PDA

Archiv verlassen und diese Seite im Standarddesign anzeigen : Vahdettin Hainmiydi? ve "Ecevit'e Haram olsun!"



piramses
19.07.05, 18:35
"Mustafa Kemal'in Padişah'tan habersiz Samsun'a gitmesi imkansız" ("")





http://www.zaman.com.tr/2005/07/19/ecevit-b.jpg Eski Başbakanlardan Bülent Ecevit, Osmanlı Devleti'nin son Padişahı Sultan Vahdettin'in hain olmadığı görüşünü tekrarladı.


"Bazı gerçeklerin açıklanma zamanı geldi" diyen Ecevit, İstanbul'da son derece iyi bilinen bir asker olan Mustafa Kemal'in Padişah'tan habersiz Samsun'a gitmiş olmasının imkansız olduğunu söyledi. Or-an'daki kütüphane evinde bir basın toplantısı düzenleyen Ecevit, son padişah Vahdettin hakkındaki bir gazetede yer alan ve kamuoyunda tartışmalara neden olan görüşlerine açıklık getirdi. Son Padişah Vahdettin ve son Sadrazam Tevfik Paşa'nın Sevr'i imzalamadığının altını çizen Ecevit, Tevfik Paşa'nın Londra Konferansı'nda Türk halkının asıl temsilcisinin Ankara hükümeti olduğunu da açıkca söylediğini ifade etti. Tevfik paşanın bu tavrının şahsi bir tavır olmadığını belirten Bülent Ecevit, Tevfik paşanın Sultan Vahdettin'in görüşünü dile getirdiğini kaydetti. Yanlış anlamaların ve yanlış bilgilerin tarihin yeterince bilinmemesinden kaynaklandığına dikkat çeken Ecevit, bu konuda tarihçilere büyük görev düştüğünü ifade etti. Mustafa Kemal Atatürk'ün o dönemin İstanbul'unda çok iyi tanınan bir asker olduğunu hatırlatan Ecevit, "İstanbul'dan kalkacak. Padişahin gözleri önünde ondan habersiz Bandırma vapuru gibi bir vapurla Samsun'a gidecek. Bu mümkün değil" diye konuştu. Ecevit, "Padişah, Atatürk'ün Samsun'a ne zaman gideceğini, niçin gideceğini elbette biliyordu. En azıyla göz yummuş olmalı" dedi. [15:47:00]

piramses
19.07.05, 18:40
Tarihçilerden Ecevit’e destek: Sultan Vahdettin hain değildi

Eski Başbakan Bülent Ecevit’in “Sultan Vahdettin vatan haini değildi. Kurtuluş Savaşı’na belirgin şekilde destek verdi.” sözleri tarihçilerden destek buldu.

Kuva-yı Milliye hareketinin Vahdettin tarafından başlatıldığını vurgulayan Osmanlı Araştırmaları Vakfı Başkanı Prof. Dr. Ahmet Akgündüz, Cumhuriyet ve Osmanlı dönemindeki yöneticileri ‘iyi’ ya da ‘kötü’ diye ayırmanın haksızlık olacağını belirtti. Akgündüz, “1922’den sonra Vahdettin hakkında söylenen hiçbir ithamı tarihsel kaynak olarak kabul etmiyorum. Siyasi demeçler belge olmaz. Vahdettin çok iyi yetişmiş bir diplomattır. Vatanı için hayatını, sülalesini feda etmiştir.” şeklinde konuştu. Kuva-yı Milliye başarıya ulaşana kadar Sultan Vahdettin ile Mustafa Kemal’in birbirini desteklediğini anlatan Akgündüz, daha sonra Hakimiyet-i Milliye gazetesinin Vahdettin’e ‘vatan haini’ demeye başladığını kaydetti. Akgündüz, sözlerini şöyle sürdürdü: “Anadolu’da kurtuluş hareketi başlatmak için Osmanlı Genelkurmayı Erenköy’de günler süren toplantı yapıyor. ‘Kimi bu işle görevlendirelim’ tartışması yapılıyor. Burada çıkan isimlerden biri Mustafa Kemal. Neticede karar Mustafa Kemal lehine veriliyor. Bunu 19 Mayıs’tan 3 ay önce söylüyorlar. Heyet Vahdettin’e giderek kararı iletiyor. Mustafa Kemal’in cumhuriyetçi olduğunu, saltanatı yıkıp kendisini devirebileceğini de söylüyorlar. Vahdettin ise ‘Vatan ve millet tehlikede. Vatanım kurtulsun da kim neyi kurarsa kursun. Getirin Mustafa Kemal’i görüşmek istiyorum.’ karşılığını verir.”

Bilgi Üniversitesi Karşılaştırmalı Edebiyat Bölüm Başkanı Prof. Dr. Murat Belge de fikirleri yüzünden Vahdettin’i vatan haini ilan etmenin yanlış olduğunu belirtti. “Bir padişah kendi devletini, memleketini istemez mi?” sorusunu yönelten Belge, şu görüşleri dile getirdi: “Vahdettin, Damat Ferit ve Ali Kemal’in İttihat Terakki’ye karşı birikmiş nefretleri var. İttihat Terakki, insanları nefret ettirecek çok şey yapmış. Ankara’daki hareketi de İttihat Terakki’nin yeni bir direnişi olarak yorumluyorlar. Bu da çok yanlış. Mustafa Kemal de İttihat Terakki tarafından itilmiştir. Ama çevresindeki adamların yüzde 80’i ittihatçıydı. Bazı tarih kitaplarında Vahdettin ve diğerleri hakkında yanlış bilgiler var. İdeolojimize göre akları karaları tespit ediyoruz. Çocuk o kitabı okuyunca bizim istediğimiz şekilde şunlar iyi şunlar kötü diyecek. II. Abdülhamit de benzer suçlamalara maruz kaldı. Abdülhamit, belki dağılan imparatorluğu kurtarmanın yolunu İslam birliği olarak düşündü. O zamanki düşmanları İngiltere ve Fransa’nın bünyesindeki Müslümanlara ulaşmaya çalıştı. Bunlar gerçek dışı düşünceler değildi. Abdülhamit gerçekçi ve kafası çalışan bir adamdı.”

Ders kitaplarımızda Vahdettin’in vatan haini olarak gösterilmesine tepki gösteren Marmara Üniversitesi Öğretim Üyesi Yard. Doç. Dr. Hanefi Bostan ise ‘ciddi bir içerik sorgulaması’ gerektiğini ifade etti. Vahdettin’in, Mustafa Kemal’in Anadolu’ya gönderilmesinde büyük emeği olduğunu kaydeden Bostan, kitaplardaki hain suçlamasının kaldırılmasını istedi. Bostan, “Ancak Vahdettin’in hatası yoktu demek de yanlış olur. İngilizlerin İstanbul’u işgali sırasında yaptığı yanlışlar vardır. Bunları bilerek yaptığını söylemek de yanlış olur. Olayları zamanın koşullarında değerlendirmek gerekir. Ancak hiçbir şey bir insanı vatan haini ilan etmemize yetmez.” dedi. [00:00:00]


http://www.zaman.com.tr/?bl=sondakika&alt=&trh=20050719&hn=193246

piramses
19.07.05, 18:48
80 yıl sonra bile...

"Vahdettin vatan haini değildi." Bu sözün bugün ilgi çekmesinin sebebi, hiç şüphesiz bu sözü söyleyen kişinin Ecevit olmasıdır. Yoksa Vahdettin'le ilgili "ihanet suçlaması"nın gerçek dışı olduğu bundan yıllar önce dile getirilmiştir. Nitekim tarihçi Yılmaz Öztuna "Ben, diyor, 40 yıl önce yazdım bunu!" Merhum Necip Fazıl Kısakürek de, Kadir Mısıroğlu da seneler önce, "Vahdettin gerçeği"ni Türkiye'ye tanıtmışlardı.

Evet, olayı manşetlere taşıyan, Ecevit'in bu görüşe sahiplenmesi olmuştur.

Ecevit, önce Zaman'a yaptığı açıklamada "Vahdettin vatan haini değildi. O, Kurtuluş Savaşına belirgin şekilde destek verdi." dedi.

Ardından Hürriyet konuşma yaptı Ecevit'le. Eski Başbakan Hürriyet'e de "Ben Vahdettin'e hiç hain demedim. Çünkü ne kadar zor koşullar altında padişahlık yaptığını biliyorum. Ülke işgal altındaydı. Ordusu kalmamış. Bu koşullar altında bile çok önemli işler yaptı. O hain değildir. Bazı hoş olmayan şeyleri mecburen yapmıştır. Kurtuluş savaşına açıktan olmasa bile belirgin şekilde destek oldu. İstanbul'dan ayrılacağı zaman devletin elinde külliyetli altın ve para vardı. O, çok az bir miktar aldı. İstese tümünü alabilirdi. Saygıdeğer bir davranışta bulundu." diye konuştu.

Böyle bir görüşü, Türkiye şartlarında bir siyasetçinin açıklaması kolay değildir. Nitekim Vahdettin'le ilgili gerçeği çok iyi bildiğini sandığım 9. Cumhurbaşkanı Demirel, Ecevit'in açıklamasından sonra bile "Bu yadırgatıcı bir beyandır. Ülke böyle bir beyanı kaldıramaz" diye tepki göstermiştir. Sebebi ne olursa olsun Ecevit, böyle bir Türkiye'de bu açıklamayı yapmıştır.

Vahdettin'le ilgili tesbiti Ecevit'in açıklamasını ilginç ve önemli kılan asıl sebep ise, Ecevit'in, CHP çizgisinden gelen bir politikacı olmasıdır. CHP kadroları, başından beri Osmanlı'ya dair her şeyi kötülemeyi, Cumhuriyet'i halka mal etmenin olmazsa olmaz şartı gibi görmüş, Milli Mücadele'yi yüceltmenin Vahdettin'den "hain üretmek"le mümkün olacağı varsamı içinde hareket etmiştir. Mustafa Kemal Paşa'nın Nutuk'ta "Saltanat ve hilafet makamında oturan Vahdettin soysuzlaşmış, şahsını ve bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta." diyerek çizdiği Vahdettin portresi de CHP çizgisini derinden etkilemiştir. İşte Ecevit, böyle bir zihniyet dünyasının içinden gelerek, o camiayı sarsacak bir açıklama yapmaktadır.

Bu, öfkeli tepkileri, ahir ömründe dışlanmayı, hatta aforoz edilmeyi göze almak demektir. Nitekim tepkiler akmaya başlamış bulunmaktadır. BM Türk Derneği Başkanı, eski Trabzon milletvekili Rahmi Kumaş "Böyle bir ortamda bunu dile getirmek Atatürkçülüğe ihanet etmektir. Asıl hain Ecevit'tir" demiştir bile.

"Vahdettin hadisesi", Türkiye açısından başka hususların altını çizme imkanı da vermektedir. Mesela:

-Türkiye, bazı gerçeklerin 80 yıl sonra bile söylenmesinin zor olduğu bir ülkedir.

-Türkiye'de, bazı gerçeklerin 80 yıl sonra bile öğrenilmesinin önünde engeller vardır. Yani neredeyse asırlık şartlanmalar söz konusudur.

-Devlet sorumluluğu üstlenenler, Türkiye'nin hala bazı gerçekleri konuşabilecek kadar rahatlamadığı düşüncesindedirler.

-İnsanlar aktif siyaset içinde iken gerçekleri ifade etmekten çekinmekte, cesaretlerini toplayabilenler ancak ömürlerinin sonuna doğru, gerçeğin aydınlanması yolunda bir ışık yakabilmektedirler.

-Tabii burada, henüz kapağı kaldırılmamış gerçeklerin varlığı üzerinde de pekala durulabilir. Burada pek çok sorunun sorulması mümkündür: Acaba neleri bilmiyoruz? Hangi konularda şartlandırıldık ve zihinlerimiz gerçek dışı bilgilerle doldu? Toplumun yanlış bilgilendirilmesi sebebiyle ülke neler kaybetti? Gerçeğin üzerine on yıllarca örtü örtenler, herkes için bilinmesi gerekenleri nasıl tesbit ettiler, hangi hakla tesbit ettiler? Çocuklarımızın dimağları nasıl bir gerçek dışılıkla dolduruluyor?

-Şu anda birilerinin yüreğinin top gibi gümlediğini tahmin etmek zor değildir. Çünkü iletişim patlaması, örtülü bir gerçek bırakmıyor.

Son bir söz:

Cumhuriyet'in ilk yıllarında yeni rejimi oturtmak için başvurulduğu ifade edilen "Osmanlı karşıtlığı" sürecinde pek çok yanlış yapılmıştır. "Osmanlı karşıtı bir Cumhuriyet" tanımlaması, Türkiye'deki kişilik bölünmesinin zeminini oluşturmuş, tarihinden kopuk nesiller yetişmesi tehlikesini doğurmuştur. Şimdi gerçekler birer birer ortaya çıkıyor. Bu defa, yeni nesillerde bir tarih sorgulaması başlayacak. Acaba tercihe şayan olan gerçeklerin böyle tesadüfi patlamalarla ortaya çıkması mıdır, yoksa eğitim





atasgetiren@yenisafak.com.tr (atasgetiren@yenisafak.com.tr)

Deniz
19.07.05, 23:41
"Mustafa Kemal'in Padişah'tan habersiz Samsun'a gitmesi imkansız" ("")





http://www.zaman.com.tr/2005/07/19/ecevit-b.jpg Eski Başbakanlardan Bülent Ecevit, Osmanlı Devleti'nin son Padişahı Sultan Vahdettin'in hain olmadığı görüşünü tekrarladı.


"Bazı gerçeklerin açıklanma zamanı geldi" diyen Ecevit, İstanbul'da son derece iyi bilinen bir asker olan Mustafa Kemal'in Padişah'tan habersiz Samsun'a gitmiş olmasının imkansız olduğunu söyledi. Or-an'daki kütüphane evinde bir basın toplantısı düzenleyen Ecevit, son padişah Vahdettin hakkındaki bir gazetede yer alan ve kamuoyunda tartışmalara neden olan görüşlerine açıklık getirdi. Son Padişah Vahdettin ve son Sadrazam Tevfik Paşa'nın Sevr'i imzalamadığının altını çizen Ecevit, Tevfik Paşa'nın Londra Konferansı'nda Türk halkının asıl temsilcisinin Ankara hükümeti olduğunu da açıkca söylediğini ifade etti. Tevfik paşanın bu tavrının şahsi bir tavır olmadığını belirten Bülent Ecevit, Tevfik paşanın Sultan Vahdettin'in görüşünü dile getirdiğini kaydetti. Yanlış anlamaların ve yanlış bilgilerin tarihin yeterince bilinmemesinden kaynaklandığına dikkat çeken Ecevit, bu konuda tarihçilere büyük görev düştüğünü ifade etti. Mustafa Kemal Atatürk'ün o dönemin İstanbul'unda çok iyi tanınan bir asker olduğunu hatırlatan Ecevit, "İstanbul'dan kalkacak. Padişahin gözleri önünde ondan habersiz Bandırma vapuru gibi bir vapurla Samsun'a gidecek. Bu mümkün değil" diye konuştu. Ecevit, "Padişah, Atatürk'ün Samsun'a ne zaman gideceğini, niçin gideceğini elbette biliyordu. En azıyla göz yummuş olmalı" dedi. [15:47:00]

Ecevit biraz demans yaşıyor, ama önemli değil tabi..Bence de Vahdettin böyle bir hain değildi..Radikal'den tarih yazılarını ya da Murat Bardakçı'nın yazılarını okuyan bilir..o zaman Atatürk'ün gizli bir görevlendirme ile samsun'a geçtiği ble söyleniyor..
aber tabi bunlar açığa çıkmış değill..bugün TC artık monarşi geçmişinden tamamen sıyrıldı, bunları konuşmanın zamanı çoktan geldi ;)

Ayrıca ben hiçbir sultanın vatanı satacak kadar hain olduğunu düşünmüyorum...ama damat ferit'i bugün getirseler, "katli vacibtir" demek lazım....sorry, ama öyle, adam gerçekten alçakmış..

Not: Ecevit, İnönü ile ilgili açıklamaları konusunda İsmet İnönü vakfından ciddi bir yalanlama yedi bugün..demans işte..her söylediği de cddiye alınacak değil..tartışma malzemesi çıkyor işte :D

TSfalcon
20.07.05, 00:31
Demirel, Ecevit’in ‘Vahdettin hain değildi’ sözlerine karşı çıkarak 'Bu yadırgatıcı bir beyandır" dedi.
'İnönü, konferansa katılmadı'

Osmanlı tarihi ile ilgili bir kitap yazan eski başbakan Bülent Ecevit’in, ‘Vahdettin hain değildi’ demesi tartışma yarattı. Ecevit’in, ‘Ben Vahdettin için hiçbir zaman hain demedim. Çünkü ne kadar zor koşullar altında padişahlık yaptığını biliyorum. Ülke işgal altındaydı. Ordusu kalmamıştı. Yine de çok önemli işler yaptı’ sözlerine öncelikle, eski politik rakibi Süleyman Demirel karşı çıktı.

Demirel, ‘Türkiye’de bu konuda ilk defa bilinenlere aykırı bir şey söyleniyor. Ben böyle bir beyanı muhakeme edemiyorum. Ancak, tarihteki bazı kişiler hakkında, alışılagelmiş kanaatlerin dışındaki beyanlar yadırganır. Sayın Ecevit’in beyanı da yadırgatıcı bir beyandır. Türkiye böyle bir beyanı kaldıracak durumda değildir’ dedi. Tarihçiler ise şunları söyledi:

Hain, demek haksızlıktır

PROF. METE TUNÇAY Ben öteden beri ‘Hain padişah Vahdettin’ sözünün, o dönemin şartları içinde söylenmiş haksız bir şey olduğunu düşündüm. Vahdettin siyasi anlamda yanlış hesap yapmış olabilir ama bu Vahdettin’in veya Damat Ferit Paşa’nın hain olduğu anlamına gelmez. Hain olması için en azından karşılığında bir şeyler alıp satması gerekir. Vahdettin’in bir şey alıp sattığını kimse söyleyemez herhalde. Bu, Cumhuriyet’in kuruluş dönemi koşulları öyle gerektirdiği için dolaşıma sokulan bir söyleyiştir. Bugün artık bu meselelere çok daha soğukkanlı bakabilecek ve şefkatle yaklaşabilecek durumdayız.

Hain siyasi bir kavram

YILMAZ ÖZTUNA Sultan Vahdettin’in hain olmadığını ben 40 senedir yazıyorum zaten. Kaldı ki, tarihçiler ‘hain’ kelimesini kullanmaz. Çünkü bu siyasi bir kelimedir. Kuruluş yıllarının ateşli dönemlerinde kullanılmış bir kelimedir bu ve öyle bir dönemde de mutlaka kullanılması gerekirdi. Bu Fransız İhtilali’nden sonra da böyle olmuştur, Rus Devrimi’nden sonra da böyle olmuştur. Ama aradan zaman geçip yeni rejim yerleştikten sonra, geçmiş dönemleri daha dikkatle tetkik etmek ve inceleme yaparken de böyle kavramlara yer vermemek gerekir. Ecevit’in böyle düşünmesi ve düşüncelerini cesurca söylemesi, bence önemlidir.

Ne haindi ne kahraman

PROF. M. KEMAL ÖKE Vahdettin ne bazılarının iddia ettiği gibi ne hain, ne de onlara karşıt olan kesimlerin iddia ettiği gibi, Mustafa Kemal’e Anadolu’ya geçip Milli Mücadele’yi başlatması insiyatifini kullanan perde arkasındaki gizli kahramandır. Doğrudur, Vahdettin, Mustafa Kemal’i Samsun’a gönderirken, Mustafa Kemal’in ne yapacağını gayet iyi biliyordu. Ve bu projeye de sadece onay vermekle kalmadı, para da verdi. Ancak, bunu saraya yakın çevrelerin telkin ve hatta tazyikiyle yaptı. Bir yerde bu işe zorlandı. Mustafa Kemal’in idam fermanını onaylaması ise tamamen İngiliz baskısının bir sonucudur.

Sevr’deki tutumu tartışmalı

PROF. REŞAT KAYNAR Padişah Vahdettin’in doğrudan doğruya memlekete zarar vermek için yaptığı bir hareket yok. Dolayısıyla, elimizde Vahdettin’in ihanetini gösterecek bir belge de yok. Ama hadiseleri Atatürk’ün Nutuk’ta anlattığı gibi gözden geçirirsek, Vahdettin’in en büyük kusurunun Sevr’in imzalanması sırasında ortaya çıktığını görürüz. Sevr, devletin ve milletin ortadan kalkması demektir. Atatürk, Sevr konusunda doğrudan Vahdettin’i suçluyor. Dolayısıyla, asıl tartışılması gereken Vahdettin’in Sevr konusunda aldığı tutum olmalıdır.

İhanetle alakası yok

MURAT BARDAKÇI (Vahdettin biyografisinin yazarı) Bir hükümdarın devletine ihaneti ile sıradan bir insanın kendi evini yakması arasında hiç fark yoktur, zira hükümdarlar devletin kendilerine Allah’ın lutfu olduğuna inanırlar ve devleti mülkleri olarak görürler. Vahdettin herşeyin bittiği bir anda, 4 Temmuz 1918’de tahta geçti, üç ay sonra, 30 Ekim’de Mondros Mütarekesi’ni imzalayıp teslim olduk. Yani, dünya savaşının ve yenilginin Vahdettin ile hiçbir alákası yoktur. İktidarı, Bebek ile Aksaray arasındaki bölgeye sıkışmış bir padişahın çaresizliği sözkonusu. Tek yaptığı, ‘iki tarafı birden idare edip zaman kazanma’ çabası ve işte bu oyalama taktiği bizde ihanet olarak yorumlanıyor. Hatıralarında, ‘Facialara ve olaylara kalkan olamadım ise de, paratoner vazifesi gördüm. Musibetleri üzerime çektim, kendimi feda ederek vatanı kurtarmaya çalıştım’ diyor. Vahdettin hakkındaki tek belgesel biyografiyi yazmış bir kişi olarak şunu söyleyebilirim: Osmanlı Tarihi’nin en şanssız hükümdarıdır, her insan gibi o da bazı hatalar yapmıştır ama memleketini seven bir kişidir ve ihanetle hiçbir alákası yoktur.
http://www.hurriyetim.com.tr/haber/0,,sid~1@w~2@tarih~2005-07-18-m@nvid~605796,00.asp
hain olsada olmasa ölünün arkasindan bilmeyerek konusulmaz.
biri diyor hain biri diyor hain degil fakat benim icin damat-ferit-pasa sevr anlasmasini imzaladi hain sayilir gercegi allah bilir.

