PDA

Archiv verlassen und diese Seite im Standarddesign anzeigen : Eine provokative Reise in die Geschichte



piramses
29.06.05, 16:27
ATAKÜRT

Ahmet Altan

17 Nisan 1995

ªªªªªªªªªªªªªªªªªªªªªªªªªªªªªª ªªªªªªªªªªªªªªªªªªª







Mustafa Kemal, Selanik’te değil de Musul’da doğmuş bir Osmanlı paşası olsaydı, Kurtuluş Savaşı’nı Türklerle ve Kürtlerle birlikte gerçekleştirdikten sonra kurulmasına önayak olduğu cumhuriyetin adını “Kürdiye Cumhuriyeti” koysaydı, kendisi de Meclis kararıyla “Atakürt” adını alsaydı...

Kürdiye Cumhuriyeti’nin bütün vatandaşlarına “Kürt” deneceği için hepimiz “Kürt” sayılsaydık, Taksim’e, Kadıköy’e, Kızılay Meydanı’na, Kordon’a “Ne mutlu Kürdüm diyene” pankartları asılsaydı...

“Kürdiye’de” Türk olmadığı, herkesin aslında Kürt olduğu söylenseydi, kendilerini Türk sananların aslında “deniz Kürdü” oldukları iddia edilseydi...

Kürtlerin “yedi bin yıllık” bir tarihi bulunduğunu, Anadolu’nun esas sahiplerinin Kürtler olduğunu, Moğolların, Hunların, Etrüsklerin aslında Kürtlerin atası sayıldığını, Osmanlıdaki Kürt paşalarının kahramanlıklarını derslerde okusaydık.

Teoman, Cengiz, Atilla, Osman gibi isimler almamız yasaklansaydı, Berfin, Beruj, Tiruj, Nevruz gibi isimler almak zorunda kalsaydık...

Türkçe televizyon kurulması yasak edilseydi, bütün televizyon yayınları Kürtçe yapılsaydı...

Romanlarımızı, hikayelerimizi, şiirlerimizi Kürtçe yazmak zorunda kalsaydık, yalnızca Kürt şarkıları dinleseydik, gazetelerimizi Kürtçe çıkarsaydık...

Okullarımızda yalnız Kürtçe okutulsaydı ve Türkçe okutulması yasaklansaydı...

“Biz Türküz, bizim bir tarihimiz, bir dilimiz var” dediğimizde sorgusuz sualsiz hapislere atılsaydık.

İstanbul’da, Ankara’da, İzmir’de, Bursa’da, Edirne’de polis sürekli olarak bizi izleseydi, “özel timler” bizim “Kürdiye Cumhuriyeti’ni” parçalamak isteyen “ayrılıkçılar olmamızdan” kuşkulanıp hepimize sürekli “suçlu” muamelesi yapsaydı, sırf Türk olduğumuz için hakaretlere uğrasaydık.

12 Eylül darbesinden sonra bütün batı bölgesindekiler hapishanelere doldurulsa, inanılmaz işkencelerden geçirilse, boğazlarına kadar çamurların içine battıkları hücrelere konsa, tazyikli sularla iç organları perişan edilse, azgın köpeklerle bacakları parçalansaydı...

Evlerimiz basılsa, ayrılıkçı “Türk teröristlere” yardım ettiğimiz iddialarıyla apartmanlarımız yakılsa, biz evimizden bir eşya bile alamadan çıkarılıp, Diyarbakır’a, Hakkari’ye sürgüne gönderilerek, çadırlarda yaşamak zorunda bırakılsaydık...

Biz Türkler buna razı olur muyduk, “işte hepiniz Kürdiye Cumhuriyeti’nin vatandaşı olarak birer Kürtsünüz, ayrıca Türklük diye niye tutturuyorsunuz, isterseniz başbakan bile olabilirsiniz” sözlerini bir hakkaniyet işareti olarak kabul eder miydik?

Yoksa, Türk kimliğimizin, dilimizin, kültürümüzün, bu ülkenin “eşit” vatandaşları olarak kabul edilmesinde ısrarcı mı olurduk?

Bu ülkenin Türk ve Kürt vatandaşları var ve tarih “Türk” çizgisinden yürümüş, bugün bizim “Türk” olarak kabul edemeyeceklerimizi Kürtlerin kabul etmesini istemişiz, bu yersiz istek sonunda patlamış, ülke önce teröre arkasından bir iç savaşa yuvarlanmış.

Türkiye’nin bu kanlı karmaşadan “demokrasiyle” ve Kürt vatandaşların “kimliklerinin” kabulüyle kurtulacağına inanan insanlar, bu düşüncelerini dile getirdiklerinde, bizim yöneticilerle taraftarları hep aynı soruyu soruyor:

- Nedir demokratik çözüm, nedir Kürt kimliği?

