piramses
27.06.05, 17:00
Asteriks Türklere karşı
Ahmet Insel
Avrupa Birliği anayasal sözleşmesine Fransa ve Hollandada seçmenlerin hayır demesinin faturası ilk elde üye adaylarına kesildi. 16-17 Haziran Avrupa Konseyinin hazırlık çalışmaları sırasında, önce Fransa Türkiye ile müzakerelere başlama tarihinin karar taslağında yer almaması mücadelesi başlattı. Avusturyanın hevesle desteklediği bu girişimin ardından, 2007de üye olmaları öngörülen Bulgaristan ve Romanya hakkında başka ülkelerden çatlak sesler yükseldi. Ulusal kahraman ilan ettiği generali Uluslararası Ceza Mahkemesine teslim etmemekte direnen Hırvatistanın üyelik süreci bu ihtilaf nedeniyle fiilen askıya alınmış durumdaydı. Sonuçta AB hükümetleri ortak paydayı, Avrupa Konseyinin deprem şoku sonrası ilk toplantısından genişleme ile ilgili konuları kaldırmakta buldular. Diplomatik lisanla, 17 Aralık kararlarındaki genişleme ile ilgili bölümlere atıfta bulunulsa da, uzun bir dönemden beri ilk kez Avrupa Konseyinde genişleme konusunda resmen bir değerlendirme yapılmayacak. Ama kulislerde en fazla görüşülen konulardan biri genişleme olacak.
Bilindiği gibi Fransa, 17 Aralıktan aylarca önce, Türkiyenin aday üyeliğine karşı kampanyayı resmen başlatan ülke olmuştu. Cumhurbaşkanı Chiracın kurduğu, iktidardaki parti UMP, 2004 nisan ayında Türkiyenin üyeliğine karşı çıkma kararı almış ve o günden itibaren ayrıcalıklı ortaklık lafını ısrarla dile getirmeye başlamıştı. Fransada sağın tüm katmanlarının üzerinde anlaştığı konulardan biri, Türkiyenin ABye ileri bir tarihte olsa da üye olmasının kabul edilemez veya tasavvur edilemez bir gelişme olacağı idi. Cumhurbaşkanı Chiracın çevresi, bu konuda biraz farklı düşünmekle beraber, Fransız toplumunun önemli bir çoğunluğunun paylaştığı bu hissi dikkate alarak, AB anayasası referandumunu kurtarmak için, Fransız anayasasında geçen ilkbaharda bir değişiklik yaptılar. Üyelik kararı alınmış olan Bulgaristan ve Romanyayı, bir de üyelik yolunda ilerlemesini engellememek için Hırvatistanı muaf tutarak, bundan böyle AB üyesi olacak ülkelerin Fransada referandumla kabul edilmesi koşulunu bir anayasa hükmü haline getirdiler. Sonuçta referandumu kurtaramadıkları gibi, Türkiyenin üyelik sürecinin üzerine Damoklesin kılıcı gibi bir Fransa referandumunu yerleştirdiler. Üyelik sürecinin cazibe gücünü ipotek altına aldılar.
Daha ilginci, nisan ortasında Türkiyeyi ziyaret eden, UMPye yakın bir vakfın yöneticisinin yarı resmi çevrelerin kulağına fısıldadıklarıydı. Bugüne kadar ayrıcalıklı ortaklık lafını edenler, bunun somut olarak ne demek olduğunu tariften acizdiler. Bu kez, ayrıcalıklı ortaklık iktisadi ilişkilerin genişlediği (var olan Gümrük Birliği) ve Türkiyenin Avrupa Savunma ve Güvenlik Politikasına dahil olduğu bir model olarak sunuldu. Bu ustaca tasarlanmış öneride gönülleri fethedilmek istenenler iş ve asker çevreleriydi. Fransız diplomasisinin son dönemde öne çıkan kanadı Türkiyeyi pazar ve asker açılarından kabul edilir bulduğunu, Türkiyeye ilgisinin bu iki konuyla sınırlı olduğunu bu vesileyle belirtiyordu. Ucuz emek, hızla büyüme potansiyeli olan bir pazar ve diri, disiplinli, düşük maliyetli bir orduya yoğunlaşmış küstah bir ilgi olarak da tanımlayabiliriz bunu.
Öneride AB cazibeli değişim dalgasından şiddetle ürken otoriter-milliyetçi çevrelerin de ağzına bir parmak bal sürmek ihmal edilmemişti. Türkiye bu biçimde ayrıcalıklı ortak olursa, ne Kıbrısta Rum şantajı kalırdı, ne Kürt sorunu, ne Ermeni diyasporasının baskısı, ne de AB normlarına uymak için yüksek maliyetli çevre koruma harcamaları veya sosyal politika araçları...Bunun ardından riyakâr bir biçimde, ayrıcalıklı ortaklık ileride üyeliği dışlamaz demek de ihmal edilmiyordu. AB müktesabatının teknik cephelerini hayata geçirmek için uzun ve yorucu bir üyelik müzakeresi döneminin elzem olduğunu söyleyenler, şimdi bu müzakerelere ihtiyaç duymadan, Türkiyenin müktesebatın tüm gereklerini kendi başına yerine getirerek tam üye olacak duruma gelebileceğini ima ediyorlar. Türklere karşı ABnin koruyucu kalkanlığına soyunurken, ayrıcalıklı ortaklık yemini atmayı ihmal etmeyenlerin bir yandan da işadamı delegasyonu yollamaktan geri kalmamaları kaba bir karikatüre benzemiyor mu?
