Üniversitelerde türbana özgürlük getireceği inancıyla(ya da dayatmasıyla) Anayasa’mızın iki maddesinde değişiklik yapan yasa, Cumhurbaşkanı eski AKP’li Abdullah Gül tarafından onaylandı ve Resmi Gazete’de yayınlandı.
Dün(25.02.2008, Pazartesi) ise üniversitelerimizde büyük bir kargaşa yaşandı. Kimi üniversiteler eski uygulamayı sürdürdü, kimileri ise Anayasa değişikliğini yeterli gördü ve türbana özgürlük tanıdı.
Aslında, Anasaya değişikliğinden önce de, yerleşkelerine (kampüslerine) türbanlı öğrenci alanlar, şimdi geçerli olmasa da kendilerine bir gerekçeye buldular..


KUYRUĞUNU ISIRMAYA
ÇALIŞAN KEDİ GİBİ..
Göreve gelir gelmez, rektörlere “mevcut yasayı uygulamamalarını” öğütleyen(!) Prof. Dr. Yusuf Ziya Özcan, şimdi de iki bildiri yayınladı.
Özellikle Cumhuriyetimizin ilkelerini hatırlattığı bildiri çok tartışılacak.
Bir insan, makam uğruna nelerden, hangi ilkelerden vazgeçebiliyor; neler söyleyip, neler yapabiliyor!.
Allah bizleri, bu ve benzeri kişilerden korusun..
Bakınız, YÖK’ün dün yaptığı ikinci açıklamada özetle neler deniyor?
“Cumhuriyetin nitelikleri, hiçbir biçimde kişi hak ve hürriyetlerinin sınırlandırılmasının gerekçesi olarak kullanılamazlar!..”
Yani, yasasız işlem mi yapılsın?..
Yani, Anayasa’da açıkça yer alan ve değiştirilmesi teklif bile edilemeyecek temel ilkeler, üniversitelerde özgürlükleri mi kısıtlıyor?..
Yani, bizi esir etmek isteyen düşmanları yok eden Atatürk özgürlükçü değil miydi?..
Politikacıların toplum içine attığı tohumlara bakar mısınız?..
Türkiye, kuyruğunu ısırmaya çalışan kedi gibi, döndürülüp duruyor!..


ABANAYASASI’NI İMZALADIK DİYE HAK ALINDI MI?..
YÖK’ün dünkü duyurusu, kendi içinde pek çok çelişki barındırıyor. Açıklamanın birçok yerinde, “hak ve özgürlüklerin Anayasa ve kanunla belirlenmesi gerektiği” vurgulanıyor ama, YÖK Yasası’nın ilgili maddesinin henüz değiştirilmediği unutuluyor.
Yani, hem “kanun gerekir” deniyor; hem de “kanunu beklemeyin” deniyor!..
Bilim kuruluşlarının üst organı olan YÖK ve Başkanının tavrına bakar mısınız?..
Bir yerde de, Anayasa değişikliği sonucunda türban serbestliğinin “doğrudan uygulanabilir hüküm” olduğu ileri sürülüyor.
Tümüyle yanlış!..
Çünkü, 1- Hiçbir anayasa hükmü “doğrudan uygulanmaz.” Anayasa Hukuku’na göre, anayasalar temel ilkeleri belirler, uygulama için ayrıca yasa gerekir. 2- Eğer öyle olsaydı, 2004 yılında AB Anayasası’nı imzaladık diye AB’nin tüm haklarından yararlanıyor olurduk. Değil mi?..
YÖK Başkanı profesörün etrafında bir anayasa hukukçusu yok mu?..
Türkiye gibi büyük bir ülkenin geldiği durum içler açısı.
Hukuku bilmeyen ya da uygulamayan pek çok yönetici, ülkeyi yönetmeye çalışıyor!.. Anayasal yeminlerinde “toplumun huzurunu” koruyacaklarına söz veren milletvekilleri toplumun huzurunu bozuyor!..


AB,CUMHURİYETİMİZİN
TEMEL NİTELİKLERİNİ BOZMUYOR MU?..
Öte yandan, bir eleştiri de muhalefete.
MHP, AKP’ye destek verdiği için onun dışındaki muhalefeti kastediyorum. Onlar diyorlar ki, “Türbana serbestlik getirilirse, Anayasa’mızın değiştirilmesi teklif dahi edilemez temel maddelerinden olan laiklik ortadan kalkar.”
Pekii.
Cumhuriyetimizin temel maddeleri yalnızca bu şekilde mi yok oluyor?..
Aslında, AB’nin emirlerine göre yasalar çıkarmak, TBMM dışındaki bir güçten emir almak ve uygulamak, başkentin Ankara yerine Brüksel olması, üstüne üstlük AB Anayasası’nı imzalamak(29 Ekim 2004).. Bunlar da Cumhuriyetimizin temel niteliklerini değiştirmiyor mu?.. Değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecekken!..
Buna ne iktidar ne muhalefet karşı çıkmıyor. Hepsi AB’ci.
Peki bu durumda biz kime güveneceğiz?..

taycunist
06.03.08, 22:07
Hulki Cevizoglu
hulkicevizoglu@cevizkabugu.vom .tr


BU FİNCANI YIKAYALIM!..

Bilindiği gibi, Türk Silahlı Kuvvetleri(TSK) PKK terör örgütüne darbe vurmak için 21 Şubat 2008 Perşembe günü saat 19.00’dan itibaren Irak’ın kuzeyine karadan girdi. 10 bin kişilik operasyon kuvveti, bir hafta sonra, 29 Şubat Cuma günü saat 04.00’ten itibaren de çekilmeye başladı.
Sekiz günlük bu süre boyunca kamuoyunda çok haber çıktı, tartışmalar
yaşandı.
Tartışmalara PKK’nın koruyucusu ABD ve Irak yönetimi de(Barzani ve Talabani) katıldı.
Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın 3 Mart Pazartesi günü yaptığı basın toplantısı ile tartışmalar sonlanacak diye beklenirken, bu gerçekleşmedi.

“HOŞUMA GİTMEYEN
ŞEYLER SÖYLEYİN”
Ortaya yeni sorular (belki de sorunlar) çıktı. Sorun varsa, bunlar önümüzdeki günlerde netleşecektir.
Şimdi Genelkurmay Başkanının açıklamalarına dönelim. Benim bu köşedeki yazım ve yorumum dün çıkacaktı, ancak bugüne bıraktım. (Kısa bir değerlendirmeyi Kanaltürk ana haber bülteninde yaptım.)
Hemen söyleyeyim, bu 8 günlük kara harekatı ve siyasi gelişmeleri değerlendirmek istemiyorum.
Her ne kadar, Sayın Genelkurmay Başkanı, “Arkadaşlarıma söylüyorum, biraz da hoşuma gitmeyen şeyler söyleyin, diyorum” dese de!..

KARŞILIKLI
AÇIKLAMALAR
Irak’ın kuzeyindeki PKK yuvalarına karşı yapılan hava harekâtının ardından, yoğun kar yağışı altında gerçekleşen 8 günlük kara harekâtı sürecinde basına yansıyan açıklama ve gelişmeleri, tarihe not düşmek açısından sıralayalım.
- Genelkurmay 22 Şubat’ta, bir gün önce kara harekâtı başladığını açıkladı.
- Aynı gün, ABD Beyaz Saray Sözcüsü Scot Stanzel, “Bilgilendirildik, ancak harekâtın boyut ve süresinin sınırlandırılmasını istedik” dedi.
- ABD Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Sean McCormak, “Operasyon mümkün olan en kısa sürede tamamlanmalı” dedi.
- 23 Şubat’ta Irak Kürt Yönetimi (onlara göre Kürdistan) Başkanı Mesut Barzani, “Saldırıların asıl amacı Kürdistan’tır” dedi.
- 24 Şubat’ta Irak Hükümeti, “Türk askerleri en kısa sürede çekilmelidir” açıklamasını yaptı.
- 27 Şubat’ta ABD yönetimi, harekâtın bitirilmesi için açıklamalarını yoğunlaştırdı. Ankara’ya gelmeden önce Hindistan’da konuşan ABD Savunma Bakanı Gates, “Operasyonun bir ya da iki haftadan fazla sürmemesi gerektiğini Türk yetkililere söyledim” dedi. Ve diplomatik tehditte bulundu: “Yoksa, ABD istihbarat desteğini keser!.”
- ABD Savunma Bakanı Ankara’ya gelip aynı sözleri yüzümüze karşı da söyledi.
- Aynı gün, Dışişleri Bakanlığı Sözcüsü Tom Casey, “Bunlar ABD’nin resmi görüşüdür” diyerek açıklamaları onayladı.
- ABD Savunma Bakanı daha ülkesine varmadan, havadayken Başkan Bush, “Türkiye harekâtı en kısa sürede bitirmelidir”
dedi.
- Türk milleti, bu açıklamaları endişe ile izler ve “Biz sömürge miyiz?” diye tepki gösterirken, bizim yetkililer, “Hedefe ulaşınca döneriz” türünde açıklamalar yaptılar. Millet, “İşte böyle kafa tutulur!” diyerek mutlu oldu..
- Hattâ, Sayın Orgeneral Büyükanıt, “Kısa süre, izafi bir kavram, bazen bir gün, bazen bir senedir. Biz PKK ile 24 yıldır mücadele ediyoruz. ABD kaç yıldır Afganistan’da?. Kendilerine anlattım, anlayışla karşıladı” dedi.
Derkeen, İngiliz haber ajansı Reuters ve Irak kaynakları “Türkler çekiliyor!..” diye haberler yayınladılar.
Türk milleti “Olamaz!” diye düşündü ve şoke oldu..

BU FALA BAKMAK
İSTEMİYORUM!..
Ana muhalefet partisi CHP’nin Genel Başkanı Deniz Baykal, “PKK’nın tasfiyesi istenmedi!.. Ameliyatta içerde parça kaldı” dedi.
Genelkurmay Başkanı, “Siyasi polemiğe girmek istemem” diyerek, Baykal’a yanıt verdi: “Görevimizi siz mi belirtiyorsunuz, tayin ediyorsunuz ki, görev tamamlanmadı, diyorsunuz?. Görev tamamlandı!..”
Sayın Büyükanıt, Başbakan Erdoğan’ın “Ulusa sesleniş” konuşmasının ilk metnindeki “Harekât devam ediyor” sözünü son anda değiştirmesi üzerine yapılan tartışmalarda Başbakanın haklı olduğunu şu sözlerle açıkladı:
“Ben kimsenin avukatı değilim ama, kayıt yapıldığı tarihte o ibare doğruydu!..”
Ve iddialar konusunda da, “Kanıtlasınlar üniformamı çıkarırım!..” diyerek istifa sinyali verdi.
Sadece kendisi için değil, tüm komutanlar için “Biz bu üniformaları çıkaralım” garantisi verdi!..
Hani, fal baktırırken, iyi şeyler duymak istersiniz de, falcı bazen “İyi şeyler görmüyorum. Ben bu fala bakamam. Hemen fincanı yıkayalım” der ya..
İşte ben de şimdi, bu fala bakmak istemiyorum.
Bu fincanı hemen yıkayalım!..
Fincanı yıkayalım ve hayırlar dileyelim..

taycunist
11.03.08, 02:24
Hulki Cevizoglu
hulkicevizoglu@cevizkabugu.com .tr


KÜRDİSTAN'I TEBLİĞ ETTİ, GİTTİ..

Sürekli olarak inkâr ettiğimiz ve dilimizle söylememeye çalıştığımız “Kürdistan”, sonunda başkentimizde ve de Atatürk’ün evinde yüzümüze karşı tebliğ edildi!..
Hâlen ABD işgalindeki Irak’ın sözde Cumhurbaşkanı Celal Talabani, AKP’nin “yoğun isteği” sonucu nihâyet Ankara’ya geldi ve Kürdistan gerçeğini vicahiye çevirdi(yüzümüze söyledi) ve gitti
(7-8 Mart 2008).

POSTAL YALAYICISINA KIRMIZI HALI!..
10. Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından Türkiye’den uzak tutulan Celal Talabani, AKP’li Cumhurbaşkanı Abdullah Gül tarafından Atatürk’ün Çankaya Köşkü’nde ağırlandı.
Türk Ordusu’ndan kimsenin yanına yaklaşmadığı ve özenle kaçındığı Talabani’ye gelişinde kırmızı halı serilmedi. Ancak, Atatürk’ün huzuruna dahi çıkmadığı halde Gül tarafından sıcak karşılanan, Talabani muhibbi (sever) gazeteciler tarafından etrafı sarılan (Talabani de onları Köşk’te şapur şupur öptü), Kürdistan sözüne tepki gösterilmeyen, Barzani ile görüşün sözleri kabul edilen (şimdi bir heyet gidiyor görüşmeye) sözde cumhurbaşkanına halkın da tepkisi olmayınca; gidişinde ayaklarına kırmızı halı serildi..
Kendisine eşlik eden kişi ise, vaktiyle ona “Dünün postal yalayıcısı” diyen Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek idi.
Bizim yetkililer, “Irak’ın toprak bütünlüğünden yanayız” teraneleri ile bizleri uyutmaya çalışırken, Irak’ın içinden bir Kürdistan çıkarıldı.
Güya bizimkiler bunu kabul etmiyor, ağızlarına bile almıyorlardı.
Ama Talabani, Atatürk’ün başkentine geldi ve üstelik onun evinde bizimkilerin yüzüne Kürdistan’ı tebliği etti, gitti!..
En son basın açıklamasında Genelkurmay Başkanı Büyükanıt ne demişti:
“Türk milleti bazı şeylere alıştırılıyor!..”

TSK- MUHALEFET KRİZİNİN ŞİFRELERİ...
Türk Ordusu’nun Irak’ın kuzeyine yaptığı kara harekâtı ve Talabani ziyaretinin ardına denk gelen bir terör sempozyumu yapıldı dün Ankara’da.
Davetiyeleri Genelkurmay 2. Başkanı Org. Ergin Saygun’un PKK terörünü önlemek için tam bir ay önce ABD’ye yaptığı gezi sırasında gönderilen “Küresel Terörizm ve Uluslararası İşbirliği-2” adlı toplantıyı ben de davetli olarak izledim. Bilkent Otel’deki toplantının açış konuşmasını yapan Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt önemli mesajlar verdi. Bu, hem PKK terörü ve destekçilerini anlatması açısından, hem de kara operasyonu sonrası muhalefetle yaşanan kriz açısından önemli idi.
Büyükanıt’ın atıfta bulunmadan yaptığı açıklamalar iyi okunursa, muhalefet ile arasındaki krizin şifrelerini de çözüyor aslında.
Kara operasyonunun ABD’nin açıklamaları sürecinde sürpriz biçimde erken bitmesi ve muhalefetin eleştirilerini hatırlarsak, Org. Büyükanıt’ın şu sözleri “şifre kırıcı” oluyor:
“Kamuoyu kendisine ilk sunulan bilginin etkisinde kalmaktadır. Bazen bu ilk bilgiler yanlış kanaatlerin uyanmasına sebep olabilmektedir!..”
Bir de şu sözler:
“Bilgi kirliliği o kadar artmıştır ki, artık hangi bilginin gerçek, hangisinin yönlendirilmiş olduğunu ayırt etmek çok güç hâle gelmiştir.”
Ya bunlara ne demeli?:
“Maalesef kamuoyu oluşturmada ulus-devletler(Örneğin Türkiye-HC) neredeyse her zaman karşılarındaki terör örgütlerinin uyguladıkları psikolojik harp tekniklerinin gerisinde kalmaktadır.”
Bu son sözü, bugünlerde YouTube denen uluslararası video paylaşım sitesinde dolaşan Türk generallerinin gizli telefon konuşmalarını da hatırlayarak değerlendirelim.
Tüm bunları bilen ve söyleyen büyük Türk Ordusu’nun komutanı bu krizin içine nasıl düştü peki?..

PAKİSTAN’IN İŞGALİ TEHLİKESİ..
Genelkurmay Başkanının 22 dakikalık konuşmasında üzerinde durulması gereken önemli başka noktalar da var. Ancak bizim burada yerimiz dar.
O yüzden, Pakistan’la ilgili bir açıklamasına ancak değinebileceğim... Bilindiği gibi, ABD “nükleer terörü engellemek” görüntüsü altında Pakistan’ı da (Irak ve Afganistan’a yaptığı gibi) işgal etmek istiyor.
Küresel teröre karşı uluslararası işbirliğinin arandığı toplantıda konuşan Orgeneral Büyükanıt’ın şu sözlerine -her açıdan ama her açıdan!- dikkat edelim:
“Umarım, Pakistan kısa sürede istikrara kavuşur. Bu konuda Pakistan’a her türlü desteğin verilmesi gerekir. Aksi hâlde, bir şekilde bu yönetim etkisiz hâle getirilirse, Taliban tipi bir yapının Pakistan’ı kontrol etmesi, bir olasılıktır. Böyle bir oluşum sonrası dünya ilk defa nükleer güce sahip bir terör örgütü ile karşı karşıya kalacaktır.”
Bu açıklamalardan sonra kafanız biraz daha karıştı mı yoksa?..

taycunist
12.03.08, 03:40
Hulki Cevizoglu
hulkicevizoglu@cevizkabugu.com .tr



BARZANİ İLE GÖRÜŞÜLÜYOR..

Dünkü “Kürdistan’ı tebliğ etti, gitti” başlıklı yazım üzerine Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Cemil Çiçek aradı.
“Ben, ’Dünün postal yalayıcısı’sözünü Talabani için değil, Barzani için söyledim” dedi.
Bu açıklama üzerine, her hafta Salı olan yazı günümü beklemenin gecikmeye yol açacağını düşündüm ve şimdi yazıyorum. Cemil Çiçek’in telefonla yaptığı açıklamalar, bu konuda yeni bilgi ve teyitler(doğrulamalar) içeriyor.
Yeni tartışmalara da gebe..

“İSTİHBARAT VE DIŞİŞLERİ GÖRÜŞÜYOR”
Ülkesinin egemenliğini işgalci ABD’ye gönüllü teslim eden Irak’ın sözde ve kukla Cumhurbaşkanı Talabani, Ankara’ya yaptığı ziyarette, hem “Kürdistan” dan söz etmiş, hem de “Barzani ile görüşün” demişti.
Meğerse görüşüyormuşuz!..
Türk kamuoyu ve basını “Bu görüşme olur mu?” ve “Bu kadar da olmaz” diye düşünürken, Cemil Çiçek bu görüşmenin uzun süredir olduğunu teyit etti:
“Devlet aşiret reisleri ile de görüşür. Bunlar İstanbul’da toplandı, Ankara’ya geldiler daha önce. Bu görüşmeler uzun süredir yapılıyor.”
Beni arayan Çiçek’e, “Kim görüşüyor?” diye sordum.
“İstihbarat ve Dışişleri birimleri görüşüyor” dedi.

“TÜRKİYE KALE ARKASINDAN SEYRETMEZ!..”
Başbakan Yardımcısı Çiçek, “Türkiye gelişmeleri kale arkasından seyretmez” diye devam etti.
Sorularım üzerine, “Senin gibi bir gazeteci bunları bilmez mi? Bunlar çok olağan” tavrıyla şunları söyledi:
“Türkiye Cumhuriyeti, Irak’taki Türkmen ve Şii liderlerle de görüştü. Onları seçime girmeye ikna etti.
Türkiye orada önemli rol ifa ediyor.”
Talabani ve ABD’nin eskiden bu yana “Barzani ile görüşmemizi” istemesini netleştirmek için “Yani biz resmen görüşüyoruz, öyle mi?” dedim.
Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in “İyi soru soran Cevizoğlu bana amma da safça soruyor” diye düşündüğü ses tonundan hissediliyordu:
“Resmen muhatap kabul edip etmeme önemli. Devletin Barzani’yi resmi muhatap kabul etmesi başka, birimlerimizin görüşmesi başka. Resmi muhatabımız Irak merkezî hükümetidir.”

BARZANİ’NİN NANKÖRLÜĞÜNE YANIT..
Cemil Çiçek, hâlâ “Dünün postal yalayıcısı” sözünde ısrarlı.
Ancak, muhatabı farklı.
“Barzani’nin Talabani’den fazla rahatsız edici beyanları var. Bu sözlerim Barzani ile ilgilidir. Barzani’nin, Türkiye ile ilgili rahatsız edici açıklamaları oldu.
Türkiye’nin vaktiyle kendisine yaptığı iyiliği hatırlatmak için söyledim.
Bu sözlerimin arkasındayım.”
Başbakan Yardımcısı, Talabani geldiğinde kendisine refakat etmesinin “Devlet görevi” olduğunu vurguladığı konuşmasında, “Sizin yazılarınızı başkaları kaynak olarak kullanır, yanlış anlaşılma olur. Bunu düzeltmek istedim” deyince, ben de tarihe doğru bilgiyi kaydetmek istedim.
Ancak, Barzani ve diğer aşiret liderleri ile yapılan görüşmeler ve içeriğinin de yeni tartışma yaratacak boyutta olduğuna inanıyorum.

bilgi
12.03.08, 09:12
Halûk Tarcan: Evrensel Tarihin Kökenindeki Ön-Türk Kültürümüz
http://www.haluktarcan.com
Tel. : 0.212.356 3011 e-mail : tarcanhaluk@gmail.com

http://www.munih-fm.de/HALUK_TARCAN/haluk-tarcan.m3u (http://www.munih-fm.de/HALUK_TARCAN/haluk-tarcan.m3u)
NOT: VLC ile aciniz!!!