Biz Türkler, bir “Kürdiye Cumhuriyeti’nde” yaşasaydık ne isteyeceksek, bu isteklerin bugün Kürtler tarafından dile getirilmesini kabul etmektir demokrasi.

Kendimiz için isteyeceğimizi, bizimle eşit oldugunu kabul ettiğimiz insanlara vermemek için bu kadar kan dökmeye, ülkeyi bir çıkmaza sürüklemeye değer mi?

Değmez diyenler “demokrasi” istiyor işte.

piramses
29.06.05, 16:29
Gazeteci-yazar Ahmet ALTAN'ın Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'nde Türkiye'ye karşı açtığı “Atakürt” davası dostane biçimde sonuçlandı. Türkiye, terör ve ceza yasalarını Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi'nin ifade özgürlüğüyle ilgili madde ve içtihatlarına uyarlama güvencesi vererek, “Atakürt” davasında hüküm giymekten kurtuldu.

Ahmet Altan, 17 Nisan 1995 tarihli Milliyet gazetesinde yayınlanan “Atakürt” başlıklı makalesi nedeniyle, Devlet Güvenlik Mahkemesi tarafından 1 yıl 8 ay tecilli hapis cezasına çarptırılmış, cezası 1996 yılında Yargıtay tarafından onanmıştı. Bunun üzerine Ahmet Altan, 1996 yılında AİHM’ye başvurarak, Türkiye’nin ifade özgürlüğü ile ilgili Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesini ihlal ettiğini ileri sürmüştü.

dertli4u
29.06.05, 16:40
pirim


simdi baska bir konuyla ugrasmaktayim..sana cevabim kisaa olacak.

helen uygarliginda, bir sehir devletinin basi, diger sehir devletine haber gönderir;

gelirsem orayi yikarim, yakarim..vs. vs.

diger sehir devletinin basinin cevabi tek kelimedir "gelirsen"....

pirim

olmamis konuyu olmus kabul etmek üzerine kurgu olmaz.

altanin o yazisini zamaninda okudum..ona dava acan savcinin ve mahkemenin kafasina yazik..dava acmasalar konu bitecek..

sanki altan yazdi diye memleket batacak.

****

aptal yöneticilerin cezasini, toplum cekiyor..bu hep böyle oldu.

eger altanin yazdigi bir sekilde atakürt olsaydi, ayni seyleri, atakürt devletinin yöneticileri de yapardi.

****

$ark kafasi, $arkli mantigi, birbirinden irk olarak ayrilmiyor..

merak etme, tarla ayni tarla kabak ayni kabak olurdu gene.

****

anlastik...

piramses
29.06.05, 16:44
pirim


simdi baska bir konuyla ugrasmaktayim..sana cevabim kisaa olacak.

helen uygarliginda, bir sehir devletinin basi, diger sehir devletine haber gönderir;

gelirsem orayi yikarim, yakarim..vs. vs.

diger sehir devletinin basinin cevabi tek kelimedir "gelirsen"....

pirim

olmamis konuyu olmus kabul etmek üzerine kurgu olmaz.

altanin o yazisini zamaninda okudum..ona dava acan savcinin ve mahkemenin kafasina yazik..dava acmasalar konu bitecek..

sanki altan yazdi diye memleket batacak.

****

aptal yöneticilerin cezasini, toplum cekiyor..bu hep böyle oldu.

eger altanin yazdigi bir sekilde atakürt olsaydi, ayni seyleri, atakürt devletinin yöneticileri de yapardi.

****

$ark kafasi, $arkli mantigi, birbirinden irk olarak ayrilmiyor..

merak etme, tarla ayni tarla kabak ayni kabak olurdu gene.

****

anlastik...

iste düsünceden korkmasak her sey normallesecek..
her sey biraz zihniyet meselesi, sen almanyada Staatschutz deyip duruyorsun ama hich bir staatschutzkammer hakimi bu türr yazilarla ugrasmaz.. ama DGM 1,5 yil hapis kesmisti.. mesele kanun meselesi degil zihniyet meselesi

DeLaHoya
29.06.05, 16:49
Piro,

şu yazılarını bi özetlesen iyi olur. Metnin tümünü kim okuyacak.