Ahmet Insel
Avrupa Birliği anayasal sözleşmesine Fransa ve Hollandada seçmenlerin hayır demesinin faturası ilk elde üye adaylarına kesildi. 16-17 Haziran Avrupa Konseyinin hazırlık çalışmaları sırasında, önce Fransa Türkiye ile müzakerelere başlama tarihinin karar taslağında yer almaması mücadelesi başlattı. Avusturyanın hevesle desteklediği bu girişimin ardından, 2007de üye olmaları öngörülen Bulgaristan ve Romanya hakkında başka ülkelerden çatlak sesler yükseldi. Ulusal kahraman ilan ettiği generali Uluslararası Ceza Mahkemesine teslim etmemekte direnen Hırvatistanın üyelik süreci bu ihtilaf nedeniyle fiilen askıya alınmış durumdaydı. Sonuçta AB hükümetleri ortak paydayı, Avrupa Konseyinin deprem şoku sonrası ilk toplantısından genişleme ile ilgili konuları kaldırmakta buldular. Diplomatik lisanla, 17 Aralık kararlarındaki genişleme ile ilgili bölümlere atıfta bulunulsa da, uzun bir dönemden beri ilk kez Avrupa Konseyinde genişleme konusunda resmen bir değerlendirme yapılmayacak. Ama kulislerde en fazla görüşülen konulardan biri genişleme olacak.
Bilindiği gibi Fransa, 17 Aralıktan aylarca önce, Türkiyenin aday üyeliğine karşı kampanyayı resmen başlatan ülke olmuştu. Cumhurbaşkanı Chiracın kurduğu, iktidardaki parti UMP, 2004 nisan ayında Türkiyenin üyeliğine karşı çıkma kararı almış ve o günden itibaren ayrıcalıklı ortaklık lafını ısrarla dile getirmeye başlamıştı. Fransada sağın tüm katmanlarının üzerinde anlaştığı konulardan biri, Türkiyenin ABye ileri bir tarihte olsa da üye olmasının kabul edilemez veya tasavvur edilemez bir gelişme olacağı idi. Cumhurbaşkanı Chiracın çevresi, bu konuda biraz farklı düşünmekle beraber, Fransız toplumunun önemli bir çoğunluğunun paylaştığı bu hissi dikkate alarak, AB anayasası referandumunu kurtarmak için, Fransız anayasasında geçen ilkbaharda bir değişiklik yaptılar. Üyelik kararı alınmış olan Bulgaristan ve Romanyayı, bir de üyelik yolunda ilerlemesini engellememek için Hırvatistanı muaf tutarak, bundan böyle AB üyesi olacak ülkelerin Fransada referandumla kabul edilmesi koşulunu bir anayasa hükmü haline getirdiler. Sonuçta referandumu kurtaramadıkları gibi, Türkiyenin üyelik sürecinin üzerine Damoklesin kılıcı gibi bir Fransa referandumunu yerleştirdiler. Üyelik sürecinin cazibe gücünü ipotek altına aldılar.
Daha ilginci, nisan ortasında Türkiyeyi ziyaret eden, UMPye yakın bir vakfın yöneticisinin yarı resmi çevrelerin kulağına fısıldadıklarıydı. Bugüne kadar ayrıcalıklı ortaklık lafını edenler, bunun somut olarak ne demek olduğunu tariften acizdiler. Bu kez, ayrıcalıklı ortaklık iktisadi ilişkilerin genişlediği (var olan Gümrük Birliği) ve Türkiyenin Avrupa Savunma ve Güvenlik Politikasına dahil olduğu bir model olarak sunuldu. Bu ustaca tasarlanmış öneride gönülleri fethedilmek istenenler iş ve asker çevreleriydi. Fransız diplomasisinin son dönemde öne çıkan kanadı Türkiyeyi pazar ve asker açılarından kabul edilir bulduğunu, Türkiyeye ilgisinin bu iki konuyla sınırlı olduğunu bu vesileyle belirtiyordu. Ucuz emek, hızla büyüme potansiyeli olan bir pazar ve diri, disiplinli, düşük maliyetli bir orduya yoğunlaşmış küstah bir ilgi olarak da tanımlayabiliriz bunu.
Öneride AB cazibeli değişim dalgasından şiddetle ürken otoriter-milliyetçi çevrelerin de ağzına bir parmak bal sürmek ihmal edilmemişti. Türkiye bu biçimde ayrıcalıklı ortak olursa, ne Kıbrısta Rum şantajı kalırdı, ne Kürt sorunu, ne Ermeni diyasporasının baskısı, ne de AB normlarına uymak için yüksek maliyetli çevre koruma harcamaları veya sosyal politika araçları...Bunun ardından riyakâr bir biçimde, ayrıcalıklı ortaklık ileride üyeliği dışlamaz demek de ihmal edilmiyordu. AB müktesabatının teknik cephelerini hayata geçirmek için uzun ve yorucu bir üyelik müzakeresi döneminin elzem olduğunu söyleyenler, şimdi bu müzakerelere ihtiyaç duymadan, Türkiyenin müktesebatın tüm gereklerini kendi başına yerine getirerek tam üye olacak duruma gelebileceğini ima ediyorlar. Türklere karşı ABnin koruyucu kalkanlığına soyunurken, ayrıcalıklı ortaklık yemini atmayı ihmal etmeyenlerin bir yandan da işadamı delegasyonu yollamaktan geri kalmamaları kaba bir karikatüre benzemiyor mu?