Kanaltürk: 18 Ocak 2008 Cuma
Halûk Tarcan: Anadolu’dan ve Anayasa’dan Silinen Türk ve Atatürk...

Avrupali ve Amerikalilar yüzyillardir ugrasiyordu... Sonunda, Anadolu’dan “Türk mührü”, Anayasa’dan ise “Atatürk ilkeleri” siliniyor..

Amaç, Türkleri Anadolu’dan atmak ve günümüzden 4200 yil önce Anadolu’da kurulan “Türki Kralligi” ile baslayan Türk izini silmek..

Türkler 1071’den önce Anadolu’ya nasil geldiler, ne yaptilar,
Avrupa’ya gittiler mi?..
Emperyalistlerin politik oyunlarina boyun egen dünya bilim çevrelerinin gizlemesine karsin, son bilimsel bulgular ne diyor?.. “Türkler millet degildir” propagandasi yapan Batililara tokat gibi yanit...

Son siyasi gelismeler ve anayasa degisikligi çalismalari Türk’ün ve Atatürk’ün adi ile ilkelerine son mu veriyor..

Tartismali pek çok konunun yanitini, bilimsel bilgiler esliginde, arastirmaci Haluk Tarcan ve Izmir Barosu Baskani Nevzat Erdemir canli yayinda Ceviz Kabugu’nda veriyor..

http://www.munihfm.de/HALUK_TARCAN/20080118-Ceviz_Kabugu_Turk_dunyasi1.avi
http://www.munihfm.de/HALUK_TARCAN/20080118-Ceviz_Kabugu_Turk_dunyasi2.avi
http://www.munihfm.de/HALUK_TARCAN/20080118-Ceviz_Kabugu_Turk_dunyasi3.avi
http://www.munihfm.de/HALUK_TARCAN/20080118-Ceviz_Kabugu_Turk_dunyasi4.avi
http://www.munihfm.de/HALUK_TARCAN/20080118-Ceviz_Kabugu_Turk_dunyasi5.avi
http://www.munihfm.de/HALUK_TARCAN/20080118-Ceviz_Kabugu_Turk_dunyasi6.avi
http://www.munihfm.de/HALUK_TARCAN/20080118-Ceviz_Kabugu_Turk_dunyasi7.avi

http://www.munih-fm.de/HALUK_TARCAN/20080118-Ceviz_Kabugu_Turk_dunyasi1.mp3
http://www.munih-fm.de/HALUK_TARCAN/20080118-Ceviz_Kabugu_Turk_dunyasi2.mp3
http://www.munih-fm.de/HALUK_TARCAN/20080118-Ceviz_Kabugu_Turk_dunyasi3.mp3
http://www.munih-fm.de/HALUK_TARCAN/20080118-Ceviz_Kabugu_Turk_dunyasi4.mp3
http://www.munih-fm.de/HALUK_TARCAN/20080118-Ceviz_Kabugu_Turk_dunyasi5.mp3
http://www.munih-fm.de/HALUK_TARCAN/20080118-Ceviz_Kabugu_Turk_dunyasi6.mp3

http://www.munih-fm.de/FM/Munihfm.m3u

Halûk Tarcan

taycunist
18.03.08, 00:41
Hulki Cevizoglu
hulkicevizoglu@cevizkabugu.com .tr


Tanrıyı kıyamete zorlamak

“Tanrıyı kıyamete zorlamak” ABD’deki Evangelist Hıristiyanların fikri ve eylemi. Özetle, “Öyle karışıklıklar (ve savaşlar) çıkaralım ki, dünyada kıyamet yaklaşsın ve yeryüzüne Hz. İsa insin, ona kavuşalım” düşüncesi...
İki hafta önceki “Bu fincanı yıkayalım” başlıklı yazımda, ülkemizdeki gelişmelerin seyrine değinmiş ve “Ben bu fala bakmak istemiyorum” demiştim.
Teşbihte hata olmaz.

“YENİ UYARI” FARKEDİLMİŞ MİDİR?..
14 Mart (2008) Cuma günü 16.30 sıralarında, “Türkiye Savcısı” olarak da adlandırılan Yargıtay Cumhuriyet Başsavcısı (Abdurrahman Yalçınkaya) Anayasa Mahkemesi’ne başvurdu ve iktidar partisi AKP’nin kapatılmasını istedi.
Bilindiği gibi, 5 yıl boyunca siyasi yasaklı olması istenen 71 kişilik listesinin başında Cumhurbaşkanı Abdullah Gül, Başbakan R.Tayyip Erdoğan ve önceki Meclis Başkanı Bülent Arınç var.
Dava açılmasına tepki gösteren Başbakan, bakanlar ve diğer AKP’liler çok sert açıklamalar yapıyorlar. Yargıyı hedef tahtasına oturtuyorlar. Bu yüzden, dün Yargıtay bir açıklama yaparak, “Açıklamaların eleştiri sınırını aşmamasına özen gösterilmesini” istemek zorunda kaldı. (Bunun da yeni bir uyarı olduğunu bugün anlamayanlar için yarın çok geç olabilir!..)
Bu dava, daha önce iktidar partisine açılan davadan çok farklı.. “Laikliğe aykırı faaliyetlerin odağı olma” biçimindeki gerekçe aynı ama, durum farklı.
Bir kere, AKP’nin 340 milletvekili gibi, kendini kaybedecek kadar güçlü bir milletvekili var. Buna MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli de 69 milletvekili ile destek veriyor. (AKP’li Gül’ün Cumhurbaşkanı seçilmesini Bahçeli sağlamıştı.)
MHP Genel Başkanı Bahçeli ve yönetimi “AKP’ye yeni destek” peşinde. İlk açıklamalarında “Suçlu kişilere ceza verilmesi, partilerin açık kalması” ilkesini savundular.
Bunun gerçekleşmesi için de yeni bir “Anayasa değişikliği” gerekiyor. Türbanın üniversitelerde serbest olması için yapılan Anayasa değişikliğinde, Bahçeli yine AKP’ye destek vermişti. (YÖK Yasasında düzenleme yapılması konusundaki anlaşmazlıkları sürüyor ama, MHP verdiği destekle kaldı.)
Hem AKP’ye en kritik destekleri veriyor, hem de “Bahçeli Erdoğan’a koltuk değneği oldu” sözlerine kızıyorlar!..

HANGİ ÖNEMLİ GELİŞMELER OLABİLİR?..
Ülkemizde, AKP kapatma davası sürecinde çok önemli gelişmeler olabilir.
Akla gelenleri sıralayalım:
- Zaten 3-5 tane kalan AKP muhaliflerine polisiye operasyonlar düzenlenerek, akla hayale gelmedik karalamalar yapılabilir.
- Özellikle yüksek yargı üzerinde siyasi baskı yoğunlaştırılabilir. Buna başladılar bile. Yargıtay Başsavcısını (Ki, aynı zamanda Anayasa Mahkemesi’nin de savcısı konumunda) devre dışı bırakmak; Anayasa Mahkemesi üye yapısını değiştirmek için yasa ve anayasa değişikliğine gidebilirler. Bu da, ifade edilmeye başlandı.
- ABD’den destek almak için, yeni bir tezkere denemesi ile Türkiye’de Amerikan askeri bulundurmak -ve baskı yaratmak- isteyenler olabilir!.. Kasım ayında görevinden ayrılmadan önce İran’a da saldırmak isteyen Başkan Bush da bunu benimseyebilir.
- Yerel seçimleri öne alarak, seçim sonucuyla davaya baskı yapılmak istenebilir..
Peki, davanın hukuk temelinde yürümesi için neler yapılmalı?
Bunun için, tıpkı seçim öncesinde olduğu gibi, İçişleri ve Adalet Bakanları istifa edip, yerlerine tarafsız bakanlar gelmelidir. Düşünebiliyor musunuz, bu iki bakan da doğal olarak siyaset yapmaması(Başbakanlığı bırakması) istenen başbakana bağlı olarak görev yapıyor.. Önümüzdeki olası adli ve polisiye gelişmelerde bu bakanlara kamuoyu nasıl güvenecek?.. (Ki, Adalet Bakanı M. Ali Şahin’in son açıklamaları yargıya nasıl baktığını gösterdi.)

ASIL KAVGA: MUSTAFA KEMAL’DEN KURTULMAK!..
Bir olay anlatarak tamamlayayım.
Mustafa Kemal Atatürk’ün Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’nde uzun yıllar başyazarlık yapan Falih Rıfkı Atay, “Atatürkçülük Nedir?” adlı kitabında bir olay anlatıyor:
“Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra zaferi müjdeleyen Bursa Milletvekili Muhittin Baha’ya bir sarıklı hoca, ’Yunanlılardan kurtulduk, bakalım Mustafa Kemal’den nasıl kurtulacağız?’demişti.” (A.g.e., s.179)
Herkes Atatürkçüyüm dese de, bugünkü kavga işte bu kavga!..

taycunist
25.03.08, 00:23
Hulki Cevizoglu
hulkicevizoglu@cevizkabugu.com .tr


AYIPLI ÇOĞUNLUK!..

Başlıktaki “ayıplı çoğunluk” sözü, ilk bakışta demokrasiye hakaret gibi algılanabilir. Tahminlerin aksine bu söz, AKP karşıtlarının değil, AKP yandaşı önemli bir hukukçuya ait.
Hem de eski Yargıtay başkanlarından birine, Doç. Dr. Sami Selçuk’a ait!..
Şaşırmış olabilirsiniz ama daha devamı var.

ATTİLA İLHAN VE
BÜLENT ECEVİT DE Mİ?..
Özellikle AB sürecinde, Türk Milleti tarafından kutsal sayılan değerlere yapılan yoğun psikolojik saldırı, artarak sürüyor.
Bunların hiçbiri Yeniçağ okuyucuları ve Ceviz Kabuğu seyircileri için sürpriz değil.. AKP iktidarı döneminde yazılan ve söylenenleri buraya sığdırmak mümkün değil, ancak özetle şöyle denmişti:
“Yakında, Türkiye’de Türk’üm demek yasaklanacak. Atatürk silinecek!..”
Şimdi o aşamaya gelindi.
İnsan düşünüyor. Acaba, “Dip dalgasının” öncüsü Attila İlhan ve “Ulusal Uzmanlar Kurulu” kuran eski başbakanlardan Bülent Ecevit yaşasaydı bugün başlarına neler gelirdi?..

“AB(D) DERİN DEVLETİ”
Türkiye’deki AB ve ABD karşıtlığını yok etmek isteyen “AB(D) derin devleti”, iç destekçileriyle birlikte, 1980 ihtilalinin acısını bir daha yaşamamak için bir araya gelen sağ ve sol aydınları ayrıştırmaya çalışıyor. Kutsal kavramlarını lekeleyerek, birbirlerine düşürmeye çalışıyor. Çeşitli biçimde birbirine yardım edemez konuma getirmeye çalışıyor..
Bu arada, okullarda “Türk’üm, doğruyum” diye başlayan “Andımız” yasaklanıyor, okullardaki “Atatürk köşeleri” kaldırılıyor!..
Artık Atatürk demek ve Türk bayrağına sarılmak ciddi bir tehlike ve korku hâline geldi.
Oysa, PKK terör çetesi elebaşının fotoğrafları meydanlarda dolaştırılıyor. Terör çetesinin temsilcileri Meclis’te, onlara “kardeşimiz” diyerek dolaşıyor.
Türkiye’nin altını oymak isteyen Barzani’nin destekçisi Irak Cumhurbaşkanı Talabani ve en son olarak da dün ABD Başkan Yardımcısı Dick Cheney Çankaya Köşkü’nde kabul ediliyor!..
ABD daha dün 1 Mart tezkeresi ile Türkiye’ye 62.500 askerini sokmak istiyordu. (Bence bu, en hafif deyimiyle, Türk Ordusu “neler oluyor?” derse, onu baskı altında tutabilmek için içerde yabancı asker bulundurma amaçlı idi. ABD’nin Türk iç politikasına askeri müdahale amacı idi!..)
Atatürk, Nutuk’ta 1919’daki durum için şöyle diyordu:
“Efendiler, Rıza Paşa kabinesi ve o kabinede Harbiye Nazırı olan zat, aziz vatanımızı işgal eden, süngülerini milletin canevine saplayan düşmanları misafir kabul ediyor ve onlara karşı konukseverce ve yumuşakça harekette bir zorunluluk görüyor. Bu ne görüştür, bu ne kafadır? Millî dava bu muydu?’

YANLIŞIN TEKRARI!..
Yazımın başında AKP’yi destekleyen eski Yargıtay Başkanı Sami Selçuk’un bir sözünü vermiştim: “Ayıplı çoğunluk!..”
Türkiye’de muhalefet ve aydınlar da okumayı ve araştırmayı sevmediği için “yanlışı tekrarlamaktan” vazgeçmiyor. Nedir o yanlış? Şu:
“Yüzde 47’lik büyük oy sahibi AKP!..”
Bu doğru değil. Çünkü AKP’nin oyu yüzde 47 değil. Taş çatlasa yüzde 38! Ancak, son nüfus sayımı resmi açıklamasındaki “Yaklaşık 5 milyon seçmen yazılmamış” gerçeğini de dahil ederseniz, AKP’nin gerçek oyu yüzde 33 civarında.
Yüzde 47 yanlışını tekrarladığınızda, ortaya şu çıkıyor: “Her iki kişiden biri AKP’ye oy vermiş!” Bu, tümüyle yanlış!..
Öyle bile olsa, bakınız, Doç. Dr. Sami Selçuk ne diyor: “Ayıplı çoğunluk!..”
Kime diyor?
1982 Anayasası’na oy veren yüzde 93’lük çoğunluğa..
Yani işimize geldiği zaman “Çoğunluk halkı temsil ediyor”, işimize gelmeyince “ayıplı çoğunluk!”
Buna devam edecektim ama yerim kalmadı. Başka neler var, neler?..

taycunist
01.04.08, 00:40
Hulki Cevizoglu
hulicevizoglu@cevizkabugu.com. tr


"KALENİN ANAHTARI İÇERİDEN TESLİM EDİLDİ"
Bu satırların yazıldığı saatte Anayasa Mahkemesi, iktidardaki AKP’nin kapatılması için açılan davanın ön görüşmesini yapıyordu.
Siz bu satırları okurken, sonucu biliyor olacaksınız.
Ben ise, Ankara’dan çok uzaktaki bir üniversitemizde konferansta olacağım için sonucu bilmeden yazıyorum.

KALENİN ANAHTARI...
Ancak, sonucunu herkesin gördüğü bir gerçek var. O da, Türkiye’nin büyük bir hızla parçalanmaya doğru götürüldüğü!..
Bunu en son olarak, geçen Cuma Ceviz Kabuğu’nda konuşan Prof. Manisalı dile getirdi.
İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Erol Manisalı, “Türkiye kalesinin anahtarının içeriden teslim edildiğini” söyledi. Manisalı hocanın -bir kez daha- dikkat çektiği noktalar şunlardı:
“... Türkiye’nin bu günkü durumu içimizdeki oligarşinin kalenin anahtarını içeriden teslim etmesinden kaynaklanıyor.
... Yoksa Türkiye kimseye karşı yenilmiş değil.
... Liberaller 22 Temmuz 2007’ye kadar bir hayal âlemindeydi. AKP ile fikirlerinin aynı yönde olduğunu düşünüyorlardı. Oysaki AKP, Batı’ya bir alışveriş gözüyle bakıyordu. Liberallerin çelişkisi Türkiye’nin sömürgeleştiğinin farkına varmamalarından kaynaklanıyor. Bu evliliğin yürümeyeceği belliydi. Nitekim bu destek bitti.”
Görüşlerine katılırsınız ya da katılmazsınız ama, Prof. Manisalı’nın sözleri ciddi:
“Batı, misyonu tamamlama görevindeki iktidar partisinin kapatılmasından çok korktu. ABD Türkiye’de AKP’yi basit bir düşünce ile iktidar olarak seçmedi. Amacı kendine piyasa açmak ve bunun için dinci öğeleri kullanıyor. Dinci sermayeci ortaklığı ile varoşları kontrol altına alıyor. Dinci ümmetçi yapı ile ulusalcılığa alternatif oluşturuyor.”


YENİ İKTİDAR
Anayasa Mahkemesi’ndeki davanın sonucu -dava kabul edilse de, reddedilse de- henüz bilinmiyor. Çünkü, süreç yaklaşık 8 ay olarak tahmin ediliyor. Bu dava bir yana, normal süre bitiminde yeni seçimler sonucunda iktidara kim gelecek?
Bu, Türkiye’nin geçmişten gelen kaderi ile ilgili. Çünkü, bugüne kadar iktidar adı değişmesine karşın, politikalar hiç değişmedi. Türkiye kendi ayakları üzerinde dik duran özgün bir dış politika izleyemedi.
O yüzden ha AKP olmuş, ha CHP ya da başka bir parti; önemli olan uygulanacak politika. Programımda da belirttim. AB(D) politikalarına karşı Atatürkçü bir politika izlenmeyecekse, bu kadar kavga niye?..
Bugüne kadar ne yazık ki, hep istenmeyen oldu.
Prof. Dr. Erol Manisalı’ya bu soruyu sorunca, şu karşılığı verdi:
“Kapitalizm artık içeriden(ABD’den) çöküyor. ABD’de bile, artık ekonomiye devlet müdahalesi isteyenler arttı. AKP’yi iktidara getiren dış konjonktür(yapı), BOP artık geride kaldı, Irak çöllerine gömüldü. Şimdi devletçilik çığlıkları ortaya çıkıyor.
ABD piyasayı kendine ayarlamak için dinci ögeleri kullanıyor, bunu büyük sermaye ile destekliyor. İnanç sömürüsü ile piyasayı denetliyor.
Kaos ortamının yaratılması ABD’nin işine geliyor. ABD ayakta kalabilmek için tüm dünyada savaş çıkartma peşinde. ”


“DOKUNULMAZLAR” NEDEN
KORKUYOR?..
Tüm bu gelişmeler olurken, 22 Temmuz genel seçimlerinde “Bana oy verin, sizi ben kurtarırım” diye oy isteyen milletvekilleri niçin susuyor?..
Bugün, Türkiye’nin içine itildiği “korku tünelinde” sade vatandaşlar bile gözaltına alınmaktan korkar oldu.
Telefonlarımız, odamız dinleniyor mu; en masumane konuşmamız, şakalarımız aleyhimizde kullanılabilir mi; çocuğumun başına bir şey gelir mi; işimden olur muyum gibi paranoyaya itildi.
Yıllardır tehlikelere dikkat çekilirken, “Bunlar paranoyadır” diye küçümseniyordu.
İşte şimdi gerçek paranoya tüm Türkiye’ye egemen oldu.
Yine soruyorum. Halkı kurtarmak için oy isteyip, bugün “Milletvekili dokunulmazlığına” kavuşanlar niçin susuyor?.. Sadece genel başkanların konuşması yeterli mi?..
Kendisine her an dokunulacağı kaygısı içindeki birkaç aydın konuşur ve her türlü riski almaya devam ederken, “dokunulmazlar” susacak idiyse, politikaya niçin talip oldular?
Üç kuruş için mi?
Yazıklar olsun!..

taycunist
08.04.08, 00:59
Hulki Cevizoglu
hulkicevizoglu@cevizkabugu.com .tr



"Oy kullanma sertifikası" olmalı mı?

Bir manken-televizyon programcısının (Aysun Kayacı) sözleriyle yeniden gündeme gelen “oy hakkı” konusu uzun süredir tartışılıyor.
Geçen hafta biz de Ceviz Kabuğu’nun ikinci bölümünde bunu ele aldık.
AKP’yi iktidara taşıyanların “ayak takımı” olarak nitelendirilmesi ayrı bir konu. Zaten buna AKP’liler yanıt verdi.
Ancak bizim üzerinde duracağımız asıl konu “Demokrasilerde herkesin oyu eşit olmalı mıdır?” sorusu.

DEMOKRASİ ÜSTÜ YÖNETİM MODELİ BULUNMALI..
Demokrasi mevcut yönetim sistemlerinin en iyisi olarak görülüyor. Ancak, onun da hem teorisinde hem de uygulamasında pek çok sorunları var.
Yani, kusursuz bir yönetim sistemi henüz bulunmadı. Yıllardır söylüyordum. Siyaset ve toplum bilimciler biraz daha kafa yorup “demokrasi üstü” bir yönetim modeli bulmalıdırlar!..
Bizler bugün kendi ülkemizde, gözlerimizi kapatmış “demokrasicilik oyunu” oynuyoruz!..
Demokrasinin özüne göre, herkes yasalar önünde eşit. Herkesin eşit oy hakkı var. Herkesin yönetime katılma ve temsil edilme hakkı var, vs.
Ama durum gerçekten öyle mi?..
Bir kere, herkes yasalar önünde eşit değil!.. Bunu sindirebilmemiz için “eşitsizliğe” çeşitli kılıflar bulunmuş. Bir kitap yazılabilecek bu konuda üzerinden geçelim. En basiti, milletvekilleri “kürsü dokunulmazlığı” nın ötesinde her konuda dokunulmazlığa sahipler. Bu, her demokraside yok, bizde var!
Herkesin oy hakkı da eşit değil Türkiye’de. Çünkü, 1 - Herkes özgürce oy kullanmıyor. Türkiye’de Atatürk ilkelerine aykırı biçimde aşiret ve cemaatler (dîni ve siyasi) çok yaygın. Bunlarda tartışma ve itiraz söz konusu değil. Buralara mensup geniş kitleler özgür irade ile oy kullanmıyor. Bunu kaldırmak bir yana, siyasiler özendiriyor, aşiret ve cemaat liderlerini kafaya almaya çalışıyor. 2 - Yüzde 10’luk seçim barajı var. Bu, özünde “milyonlarca oyun çöpe atılması” demek. Hani nerede temsil hakkı?..