Ay_Dogar
29.06.05, 17:49
Ahmet altan su gecenlerde alman gazetesinde yayinlanan, Türkiyeyi karalayan,tarihciymis gibi Ermeni Katliamindan bahseden,"aldatmak" kitabini yazan sahis degil miydi?

dertli4u
29.06.05, 18:05
iste düsünceden korkmasak her sey normallesecek..
her sey biraz zihniyet meselesi, sen almanyada Staatschutz deyip duruyorsun ama hich bir staatschutzkammer hakimi bu türr yazilarla ugrasmaz.. ama DGM 1,5 yil hapis kesmisti.. mesele kanun meselesi degil zihniyet meselesi

pirim

valla benim düsünceden falan korktugum yok..hatta keske daha seviyeli ama keskin tartisilabilse.

yalniz, zihniyet meselesi ile ilgili olrak müsaadenle , ufak bir itirazim var.

zihniyet yetmiyor sadece..imkan meselesi ayni zamanda..

imkan 1-

almanyada yazilan yazilarla, insanlari aldatmak zordur..ama türkiyede. cok rahatlikla insanlari yanlis yönlendirebilirsin(her iki taraf icin de gecerli)

imkan 2-

almanyadan bir örnek vermek isterim...bir arkadasin camina yazi yazildi...polise sikayete gitti..3 saat sonra polisle geldiler..ifadeyi alan polis 3 saat ten sonra, bir saat kadar da dükkanda arastirma yapti vs..yani mesainin 5 saati gitti..ok.

adamla sohbete basladik ve türkiyede iskence vs. konusu acildi(sene 1992)
kafamda düsünmeye basladim(genellikle kafada düsünülür:D )

türkiyede olsa idi ayni olay, yazi yazildi diye bu kadar ifade alinmazdi..bu kadar arastirma yapilmazdi..hatta yaralama hadisesi icin bile bu vakit harcanamazdi..dikkat et, harcanamaz di diyorum..

niye.

cünkü, koskoca istanbulda 20 bin polisle 16 milyonu koruyacak, olaylari sorusturacak vs.vs...ve zaten hergün bakan geldi, basbakan gitti muhabbeti, yollarda görev yapan ve hassas! görevlileri, konutlari koruma falan cabasi...
eee, zaten teknik olarak dogru dürüst birsey yoktu..6 ay egitimle polis yetistiriyorsun.

pirim,

ne yapacak türk polisi, alacak eline copu, (yada fantezine birakiyorum), konus ulan senmi yaptin? diyecek...sende ya kabul edeceksin, yada etmiyeceksin...ama genellikle kabul edeceksin..

prim,

konu sadece zihniyet meselesi degil..ayni zamanda imkan meselesi..

****

yumurtami tavuktan , tavukmu yumurtadan gibi oldu, idare et.

deryatulga
27.12.06, 00:04
Soykırım...