Kuvayi Milliye
20.07.05, 21:15
http://www.milliyet.com.tr/sabitimg/06/gazete/yazar/ic/k_pulur.gif


"Haram olsun!"

ECEVİT, "Milli Kahraman!" Padişah Vahdettin'in Mustafa Kemal Paşa'nın cebine altın koyarak, "Geç Anadolu'ya, şu koyun milleti kurtar!" dediğini acaba yazacak mı?
Bugün onların çizgisine gelen Ecevit'in yeni müttefiklerinden bazıları bu olayı şöyle anlatmışlardı da:
"Vahdettin, kırmızı kadife kaplı bir kutuyu Mustafa Kemal'e verdi, içinde 40 bin reşat altını vardı, paşa kutuyu cebine koydu, çıkıp Anadolu'ya gitti."
Ecevit'in bu palavrayı bilip bilmediğini, yazıp yazmayacağını bilmiyoruz ama, bu alayda ufak bir maddi hata olduğunu açıklamıştık...
Reşat altınının tanesi 7 gram, 40 bin tanesi 280 kilo eder... Mustafa Kemal Paşa, cihan pehlivanı Koca Yusuf muydu, ya da Zaloğlu Rüstem miydi ki 280 kilo altını cebine koyup taşıyacaktı!
Tabii palavra!
Artık, bu palavranın da Ecevit'e uyduğunu, yakıştığını söylemekten çekinmeyeceğiz.
***
BİR de "Bandırma" gemisi var...
Ecevit'in yeni şürekasına göre, bu geminin boyu 250 metreydi, oysa kayıtlar ortada, gemi birkaç kere batmış, ambarında koyun taşımış bir gemiydi.
Mustafa Kemal Paşa'nın cebine kırmızı kadife kutuyla 40 bin altını yerleştirenler, külüstür Bandırma gemisini transatlantik yapmakta bir sakınca görmemişlerdi.
İşte Ecevit'e bir malzeme daha...
***
BAZILARI hâlâ "Ecevit bunları nasıl yapar, yazar, söyler?" diye hayret içinde...
Onlara, Ecevit'in "Atatürk devrimleri" için neler söylediğini hatırlatmak isteriz... 1970'li yıllarda CHP içinde kan gövdeyi götürürken Ecevit şöyle diyordu:
"Fesi çıkardık, şapkayı giydik de ne oldu?"
Dahası var...
30 Aralık 1978'de Genel İdare Kurulu'nda, devrimin nasıl olacağını anlatıyor, devrimin toplumdaki çelişkilerden doğacağını söylüyor ve diyor ki:
"Bizde bunlar olmadı, alfabemizle, adlarımızla, şapkalarımızla başlayan kültür değişikliği yaptık; Atatürk inkılabı budur. Ancak bu bir kültür savaşı başlattı." (x)
Atatürk devrimlerine nasıl küçültücü bir ifadeyle baktığını fark etmiş olacaksınız.
***
VAHDETTİN hain midir?
Tebasını, milletini ulusunu ortada bırakıp düşmana sığınan bir padişah, bir devlet başkanı, bir lider neyse, Vahdettin de odur.
"Vahdettin Osmanlı hanedanın hazinesini alıp yurtdışına kaçırmadı." diyorlar.
Doğrudur, hatta cenazesi, İtalya'nın küçük bir şehrinde, atlı arabayla alacaklıların elinden kaçırılmıştır.
Hazineyi kaçırmamış...
Lakin, "Bu millet bir koyun sürüsü, ben de onların başında çobanım!" dediği ülkesini, düşmana teslim ederek kaçıp gitmiştir.
***
ÖNCE iyi huylu tarikatlar, sonra Hocaefendi hayranlığı, şimdi de Vahdettin...
Milyonlarca insan, dağa taşa "Karaoğlan/Umudumuz Ecevit!" diye yazan insanlar bugün bir deyimde birleşiyorlar:
"Haram olsun!"

Kaynak (http://www.milliyet.com.tr/2005/07/20/yazar/pulur.html)

Kuvayi Milliye
20.07.05, 21:23
Vahdettin'in marifetleri:


SON Osmanlı padişahı Vahdettin, 1918’de tahta çıktı. Bir kaç ay sonra 1. Dünya Savaşı sona erdi ve Osmanlı İmparatorluğu’nun işgalini öngören Mondros Mütarekesi imzalandı. Vahdettin, İtilaf Devletleri’nin isteklerine boyun eğen bir politika izleyerek Heyet-i Mebusan’ı kapattı ve Anadolu’daki direniş hareketlerine karşı tutum aldı. Kurtuluş Savaşı karşısındaki tutumunu giderek sertleşti, Mustafa Kemal’in gıyabında verilen idam kararını onayladı. 10 Ağustos 1920’de Osmanlı topraklarının paylaşılmasını öngören Sevr Antlaşması’nı kabul etti. Kurtuluş Savaşı’nın kazanılmasının ve 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılmasının ardından 17 Kasım’da bir İngiliz gemisiyle kaçtı. Önce Malta’ya gitti. Bir süre Mekke’de kaldıktan sonra San Remo’ya yerleşti ve burada öldü. Cenazesi Şam’da gömüldü. Atatürk’ün de Nutuk’da ‘hain’ olarak nitelendirdiği Vahdettin, resmi tarih tarafından da bugüne değin o şekilde değerlendirildi.

Ve Mustafa Kemal Attaürk’ün onun hakkında yazdıkları:

‘Saltanat ve hiláfet makamında oturan Vahdettin soysuzlaşmış, şahsını ve bir de tahtını koruyabileceğini hayal ettiği alçakça tedbirler araştırmakta. Damat Ferit Paşa’nın başkanlığındaki hükûmet áciz, haysiyetsiz ve korkak.’


Eğer Atatürk Vahdettin hakkında bunları yazmaya gerek duyuyorsa, benim için bu iş bitmiştir!

TSfalcon
22.07.05, 13:13
Vahdettin tartışmalarına CHP'li Öymen de katıldı...

CHP Genel Başkan Yardımcısı Onur Öymen, Türkiye Cumhuriyeti’nin bugün dış baskılar altında ezildiğini öne sürerek, AB İlerleme Raporu’nun, Türkiye’nin Lozan Antlaşması ile elde ettiği dengeleri yok saydığını söyledi.
Öymen, partisinin Antalya İl Başkanlığı’nca Antalya Kültür Merkezi’nde düzenlenen "Günümüzde Lozan" konulu konferansa konuşmacı olarak katıldı.
Lozan Antlaşması’nın 1. Dünya Savaşı’ndan sonra imzalanan anlaşmalar arasında yaşayan tek antlaşma olduğunu belirten Öymen, "Lozan Antlaşması diğer sözleşmelerden çok farklıdır. 1. Dünya Savaşı’ndan sonra yaşayan tek antlaşmadır. Şerefli barış imzalayan Türkiye’nin onuru olan bir anlaşmasıdır. Lozan Barış Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti’nin omurgasıdır. Lozan’da elde ettiğimiz kazanımları korumalıyız" dedi.

PADİŞAH VAHDETTİN TARTIŞMALARI
Bugünlerde "Padişah Vahdettin vatan haini değildi" tartışmalarının başlatıldığını kaydeden Öymen, şöyle konuştu:
"Osmanlı teslimiyetçi bir politika izliyordu. Savaş meydanlarında kazandığımız büyük zaferleri siyasi alanda kaybettik. Girit’i verdik.
Kıbrıs’ta da aynı duruma düşmeyelim. Hükümet, Kıbrıs konusunda tavizler veriyor. Türkiye Cumhuriyeti’nin bir Başbakanı, devlet yöneticisi, dış baskılar karşısında (Eğer taviz vermezsek kuzu kuzu yaptırırlar) diyor. Bunu hiçbir devlet yöneticisi, başbakanı söylememiştir. Siz Lozan’ları yapanların koltuğunda oturuyorsunuz.
Bir Vahdettin tartışması gidiyor. Vahdettin’i Atatürk’ten daha iyi tanıyan olamaz. İstanbul’un işgali sırasında İngiliz Muhipleri Derneği vardı. Bunun Türkçe adı İngiliz Dostları Derneği. Bu derneğin bir numaralı üyesi Padişah Vahdettin, ikincisi Damat Ferit, Üçüncüsü İçişleri Bakanı Ali Kemal ve diğeri de Sait Molla. Vahdettin, ülkeyi İngiliz himayesine sokmak istiyordu. Atatürk’ün idam edilmesini isteyen fermanın altında Vahdettin’in imzası var." Bugün Türkiye’de, hesapsız, kitapsız, plansız birçok yatırım yapıldığını, bu nedenlerle birçok yatırımın atıl durumda, birçok havaalanının da çalışamaz olduğunu iddia eden Öymen, Atatürk ve İsmet İnönü’den sonra Türkiye’nin kötü yönetildiğini, batağa sokulduğunu, dış borçların arttığını anlattı.

"TÜRKİYE BUGÜN DE KÖTÜ YÖNETİLİYOR"
Öymen, konuşmasını şöyle sürdürdü:
"Türkiye bugün de kötü yönetiliyor. Ülkemiz bugün dış baskılar altında ezilmektedir. Dış baskılara karşı direnç gösterilmiyor. Bir takım basın, ’mütareke basını’ gibi Türkiye’ye ne kadar baskı yapan varsa onları savunuyor. Lozan Antlaşması, sadece ülkeyi parçalamak isteyen dış güçlere karşı kazanılan bir zafer değil, aynı zamanda ülke içindeki işgalcileri destekleyenlere karşı da yapılmış bir anlaşmadır." AB’nin, Vakıflar ve azınlıklar konusundaki taleplerinin, Türkiye’nin Lozan’da kazanmış hakları yok saymaya çalışmak olduğunu öne süren Onur Öymen, şunları kaydetti:
"Ruhban Okulu’nun yeniden açılması isteniyor. Ama okulun İstanbul Üniversitesi’ne bağlanması istenmiyor. Rum patrikliğinin ekümenik olmasını kabul etmemiz isteniyor. Ama Lozan Antlaşması ile kazanılan Türk azınlığının hakları, Yunanistan’da Batı Trakya’da korunmuyor. AB İlerleme Raporu, Lozan’da sağladığımız dengeleri yok sayıyor. Bu hem Yunanistan hem de üyesi olduğu AB için utanç kaynağıdır. Hükümet vakıf ve azınlıklar konusunda direnç gösteremiyor. Atatürk ve İsmet İnönü’nün tırnaklarıyla kazandıkları Lozan’daki haklarımızı dışarıda koruyamamışız. 1930’lu yılları kimsenin küçümsemeye hakkı yoktur.
Lozan’da direnç gösterilmeseydi, sömürge ülke olacaktık. Ülkeyi borç batağına sokanlardan, Lozan Antlaşması sayesinde kurtulduk.
Kararlar ve yasalar dış baskılarla, IMF’nin, AB’nin ve Dünya Bankası’nın baskılarıyla alınıyor. Son yılların en büyük borçlanması bu hükümet döneminde oluştu. Avrupa’da en fazla borçlanan ülkelerden biri olduk. Dış borçları ödemek içinde ne var ne yok tüm tesisleri ve toprakları satıyorlar. İşte böyle bir batağa girdik." Küreselleşme konusunda da görüşlerini açıklayan CHP Genel Başkan Yardımcısı Öymen, "CHP küreselleşmenin en iyisini yapar. Ancak, küreselleşme demek teslimiyetçi olmak değildir. Küreselleşme başka, teslimiyetçi olmak başka. Küreselleşmeyi ayrı bir din olarak görmeyin.
Ulusal çıkarımızı, hakkımızı elbette koruyacağız" dedi.

Deniz
22.07.05, 14:19
Onur Öymen'in tüm sözlerine dikkat..Ülkenmizin yetiştirdiği en iyi diplomatlardan, ve hiç bir zaman boş konuşmaz..Adam, yerden göğe kadar haklı..

Ancak Vahdettin konusunda bir parantez açmak lazım..Evet, İngiliz Muhipler cemiyeti'ne üyeydi..ama bu onu hain olduğunu değil, yanlış politika yürüttüğünü gösterir ve tam bağımsızlıktan vazgeçmiş olduğunu, başka birşey düşünemediğini..Fatih'in torunu olduğunu düşünürsek, kendi bile ne eziyetler çekmiştir...ancak tabi halkına yaşattığı buhran affedilemez..

O dönem şartları altında İngiliz mandası gibi seçenekler dışında başka bir kurtuluş gerçek bir hayal idi..ancak hayallere inan bir atamız oldu, çok shükür :D

Son bir parantez, Öymen haklı, Lozan'ı deldirmemek gerek, ama bizim de kendi elimizle delmemiz gerektiğini unutmamak lazım..Bu güncel politkalarımızda çok dikkat edilmesi gereken bir mesele..Ankara protokolü ve Kıbrıs örneği mesela..
ama konu bu değil, Vahdettin..son padişahımız..huzur içinde yatsın..bir daha da onun gibiler bu memleketi yönetmesin...

Deniz
22.07.05, 15:35
'Son Padişah'ı bugün yargılayabilir miydik?
Mehmet Y. Yılmaz
Milliyet - 22/7/2005

Bülent Ecevit'in, "Vahdettin hain değildi" açıklaması üzerine kopan fırtınayı izliyorum.
Mustafa Kemal Atatürk ve Cumhuriyet devrimleriyle pek barışık olduğunu söyleyemeyeceğimiz İslamcı kesim, bu konudaki kararını zaten çok daha önceden vermişti: Vahdettin hain değildi!
Buna karşılık başta eski Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel olmak üzere "cumhuriyet" fikriyle barışık herkesin ortak kanaati de Vahdettin'in hain olduğu.

Aciz ve hastaydı
Tarihsel olayları, yaşandığı dönemin gerçeklerinden soyutlayıp bugünkü değerlerimizle yargılamanın doğru bir yöntem olmadığını düşünürüm.
Belki dikkatinizden kaçmıştır, bence bu tartışmadaki en doğru saptamayı Vahdettin üzerine bir kitap da yazmış olan yılların gazetecisi Yılmaz Çetiner yaptı: Vahdettin aciz ve hastaydı!
"Aciz ve hasta padişah" sorunu Vahdettin'in kişisel bir sorunu da değildi.
Sorun, Osmanlı Sarayı'nın geleneklerinden ve entrika dolu dünyasından kaynaklanıyordu ve doğrusunu isterseniz belki de son üç dört yüz yıldır Osmanlı Sarayı'nda aklı başında bir veliaht ya da padi&ar --isvicre ve ingilter den
nasil oluyorda savas kazanan bir kahraman ,namus ve din düsmanlaimizin kanunlarini kendi milletine bas taci yapiyor...
Laf cuvalindan laf cikartip süslü nutuklar atmak kahramanlik degildir..



Gercekten Türkün seref ve hassiyetini savundugunuzu söylüyor ve korumaya calistiginizi iddia ediyorsaniz.Gercek kahraman ve hainleri desifre etmelisiniz.Öyle yaldizli sözlerle hainleri kahraman olarak halkimiza yüttürmaya calismakla, Türkcülük olmaz.Bazi gercekleri aktarma ve savunmanin bazi bedellerini göze almalisiniz.

Bazi gercekleri arkadaslar aktarmaya calismis, ögrenme arastirma serefine nail olmaya ne dersin!?



bize kendini fes etmeye hazirlanan kemalist zangolarin tarihinden bahs etme..Elinde delillerin varsa koy ortaya..biz delilleri konusturup gercek tarihi anlatiyoruz.
Ingilistler vahdettine degil M. kemale ´DIZBAGI´ nisani verdiler.bir arastir bakalim bunu neye borclu!


Osama Bin Ladende ISLAM Devletinde herhangi bir Müslüman gibi yasayacaktir.[/quote]

[quote]Maalesef Türk kizlarimiz Dinlerini Dillerini anlamakta zorluk cekiyorlar, ama insALLAH en kisa zamanda kurulacak olan ISLAM Devletinde Egitimi tekrar Akideye bagli olarak alacaksiniz. O zaman birbirimizi anlamada zorluk cekmeyecegiz. Yalniz senin sunu bilmen yeterlidir: Hilafet dünyada var olan tüm Müslümanlarin Devletidir tamam. Yani ISLAM Devleti Rasidi Hilafet olunca Kafirler Müslümanlara kolayca saldiramayacaklar.

Şimdilik bu kadar yeter…

dertli4u
24.07.05, 03:03
Vahdettin Tartışması Sürüyor23.07.2005 14:23Eski Başbakan Bülent Ecevit’in başlattığı ve Ecevit-Demirel polemiğine dönüşen "Vahdettin hain mi değil mi" tartışmasına MHP ve DYP de katıldı.http://67.15.4.84/images/news/vahdettinpadisah.jpgDYP Genel Sekreteri Kamil Turan, MHP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Şandır ve eski bakanlardan Namık Kemal Zeybek, ANKA’nın Vahdettin tartışmalarına ilişkin sorularını yanıtladı.
MHP Genel Başkan Yardımcısı Şandır, "Türkiye Cumhuriyeti, güçlü bir devlettir, kılığına meşruiyet kazandırmak gibi bir zaafiyet içinde değildir" diyerek sözlerini şöyle sürdürdü:
"Cumhuriyetimizin kuruluş döneminden belki de gerekli olan ve Atatürk’ün ifade etmek durumunda kaldığı bir çok husus bugün görülmüştür ki tarihi gerçekliği yansıtmamaktadır. Ben de Vahdettin’in, hatta hiçbir Türk beyinin sultanının hain olmadığına inanıyorum. Atatürk, O günün şartlarında Cumhuriyetin kuruluş aşamasında bazı konularda bu tür laflar etmiş olabilir. Ama o günün şartlarında bunları tarihi gerçekleri yansıtmayan olarak değerlendirmek lazım." Şandır, "Bugün Türkiye Cumhuriyeti’nin geçmişi kötüleyerek bugününe meşruiyet kazandırmak gibi bir mecburiyeti yoktur" diyerek 9’uncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel’in bu konuda yanlış düşündüğünü söyledi. Şandır, "Vahdettin, hain olsaydı Sevr’i imzalardı, Misak-ı Milli kararını alacak Meclisi Mebusan’ı toplantıya çağırmazdı" dedi. Şandır, Vahdettin’in Atatürk’le mutlaka diyaloğunun olduğunu ifade ederek, "Milli mücadeleye mutlak zimni desteği oldu" dedi.
DYP Genel Sekreteri Kamil Turan, tarihçilerin anlatımıyla Vahdettin’in yaratılışı itibariyle zayıf bir şahsiyet olduğunu belirterek, bu zaafiyetini İstiklal mücadelesini takip eden olaylarda gözlemlemenin mümkün olduğunu vurguladı. Turan, "Atatürk’ün İstiklal Savaşı olayları içerisinde Vahdettin’in hareketlerini değerlendirirken kullandığı ifadeleri tartışmak zor" dedi.
Turan, değerlendirmesini şöyle sürdürdü:
"Çünkü Atatürk, siyasi olayları İstanbul hükümetinin hareketlerini, ittifaklarını değerlendirirken bu hükme varıyor. İstanbul hükümetinin Ankara’nın başlattığı istiklal mücadelesine karşı çıktığını inkar etmek mümkün değil. Diğer taraftan aradan bu kadar büyük zaman geçtikten sonra Vahdettin’e bir insan olarak baktığımız zaman bunu kasten isteyerek ülkeye kötülük olsun diyerek bu hareketlerini yaptığını söylemek o da zor. Dolayısıyla benim kanaatime göre, sahip olduğu zayıf yapısından ötürü Vahdettin Osmanlı padişahlarının şanına yakışır bir padişah olamamıştır."

HAİN DEĞİL YOZLAŞMIŞ
Eski bakanlardan Namık Kemal Zeybek ise Vahdettin’in insanlık tarihinin gördüğü en büyük hanedanın son padişahı olduğunu belirterek sözlerini şöyle sürdürdü: "Ama hanedan bitmişti, tükenmişti, yapacak hiçbir şeyi yoktu dolayısıyla doğrusu geldi, Atatürk ortaya çıktı, Cumhuriyeti kurdu. Doğrusu Atatürk’tü yani Atatürk ile Vahdettin’in kıyaslanması bile mümkün değil, Vahdettin bile diyor ki ’Vatanı bu kurtaracak, kurtardıktan sonra isterse Cumhuriyet gelsin’ diyor. Ama Vahdettin’e bu anlamda hain demek hiçbir akıllı tarihçinin yapacağı birşey değildir.
Atatürk’ün Nutuk’ta söylediği söz de hain değildir tereddi’dir (yozlaşma). Mütereddi (soysuzlaşmış), mütereddi olduğu belli, zaten mütereddi olmasalar onlar kurtarırlar bu vatanı."

Deniz
24.07.05, 14:46
Bu yazılar Vahdettin ve yakın tarih gerçeğini güzelce anlatyor zaten. Ancak bir beitrag daha eklemek doğru geliyor. Özellikle bu thread güzel bir birikim sağlıyacak galiba ;)


Hainlik ve vatanseverlik
RADİKAL -bugün

Osmanlı hanedanının son padişahı Sultan Vahdettin, şehzadeliği sırasında Mustafa Kemal ile birlikte Almanya'yı ziyaret etmişti. Soldaki resim o ziyaretin silik bir hatırası. Sağdaki resimde de Vahdettin selamlık çıkışında...