AYIPLI ÇOĞUNLUK VE TENEKE KAFA!..
Gözümüzü yumuyoruz, demokrasi var deyip geçiyoruz!..
Başka bir boyuta geçelim.
Siyasi partiler demokrasinin vazgeçilmez unsuru. Onlar aracılığı ile “demokratik temsil” sağlanıyor. Ama, “parti içi demokrasi” nin olmadığı bir ülkede demokrasi uygulanabilir mi?.. Duverger’nin dediği gibi “Seçilmiş kralların” yönettiği partiler varken, yani demokrasinin ilk ayağı sakat iken bunun üzerine nasıl demokrasi binası inşa edilebilir ki?..
Zaten edilemiyor!..
Bütün bunları göz ardı edip, Aysun Kayacı’nın “Benim oyumla vergi vermeyenin oyu niye bir olsun” sorusuna kızıyoruz.
Niye?.. Ayna tutup demokrasinin olmadığını gösterdiği için mi?..
Durumumuz tıpkı, kötü haber getiren elçinin başının vurulmasına benziyor..
Daha önce yazmıştım.
Eski Yargıtay Başkanlarından Doç. Dr. Sami Selçuk’un 30 milyonu aşkın seçmeni kastederek “Bunlar ayıplı çoğunluk” demesini bugün kim hatırlıyor?.. (1982 Anayasası referandumunda “evet” diyen milyonlar için söylemişti.)
Bunu hatırlamayanlar, tabii ki 2400-2600 yıl önceki sözleri de hatırlamaz. Nedense bu işin uzmanı profesörler de bugünlerde konuşmaz. Herhalde iktidar milletvekilleri ve yandaşı gazeteciler tarafından “taşlanmamak” için!..
Günümüzden binlerce yıl önce, tarihin en büyük düşünürlerinden(filozoflarında n) Eflatun (diğer adı Platon) ilk kez “ayak takımı” kavramını kullanmıştı!..
Bugün AB’nin baş tacı ettiği 1789 Fransız İhtilali “özgürlük, eşitlik, kardeşlik” sloganını kullanıyordu. Ama, ihtilalin ilk yıllarında “vergi vermeyenlere oy kullandırmadılar!..”

OY KULLANMA SERTİFİKASI!..
Yani manken-sunucu Aysun Kayacı’nın dediğini yapmışlardı.
Yakın tarihten bir başka örnekle tamamlayayım. Elimde 1998’de yayınlanmış “Bilgi Toplumu” adlı bir kitap var. Yazarı, sarışın ve AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Fırat’ın ifadesiyle “teneke kafalı” bir manken değil!..
Kim?.. Prof. Dr. Ali Demirsoy.
Diyor ki: “Yalnızca yetenekli ve eğitilmiş, bilgili insanlara oy kullandırılmalı!”
Ben de soruyorum.
Bir otomobili yönetmek için “ehliyet” gerekiyor da ülkeyi yönetecekleri seçmek için niçin ehliyet gerekmiyor?..
Pek çok mesleğe girmek için belge zorunlu. Seçime katılmak için “seçmen kartı” zorunlu.
Bunlara benzer biçimde acaba “oy verme kartı-ehliyeti” verilse nasıl olur?
Bunun şartlarını toplum olarak ortaklaşa belirlemeliyiz,.
Eğer “evet” diyorsanız ve öneri sahibini “taşlamak” istemiyorsanız tabii ki!.

deryatulga
08.04.08, 01:29
Hulki Cevizoglu
hulkicevizoglu@cevizkabugu.com .tr



"Oy kullanma sertifikası" olmalı mı?

Bir manken-televizyon programcısının (Aysun Kayacı) sözleriyle yeniden gündeme gelen “oy hakkı” konusu uzun süredir tartışılıyor.
Geçen hafta biz de Ceviz Kabuğu’nun ikinci bölümünde bunu ele aldık.
AKP’yi iktidara taşıyanların “ayak takımı” olarak nitelendirilmesi ayrı bir konu. Zaten buna AKP’liler yanıt verdi.
i!.

Hulki Cevizoglu katilimci demokrasilerde oy hakkinin nasil gelistigi hakkinda bilgiclik taslayarak ukalalik yapmaya kalkmasin, gercekten de rezil olur. Amma da fasizm hasreti cekermis bu milet be! "Okumuslarin partisi" CHP'lilerden baska kimseye oy kullandirilmamasi fikri 27 Mayis 1960 darbesinden ortaya atilmisti, o sartlarda bozguna ugrayacaklarina inanmadiklarindan gündeme getirmediler.
Simdi ise agizlari ile kus tutsalar secilemeyeceklerini bildiklerinden maskelerini suratlarindan atmaktan cekinmiyorlar. Postal yalama hastaligi olanlarin neden oy hakki olmali ki? Secim sonuclarina nasil olsa saygilari yok, bos versinler sandiga gitmeyi de! Darbeci agir abilerinden biri yapmazsa, öteki gerceklestirir mutlu olayi!

Cevizoglu emrindeki bunca medya imkani, görünmez ellerin bunca destegine ragmen Ankara gibi yerden son derece komik 11000 oy aldi. Bir onun sebebine kafa yorsun, bir de zamaninda Taner Akcam'i ünlendirmek icin neden poposunu yirttigini!

taycunist
15.04.08, 12:15
Hulki Cevizoglu
hulkicevizoglu@cevizkabugu.com .tr



DOĞU’DA "YALATILAN POSTAL" A BATI'DA KIRMIZI HALI SERMEK!..

Geçen hafta, Türkiye’ye Avrupa Birliği’nden (AB) iki “müfettiş” geldi: AB Komisyonu Başkanı Manuel Bey (Jose Manuel Barroso) ve Genişlemeden Sorumlu Yüksek Komiser Olli Bey (Olli Rehn)!..
Sıfatlara bakar mısınız? “Komisyon Başkanı” ve “Yüksek Komiser!..” Biz bu sıfatları, 1919’daki işgalcilerden hatırlıyoruz. 1919’da Türkiye’deki işgal temsilcilerinin sıfatları da “Yüksek Komiser” idi!.. (Ayrıntılı bilgi için bakınız: “İşgal ve Direniş” kitabı.)

YALATMA POLİTİKASI!..
Bugünkü AKP Hükümeti’nin Başbakan Yardımcısı Sayın Cemil Çiçek, Barzani için “Dünün postal yalayıcıları” ifadesini kullanmıştı. Aslında bu ifade hem Barzani, hem de Talabani için pek çok yetkilinin kullandığı sıfat idi. Genel olarak, “Barzani ve Talabani, dün Türk Ordusu’nun bir onbaşısı ya da çavuşunun kapısında saatlerce beklerdi” sözleriyle ifade ediliyordu.
Doğu’da bunlar yaşanırken, Batı ilişkilerinde durum tam tersi oldu.
AB Komisyon Başkanı ve onun yanında gıkı çıkmayan Yüksek Komiser’e Ankara’da “devlet başkanı” muamelesi yapıldı! Cumhurbaşkanı ve Başbakan onlarla eşit düzeydeymiş gibi muhatap oldu; bu arkadaşlara TBMM’nde milletimizin vekillerine hitap etme fırsatı verildi.. Havaalanından başlayarak Başbakanlık önü dahil ayaklarının altına da kırmızı halılar serildi.
“Komisyon Başkanı” na gösterilen abartılı tavrın arkasında, hakkında kapatılma davası süren iktidar partisi AKP’ye AB’den büyük destek varmış propagandası vardı!..
Oysa, AB’nde bir “Parlamento” var, yasalar oradan çıkıyor.. Bir “AB Bakanlar Konseyi” var, ana karar alma makamı olarak çalışıyor. Onların altında ise “Avrupa Komisyonu” yer alıyor. O da, bürokratlardan oluşuyor!..
Yani komisyon başkanı devlet başkanı filan değil!..
Sonuç olarak, dün Doğu’daki politika “postal yalatma!” düzeyinde ifade ediliyordu.
Oysa bugün Batı’da, aynı politikanın destekçisi ve sahiplerinin postallarına kırmızı halı seriliyor!..

AYIPLI ÇOĞUNLUK VE
AYDINLAR!..
Geçen haftaki yazımda, yaklaşık 2500 yıllık tartışmadan bilimsel örnekler vererek, “Acaba ’oy verme kartı-ehliyeti’verilse nasıl olur?” diye sormuştum. Bunun toplum tarafından kararlaştırabilecek bir durum olduğunu, bugün “demokrasicilik oyunu” oynatıldığını, oysa pek çok örnekte “herkesin oyunun eşit olmadığının” görüldüğünü söylemiştim.
Bu sözleri söyleyenlerin durumunu da, “Eskiden kötü haber getiren elçilerin başının vurulmasına” benzetmiş, “Öneri sahibini ” taşlamayın “ demiştim. Günümüzde de aynısı oldu. Hem de sözde aydınlar tarafından.
Okumakla aydın olunmadığının örneğini şimdi vereceğim.
Yanıt 1: Bugün Gazetesi Yazarı, Başbakan Erdoğan’ın eski danışmanı Mehmet Metiner, kimliği belirsiz bir kişinin (internetteki adı Sibel Sayın) ardına gizlenerek, güya onun görüşlerini yayınlamış. Metiner de ” Oy kullanma sertifikası “ tartışmasını faşistlikle bağdaştırıyor. Oysa, bu tartışmanın özünde, uygulamadaki faşist oy baskısının kaldırılması yatıyor. Bu kabul edilirse, ” Profesör oy verecek, çoban vermeyecek “ değil!.. Belki de tam tersi olacak.
Ayrıca, ben ” elçiyim. “ Niçin fikrin sahibi Eflatun ya da Prof. Dr. Ali Demirsoy’la beni karıştırıyorsun ki?..
Yanıt 2: Eski Yargıtay Başkanlarından Prof. Dr. Sami Selçuk’un 1982 Anayasası referandumunda ” evet “ diyen 30 milyonu aşkın seçmen için söylediği ” Ayıplı çoğunluk “ sözünü bulup çıkarmıştım... Ben izlemedim ama, Sami Selçuk yandaş basınında güya bana ” Okkalı yanıt “ vermiş, ” Ben böyle bir söz söylemedim “ demiş!.. İnternette de bunun haberleri var.
1999-2002 yılları arasında Yargıtay Başkanlığı yapan ve o tarihte Doçent olan Sami Selçuk, halkın çoğunluğunu küçümseyen bu ” ayıplı çoğunluk “ sözünü bal gibi söyledi. Süslü konuşmayı çok seven herkes gibi belki de hata yaptığını sonradan anladı. (Ben bu konuşmayı ” Yakın Zamanlar Tarihi “ kitabıma da koydum ki, yakın tarih unutulmasın. Ne iyi yaptığımı bir kez daha anlıyorum.)
Sami Selçuk, Yargıtay Başkanı olarak 1999 Adli Yılının açılış konuşmasında aynen şunları söylemişti:
” Türkiye’de yüzde 93 çoğunluk - 1982 Anayasasına evet diyenleri kastediyor- halkın onuruna saldırıyla elde edilen ayıplı çoğunluktur!.
Bugün AKP’nin “Yüzde 46” oyunu kutsallaştırma yarışına girenler, dün halkın “Yüzde 93’üne” ayıplı çoğunluk demenin açmazı ve utancı içindeler.
Sami Beyin dün söylediği “Ayıplı çoğunluk” sözünü bugün inkâr etmesi “ayıp” olmuyor mu?..

taycunist
29.04.08, 00:29
Hulki Cevizoglu
hulkicevizoglu@cevizkabugu.com .tr



AYAK TAKIMI!..

Türkiye’de her konu tartışılabiliyor. Ve herkes tartışabiliyor. Çünkü artık herkes, her konuda uzman oldu!..
Ancak ortaya çıkan şey çoğu zaman “ayrıştırılmış bilgi” (rafine, işe yarar bilgi) değil, “laf yığını” oluyor.
Yani ister aydın, ister politikacı ve yönetici olsun, konuşanlar yüzeysel konuşuyor. Zaten, ertesi gün, bilemediniz üç-beş gün sonra her şey unutulduğu için konu da kapanıyor.
Şimdi biz -okuyanlar için- yüzyıllardır unutulmayan bilgilerle son günlerdeki “ayak takımı” tartışmalarına değinelim.

HEM İŞGAL EDİYOR,
HEM DE KUTLUYOR!..
Manken ve televizyon programı sunucusu Aysun Kayacı’nın, AKP’ye yönelik eleştirileri gündeme oturmuştu. Kayacı, canlı yayında, “Vergisini verenle vermeyenin oyunun bir tutulamayacağını” söylemiş, sözü “Vergi vermeyen oy vermesin” e getirmişti. Aynı zamanda, 340 milletvekili olan iktidar partisi AKP için “Ayak takımının iktidara getirdiği parti” demişti.
Bu sözlere büyük tepki gösterenler oldu. Savunmasız gördükleri bir genci aşağılayan politikacılar ve sözde aydınlar olmuştu. Bu kesimler, Atatürk’e, Cumhuriyete, laikliğe, bağımsızlık ve egemenliğimize her türlü sözü söyleyenlere ve hatta PKK’lı teröristlere (onların politikacılarına) tek laf etmediler.. Hâlâ da etmiyorlar..
Gıkları bile çıkmıyor.
Ülkemize gelip, “Dede, niçin Türkiye’yi işgal edemedin de öldün?..” diye üzülen Anzak torunlarının “Şafak ayinleri” ne bile ses çıkarmıyorlar!..
Söylenen sözleri bir hatırlayalım. “Vergi vermeyen oy vermesin” diyen kişiye, AKP Genel Başkan Yardımcısı Dengir Mir Mehmet Fırat, “Teneke kafalı, edepsizler” demişti. AKP İzmir Milletvekili İsmail Katmerci ise, “Mahluk... Herkes onun ne mal olduğunu biliyor... Herkes onun ne iş yaptığını, nasıl para kazandığını biliyor... Ben bunları lanetliyorum” diye karşı çıkmıştı.

2BİN 500 YILLIK ZİHNİYET!..
Tam bu tartışmalar bitti derken, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, 1 Mayıs’ı Taksim’de kutlamak isteyen sendikalara, Kayacı gibi cevap verdi: “Ayakların başları yönettiği yerde kıyamet kopar.”
Hem de “Ulus egemenliğinin” yüceltildiği 23 Nisan’da!..
Türkiye’deki “Batı hayranı” aydınlar(!), işlerine gelmeyince bu sözlere saldırıyorlar; işlerine gelince (ya da korkunca) susuyorlar. Kayacı’ya saldıran ve benzer sözlerin tartışılmasını isteyenlere “faşist” diyerek faşistçe saldıranlar Başbakana karşı dillerini yuttular!..

taycunist
20.05.08, 01:31
Hulki Cevizoglu
hulkicevizoglu@cevizkabugu.com .tr



Ceviz Kabuğu nerede olmalı?..

Geçen hafta, 12 Mayıs’ta, kurulduğundan bu yana (yaklaşık 3 yıldır) birlikte olduğum Kanaltürk televizyonunun satıldığı açıklanmıştı. Üstelik bugüne değin aleyhinde büyük yayınlar yapılan Fethullah Gülen’i seven bir işadamına.
Eğer kanalda kalırsa Ceviz Kabuğu gibi programlara “inceden serte doğru bir müdahalenin” olacağını adım gibi biliyorum.
O yüzden, şimdi sizlere soruyorum. Hani Ceviz Kabuğu programında sorduğumuz SMS (kısa mesaj sorusu) vardı ya, onun gibi.
“Ceviz Kabuğu nerede olmalı?”

NELER OLABİLİR?..
Önümüzdeki olasılıkları sıralayayım ki, mevcut koşulları bilerek yanıt verebilesiniz.
1 - CK, Kanaltürk’te kalırsa Atatürkçü yapısına müdahaleler olacaktır,
2 - Kalmaz, istifa ederse, hemen hemen hiçbir yerden teklif gelmeyecektir,
3 - Tahminlerin aksine CK’ya teklif gelecek, bir başka kanalda yayın yapabilecektir.
4 - Tepkileri azaltmak için yeni yönetim, kısa bir süre programın çizgisine dokunmadan yayına izin verecek, yaz tatilinden sonra bir daha yayın yaptırmayacaktır.
5 - Sizlerin aklına gelebilecek başka bir olasılık.
Bu biraz Bekir Coşkun’un, Emin Çölaşan’ın 22 yıl sonra Hürriyet’ten atılması sonrası yazdığı yazı gibi oldu. Sizler o tarihte, “Bir daha Hürriyet almayacağız” demiştiniz. Bu söz kısa bir süre tutuldu, şimdi alıyorsunuz. Hürriyet eski tirajına kavuştu. Bunu Kanaltürk için de yapacak mısınız?
İşte tüm bunları düşünerek sizlere soruyorum: “Ceviz Kabuğu programı ne yapmalı?..” (Lütfen yanıtlarınızı, yukarıdaki e-posta adresine ya da “cevizkabugu.com.tr” ye yazınız. Ama son derece hızlı, olur mu?..)
Bir hatırlatma daha yapayım. 22 Temmuz Genel Seçimlerinden önce, bağımsız milletvekili adayı olmadan önce canlı yayında sormuştum. Politikaya gireyim mi, girmeyeyim mi, diye. Yüzde 90, “evet, gir” demişti. Ancak, Ankara 1. bölgenin bırakın yüzde 90’ı yüzde 10’u oy verseydi, bugün yaşanan tüm bu sıkıntıların TBMM’ndeki sözcüsü olacaktık!!!..

ULUSALCI DAYANIŞMA VE BİLİNCİ VAR MI?..
Bu arabaşlığı 1 Ocak 2008 tarihli yazımda da kullanmıştım. Şöyle demiştim:
Bu duruma rağmen, milliyetçi, ulusalcı, kuvayi milliyeci; sonuçta Mustafa Kemal Atatürk’ün ilkelerini benimseyen aydınlar arasında sıkı bir dayanışmadan söz edilebilir mi?.. Atatürkçü vatandaşlar arasında meydanlarda gördüğümüz bu dayanışmanın, ne yazık ki, aydınlar ve kanaat önderleri arasında olduğunu söyleyemeyeceğim.
Evet, çok yazık ama bu bir gerçek.
Kitleler bu dayanışmayı gösterir ve aydınlardan da bunu beklerken, gizli bir snopluk (kibirlilik, kendini beğenmişlik) mevcut. Ulusalcı aydınlar, diğerlerinin gösterdiği dayanışmayı göstermiyor.
Yılın ilk gününde bu önemli bir itiraf. Ama gerçek.
Bu önemli konunun ayrıntılarına ilerde mutlaka değinmem gerek.
Şimdilik, yılınızın mutlu geçmesini diler; ama umutları soyutlukta değil, kendi somut çalışmanızda aramanızı hatırlatırım.

TEK KİŞİLİK MUSTAFA KEMAL’LER...
Evet, aynen böyle demiştim. Bu dayanışmanın olmadığını her geçen gün görüyor ve kahroluyoruz. İnternet medyasında ve gazete ile televizyonlardaki haberleri gördükçe, “Keşke haklı olmasaydım” diyorum.
Artık neredeyse herkes “tek başına”. Hepimiz “yalnızız.”
Hepimiz “tek kişilik orduyuz.” Tıpkı Mustafa Kemal gibi.
Dün 19 Mayıs’ı kutladık. Atatürk’ün Samsun’a çıkarak, vatanı kurtarma sürecini başlatmasını.
Ne diyordu Atatürk?
“Büyük olmak için hiç kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın.
Memleket için gerçek ülkü ne ise onu görecek, o hedefe yürüyeceksin.
Herkes sana karşı çıkacaktır, önüne sonsuz engeller koyacaklardır, fakat sen bunlara dayanıklı olacaksın.
Kendini büyük değil, küçük, zayıf, kimsesiz ve araçsız kabul ederek, hiç kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak, bu engelleri aşacaksın.
Bundan sonra da sana ’büyüksün’derlerse, bunu söyleyenlere gülüp geçeceksin.”

taycunist
27.05.08, 03:11
Hulki Cevizoglu
hulkicevizoglu@cevizkabugu.com .tr



ELLER AYA, BİZLER YAYA!..

Başlıktaki söz çok klasik ve de belki bayağı bulunabilir.
Ancak, dün gece yarısından sonra insanoğlu Mars’a bir uzay aracı indirdi. Yani, eller Ay’a değil artık Mars’a gitmeyi başardı.
Peki, bizler neyle uğraşıyoruz ve niçin bu tür başarılardan uzağız?..