Çok basit ve sıradan bir soru sormak istiyorum.
1915 yılında bir Ermeni olmak ister miydiniz?
İstemezdiniz.
Çünkü öldürüleceğinizi biliyorsunuz şimdi.
Öldürülenlerin kaç kişi olduğunu iddialarla ve inkarlarla tartışıp, yaşanan bütün acıları rakamlara indirgemeyi bir yana bırakın.
Ermenilerin öldürüldüğünü reddeden kimse yok, değil mi?
Üç yüz bin kişi, beş yüz bin kişi, bir milyon kişi ya da bir buçuk milyon kişi.
Rakamların hangisinin tam gerçeği gösterdiğini bilmiyorum, kesin rakamı bilen biri var mı ondan da emin değilim.
Bildiğim, bu rakamların arkasında insanların, ölümlerin ve acıların olduğu.
Rakamları şehvetle tartışırken aslında insanlardan bahsetmekte olduğumuzu unuttuğumuzun farkındayım yalnızca.
O rakamlar öldürülen bebekleri, kadınları, yaşlıları, delikanlıları, genç kızları anlatmıyor bize.
Eğer bu büyük rakamları bir kenara bırakıp öldürülen insanlardan yalnızca bir tanesinin hikayesinin bize anlatılmasına izin versek, bugün “Ermeni soykırımı” lafını duyunca öfkeden çıldıranların bile içlerinin acıyacağına, gözlerinin yaşaracağına eminim.
Çünkü o zaman insanlardan söz edilmekte olduğunu farkedecekler.
Annesinin kucağından kopartılıp taşlara çarpılarak öldürülen bir bebeği, bir dağın yamacında kurşuna dizilen delikanlıyı, ince boynu sıkılarak boğulan bir yaşlı kadını bize anlattıklarında “onlar da Türkleri öldürmüşlerdi” demekten en taş kalplilerimiz bile utanır.
Onların çoğu kimseyi öldürmemişti.
İktidarlarını cinayetlere yaslamış, insafsız olduğu kadar beceriksiz bir yönetimin tutulduğu bir cinnetin kurbanı oldular onlar.
Bu kanlı cinnet ne övünebileceğimiz ne paylaşabileceğimiz bir vahşet.
Bu, utanacağımız ve mümkünse acısını paylaşacağımız bir katliam.
Ermenilerin, atalarının yaşadığı dramları bile neredeyse bir kenara bırakarak “soykırım olduğunu kabul edin” diye tutturmalarından, Türklerin de yüz binlerce insanın ölümünü kabul ederken bile “hayır, asla soykırım değildi” diye diretmesinden bu “soykırım” sözcüğünün lanetli bir önemi olduğunu seziyorum.
Ama gene de, bu sözcük politikada ve diplomaside nasıl bir önem taşırsa taşısın benim için büyük bir önem taşımıyor.
Masum insanların vahşice öldürülmüş olduğu gerçeği, bu gerçeğin adından daha önemli benim için.
Bu büyük dramın günümüze düşen gölgesine baktığımda ise Ermenilere yapılan bir başka büyük haksızlığı görüyorum.
Yakınlarını zalimce cinayetlere kurban vermiş olanların bugün bu acı için yas tutmalarına izin vermemek bizim suçumuz.
Bugün Türkiye’de hangi Ermeni öldürülen büyükannesi, dedesi, amcası için açıkça yas tutabilir?
İttihatçıların işlediği korkunç günahla bir ortaklığım yok ama yas tutmalarına bile izin verilmemesinin günahı bugün hepimize ait.
Bu günahı işlemek istiyor musunuz gerçekten?
Aranızda bir geceyarısı evi basılan bir ailenin öldürülmesine, annesini kaybeden küçük bir çocuğun tehcir denilen o mahşerde yapayalnız kalmasına, ak sakallı bir Ermeni dedesinin vurulmasına göz yaşı dökmeyecek kimse var mı?
Adına ister soykırım deyin ister demeyin, yüz binlerce insan öldürüldü.
Yüz binlerce hayat söndü.
Ermeni çetelerin de Türkleri öldürmüş olması Ermenilerin öldürülmüş olduğu gerçeğini gözlerden saklayacak bir mazeret olmamalı bence.
İnsan vicdanı öldürülen herkes için, Ermeniler için, Türkler için, Kürtler için yas tutabilir.
Bana sorarsanız tutmalıdır da.
Bebekler öldü, kadınlar, yaşlılar öldü.
Acı çekerek, ağlayarak, dehşete düşerek öldüler.
Öldürülenlerin ırkları ve dinleri gerçekten o kadar önemli mi sizin için?
O korkunç zamanlarda bile Ermeni çocuklarını kurtarmaya çalışan, bunun için kendi hayatını tehlikeye atan Türkler vardı.
Biz, öldürenlerin çocukları olduğumuz kadar kurtarmaya çalışanların da çocuklarıyız.
Öldürenlerin vahşetine sahip çıkmak yerine kurtaranların merhametine, dürüstlüğüne, cesaretine neden sahip çıkmayalım?
Bugün kurtarılacak kurbanlar yok ama kurtarılacak, sahip çıkılacak, desteklenecek bir yas var.
Ağır bir yasın çevresinde kanlı bir totem dansına dalmanın nasıl bir yararı olacağını düşünüyorsunuz?
Rakamları unutun, Ermenileri unutun, Türkleri unutun, boyunları kırılan, karınları deşilen, vücutları parçalanan bebekleri, gençleri, kadınları yaşlıları düşünün yalnızca.
Bütün o insanları tek tek düşünün.
İçinizde en küçük bir kıpırtı bile olmuyorsa, annesi öldürülürken ağlayan bir bebeği düşündüğünüzde gözünüzde bir dirhem gözyaşı belirmiyorsa, size söylenecek bir sözüm yok.
O zaman benim adımı “hainlerin” arasına yazın.
Çünkü ben öldürülen onca insanın yasını Ermenilerle birlikte tutmaya hazırım.
Bütün bu acımasız ve anlamsız tartışmaların ortasında hala kurtarılacak bir şey olduğuna ve ona da “insanlık” dendiğine inanıyorum çünkü.