Türkiye siyaseti aklar ve karalar üzerine kurulu. Üstelik bu sadece resmi söylemde görünen bir tavır da değil. Herkesin kendi tasnif anlayışına, yerine göre kendi hain ve vatansever listesi var

Türkiye'de halkla devlet arasındaki gerilimin sinir düğümlerinden biri hiç şüphe yok ki Vahdettin. Ahali Vahdettin'in hakkı yenmiş pırıltılı bir sima olduğunu düşündüğünden değil, ama altı asırlık geleneğin son temsilcisinin 'vatana ihanet' içinde olabileceğine inanmak istemediğinden, onun temsil ettiği hilafet makamının ortadan kaldırılmış olmasını icapsız bulup içine sindiremediğinden, Cumhuriyet'i imparatorluğun devamı gibi görmeyi arzuladığı halde rejimin farklı bir mecrada gelişmesine duyduğu öfkeden dolayı onun boynuna geçirilmiş yaftayı hiçbir zaman onaylamadı.
Bundan dolayı Atatürk aleyhtarı safsatalar her dönemde taraftar buldu, aydın katında dahi 'resmi tarih' inandırıcılığı olmayan bir siyasi söylemin sayıldı. Oysa Osmanlı Devleti Atatürk öncülüğündeki Kurtuluş Savaşı içinde şekillenen siyasi hareketin kararı dolayısıyla son bulmuş değil...


Nutuk: Siyasi belge
Sultan Reşad'ın evladı gibi gördüğü, ölüm döşeğinde bile, "Benden sonra gelecek olan Vahdettin sana zorluk çıkarır, lazım olduğunda kullanırsın..." diyerek kararname yerine geçecek boş kâğıtlar imzalayıp verdiği Enver Paşa'ya, "Hanedan bitti, artık bizden bir hayır beklemeyin. Ayakta ne kalır, millet neyi kurtarır bilemem" diye samimiyetle itiraf ettiği sürecin kaçınılmaz sonucu olarak imparatorluk yıkıldı. Son padişah Vahdettin'e gelince onun da kılıç kuşanma merasimi sonrasında gelenek olduğu üzere, "Mağrur olma padişahım senden büyük Allah var" diye bağıran askerleri eliyle susturup, "Mağrur olacak neyimiz kaldı ki bağırıyorsunuz? Kesin!" sözüyle tahta çıktığını unutmamak lazım.
Vahdettin'in 'hain' sıfatını hak edecek bir eylem içinde olmadığı defalarca yazıldı. Ama aradan onca yıl geçtikten sonra bu durum ilk kez Bülent Ecevit'in beyanıyla siyaset alanında yansıma buldu.
Ecevit, Cumhuriyet'le kazanılmış değerleri koruma konusunda, hakkında kimsenin tereddüt belirtmeye yeltenemeyeceği bir isim olması bakımından önemli. Keza onun üzerinde duyarlılığın olduğu bir konuda ince eleyip sık dokumadan radikal bir cümle sarf edeceğine inanmak da imkânsız.


'Politik bir küfür'
Birkaç hafta önce Mustafa Suphi hakkında bir belgesel vesilesiyle eski MHP genel sekreter yardımcılarından ve benim milliyetçi düşüncenin günümüzde önde gelen birkaç fikir adamından biri saydığım Nevzat Kösoğlu'yla konuşmuştum. Onun 'hainlik' konusunda söylediği söz hâlâ aklımda: "Bizde hain sıfatı politik bir küfürden ibarettir. Kıymeti yoktur." Daha ötesi yıllar önce rahmetli Abdi İpekçi'nin Şevket Süreyya Aydemir'le yaptığı söyleşiden zihnime çakılan İsmet Paşa'dan naklen bir değerlendirme. Aydemir, Paşa'ya 'Tek Adam'ı yazarken yaptığı araştırmalar sırasında Atatürk'ün 'Nutuk'ta dile getirdiği bazı olay ve değerlendirmelerin gerçekte farklı olduğunu söylediğinde ondan aldığı cevap şöyle: "Nutuk tarihi değil siyasi bir belgedir." Bu İsmet İnönü'nün zekâsına yakışan ve çok önemli siyasi değerlendirmelerinden biri.
Gerçekten de 'Nutuk', Atatürk'ün Cumhuriyet'in temel yapısının yerleşmesinden, siyasi bakımdan kendisine husumet duyanların tamamının tasfiye olmasından sonra yaptığı bir konuşma. Ve doğal olarak kendi penceresinden yaptığı 'iyiler-kötüler' tasnifini içeren bir değerlendirme..


Gönüllü gidişin sonu
Aynı Atatürk'ün sonraki yıllarda Vahdettin'i olumlu sözlerle andığını da biliyoruz.
Bugün Vahdettin'in sürgünde ölmüş olmasından dolayı Cumhuriyet'i kuran kadroyu eleştirenlerin, yaklaşık aynı dönemde gerçekleşen Sovyet devrimi sonrasında yeni rejimin kökleşmesi için Lenin'in hanedan üyelerini ölüme gönderdiğini unutmamaları gerek. Aynı şekilde padişahın kendi isteğiyle yurtdışına gitmesinin Ankara'yı ne oranda rahatlattığını, kişisel mağduriyetine rağmen hiçbir zaman Türkiye aleyhinde bir faaliyet içine girmediğini de unutmamak lazım. Bir an için Vahdettin'in İstanbul'da saraya kapandığını düşünün...
O günün şartlarında ülkede kendisinden yana tavır alıp Ankara'ya karşı çıkacak çok sayıda insanın var olduğunu, Büyük Millet Meclisi içinde dahi önemli sayıda padişah ve halife taraftarı üye bulunduğunu hatırlayarak zaferin ardından memleketin bir iç savaşa sürüklenmesinin kuvvetli bir ihtimal olduğunu göz ardı edebilir misiniz? Vahdettin'in yurt dışına çıkma kararı verdiğinde kendi geleceğini düşünerek Topkapı Sarayı'nın hazine dairesinde muhafaza edilen kıymetli taş ve eşyadan bir kısmını yanına almaya yeltenmemiş olmasını 'ehemmiyetsiz bir ayrıntı' saymak mümkün mü?


Enver Paşa'nın mektubu
Milli Mücadele'nin başlangıcı konusunda birçok bilinen yanında bilinmeyenlerin de varlığına geçmişte yine Vahdettin konusundaki bir yazıda işaret etmiş, Atatürk'e padişah tarafından verilen bir fermandan söz etmiştim. Aslını kimsenin görmediği, ama Sebahattin Selek'in bu metni kitabına alırken muhtemelen İsmet İnönü'ye sorduğuna da işaret etmiştim. Sonrasında Murat Bardakçı Hürriyet gazetesinde Enver Paşa'nın Atatürk'e yazdığı bir mektubu yayımladı. Bunda dikkatimi çeken önemli bir ifade var. İttihad Terakki'nin bir numaralı ismi bakın ne diyor:
"Şimdi sen, ben başta olmak üzere arkadaşların memlekete gelmemesini istiyorsun değil mi? Sebep de güya bizim gelmemizle memlekette bir ikilik çıkacak diyorsun öyle mi? Halbuki ben ve arkadaşlarım memlekette bulunsaydık, belki de bugün devam eden lüzumsuz tazyiklere hiç hacet kalmayacaktı. (..) Fakat bunu da itiraf etmemiz lazım ki hiçbir sebeb-i kanuni (yasal sebep) olmayarak memleket haricine nef'i (sürülmek) şeklindeki arzunuza ilelebed tahammül bize hakikaten pek ağır ve sefilane gelir. Mamafih, vatan için buna şimdilik katlanıyoruz. Binaenaleyh, dışarıda kalmanın (...) faydasız hatta tehlikeli olduğunu hissettiğimiz anda memlekete geleceğiz. İşte bu kadar..."
Bu mektuptan anlaşılan 'resmi tarih'in söylediğinin aksine İttihad Terakki kadrosunun kendi kararları ve iradeleriyle yurtdışına kaçmış olmayıp 'sürülmüş' olduklarıdır. Ve muhtemelen bu sürgün emri padişahın iradesidir. İkinci ve bence daha önemli husus bu sürgünün Atatürk'ün isteği olduğudur. "Hiçbir yasal sebep olmaksızın ülke dışına sürülmemiz şekindeki arzunuz..." sözünün başka ne anlamı olabilir ki? Ve nihayet herhalde Mustafa Kemal bu isteğini Enver Paşa'ya değil, arzusu istikametinde karar verebilecek tek merci olan padişaha iletmiş olmalıdır. Dolayısıyla bundan Mustafa Kemal Paşa'nın Samsun'a hareket etmeden önce, üstleneceği görev dolayısıyla saraya bazı şartlar ileri sürmüş ve kabul ettirmiş olması muhtemeldir...
Ben Bülent Evecit'in bütün bu ayrıntılar ve CHP Genel Sekreterliği görevi sırasında İsmet İnönü'yle yaptığı sohbetlerin ışığında konuştuğu kanısındayım. Onun tasavvuf grupları konusunda da Paşa'nın yaptığı bir değerlendirmeyi yakın çevresine naklettiğini geçmişte yazmış ve 'Hayır öyle değil' diye bir tepki almamıştım.


Aydın tepkisi neden?
Bülent Ecevit, Vahdettin'le ilgili demeci yayımlandıktan sonra alaya varan tepkiler oluştu. Onun bunadığı, ne yapmak istediğinin anlaşılamadığı v.s. Kervanda Süleyman Demirel de yer aldı. Eski cumhurbaşkanına göre böylesi bir tespit bir yüzyıl daha ihtiyacımız olan Atatürk imajını tahrip edecek nitelikteydi. Alay ve eleştiriler konusunda ise bu değerlendirmeleri yapanlara 'Nutuk'u bir kere daha okumalarını önermek lazım.
Atatürk'ün geçmiş bir asırlık olumsuz tecrübenin ışığında yaptığı değerlendirmeleri 'kırmızı çizgi' saydığınızda bugün Avrupa Birliği sürecinde alınan pek çok karardan vazgeçmek gerektiğini de hatırlayarak...


buradaki yazar ne yazık ki Bülent Ecevit'in akli melekelerini hiç sorgulamamış, Ecevit "ne yazık ki" artık sağlıklı bir beyne sahip değil. Ciddi bir demans yaşadığını başbakanlığı dönemindeki gaflar sayesinde hepimiz biliyoruz. O nedenle Ecevit'in her sözüne bu kadar anlam yüklemek doğru değil diye düşünüyorum..

dertli4u
24.07.05, 15:31
buradaki yazar ne yazık ki Bülent Ecevit'in akli melekelerini hiç sorgulamamış, Ecevit "ne yazık ki" artık sağlıklı bir beyne sahip değil. Ciddi bir demans yaşadığını başbakanlığı dönemindeki gaflar sayesinde hepimiz biliyoruz. O nedenle Ecevit'in her sözüne bu kadar anlam yüklemek doğru değil diye düşünüyorum..

deniz

bu thread, gercekten iyi bir arsiv birikimi haline geliyor.

ben kac gündür ariyorum bulamadim..(kitabi biri benden araklamis galiba.:mad: )

inönünün kendi anlattigi bir ani var.diyorki;

"vahdettin hain degildir..Memleketi icine düstügü durumdan kurtarmak icin o baska türlü düsünüyordu, biz baska..ama sonucta biz savasi kazandik, vahdettin hain oldu..onun düsündügü gibi sonuclansaydi, simdi biz hain mevkiinde bulunacaktik"

yani inönü bunlari söylüyor(eksik hatirliyor olabilirim)

****

dertli4u
25.07.05, 01:50
Ecevit'ten 2. Vahdettin Çıkışı19.07.2005 15:51Ecevit Vahdettin tartışmasını bir adım ileri götürdü. Evinde basın toplantısı yaptı ve; "Vahdettin'in onayı olmasaydı Atatürk, Ankara'ya gidemezdi" dedi. Şok açıklamalar.http://67.15.4.84/images/news/ecevit3.JPG Vahdettin tartışmasını sürdüren Bülent Ecevit, Atatürk’ün, sadrazam ve padişahın bilgisi ve onayı olmadan Ankara’ya gitmesinin mümkün olmadığını söyledi.
Evinde düzenlediği basın toplantısında konuşan ve zamanı geldiğinde tarihle igili bazı gerçeklerin kamuoyuna açıklanması gerektiğini söyleyen Ecevit, "Atatürk, padişahın ve sadrazamın bilgisi ve onayı olmasaydı Ankara’ya gidemezdi" dedi.
Sevr Antlaşması’nın altında padişahın da Damat Ferit’in de imzasının bulunmadığını belirten Ecevit, Sevr konusunda bir belirsizliğin olduğunu söyledi ve tarihçilerin bu konuda daha çok ve derinlemesine araştırmalar yapması gerektiğini ifade etti.


MANTIK DIŞI

Ecevit, düzenlediği basın toplantısında 'kişileri karıştırıyor' iddiasına "'Londra Konferansı'na Tevfik Paşa ve İsmet Paşa katıldı' demedim. Benim açıklamalarımda yer almayan ifadeler yer aldı" dedi.
Vahdettin ve Tevfik Paşa'nın Sevr Anlaşması'nın altında imzası olmadığını, kimin imzaladığının ayrıntılarının belli olmadığını da söyleyen Ecevit şunları kaydetti:
"Yüksek Türk komutanı Mustafa Kemal, Çanakkale nedeniyle İngilizlerin tanıdığı ünlü bir komutan. İstanbul'da bu kadar tanınan bir komutanın sarayın karşısından gizlice hareket etmesi mümkün değil. İstihbaratın yaygın olduğu ortamda Mustafa Kemal, İstiklal hareketini başlatmak üzere İstanbul'dan hareket edecek, padişahın onayı ya da haberi olmadan yapılacak şeyler değil. Mantığımı kullanarak söylüyorum."


ATATÜRK KIRGIN OLDUĞU İÇİN VAHDETTİN'E "SEFİL" DEDİ

Tevfik Paşa’nın başından beri milli harekete destek verdiğini de sözlerine ekleyen Ecevit, "Tarihle ilgili bu tür gerçekleri bilmenin ne Cumhuriyet’e ne de başka bir kimseye zararı dokunmaz" dedi.
Bir gazetecinin "Atatürk Nutuk’ta Vahdettin’i sert bir biçimde suçluyor. Eğer padişah, Mustafa Kemal’i gerçekten destekleseydi Atatürk niçin Nutuk’ta bu ifadelere yer verdi?" sorusuna da Ecevit, "Atatürk Vahdettin’le bazı konularda fikir ayrılığına düşmüş olabilir. Vahdettin'e duyduğu kırgınlığı anlatmış olabiliri. Geçmişi fazla karıştırmanın yararı olacağını sanmıyorum" şeklinde yanıt verdi.

dertli4u
25.07.05, 01:53
Ecevit: Vahdettin Devleti Soymadı24.07.2005 14:53CNN Türk'te Ankara Kulisi programına katılan Ecevit, "Vahdettin devleti giderken soymadı" dedi...
İncelenecek çok şey var... İstanbul’un işgali sırasında ordusu yokken, doğru dürüst bir devlet mekanisması yokken, ayrıca birbiriyle kavgalı politikacılar ortalığı kasıp kavururken, bir aciz kişi değil bir dahi olsa İstanbul’da bir şey yapamazdı...
Atatürk, İstanbul’dan uzaklaşarak yapmak istediklerini yapabildi... Vahdettin’in Mustafa Kemal’e bir düşmanlığı olduğunu aklımdan bile geçirmem... Herhalde Vahdettin ’aman şu Osmanlı Devleti yıkılsın da ben de kurtulayım’ diye hareket etmedi... 600 yıllık devletin çöküntüsü Vahdettin’in omuzlarında yükleniyordu. Bu dayanılabilecek bir ıstırap değil.
Ayrılırken de devleti soymamış. İstanbul’dan ayrılıp Avrupa ülkelerine gittikten sonra kısa bir sürede bütün malı mülkü elinden gitmiş. O kadar ki cenazesini yakınları hastaneden kaçırmak zorunda kalmışlar. Devleti de soymamış, bazı başka ülkelerdeki şeyler gibi."

dertli4u
25.07.05, 01:54
"Vahdettin Polemiği" Türkiye sınırlarını aştı. İngiliz tarihçi Andrew Mango, Ecevit'e karşı saf aldı ve "Vahdettin haindi" dedi. İşte Mango'nun açıklamaları. "ATATÜRK" ve "Günümüzde Türkler" kitaplarının yazarı İngiliz tarihçi Andrew Mango, Bülent Ecevit'in "Sultan Vahdettin vatan haini değildi. Kurtuluş Savaşı'na destek bile vermişti" sözlerine katılmadığını belirterek "Vahdettin haindi. Kendi çıkarlarını düşünüyordu" dedi.

Mango şunları söyledi: "Vahdettin, Atatürk'ü Samsun'a, Anadolu'yu denetlemesi için gönderdi. Kurtuluş Savaşı'na hiç destek vermedi. Onun kafasında 'müttefiklerle hoş geçinirsem, memleket de bundan faydalanır' düşüncesi vardı... İnsan genellikle kendi menfaatlerini gözettiği zamanlar böyle namuslu bahaneler bulur... Atatürk'ün nutkunda söyledikleri ona kırgın olmasından değil, onun harekâta büyük engel olmasından kaynaklanıyordu. Anadolu'daki direniş hareketini baltalıyordu. Anadolu harekâtı ile İstanbul arasında uçurum açmıştı ve iç savaş başlatacak ortamı yaratmıştı."




http://www.aktifhaber.com/read_news.php?nID=42374

dertli4u
25.07.05, 01:59
"Vahdettin Hain miydi?" polemiğinde herkes konuşuyor anca işin uzmanı, ünlü tarihçi İlber Ortaylı konuya ilk kez girdi. İşte yetkili ağızdan kritik konunun kısa yorumu...http://67.15.4.84/images/news/ilberortayli.jpg İlber Ortaylı Yazıyor...

Yakın tarih konusunda hiçbir yerde yurttaşların arasında mutlak uyum sağlanması mümkün değildir; hele olaylı ve trajik dönemler için bu bilhassa böyledir. Bizde bırakınız ortaöğretimi, yüksek tahsilde dahi son dönem tartışılmazdı. Umumi yorumun aksini ileri sürenler de, abartıda bazen saptırmada ölçüsüz örnekler verirdi. Vahdeddin'e hain dendiği zaman, onu büyük vatan dostu diye yorumlayanların üslubunu ve kullandıkları sözde vesikaları ve ileri sürdüklerini, hanedan üyelerinin bile kabul etmediği görülmüştür.

Son padişah İstanbul'a dahi hükmedemez ve Osmanlı mülkünün yediği darbede de kimse onun fikrini sormamıştır. Anadolu savaşının önderlerinin idam fetvasına göz yummak dışında da önemli bir hatası olduğunu söyleyemiyoruz. Gene Kuvayı Milliye'ye karşı örgütlenen birlikler ondan çok Damat Ferit hükümetinin İngilizlerle işbirliğinin eseridir. Hanedan damadı olan bu ahmak politikacıya kısa sürelerle de olsa görev vermek, Padişah'ın diğer önemli hatasıdır.

Anadolu savaşına katılmaya hatta desteklemeye birçok insan çılgınlık diye bakıyordu. Anadolu önderlerinin ne derecede ittihatçı oldukları tartışılır; en azından Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Paşa, Albay İsmet ve Kazım Karabekir Paşa bu kategoriye sokulamaz. Ama herkes Anadolu harekâtını ittihatçı biliyordu.
Bir kavmin siyasi trajedisi bu kadar kolay bir şekilde çözümlenemez. Padişah artık mukadder yıkımı kabul etmiş ve bir iç savaştan kaçınmak için Türkiye'yi terk etmiştir. Zaferi kutlamadığı görülüyor. Aksine bir gözlem ortaya çıkmadıkça, bu da bir hatadır.

Ecevit doğru yaptı
Bu nedenle Bülent Ecevit'in Sultan II. Abdülhamit ve VI. Mehmed Vahdeddin üzerindeki yaftaları yeniden yargılayıp kaldırması yerinde bir davranıştır. Tarihçilerin yazıp söyledikleri hele bizim gibi memleketlerde çok fazla etkili olmuyor. Ambargoları kaldıranlar, asıl sözü dinlenir siyasi liderler oluyorlar. Bu gerekli. Çünkü bir yerde doğruyu araştıran tarihçinin de güvencesi onların çizgisi oluyor.
Hiç şüphesiz Sayın Ecevit, İsmail Hakkı Bey'in ve dolayısı ile Tevfik Paşa'nın akrabasıdır. İsmail Hakkı Bey'in ikinci eşi Ecevit'in büyük teyzesidir. İlk eşi ise Vahdeddin'in kızı Ulviye Sultan'dı ve kızı da, onun torunu Hümeyra Hanım Sultan'dı. O muhitte duyduğu, bildiği çok şeyler vardır ve değerlendirmelerini dikkate almak gerekir.

Vahdeddin ve Atatürk karşı karşıya gelmişlerdir. Ama dost oldukları zaman da vardır. Kim ne derse desin son padişah hazineyi soyup gitmedi. Gittiği yerlerde de Türkiye devleti aleyhinde faaliyette bulunmadı, söz söylemedi. Bu sürgündeki hanedanın bir ananesi ve takdire değer tavrıdır. Bunları da bilmek gerekir.

dertli4u
25.07.05, 02:05
Ertuğrul Özkök'ün Köşe Yazısı...

Dünün şüphesi, bugünün kanıtı


DÜN sabah erkenden Dokuzuncu Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel aradı ve aramızda şöyle bir konuşma geçti:

‘Amacım işinize karışmak değil ama merak ediyorum. Bu Vahdettin tartışması niye açıldı?’

Kendisine şu cevabı verdim:
‘Haberi önce Zaman Gazetesi verdi. Bizzat kendim Sayın Ecevit’e telefon ettim. Aynı sözleri söyledi. İlginç bir konuydu.’
O şöyle devam etti:
‘İlginçlik konusunu anlıyorum. Ama acaba her ilginç konu gündeme getirilmeli mi?’
* * *
Ayrıca şu sözleri yabana atılır cinsten değildi:
‘Atatürk hepimizin referansıdır. Türkiye Cumhuriyeti’nin referansıdır. Onun bu konuda ne dediğine bakmak lazım.’