ANKA KUŞU
Anka Kuşu (Phoenix) adlı Amerikan uzay aracı 32 yıl sonra (1976’dan bu yana) ilk kez motorlu iniş gerçekleştirdi. Yani, bir helikopter ya da uçak gibi kontrollü biçimde Mars denen “kızıl gezegene” iniş yaptı.
Diyeceksiniz ki, bunca siyasal sorun arasında bunun üzerinde bu kadar durmaya değer mi?..
Evet, değer.
Çünkü bizler, bırakın Ay’a ya da Mars’a gitmeyi, bunu hayal dahi etmiyoruz!.. Çünkü gündemimizde böyle konular yok. Dünkü gündemimizi hemen hatırlatayım da gelecek kuşaklara ders olsun.
26 Mayıs 2008 tarihinde ABD Mars’a uzay aracı indirirken, Türkiye’deki hükümet ve başbakan kendi kurumları ile kavga içinde. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan diyor ki, “Yargıtay bildirisine cevap vermemek, 16,5 milyon seçmenime ihanet olurdu!..”
Yani, bu tarihi gelişmelerin yaşandığı tarihte, ülkemizin başbakanı kendi kurumları ile sürekli kavga ediyordu!..

UÇAKLARDA HAREMLİK-SELAMLIK!..
Bizler bırakın uzaya gitmeyi (düşünmeyi), uçağa binmeyi bile “haremlik-selamlık” yapmaya çalışıyorduk.
Aynı gün bir başka haber de şöyleydi:
“İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan kalkan KLM’ye ait uçaktaki türbanlı bir Türk kadın, İslam dinine göre bir erkekle yan yana oturmasının günah olduğu gerekçesiyle yanındaki yolcunun kaldırılmasını istedi. Bu talep üzerine kadın yolcunun yanında oturan Hollanda iktidar partisi CDA’nın Amsterdam Belediye Meclisi üyesi Lex van Drooge koltuğundan kaldırıldı. Van Drooge, Hollanda’ya iner inmez durumdan şikayetçi oldu.”
Yine bugünlerin tarihinde, Türkiye’de vatanı savunanların siyasi ve ekonomik olarak yok edildiğini, seslerinin medyada kısıldığını görüyoruz.
Niçin, eller uzayda iken bizler böyle ilkel çırpınmalar ve çatışmalar içindeyiz ki?.. Ülkede yolsuzluklara giden para, niçin uzay araştırmalarına gitmez ki?.. Vs, vs..

TÜRKİYE KÜLLERİNDEN DOĞACAK MI?..
Biliyorsunuz, Anka Kuşu’nun özelliği “küllerinden yeniden doğması” dır.
Ben de Türkiye’nin Anka (Zümrüdüanka) Kuşu gibi bir gün “küllerinden yeniden doğacağına” hâlâ inanıyorum.
Not: Bu arada, şu anda yayında olmayan Ceviz Kabuğu programımız bir ödül daha kazandı.. Ankara’daki Arı Okulları, öğrencileri arasında düzenlediği büyük anket sonucunda Ceviz Kabuğu’nu “En Çok İzlenen Tartışma Programı” seçti. Okul yönetimi ve özellikle sevgili öğrencilere çok teşekkür ediyorum.

Detan
15.06.08, 20:36
CEVİZ KABUĞU ART (AVRASYA) TELEVİZYONU'NDA..

Tam 14 yıldır, yayın çizgisinden ödün vermeyen Ceviz Kabuğu Programı artık ART (Avrasya) Televizyonu'nda..

Yeni bir atılım içine giren ART ile "Ceviz Kabuğu" programı için anlaşan Hulki Cevizoğlu, yine "kendi yayın gününde" ekranda olacak. Yani, artık klasik haline geldiği biçimiyle her Cuma günü, saat 22.00'de ve canlı olarak...

Bilindiği gibi, yaklaşık 3 yıldır Kanaltürk Televizyonu'nda yayınlanan Ceviz Kabuğu, kanalın satılmasından sonra ayrılmıştı.

Ceviz Kabuğu'nun ART'deki ilk yayını bu hafta, 13 Haziran 2008 Cuma günü, saat 22.00'de başlıyor.

Detan
15.06.08, 20:37
ARTyi izlemek icin


Türksat 2A uydusu
42 derece doğu
Frekans: 11892
Polarizasyon: Vertical / Dikey
Symbol Rate: 2960
FEC: 5/6

taycunist
08.07.08, 15:26
Hulki Cevizoglu
hulkicevizoglu@cevizkabugu.com .tr



Falın sonunu gören var mı?..

Bu yazı, gençlerimiz için.
Ya da, yıllar sonra bugünün Türkiye’si için araştırma yapacaklar için.
Çünkü, biz bunları yazdık, kimse uyanmadı. Hiç olmazsa, yarının gençleri ve araştırmacılarına derli toplu bir “tarihe tanıklık belgesi” olur.

SÖYLENECEK NE KALDI?
Türkiye, son yıllarda çok sıkıntılı günler yaşıyor. Bunları tekrar etmek yerine, zaman içinde yazdığım yazılardan alıntılar yapmak istiyorum.
Bakın neler demişiz? Daha ne demek gerek?
5 Mart 2008:
“Hani fal baktırırken, iyi şeyler duymak istersiniz de, falcı bazen ’İyi şeyler görmüyorum. Ben bu fala bakmak istemiyorum. Hemen fincanı yıkayalım’der ya..
İşte ben de şimdi, bu fala bakmak istemiyorum.
Bu fincanı hemen yıkayalım!..
Fincanı hemen yıkayalım ve hayırlar dileyelim..”


“HAKEM OL, AMA BÜTÜN YOLLARI TIKA!..”
25 Aralık 2007:
“İçinden geçtiğimiz emperyalist süreçte, sömürgecilerin binbir taktiğini görüyoruz(...) ..yüzyıllar öncesinden bir örnekle onların değişmeyen taktiklerini açıklayayım.
Kral Büyük İskender, filozof Aristo’ya bir mektup yazar ve sorar:
- Zaptettiğim topraklardaki insanları baskı altında tutabilmek için neler yapmalıyım?
Sonra, aklına gelen yöntemleri sıralar:
1- Onları sürgüne mi göndereyim?2- Hapse mi atayım?3- Kılıçtan mı geçireyim?”
Filozof Aristo hepsine tek tek yanıt verir:
1- Onları sürgüne gönderirsen, sürgünde toparlanıp sana isyan ederler.
2- Hapsedersen, hapishaneleri militan yuvasına çevirirler, denetiminden çıkar.
3- Kılıçtan geçirirsen, sonraki kuşak intikam hırsıyla büyür, krallık tahtını sallar.
Büyük İskender’in aklına gelen hiçbir yönteme onay vermeyen Aristo, kralın gücünü koruması için şu öneride bulunur:
İnsanların arasına nifak(ayrılık) tohumları ekeceksin ki, birbirleriyle mücadele etsinler, savaşsınlar. Savaşınca, hakem olarak kendini kabul ettireceksin, ama anlaşmaya giden bütün yolları tıkayacaksın.
18 Mart 2008:
“Mustafa Kemal Atatürk’ün Hakimiyet-i Milliye Gazetesi’nde uzun yıllar başyazarlık yapan Falih Rıfkı Atay, ’Atatürkçülük Nedir?’adlı kitabında bir olay anlatıyor:
Kurtuluş Savaşı kazanıldıktan sonra zaferi müjdeleyen Bursa Milletvekili Muhittin Baha’ya bir sarıklı hoca, ’Yunanlılardan kurtulduk, bakalım Mustafa Kemal’den nasıl kurtulacağız?’demişti.(A.g.e., s.179)
Herkes Atatürkçüyüm dese de bugünkü kavga işte bu kavga(nın devamı)!”


“KAFAMIZI KOPARACAKLAR!..”
20 Kasım 2007:
“İzmir’in işgalinden 6 gün sonra, Darülfünun’da (üniversitede) 21 Mayıs 1919 tarihli toplantıda konuşan Halide Edip’in sözlerine bakalım:
... bugün uyanmış olan heyecanı asla unutmayınız. Bizi birtakım gaflet eseri telgraflar ve haberlerle uyutmaya çalışacaklar, inanmayalım. Bunlar bizim heyecanımızı geçirdikten sonra, kafamızı parçalamak için verilmiş kurt yalanlarıdır.
Altı sene evvel, meşhur Balkan Muharebesi başlangıcında ’statüko korunacaktır’dediler; sonra döndüler. Tek dayanağımız kalbimizin kuvveti, örgüt ve sakinliktir.
Biz çok müsrif, cömert milletiz, çok şey israf ettik; paramızı, heyecanımızı, kanımızı verdik. Fakat şimdi elimizde israf edecek pek az şeyimiz kaldı. Davamızın doğruluğuna inancımız vardır.
... Türkler ne yapacaklar diye bakıyorlar, heyecanımızı boğmayalım, Yunan bayrağı İzmir üzerine dikilmeyecektir. Heyecanımızı öldürmeyelim.”
27 Kasım 2007:
“.. Atatürk’ün şair Şehrî’den alıntı yaparak söylediği şu söze ne demeli?. Herhalde yüzde 99,9’unuz bunu ilk kez duyuyor. (Ben ilk kez duydum!..)
’Kış geçirmiş yılana, Rabbim güneş göstermesin!..’(ABT, cilt 20, Nutuk, s.197-198)
İngilizler’in, Ali İhsan Paşa’yı oyuna getirerek (yenerek değil), Musul’u almaları üzerine söylüyor bunu.
Sözünün anlamı şu: Eski kurt olmuş, tecrübeli, kurnaz adama Rabbim fırsat vermesin!..
Amin..

taycunist
15.07.08, 04:04
Hulki Cevizoglu
hulkicevizoglu@cevizkabugu.com .tr


"Tehdit ve şantaj günlükleri"

Yaklaşık 13 aydır beklenen ve adına “Ergenekon” denen “Ümraniye Soruşturması” nın iddianamesi dün açıklandı.
AKP hükümetine “yandaş medyanın” iddialarına göre darbe yapma iddiasıyla tutuklanan iki emekli orgeneral ve ATO Başkanı hakkında ise daha sonra “ek iddianame” hazırlanacakmış..
Başsavcının ön açıklamasına göre, yaklaşık 2500 sayfalık iddianamede “Darbe Günlükleri” yer almadı.

“HAYALİ CEHENNEM KAZAN”
Oysa, birkaç sayı çıkıp sonra patronu tarafından kapatılan Nokta dergisinde yer alan bu “Darbe Günlükleri” denen metin üzerinden aylardır yoğun saldırı yapılıyordu.
Kim yapıyordu? Savcılar mı?
Hayır..
Tek merkezden verilen bilgilerle AKP medyası saldırıyordu. Önlerine çıkan herkesi saf dışı bırakmak için bu insanları “hayali cehennem kazanı” içine atıp, kaynatıyorlardı.
Şimdi ne oldu?..
Başsavcı sağduyulu bir açıklama yaptı.. Böylece, AKP’nin siyasallaştırmaya çalıştığı ve sürekli olarak istismar ettiği henüz “açılmamış dava” ellerinde patladı.
Benim aldığım izlenim şu: Davanın savcıları bile, siyasal baskıya karşı. Onlar da sıkılmış durumda. Şu anda, çok eleştirilecek olsa da iddianamenin ortaya konmuş olmasından kısmen mutlular. Çünkü, ortada olmayan bir metin üzerinden -ve savcılar üzerinden- ne büyük spekülasyonlar yapılmıştı. Onlar da zan altında kalmaktan kurtuldular.

TEHDİT VE ŞANTAJ ARACI YAPILDI!..
Bu arada, Yargıtay Onursal Cumhuriyet Başsavcısı Sabih Kanadoğlu’nun bu süreç boyunca büyük bir hukuk dersi verdiğini de belirtelim. En son yaptığı, “İddianame mahkeme tarafından kabul edilmeden açıklanamaz” uyarısı bile, yerini buldu. Kendisini kutluyorum. (Dün açıklanan, genel hatlar idi.)
AKP medyası, eski Deniz Kuvvetleri Komutanı Oramiral Özden Örnek’in bilgisayarından çalınan Darbe Günlükleri’ne dayanarak çok büyük haksızlıklar yaptı. Örnek, “Bunlar benim değil” demesine rağmen.
Bir hukuk devletinde yalana dayalı olarak böyle kampanyalar sürdürülebilir mi?.. Bu hangi Türkiye düşmanı ülkelerin işine gelir?..
AKP medyası “Darbe yapılmasın” diyordu.
Tamam. Biz de onu savunuyoruz.
Peki ne yapılsın?
“Demokrasiden vazgeçilmesin.”
Ona da tabii ki evet.
E kardeşim bunun yolu, siyasallaşma değil mi?.. Evet.
“Demokrasi, demokrasi” diye bağıranlara soruyorum.
Terör örgütü PKK bile -dış ve iç destekle- siyasallaştırılırken, ülkesini sevenlerin yeni parti(ler) arayışı toplantılarına niçin “darbe toplantısı” diyorsun?..
Dünkü açıklama ile görüldü ki, AKP medyasının elindeki “Darbe Günlüğü” değil, aslında “Tehdit ve Şantaj Günlükleri” imiş!..

HEDEF: MUHALİFLERİN SUSTURULMASI!..
Bir benzetme (teşbih) ile tamamlayalım.
Hikâye bu ya.
Allah, meleklerine görevlerini dağıtırken, en son Azrail’e, “Senin görevin de insanların canını almak” demiş.
Azrail itiraz edecek olmuş: “Ama, insanlar diğer melekleri kendilerine yardım ettiği için sevecekler. Beni ise nefretle anacaklar!..”
Allah, “Merak etme” demiş, “Her ölümün bir nedeni olacak. İnsanlar seni akıllarına bile getirmeyecekler!”
Kıssadan hisse.
Başka görüntüler olsa da; son yıllarda yaşanan siyasal gelişmelerin büyük bölümü aslında “ABD ve AB muhaliflerinin susturulması.”
Azrail aklımıza hiç geliyor mu?
Geliyorsa, sınırımızda bekleyen “Türkiye’nin Azrail” i kim acaba?..

taycunist
29.07.08, 02:38
Hulki Cevizoglu
hulkicevizoglu@cevizkabugu.com .tr



"PEŞİN ADRES GÖSTERMEYELİM" MİŞ!..

Pazar günü İstanbul Güngören semtinde “alçak teröristler” 2 bomba patlattı. Dikkat edin, içi boş hatıra bombası değil.
Hakiki bombalar. Biri ses bombası, insanları meraklandırıp tuzağa çekmek için. İkincisi ise, bir araya toplanan insanları “topluca katletmek” için hakiki bomba.
İnsanlık dışı tuzağa bakar mısınız?
Sonuç, 17 masum insanımız paramparça oldu. Ağır yaralılarla birlikte ölü sayısının 22 olabileceği belirtiliyor..
Alçak teröristlerin adını ise yetkililer koydu: PKK!..

AMAN, PKK’YA TERÖRİST DEMEYELİM!..
İşte bu aşamada durum değişti.
Teröriste terörist dememe çabaları ortaya çıktı.
Ya ne yapalım?
Terör örgütü PKK’yı hemen karalamayalım!!!
Dikkat edin, suçlu Türk Ordusu olmadığı için tavırlar değişiverdi!..
1,2,3,4,5,6,7,8,9,10,11,12,13, 14,15,
16,17...
Çocuk, kadın, yaşlı, genç...
Tam 17 insanımız parçalandı.
Yapan kim?.. PKK!.. Hani siyasallaştırılan ve Meclis’te açıkça savunucuları olan dış destekli terör örgütü.
“Hemen önyargılı olmayalım!..”
Kim diyor bunu?.. “PKK’lılar bizim kardeşlerimizdir” diyen kişilerin bulunduğu parti DTP’nin Genel Başkanı Ahmet Türk..

“Hemen suçlamayalım!!! El Kaide de olabilir!..”
Bunu kim diyor?.. Bahçeşehir Üniversitesi Rektörü Prof.Dr. Deniz Ülke Arıboğan.
İlk aşamada Türk Ordusunu, vatanseverleri suçlayacak bir saçmalık bulunabilseydi, görürdünüz siz önyargıyı, peşin suçlamaları ve komple(!) “komplo teorilerini.”
Milleti evinden çıkamayacak, telefonda konuşamayacak, balkonuna Türk bayrağı asamayacak, esnafı dükkanındaki Atatürk resmini indirtecek duruma getirmezler miydi?.. AB’nin iki kıytırık yetkilisine zorla iki açıklama da yaptırıp çiğne Allah çiğne, yazmazlar mıydı?..

“TERÖRÜN PROPAGANDASINI YAPMAYALIM”
Ara başlıktaki sözün sahibi Başbakan Tayyip Erdoğan.
Dün Güngören’deki incelemeleri sırasında açıklama yapan Erdoğan, “Terör örgütünün propagandasını yapmayalım” dedi.
Tamam, çok doğru.
Bu propagandayı kim yapıyor?..
AB temsilcileri, TBMM’deki DTP adlı parti..
Başbakan ise kimden rica ediyor?..
Medyadan!..
“Medyadan rica ediyorum. Terör propaganda ister. Bunun en güzel yolu basında yer almaktır. Adını terör olarak koyalım ve isim verip propaganda yapmayalım!..” diyor.

“ERGENEKON RÜŞVETÇİSİ!..”
Adına Ergenekon denen Ümraniye Davası açılana kadar, bir yıl boyunca her türlü suçlama yapıldı. Bırakın önyargıyı, AKP medyasında kesin ve kasıtlı yargı yapıldı.
Bu süre içinde, verdikleri demeç ve yaptıkları açıklamalar ile iktidar partisi AKP bundan çok memnun gözüktü.
Ama saçmalıklar o denli ileri götürüldü ki, sonunda AKP’yi de vurdu.
Başbakan Erdoğan bile son iki günkü haberlerde “Ergenekon rüşvetçisi” gibi gösterildi!..
AKP’ye yaranacağız diye takla üstüne takla atanlar, güya rüşvet alan Baykal ve Ağar’ı yıpratmak istediler. Oysa, haberlerinde “rüşvet veren” Erdoğan gösterildi.
Yağın vıcıklığının yağlayanın da, yağlananın da ayağını kaydırdığına çok tanık olmadık mı?..
Erdoğan, herhalde bunun hesabını soracaktır..
Bu saçmalıkları, en güzel Mustafa Balbay açıkladı ART’te.
Dedi ki, “Sanki ortada ucu açıkta kalan bir elektrik teli var. Rüzgârda her tarafa savruluyor. Bana dokunmaz diyen kişileri bile çarpabilir.”
Nitekim öyle oluyor.
13 ay boyunca AKP’nin memnun olması, bence bir “siyasal öngörüsüzlük” tü. “Rakiplerim yıpranıyor, korkuyor, yaşasın ben!” mantığı doğru değildi.
Bu işten bir tek kârlı çıkan olur. O da, Türkiye’yi birbirine düşürmek için ellerini ovuşturan, kıs kıs gülen emperyalist ülkeler..

“HABLEMİTOĞLU KİMDİ?”
Bu arada Ümraniye Davasında, karanlık güçler tarafından daha önce katledilen Atatürkçü Dr. Necip Hablemitoğlu’nun adı da geçiyor.
AKP medyası onun adı üzerinden Atatürkçüleri yıpratıyor.
Hablemitoğlu kimdi, hangi görüşleri savunuyordu, yaşarken bile başına neler geldi, bunların hepsini kendi ağzından açıklamıştı.
Yerimiz kalmadığı için daha sonra hatırlatmak üzere.

taycunist
16.09.08, 00:28
Hulki Cevizgolu

hulkicevizoglu@cevizkabugu.com .tr


BAŞBAKAN'A AÇIK DAVET..

Geçen haftaki yazımda “Kapitalizmin çöktüğünü” vurgulamıştım. Kapitalizmin kutsandığı ve doların neredeyse tanrı olarak görüldüğü ABD’de, dün de ülkenin en büyük bankalarından biri çöktü: Lehman Brothers.. Yani, “Lehman Kardeşler.”
Aslında bu, “kapitalizm kardeşliğinin” çöküşü. Türkiye’deki hay huy içinde bu konuya hak ettiği ölçüde değinen olmuyor. Bu yüzden ben önemle vurguluyorum. Bu, hem Türkiye’nin alması gereken önlemler için önemli; hem de, siyaset ve ekonomi teorisi açısından.


DÜNYA YENİDEN KURULUYOR
Aslında “dünya yeniden kuruluyor” ve biz farkında değiliz!..
İstanbul ve dünya borsalarındaki sert düşüşler ve doların fırlaması devam edecek... Bunu günlük iniş-çıkışlar olarak değil, Batıcıların çok sevdiği biçimde “global” (küresel) olarak değerlendirmek gerek.
Küresel ekonomik krizi tanımlayan ABD Merkez Bankası’nın “efsanevi” sıfatını alan eski başkanı, “100 yılın en büyük krizi. Daha tamamını görmediniz!” uyarısını yapıyor.
“Kapitalizm çöküyor” derken, şöyle değerlendirmek gerekir. Kapitalizm tamamen yok olmuyor. Ancak, “tanrının koltuğundan” indiriliyor.
Atatürk’ün “karma ekonomi” uygulamasını küçümseyenler bunu çok iyi düşünmeli.