9 Mayıs 2005, Pazartesi

deryatulga
27.12.06, 00:08
Ahmet Altan'ın yazdıklarını ciddiye almak bile aslında ona şeref vermektir.
Babası yıllar önce bir türlü okuyamayan oğlu Ahmet'i eninde sonunda meslek lisesine vereceğini sütununa taşımıştı. Sonra herhalde kıyamadı ki, denize nazır, diploma hazır özel okullardan birine kaydettirdi. Ahmet Altan'ın burada ara sıra edebiyat hocası olan Suna Tural'a "Hocam Allah yok değil
ni?" türünden derin felsefe kokan sorular yöneltmekten öteye fazla bir
parlak yönü olmadığını sınıf arkadaşlarından birinden dinlemiştim. Altan
sülalesinin bahtı 12 Eylül sonrası Turgut Özal'la açıldı. Özal'ın diğer
yakın çevresinin aksine aktarma yapacakları nokta ve vasıtayı iyi
bildiklerinden de ilerlemekte ber devamlar. Bunun en güzel örneği 31 Mart
olayı hakkında çırpıştırdığı roman sebebiyle İslamcılarla sarmaş dolaş
olması. Bu arkadaşlardan birine sormuştum, kendisinin Ahmet Altan'ın
romanlarındaki cinsel anlayış ve terbiyeyi çocuklarına verip veremeyeceğini.

Soruya soruyla karşılık vermek Amerikan serilerinden aşina olduğumuz bir ceza avukatı numarasıdır. Bizim TTK tarihçileri bu tür
tuzaklara rahat düştüklerinden hemen kendilerinden beklenen "Siz olsaydınız ne yapardınız?" soru cevabını patlatırlar. 1915 yılını dünyanın pek çok
yöresinde bilinçli olarak yaşamış insanların çoğunun "Keşke doğmaz olaydım!" dediğini farz etmek için elimizde güçlü ip uçları var. Evlerinden,
yurtlarından sürülen Ermenilerin yerinde olmayı da doğal olarak kimse
istemez. Küçük burjuva romantizminin esiri olmak gerekmiyor bunu itiraf
etmek için. Ancak Ahmet Altan mesajını kimlere yazdığını pek iyi bildiğinden
"Çünkü öldürüleceğinizi biliyordunuz!" cümlesini kama gibi araya sokuyor ki
bizim gibi kütükler ortadan "şak" diye ikiye ayrılsınlar, Ama üstad coğrafi
bir sınırlama getirme zahmetine bile katlanmamış. İki kutup arasındaki
enlemlere yayılmış ne kadar Ermeni varsa ölüme mahkumdur. Aynı Naziler'in
kendi nüfuz alanları dışındaki Yahudiler'in listesini çıkarttığı türden.
Ardından "belgeleri bırak, yaşanana bak!" propagandasının tekrarı geliyor.
Öldürülen Ermeni sayısı aslında önemsizse, "hemen şimdi öldürüleceğim"
bilinci onların içine nasıl yerleşmiş? Akçalı hesaplar güttüğü buram buram
kokan birinin "aslında insanlardan bahsetmekte olduğumuzu" unutmamıza
hayıflanması da bir o kadar ilginç. "Acı Paylaşma/Yara Sarma" taktiğinin
yerini şimdilerde alan "İki Damla Gözyaşı" korosuna Ahmet Altan'ın da
katıldığı anlaşılıyor. Yalnız burada bir takdim tehir hatası var gibi. Murat
Belge geçenlerde Ermeniler'in Türklere dertlerini yeterince anlattığını,
bundan sonrasının ise bir ahlak ve vicdan meselesi olduğunu söyledi. Bir de
bu söylemi tersine çevirirsek, Ermenilerin müslüman sivilleri öldürüp
çocuklarını tandırda yakan Antranik'i sırf bu marifetleri sebebiyle aziz
mertebesine çıkarttığını da Ahmet Altan gibilerinin unuttuğu anlaşılıyor.
Türk medyasında sırtının nasıl kalın olduğunu, Almanya'da bal gibi ettiği
sözleri inkar ederek kaç tane gazetecinin ekmeği ile oynadığını pek yakından bilenlerdeniz. Onun için kendisi gibilerin verdiği vicdan ve ahlak
derslerine ancak hor ve hakir bakabiliyoruz.

"Annesinin kucağından kopartılıp taşlara çarpılarak öldürülen" bebekler
belki vardır. Yabancı kaynakların belgelediği ise Ermeni annelerinin daha
yola çıkmadan çocuklarını sattıkları, satamadıklarını fırlatıp attıkları
merkezinde. Bunu yapanlar bütün Ermeni anneleri mi? Tabii ki değil, biz de
zaten genelleme yoluyla duygu sömürüsünün nereye vardığını göstermek
istiyoruz."Onlar da Türkleri öldürmüşlerdi!" demenin yanında "Türklere de yüzyıllardır soykırımına uğramaktan gına gelmişti!" demek te var. Ahmet Altan'ın babası efkar bastığında defalarca Rumeli Göçmenleri hakkında doğru dürüst bir kitap olmadığından yakınırdı. Mahdum Bey hem mülazim hem de evvel misali, hem edebiyatçı hem de tarih meraklısı olduğundan bu görevi üstlenecek tam adamdır aslında!