Atatürk’ün ‘Nutuk’ta ne dediği, Hürriyet’in ilk günkü haberinde vardı.
Vahdettin hakkında çok ağır ifadeler kullanıyordu.

Demirel sözlerine şöyle devam etti:
‘Atatürk hepimiz için referanstır derken çok önemli bir şeyin altını çiziyorum. Bugün Türkiye’yi birbirine bağlayan en kuvvetli referans odur. Bakın din, dil, bölge gibi konularda giderek ortak referanslar kayboluyor.’
* * *
Demirel’in beni en çok etkileyen saptaması şu oldu:
‘Cumhuriyetçi elit bugün büyük sıkıntı içindedir. Oysa daha en az yüz yıl bu büyük Atatürk referansına ihtiyacımız var. Onu sarsmamak lazım.’

Ya Vahdettin?
O konudaki sözleri de şöyle:
‘Cumhuriyet döneminde çok büyük işler yapılmıştır. Cumhuriyet, Atatürk’e çok şey borçludur. Ama Vahdettin’e değil. Ayrıca ona hain denmesi utanılacak bir şey değil. Fransa da geçmişte Vichy dönemini hainlikle suçlamıştır. Hem de resmi kararlarla.’



* * *
http://www.aktifhaber.com/read_news.php?nID=42187

(yazi kisaltilmistir)

dertli4u
25.07.05, 02:09
Emin Çölaşan'ın Köşe Yazısı...

Vay Ecevit vay!

BÜLENT Ecevit ve eşi durup dururken acayip şeyler söylüyorlar.
Vahdettin hain değilmiş! Öyle buyurmuş. Ya neymiş, kısaca irdeleyelim.

Ülkesi işgale uğramış bir padişah. Bir zavallı. Korkak, omurgasız, ilkesiz bir adam. Onun devrinde ülkenin başkenti İstanbul işgal ediliyor. Yakın akrabası Damat Ferit gibi bir ahlaksızı, sahtekárı sırf işgalcilere yaranmak için Sadrazam (Başbakan) yapıyor.

Mondros Antlaşması, Vahdettin döneminde imzalanıyor. Osmanlı’yı parçalayan, Türklüğü yok eden Sevr Antlaşması yine onun döneminde.

İşgal İstanbul’unda nice yurtsever insanımızı ‘Ermeni tehciri yaptılar’ diye Harp Divanlarında yargılatıp idam ettiren yine o! Harp Divanlarında hákim ve savcı olarak Ermeni ve Rumları görevlendiren de kendisi!

Nice asker-sivil yurtseverler, işgal ordusu tarafından tutuklandı ve İngilizler tarafından topluca Malta adasına sürüldü. Vahdettin bütün bunları seyretti.

Efendim, aslında kendisi yurtsever (!) biri imiş ama elinde olanak yokmuş! Ne yapsınmış!

Keşke Anadolu’ya geçseydi, ya da intihar etseydi de, tarihe ‘HAİN’ diye geçmeseydi.

***

Mustafa Kemal Paşa ve arkadaşları Anadolu’da vatanı kurtarmak için kelle koltukta mücadele verirken, Anzavur isyanını ve bir sürü iç isyanı çıkartan yine bu Vahdettin.

Anadolu’da savaşanlar için ‘idam kararı’ aldıran ve bu konuda düzmece din adamlarına fetvalar yayınlatan kim? Bu fetvaları bütün Anadolu’ya gönderip ‘bunlar eşkıya çetesidir, ele geçirildiği anda idam edilecektir’ diye emirler veren, Mustafa Kemal Paşa’yı boynunda idam kararı ile askerlikten atan kim? Vahdettin!

Kendisinin ve işgalcilerin denetimindeki İstanbul’da satılık basın vardı. Bunlar Anadolu kahramanlarına ana avrat söverdi. ‘Mütareke basını’ deyimi işte o Vahdettin’in döneminde fışkırdı ve günümüzde de işlevini sürdürüyor.

***

Şimdi Bilal Şimşir’in ‘İngiliz Belgelerinde Atatürk. 1919-1938’ isimli eserinin 3. cildine bakalım. İstanbul’daki işgalcilerin başı İngiliz Yüksek Komiseri Sir Rumbold’un, Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a gönderdiği gizli raporu İngiliz devlet arşivinden okuyalım:

‘Vahdettin’le 2 saat konuştuk. Tercümeyi elçilik tercümanı Mr. Ryan yaptı. Vahdettin, Ankara liderleri diye söz ettiği kişilerin ülke ile kan bağı dahil hiçbir bağları olmadığını söyledi. Mustafa Kemal’den, geçmişi bilinmeyen Makedonyalı bir ihtilalci diye söz etti. ‘Onun kanında her şey olabilir. Bulgar, Yunan, belki de Sırp kanı taşır. Zaten kendisi de Sırp’a benzer. Bunların hepsi Arnavut, Çerkez olup hiçbiri Türk değildir.’

Şu sözlerine bakın! Bu utanmaz, korkak, düşman işbirlikçisi ve satılık adam, Bay Ecevit’e göre hain değil! Ya ne?

Kısa süre sonra Anadolu kahramanları vatanı kurtarmaya başlayınca, aynı Vahdettin bir İngiliz zırhlısına binip tüydü. (Damat Ferit haini de tüydü.) İtalya’nın tatil beldesi San Remo’da görkemli villalarda yaşadı. Yanında götürdüğü sahtekárlar orada kendisini dolandırdı. Parası bitti, mücevherleri falan sattı ve acınacak durumda, uçan kuşa borçlu öldü.

http://www.aktifhaber.com/read_news.php?nID=42186

dertli4u
25.07.05, 02:13
Murat Bardakçı’nın yıllar önce yazdığı ve padişahın özel evraklarına dayanan tek belgesel kitap olan ‘Şahbaba’da, bakın Sultan Vahideddin neler diyor...

Yorum sizin...

MEMLEKETE PARATONER OLDUM: ‘Karşınızda köklerinden koparılmış, bir girdapla sahile fırlatılıp atılmış bir kazazede var. Ben bu kargaşa içerisinde önümde daha ne kadar yol kaldığından habersizim ve bu işin neticesini de sadece Allah biliyor. ...Ne yapabiliriz ki? Kader, bu konuda düşündüğümden farklı bir yol çizdi.Ben, dindar bir insanım. ...Vazifemi çok karmaşık bir dönemde, bir insanın yapabileceği en iyi biçimde tamamladığıma bütün yüreğimle ve kat’iyetle inanıyorum.İnsanın zaafları da söz konusu... ‘Beşer şaşar’ ifadesinin doğru olduğunu çok iyi biliyorum ama, aşılması zaten imkánsız olan savaş zamanının engellerini ve daha sonra mütareke ile ortaya çıkan güçlükleri yenemediysem de, memleketimin iyiliği için yapmam gereken her şeyi yaptığımı iddia ediyorum.Mütareke yıllarında ortaya çıkan bütün fácialara ve olaylara karşı gerçi kalkan olamadım ama paratoner vazifesi gördüm ve öyle zannediyorum ki, bütün musibetleri de üzerime çektim. Kendimi feda ederek vatanı kurtarmaya çalıştım. Ama gelin görün ki, bugün yaşayan kurban benim; daha doğrusu fedakárlığın kurbanı!’

KAÇMADIM, HİCRET ETTİM: ‘Her tarafı istilá eden inkılap ve ihtiras içerisinde bunaldım. Bana teklif edilen şekildeki hiláfete ne karşı koyma, ne de başeğme imkánı görmeyerek kamuoyunda sükûn ve durumda açıklık belirinceye kadar tehlikeli bölgeden geçici olarak ayrılmaya karar verdim. Gitmekle, vekili olduğum şánı yüce peygamberin yaptığını yaptım, kaçmadım, hicret ettim.’

İHANET ETMEDİM: ‘Talih ve kader bizi vatanımızdan ayırdı ve nihayet gurbetlere attı. Allah’ın takdiri ve kısmetimiz böyleymiş. ...Gerçi málum sebepler yüzünden dinime, vatanıma ve milletime arzu ettiğim kadar hizmete vakit ve imkán bulamadım ise de, asla ihanet etmedim. Şimdi burada zelil ve sefil bir halde kalmaktansa, Anadolu’da at sırtında olmalıydık. Ecdádımın sarıkları, aynı zamanda kefenleriydi. ...Anadolu’ya gidip ordunun başına geçmem konusunu dünürüm Sadrazam Tevfik Paşa’ya açtığım zaman, büyük bir muhalefete uğradım. ‘Böyle bir avantüre giremezsiniz. Biz, Mustafa Kemal Paşa ile haberleştik. Zaferden sonra, size bağlılığını bildirecek. Onun istemediği, sadece Damad Ferid Paşa’dır. Galip gelirse zafer sizin, Allah göstermesin yenilirse de bu yenilgi onun hesabına olacaktır. Vaktiyle Enver ve Talát yenilmişlerdi ve onların hatalarını düzeltmek için galip devletlerle şimdi siz mücadele içerisindesiniz. Anadolu’ya gidip mağlup olursanız vaziyeti kim kurtarır?’ deyip Anadolu’ya gitmeme máni oldu.’

ÜÇ BÜYÜK HATA YAPTIM: ‘Ben de insanım, hata etmediğim iddiasında bulunamam ve başlıca üç hatamı itiraf ederim: Birincisi, rahmetli biraderim Sultan Reşad’dan sonra saltanat makamını kabul etmem. İkincisi, mütareke hükümetlerine, başta Ferid Paşa olmak üzere Tevfik, İzzet, Ali Rıza ve Salih Paşalar gibi milletin ve devletin kalbur üstü isimlerine talihimi bağlayarak aldanmam. Üçüncüsü; devleti kuran ve halis muhlis Türk olan Osmanoğulları’nın memleketten sürgün edilip Hiláfetin ortadan kaldırılacağına asla inanmak istememem. ...Böyle bir tecrübeden sonra insanın vicdanının nasıl temizlendiğini, inancının ve tevekkülünün yeniden nasıl doğduğunu bilemezsiniz.’

PAŞA’YI BEN GÖNDERDİM: ‘Bugün içinde bulunduğum ve hak etmediğim düşmanlıktan rahatlık ve mutluluk duyuyorum. ...Bu, bana huzur da getiriyor. Eğer yaşarsam ve mücadeleden muzaffer çıkarsam, ‘bir kötülüğe batıp çıkmıştım’ diye teselli bulacağım. Düşmanlığa karşı mücadelenin yoğun, acı verici ama dayanılmaz olmadığına inandığım için kendimi feda ederek çok sevdiğim memleketimi kurtarmış olmaktan mutluluk duyacağım. Memleket sevgim bana, İstanbul düşman süngüleri altındayken Mustafa Kemal Paşa’yı Yunanlıların üzerine göndermek gibi ağır bir kararı aldırarak iláhi bir mutluluğun da zevkini tattırdı.’

SEVR’İ İMZALAMAYACAKTIM: ‘O Sevr Andlaşması ki, elime ilk aldığımda keskin bir acı ve korkulu bir ürperti hissettim. ...Sevr bana göre ne bir andlaşmaydı ne de bir pakttı; kötülüğün baştan aşağı ta kendisiydi.Bana gelince; mecburi ve geçici imza taktiğiyle biraz zaman kazanmaya çalıştım. Saltanat Şûrası’nı da zaten her türlü mes’uliyeti üzerime alarak galipleri ve zaferlerinden sonra Türkiye’ye karşı aşırı düşmanca bir tavır içine giren bu memleketlerin kamuoyunu biraz sakinleştirmek için teşkil etmiştim. Gelişmeleri bu şekilde beklerken biraz zaman kazanmaya çalıştım, zira olayların gidişatını normale sadece zaman çevirebilirdi....Eğer işler kötü gider ve bu oyalamakta muvaffak olamazsam, andlaşmayı imzalamaktansa tahttan feragat etmeye kararlıydım.’

HAZİNEYİ ALMADIM: ‘İstanbul’u terkederken Osmanoğulları’na ait bulunan ve benim için çok büyük kıymet taşıyan eşyaları yanıma almayı düşünmedim. Bu sebeple, yabancı bir memlekette şimdi beş parasız, yüzüstü ve ızdırap içinde kaldık.’

kemalist
25.07.05, 02:13
İHANETİN BELGESİ
Vahdettin'den İngilizlere manda teklifi

Başbakan Damat Ferit 30 Mart 1919 günü Padişahla birlikte hazırladığı İngiliz mandası isteyen öneriyi resmen İngilizlere sunmuştur. Bunun öyküsü ve belgesi şöyledir:

Başbakanlığa atanan Damat Ferit'in, hükümeti kurar kurmaz İngiliz İşgal Güçleri Komutanlığını ziyaret ederek ''Padişahın ve kendisinin bütün umutlarının önce Tanrı'ya sonra İngiliz hükümetine bağlı olduğunu bildirmişti.'' Böylece sıcak bir köprü kurulmuş ve Sadrazam Damat Ferit hemen her vesile ile İngiliz İşgal Komutanlığı'nı ziyaret etmeye başlamıştı.

Padişah Vahdettin ve eniştesi Damat Ferit İngiliz koruması altında nasıl bir düzen istediklerini içeren bir model hazırladılar. Damat Ferit, 30 Mart 1919'da Amiral Webb'i bir kez daha ziyaret ederek bir öneri sundu. Bu öneri Padişahın İngiltere'ye nasıl ''biat'' (tabi) olduğunu açık ve seçik göstermektedir.

İşgal etme özgürlüğü

Amiral Webb'e sunulan ihanet belgesi aşağıdaki önemli maddeleri kapsıyordu:

1) Doğrudan doğruya padişaha bağlı yerlerde ya da özerk bölgelerde, ülkenin dışa karşı bağımsızlığı ve iç güvenliği ''15'' yıl boyunca İngiltere tarafından sağlanacaktır. İngiltere bu amaçla gerekli gördüğü yerleri işgal edebilecektir.

2) Ermenistan'a bağımsızlık ya da özerklik tanınacaktır.

3) Padişah, imparatorluğun dış siyasetini yönetmekte tam anlamıyla özgür olacaktır.

4) Mebus seçimleri ile yerel seçimler, İngiliz konsoloslarının gözetimi altında yapılacaktır.

5) Her ilde bir İngiliz konsolosu bulunacak ve bunlar ''15'' yıl süreyle valilere danışmanlık yapacaklardır.

6) Osmanlı Bakanlarına birer İngiliz danışman verilecektir. Ayrıca İngiltere İstanbul'da ve taşrada mali denetleme kurulları oluşturabilecek ve maliyeyi denetleme hakkına sahip olacaktır. Webb, bu öneriyi hemen Londra'ya bildirdi.(Jaeschke, s. 5: Tansel, I, 140), Akşin s. 233).


'Osmanlı boyun eğdi'

Webb, Londra'ya gönderdiği şifreli belgede Vahdettin adına, Sadrazamın yaptığı bu ziyarette ''Osmanlı Devleti'nin İngiltere'ye tamamen boyun eğdiğini (Webb'in kullandığı deyim: Total submission) belirtiyordu.''

Bu belge açık ve net bir biçimde Padişahın kendisini İngiltere ile bütünleştirdiğini göstermektedir.

Bu belgeyi sunan Osmanlı Devleti'nin Başbakanı'dır. Başbakan, Vahdettin'in eniştesidir ve Damat Ferit Amiral Webb'e bu belgeyi Padişah adına sunmuştur.

Eğer bu belge de ihanet belgesi değilse, ihanet belgesi nasıl olur?

Vahdettin, Sadrazam Tevfik Paşa aracılığıyla Mustafa Kemal'e karşı korunmak istiyor
Gizli pazarlık İngiliz belgelerinde

Yukarıda Vahdettin'in Damat Ferit aracılığıyla İngilizlere 30.03.1919 tarihinde yaptığı "İngiliz mandası" ile ilgili belgeyi açıklamıştık. Padişah, daha sonra sadrazamlığa gelen Tevfik Paşa aracılığıyla da 26.3.1922'de İngilizlere yeni öneriler getirdi. İşte bunun belgesi:

İngiltere'nin İstanbul Yüksek Komiseri RUMBOLD'dan, İngiliz Dışişleri Bakanı LORD CURZON'a gönderilen gizli yazı. (Yazı Gizli No: 304)

'Sadrazam Tevfik Paşa dün bana bir bildirim yaptı.. Sadrazam, padişahın İngiltere ile ayrı bir anlaşma yapmak istediğini bildirdi. Padişah adına şu önerilerde bulundu':

''Türkiye ile İngiltere arasında yeni bir anlaşma yapılacak. Boğazların serbestisini sağlama işi İngiltere'ye bırakılacak. Doğu Trakya'nın ve Edirne'nin Türkiye'ye geri verilmesine karşı itirazlara neden kalmayacak. Böyle bir anlaşma, İngiltere'nin Halifeliğe düşman olduğu yolundaki düşüncelerini de yok edecek...'' Sadrazam, bu konunun bütün nazırlardan ve İzzet Paşa'dan da gizlendiğini söyledi. İngiltere böyle bir anlaşmayı kabul ederse Padişahın bunu hemen onaylayacağını bildirdi.

Sadrazamı dikkatle dinledim. Bunun müttefiklerde kıskançlık yaratacağını söyledim. Padişah, İngiltere ile sıkı ilişki kurmayı içtenlikle arzuluyor. Mustafa Kemal'e karşı bir koruyucu arıyor ve gözlerini İngiltere'ye çeviriyor. Padişaha verilecek cevabın, -ret bile olsa- elden geldiğince okşayıcı olacağını umarım.''

DR. ALEV ÇOŞKUN

CUMHURİYET

EFE1987
25.07.05, 15:04
Ecevit’in 50 yılı aşan siyaset hayatında Vahdettin’le ilgili iddiayı ilk kez telaffuz ettiğini ifade eden Baykal, “Vahdettin hain miydi, aciz miydi bilmiyorum. Ama biliyorum ki, Atatürkçü olduğunu söyleyip yola çıkan ve arkasına milyonlarca insanı takan kişiler o insanlara da, Atatürk’e de ihanet etmiştir.” dedi.

Deniz Baykal, Akatlar Kültür Merkezi’nde düzenlenen ‘Yaşasın Lozan’ konulu panele katıldı. Açılış konuşmasını yapan Baykal, Lozan ve Sevr antlaşmalarının karşılaştırmasını yaptıktan sonra sözü ‘Vahdettin’e getirdi. Toplumun, Türkiye’nin çok acı olaylarında sorumluluk taşımış yöneticilerine şefkatle yaklaşmasında sakınca görmediğini anlatan Baykal, “Ama yaşanmış olan tarihî gerçekleri tahrif edecek şekilde çaba içine girmeyi hiçbir şekilde kabul edemem.” diye konuştu. Bu konuların tartışma konusu yapılmaması gerektiğini de vurgulayan Baykal, şöyle devam etti: “Siz derseniz ki, ‘Vahdettin izin vermeseydi Mustafa Kemal Samsun’a gidemezdi’, bunu anlamak mümkün değildir. Tarihi, bu safsatalarla kirletmeye hiç kimsenin hakkı yok. Aynı siyasi şahsiyet diyor ki; ‘Sevr’in altında Vahdettin’in imzası yoktur.’ Doğru, Lozan’ın altında da Mustafa Kemal’in imzası yok. Bundan ne çıkar? Bunu söyleyerek kimi sahiplenmiş oluyoruz. Eğer ortada bir ihanet varsa, evet vardır; ihaneti yapan, Atatürkçü olduğunu söyleyip, Atatürk’e ihanet edendir.”



Baykal paylacoluktan bikmadi hehehe

TSfalcon
25.07.05, 22:43
Dinine sahip cikmayan, Türklügünede sahip cikmaz
dinime sahip cikarim allah sükür.
göze girmek icin dini simkeyle siyasete reklam yapmam.

benim allahim var diyen bazi imansizlar var
oku http://www.politikcity.de/forum/showthread.php?t=2668
bunlara düserse dinimiz vay halimize.bu konu hakkin da yaz nede olsa allah af eder düsüncesinde olan sahtekarlar var

sence el-tayip dinimize sahip mi cikiyor,,birak bu ayaklari onlarin amaci sefili dinlen kandirmak türkiyenin 1numarali hirsizi

sana birdaha diyorum akp ye karsi yazarsam beni dinsizlikle sucliyamasin.buyur gel dini sohbet edelim kimdir imansiz kim degil görürsun.
benim ailem seriatci dir fakat öteki sefiler gibi akp ye güvenmez.
benim ailem cok iyi bilir erdogan mülayim bir hirsizdir.
birdaha dini katma burda baskasini din üzere dislama sanki namaz gildigin var.

neden sinirleniyorsun akp hakkin da yazarsam.sizin cebinizi yiyen odur
degistim!!! neden degistin cevap yok!! önceden neydin cevap yok!! ve bugün neysin 2gömlekli mülayim müslüman

ltf geri yazarsan sinirlerine hakim ol :D

Deniz
29.07.05, 16:24
Lütfen, thread'in konusuna geri dönelim..

Vahdettin'in tartışıyoruz...

Bugün internette rastladiğim önemli bir belgeyi size sunmak istiyorum. Vahdettin'in İngiltere'ye yazdığı iltica mektubu: :o :(

600 yıllık bir hanedanın sonuncu sultanı, İngiltere'ye şu iki satırlık mektupla
iltica etmiştir:



Dersaadet İşgal Orduları Başkumandanı
General Harringthon Cenablarına

İstanbul'da hayatımı tehlikde gördüğümden İngiltere devleti fahimesine iltica ve bir ân evvel istanbul'dan mahalli âhara naklimi talebederim efendim.

16 Teşrinisani ( Kasım ) 1922
Halifei Müslimin
Mehmet Vahidettin

Kaynak: http://tadevrimi.sitemynet.com/ata_vahdettinkacismektubu.htm

tralles
01.08.05, 02:52
Nacizhane fikrim, bu gibi gereksiz, yillardir onlarca defa gereksiz yere gündemi isgal etmis, ve apacik belgelerle kimin kim oldugu kanitlamis bir olayi buzluktan cikarip, hazir konu olarak gündeme sokmak, sikintili dönem geciren Türkiye'ye, ayni Türban konusu, ayni Laiklik konusu, Q-Klavye konusu gibi zaman kaybi ve suuni bir temadir.