DENİZ FENERİ YOLSUZLUĞU
Bu arada Türkiye, Almanya’da görülen Deniz Feneri yolsuzluk davası nedeniyle Başbakan Erdoğan ile medya patronu Doğan arasındaki kavgaya kilitlendi.
Uzun süredir karşılıklı atışmalar ve hakaretler devam ediyor.
Kısaca hatırlatıp bir öneri ve çağrıda bulunalım.
Deniz Feneri yolsuzluğu davasını çok yakından izleyen ve son dönemde gündeme getiren kişi, CHP Milletvekili Kemal Kılıçdaroğlu. Hakkını teslim etmek gerekirse, basında bu işin yıllardır (evet, yıllardır) peşinde olan kişi de Tuncay Mollaveisoğlu. Kanaltürk Televizyonu’nda sayısız program yaptı. Bugün Alman mahkemesinde ortaya çıkan her şeyi belgeleriyle 2,5 yıldır ısrarla yayımlamıştı. Şimdi de, yeni kanalı Kanalbiz Televizyonu’nda yayımlamayı sürdürüyor.
Bu davanın haberleştirilmesi sürecinde Başbakan Erdoğan ile medya patronu Doğan birbirine girdi.
Kavgayı başlangıcından beri Yeniçağ’da da okudunuz. Gelinen son noktada, Başbakan Erdoğan, “Bizden imtiyaz talep etmeyin” diyor. Aydın Doğan ise, “Yasadışı bir şey isteyen namerttir” yanıtını veriyor.
Tayyip Erdoğan, “Bana yazdığın mektupları açıklarım” diyor, ama açıklamıyor. Aydın Doğan, “İstediğin zaman açıkla. Hiç bekleme” diyor.
Medya patronu, “Başbakan’ın elindeki tüm devlet imkânlarıyla kendi medya grubunu yok etmek” istediğini söylüyor. Tayyip Erdoğan, “Sen bana iftira ve şantaj yaptın” diyor. “Hortum kesildi, rahatsızlık başladı” diye devam ediyor.
İki taraf da “Benim alnım açık, seninki kara” demeye getiriyor.
Sonuçta, Aydın Doğan “Gel, televizyonda halkın önünde kozumuzu paylaşalım” çağrısı yaptı. Başbakan Erdoğan ise, “Sana reyting mi kazandıracağım” diyerek reddetti.


CEVİZ KABUĞU’NA BEKLİYORUM!..
Ben de diyorum ki, Başbakan ile medya patronunun karşı karşıya geleceği en uygun televizyon programı Ceviz Kabuğu’dur. Parsellenmiş televizyon ekranları içinde en profesyonel ve eşitliği gözetecek olan bu programdır.
Böylece Başbakan’ın “Aydın Doğan’ın televizyonlarına reyting kazandırma” endişesi de ortadan kalkar. Tabii tek ve gerçek gerekçesi bu ise..
Başbakan “Evet” demelidir. Çünkü,
1- Zaten günlerdir tartışıyorsunuz, burada gelmemenin gerekçesi reyting olamaz,
2- Erdoğan, “70 milyonun başbakanıyım” dediğine göre toplum önünden kaçmamalı,
3- Halkın demokrasilerde iki taraf hakkındaki gerçekleri öğrenme hakkı vardır ve her iki taraf da 70 milyonu kandırmak için bunca söz söylemediyse, gerçeklerle yüzleşmelidir,
4- Deniz Feneri davasının AKP’yi ilgilendiren sorularına açıklıkla yanıt verilmedi. Bunlar ortaya çıkarılmalı,
5- Aydın Doğan’ın istekleri ve iş takip yöntemi netleşmedi, bunlar ortaya çıkarılmalı,
6- Ergenekon denen Ümraniye soruşturmasında Aydın Doğan’ın da gözaltına alınacağı haberleri yoğunlaşmıştı. Deniz Feneri davasında da yolsuzluğun ucunun Başbakan Erdoğan’a ve AKP’nin finansmanına uzanacağı ileri sürüldü. 70 milyonun zihni yaralı bırakılmamalı ve bu iddialar tedavi edilmeli, yani halkın muayenesinden geçmelidir.
Başbakan “Evet” derse, aynı çağrıyı Aydın Doğan’a ileteceğim. Çünkü, “Gel” diyen o. Karşı taraf “Gelirim” derse, Doğan’ın kaçması söz konusu olmaz. Ben de ev sahipliğine hazırım. Zaten resmi davetimi de yaptım.

taycunist
23.09.08, 03:31
Hulki Cevizoglu
hulkicevizoglu@cevizkabugu.com .tr


GEMİSİNİ BATIRAN KAPTAN...

Sözün doğrusu “gemisini kurtaran kaptan.” Ama, Türkiye’de artık kaptanlar gemilerini batırıyor!..
Bunu en son batan ro-ro gemisinde gördük.
Vaktiyle ekonomi ve siyasette de iyi yürüyen, yürütülen gemiler de artık batıyor..
Artık “gemisini batıran kaptanların” sayısında büyük bir artış var.


SİYASETİN KAPTANLARI!..
Siyasette son 20 gün içinde, özellikle ramazan ayında duyduklarımız, gördüklerimiz ve yaşananlara bakar mısınız?
Hangi kaptan ayakta ve güvenilir?..
Herhangi bir engeli olmayıp da tutmak isteyenler bu ay orucunu tutuyor.
Kimi politikacılar iftarlara gidiyor, kendileri iftar veriyor.. Yani, onlar da oruç tuttuklarını gösteriyorlar.
Belki şekil olarak doğru da, ahlâki olarak ne kadar geçerli?
Ramazanın ilk 23 günündeki duruma bakar mısınız?.. İktidar ve ana muhalefet partisi genel başkanları ile yardımcılarının ağzından çıkan sözler şöyle:
Şerefsiz,
Müfteri,
Kaçakçı,
Namert,
Alçak, şerefsiz,
Yalancı,
Hortumcu,
Şantajcı.
Karşılıklı olarak bu ve benzeri sözler sürüp gidiyor. Bir taraftan da “oruç” tutuluyor.
Orucun kabulü tabii ki Allah’a ait, ama Allah ilkeleri koymuş ve insanoğluna iletmiş. Hem de defalarca. Bu ilkelere baktığımız zaman, “fikir yerine küfür” içindekilerin orucunun nereye gittiği belli..
Diğer taraftan oruç tuttuğu sanılanlar tarafından aldatılan diğer masum oruç tutanlar.. Yani Almanya’daki Müslüman Türkler..
Deniz bitti, fener ortada kaldı.
Şimdi ucu açıkta kalmış elektrik teli gibi, dokunduğu insanı çarpıyor.
Bakalım daha nice kaptanlar batacak ve “gemisini kurtaran kaptan” sözü Türkiye’de tersine işlemeye devam edecek..


CEVİZ KABUĞUNA GELEMEDİLER!..
Geçen hafta buradan bir çağrıda bulunmuştum. Başbakan Erdoğan ve Aydın Doğan’a.
Deniz Feneri davasında yolsuzluk iddialarının bir ucunun Başbakan Erdoğan’a ve AKP’nin finansmanına uzanacağı ileri sürüldüğü için; “70 milyonun zihni yaralı bırakılmamalı ve bu iddialar tedavi edilmeli yani halkın muayenesinden geçmelidir” demiştim.
Sonucu Ceviz Kabuğu programında açıkladım, ama bir kez de burada belirtmek gerekiyor.
Her iki iddia sahibi de canlı yayından çekindiler.
Gelseler ikisini birlikte ya da istemeleri durumunda birisini bir gün, diğerini ertesi gün canlı yayında ağırlayacaktım.
Malum durum bir daha yinelenmiş oldu.
Şimdi “toplum yaralı zihne mahkûm edildi.” Halkın kontrolünden geçmediler ve “toplumsal tedavi” sağlanmadı.

taycunist
07.10.08, 01:22
Hulki Cevizoglu
hulkicevizoglu@cevizkabugu.com .tr

SÖYLENMEDİK NE KALDI?..

Hakkari’nin Irak sınırındaki Aktütün Karakolu’na PKK’lı teröristlerin geçen hafta sonu saldırmasıyla şehit olan 17 vatan evlâdımızın acısı sürüyor.
Bu kaçıncı saldırı, bu kaçıncı şehit?..
Bu kaçıncı demeç, kaçıncı vaat?..
Orhan Veli’nin dediği gibi,
“Neler yapmadık bu vatan için
Kimimiz öldük, kimimiz nutuk attık!..”
PKK.. terör.. şehitlerimiz.. hatalar.. kuşkular.. önlemler.. ve politikacı yalanları...
Sahi söylenmedik ne kaldı?..

SORULAR.. CEVAPSIZ SORULAR..
Yaklaşık 25 yıldır aynı filmi -politikacıların basiretsizliği ve oy avcılığı yüzünden- tekrar tekrar seyrediyor Türkiye.
Akla gelen tüm sorular, bugüne kadar soruldu, gazeteler yazdı:
- Önceki Genelkurmay Başkanı E. Org. Büyükanıt, “Sınırlarımızı BBG evi gibi gözetliyoruz” demişti. Şimdi PKK mı bizim karakollarımızı gözetliyor?..
- Hani ABD “anlık istihbarat” veriyor, biz de vuruyorduk?
- Hani, sınır ötesine 100 bin kişilik “büyük kış operasyonu” yapılmış, kökü kazınmıştı?
- Hani, gidilemez denen Kandil Dağı bile günlerce bombalanmıştı?
- Hani, termal kameralar, insansız gözetleme uçakları, vs, vs vardı. Bunlara ne oldu?
- Çatışma mı oldu, sınır ötesinden ağır silah ve havan toplarıyla saldırıya mı uğradık? Çatışma olduysa; yaklaşık 400 terörist nasıl kaçabildi?.. Sınır ötesinden ağır silahlarla, topçu atışları olduysa; bu hedefler kolay yer değiştiremez, kaçamaz. Bunlar niçin yerle bir edilmedi?
- Hani, “demokratik çözüm” çözümdü?
- Hani, “düz ovada siyaset yapsınlar, Meclis’e girsinler” di?.. Zaten Meclis’te değiller mi?.. DTP saldırıyı kınamadı bile!..
- Terörist başı Abdullah Öcalan elinizdeyken, örgütü nasıl böyle eylemler yapabilir?.. Hani, idam edilmezse sorun çözülürdü?
Ve benzeri sorular...
Hepsi yıllarca ve şimdi soruldu, yazıldı.
Sorulmadık ne kaldı?..
[B]Siyasetle ilgili, “demokratik çözümün” yararlı olacağını düşünenler başarılı oldu mu?.. Örneğin, DTP Genel Başkanı Ahmet Türk ile birkaç gün önce bayramla&eider fehlen mir alle Beweise da meine Familie damals aus der KIRIM geflohen ist und nur 2 Mitglieder die Russen/Armenier überlebt haben.

Hierzu muss ich vorher noch erwähnen dass mein Urgroßvater immer zwischen den im „damals noch Osmanischen Reich“ lebenden Armenien und den Russischen Armeniern unterschieden hat.

Unsere Familie lebte in der Krim Halbinsel bis diese ende 17 jahrunder von den Russen erobert wurde. Zu dieser Zeit war unser Familienname noch „Mollahamzaoğulları“.
Die Mollahamza wurden danach zerstreut und lebten in Unterschiedlichen Regionen der jetzigen Türkei und des damaligen Osmanischen Reiches.

Als der erste Weltkrieg losbrach und die Osmanen mit hineingezogen wurden ist mein Urgroßvater vom Osmanischen Reich zum Militärdienst einberufen worden. Er ließ seine Frau (also meine Urgrossmutter) mit Ihren Kindern zurück. Dass jüngste Kind war mein Großvater und er war so an die 6-8 Jahre alt.

Als mein Urgroßvater aufgrund der „Innenpolitischen Lage“ (gemeint sind die sogenannten Armenischen Aufstände) Fronturlaub bekam und letztlich Zuhause ankam fand er seine Frau und seinen Kinder bis auf meinen Großvater nicht mehr leben vor. Mein Großvater war von unserer Nachbarin, eine Armenierin die Ihr jüngstes Kind (ebenfalls ca 6-8 Jahre alt) wegen Typhus verloren hatte, aufgenommen worden. Sie gab den Marodierenden banden and das mein Großvater Ihr Sohn sei. Mein Urgroßvater konnte nicht anders als seinen letzen und Jüngsten Sohn bei unserer damaligen Nachbarin zu lassen (die wie erwähnt Armenierin ist). Und sich wieder bei seiner Einheit zu melden. Er verlässt also meine Großvater wieder und zieht erneut in den Krieg. Dort wird er verwundet und kommt wieder nach hause. Mittlerweile ist mein Großvater älter geworden und stellt zu vielen Fragen. Die Nachbarin kann nicht mehr verbergen das der junge nicht Ihr eigenes Kind ist. Mein Urgroßvater nimmt seinen Sohn und zieht nach Carsamba/Samsun. Dort heiratet er eine verwitwete Frau und lässt meinen Großvater bei Ihr.

Ab diesem Zeitpunkt wissen wir nicht wo unser Urgroßvater sich die folgenden Kriegsjahre aufgehalten hat. Mein Großvater sagte mir dass er nie darüber gesprochen habe. Und wenn er Ihn gefragt hat so hat er immer gesagt er habe wieder gut gemacht was falsch war. Nach Kriegsende 1923 kam er wieder nach Hause.
Nicht sehr lange, nach dem der Krieg zu Ende war, starb mein Urgroßvater und gab meinem Großvater folgende Worte mit:

“Oğlum, hep aklında kalsın. Bizim aylemizden ne hırzız ne de katil cıkmıştır.“

Übersetzt: Denke immer daran. Aus unserer Familie entstammen weder Diebe noch Mörder.

Mein Großvater gab diesen Worten meinen großen Bruder weiter. Auch mein Vater sagt dies ebenfalls zu mir.

Ich erzähle diese Geschichte weil Ihr alle im Kopf behalten solltet dass es kein Schwarz und Weiß in einem Krieg vorkommt. Nicht alle Armenier sind Mörder und nicht alle Armenier die im Osmanischen Reich umgekommen sind haben auch wirklich den Tot verdient. Ich habe eine Eigene Meinung zu dem Vorwurf des Armenischen Genozids und hoffe dass jeder sich objektiv mit dieser Sache befasst und nicht irgendwelche Propaganda betreibt.

Es ist schade das Hrant Dink ermordet worden ist. Er hat mal was in einem Interview gesagt dass mich damals ruhig gestimmt hat:

Wer kann denn den Türken und Armeniern wieder Ihren Frieden geben? Wer kann den der Arzt sein für das Türkische leid? Und wer der Arzt für das Armenische Leid?
Die Antwort darauf ist: Nicht die UN nicht Europe und die Amerikanischen Lobbys. Nicht die Rechten Publizisten die Kirchen und Ihre Vertreter! Nein.. Die Türken müssen der Arzt für die Armenier sein und die Armenier müssen der Arzt für die Türken sein. Nur unter uns können wir unseren Schmerz lindern und unsere Vergangenheit klären.

Gruß an alle die ein Leid haben,
Mollahamzaoğullarından Erol :türkiye:[/quote]

Hallo Ancere,

es ist immer beeindruckend, wenn man man eine Geschichte aus der Feder eines Betroffenen liest. Daher danke ich dir dafür, dass du deine Familiengeschichte mit uns teilst. Sie ist traurig, aber ich bin mir sicher, dass zumindest ich, ganz bestimmt aber auch einige andere user deine Nachricht empfangen haben.

Wie recht du doch mit deinen folgenden Sätzen hast, die man auch auf viele der heutigen Situationen beziehen kann:

Zitat: Ich erzähle diese Geschichte weil Ihr alle im Kopf behalten solltet dass es kein Schwarz und Weiß in einem Krieg vorkommt. Nicht alle Armenier sind Mörder und nicht alle Armenier die im Osmanischen Reich umgekommen sind haben auch wirklich den Tot verdient. Ich habe eine Eigene Meinung zu dem Vorwurf des Armenischen Genozids und hoffe dass jeder sich objektiv mit dieser Sache befasst und nicht irgendwelche Propaganda betreibt.

Aus einem ähnlichen Grund kann ich es nicht leiden, wenn einige Menschen z. B. alle Deutschen, Türken, Kurden, etc. .. schlecht machen. Wie du schon erwähntest: Es gibt überall solche und solche ....

taycunist
21.10.08, 03:35
Hulki Cevizoglu

hulkicevizoglu@cevizkabugu.com .tr

BARZANİGİLLERİN HEDEFİ

Tam da, adına Ergenekon denen Ümraniye davasının başladığı gün terör örgütü PKK halkı zorla kışkırtmaya başladı.
Güneydoğu Anadolu’muzda yine lastik yakmalar, kepenk kapattırmalar ve 50-60 kişilik kışkırtıcıların (provokatörlerin) halkı zorla sokağa dökmeleri...
Dün Diyarbakır’da durum böyleydi. Aynı gün Başbakan Erdoğan da bu kentimize ziyarette bulunuyordu. Dicle Üniversitesi’nde de bir konuşma yaptı.

TBMM GRUP BAŞKANI ÖCALAN!..
Dış ve iç destekli ülkeyi bölmeyi amaçlayan terör örgütü PKK, her zaman yaptığı gibi “sözde bir nedenle” halkı isyana sürüklemeye çalışıyordu.
Uyduruk gerekçeleri, İmralı’daki liderleri Abdullah Öcalan’a “kötü muamele!” yapılması imiş!..
Şaşırmayın, burası Türkiye!..
İmralı Adası’ndaki cezaevinden örgütünü idare etmeyi sürdüren Öcalan’a “iyi bakılmıyormuş!”
PKK ile mücadele eden Türk Ordusu’nun orgeneralleri (ordu ve kuvvet komutanları da), henüz iddianamesi olmadan, cezaevindeler. Eski Jandarma Genel Komutanı E. Orgeneral Şener Eruygur’un başına gelenleri, uzun süre yoğun bakımda kaldığını biliyorsunuz.
Siz hiç terör örgütü başı Öcalan’ın bırakın yoğun bakıma kaldırıldığını, burnunun kanadığını duydunuz mu?..
Ama teröristler, ne demekse medyanın diliyle “PKK sempatizanları!” Türkiye’de ortalığı birbirine katıyor, terör estiriyor.
Ve, hiçbiri yakalanmıyor, sokak arasına dağılıp gidiyorlar!..
Bugünlerdeki sahte gerekçeleriyse, “Öcalan’a kötü muamele!” imiş.
Onların istediği “iyi muamele” şu: Teröristbaşı, tıpkı Leyla Zana gibi, serbest bırakılmalı, hatta Meclis’te DTP’nin grup başkanı olmalıdır!..
Dedik ya, burası Türkiye!..
Bu yazdıklarımızı gençler asla unutmasın ve yarınlara taşısın. Türkiye’nin geçtiği bu aşamalardan ibret almak ve bir daha politikacıların ülkemizi benzer durumlara sürüklemesini önlemek için.

BARZANİ ADANA VE SİVAS’I DA İSTİYOR
Yaşananların hiçbiri yeni ve beklenmedik değil. Yıllar ve onyıllar öncesinden geliyor.
1919 dönemindeki gelişmeleri uzun uzun kitaplarımızda belgeleriyle sundum.
Burada son Ceviz Kabuğu programımda gösterdiğim 42 yıllık bir belgeyi göstermek istiyorum.
Bugün, Türkiye’nin görüşmek için ayağına resmi heyetler gönderdiği, dünün “postal yalayıcısı” (Başbakan Yardımcısı Cemil Çiçek’in sözüdür) Mesud Barzani’nin babası da aynı emelleri güdüyordu.
26 Eylül 1966 tarihli, o günün en çok satan gazetesi Yeni İstanbul’un manşetinde şu haber vardı:
“Barzani, ’İkinci hedefimiz Türkiye’dir’dedi”
Baba Barzani’nin (Molla Mustafa Barzani) birinci hedefi ise Irak’ta Kürdistan kurmaktı.
İkinci hedef olarak gördüğü Türkiye’de ise, sanıldığının aksine, Diyarbakır ve çevresini değil, Adana ve Sivas’ı da istiyordu.
Aynı gazetede bölünmüş bir Türkiye haritasının yanında, Avrupa’nın desteği de yer alıyordu. Başlıklar şöyle:
-“Avrupa’da Kürtçülük lehine propaganda hızla yayılıyor.”
- “Gazeteler, Türkiye’yi de içine alan Kürdistan haritaları veriyor.”
- “İsviçre televizyonunda, Doğu illerimizle birlikte Adana ve Sivas’ın da dahil edildiği Kürdistan haritası gösterildi.”
-“Siyasi yorumcular, Kürtleri İngiliz hükûmetinin desteklediğini söylüyorlar.”
Dikkat ediniz. Bunlar, 1966 yılındaki haberler. Tam 42 yıl öncesinden.
O tarihte adı geçen İsviçre televizyonu da -özel değil- devlet televizyonu!.. İsviçre ise, bugün “Türkler Ermeni soykırımı yapmamıştır, diyeni içeri atarım” diye Nazi yasası çıkaran ülke!..
Bugünkü olayları anlamak isteyenler için alınacak ne çok ders var değil mi?.

taycunist
28.10.08, 20:00
Hulki Cevizoğlu

hulkicevizoglu@cevizkabugu.com .tr


CUMHURİYET'İN TEMELİNE İHANET Mİ YERLEŞTİ?