Büyük Friedrich "Savaşta patlayan ilk silah, gerçeğin ta kendisidir!" der.
Bu gerçeğin kurbanlarının da en başta siviller olduğunu 30 yıl savaşları
örneğinde olduğu gibi biliyoruz. "İnsafsız olduğu kadar beceriksiz bir
yönetimin tutulduğu bir cinnetin kurbanı olmuş" Ermeniler. Eh işin içine
cinnet girmişse, sanık zaten Tehlirian gibi beraat ettirilir. Biz de deli
akrabamızın verdiği zarar ve ziyanı tazmin eder, yaptıklarından da özür
dileriz. Ahmet Altan aslında burada bizim Dışişlerinin yıllardır Ermenilere
kabul ettirmeğe uğraştığı tezin savunuculuğunu yapıyor. Tehcir denen olay
Türk tarihinin en modern siyasal kararlarından biriydi. Modernizmin yüzünün
soğuk ve hatta zalim olduğu gerçeği "Küreselleşme denen olay Marx'ın
komünizm anlayışıyla örtüşmektedir!" diye buyuran dahileri pek kesmez ama, bizim de o kadar kusurumuz olsun.

Yapılanlardan kimsenin övündüğü yok, bugüne kadar da vaki değil. Ancak ben kendi hesabıma dünyaya gözlerimi bir Filistinli hatta yaşıma bakarak bir
Apartheid zencisi olarak açmamamı sağlayan insanlara minnettarım. "Yas
tutmalarına bile izin verilmeyen" zavallı insanlar da aslında bildiklerini
okusunlar. Benim sorunum yas tutmaya hangi tarihten başlamam gerektiği.
Prens Potemkin'in Özi kalesinde doğradığı 25000 Türkle başlamak fena olmaz.
Hem benim yüreğim Ahmet Altan'ın tarif ettiği türden nasır bağladığından
Sultan I.Abdülhamid gibi kederimden inme inerek ölmek gibi bir sorunum da
yok. Ermenileri "kurtarmaya çalışanların da çocuklarıyız" ama kurtaranların
da öldürenler kadar küfür yedikleri bir ülkede yaşıyoruz. Merhametleri,
dürüstlükleri, cesaretleri beş para etmiyor. "Çermikli Onbaşı Hüseyin"
yıllar sonra yiyeceği lafları bilseydi acaba bir Ermeni kızını evlat
edinirmiydi? Bu gözyaşı edebiyatına kısa bir tarihi notla son verelim. Yavuz
Sultan Selim küçücük yeğeninin boğulmadan önce cellatlara nasıl yalvardığını
kendisine Divan önünde rapor eden Bostancıbaşıyı dinlerken ellerini yüzüne
kapatarak ağlamıştır. 90 yıl önce yaşanmış bir olayı o devrin devlet
anlayışı ve değer yargılarından soyutlayarak "Size baba diyebilirmiyim
amca?" potasına dökmek, bu arada "insanlığı kurtarmak" gibi cafcaflı
iddialarda bulunmak, Türkiye'nin entellektüel çölünde bir serap kadar bile
hükmü olmayan bir uğraşı. Gerisini Ahmet Altan'ın hazırlamakta olduğu yeni
romanında okuruz İnşaallah!

deryatulga
06.09.08, 15:52
Ah ahparik



Ne zaman Ermenilerle ilgili bir yazı yazacak olsam, tuhaf bir şekilde elim insanın içini acıtan müzik parçalarından birine uzanıyor.

Keskin bir keman sesi ya da boğuk ve hüzünlü bir duduk dinlemek istiyorum

Bu ülkede bunun söylenilmesinden hoşlanılmıyor biliyorum ama yeryüzünün en büyük acılarından birini çektiler.

Sakın “onlar da bizi öldürdü” demeyin.

Bunu söylemek gerçekten ayıp.

Rus sınırındaki Ermeni çetecilerle Bursa’daki Ermeni kadının, Adana’daki yaşlı adamın, Sivas’taki bebeğin ne ilgisi var...

Ermeni olmaktan başka?

İttihatçılar insafsız bir soykırım gerçekleştirdiler.

Çok insafsız.

Bir an durun...

Durun ne olur bir an.

Ve, düşünün...

Bir gece evinizde oturuyorsunuz, kapınız çalınıyor ve sizi zorla alıp götürüyorlar.

Evinizin kapısı öyle açık kalıyor.

Yollara düşüyorsunuz.

Geceyarıları dağınık ve yorgun kalabalıklar halinde dağ yollarından geçiriyorlar sizi.