Zamaninda bir dostum bana Hasan Hüseyin Ceylan'in kitabini önermisti. bilinmeyenleri ögrenmek istiyorsan diye. Ceylan Vahdettinci, Refah döneminin milletvekillerinden. vahidettin'in vatan haini olmadigini, mustafa kemali anadolu'yu örgütlemek icin samsuna gönderdi diyenlerden.

imkaniniz olunca, bir daha türkiye'ye gidecek olursaniz, alkmanizi tavsiye ediyorum. Turgut Özakman'dan "Vahidettin, M.Kemal ve Milli Mücadele" adli saheser.
O döneme ait tüm yalanlar, yanlislar ve yutturmacalari belgelere dayanarak cürütmüs.

Ceylan'in iddialarindan bir tanesini buraya yaziyorum, ki olayin vahametini idrak edebilesiniz:

"M.Kemal'in kendi agiziyla acikladigi bu olayda bir cümleye dikkat cekmek isterim: "...Sultan Vahideddin bana saraydan ayrilirken bir kadife kutu icerisinde birtakim da hediyeler cerdi...!" . Gelin, simdi bu kadife kutu icerisinde neler oldugunu biraz acmaya calisalim. Tarih önünde vicdan sahibi herkesi carpacak olan bu gercekle karsilasiyoruz, kadife kutu icerisindeki para ve altinin muhtevasini ögrendigimizde. Sultan Vahdeddi'in M.Kemal'i Ankadolu'ya ve Samsun'a göndermeye ikna ettikten sonra, kendisine kadife kutu icerisine verdigi altinin miktari tami tamina 40.000 altindir. ..., ve bunu da kadife kutu icerisinde Mustafa Kemal'e vermistir."

Bir hesap edelim: 40.000 altin : 7,2 gr x 40.000 = 288.000 gram, yani 288 kg!

Demek ki Vahidettin, icinde 288 kilo altin bulunan bir kadife kutuyu M.Kemal'E vermis, o da koltugunun altina sikistirip saraydan ayrilmis!

Tabiiki pek imkanli bir senaryo degil!

Bu konu hakkinda bir cok asilsiz ve yalan iddialardan sadece birisi - ama benim en sevdigim örnek!

Kaldi ki, Atatürk'e güvenen birisi olarak, ben onun "Nutuk"ta Vahdettin hakkinda söylediklerinden süphe etmem. Ama bir zamanlar cok sevdigimiz, aslinda hala derin bir saygi duydugumuz, ancak ilerliyen yasindan olmalidir ki, cok talihsiz ve gereksiz bir laf söyleyen Ecevit'e hayret etmemek mümkün degil.

dertli4u
01.08.05, 03:07
Sultan Vahdeddi'in M.Kemal'i Ankadolu'ya ve Samsun'a göndermeye ikna ettikten sonra, kendisine kadife kutu icerisine verdigi altinin miktari tami tamina 40.000 altindir. ..., ve bunu da kadife kutu icerisinde Mustafa Kemal'e vermistir."

Bir hesap edelim: 40.000 altin : 7,2 gr x 40.000 = 288.000 gram, yani 288 kg!

Demek ki Vahidettin, icinde 288 kilo altin bulunan bir kadife kutuyu M.Kemal'E vermis, o da koltugunun altina sikistirip saraydan ayrilmis!

.

ben, (eger forumdaki yazilarimi okuyacak olursan, anlarsin), atatürkü seven, bilen ve memleketimize yaptigi hizmetlerin büyüklügünü anliyan biriyim.

tarihi olaylari, olaylarin gectigi dönemlerle ilgili olarak anlamaya calismak gerekir.

bu yukarda verdigin örnek, ilk bakista cok dogru..elbette 40 bin altin, bir kutuda tasinmaz..

ama, atatürke verilen kutunun icinde 40 bin altin oldugunu kim söylüyor?kim uyduruyor bilemiyorum..o tür yazilari ben de okudum, ama bunu yazani bulursam, kendisine 288 kiloluk bir yük veririm ve denerim, nasil tasiyacak:D

*****

isin dogrusu, benim bildigim kadariyla su sekilde;

osmanli padisahlari, name, berat gibi emir ve ruhsatlari, muhatablarina verirken, simdiki anlamiyla ,zarf icinde vermezlerdi.."zarf" kelimesi, icine mektup koyulan sey demektir.bu bazen bir metal korungah bazende tahta bir kutu olurdu..verildigi sahsa duyulan güven ve sevgi derecesi ile ilgili olarak, islemeli veya degerli kumas kapli olurdu.

acaba, mustafa kemal pasayi, anadoluya gönderirken verdigi "itimatnameyi" veya "emirnameyi" bu kutuya koymus olamaz mi?

40 bin altini sarayda verdigi ile ilgili "hikaye" bana hic inandirici gelmiyor.

Deniz
10.08.05, 01:35
Bu işi çözecek iyi bir kitap ke&[/font][/size][/font][/font][/left]

Otomatik hedef cinsi(uçak/helikopter) belirleme



Füze atış menziline giren hedef için ‘Hedef menzilde’ uyarısı



Füze atış anında otomatik olarak verilen önleme ve süper yükseliş açıları





http://www.aselsan.com.tr/mstturk/bora.htm
-----------------
Ne dersiniz arkadaslar , yakisikli bir sey degil mi ?

Enver
11.02.07, 14:30
Mustafa Kemal nasıl yanıldı?

http://www.habervakti.com/resimler/sahislar/islamdunyasi/vahdettin.jpg

Tarihte “son nokta” yoktur; olamaz da. Donmuş değil, dinamik bir süreçtir tarih. Vakalar değişmese bile algılanmaları zamanla değişir

Daha önce bakılmamış açılar ortaya çıkar, yeni tanıklar konuşmaya başlar, elde edilen bilgiler yeniden harmanlanır ve yeni sentezler doğar bunlardan.

Bugün üzerinde duracağımız örnek ise bildik bir konuda: Vahdettin hain miydi? Bu soru son yıllarda artık eski enteresanlığını yitirmişse de, yine de taraftar buluyor. Vatan hainliği ithamına net ve tarafsız bir tanım getirmedikçe galiba ilgi çekmeye devam edecek.

Nedir vatana ihanet ve kimin hain olduğuna son tahlilde hangi merci karar verecektir?

Mesela bundan 50 yıl önce Nazım Hikmet vatan hainiydi devlete göre. Bugün ise böyle düşünenlerin sayısı azınlıktadır. Peki ne değişmiştir aradan geçen sürede? Nazım, bir mahkemede aklanmıştır da onun için kitapları serbestçe basılabilmekte, şiirleri kapış kapış kasetlerde yerini almaktadır? Hayır. Herhangi bir hukukî beraati olmadı; ama Nazım’a 1950 şartlarında vurulan hain damgasının esasa değil, devrin şartlarına dayandığı, dolayısıyla o şartlar ortadan kalktığı (komünizm çöktüğü) için suçlamanın gereksizliği anlaşıldı.

Ancak Vahdettin’in ihaneti hakkındaki tartışmalar kolay son bulacağa benzemiyor. Çünkü Vahdettin’in hainliği iddiasının da hukukî olmadığı, tıpkı Nazım’da olduğu gibi siyasî ve konjonktürel sebeplerden kaynaklandığı anlaşılırsa onun üzerine bina edilen bütün iddialar, mesela Osmanlı tarihinin son dönemi hakkındaki yorumlar çökme tehlikesi geçirecektir. Bu yüzden, 2005 Temmuz’unda Süleyman Demirel’in isabetle (!) teşhis ettiği gibi, Vahdettin’in hain olduğunun bilinmesinde daha bir süre yarar vardır!

Şimdi TBMM’ye uzanalım ve Gizli Zabıtları karıştıralım. 1921 yılını içeren cildi elimize alalım ve başlayalım karıştırmaya. Tam da bu yazıyı yazdığım 8 Şubat gününe gelelim. Biraz önce Mehmed Âkif, Meclis kürsüsünden ilk ve son defa konuşmuş, sonra bazı milletvekilleri Âkif’in Padişah’a yazılacak mektubun taslağı üzerinde görüşlerini belirtmişlerdir. Nihayet kürsüye Mustafa Kemal Paşa çıkmış ve Milli Şairimizin Sevr konusunda işgal kuvvetlerinin süngüsü altındaki Halife-Sultan Vahdettin’in meşruiyetini kaybettiği için TBMM’yi tasdik ve kararlarını kabul etmesini isteyen ifadelerini eleştirmiştir. Ona göre Meclis’in, meşruiyetini başka hiçbir merciye tasdik ettirmeye ihtiyacı yoktur. Kaldı ki, der, Mustafa Kemal, Hilafet makamı aslında “mühmel”dir, yani boştur.

Neden peki? Çünkü, bu “çünkü” çok önemli, Mustafa Kemal’e göre Sultan Vahdettin, antlaşmanın imzası öncesinde, 22 Temmuz 1920’de toplanan Saltanat Şûrası’nda “Sevr muahedesini... bizzat ayağa kalkmak suretiyle kabul etmiştir.” Dolayısıyla TBMM’nin, İngiliz süngüsü altındaki “esir padişah”ın onayına ihtiyacı yoktur.

Peki olay hakikaten Mustafa Kemal’in açıkladığı gibi mi cereyan etmiştir? Yani Saltanat Şûrası’nda ‘Sevr’i kabul edenler ayağa kalksın’ denilmiştir de, Vahdettin de ayağa kalkmak suretiyle onu kabul mü etmiştir? Yoksa...

İşin esası şu: Hadise Mustafa Kemal’e yanlış aksettirilmiş ve onun Vahdettin hakkındaki kanaati, iletişim hatlarındaki “bir kısım” parazitlerden olumsuz yönde etkilenmiştir. O halde nedir olayın iç yüzü?

Vahdettin’in Saray Başmabeyncisi, yani özel sekreteri Lütfi Simavi’nin “Osmanlı Sarayının Son Günleri” (Pegasus Yayınları, 2006, s. 328) adlı hatıralarında anlattıkları gerçekten de şaşırtıcıdır. Simavi’ye göre Vahdettin, bırakın oylamada ayağa kalkmayı, açılış nutkunu okuduktan sonra salonda bile durmamış, çıkıp gitmiştir.

Siz gözlerinizi ovuşturmaya devam ederken ben Mustafa Kemal’in Kurtuluş Savaşı’ndaki silah arkadaşlarından ve aynı zamanda Vahdettin’in damadı olan, yani iki tarafa da eşit mesafede duran birinin, İsmail Hakkı Okday’ın “Yanya’dan Ankara’ya” (Sebil Yayınları, 1994, s. 385-386) adlı hatıralarını masama getirip okuyayım da dikkatle dinleyin:

“Nihayet ‘Sevr’i kabul edenler ayağa kalksın’ denildi. Damat Ferid Paşa bu sırada Padişah’ın salonu terk etmesi için işaret verdi. Vahdettin dışarı çıktı, yandaki odaya geçti. Padişah ayağa kalkınca da salondakiler Hünkâr’a bir saygı eseri olarak ayağa kalktılar. Kendisini bu suretle selamladılar. Öyle ki, bu ayağa kalkışın Sevr’in kabulü anlamına mı geldiği, yoksa Padişah’a hürmeten kıyam mı edilmiş olduğu açık olarak belirmedi. Hatta Ayan’dan Topçu Feriki Rıza Paşa, ‘Biz Padişah’a hürmeten ayağa kalktık, Sevr’i kabul ettiğimizden değil’ diye haykırarak Damat Ferid’in oyununu açıkça protesto dahi etti.”

Şimdi o ayağa kalkma meselesi anlaşıldı mı acaba? Özetleyelim o halde:

1) Bir kere bu tür şûralarda padişahın oy hakkı yoktur ki! O, konuşulanları dinler, kararın kendisine bildirilmesini ister ve sonuçta onaylar veya onaylamaz.

2) Ayağa kalkarak oylama yapılması çağrısı yapılınca padişah, konumu gereği dışarı çıkmış ve o çıkarken şûra üyelerinin hepsi saygılarından ayaklanmış, bu da Damat Ferid tarafından Sevr’in onaylandığı şeklinde yorumlanmış, yani oylama tam anlamıyla bir oldubittiye getirilmiştir.

3) Rıza Paşa ise oyuna geldiğini anlayınca oylamayı protesto maksadıyla yerine oturmuş ve bu yüzden de aleyhte çıkan tek oy onunki sayılmıştır.

Kuşkusuz 1921 Yazı gibi feslerin bir baştan öbürüne uçuştuğu bir ortamda meselenin içyüzünü bilebilecek durumda olmayan Mustafa Kemal ve Kâzım Karabekir gibi Milli Mücadele önderleri, ayağa kalkıp Sevr’in imzalanmasını onayladığı sonucunu çıkararak Vahdettin’in hainliğine hükmetmişler, bu da onun ihanetine yeterli delillerden biri sayılmıştır.

Fazla söze ne hacet! İşte tarihte yanlış anlamaların nereden kaynaklandığına yakıcı bir misal.

Mustafa Armağan

deryatulga
11.02.07, 14:39
Sevres andlasmasi Yunanistan disinda kimse tarafindan onaylanmadi, ne Osmanlilar, ne Ingilizler, ne Fransizlar, ne de baskalari. Bunu silah zoruyla dayatma tesebbüsü de 9 Eylul 1922 günü Izmir'de sona erdi.

Enver
11.02.07, 14:42
Sevres andlasmasi Yunanistan disinda kimse tarafindan onaylanmadi, ne Osmanlilar, ne Ingilizler, ne Fransizlar, ne de baskalari. Bunu silah zoruyla dayatma tesebbüsü de 9 Eylul 1922 günü Izmir'de sona erdi.

Hocam,

1. 11.000 yanitinizi kutluyorum :)

2. Sizce Sultan Mehmed Vahdettin bir hainmiydi? Yoksa degil miydi?

tayyaremmi
11.02.07, 14:51
Anlamadigim bir nokta var: Kim Atatürk hatasiz bir insandir diyor ki? Hangi yeldegirmenine saldiryorsunuz ki, Enver Bey?

Atatürk pekalâ hata yapar. Bence en büyük hatasi kadirsinaslik nedir bilmeyen insanlar icin hayatini ve mesaisini harcadi. Beyin patlatti.

Nutuk'tan bir alinti:

OSMANLI SALTANATI'NIN YIKILIŞ VE GÖÇÜŞ MERASİMİNİN SON SAFHASI
Sür'atle kanun tasarısı hazırlandı. O gün Meclis'in ikinci oturumunda okundu. Ad okunarak oya konması teklifine karşı, kürsüye çıktım. Dedim ki, "Buna gerek yoktur. Memleket ve milletin istiklâlini ebedî olarak koruyacak ilkeleri, yüce Meclis'in oy birliği ile kabul edeceğini sanırım." "Oya" sesleri yükseldi. Sonunda, başkan oya sundu ve "oybirliği ile kabul edilmiştir" dedi. Yalnız olumsuzluk bildiren bir ses işitildi:"Ben muhalifim!" Bu ses "söz yok" sesleriyle boğuldu. İşte Efendiler, Osmanlı Saltanatı'nın yıkılış ve göçüş merasiminin son safhası böyle geçmiştir.


HAİN VAHDETTİN BİR İNGİLİZ HARP GEMİSİYLE İSTANBUL'DAN KAÇIYOR
17 Kasım 1922 tarihli resmî bir telgrafın ilk cümlesi şuydu : "Vahdettin Efendi bu gece saraydan ayrılmıştır. " Bu telgrafın bir iki cümlesini daha 18 Kasım 1922 gününe ait Meclis tutanaklarında okumuşsunuzdur. Fakat telgrafın aslında, bu ayrılışa kimlerin yardım etmiş olabileceğinden, kutsal emanetlerin nasıl korunacağından ve daha başka hususlardan bahseden alt tarafı da vardır.
Aynı gün Meclis'te okunmuş bir mektup suretiyle ona ekli -ajans- larla yayınlanmış bir bildiri suretini de zabıtlardan bir daha okuyalım :
17.11.l922
Mektup Sureti
Bir nüshasını ilişik olarak sunduğum resmi bildiride açıklandığı gibi, Zâtışâhâne, İngiltere'nin koruyuculuğuna sığınarak bir İngiliz harp gemisiyle İstanbul'dan ayrılmıştır....
İmza : Harrington
Mektuba Ekli Bildiri Sureti
Resmen bildirilir ki, Zâtışâhâne, bugünkü durum karşısında hürriyet ve hayatını tehlikede gördüğünden, bütün Müslümanların halifesi sıfatıyla İngiliz himayesini ve aynı zamanda İstanbul'dan başka bir yere götürülmesini istemiştir. Zâtışâhâne'nin isteği bu sabah yerine getirilmiştir. Türkiye'deki İngiliz Kuvvetleri'nin Başkomutanı General Sir Charles Harrington, (Sör Çarlz Harrington) Zâtışâhâne'yi almaya giderek bir İngiliz harp gemisine kadar kendisine eşlik etmiş ve Zâtışâhâne, vapurda Akdeniz Filosu Genel Komutanı AmiralSir De Brook (Sör Bruk) tarafından karşılanmıştır. İngiliz Fevkalâde KomiserVekili Sir Newill Henderson, Zâtışâhâne'yi gemide ziyaret ederekKral Beşinci George' a bildirilmek üzere arzularını sormuştur.
General Harrington'un Ulviye Sultan adındabir hanıma gönderdiği Fransızca bir mektup da vardır. Bu mektup, hiçbir karşılık verilmemiş olduğu notuyla Refet Paşa' ya gönderilmiş.O da, 25 Kasım 1922 tarihinde bize bir suretini göndermişti. Fransızca mektubun bize gönderilen Türkçe sureti şudur :
Sultan Hanımefendi Hazretleri,
Şu sıralarda Malta'ya yaklaşmakta olan Padişah Hazretleri'nden, ailesinindurumu hakkında bilgi rica eden bir telsiz aldım. Bu konuda, geçen CumartesiYıldız'dan bilgi almış ve Kadınefendi Hazretleri'nin sağlık ve neş'elerinin yerindeolduğunu öğrenmiş ve derhal Zâtışâhâne'ye arz etmiştim. Eğer Padişah Hazretleri'nin aileleri hakkında yeni bilgiler lûtfederseniz, onu da derhal Zâtışâhâne'yesunmakla mutluluk duyarım. Zâtışâhâne'nin içinde bulundukları güçlükler dolayısıyla, en samimî dileklerimi Kadınefendi Hazretleri'ne ve pek muhterem ailelerine sunmama izin vermenizi ve en derin saygı ve tazimlerimin kabulünü rica edcrim.
İmza : Harrington
Efendiler, bu son mektup, üzerinde durulmaya değer nitelikte değildir. Bundan başka, General Harrington' un, İstanbul'daki askerî memurumuza yazdığı mektup ile ekinde yazılanlar üzerinde görüş belirtmeyi de gereksiz bulurum.


ASİL BİR MİLLETİ UTANILACAK BİR DURUMA DÜŞÜREN SEFİL
Kamuoyunu gerçek durumla karşı karşıya bırakmayı tercih ederim. O zaman, Saltanat'ı atadan oğula geçirmek gibi yanlış bir usulün sonucu olarak, büyük bir makam, tantanalı bir ünvan kazanabilmiş birsefilin, gururu çok yüksek asil bir milleti nasıl utanılacak bir duruma düşürebileceği kendiliğinden anlaşılır.
Gerçekten de, her ne sebeple ve ne şekilde olursa olsun, Vahdettin gibi hürriyetini ve hayatını milleti içinde tehlikede görebilecek kadar âdi bir yaratığın, bir dakika bile olsa, bir milletin başında olduğunu düşünmek ne hazindir! Şükre değer bir durumdur ki, bu alçak, mirasına konduğu Saltanat makamından millet tarafından atıldıktan sonra, alçaklığını sonuna kadar getirmiş oluyor. Türk milletinin bu işte önce davranması elbette takdire değer.
Âciz, âdi, duygu ve anlayıştan yoksun bir yaratık, kendisini kabul eden herhangi bir yabancının koruyuculuğuna sığınabilir; ancak, böyle bir yaratığın bütün Müslümanların Halifesi sıfatını taşıdığını ifade etmek elbette doğru değildir. Böyle bir düşünce tarzının doğru olabilmesi, öncelikle, bütün Müslüman milletlerin esir olmaları şartına bağlıdır. Halbuki, dünyada gerçek böyle midir? Biz Türkler, bütün tarihimiz boyuncahürriyet ve istiklâle sembol olmuş bir milletiz! Değersiz hayatlarını ikibuçuk gün daha fazla ve sefilce sürükleyebilmek için, her türlü düşkünlüğe katlanmakta bir sakınca görmeyen halifeler oyununu da sahneden kaldırabildiğimizi gösterdik. Böylece, devletlerin, milletlerin biribirleriyle olan ilişkilerinde, şahısların, özellikle bağlı bulundukları devlet ve milletin zararına da olsa şahsî durumlarından ve kendi hayatlarından başka birşey düşünemeyecek pespavelerin herhangi bir önemi olamayacağı şeklindeki bilinen gerçeği bir defa daha ortaya koymuş olduk.
Milletler arasındaki ilişkilerde mankenlerden yararlanma yönteminerağbet etme devrine son vermek medenî dünyanın samimî bir dileği olmalıdır.
ABDÜLMECİT EFENDİ'NİN BÜYÜK MİLLET MECLİSİ'NCE HALİFE SEÇİLMESİ

[...]

Enver
11.02.07, 14:58
1. Ben sahsi bir düsünceyle saldirdim mi?

2. Ben sizden Cevap istedim mi?

3. Nutuk'da öyle yazildigini pek ala biliyorum.

4. Hala Deryatulga Bey'in cevabini bekliyorum.

Iyi Günler...