Yarın Cumhuriyetimizin 85. yılını kutlayacağız.
Bugün kendisine açıktan açığa her türlü hakaret edilen kurucumuz Mustafa Kemal Atatürk, “Cumhuriyet’in temeli kültürdür!” diyordu.
85 yıl sonra geldiğimiz yerde artık “Cumhuriyet’in temeline ihanet mi yerleşti?” sorusunu soruyoruz.

İHANET HARCI..
Çünkü, Cumhuriyet’in temel ilkeleri kimi zaman hakaretle, kimi zaman yasalarla, kimi zaman oldu-bitti uygulamalarla ortadan kaldırılmaya çalışılıyor. Küçümseniyor, aşağılanıyor. Sonra da “Ne var canım” havasına giriliyor.
Ankara şeklen başkent kalıyor, Brüksel ya da Washington’dan gelen emirler uygulamaya konuyor.
Laiklik ilkesi uzun zamandır yıpratılıyor.
Dilimiz Türkçe, resmi dil olmaktan çıkarılmak isteniyor.
Sonuçta Cumhuriyet’imizin temeli dinamitleniyor, toprak ve ulus bütünlüğümüz SEVR’e razı edilmek isteniyor.
O yüzden, “Cumhuriyet’in temeline kültür” koymak yerine, “ihanet harcı” konuyor.
İşte bu koşullarda 85. yılımızı kutlayacağız. Buruk da olsa hepimize kutlu olsun!..

“YARIN CUMHURİYET İLAN EDECEĞİZ”...
Cumhuriyetimizin kurucu önderi Atatürk, Cumhuriyet ilanından önceki geceyi (28 Ekim 1923 gecesi) şöyle anlatıyor:
Gece olmuştu. Çankaya’ya gitmek üzere Meclis’ten ayrılırken, koridorlarda beni beklemekte olan Kemalettin Sami ve Halit Paşalara rastladım. (...) Benimle görüşmek için o zamana değin orada beklediklerini anlayınca, akşam yemeğine gelmelerini Millî Savunma Bakanı Kâzım Paşa’ya söylettim, İsmet Paşa ile Kâzım Paşa’ya ve Fethi Bey’e de Çankaya’ya benimle birlikte gelmelerini söyledim.
Çankaya’ya varınca, orada beni görmek üzere gelmiş olan Rize milletvekili Fuat, Afyonkarahisar milletvekili Ruşen Eşref Beylere rastladım. Onları da yemeğe alıkoydum
Yemek yenirken ’Yarın Cumhuriyet ilan edeceğiz!’dedim.
Orada bulunan arkadaşlar hemen düşüncemi benimsediler.
Yemeği bıraktık. O dakikadan başlayarak, izlenecek yöntem için kısa bir program düzenledim ve arkadaşları görevlendirdim.

“ANADOLU’DA BAĞIMSIZ CUMHURİYET KURULACAK”
29 Ekim 1923’de Cumhuriyet’in resmen ilan edilmesinden önce, işgalci güçler Mustafa Kemal’in düşüncelerini sezmişlerdi.
Daha işgalin ilk yılında, 1919’da, Yunan ve Fransız basınında “Kemal, Cumhuriyet ilân edecek” haberleri çıkıyordu.
Eylül 1919’da İngilizler de aynı raporları ülkelerine geçmeye başlamışlardı.
Örneğin, İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Amiral “de Robek”, Londra’ya gönderdiği raporlarda, “Elde mevcut bütün raporlara göre, harekât, Anadolu’da bağımsız bir cumhuriyet yönünde gelişmektedir..” diyordu. (İstiklâl Harbi Gazetesi, 22 Eylül 1919, s.2.)
Bugünkü ihanetleri görüp yaşadıkça, bağımsızlığımızı korumaya daha çok ihtiyacımız olduğunu hissediyor musunuz?

taycunist
06.11.08, 00:04
Hulki CEVİZOĞLU
hulkicevizoglu@cevizkabugu.com .tr


"DİKTATÖR DEĞİLİM. KAPICI BİLE BENDEN KORKMAZ!.."

Kurucusu olduğu Cumhuriyet’in 85. yıldönümünde, bir film nedeniyle, yeniden saldırılara uğrayan Mustafa Kemal’in, “Ben diktatör değilim. Kapıcı bile benden korkmaz” dediğini kaç kişi biliyor?..
Sanki o dönemde demokrasi ve demokrat bir lider varmış gibi kendisine hesap sormaya kalkanlar, aradan geçen 70 yıla rağmen günümüzdeki “seçilmiş diktatörleri”, “korku iktidarlarını” niçin eleştirmiyor acaba?..
Onu milletvekili seçtirmemek isteyen Meclis’e karşı, genel kurulda kendisine en ağır hakaretler yapanlara karşı bile diktatör olmayan Mustafa Kemal’e etkin olunca “diktatör” demek, etkin olmayınca da “yalnız, terk edilmiş” demek ne kadar insaflı ve bilimsel?
Ama artık “belgesiz belgeseller dönemini” yaşadığımız için, “belgesel” denen birçok yapıtta “belge” göremiyoruz.


“LİDER BÜYÜK KARARLARINI MİLLETTEN ALIR!”
Mustafa Kemal, tam 79 yıl önce bugünlerde (30 Kasım 1929’da) bir Alman gazetecinin soruların yanıtlarken, bugün eleştirilmeye çalışıldığı “diktatörlük” konusundaki düşüncelerini de açıklamıştı.
Vossische Zeitung muhabiri Emil Ludwig’e Atatürk şu karşılığı veriyor:
“Biraz önce ihtirastan bahsettiniz. Elbette o olmadan olmaz, ama ihtiras şahsi olmayan bir şeye; mesela bütün bir millet için eser yaratmaya yönelmelidir.
Bir lider büyük kararları milletten almalı, onu sınamalı, onu takip etmelidir.
Sultanlardan daha kurtulmadan hemen bir Meclis topladım ve devlet başkanı olarak bütün haklarımdan feragat ettim, hatta affı bile saklı tutmadım.
Hâkimiyet tamamen milletindir, yani onun seçilmiş vekillerinindir.
Sizin düşündüğünüzden çok daha az faalim. Onun işlerine müdahale edip etmediğimi, işte burada vekile(görüşmede tercümanlık yapan Hariciye Vekili Tevfik Rüştü Aras’ı gösteriyor-HC) sorunuz.
İncelemelerle meşgul olmaya ve devlet başkanlığını, hatta ordu kumandanlığını bırakmaya her zaman hazırım.”


“KORKU ÜZERİNE BİR İKTİDAR İNŞA EDİLEMEZ!”
Gazeteci, “Parti başkanlığını da mı?” diye soruyor.
Mustafa Kemal, “Asla” diyor, “Çünkü, bu parti benim doğru bulduğum devlet politikasını temsil etmektedir.”
Alman gazeteci “İnsanların ondan korktuğunu” söyleyerek, kendi ifadesi ile röportajını uzatmaya çalışıyor. Gazi’nin verdiği yanıt ise bugün bile ders niteliğinde:
“Dışarıdaki kapıcıya bir sorun bakalım. O bile benden korkmaz.
Korku üzerine bir iktidar inşa edilemez. Topla, tüfekle kurulan bir iktidar bile daima geçici olacaktır. Bir ihtilal sırasında ona ihtiyaç duyulabilir, bir süre diktatörlük de gerekir. Büyük işler asla komisyonlar tarafından gerçekleştirilmemiştir. Bugün burada tamamen sulh içinde bir memleket görüyorsunuz. Sahip olduğumuzdan tek bir metrekare bile fazla toprağa ihtiyacımız yoktur, memleketimiz çok büyüktür; vatandaşlarımız için hiç de küçük değildir. Bütün memleketlerle barış ve dostluk anlaşmamız var ve ordu sadece yeni hücumlardan korumak için bulunuyor.”


“BASIN CUMHURİYET’E VE LAİKLİĞE SALDIRAMAZ!..”
“O halde, neden basın da hür değil?”
“Prensiplere, Cumhuriyet’e ve laik devlete saldırmadığı sürece hürdür.”
(Gazeteci, basın özgürlüğüne örnek olarak, o sıralarda Yunanistan’da ’Venizelos’un öldürülmesi gerekir’diye bir ay boyunca çıkan haberleri hatırlatıyor!!..-HC)
Alman gazeteci, “Türkiye’nin batıdan her şeyi almak zorunda olduğunu, bu arada aldığı en kötü şeyin milliyetçilik olduğunu” söylüyor ve “çelişki yok mu?” diye soruyor:
“Kesinlikle yoktur. Modern teknik (teknoloji-HC) milletlerarasıdır.
Türk kalmaya gayret edeceğiz.
Bizi Büyük Petro ile karşılaştırmanıza katılamayacağım. Çünkü o, reformları insanlarına zorla kabul ettirdi.
Türkler çok eski bir medeni halktır. Kökümüzün Moğollardan gelmediğini, daha Yunanlılardan önce İzmir’de yerleşmiş ilk kavim olduğumuzu yakında bilimsel olarak ispatlamak üzereyiz.” (Atatürk’ün Bütün Eserleri, Cilt:23, Kaynak Yayınları, İstanbul, Mart 2008, s.268-272)
Kökü tarihin binlerce yıllık derinliklerine giden ama sonra yok edilmek istendiği tarihte Türkler’den yeni bir “ulus” yaratan Atatürk’ün ne büyük bir çaba içinde olduğunu bir kez daha görüyoruz.
O “unutulmuş ve yalnız” değildi.
Ancak bugün onu “unutturmak ve yalnızlaştırmak” isteyenlere karşı milyonlarca Mustafa Kemal var..

taycunist
11.11.08, 21:37
Hulki CEVİZOĞLU

hulkicevizoglu@cevizkabugu.com .tr


"BİR ÇOCUK GİBİ ALDANIYORUZ!"

Dün, Mustafa Kemal Atatürk’ün 70. ölüm yıldönümü idi.
Yeni tartışmalar ışığında kendisini bir kez daha andık ve anlamaya çalıştık.
Sözde “insani boyutunu gösterme” kılıfı altında O’na yöneltilen ve O’nu etkisizleştirmeye çalışmak aslında yöneticilerin suçu.
Halkı cahil bırakmak ve sonra da iktidara gelmek için bu cahillikten yararlanmak en büyük günahlardan biri.


“YÖNETİCİLERİN KANINDAKİ CEVHER..”
Ölümünden 70 yıl sonra da O’nu anlamaya çalışırken, ulusuna ve onu yönetecek devlet adamlarına verdiği öğütleri okuyalım tekrar:
“Muhterem milletime, şunu tavsiye ederim ki; sinesinde yetişerek başının üstüne kadar çıkaracağı adamların kanındaki, vicdanındaki asıl cevheri, çok iyi incelemek dikkatinden, bir an vazgeçmesin!..” (1927)
“Bir millette, özellikle bir milletin yönetiminden sorumlu bulunan yöneticilerinin kişisel ihtirasları, kişisel kavgaları millî ve vatanî görevlerin gerektirdiği yüce duyguların üzerine çıkacak dereceye varmış olan ülkelerde, dağılmaktan ve batmaktan kurtulmak mümkün değildir.” (1921)
“Bir devlet adamı, kendi insânî duygularına tabi olarak devlet sorunlarını çözemez, o yetkiye sahip değildir. Ülke kimsenin malı, mülkü değildir. Yalnız, biz Türkler memleket ve milletin idaresini elimize aldığımız zaman, yetki ve sorumluluğumuza verilen yüksek seviyeli devlet işlerini yabancılarla çözümlemeyi kural(gelenek) kabul ediyor ve bu tutumuzla bir çocuk gibi aldanıyoruz.” (1918)
“Ülkeye hizmet etmek isteyenler açık kalpli olmalıdır. Açık söylemelidirler. Milletle, milleti sevk ve idare eden insanlar açık kalple görüşmelidirler. Yapılacak şeyler olduğu gibi ifade olunmalıdır. Yoksa boş laflarla milleti aldatmak, bozmak demektir. İlkemiz daima millete gerçeklerin söylenmesi olmalıdır. Ancak bu yöntem, milleti aydınlatabilir. Millete gerçeği açıklayanların kendileri de aldanmadıklarından emin olmalıdır.
Arkadaşlar! Benim bütün hayatımda izlediğim yöntem budur.” (1923)


“YABANCI ETKİLERDEN UZAK..”
“Türkiye Cumhuriyeti’nin temeli, kültürdür” diyen Mustafa Kemal, eğitim ve kültür alanında da yabancıların bizi aldatmamasını istiyor:
“...bir Milli Eğitim Programından söz ederken, eski devrin boş inançlarından ve yaradılış niteliklerimizle hiç de ilgisi olmayan yabancı fikirlerden, doğudan ve batıdan gelebilen bütün etkilerden tamamen uzak, millî karakterimiz ve tarihimizle uyumlu kültür kastediyorum.
Çünkü, millî dehamızın tam olarak gelişmesi, ancak, böyle bir kültürle sağlanabilir.
Herhangi bir yabancı kültür, şimdiye kadar takip edilen yabancı kültürlerin yıkıcı sonuçlarını tekrar ettirebilir. Fikrî kültür, ortamla uyumludur. O ortam, milletin karakteridir.”


“VATANSEVERLER MECLİS’DE OLMALI!..”
Atatürk’ü anar ve anlamaya çalışırken, Atatürkçüler arasında birlik var mı?
Bunun yeteri kadar olmadığını yaşadığımız pek çok örnekte görüyoruz ne yazık ki.
Bakınız Atatürk bizlere ve özellikle Atatürkçü parti genel başkanlarına neler diyor:
“Benim ve hepimizin düşünmek zorunda olduğumuz şey, gerçekten bu ülke ve ulusu kurtarabilecek beyinlerin, vatanseverlerin bir araya gelmesini sağlamaktan ibarettir.
Bu erdemlere sahip bulunan insanlar her nerede ise ve her ne ise onları bulmak ve ulusun alın yazısının çizileceği meclisin içine koymak lazımdır.
Davranışların belirlenmesinde akıl, bilim ve deneyim egemen olmalıdır. Maddî ve gerçekçi atılımlarda bulunmak zorundayız.” (1923)

“Bir çocuk gibi aldanmamak” için, 70 yıl geçse de geçerliliğini koruyan bu görüşlere (=emirlere) uymamız gerekmiyor mu?

taycunist
16.12.08, 01:16
Hulki CEVİZOĞLU
hulkicevizoglu@cevizkabugu.com .tr

ATATÜRK DÖNEMİ EKONOMİSİ

Bugün Uluslararası Para Fonu’na (IMF) ümüğümüzü sıktıralım mı, sıktırmayalım mı diye tartışırken, bir kez daha Atatürk’ün ekonomi modeline bakmak gerekir.
ABD merkezli, hem finans hem de tüm piyasaları kapsayan “küresel ekonomik kriz” Atatürk’ün “karma ekonomi modelinin” nasıl geçerli olduğunu göstermişti. (Bunu, “Kapitalizm Çöküyor” başlıklı yazımda vurgulamıştım.)

“... YOKSULLUKTAN KURTULAMAZ”
Mustafa Kemal Atatürk askeri zaferlerin ekonomik zaferlerle taçlandırılmasının şart olduğunu söylemişti.
Şu sözler de ona ait:
- “Bilirsiniz ki, ekonomisi zayıf bir millet fakirlik ve yoksulluktan kurtulamaz, toplumsal ve siyasi felaketlerden yakasını kurtaramaz. Memleketin idaresindeki başarı da, ekonomide edinilen bilgilerin derecesiyle orantılı olur.”
- “Bundan sonra pek mühim zaferlere kavuşacağız. Fakat bu zafer süngü zaferleri değil, ekonomi ve ilim ve kültür zaferleri olacaktır. Ordumuzun şimdiye kadar kazandığı zaferler memleketimizi hakiki kurtuluşa yöneltmiş sayılamaz. Bu zaferler ancak gelecek zaferlerimiz için kıymetli bir zemin hazırlamıştır. Askeri zaferlerimizle gururlanmayalım. Yeni ilim ve ekonomi zaferlerine hazırlanalım.” (1923)

OLMAYAN PARAYI HARCAMAK...
Kurtuluş’tan sonra “iktisat toplantı ve kongrelerine” büyük ağırlık veren Atatürk, yerli malların kullanımı için de kampanyalara öncülük etmişti.
Yukarıda söylediği gibi, “ekonomisi zayıf bir ulusun yoksulluktan, toplumsal ve siyasal felaketlerden kurtulamayacağına” işaret ederken, sanki bugünleri anlatıyor gibi.
İşte bugünlerde, IMF kapısında -TÜSİAD’ın da anlaşılmaz ısrarı ile- çırpınıp duran AKP Hükümeti, “olmayan parayı” harcamaya devam ediyor.
Parasızlıktan her ürüne ve özellikle enerjiye inanılmaz zamlar yapan AKP Hükümeti, “bedava” kömür vs. dağıtıyor. Bugün neredeyse Türkiye’nin büyük bölümünün havası kömür zehirinden solunamaz duruma geldi. (Televizyonlarda ise, Hükümetin öncülüğünde “temiz hava” reklamları dönüyor!!.. Sigara dumanından kurtulmak isterken, tüm ülkede kötü kömürün dumanı ile göz gözü görmüyor!..)
Özal’ın ekolünü temsil ettiklerini söyleyenler, onun “Almadan vermek Allah’a mahsustur” sözünü hatırlıyor mu acaba? Yoksa, yerel seçim öncesi “oy uğruna” her şey mübah mı?..

ATATÜRK’ÜN İHRACATI ..
Türkiye’yi yönetenler için her dönem farklı “bahaneler” var. Bugünkü bahane “küresel ekonomik kriz!”
Atatürk döneminde de “küresel ekonomik kriz” vardı: 1929 Buhranı!..
Üstelik, ülke Kurtuluş Savaşı’ndan çıkmıştı, önceki sayısız savaşın akabinde.
Yoksulluk içindeki ülkeyi imar eden Atatürk, kısa zamanda ihracatı ithalatın üzerine çıkarmıştı.
Bugün “ihracatın ithalatı karşılama oranı” nın yükselmesi sevinçle karşılanıyor. Oysa, Atatürk döneminde bırakın ihracatın ithalata yaklaşmasını, inanılmaz biçimde ihracat ithalatın üzerine çıkmıştı.
Yıllara göre örnek vereyim.
Cumhuriyet kurulduğunda ihracatımız 85 milyon TL, ithalatımız 145 milyon TL idi. (İhracatın ithalata oranı yüzde 59.)
Bir yıl sonra bu oran yüzde 80’e çıktı. 1929 Dünya Ekonomik Buhranı döneminde ise Atatürk Türkiye’si bir inanılmazı başardı. 1930’da ihracatın ithalata oranı yüzde 103 oldu!.. Yani, ihracat ithalatımızı geçti.
Bu, sonraki yıllarda da devam etti.
Atatürk’ün ölümünden bir yıl önce, 1937’de, bu oran yüzde 120 olmuştu. Rakamsal ifadesi ise; ihracatımız 138 milyon TL, ithalatımız 114 milyon TL idi.
Atatürk’ü küçültmeye çalışanların, onun sadece savaş meydanlarında değil, en büyük savaşın sürdüğü ekonomi alanında da ne büyük deha olduğunu görmelerini bekleyebilir miyiz?

taycunist
29.05.09, 01:14
Hulki CEVİZOĞLU


POLİTİK DELİRİUM!..

Bu bir hastalık.
Politik olarak delirme, türlü biçimlerde görülebiliyor.. Topluma ve politikacılara mantıksızlığın egemen olması, bir nevi “toplumsal ya da siyasal bunama!”
Her şeyimiz büyük tartışmalarla geçiyor. Hiç normal bir kararımız yok nedense! Çoğu kez perde arkasındaki gerekçe gizlendiği için boşa kürek çekiliyor.


“MAYINLARI PKK TEMİZLESİN!!..”
En son tartışmamız, Suriye sınırındaki binlerce mayının kimin tarafından temizleneceği?
Niçin biz temizleyemiyoruz?.. Başkasına verilecekse ihaleyle mi, siparişle mi verilecek?.. Acaba bir İsrail’li şirkete önceden söz mü verildi?.. Kim temizlerse temizlesin, ticaretteki gibi “barter” mı yapılacak? Yani, “hizmet karşılığı toprak vermek” gibi?.. Vatan toprağı verilebilir mi?..
Birçok kişi, “mayın temizleme” ile “askerlerimiz artık mayına basmayacak” cümlesini eş anlamlı algılayabilir. Oysa alakası yok.
Suriye sınırındaki mayınlar temizlense de, diğer taraflardaki PKK mayınları askerlerimizi şehit etmeye devam edecek. Dün 6 şehit verdik mayına.
Suriye sınırındaki mayınları temizlemek yerine, Irak sınırına da, “PKK’lıların kaçtığı yerler” denen yerlere de mayın döşense ne olur?..
Böylece orada asker bulundurmaya da gerek kalmaz. O zaman içerideki teröristler de bağlantısız kalır.
Ya da, şimdi af-maf, siyasallaşma-özür dileme, silahı önce sen bırak tartışmaları yapılıyor ya; işte bir barışçıl öneri!:
“Mayınları PKK temizlesin!!..”