Yanıbaşınızda ihtiyar bir kadıncağız çöküveriyor.

Dipçikle vuruyorlar başına.

Öyle kıvrılıp kalıyor.

Ağlayan torununu kayalara çarpıyorlar.

Masal mı sanıyorsunuz bunları?

Siz Teşkilat-ı Mahsusa’yı biliyor musunuz?

İttihatçıların o korkunç örgütünü?

Hiç yanınızda karınızın ırzına geçtiler mi?

Hiç kocanızı göğsünden vurup öldürdüler mi gözünüzün önünde?

Bir gece evinizde oturup ailenizle yemek yerken sizi sırf Türksünüz diye yerlerde sürükleyerek götürdüler mi?

Sırf Ermeni oldukları için yüz binlerce insana böyle yaptılar.

Ermeni olmalarından başka hiçbir neden yoktu öldürülmeleri için.

Bir vicdanımız var bizim.

Aynı kandan geliyoruz diye katilleri, İttihatçıları, Teşkilat-ı Mahsusa’yı mı tutacağız yoksa başka bir ırktan bir bebeğin ölümüne mi ağlayacağız?

Ne çok Ermeni’yi kayalıklara yapıştırıp kurşuna dizdiler biliyor musunuz?

Sırf Ermeni oldukları için.

Nehirlerde boğdular.

Yorulup yere yıkıldığı için süngülediler.

Öldürdükleri Ermenilerin mallarını mülklerini yağmaladılar.

Tatlı şiveli tombul bir Ermeni gelinini, şakacı, koyu kara gözlü bir Ermeni dudusunu, koca elleri yonttuğu taşlar gibi kabarmış yaşlı bir taş ustasını düşünün...

Âşık bir Ermeni çocuğunu...

Çıtkırıldım bir Ermeni hanımını...

Düşünün bunları...

Ve, bunları bir geceyarısı bir dağ yolunda düşünün.

Açlar, yorgunlar, sefiller ve yalnızlar.

Bitlenmişler.

Hastalanmışlar.

Ölüme doğru götürüldüklerini biliyorlar.

Ölümlerine yürütüyorlar onları.

Ve, öldürüyorlar.

Yüz binlerce insan.

Yüz binlerce insan.

Irkları önemli mi gerçekten?

Kocanızı göğsünüzden çekip alarak bir duvara dayadıklarını düşünün...

Karınızı kolunuzdan koparıp bir kayanın arkasına götürdüklerini düşünün.

Başlarına bunlar gelen insanlar için, onlar Ermeniydi diye hiç üzülmez misiniz gerçekten?

Bir an, bir kısacık an kendinizi onların yerine koyun.

O anı, o çaresizliği hissedin.

Sevdiğiniz insanın öldürülmesinin ne demek olduğunu anlamak için bir içinizi yoklayın.

Türk olduğumuz için insanların çekmiş oldukları acıları görmezden mi geleceğiz?

İttihatçılar çok günah işlediler.

Çok insan öldürdüler.

Bir soyu kırıp geçirdiler.

Ve, biz yıllarca öldürülen bu insanların yakınlarına, sevdikleri için bir ağıt yakmayı bile yasakladık.