Enver
11.02.07, 15:08
Bir Soru daha:

Nutuk diye aradigim zaman cok cesitli "Nutuk"lar karsima cikiyor.
Cesitli yayinevlerinden...

En düsük sayfali Nutuk 200 Sayfalik bir Kitap...
En yüksek sayfali Nutuk ise 800 Sayfalik bir Kitap...

Peki aralarinda hangi farklar var? Niye bazilari kücük veya büyük boyutta?

Nutuk'un cogunlugu ise 600 civarinda sayfalik bir Kitaptir.

Aceba o 100-200 Sayfa yayinevinin yorumu mudur?

deryatulga
11.02.07, 15:09
1- 1920 Ağustos'unun İstanbul'unda sokaktaki insan, saray ve çevresinde yaşayanlardan çok daha özgürdü. Özellikle de karar alma özgürlüğü bağlamında. Bunun baş kanıtı da şehrin neredeyse her mahallesinde cirit atan direniş örgütleridir. Direnişçilerin Osmanlı polisiyle boğuştuğuna dair elimizde bir bilgi ve belge yok, araştırmalar tam tersini gösteriyorlar. Muhbirlik eden şerefsizlerin sayısı son derece kısıtlıdır.

Almanya'nın defteri dürüldükten sonra Paris'e gitme sırasının Osmanlılarda olduğu belliydi. Ancak daha 17 Haziran 1919 tarihinde Atatürk'ün "ipi çekilerek" müttefiklere şirin gözükme isteği çok erken görünüyor. Damat Ferid'in yıllar yılı Türk kamuoyundan gizlenen dikbaşlı ama beyhude konuşmasını bir kenara bırakalım. Ama Osmanlı murahhaslarının Alman meslekdaşlarının uğradığı ağır muameleyi bile bile ellerinden geldiğince kafa tutmaları dahi ahlak notu verirken unutulmaması gereken bir husustur.
Yunanlıların Bursa'yı işgal etmeleri benim hatırımda kaldığı kadarıyla Eskişehir savaşının kaybedilmesinden sonraya isabet ediyor. Müttefiklerin ultimatom gibi cevabı Almanlara da verilmişti. Bizimkilerin ümitlerini neye bağladığını ortaya çıkartmak başlı başına bir araştırma konusudur. BMM'nin 18 Temmuz 1920'de yaptığı şey sadece Meclis-i Mebusan'ın ettiği Misak-ı Milli'yi kabul etmektir. Aynı yeminin bazı mebuslar tarafından "tecdidi iman" misali iki defa edilebileceğini benim aklım pek almıyor.

Vahdettin ve şürekası "teslim bayrağını" çekmeseler almaşıkları ne idi? İstanbul'u terkedip gitselerdi, bu şehirde bugün acaba hangi bayrak dalgalanırdı? Burnunun dibindeki İstanbul direnişini görmemezlikten gelen bir devlet, Anadolu direnişini acaba hangi araç, gereç ve yöntemlerle ezecekti? Buna gerçekten niyetlenen Damat Ferid'e İngilizlerin hiç yüz vermemiş olması da apayrı bir konu.

Ben hayatımda değil saraya, devlete bile intisap etmeyi hiç düşünmedim. O bakımdan 1920 yılında yaşamış olsaydım, memleketi düşmandan temizlemek için elimden geleni yapardım. Ama şu ayrıntıyı göz ardı etmeden: Düveli muazzamanın temsilcileri ne benim oturduğum eve toplarını yöneltmiş olur, ne de sabahtan akşama kadar kafama ekşirlerdi. Yukarıda dediğim gibi ben karar alırken Padişahtan daha özgür olurdum. Bu özgürlükle kalkıp da düşmanla işbirliği yapsaydım, o zaman bana birilerinin "hain" deme hakkı doğardı. Yoksa Allah'a bin şükür ki o kavgaya ailemizden nice kabadayı ve çılgın katılmıştır. Hem de yaptıkları yıllar sonra bazılarının ucuz hamaset gösterilerine malzeme olsun diyerek de değil.

30 Mart 1919 tarihinin "ortaya atılmasından" kastım, esas tartıştığımız 30 Ekim 1918/1919 tarihlerinin dışında kaldığından. Ben burada bir köyde oturuyorum. Kendime koştuğum ölçütlere göre mütevazi bir kütüphanem var ve Sina Akşin de saklanmaya devam ediyor. Kendi hazırlıksızlığımı imleyen bir deyim bu, karşımdakinin palavracılığını değil.

3- Sevr eğer kadük olmasaydı:

20.01.1921 Tevfik Paşa’nın Londra Konferansına çağrılması.
Tevfik Paşa ve Mustafa Kemal Paşa arasında, Londra konferansına gönderilecek heyet üyelerinin seçimi için telgraflaşmalar. 27.02.1921 Türk Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey ve Heyeti’nin 13 gün süren Londra Konferansına katılmaları.
Sadrazam Tevfik Paşa’nın konferansta “Ben sözü Türk Milleti’nin gerçek temsilcisi olan BMM Başdelegesine bırakıyorum” diyerek yetkiyi teslim etmesi.

türünden bir durum nasıl oluşurdu? Bu tarihte milli kuvvetlerin zafer kazanacağına dair tek emare Ermeni tehlikesinin bertaraf edilmiş olması. Daha sonra gelen yenilgiler ve Ankara'nın bile elden çıkma tehlikesini arzetmiştik. Demek ki Sevr çok daha önceleri tarihin çöp tenekesine intikal etmiş! Hal böyle olunca Osmanlı Anayasasından gelen onaylama yetkisinin BMM'ne tevdi edildiği ayan ve beyan görülüyor. Daha imzalanmamış
bir andlaşmayı ise herhalde 22 Temmuz 1920 günü onaylamaya maddeten imkan yok.
Müttefiklerin 1921 başında Türk-Yunan savaşında tarafsızlıklarını ilan etmeleri, ayrıca 28 Temmuz 1922 tarihinde İstanbul'u işgal izni isteyen Yunanlılara red cevabı vermekle kalmayıp, sürpriz bir Yunan saldırısını silah zoruyla engelleyeceklerini bildirmeleri, bu işin "çılgın Türkleri yenmek" kadar basit kurgulama olmadığını gösteriyor. Demek ki İstanbul'da Yunanlılara karşı savunmaya değer birileri veya bir şeyler varmış.

Bu karmaşık durumu belirttikten sonra ekleyelim, Sevr onaylanmış olsa bunu en iyi Ermeniler bilirdi. Onların "yok" dediği şeyde ısrar etmek, acaba kimin değirmenine su taşır? Bazıları tarihsel olguların azıcık değişik perspektiften yansıtılmasına bile, elinden oyuncağı alınan çocuk tepkisi veriyor. Bu da galiba bizim alnımızın yazısı.

Sayın Gürkan'ın ekolü derken, tabii Doğan Avcıoğlu ekolünü kasdettim. Yoksa bomba atmış, atmamış, bunlar bu tartışmanın dışında kalacak şeyler. Avcıoğlu ekolü ise önüne gelene "hain" "satılmış" vs. damgasını enflasyonist bir şekilde vurmuştur. Ben son derece kızdığım ve hakkında gerçekten çok şey bildiğim bir Taner Akçam'a bile "hain" damgasını vuramıyorum. Kimseden korktuğumdan değil, benim yaşımda bir insanın böyle ağır kararları vermeye hakkı olmadığını düşündüğümden. Herkes kahraman olmak zorunda olmadığı gibi, direniş ve ahlak abidesi olmak zorunda da değildir. Belki bunları olabilmesine yapısı da müsait değildir. Söz tekrar gelerek aynı noktada düğümleniyor: Verilen kararın, gösterilen davranışın ardında özgür bir tercih var mıdır? Acaba neden "bu adam bana yaramaz!" demekle yetinmiyoruz da kendisine ayrıca küfür ve hakaret etme ihtiyacını duyuyoruz? Bu soruları kendimize sorarken aynanın önünde durup da gözlerimizin derinliklerine bakmakta fayda vardır.

deryatulga
11.02.07, 15:12
Galiba hiç birimizin ülkenin gerçek sorunları hakkında edecek lafı olmadığından suni gündemlerin üstüne balıklama atlıyoruz. Oysa Ekrem Dumanlı'nın da altını çizdiği gibi tarihçi filan olmayan bir Bülent Ecevit'in 79 yıl önce ölmüş son Osmanlı Padişahı için ettiği lafı bunca dallandırıp budaklandırmanın ne alemi vardı?

Önce şu Mondros ve onun tarihine gelelim. Sayın Gürkan'ın elindeki Sevr metninin büyük ihtimalle bir baskı hatasına kurban gittiği düşünülebilir. Benim elimdeki İngilizce metinde bu tarih doğal olarak 30.10.1918 olarak veriliyor. Mütareke üstüne mütareke olmayacağı için 30 Ekim 1919'un Sevr için sağlanan uzlaşma tarihi olduğu en hafif deyimle spekülatif. Öyle olsa imzalanması için neden daha 10 ay baklendiği, üstelik de düşmanın bunun için İstanbul'u 16.Mart 1920'de neden gerçek anlamda işgal ederek Meclis-i Mebusan'ı dağıtması gerektiği de sorulabilir. Sevr'in bizim için en büyük yararı ise Ermenistan'ın burada Türkiye'ye karşı savaşan ülkeler arasında yer alması. Hicaz'ın bile adının olup da imzasının olmadığı bir andlaşmanın altında ABD adının boşuna aranacağını da söylemiştik. Buna bakıp da birileri beni Amerikancı filan ilan etmez İnşallah!

Sayın Gürkan'ın özellikle şahsıma yönelttiği eleştiriye gelince, ben aynen şunu yazmışım: "Yalnız burada bir parantez açarak söyleyeyim ki, aciz olduğunu defalarca tekrarladığım bir kimsenin milli mücadelenin "belirgin destekçisi" olduğunu iddia edecek kadar da ideolojik körlükle malul değilim." Vahdettin bir kahraman değildi ki, bunun gizli veya belirgin türünden olsun. Tahtı kabul etmesini hayatının en önemli hatalarının başında sayan birisi nasıl kahraman olabilir? Kendisinin de böyle bir iddiası yok. Ben sadece insanlara uluorta "Hain" yaftasının yapıştırılmasını doğru bulmadığımı vurguladım. Konumuzla doğrudan ilgisi olmasa da ufak bir ek yapmak isterim. De Gaulle İkinci Dünya Savaşı ertesinde Paris'te iktidarı ele geçirdiğinde yardımcılarından Almanlarla işbirliği yapmış kim varsa defterlerini dürmelerini ister. Bunlardan Pierre Henri Teitgen'in
"Fransızların 95%ini cezalandırmak için nasıl bir yönteme başvurmamızı düşünürsünüz generalim?" dediğini bir TV söyleşisi sırasında kendi ağzından duymuştum. Tek parti devrinin "Efe Başvekil"i Şükrü Saracoğlu İstiklal Harbi yıllarında İtalyan, yani işgalci pasaportuyla dolaşıyordu. Efsanevi maliye bakanı Fuat Ağralı da öyle. Bunlar TBMM çatısı altında tartışılmış olgular. Cımbızla ayıklama yöntemiyle istisnasız herkesi vatan haini yapabiliriz, veya milletimize "Ermeni Soykırımı" suçunu yükleyebiliriz. İnandırıcı olmanın yolu ise bu yöntemden geçmiyor, işin özü bence bu!




Mon Jul 25, 2005 3:09 pm

deryatulga
11.02.07, 15:19
Sayın Gürkan zahmet ederek uzun uzadıya izahlarda bulunmuş. Kendi tarihi gerçeğini şu veya bu açıdan kabul etmek istemeyenleri de "güneşi balçıkla sıvama" teşebbüsünde bulunma zannı altında bırakmış. Madem ki tarihi gerçek, hem de bilgi düzeyimiz ne kadar yükselirse yükselsin bozulamayacak kadar sağlam temellere oturuyor, biz de sıradan vatandaşlar olarak aklımızı kurcalayan bazı soruları dile getirelim:

1) İngiliz işgalindeki İstanbul'dan İngiliz gemilerinin kontrolündeki Karadenize açılarak yine İngiliz işgalindeki Samsun'a giden Mustafa Kemal'e "milli mücadeleyi örgütleme görevi" resmen nasıl verilebilirdi? Ayrıca Kemalist mitolojinin yıllardır dilinden düşürmediği "Bandırma vapurunun batırılacağı" efsanesi neye dayanılarak uydurulmuştu? Sadece Rum eşkiyayı rahatsız eden Türkleri derdest etmek için yola çıkan bir generali İngilizler neden bertaraf etmek istesinler? Sadece bu kadarcık bir görevle yola çıkartılan bir komutana bunca yetkinin verilmesi alışılmış bir şey midir? "Samsun ve havalisinde bozulan asayişi iade etmek" neden sadece Türklere yönelik bir eylem olarak yorumlanıyor? Asayişin daha da bozulması halinde Mondros mütareke şartlarına bağlı olarak düşman işgalinin genişletilmesi ve var olan direniş potansiyelinin can damarlarının koparılması ihtimal dahilinde değil miydi? Mustafa Kemal Samsun'a ayak bastığında milli mücadele bilfiil başlamış mıydı, başlamamış mıydı? Mustafa Kemal müfettişlik görevinden ayrılmamak için sonuna kadar her yolu denememiş miydi? Kendisine verilen "konjonktürel idam cezası" kaldırılarak, rütbe ve nişanları iade edilmemiş miydi? Hepsinden de öte TBMM'nin açılışında padişaha verilen o tumturaklı sadakat mesajının anlamı neydi? Daha sonra isyanlara karşı çıkartılan Hıyaneti Vataniyye Kanunu'nun metninde hangi mevki ve değerlerin korunmasından bahsediliyordu? Bu soruları uzattıkça uzatırız ama faydası yok. Sadece tarih ilminin "sığda yüzen boğulmaz" özdeyişine pek yatkın olmadığını hatırlatmak istedik, hepsi o kadar!

2- Nutuk'ta yapılan suçlamaların insafsızca olduğunu Şevket Süreyya "Tek Adam" kitabında yazıyor. Kemalistliği su götürmeyen Falih Rıfkı ise Nutuk'un hiç yazılmaması gerektiği görüşünü savunuyor. Kendisini Anadolu'ya çağıran Kazım Karabekir'e "Gel biz Kazım Ağa, İsmet Ağa olup çiftçilik yapalım!" diyen, benzeri istekte bulunan Mustafa Kemal'e "Yeni evlendim beni rahat bırak!" diyen İsmet İnönü'yü de aynı insafsızlıkla yargılarsak ne olacak? Sadece haksızlık etmiş olacağız. Tarihte başka ülkenin himayesine girmek öylesine sık görülen bir olaydır ki, bunun tek başına ihanet olduğunu savunmak pek ipe sapa gelmiyor. TBMM'nin Ankara'yı boşaltarak Kayseri'ye kaçma hazırlığı yaptığı bir devrede olayları İstanbul'dan izleyen hangi aklı evvel Milli Mücadele'nin başarısına şans vermiştir.? "Zararın neresinden dönsen kardır!" demek ise ihanet değildir, çok çok yanılgıdır. Kaldı ki Sıvas Kongresi çerçevesinde yapılan ABD mandası tartışmalarına ve bunun payitahttaki uzantılarına karşı çıkanın o beğenmediğimiz Damat Ferid olduğunu hatırlatmıştık. Şimdi tarihin sadece bu kesitini alarak birilerine "Hain" iltifatında mı bulunacağız?

Vahdettin Milli Mücadeleye alenen karşı koymuş ama bunun TBMM çatısı altında dile getirilmesi tam üç yıl zaman almış. Şeyhülislam fetvasına karşı kendi fetvasını çıkartan TBMM burada da tavrını koyamaz mıydı? Koyamamışsa acaba neden? Yoksa koşullar birilerinin sandığından çok daha karmaşık olduğu için mi?

3- Fetva denen şey dinsel bir bilirkişi raporudur. Padişah iradesine bağlı değildir. Onayına ise hele hiç! İngilizlerin elinde aciz durumda kaldığını Vahdettin'in kendisi bile inkar etmiyor ki! Ne yapsaydı, atası Yıldırım Bayezid gibi intihar mı etseydi?

4- İngilizlerin Meclis-i Mebusan'ı dağıtması ile, Vahdettin'in onlara alet olması arasındaki bağlantıyı kavramak biraz güç. Üstelik bu olay İngilizleri dünya kamuoyu önünde zor duruma düşürdüğü gibi, Ankara hükümetine de istediği meşruiyeti sağlamıştır. Vahdettin olsaydım itiraz edeceğim son şey herhalde bu olurdu. Direnen Atatürk ve Anadolu'dur ama bu direnişin ilk silahlarının toplanıp da oraya gönderildiği yer de İstanbul'dur. Atatürk Nutuk'ta Karakol Cemiyeti diye bir şeyden haberi olmadığını söylese de bu böyle. Devletin her fırsatta eteğine sarıldığı Andrew Mango bile bu noktada itiraz edebilmişse, Nutuk'ta her edilen lafın ille de evrensel gerçek olmadığı pek ala anlaşılır.

5- Mondros'a gelmeden önce daha Ağustos 1918 tarihinde ordunun savaşacak hali kalmadığını haklı olarak bildirerek ayrı bir mütareke yapılmasını isteyen Mustafa Kemal'den başkası değildir. Bu isteğine bağlı olarak da bizzat Harbiye Nazırı olma arzusunu dile getirmiştir. Eğer olabilseydi tarihte Atatürk diye birinin de olacağı çok şüphelidir. "Vahdettin'e rağmen" başlatılan bir milli mücadele varsa bu herhalde aynı padişahın adını 1922 sonuna kadar uluğlayarak olmamıştır. Sayın Gürkan'a biraz da kronolojik disiplin tavsiye edeceğiz, zira Mondros kendisinin bir kaç satır yukarıda bizzat yazdığı gibi 1918 tarihinde imzalanmıştır. Alttaki 1919'u basit bir dikkatsizlik olarak kabul etmemize ise (dikkat 19 Mayıs sonrası) ulaması engeldir. Mustafa Kemal Mondros'a halel getirmemek için Çukurova, Maraş, Antep ve Urfa'ya askeri yardımda bulunmamış, burada Fransız ve Ermenilere karşı verilen mücadeleyi sivil halk yürütmüştür, "Halk düşmanınızdır!" diyen birilerine nazire yaparcasına.

Demagoji niyetiyle değil, sadece basit analojilerle neye varıldığını göstermek için ekleyelim. Sayın Gürkan'ın Sevr'i eleştirmek için kullandığı ölçüt, Alman aşırı sağının Versailles anlaşması bağlamında kullandığının aynısıdır. Kaldı ki Anadolu'da yeni bir meclis kurulmuşken, İstanbul'un attığı imzanın tek başına bir şey ifade etmeyeceğini Sevr'in mimarları da işin başından beri biliyorlardı. Sevr kimse tarafından onaylanmadığı için kadük bir andlaşmadır. Yalnız burada bir parantez açarak söyleyeyim ki, aciz olduğunu defalarca tekrarladığım bir kimsenin milli mücadelenin "belirgin destekçisi" olduğunu iddia edecek kadar da ideolojik körlükle malul değilim.

7- Sevr kadük olduğu için de fiilen bu andlaşmaya göre yürütülen herhangi bir ilişki de mevcut değildir. Vahdettin Sevr'i onaylamasa ne olurdu? İngilizler hanedandan bu işi yapacak birini bulana kadar uğraşırlardı. Yalnız kendileri bile bu onaylama işine yanaşmadıklarına göre, buna niyet edecekleri de su götürür. Sakarya savaşını kaybetseydik, işlerin başka mecraya döküleceğini de hesaba katmak gerekir.

8- Versailles andlaşmasını Alman meclisi savaş ve işgal tehdidi altında onaylamıştır. Sevr'i onaylatmak için böyle tehditlere başvurulduğunu gösteren bilgi ve belgeler elimizde yok. Hatta Ankara önlerine kadar gelerek nefesi tıkanan Yunan ordusuna istediği lojistik yardım da yapılmamıştır. Bunun sebeplerinden biri de Bolşeviklerin Kafkasya'ya yerleşmesi sonunda Türkiye'nin daha da zayıflatılmasının İngilizlerin işine gelmemesidir. İngiltere ve Fransa'nın kendi onaylamadıkları bir andlaşmaya bağlı kalmaları ise özel izahat gerektirmektedir. ABD'nin onaylamadığı Lozan'ın bir ticaret andlaşması olduğu ve ünlü Lozan'la uzak ve yakından ilgisi olmadığı yıllardır yazılıp çizildi ama propagandif açıdan vazgeçilmezlik kazandığından hala dinleyip duruyoruz. ABD Osmanlı İmparatorluğu ile savaş halinde değildi, o bakımdan ne bir mütarekeye, ne Sevr'e ve doğal olarak ne de Lozan'a taraf olmuştur. Kendi imzasının olmadığı bir andlaşmayı onaylamasının saçmadan da öte bir şey olduğunu söylersek herhalde kırıcı davranmış olmayız. Biz bu örneği Sevr'in kadük olduğunu bilmeyenlerin ABD'nin Lozan'la ilgisi olmadığını bilmeyenlerle özdeş olduğunu anlatmak için gösterdik. Ortak paydayı başka yerde aramak lazım yani!

9- İş tarihsel pösteki saymaya gelirse, İnönü'nün ABD mandacıları ile ilintili olduğu tabii ki hatırlatılabilir. Üstelik gencecik bir askerken Anadolu'ya geçmek için nazlanması, bastonsuz adım atamayacak Vahdettin'in durumu ile kıyas kabul etmez. Türkiye'nin İkinci Dünya Savaşı'na girişinin gecikmesi, Türkiye hakkında niyetlerini yavaş yavaş bozmaya başlayan Stalin'in aldığı pozisyonla ilgilidir. Başka sebepler de var ama, İnönü'nün arslanlar gibi direndiğinin belgelerini ben bir yerde göremedim. Onun da yaptığı, Vahdettin gibi ipe un sermekti. Sonunda kabak savaşa girmek için olmadık isteklerde bulunan Mareşal Fevzi Çakmak'ın başına patlamıştır.