* * *

Başbakan Erdoğan, Davos’ta İsrail Cumhurbaşkanı’na “Siz adam öldürmeyi iyi bilirsiniz” diyerek bağırmış ve salonu terk etmişti!
Şimdi -Baykal’ın ifadesine göre- mayın temizleme işini İsrail’li bir şirkete vermek için neredeyse yasa çıkaracak!..

Detan
19.06.09, 02:10
Atatürkçü Düşünce Derneği Karlsruhe organizasyonuyla,

Gazeteci-TV program yapımcısı Hulki Cevizoğlu'nun 21 Haziran 2009 Pazar günkü Karlsruhe Konferansına tüm yurttaşlarımızı davet ediyoruz.

Saat: 15:00
Yer.: Jugend- und Gemeinschaftszentrum ....Weiße Rose....
Otto- Wels- Str. 31
76189 Karlsruhe

Ulaşım.: 1 numaralı Tramvay
Durak.: Oberreut- Zentrum

Giriş.: 5 € (Emekliler, öğrenciler ve işsizler ücretsizdir)

taycunist
19.06.09, 02:31
Atatürkçü Düşünce Derneği Karlsruhe organizasyonuyla,

Gazeteci-TV program yapımcısı Hulki Cevizoğlu'nun 21 Haziran 2009 Pazar günkü Karlsruhe Konferansına tüm yurttaşlarımızı davet ediyoruz.


Ilginc, simdiye kadar haberim olmadi. Ama gelecek olursa, mutlaka bende giderim!

taycunist
14.10.09, 01:21
CEVİZ KABUĞU ART (AVRASYA) TELEVİZYONU'NDA..

Tam 14 yıldır, yayın çizgisinden ödün vermeyen Ceviz Kabuğu Programı artık ART (Avrasya) Televizyonu'nda..

Yeni bir atılım içine giren ART ile "Ceviz Kabuğu" programı için anlaşan Hulki Cevizoğlu, yine "kendi yayın gününde" ekranda olacak. Yani, artık klasik haline geldiği biçimiyle her Cuma günü, saat 22.00'de ve canlı olarak...

Bilindiği gibi, yaklaşık 3 yıldır Kanaltürk Televizyonu'nda yayınlanan Ceviz Kabuğu, kanalın satılmasından sonra ayrılmıştı.

Ceviz Kabuğu'nun ART'deki ilk yayını bu hafta, 13 Haziran 2008 Cuma günü, saat 22.00'de başlıyor.

ART Avrasya kanalı kapanıyor
12 Ekim 2009 / 13:37
Ulusalcı kanal ART de yayın hayatına veda ediyor. KanalBİZ'in ardından ulusalcı yayınlarıyla dikkat çeken ART kanalı da yayın hayatına veda ediyor.

ART'nin sahibi Türk Metal Sendikası'ndan alınan bilgilere göre kanal bugün 18.00 sularında şalteri indirecek.

Kanalda Emin Çölaşan ile Mustafa Balbay'ın sunduğu 'Ankara Rüzgârı' ile eski KKTC Cumhurbaşkanı Denktaş'ın sunduğu programlar en çok reyting alan yapımlardı.

Eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Kanaltürk'ün satılmasından sonra "izlediği tek kanal"olarak ART'yi adres göstermişti.

Kaynak: www.istanbulhaber.com.tr

taycunist
14.10.09, 01:26
Hulki CEVİZOĞLU
hulkicevizoglu@cevizkabugu.com .tr

ART'de neler oluyor?

Ülkemizde çeşitli siyasal “açılımlar” yaşanırken, medya dünyasında bir bir “kapanımlar” yaşanıyor.
AKP İktidarına muhalif televizyon kanalları ve gazeteler reklam alamamak, yayın yapamamak, malî ve siyasi baskılara direnebilmek durumu ile karşı karşıyalar.
Şimdi “son durumu” sizlere aktarmak ve paylaşmak istiyorum. Ana başlık şu: “ART’de neler oluyor?”


ALINAN KARARLAR..
Kısa adı ART olan “Avrasya Televizyonu”, hâlen tutuklu bulunan Türk Metal Sendikası’nın önceki başkanı Mustafa Özbek’in oğlu Sayın Ahmet Özbek tarafından yönetiliyor.
Buraya sığmayacağı için uzun ayrıntılar yerine sonuca gelmek istiyorum.
Hafta başında ve dün (Salı) ART Genel Merkezi’nde, önce çalışanlar ile sonra da programcılar ile toplantı yapıldı.
Ahmet Özbek’in daveti üzerine dünkü toplantıya ben de katıldım.
Toplantıdan çıkarken kimse tatmin olmamıştı ve herkesin kafasında başlıktaki soru oluşmuştu.
Bu sorunun yanıtını, ısrarlı sorulara karşın alamadık.
Anladığımız ve net olan tek nokta şu
oldu:
- ART’nin Ankara bürosu kapatılıyor (ki, Türkiye’deki tek büro bu),
- Cuma akşamı ana haberlerin sunumundan sonra artık Türkiye’den haber de yapılmayacak, yayın tümüyle Kıbrıs üzerinden ve oradaki arkadaşların yetkisi içinde yapılacak,
- Ceviz Kabuğu dahil haber programları yapılamayacak,
- Formatı gereği de olsa iktidara eleştirinin olmadığı bir iki magazin programı devam edecek,
- Çalışanların aylardır ödenmeyen maaşları ve telif ücretleri taksitlendirilerek
ödenecek.


KARARLARIN ARDINDAKİ GERÇEKLER..
Peki, ART Televizyonu niçin bu kararları aldı?.. Kararların ardında kim ve hangi gerekçeler var?..
Bunları Sayın Ahmet Özbek’e sorduk.
Sorarken de, aklımda hep önceki deneyimlerim vardı. Acaba kanal birisine -muhtemelen Kanaltürk’ü alan Akın İpek’e- satılmış mıydı?
Kanal 6 ve Kanaltürk’teki deneyimlerimin yanı sıra, uzaktan izlediğim diğer kanalların akıbetinden biliyorum ki, “satılıyor” söylentisi çıktıktan sonra, ne kadar yalanlansa da, ne kadar geciktirilse de, bu gerçekleşiyor!.. Bu durum, karatecilerin saldırıdan önce nâra atmalarına benziyor. O çığlık, rakibi paralize ediyor, etkisiz bırakıyor ve hücum gerçekleşiyor.
Toplantıda bunları da söyledim.
Peki ne yanıtlar aldık? Sorun neydi, kanal satılıyor muydu?..
Toplantıda, ART’nin bu kararı almasının nedeni olarak “ekonomik sıkıntılar ve hacizler” gösterildi.
Sayın Özbek, “Yayını Kıbrıs’tan yaparak Ankara maliyetlerini azaltacağız. Biriken borçları 7-8 ay içinde ödeyip düze çıkacağız” dedi.
Dedi ama, herkes sordu: “Sıkıntı, çalışanların paralarından mı kaynaklanıyordu?.. Zaten aylardır para almayan -özellikle programcılar- bundan sonra tümüyle bedava çalışacağız deseler bu karardan vazgeçilecek miydi?..”
Nitekim bu da ifade edildi.


BU HAFTA “CEVİZ KABUĞU” YOK
Patron ne yanıt verdi, merak ediyorsunuz değil mi?..
Hayır, karar değişmeyecekti.
Ben ısrarla şunları sordum ve şöyle konuştum:
“Ben benzer filmleri daha önce de gördüm. Bu gibi durumlardaki sözlerin gerçekte ne anlama geldiğini de çok iyi biliyorum.
Siz, kanalı satmış olabilirsiniz, bu tür yayıncılıktan vazgeçmek istiyor olabilirsiniz. Elinizdeki gayrimenkulleri satarak borçları kapatabilirsiniz. (Ayrıntıya girmiyorum) Yayın yapmamak, yayın dağıtım platformlarından çıkmakla, tümüyle kapatmak arasında fark yoktur. İlerde satmak isteseniz de kimsenin izlemeyeceği kanalı çok ucuza satmak durumunda kalırsınız. Öyleyse, şimdi satmayı, ortak almayı düşünmüyor musunuz?..”
Bunlara da hayır yanıtını aldık.
O halde sorun neydi?
Sizlerin aklına gelen ve sonra da belki başına gelecek durumlar için şimdiden bir şey söyleyemem.
Sayın Ahmet Özbek, bir ara bana “Senin programlarına gelen insanlara da böyle soruyorsun” anlamında -kibarca diyelim- bir söz söyledi.
Bizim televizyon ve medya dünyasında yaşadıklarımız gerçekten “kitap” olacak boyutta.
Şimdi biliyorum, bu yazdıklarım sizlerin gözleri önünde netleşince, yetkili yetkisiz, paralı parasız, ilgili ilgisiz, politikacı ve pek çok vatandaş “Durumunuz bu kadar kötü müydü? Söyleseydiniz yardımcı olurduk” diyecek.
Derdimizi duymayan herhalde bir tek denizdeki balıklar kaldı..
Ama ben hâlâ sorumun yanıtını arıyorum..

Detan
14.10.09, 01:35
Yazik cok yazik, Türkiyede dogru dürüst gezetici kalmadi. Su an Hulki Cevizoglunu transfer edecek cesur hic bir kanal yok.

deryatulga
14.10.09, 01:50
Yazik cok yazik, Türkiyede dogru dürüst gezetici kalmadi. Su an Hulki Cevizoglunu transfer edecek cesur hic bir kanal yok.

Bunlar normal kosullarda reytingi olmayan adamlar, olayin cesaretle falan ilgisi yok. Türkiye'de kac kisi sirtini Cevizoglu'nun dayadigi yerlere dayayabiliyor? Gercek bir piyasada satilsa o kitaplari kim alirdi? Kendisini bir sey sananlar secimlerde gercek popülaritesi ortaya ciktiginda ellerini cektiler, hepsi bu kadar. Ben su halimle, hic yabanci destek olmadan onun topladigi oydan fazlasini alirim, kimse kendini aldatmasin.

asimerter
17.10.09, 18:34
Bunlar normal kosullarda reytingi olmayan adamlar, olayin cesaretle falan ilgisi yok. Türkiye'de kac kisi sirtini Cevizoglu'nun dayadigi yerlere dayayabiliyor? Gercek bir piyasada satilsa o kitaplari kim alirdi? Kendisini bir sey sananlar secimlerde gercek popülaritesi ortaya ciktiginda ellerini cektiler, hepsi bu kadar. Ben su halimle, hic yabanci destek olmadan onun topladigi oydan fazlasini alirim, kimse kendini aldatmasin.

Cevizoglunun yerini YIGIT BULUT almistir.

http://www.habervesaire.com/site_media/uploads/2008/04/04/yigutbulut_haber.jpg

taycunist
21.10.09, 02:43
Hûlki Cevizoğlu, 21 Ekim 2009

KİM?..

Bir taraftan törenle terörist karşılanıyor.

Öte yandan, törenle, başlarına bastırılarak aydınlar, gazeteciler, generaller, medya patronları Silivri’ye tıkılıyor.

Bir yandan Azerbaycan bayrakları yasaklanıyor; öte yandan PKK bayrakları devletin gözü önünde açılıyor.. Teröristler Türkiye’ye dönüyor.

Dağdakilere özgürlük varsa, bağdakilere niçin yok?

Üstelik dağdakiler terörist.

Bağdakiler ise, henüz ceza almamış, mahkemesi bile bitmemiş general, profesör, gazeteci, medya patronu ve aydınlar..

BİZİM BİR DEVLETİMİZ VARDI!..

Önceki gün, Kandil Dağı’ndan 8 PKK’lı, Mahmur Kampı’ndan ise 26 mülteci olmak üzere toplam 34 kişi Habur Sınır Kapısı’ndan Türkiye’ye girdi. Haberlere göre, kendilerini PKK bayraklı 50 bin kişi karşılamış.

Devlet de bu “açılımı” destekliyor!..

Teröristbaşı Abdullah Öcalan da, böylece gücünü (!) göstermiş oluyor. İmralı gibi güyâ tecrit edilmiş bir ada cezaevinden bir emriyle dağdakileri itaat ettiriyor!..

DTP resmen PKK’lı olduğunu kanıtlamış oluyor, PKK adına resmen pazarlık yapıyor, Genel Başkanları Ahmet Türk basın toplantısında Öcalan’a sayısız kez “Sayın” diye hitap ediyor.

Onların gelişinin beklendiği saatlerde NTV’de konuşan Hüseyin Çelik, “Suça karışmamışlarsa sadece ifadeleri alınır” diyordu. Suça karışıp karışmadıkları sadece kendi ifadelerine mi bağlı? Eğer öyleyse, Ergenekon denen soruşturmada niçin ifadeler yetmedi de iddianameler hazırlandı?.. Bu PKK’lılar hakkında bir iddianame niçin yok? PKK’lı değillerse niçin geldiler?

KİM CESARET EDEBİLİR?.. KİM?

Bu ülkenin askeri, ordusu vardı.. İstihbarat örgütü vardı.. Polis örgütü vardı.. Sivil toplum kuruluşları, devlet tecrübesi ve terbiyesi vardı..

Nerede bunlar?.. Onların sessizliği onay değil midir?..

Onların onayladığına Türkiye’de kim karşı çıkabilir, kim?..

Gazeteci mi, sade vatandaş mı, aydınlar mı, politikacılar mı?.. Kim?..

Şimdi kim “söz söylemeye” cesaret edebilir?..

Bu durumda kim, başına “örgütlü bir belâ” gelmeyeceğinden emin olabilir?.. Şimdi kim, “bunlar doğru değildir” diyebilir; Ergenekoncu, darbeci, iç savaş kışkırtıcısı gibi yaftalarla damgalanma korkusu olmadan?.. Kim?..

Başbakanın ve Cumhurbaşkanının desteklediği, askerin, istihbaratın, polisin ses çıkarmadığı bir süreci eleştirmek ne kadar zor ve ne kadar anlamsız, ne kadar sonuçsuz.

Avrupa Birliği’ne bakın. Nasıl da memnun?..

Daha önce, “Anlık istihbarat vereceğim, sen de onları vuracaksın” diyen ABD ne kadar da memnun?..

İşte biz de çaresizce, ilerde tarihe mal olur, tarihten ders alınır diye yazıyoruz!..

YA, ASKER ANALARI DAVA AÇARSA..

Bu gelişmeler karşısında evlâdı şehit olmuş, yine de “vatan sağ olsun” demiş analar, babalar, kardeşler, eşler.. şimdi dâva açma hakkına sahip değil mi?..

Yarın Genelkurmay Başkanlığı’na, Hükümete, İçişleri Bakanlığı’na dâva açarsa haksız mıdır?..

“Benim oğlumu niçin sağ göndermediniz?” derse, mahkemede ne karar çıkar?.. Bunun altından kim kalkabilir?..

Başbakan dün DTP’yi kastederek, “Legal örgütün temsilcisi, illegal örgütün temsilcisi olarak konuşamaz” dedi.

Yani, bir başka ifadeyle “Yasalara göre kurulmuş bir siyasi parti, terörist PKK’nın temsilciliğini yapamaz” dedi.

E, yapıyor.

Sadece şimdi mi?

Hayır. Peki neden işlem yapılmıyor?

Başbakan dünkü konuşmasında -bence- çok büyük bir hata da yaptı. Âhi Evran’ın sözlerini kendi politikalarına dayanak yapmak isterken, vahim bir hataya imza attı.

Âhi Evran, “Kapınızı açın” diyormuş, “Gelmeyene siz gidin” diyormuş!..

Peki Âhi Evran, “Teröristlere” mi kapınızı açın diyordu?.. Ülkeyi bölmek isteyenlere mi gidin diyordu?..

Vah ki vah..

Demişlerdi ya, “hazmede hazmede..” diye. Daha neler “sindirtecekler” neler?..

Ama unutulmamalı ki, Türkiye’yi yutma planı yapanların sindirimi mümkün olmayacaktır.

Öyle umuyorum. Belki de yanılıyorumdur.

taycunist
25.11.09, 21:45
Hulki CEVİZOĞLU

DSHP

Kasım 2009, Pazartesi günü Türkiye’nin 66. siyasi partisi kuruldu.
Adı: DSHP (Demokratik Sol Halk Partisi)
Ben de “kurucular” arasında bulunuyorum.
Bu parti neyi savunacak?.. Kimi yurttaşlarımız şöyle soruyor:
“Bu kadar partiye gerek var mı?
Bu, yeniden bölünme anlamına gelmez mi?”
Yanıtı açık ve net: “Hayır!..”


Bölmeye değil, birleştirmeye...
Çünkü; bunların 5-6’sının dışındakiler tabela partisi. Seçime gidildiğinde öne çıkan ve akılda kalan birkaç parti değil mi zaten?
Biz, Mevlâna’nın da dediği gibi, “bölmeye değil, birleştirmeye” geliyoruz.
İkinci soru da şu:
“Peki diğerlerinden farkınız ne?”
Onun yanıtını da aslında herkes biliyor. Ecevit’lerin “anti emperyalist” politikasını, ABD’ye direnişini biliyorsunuz. Benim görüşlerim ise ortada. Kitaplarımda ve 700 civarındaki Ceviz Kabuğu’nda çok net olarak ortada.
Sorunun yanıtı görüldüğü gibi net.
Antiemperyalist politikayı, Atatürk’ün ilkelerini birçok parti savunuyormuş gibi görünüyor ama, gerçekte tam tersine davrandıklarını da hepimiz biliyoruz.
DSHP bu ilkeleri yaşama geçirecek. Mustafa Kemal Atatürk’ün ve rahmetli Bülent Ecevit’in bu konudaki ödünsüz uygulamalarının savunucusu ve de uygulayıcısı olacağız.
Aktif bir politika izleyeceğiz.


Mazeretlere son!..
Toplumun tüm kesimlerinden gelen destekler de bize olan bu inancı
gösteriyor.
Son genel seçimde sandığa gitmeyen 11 milyon seçmen vardı. Bunlar, konferanslarda benim yüzüme de, herkese de şöyle diyorlardı:
“Oy verecek parti ve genel başkan bulamıyorduk.”
Şimdi bu mazeret de ortadan
kalkmadı mı?
Şimdi birkaç görüşü dile getireyim ki, DSHP daha net anlaşılsın.


Temel görüşler!
“Kanla kurtarıldı, kanunla verildi”: Kurtuluş Savaşı sırasında, türlü yokluklar ve güçlükler içinde, kanlarını dökerek, canlarını vererek Anadolu’yu kurtaran Türk halkı, topraklarımızın üstünü olduğu kadar, hatta ondan daha çok, topraklarımızın altında yatan ve Türkiye’ye hayat katabilecek zenginlikte olan kaynakları da kurtarmış oluyordu.(...) Uğrunda kan dökülerek, can verilerek kurtarılan yeraltı kaynaklarımızı, devletler üstü yabancı şirketlere kendi elleriyle sundular.

“Kapitülasyon tehlikesi”: Yabancı sermayeye aleyhtar değiliz.(...) Ancak gelecek yabancı sermayenin getirdiğinden fazlasını götürmemesi, Türk ekonomisine ve Türkiye’nin dış ödemeler dengesine gerçek bir katkıda bulunması gerekir. (...) Yabancı sermaye yeni bir dış sömürü unsuru olarak, Türk ekonomisini ipotek altına almamalıdır.

“İktisadi milliyetçilik”: Petrolde milliyetçi olmayan, borda, bakırda, volframda milliyetçi olmayan, kısacası yeraltı kaynaklarında ve ekonominin tümünde milliyetçi olmayan bir insan veya parti, hiçbir alanda milliyetçi sayılamaz.
Yeraltı kaynaklarımızın yabancılara kaptırılması, Kurtuluş Savaşlarımızın amaçlarına ihanettir.

“Eğitim”: İnsanların uyanışından, bilinçlenişinden sanki içgüdüsel bir korku duyanlar, Türk çocuklarına, Türk gençlerine bir şeyler öğreten, gerçekleri anlatan her öğretmene düşman gibi bakmaktadırlar.

“KARŞI DEVRİM”: İhtilâl, ille ordu ile yapılmaz. Ellerine kudret geçenlerin, o kudreti meşru kılan Anayasa düzenine karşı bu şekilde harekete geçmeleri de bir çeşit ihtilâl teşebbüsüdür.
Anayasa emri olan halk yararına bir toplum düzenini maddi veya manevi baskılarla, zorbalıklarla, hukuk dışı davranışlarla önlemeye kalkışmak da bir anlamda bir ihtilâl teşebbüsüdür.
Bir karşı ihtilâl, bir gerici ihtilâl, en hafif deyimi ile bir karşı devrim teşebbüsüdür.