Bir ağıt&r arasında Ermenistan da vardı. Yani Ermenistan’ı tanıyan devletlerin başında Türkiye geliyordu. Türkiye bağımsızlığını tanıdığı bu eski Sovyet cumhuriyetleriyle diplomaside adet olan bir protokol imzalıyor ve/veya bir nota teatisi yapıyordu.
Sovyetler ile imzalanan anlaşmalar
Bu diplomatik uygulamanın sebebi Türkiye’nin daha önceden Sovyetler Birliği ile imzalamış bulunduğu anlaşmaların söz konusu cumhuriyetler tarafından da tanındığının tespit ve tescil edilmesiydi. Diğer bütün cumhuriyetler soru bile sormadan bu yöntemi kabul ettiler ve daha önceden yani bu ülkeler Sovyetler Birliği’nin parçası iken Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında imzalanmış bulunan antlaşmaları tanıdıklarını ortaya koydular.
Ancak Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tanımaya yanaşmayan Ermenistan böyle bir diplomatik prosedüre sürekli itiraz etti. Çünkü Ermenistan’ın bağımsızlık deklarasyonu Lozan sınırlarını tanımıyor ve Sevr temelinde Türkiye ile sınırların gözden geçirilmesini istiyordu. Daha sonra hazırlanarak yürürlüğe giren Ermenistan anayasası da bu deklarasyona atıfta bulunuyordu. Yani sınırların değiştirilmesi Ermenistan anayasasına girmiş oldu.
Aslında Ermeni yetkililer sınırların değiştirilmesi, Türkiye’den toprak ve tazminat istenmesi gibi konuları sürekli olarak ya imalı ya da açık ifadelerle gündeme getirdiler. Ama Türkçe lisanıyla yayın yapan gazete ve televizyonlar ile bir grup emekli büyükelçi bunları görmemekte ısrar etti. Son olarak 19-22 Aralık 2007 tarihleri arasında Ermenistan Milli Meclisi olağanüstü toplantılar düzenleyerek Türkiye’den taleplerini tartıştı. Ermenistan Dışişleri Bakanı, Dış İlişkiler Komisyonu Başkanı, Taşnak Partisi Genel Başkanı ve milletvekillerinin söz alarak katıldığı bu toplantıda Sevr temelinde sınırların yeniden ele alınması konusu gündeme getirildi.
Bu arada Türkiye’nin soykırım iftiralarını derhal kabul ederek özür dilemesi ve Ermenilere en azından kırk beş milyar dolar civarında bir tazminat ödemesi konusu karara bağlandı. Bu haberleri de Türkçe lisanıyla gazete ve televizyonlar görmezden geldi. Yabancı fonlarla beslenen sivil toplum kuruluşları (!) bu gelişmelere karşı kayıtsız kaldılar.
Gül Ermenistan’a gidiyor
İŞTE Gül böyle bir ülkeye gidiyor. Kendisi maçı, Orly katliamını gerçekleştiren katillerden birisiyle birlikte maçı seyredecekmiş dün gelen haberlere göre. Ne diyelim??? Yakışır demek geliyor; ama Türkiye Cumhurbaşkanı söz konusu olduğu için yutkunup kalıyoruz. Gül’ün 15 sene evvel Özal’ın cenazesine Levan Ter-Petrosyan’ın gelmesine gösterdiği tepkileri ve bugün neler yaptığını gördükten sonra insanın nutku tutuluyor. Ben kendisini Bosna savaşı yıllarında ‘İkincii Endülüs’ diye bütün Batıyı lanetlediği günlerden hatırlıyorum. Çok da yanlış değildi söyledikleri. Sadece diplomatik nezaketten yoksundu. Bilkent Üniversitesi Boutros Ghali’yi ağırlayacak diye ortalığı haklı olarak birbirine kattığı günlerden tanıyorum Abdullah Gül’ü. Çoğu zaman haklı olarak İsrail’i eleştirirken hatırlıyorum. Ama Aynı Gül şimdi Ermenistan gibi basit bir devletin ayağına yalvarırcasına gidiyor. Geçen kış Ankara’ya gelen İsrail Cumhurbaşkanına Bilkent. Üniversitesi’nde doktora verilmesini organize etti.
Aynı ziyaret vesilesiyle Ankara’ya gelen Filistin Devlet Başkanı Mahmud Abbas’a da doktora verilmesi aklından bile geçmedi. Eskiden işgal altındaki Azerbaycan topraklarını sık sık gündeme getirirdi. Şimdilerde aklından geçmiyor. Bütün bunları bir film şeridi gibi gözümün önünden geçirince ‘ne değişim yarabbi’ demekten kendimi alamıyorum. Başka söze gerek var mı?

deryatulga
06.09.08, 16:18
Her manyaga laf yetistirmeye ömür yetmez. Ahmet Altan isterse gidip ermeni soykrim anitina diz cöküp af dileyebilir. Hatta dizinin üstünde Ararat dagina cikabilir. Beni ilgilendirmez.

Biraz da ben manyaklik edeyim o zaman da, kendisine saglanan imkanlar bana da saglansin. Kücücük bir not: Ahmet Altan'in ettigi bu laflar hükümete cok yakin olan bir enteller grubuna ettirilen icazetli laflar. Sahibine kizarak köpegini
tekmelemek onun icin dogru olmaz. Hele Cumhurbaskanimiz sag salim geri dönsün ve ünlü proje mi, sürec mi iyice bir rayina otursun da, daha edilecek cok laf cikar!

Yakamoz
06.09.08, 16:29
Biraz da ben manyaklik edeyim o zaman da, kendisine saglanan imkanlar bana da saglansin. Kücücük bir not: Ahmet Altan'in ettigi bu laflar hükümete cok yakin olan bir enteller grubuna ettirilen icazetli laflar. Sahibine kizarak köpegini
tekmelemek onun icin dogru olmaz. Hele Cumhurbaskanimiz sag salim geri dönsün ve ünlü proje mi, sürec mi iyice bir rayina otursun da, daha edilecek cok laf cikar!

Hocam biz uyarimizi, sayenizde burada yaptik....kimse bildim bilmedim demesin.