10- Bülent Ecevit'in şu sıralar hangi tribüne oynarsa oynasın bir taraflara geleceği yok. Demirel'in ise "Sen Atatürk'ten iyi mi bilecekisin?" diyerek aba altından sopa gösteren uslubudur sırıtan. Vahdettin'in hainliğine o kadar inanmaktaysa Murat Bardakçı'yı yazdığı kitaptan dolayı neden kutlamıştır?

Birilerinin ettiği her laf belge sayılıyorsa, İnönü'nün kuyudan çıkartarak TBMM Başkanlığına getirdiği Kazım Karabekir Atatürk'ün daha Milli Mücadele'nin başında saltanat ve hilafeti üstüne almak peşinde olduğunu yazar. Acaba böyle laflar ettiği için mi TBMM başkanı olması münasip görülmüştür?

deryatulga
11.02.07, 15:23
Burada önce kısacık bir açıklama. "Büyük Nutuk"un üçüncü cildi belgelere ayrılmıştır. İşin başında son derece gür akan kaynaklar, hiç tarihten anlamayan gözler için bile ivmeli bir seyrelmeye tabi tutulur ve sonunda kurur giderler. Ermeni propagandasının yıllardır haksız olarak kendine yonttuğu arşiv perdelemeleri de bu meyanda addedilmelidir. Vahdettin basiretsiz değildi, ama basiretinin bağlandığı bir kaç an kaderini tayin etmiştir. Zavallı değil, sadece çaresizdi ki bu kavramların arasındaki farkı bilmek için Türkolog olmak gerekmez. Vahdettin belki de işgal altındaki ülkesinin durumunu hiç kafaya takmadan, suya sabuna dokunmadan bekleseydi başına bu işler gelmezdi. Ama Sina Akşin'i bile okumadan, benim şahsen son derece sevimsiz bulduğum Damat Ferid'e bile "Amerikan mandacısı" yaftasını yapıştıran tarih heveslilerinin diline düşmeyi de hak etmemişti. İngilizlerin verdiği emirleri yerine getirmişse, Mustafa Kemal'i Anadolu'ya göndermesini de bu meyanda addetmek gerekmez mi? Tarih konuştukça batmak isteyenler için ideal bir zemindir gerçekten!

İttihatçılar bir Alman gemisine binerek kaçtıkları için ne kadar vatan haini oldularsa, Vahdettin de o kadar olmuştur. İngiltere'ye değil Malta'ya, o da kısa bir süre için gittiği, İngilizlere alet olmamak için elinden geleni yaptığı fazlasıyla bilinen bir gerçek.

Sayın Zafer Pınarcık'ın tarih heveslisi bile olmadığı Osmanlı hanedanının yurt dışında çektiği büyük sefaletten haberi olmamasından belli. Bunların arasında İstiklal Harbini doğrudan destekleyenlerin de olduğunu biliyoruz. Vatana yıllarca ihanet edip de, yabancı istihbarat ve medya örgütlerini Türkiye aleyhtarı iftiralarla besleyen adamlar gibi sonunda "örtülüye yamanma" becerisini gösterememişler zahir. Aç ve sefil vaziyette bir otel odasının köşesinde intihar etmek "refahını", buna pek imrenenler varsa onlara da dileriz açıkçası. Böyle bir konunun tamamını hem de etraflıca bu sitede konuşma meselesine gelince, "Allah bu iyimserliği bana da verse de, bazan uykularım kaçmasa!" demekten başka çare yok.



Sun Jul 24, 2005 12:40 pm

deryatulga
11.02.07, 15:26
1- Vahdettin veya Osmanlı Devleti Sevr andlaşmasını hiç bir zaman onaylamamıştır. Sadece onlar değil esas imza sahiplerinden Büyük Britanya ve Fransa devletleri de onaylamamıştır. Bu basit ayrıntıyı bilmeyenler "ABD Lozan'ı onaylamamıştır" diyenlerle nedense genellikle özdeş oluyor. Ermeni propagandasının bile Sevr'in geçerliliğini iddia ederken homurdana homurdana itiraf ettiği bu husus, demek bizim aydın çevrelerinde henüz içselleştirilmemiş.
2- Hilafet ordusunu kuran Vahdettin olmadığı gibi, bu "ordu"nun kıymeti harbiyesi de sıfırdı. Kuvvayi Milliye'ye karşı verilen tepki ve gösterilen direnişler Dürrizade Abdullah'ın fetvasından çok daha önceleri başlamıştır. Savaş sonrası kurulan bir Divanı Harpte Ali Galip'in bile beraat ettiği göz önüne alınırsa, bu "isyanlar" faslını da 85 yıllık tarihsel birikimin süzgecinden geçirmek icap eder.
3-Atatürk'ün idamı için ferman değil fetva, bir de Nemrut Mustafa mahkemesi kararı vardı. Bu kararın rütbe ve nişanların alınması da dahil olmak üzere verilmesinin, üzerinden fazla zaman geçmeden iptal edildiğini Mete Tunçay yıllar önce masal meraklısı tarih heveslileri karşısında vurgulamak zorunda kalmıştı. Dürrizade Abdullah'ın fetvasını İngiliz uçaklarına dağıttıran da herhalde Vahdettin'in iradesi değildi.

Burada hatırlatacak bir şey daha var. Milli Mücadelenin başlangıcı askeri başarısızlıklar tarihidir. Yunanlıların Bursa'yı bile işgal ederek Ankara üzerine yürümeleri Dürrizade'nin fetvası yüzünden değildi. İstanbul'un her an Yunanlılara peşkeş çekilmesi korkusuyla yaşayan padişahın bu yüzden de paniğe kapıldığını hesap etmek lazım. Hele Osmanlı'nın 1897'de sol elinin küçük parmağı ile bozguna uğrattığı Yunanlılar önünde böylesine acze düştüğünü görünce. İstiklal Harbinin başarısına inanmak için delicesine bir iman gerekiyordu. Bunu gösteremeyen herkese "hain" damgasını vuracak olursak, bunların adının girdiği liste bir kaç cilt kitaba sığmaz. "Empati" derken, bir de bu perspektifin göz önüne alınmasında fayda var.

deryatulga
11.02.07, 15:27
Objektif ve sübjektif olarak "Atatürk karşıtları" grubuna girdiğimi sanmam, kendisini hem insan hem de devlet adamı olarak severim. Ancak neredeyse 80 yıl öncesinin koşullarına göre hazırlanmış Nutuk'a Şevket Süreyya'nın bile "insafsızca" sıfatıyla yaklaştığını hatırlatalım.

Ayrıntıları bilmek o kadar fazla zarar vermez. Murat Bardakçı'nın 10-15%lik bir yanılgı içeren iddiası ile, tarihsel gerçeğin kendilerini ikiye katladığı tahminlerden hangisinin daha yanlış olduğu tartışmasına giriş bileti de bu ayrıntılara egemen olmadan kesilmez.

Vahdettin kılıç kuşanma merasiminde bizzat söylediği gibi hiç hazır olmadığı bir makama gelmiş, ağır hasta ve çok talihsiz bir insandı. İyi niyetle yaptığı büyük hataları olmuştur. En büyük hatası da imparatorluğun hiç toprak kaybına uğramadan İngiliz himayesi sayesinde kurtulabileceği inancıydı. Sayın Gürkan Misak-ı Milli'yi ilan edenin İngilizlerin dağıttığı Meclisi Mebusan olduğunu galiba unutuyor. O dağıtıldıktan sonradır ki Ankara'da TBMM kurulmuştur. Başarısının sırrı da Misak-ı Milli'ye objektif olarak sadakatsizlik göstermesidir. İşbirlikçiliğe gelince, Büyük Taarruz öncesi bile Londra'da bir TBMM heyeti uzlaşma zemini aramaktaydı.

Son Halife Abdülmecid Efendi sadece Anadolu İhtilalini alenen desteklemekle kalmamış, İnebolu'dan çevrilen oğlu Ömer Faruk Efendi'yi de savaşmak için göndermişti. Hanedan üyelerinin İstiklal Harbine katılmasının nasıl engellendiği belli başlı bir araştırma konusudur. Bu angajmanları topunun da ülkeden kovulmasına bir engel teşkil etmemiştir. Vahdettin amcası Sultan Abdülaziz'in akıbetini herhalde unutmuş değildi. Kaldı ki Cumhuriyet dedikodularının dolaştığı sıralarda TBMM'de yapılan gizli oturumda eski yaverinin "Bu zat haindir!" dediği de kulağına gitmemiş olamazdı. Yabancılara sığınmak ihanet için belli başlı bir ölçütse işe Mithat,Kamil ve Sait Paşalar gibi anlı şanlı Osmanlı sadrazamlarından da başlayabiliriz. İhanet çok zor bir şeydir. Damat Ferid'in tarihsel rolünün değerlendirilmesinde bile hakkında "Bu adam mecnundur!" diyen zatın reyine iltifat etmek yersiz olmaz. Madem ki kenarından köşesinden komplo teorilerine bulaştık, o halde biz de soralım. Kardeşinin mallarına el konmasaydı Süleyman Demirel Ecevit'e böylesine çıkışırmıydı? Burada belli tribünlere oynama olgusu sırıtmıyor mu?

tayyaremmi
11.02.07, 15:43
ilkokul ögrencileri icin yeni-türkceye cevrilmis ve sadelestirilmis baskilardan söz ediyorsunuz.

MEB'in ya da Türk Tarih Kurumu'nun bastigi Söylev'i okuyabilirsiniz.

onun disinda fazla teferruata girmeden söyleyebiliriz ki: Atatürk kazandi. Vahdettin ise kaybetti. Tarih hep kazanandan yanadir. Is bilenin, kilic kusananindir. The winner takes it all.

Kaldi ki burada amac tarihi bir gercegi ortaya cikarmak degil Atatürk'ün Türk milleti gözündeki itibarini zedelenmektir. Adam bir türlü yaranamadi bize. Kac kere ölümle yüzyüze geldi, sogukta karda kista disarida yatmaktan böbrekleri cürüdü, attan düstü kaburgalari kirildi, o cepheden bu cepheye kosturdu durdu, evliligini feda etti devlet isleri icin. Hic gerek yoktu Atam, sen biraksaydin Enver'le Vahdettin bizi kurtarirdi. Bugün Alaska'ya kadar eli uzanan cihansümul bir devlet olmustuk.

deryatulga
11.02.07, 15:46
ilkokul ögrencileri icin yeni-türkceye cevrilmis ve sadelestirilmis baskilardan söz ediyorsunuz.

MEB'in ya da Türk Tarih Kurumu'nun bastigi Söylev'i okuyabilirsiniz.

onun disinda fazla teferruata girmeden söyleyebiliriz ki: Atatürk kazandi. Vahdettin ise kaybetti. Tarih hep kazanandan yanadir. Is bilenin, kilic kusananindir. The winner takes it all.

Kaldi ki burada amac tarihi bir gercegi ortaya cikarmak degil Atatürk'ün Türk milleti gözündeki itibari zedelenmektir. Adam bir türlü yaranamadi bize. Kac kere ölümle yüzyüze geldi, sogukta karda kista disarida yatmaktan böbrekleri cürüdü, attan düstü kaburgalari kirildi, o cepheden bu cepheye kosturdu durdu, evliligini feda etti devlet isleri icin. Hic gerek yoktu Atam, sen biraksaydin Enver'le Vahdettin bizi kurtarirdi. Bugün Alaska'ya kadar eli uzanan cihansümul bir devlet olmustuk.

Türkiye'yi kurtaran ne odur, ne de budur, Türk milletinin ta kendisidir. Birileri kendilerini kutarsin diye gökte yildiz arayan milletler de, önlerine ilk cikan ucuruma düserler. Bugünkü gidisatimiz da aynen o yönde!

tayyaremmi
11.02.07, 15:52
Derya Bey,

Kurtulus Savasi icin bir teskilat gerekliydi. Onu kuran Atatürk oldu. Bu cok eski bir düsünce kapanidir. "Atatürk kurtarmadi ki. Carpisan Türk milleti kurtardi." Zaten tersini kimse iddia etmedi ki. Atatürk elinde kilic ve tüfekle tek basina kurtarmadi ama vatanin kurtulmasinda en büyük rolü oynadi. Bu kaygan mantiga göre dev bir sirketin CEO'su muhasebe bölümüne insin, faturalari dosyalamaya yardim etsin.

Der Schakal
11.02.07, 15:58
Derya Bey,

Kurtulus Savasi icin bir teskilat gerekliydi. Onu kuran Atatürk oldu. Bu cok eski bir düsünce kapanidir. "Atatürk kurtarmadi ki. Carpisan Türk milleti kurtardi." Zaten tersini kimse iddia etmedi ki. Atatürk elinde kilic ve tüfekle tek basina kurtarmadi ama vatanin kurtulmasinda en büyük rolü oynadi. Bu kaygan mantiga göre dev bir sirketin CEO'su muhasebe bölümüne insin, faturalari dosyalamaya yardim etsin.

Man sollte sich mal die Frage stellen welche Rolle seine Mitkämpfer gespielt haben.

deryatulga
11.02.07, 16:02
Derya Bey,

Kurtulus Savasi icin bir teskilat gerekliydi. Onu kuran Atatürk oldu. Bu cok eski bir düsünce kapanidir. "Atatürk kurtarmadi ki. Carpisan Türk milleti kurtardi." Zaten tersini kimse iddia etmedi ki. Atatürk elinde kilic ve tüfekle tek basina kurtarmadi ama vatanin kurtulmasinda en büyük rolü oynadi. Bu kaygan mantiga göre dev bir sirketin CEO'su muhasebe bölümüne insin, faturalari dosyalamaya yardim etsin.

Bu da simdi nereden cikti? Mustafa Kemal Milli Mücadeleyi ne baslatti, ne de o teskilati bastan ve tek basina kurdu. Ama o mücadelenin basina gececek tek adamdi, bu görevden de kacacak hali yoktu! Ben Atatürk'ün büyük hayranlarindan Prof. Dankwart A.Rustow'a sormustum, Atatürk bizleri degil de, Suriyelileri veya Iraklilari onlarin yardimiyla kurtarmaya kalksa basarili olurmuydu diye! Cevap koskocaman bir hayirdi, Istiklal Harbi dedigimiz olay öyle önüne gelen her halkin altindan kalkabilecegi bir nesne degildir cünkü!

Saleyte
11.02.07, 16:08
1. Bölüm
http://video.google.de/videoplay?docid=61345743812731 07208&q=Vahdettin

2.Bölüm
http://video.google.de/videoplay?docid=-4395750297510077105&q=Vahdettin

Enver
11.02.07, 16:35
http://video.google.de/videoplay?docid=61345743812731 07208&q=Vahdettin


VCD'si var benim bu Belgeselin...

Senin sahsi düsüncen nedir?

Saleyte
11.02.07, 16:39
VCD'si var benim bu Belgeselin...

Senin sahsi düsüncen nedir?


Tarihimizin temeli!

Bence bu üc Pasa Osmanliyi mahvetmeye sebeb ve Atatürk zararin neresinde dönülürse kardir mantigiyla bugünleri bize nasip etti.

Enver
11.02.07, 16:42
Tarihimizin temeli!

Bence bu üc Pasa Osmanliyi mahvetmeye sebeb ve Atatürk zararin neresinde dönülürse kardir mantigiyla bugünleri bize nasip etti.

Yani Talaat, Cemal ve Enver Pasalar?...

Ittihadci...

Saleyte
11.02.07, 16:44
Yani Talaat, Cemal ve Enver Pasalar?...

Ittihadci...


Yanlismiyim ?

Enver
11.02.07, 17:05
Yanlismiyim ?

Hayir, bence dogru!

En fazlada Talaat Bey...

Saleyte
11.02.07, 18:20
Ama Techir i isini iyi yapmislar:lach:

Offtopic ama merak ediyorum, Türkiyede Osmanlinin devamini istiyenler varmi ve ne gibi girisimleri var?
Yani monarsi hayranlari...

deryatulga
16.11.07, 03:49
İçinde olduğum bir gazetecilik ayıbı..

Bir olay bu kadar mı saptırılır, bu kadar mı yanlış iletilir ve de sonucu, bu kadar mı ters yorumlanır.. Bir ucunda Keşanlı bir muhabir, öte ucunda ben.. Öylesi bir ayıp ve utanç zinciri..
Edirne Valisi Nusret Miroğlu bizzat telefondaydı.. Sekreteri, Özel Kalem Müdürü falan değil.. "10 Kasımda Atatürk'e soruşturma açtıran Vali" diye manşetlediğim kişi.. Bağırıp çağırmıyordu. Nasıl kibar, nasıl saygılı, nasıl insancıldı sesi, bilemezsiniz.. Hal hatır sordu önce.. Hani 40 yıllık dost arar ya, öyle.. Sonra sözü yazıma getirdi..
"Faksınıza bir yazı yolladım" dedi.. "Olaylara sebep olan ilkokul öğrencisinin kompozisyonunun aslı.. Kendi el yazısıyla.. Onu okuyun lütfen.. O zaman durumun çok farklı olduğunu göreceksiniz.."
Okudum..
"1299 yılında Söğüt ve çevresine inen küçük kara bulut yavaş yavaş büyüdü ve tüm Balkanları sardı. Bu kara bulutun altında tüm insanlar kendilerine olan saygınlıklarını yitirip bir kişi için çalıştılar. Elde ettikleri her şeyi bir haine verdiler. Sonucunda da çoğu bu hainin emriyle öldürüldü.
İşte tüm bu zamanlarda ne güneş doğmak, ne kuşlar ötmek, ne bulutlar dans etmek ne de bayraklar dalgalanmak isterdi.
Bu kara bulut ve onun doğurdukları 1918 yılına kadar sürdü ve 1918'den sonra yavaş yavaş dağılmaya başladı."
İlkokullararası yarışmada derece alan kompozisyon, gazetelerde günlerden beri yayınlanan haberlerde yer aldığı gibi, son padişah Vahdettin'e değil, 1299'dan başlayarak tüm Osmanlı'ya "Hain" diyor ve İmparatorluğu lanetleyerek Söğüt'teki kuruluş gününden itibaren Anadolu'ya ve Balkanlara bir karabulutun yayıldığını iddia ediyordu.
O Söğüt'teki kuruluş ki, bugünün Türkiye Cumhuriyeti'nin temellerini atmıştı. Osmanlı, 1923'te Cumhuriyete dönüşen Türk Devleti'nin adıydı.
Hangi tarih kitabında tüm Osmanlı, Anadolu'daki Türk Devleti böylesine böyle karalanabilirdi ki?.. Belki Yunanistan'da bir ilkokul öğrencisi böyle bir kompozisyon yazabilirdi, çünkü ona okutulan oydu.
Şimdi bu çirkin, bu ayıp, bu utanç verici kompozisyonu çevirip "Vahdettin'e hain diyen öğrenci için soruşturma açtırıldı" dediniz mi, ne olurdunuz?..
"Sayın Vali, neden hemen açıklama göndermediniz. Bu yanlış haber günlerce aynen devam etti" dedim.. Yanıt yüzümü iyice kızarttı.
"Gazeteciyi daha ilk gün aradım. Doğruyu anlattım. Ertesi gün haber gene öyle çıktı. Tekrar aradım 'Muhabir kardeşim, ben sana olayın doğrusunu anlatmadım mı' dedim. Bana 'Ben haberi öyle geçtim, ama merkezde değiştirmişler, gene eskisi gibi çıkmış " dedi. Daha ne yapabilirim Hıncal Bey!."
Şimdi bakın..
İlkokullararası bir kompozisyon yarışması düzenleniyor. Güneş rumuzu ile yarışmaya katılan bu kompozisyon ikinci oluyor. Haber alan bir Keşan gazetesi de haber yapıyor..
"Ecdadına söven ödül alıyor!.."
Ben olsam, bu kompozisyon benim elime geçse ne yapardım.. Benim buradaki varlığımın sebebi olanlara sövenlere ne yapardım ki?..
Haberi okuyan Keşan Kaymakamı soruşturma açtırıyor. Kaymakamın yaklaşımı bence biraz popülist. Okul Müdürünü, olmadı İlçe Milli Eğitim Müdürü'nü uyarır, bir kapalı soruşturma açılır, yazana ve ödül verenlere disiplin cezasıyla iş biter, bunca kıyamet kopmazdı.
Soruşturma sonunda anlaşılıyor ki, kompozisyonu yazan ilkokul öğrencisi değil. Hocası.. Bu da alışıldık bir şey.. Hepimizin başına geldi. Böyle yarışmalarda hırslı hocalar, müdürler, derece alınsın, okulun prestiji artsın diye öğrenci ödevlerine büyük katkılar yaparlar, hep..
Olay daha da genişleyip ulusal çapta dağılan medyaya yayılınca, bu defa Edirne Valisi emir veriyor..
"Gidin bakın bakalım, neler oluyor, Keşan'da.."
Yani, başından sonuna, işin içinde garip bir şey yok.. Yapılması gereken şeyler var.
Ama nereye varıyor sonu..
Benim sayfamın tepesindeki manşete..
"10 Kasımda Atatürk'e soruşturma açtıran Vali!.."
Şimdi ben utanmayayım da kim utansın söyler misiniz?..
Utanacaklar daha da var tabii.. Ama onlarda utanma yok. Olsaydı bu iş buralara gelmezdi..

al_sancagim
26.11.07, 12:25
İngiliz belgelerinden Vahdettin ve Atatürk

http://www9.gazetevatan.com/newpics/news/251120072219020016017.jpg
Vahdettin, Kurtuluş Savaşı’nda Mustafa Kemal’e destek oldu mu? ‘Ne desteği! Mektuplarında Atatürk’e küfür bile ediyor’



Profesör Metin Hülagü, Londra’daki Foreign Office’te (Yabancılar Ofisi) yıllar sonra gün ışığına çıkan belgeleri inceledi. İngiliz kayıtlarına dayanarak son Osmanlı Padişah’ı Vahdettin ile Atatürk’ün ilişkisini kaleme aldı

* İngiliz belgelerini incelediniz. Tüm bu çalışmaların ışığı altında en çok tartışılan soruyla başlamak istiyorum. Vahdettin bir hain miydi?