* * *

Yukarıdaki sözlerin virgülüne dokunmadım. Bunlar rahmetli Bülent Ecevit’in sözleri.
Şimdi DSHP bu ilkeleri savunuyor ve bu ilkeler etrafında milletimizin her kesimini kucaklıyor.
Bu sözleri ve özellikle pratiğini diğer partilerde gördünüz mü?
Sizce de bu partiye ihtiyaç yok muydu?..

taycunist
24.01.10, 14:14
Hulki CEVİZOĞLU

'Balyoz' daha önce de vardı

Türk Ordusu’nu her ne pahasına olursa olsun “darbeci” göstermek için kampanyalar sürüyor.
Bir devletin bir ordusu, bir hükümeti olur. O devletin hükümeti ordusuna sahip çıkmayınca işte bunlar yaşanıyor.
Lafa gelince, Ordumuzu yüceltiyor gibi yapanlar, güya eleştirilerini “Orduya değil de içinde var olduğunda ısrar ettikleri çetelere” karşı gibi gösteriyorlar.
Acaba başka bir tek ülke var mıdır ki, ordusuyla savaşan bir medyası olsun?.. Böyle bir hükümeti olsun?..
Zaten bunu gizlemiyorlar da.
Ne diyorlar?
Önceleri, “Türk Silahlı Kuvvetleri’nin adı Türkiye Silahlı Kuvvetleri olsun” diye başladılar.
Sonra, “Yeniçeriler gibi Türk ordusu lağvedilsin, Nizam-ı Cedit gibi yeni bir ordu kurulsun” demeye başladılar.
Daha sonra, paşalar tek tek gözaltına alındı, hapse atıldı; işte tam o sırada teröristbaşı Öcalan’a “Paşalık rütbesi verilsin” deme cesaretine kavuştular.
Şimdi de, Türk Ordusu’nu yeni bir zan altına sokabilmek için bir “Balyoz” darbe planını ortaya attılar.
Yok darbe olacakmış, bir kısım gazeteciler onlara yardım edecekmiş (kendileri dışardan fonlanıyor ya, herkesi öyle biliyorlar), darbe hükümetinin başbakanı ve bakanları bile belli imiş, vs, vs.
Oysa yazılanları okuyunca, “Yahu ne akıllı adamlar, çok iyi senaryo yazmışlar, bak kimsenin aklına gelmeyen neleri düşünmüşler” diyemiyorsunuz.
Çünkü, normal zekadaki bir insanın günlük gazeteleri okuyarak yazabileceği sıradan iddialar bunlar. (Tüyden, kıldan nem kapılan bir dönemde olduğumuz için, bir kez daha belirteyim ki, darbeci varsa mutlaka cezasını ibreti alem çekmelidir.)
Adı geçenler, aylarca gazetelerde “yasal” parti oluşumlarında adı geçen insanlar.
Darbenin adı da yeni değil. Okuyanlar bilir, “Balyoz” daha önce de vardı. Açın bakın benim “Kod Adı 68” adlı kitabıma, yaptığım Ceviz Kabuğu programlarıma. Kaç kez yazıldı, söylendi. Balyoz planı, 12 Mart öncesinin modası idi. O dönemde, tıpkı şimdiki gibi, darbeden sonra başbakan yapılacak isimler vardı. (O zaman daha şaşırtıcı isimler ortaya atılıyordu. Daha zekice idi.)
Üstelik o tarihte, bir de “Balon harekâtı” bile vardı.
Okuyun bakalım, bugünkü balonlarla bir benzerliği var mı?
Yüce Allah ne diyor?
“Hiç bilenle bilmeyenler bir olur mu?”
E, işte bilmeyenler böyle kandırılıyor..
Taraf’a teşekkür etmeli
Bu son iddiayı yine Taraf gazetesi ortaya attı. Ne kadar yalanlanırsa, yalanlansın bu son olmayacak.
Çok önceden ortaya çıktı ki, bu bir yıpratma ve “onursuzlaştırma operasyonu.” Bu, son darbe vurulana kadar devam edecek.
Türk Ordusu da, Türk Hükümeti de şimdi olduğu gibi seyredecek ve kısır tartışmaları sürdürecek.
Öte yandan, Taraf gazetesine teşekkür etmek gerekir.
Niye?
Çünkü, işin başka bir boyutu da var... Darbe iddiasının dışında, 7 yıl önce, 1. Ordu Komutanlığı’nın yaptığı bir “Savaş tatbikatı senaryosu” da, çarşaf çarşaf yayınlanıyor. Ses bantlarıyla birlikte.
İyi ki, Taraf bunu yazdı. Düşünsenize, Taraf bunu yazmasaydı ve Türkiye bir savaşta olsaydı.
Bu planlar (senaryolar) çalınmış ve düşmanın elinde. Türk ordusu düşman tarafından tek tek avlanıyor olacaktı ve bizler bunu bir türlü anlayamıyor, başka bahaneler buluyor olacaktık. Büyük bir olasılıkla da, savaşı yitirecektik.
Türkiye, yeni savaş tatbikatı planları yapılıncaya kadar bir savaşa girmezse yırttık.
Böyle bir durum ne acı değil mi?
Demek ki, öyle “kozmik” mozmik odalar da palavra imiş (diyesi geliyor insanın.)
Türk Ordusu kevgire dönmüş de haberimiz yokmuş (diyesi geliyor insanın.)
Kaça konuştunuz?
Bu arada, PKK’nın iki numaralı teröristi Şemdin Sakık, Can Dündar’a demeçler verdi.
Bunlar her yerde yayınlandı.
Söyledikleri ayrı bir tartışma konusu da, acaba kaç paraya konuştuğunu, Can Dündar’ın Sakık’a kaç para verdiğini merak ediyorum.
Öyle şey olur mu demeyin, çünkü, daha önce oldu.
Ben Kanal 6 Televizyonunda iken, kendisiyle röportaj girişimim olmuş ve “para” yüzünden gerçekleşmemişti. O tarihte Güneri Civaoğlu, kendisine para verip röportaj yapmıştı. Sakık, bana herkesin yanında “Sen kaç para vereceksin? Ben bedava konuşmam. Hapiste paranın ne kadar önemli olduğunu biliyorum” demişti.
Hatta, arkasına Türk bayrağı ve Atatürk resmi bile koydurmamış, “Kaldırın bunları buradan” demişti. Can Dündar’ın çekimlerinde de bu tavrını sürdürmüş ki, orada da bunlar yoktu.
Belki de parasız konuşmuştur. Ama, Sakık’ın “Keşke Helin Avşar gelseydi” sözünü okuyunca, fiyatını daha da artırdığı ve pazarlığı kızıştırdığı anlaşılıyo

taycunist
21.03.10, 17:30
Hulki CEVİZOĞLU

Almancı mı olalım, Amerikancı mı?

Böyle soru olur mu?
E, oluyor işte.
Bir olayın gerçekleşmesi söz konusu ise, sorusu da
soruluyor?
Almancı mı olalım, Amerikancı mı?..
Bu sorunun gerçek anlamı, Alman güdümüne mi girelim, Amerikan güdümüne mi girelim, demek.
Yani, bizi kim yönetsin, anlamında...
Niçin biz kendi kendimizi yönetmiyoruz, dediğinizi duyar gibiyim.
Yani, Türkleri Türkler yönetsin istiyorsunuz.
Bunu söylemek sizi bir anda “Turancı” ya da “Faşist” yapabilir!
Ellerinde kara leke ile dolaşıp, yurtseverlere bulaştırmak için hazır bekleyen iç-dış odaklar (gafiller), Türkiye’yi ve Türkleri yabancıların yönetmesinden memnun ve mutlular. Dahası, bunun farkında bile değiller. Hani, şimdi moda oldu ya, “Bazı kişiler Ergenekon’a üye olduklarını bilmiyorlar” sözü. Onun gibi.
Bugün bizler, Türkiye’yi Türkler yönetiyor sanıyoruz.
Oysa uluslararası kuruluşlar ve ittifaklar aracılığı ile kendi başınıza hareket etmeniz asla mümkün değil. Aşağıda değineceğim.

Bağırmaktan başka çare yok mu?
Bu tartışmaya nereden
geldim?
Anlatayım.
Çanakkale Deniz Zaferimizin 95. yılını kutluyoruz.
Doğal olarak eski defterler açılıyor. 95 Yıl kadar önce Türk Ordusu’nun komutası Almanların elinde idi. Yani, “Türk” Genelkurmay Başkanı bir “Alman” idi!
Türklerin yakın tarihte Almanlarla bir savaşı olmadı. Almanlar Türkiye’yi hiç işgal etmedi. Almanlarla müttefik olduk. (Orası da çok tartışılır ya.)
Türk-Amerikan ilişkileri ise çok farklı. Diyebilirsiniz ki, Amerikalılar Türkiye’yi işgal etti mi?
Evet etti!
“1919’un Şifresi” adlı kitabımda bunun belge ve fotoğraflarını sundum. Kitap yaklaşık 50 bin adet sattı. Okuyucu çok ilgilendi. Ama ülke çapında bir ses çıkmadı, televizyonlarda tartışma programlarına davet edilmedim, gazeteler lehinde ya da aleyhinde yazı yazmadılar. (Aleyhinde bile yazsalar gündeme gelir, milletin tümü uyanır, aman uyandıran biz olmayalım, diye düşündüler herhalde!..)
1919’da ülkemiz işgal edilirken dönemin ABD Başkanı Wilson Paris’te işgal kuvvetlerine komuta ediyor, emir veriyor; Amerikan savaş gemileri denizlerimizde cirit atıyor, İzmir’de karaya çıkan Yunanlılara eskortluk (korumalık) yapıyor, Samsun ve Trabzon denizden bombalanırken de gözlemci(!) olarak bulunuyordu.
Bugünkü Amerikan ilişkilerini ise hepiniz biliyorsunuz.
Savaş tarihinden söz ettiğimiz için tekrar soralım.
Orduyu kim yönetir?.. Türk Ordusu’nun komutası
nerededir?
Bu tehlikeli bir soru. “İyi sıhhatte olsunlar” ın eşref saatine denk gelmezseniz başınıza binbir belâ gelebilir ve siz bunun nereden geldiğini tahmin bile edemezsiniz.
Ama biz yine de sorduk.
Orduyu kim yönetir?
Başında bizim komutanlarımızın olması, ordumuzu bizim yönettiğimiz anlamına gelir mi? (Tıpkı, hükümeti bizler seçsek bile, Türkiye’yi Türklerin yönettiği anlamına gelmemesi gibi.)
Başta da söyledim. Uluslararası kuruluşlar, ittifaklar aracılığıyla dışardan yönetilme söz konusudur. O uluslararası kuruluşları kim kurduysa, bugün kim yönetiyorsa, aslında bizleri de onlar yönetiyor. (Bundan mutlu olanların bahanesi de hazır: “Bir derneğe giriyorsanız onun kurallarına uyacaksınız!” Sevsinler. Kuralı niçin sen koyamıyorsun?)
Örneğin Türk Ordusu uluslararası alanda kendi başına hareket edebilir mi? (ABD, Avrupa’nın güçlü ülkeleri, Rusya, Hindistan ve Çin ediyor!) Türk hükümeti (hükümetleri), uluslararası alanda “bağırmaktan” başka ne yapabilir, hangi aleyhteki kararı
değiştirebilir?
Dün; açıktan açığa Almanlar “Türk” Genelkurmayının başında idi. Bugün ise; örtülü bir ABD denetimi söz konusu.
Bu şu demek: Eğer ordunuzu başkası yönetiyorsa, ülkeyi de o yönetiyor demektir! (Bugünlerdeki “Güçlü Ordu, Güçlü Türkiye” sloganı da bu duruma işaret ediyor olsa gerek.)
Pusuya düşürülenler!..
Yavuz Selim Demirağ’ın ifadesiyle bugün ülkemizde “Pusuya düşen Türk subayları” var.
Silivri’den mektuplar yazarak dertlerini anlatmaya çalışan meslektaşlarımız, sevgili gazeteciler var.
Tuncay Özkan bir yıldır soruyor: “Benim suçum ne? Hangi somut suçtan dolayı burada tutuyorsunuz?”
Mustafa Balbay soruyor: “Darbe günlüklerinin sahibi dışarda, ben niye içerdeyim? Darbeyi asker değil, ben mi yapacaktım?”
HHH
Şimdi aynı soruyu hep birlikte soralım: Almancı mı olalım, Amerikancı mı?..
Her ikisi de olmazsak, başımıza gelecekler nedir? Ve, bizi kendi ülkemizde kim kurtaracak, kim?
Sandığa gidip kaderine sahip çıkmayan 11 milyon “Türk” olabilir mi, ne dersiniz?

Kurtoglu1919
21.03.10, 22:51
Slm Taycunist
Zu deiner und allgemeinen Info, vor ein paar Jahren gab es einen ähnlichen zwischen fall wie der Sackaffäre im Nordirak, war aber auf dem Balkan irgend ein Deutscher Offizier hat da versucht dem Türkischen Offizier zuerklären das Sie den Deutschen gehorchen sollten, war nur eine kleine randnotiz in den Zeitungen, es hat natürlich wieder einmal niemand was gesagt, dazu auch keine Offizielle Prostestnote!
Saygilar

P.S. Somit hat es Berechtigung und Substanz soviel zu deinem Beitrag!

Gueltekin
06.04.10, 19:30
Sein Cousin hat es ja faust-dick hinter den Ohren


Şok bir ses kaydı daha...
Ses kaydı, TSK'da görev yapmış Hulki Cevizoğlu'nun kuzeni Binbaşı Uğur Cevizoğlu'nun başbakanı ve genelkurmay başkanını öldürmek ve camileri bombalamak için nasıl planlar tasarladığını deşifre ediyor.

Türkiye gündemini sarsacak şok bir ses kaydı daha ortaya çıktı.Video paylaşım sitesi Metacafe'de yer alan ve Habervaktim'in yayınladığı ses kaydında yıllarca TSK'da görev yapmış bir Binbaşı, nasıl planlar yaptığını, Genelkurmay Başkanını nasıl ortadan kaldıracağını, Başbakanın uçağını nasıl düşüreceğini, Camileri nasıl bombalayacağını, Hükümeti nasıl devireceğini, nasıl ülkede insanları, Türk Kürt herkesi sokağa çıkamaz hale getirip anarşi ortamı oluşturacağını, 700 Polisi nasıl öldüreceğini anlatıyor.

CAMİLERİ BOMBALAYACAK, BAŞBAKANI ÖLDÜRECEK BİNBAŞI BULUNDU(HULKİ CEVİZOĞLU'NUN KUZENİ BİNBAŞI UĞUR CEVİZOĞLU)
BALYOZ Darbe Planı ortaya çıktığında bu plan içerisinde yer alan Cami bombalama eylemi çok dikkat çekiciydi ve Genelkurmay Başkanı Orgeneral İlker BAŞBUĞ Allah Allah diye hücum emri veren bir Ordunun mensubu Cami bombalamaz demişti. Gerçekten öyle miydi? TSK içerinde bir Cunta yapılanması var mıydı? Ya da TSK personeli Cami bombalamaz, Başbakan, Genelkurmay Başkanı öldürmez miydi? Türk Kürt tüm İnsanları sokağa çıkamaz hale getirip anarşi kaos ortamı oluşturmaz mıydı? Cuntacıları tutuklamaya gelen polisleri öldürmez miydi? Peki bütün bunları planlayan Genelkurmay Başkanlığına bağlı Silahlı Kuvvetler Akademisinde Plan subayı olamaz mıydı?

Genelkurmay Başkanının açıklamalarına bakılacak olursa bu pek mümkün değildi. Böyle olsa bile darbe düşüncesi olan personel TSK'da barınamazdı. Ancak dinleyeceğiniz ses kaydında yıllarca TSK'da görev yapmış koskoca Binbaşı Rütbesine gelmiş bir subayın nasıl planlar yaptığını bu planları yapan Binbaşının nasıl TSK'da barınabildiğini göreceksiniz ve BALYOZ darbe planının ne kadar da paralelinde TSK içerisinde bir Cunta yapılanmasının olduğuna şahit olacaksınız. Binbaşı gelişen olaylar karşısında BALYOZ gibi planların yanlış olduğunu değerlendiren Genelkurmay Başkanını Hükümete karşı pasif kalmakla, ses çıkarmamakla darbe yapmamakla suçluyor ve Genelkurmay Başkanını nasıl ortadan kaldıracağını, Başbakanın uçağını nasıl düşüreceğini, Camileri nasıl bombalayacağını, Hükümeti nasıl devireceğini, nasıl ülkede insanları Türk Kürt herkesi sokağa çıkamaz hale getirip anarşi ortamı oluşturacağını, 700 Polisi nasıl öldüreceğini anlatıyor. Tüm bunlar için ise isteği para 10 milyon dolardan fazla değil?

İŞTE ŞOK SES KAYDININ DEŞİFRESİ
- Genelkurmay bir şey diyor olsaydı o koltukta bu saate kadar oturmazdı derim.

- Salak salak konuşuyorlar ya. Konuşmuycan kardeşim. Konuşmuycan , konuşmuycan , konuşmuycan ondan sonra konuştuğunda tam konuşçan, şeyler böyle yapıyor. Topla genelkurmay başkanı olarak tüm kuvvet komutanlarını şimdi. Ordu komutanlarını da çağır yanına. Tamam mı, ondan sonra, kolordu komutanlarını da çağar hep beraber, ankara'da toplan acil toplantıya çağırıyorum diyceksin. Ve hemen şeye geçiş yapcan diyceksin ki : eee. “türkiye'de terör sorunu ikinci öncelikli sorun haline gelmiştir. O nedenle” diyceksin şey eee “ eski harekat planlarına geçiliyor, güneydoğuya yollamış olduğumuz takviyeten yollamış olduğumuz tankların hepsini gerisin geri çağıracaksın geçirceksin şeye edirne'ye bilmem neye istanbul'a. Bunları yapmak zorundasın. Yapmadığın andan itibaren işin bitti demektir.

- Bunları yapacan ondan sonra adamlar bir şey yapacaklarsa ondan sonra yapacaklar senin görevini almaya o zaman kalkacaklar. Diyeceksin ki “tamam görevden alabilirsin” ama yerine gelen adama diyceksin ki “beni görevden almış olsalar bile geri adım atmayacaksın”. Emir veriyosun adama, artık geri adım atacak bir şeyleri kalmayacak. Ama doğru dürüst adam lazım ya, adam yok memlekette.

- benim artık bu adamlara hiç güvenim kalmadı. Bunlar şahsi menfaatleri uğruna türk silahlı kuvvetlerini satıyorlar.

- genelkurmay başkanı varya genelkurmay başkanının uçağını da indirebilirim. Havaalanında her türlü şeyi yapabilirim.

- genelkurmay başkanımız..larımız satın alıyorlar zannediyorum. Genelkurmay başkanı olacak adam satın alınacak kişinin olmaması lazım içeriye girmekten korkmuyor olması lazım.

- başbakanı o gün öldürürüm. İçeriye gireceğimi bile bile öldürürüm.

- sen bana bir tane lav silahı, iki üç tane kanas mermisi birkaç kanas bul. Ondan sonra ben de birkaç tane silahımı falan yapar ondan sonra gereğini yaparım. Uçağı şeyin orda vurmayı düşünüyorum. Ev kiralıcam sonra gidip şeyin uçağını patlatıcam, kalkışta.

- havaalanında olcak. Ev kirala bir ay.

- bak bu anayasayla başbakan öl-öldüğü anda, tamam mı, hükümet düşüyor. Yerine başka birisi de gelemiyor. Hükümet düşünce, eee, yerine hükümet kurulmak zorunda baş-cumhurbaşkanı birisini görevlendirmek zorunda. Cumhurbaşkanını görevlendirdiğinizde şey yapacaksınız. Baştan da söylücen, önce vurcan patlatcan sonra emniyeti arıycaksın ses kayıtlarına girceksin, şeysiz kamerası olmayan bir yerden ücra bir köşeden gitcen oradan telefon açacaksın. Şeyi söylüceksin diceksin ki: kardeşim başbakanın uçağını ben vurdum, havaya uçtu bundan sonra türkiye cumhuriyetinde başbakan olacak adam dikkat edecek.

- tabi. Başbakan olacak adam da dikkat edecek, diğerleri de dikkat edecek, e şimdi akp'liler hep dikkat edecek. Bir yandan da iki milyar doları ben yedirmem diyceksin. Bi milyar dolarını istiyorum o paranın diyceksin, tamam mı, adamlara aynen böyle söyliceksin, başbakanın ailesine söyleyin bir milyar doları hemen istiyorum diceksin.

- bir şeyler yapması lazım. Bişey diyim mi, ben on milyon dolar bulsunlar ben çocukların hayatını falan garanti altına alıyım yurtdışında,eee eğitimi falan filan alayım,

- iş on milyon dolara bakıyor gidip evimi alırım bilmem neyi alırım, çocukları nereye gideceksem şey yaparım. Ondan sonra…

- ya götürürüm ya hiç şey yapmıyorum. Bu adam bunun asıl korkması gereken bu saaten sonra üniversite mezunları, tamam mı. Üniversite mezunlarını işsiz bırakırsan, adam bombanın tarifini indirir, öğrenir, yapar, tamam mı, ağzına bile sıçar bu ibnelerin.

- artık şey yapacaksın, kaos yaratacaksın bu ülkede. Yani insanlar evden çıkamaz hale getirecesin, türkü kürdü evden çıkamaz hale getireceksin. Anarşizm gerekiyor yani. Bir ülkenin refahı için anarşizm gerekiyor.

- ben eskiden camilerin bombalanmayacağını düşünürdüm ama bombalayacaksın gerekiyorsa. Cuma namazından sonra, cephe aldırma, bağlıycan yani, cuma namazında bombalayacaksın bu şerefsizleri.

http://www.timeturk.com/%C5%9Eok-bir-ses-kayd%C4%B1-daha_119368-haberi.html