İngiltere, Kurtuluş Savaşı ile Osmanlı Hanedanı’nın ve Vahdettin’in kaçışında baş aktörlerden biriydi. O yüzden İngiliz belgelerinde yazılanlar çok önemli. Şunu söyleyerek başlayalım. II. Abdülhamit’ten sonra tüm şehzadelere yönelik bir siyaset yasağı var. Bir bakıma şehzadeler apolitik yetiştiriliyor. Vahdettin de böyle. Çengelköy’de yaşıyor, besteler yapıyor, İslam hukuku üzerine kafa yoruyordu. Dünya nereye gidiyor, Avrupa nereye koşuyor, Osmanlı’nın geleceği ne olacak gibi sorular Vahdettin’in gündeminde büyük yer kaplamıyordu.

Vatan haini değildi ama siyaseten bilgisizdi, yeteneksiz ve başarısızdı

* Böyle bir adam 1918 yılında, ağır şartların yaşandığı bir dönemde tahta çıktı.

Evet... Ve Vahdettin’den çok şey bekleniyor. Vahdettin hain değildi ama siyaset, özellikle dünya siyasetini bilmeyen bir adamdı zaten. Ama Vahdettin’in tecrübesizliği kadar Osmanlı’nın da zaafları var. Siyaset bilmeyen birinin tahta çıkması onun vatan haini olduğunu göstermez. Çünkü padişahlara Osmanlı tebaası, toprakları bir mirastır. İnsan mirasına ihanet eder mi? Çiftlik sahibi kendi çiftliğinin yok olmasını bile bile ister mi?

http://www9.gazetevatan.com/newpics/news/251120072219150257664_3.jpg

* İstemez herhalde...

O da istemiyor. Ama yeteneksiz, başarısız. Çevresindeki sözde siyaset bilenlerin oyuncağı oluyor. Oyuna getiriyorlar onu. Ve şartlar geliyor, geliyor... Vahdettin 17 Kasım 1922’de, yani bundan 85 yıl önce İngiliz Malaya gemisiyle Malta’ya kaçıyor. Ama Mustafa Kemal günler öncesinden Vahdettin’in kaçacağını biliyor.

Atatürk, Vahdettin’in kaçacağını biliyordu, sarayda casusları vardı

* Nasıl biliyor?

Çünkü sarayda bir casusu var! Vahdettin’in en yakınındaki kişilerden biri bu. Ama kim olduğunu bilmiyoruz. Bildiğimiz Atatürk’ün o dönemde gazetelere yansıyan açıklamalarında söylediği, “Vahdettin’in kaçacağını günler öncesinden biliyordum” açıklaması... Atatürk Saray’daki gelişmelerden gün be gün haberdar. Neler oluyor, biliyor. İngiliz belgelerine de bu durum aynen yansımış.

Padişah iddia edildiği gibi kaçarken yanında bir servet götürmüyor

* Vahdettin söylendiği gibi sürgüne bir servet mi gitti?

Hayır. Vahdettin’in İstanbul’dan ayrılırken yanına oğlu Ertuğrul’u, hizmetlilerinin bir kısmını ve sultan aylığı olan 50 bin Osmanlı Lira’yı alıyor. Bu da o günün parasıyla 20 bin İngiliz Sterlini ediyor. Paranın bugünkü değeri ise yaklaşık 215 bin YTL. Ayrıca bu paranın tümü nakit de değil. Aralarında Fransız ve İngiliz bonoları var.

* Bu para bonolarla mı birlikte 20 bin lira ediyor?
http://www9.gazetevatan.com/newpics/news/251120072357133698967_3.jpg
Evet. Zaten para da İstanbul Merkez Bankası’nda yatıyor. Ancak mevduat Londra’daki BTC Bank’a havale ediliyor. Belgelerde paranın nereden nereye aktarıldığı, hangi tarihlerde ne kadarı çekildiği belli. Bu para 1924 yılına kadar idare ediyor. İngilizler Vahdettin’i Malta’ya bıraktıktan sonra ’bizden bu kadar’ diyor, gerisine karışmıyorlar. Vahdettin sonraki tüm yolculuklarının parasını, harcamalarını kendi cebinden yapıyor. Ve istediği zaman da parasını çekemiyor. İngiliz yetkililerden izin aldıktan sonra parça parça parasını çekebiliyor. Bonoları bozduruyor ve beş parasız kalıyor, sefil düşüyor. Zaten beş parasız kaldıktan sonra da gerek Vahdettin gerekse Osmanlı hanedanı için son çırpınışlar başlıyor.

Atatürk, arkasından Saray’da sayım yaptırdı, arası iyi olsa yapar mıydı?

* Atatürk’ün Vahdettin için, ’Namuslu adamdı, isteseydi giderken Topkapı Sarayı’nı götürürdü’ diye bir açıklama yaptığı iddia ediliyor.

Gerek Atatürk’ün bu açıklamalarını gerekse Vahdettin’in Atatürk için, “O bir Osmanlı Paşası’ydı. Kimse onun hakkında kötü bir söz söyleyemez’türünde yaptığı iddia edilen açıklamaları gerçekçi bulmuyorum. Bunların tümü Atatürk ile Vahdettin’in arasını bulma çabaları. Gerçeği yansıtmıyor. Vahdettin kaçar kaçmaz Ankara hükümeti ne yapıyor?

* Ne yapıyor?

Topkapı Sarayı’ndaki değerli hazinelere ve Kutsal Emanetler’e baktırıyor, sayımları yapılıyor. Acaba kaçırmış mı diye? Özellikle kutsal emanetlere Ankara Hükümeti büyük önem veriyor. Çünkü onlar bir bakıma halifeliğin simgesi.

Padişah’ın kullandığı ifadeleri yazsam başım hakaretten belaya girer

* Yani siz son günlerin hakim görüşünün aksine Atatürk ile Vahdettin’in arasının kesinlikle iyi olmadığını söylüyorsunuz.

Bakın, öyle belgeler var ki, ben kitaba koyamadım. Niçin biliyor musunuz? Vahdettin’in İngiliz yetkililerine yazdığı kimi mektuplarda Atatürk için küfre varacak kadar sözleri var. Ben bu belgeleri yazsam hakaretten mahkemeler yakama yapışır. Sadece Vahdettin’in bu tür mektupları olduğunu belirttim ama belgeleri kelimesi kelimesine yazmadım. Vahdettin Atatürk’e bir bakıma düşman. Çünkü onu tahtından indirdi, saltanatına son verdi. Zaten Atatürk de Nutuk’ta Vahdettin için, ’sefil, aciz, anlayıştan yoksun, yaratık’ gibi kelimeleri kullanmış. Atatürk ile Vahdettin arasında en büyük çatışma birinin gelenekçi diğerinin yenilikçi olmasından kaynaklanıyor.

“Tahttan geçici feragat ettim” demiş; “yine başa geçerim” umudu taşımış

*Peki Vahdettin kaçtıktan sonra kaderine razı mı oluyor yoksa tekrar bir gün İstanbul’a geri dönerim umudum taşıyor mu?

Bakın burası çok önemli. Vahdettin son nefesini verene kadar tahtından vazgeçmiyor. Bir gün şartların olgunlaşacağını ve saltanatının başına geçeçiğini umut ediyor. 1923 yılında Hicaz’da Mekke Beyanname’sini açıklıyor. Orada diyor ki: ”Akıllı ve münevver kimseler fiilen, irsen ve istihkâken hilafet ve saltanat makamında bulunan (ki bu dünyadaki en büyük ve en ehemmiyetli makamdır) bir sultanın vatana hıyanet etme emel ve hırsına kapılmasını nasıl izah edebilirler? Bu makamın ve özellikle hilafetin şeref ve haysiyetini muhafaza etmek için tahtımı muvakkaten (geçici olarak) terk ettim, refah ve rahatımı bir kenara attım.’

Yıllarca Ankara’dan “Genel Af” beklemiş mallarının iade edileceğini düşünmüş

* Geçici olarak...

Evet aynen öyle diyor. Ve ekliyor: ’Saltanattan ve vatandan ayrılmamın sebebi uyguladığım siyasetin hesaba çekilmesinden korktuğum için değil, canımı, şerefimi kurtarmak içindir. Güç yetiştirilmeyecek şeylerden uzak durmak peygamberimizin sünnetidir.’

* Peygamber sünneti derken?

Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye Hicret etmesine atıfta bulunuyor. Vahdettin açıklamasında, hilâfet meselesinde Ankara ve İstanbul’un almış olduğu kararı hiçbir surette kabul etmiyor. ’Aziz vatanına avdet edinceye kadar Hicaz’da kalacağını’ beyan ediyor ve tahtını geçici olarak terk ettiğini söylüyor. Sultan Vahdettin aynı zamanda genel bir af ilanının kısa bir süre içerisinde gerçekleşeceğine, kendi adının da söz konusu listenin başında yer alacağına ve bu af dolayısıyla Lozan Antlaşması’na uygun olarak Türkiye’de Ankara Hükümeti tarafından müsadere edilen malların kendisine tekrar iade edileceğine inanıyor.

VATAN

Haluk
26.11.07, 13:19
Merak ediyorum...

bu "yıllar sonra gün ışığına çıkan belgeler" haricinde hicbir tarihi kanit yokmuydu? Vardida, benim gibi cahiller mi bilmiyordu? Biliniyorduda, saklaniyormuydu? Amac neydi?

Bazi kesimler yillar evvel bile Vahdettine haksizlik ediliyor diyordu.. peki bunlar bilgilerini nerden aliyordu... ben sahsen cocuklugumdan hatirliyorum.. kimden duydugumu bilmiyorum ama, Vahdettin hakkinda burda yazan bazi "gercekleri" yillar evvel duymusdum.

deryatulga
27.11.07, 11:12
[Yorum - Mustafa Armağan] Resmî tarihin Sultan Vahdettin saplantısıhttp://medya1.zaman.com.tr/2007/11/27/yorum1.jpg1918 şartlarında İngilizleri tutmayan var mıydı ki, Hürriyet gazetesinde yer alan bir köşe yazısında(1), Mondros Mütarekesi'ni ve İngiliz himayesini kabullendiği için Sultan Vahdettin'e hain yaftası yapıştırılabiliyor? Açın bakın, Mondros'ta İngiltere ile aramızda rica minnet çöpçatanlık yapan General Townshend'in hatıralarını, İngiliz gemileri kasım ayında Çanakkale'den nasıl birer 'kurtarıcı prens' olarak girmişlerdir, hayretle görürsünüz. Hadi onu bulamadınız diyelim, bari tarihçi Orhan Koloğlu'nun 1918 yılı üzerine yazdığı kitabındaki(2) basın taramasını okuyun ve zamanın PTT'sinin Mondros Mütarekesi'ni kutlamak için tam 22 bin serilik bir posta pulu çıkardığını hayret ve ibretle görün.
O zaman Mustafa Kemal Paşa'nın İstanbul'da kendi parasıyla çıkardığı Minber gazetesinde işgalci İngilizlerin tebrik edilip alkışlandığını da, 17 Kasım 1918'de aynı gazetede çıkan söyleşisinde "İngilizlerden daha hayırhah (iyiliksever) bir dost olmayacağı" mesajını verdiğini de, ertesi gün çıkan Vakit gazetesinde ise "Britanya hükümetinin Osmanlılara karşı olan iyi niyetlerinden şüphe etmediğini" söylediğini ve dahi "muhataplarımızla [yani İngilizler, Fransızlar vd.] anlaşmak lazımdır" dediğini de hatırlamamız gerekmez mi? Ya Mustafa Kemal Paşa'nın 11-13 Ekim 1918'de Halep'ten Vahdettin'e çektiği telgraftaki ilginç teklifleri... Şöyle diyordu padişahın yaveri Naci (Eldeniz) Bey adına gönderdiği telgrafta: Müttefiklerle olmadığı takdirde ayrı olarak ve mutlaka barışı sağlamak lazımdır ve bunun için kaybedilecek bir an bile kalmamıştır. (Orijinali: "Müttefiken olmadığı takdirde münferiden behemahal sulhü takarrur ettirmek lazımdır ve bunun için fevt olunacak bir an dahi kalmamıştır.")(3) Peki, bütün bu belgeler bilinip dururken birilerinin kalkıp da "Mütareke hükümlerine sonuna kadar riayetkâr davranmalıyız" şeklindeki tavrı nedeniyle Vahdettin'in hain ilan edilmesini anlamak gerçekten de mümkün değil.
Karabekir'in hatıratında Vahdettin
Fazla uzağa gitmeye gerek yok. Kâzım Karabekir'in bile yakılan kitabı İstiklal Harbimizin Esasları'nın ilk baskısında (1933) Sultan Vahdettin'le son görüşmesine dair hatıraları, kitabın sonraki baskılarında açıkça sansüre tabi tutulmuş değil midir? Halbuki Vahdettin, 11 Nisan 1919 günkü görüşmesinde, birkaç gün sonra Trabzon'a giderek yeni görevine başlayacak olan General Kâzım Karabekir'e dönüp, "Paşa, ben ve millet sizlerden ümitliyiz... Hayır dualarım ve niyâzlarım sizinle beraberdir" demiş, Karabekir Paşa da kendisine şöyle cevap vermişti: "Kumandan ve asker evlatlarınızla bütün millet zât-ı şahaneleri etrafında bir kalp ve bir kafa gibi toplanabilir şevket-meâb." Üstelik Karabekir Paşa dışarı çıkınca onu heyecanla bekleyenler arasında bir tanıdık da vardır kapının önünde: Fahri Yaver-i Hazret-i Şehriyari Mustafa Kemal Paşa. Hemen Karabekir'e sorar: Neler konuştunuz? Karabekir, Padişah'ın kendisini hayır dualarla yolculadığını anlatınca Mustafa Kemal Paşa şu anlamlı tespiti yapar oracıkta: Sen Erzurum'a yerleşince vatanın üç uç noktasında üç temel dayanak noktası teşekkül ediyor. Ne yazık ki, İstiklal Harbimizin Esasları'nın 1951 ve sonraki yıllarda yapılan baskılarında bu ve benzeri türden Vahdettin'i 'beraat ettirici' nitelikteki ibarelerin itinayla temizlendiğini hayretle görürüz. Eh, Karabekir'in kitaplarında durum buysa gerisini varın, siz düşünün.
Mustafa Kemal'in yukarıdaki sözüne dönelim tekrar. Ne demek istiyor? Gayet açık bence: Vahdettin ve İstanbul hükümeti daha önce Cafer Tayyar Paşa'yı Edirne'ye, Ali Fuat Paşa'yı Ankara'ya gönderdikten sonra üçüncü büyük kozunu oynamış ve Karabekir Paşa'yı Erzurum'a tayin ettirmeyi başarmıştır. Böylece direnişin Edirne, Ankara ve Erzurum ayakları tamamlanmış, sıra bunları toparlayacak ve organize edecek bir genel müfettişliğe gelmiştir ki, bir ay sonra bu göreve olağanüstü yetkilerle padişahın yaveri olan Mustafa Kemal Paşa atanacak ve 15 Mayıs 1919 günü yine Vahdettin'le görüştükten sonra dördüncü ve merkezÎ ayağı oluşturmak üzere Samsun'a doğru yola çıkacaktır. Nitekim bu görüşmeyi sonraları Falih Rıfkı Atay'a anlatan Atatürk, Vahdettin'in kendisine, "Şimdiye kadarki başarılarınızı unutun, asıl şimdi yapacağınız hizmet hepsinden mühim olabilir. Paşa, Paşa, devleti kurtarabilirsin" dediğini nakletmemiş miydi? Öyleyse soralım: Bizzat Karabekir ve Atatürk'ün ağzından yaptıkları anlatılan Vahdettin nasıl hain olabiliyor?
İngiliz gizli belgeleri ne diyor?
Son olarak İngiliz gizli belgelerine bir göz atalım. Aslı Britanya arşivlerindeki gizli yazışmalara göre, işgalci İngilizler, şimdi de 'esir padişah'ı Samsun'a çıkmış bulunan Mustafa Kemal Paşa aleyhine konuşmaya zorlamaktadırlar. Ne var ki, Vahdettin kendilerine, Mustafa Kemal Paşa'nın ancak İtalya'nın birliğini sağlayan millî kahramanları Garibaldi kadar "haydut" kabul edilebileceğini, onun yurtseverliğinden kuşku duymadığını, dahası ona saygı ve hayranlık hissetmemenin güç olduğunu söylemiştir.(4) İngilizler de bu sözleri resmen kayıtlara geçirmişler. Vahdettin'in ifadelerinin İngilizce çevirisi şöyle: "It is absurd to label the Nationalist Movement as the tyranny of a set of non-Turkish brigand and patriot in much the same sense that Garibaldi was, and is difficult not to respect and admire him."
Bir başka belge ise gerçekten şaşırtıcı. 14 Kasım 1918 günü, bir gün önce İstanbul'a gelip Pera Palas'ta ikamete başlamış olan Mustafa Kemal Paşa, İngilizlerin Daily Mail Gazetesi'nin muhabiri G. Ward Price'ı aracı yaparak General Harrington'la görüşmek ister. Price, Pera Palas'ta yaptığı görüşmeyi hatıralarında şöyle aktarıyor: "Mustafa Kemal, yapmak istediği bir teklif için Britanya resmi makamlarıyla nasıl temas edeceğini" bildirmemi rica etti. "Bu harpte yanlış cephede savaştık, dedi, eski dostumuz Britanyalılarla asla kavga etmek istemezdik... Biliyoruz, partiyi kaybettik... Anadolu'nun Müttefik Devletler tarafından işgal edileceğini tamamen biliyordum... Bu topraklar üzerindeki bir Britanya idaresinden o kadar hoşnutsuzluk gösterilmemesi gerektir."
Kim kahraman, kim hain?
Anadolu'da İngiliz idaresinden o kadar da rahatsızlık duyulmaması gerektiğini söyledikten sonra Mustafa Kemal, bu topraklar üzerindeki İngiliz idaresinde bir vali olarak çalışmaya hazır olduğunu gazeteci aracılığıyla işgalci yetkililere şöyle iletecektir: "Eğer İngilizler Anadolu için sorumluluk kabul edecek olurlarsa Britanya idaresinde bulunan tecrübeli Türk valileri ile işbirliği halinde çalışmak ihtiyacını duyacaklardır. Böyle bir selahiyet dâhilinde hizmetlerimi arzedebileceğim münasip bir yerin mevcut olup olmayacağını bilmek isterim..."(5) Türk Tarih Kurumu'nun çevirtip bastığı bir kitaptan alındı bu çarpıcı sözler. Şimdi söyleyin bakalım, İngilizlerle ilişki kurmak vatan hainliği sayılabilir miymiş?
Kaldı ki, kimin hain, kimin kahraman olacağına gazete köşelerinden yahut meclis kürsüsünden karar verilemez; hatta mahkemeler bile buna karar veremez. Bunun kararını kamuoyunun vicdanı ve "tarih" denilen o acımasız yargıç verirse verir. Hem Fransızlar şu General Petain'in hain mi kahraman mı olduğuna 60 küsur yıldır karar verebildiler mi? Adam üstelik vatanını Almanya'ya gerçekten peşkeş çektiği ve işgalcilerle düpedüz işbirliği yaptığı için İkinci Dünya Savaşı'ndan sonra herkesin gözü önünde yargılanıp idama mahkûm edildiği halde bugün dahi onun bu şekilde davranmakta haklı olduğunu düşünen Fransız vatandaşları azımsanmayacak sayıdadır. Dahası, bu bir rejim sorunu değildir Fransa'da; bir tarih sorunudur. Ne diyelim, darısı bizim Vahdettin'in başına.
En iyisi son sözü, bir ara bakanlık da yapmış olan Hüseyin Cahit Yalçın'a bırakmak. Bakın yakın tarihimizdeki hain-kahraman düellosu hakkında bu tecrübeli kalem ne ibret-âmiz laflar söylemiş: "İzzet Paşa kabinesinde mütarekeyi [Mondros'u] imza eden Rauf [Orbay] Bey, bugün âdeta vatan haini oluyor. Çünkü Halk Fırkası'ndan çıkmıştır. İzzet Paşa kabinesinde mütarekeyi kabul eden ve imza etmesi için emir verenler arasında bulunan Fethi [Okyar] Bey ise bugün Millet Meclisi Reisi bulunuyor. Çünkü, henüz Halk Fırkası'na mensuptur. Bu ne mantıktır, bu ne ölçüdür, bu ne mutaassıp fırkacılık [particilik] hissidir?"(6) Tarih yalan söylemez; ama ona yalan söyletilebilir. Tabii yatsıya kadar...
1) Bkz. Tufan Türenç, "Tarih yalan söylemez: Vahdettin haindir", Hürriyet, 14 Kasım 2007. 2) Orhan Koloğlu, 1918: Aydınlarımızın Bunalım Yılı, İstanbul 2000, Boyut Kitapları, s. 190. 3) Atatürk'ün Bütün Eserleri, cilt 2, İstanbul 2003, Kaynak Yayınları, s. 232. 4) Bkz. S. Ramsdan Sonyel, Turkish Diplomacy 1918-1923, Londra 1975, s. 154, dipnot 1'den aktaran: Yalçın Küçük, Türkiye Üzerine Tezler 5, İstanbul 1992, Tekin Yayınevi, s. 249-250. 5) Price'ın Extra-Special Correspondent (Çok Özel Yazışmalar) adlı kitabından (1957, sayfa 104) aktaran Gotthard Jaeschke, Kurtuluş Savaşı ile İlgili İngiliz Belgeleri, Çeviren: Cemal Köprülü, Ankara 1991, Türk Tarih Kurumu Yayınları, s. 98. 6) Aktaran: Rauf Orbay, Yakın Tarihimiz, cilt IV, İstanbul 1962, s. 180.

MUSTAFA ARMAĞAN (http://www.zaman.com.tr/ara.do?author=4D55535441464120 41524D41C49E414E)27 Kasım 2007, Salı
http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=618329 (http://www.zaman.com.tr/haber.do?haberno=618329)