Archiv verlassen und diese Seite im Standarddesign anzeigen : Milliyetcilik,Ülkücülük, Fasistlik ve Ulusalcilik
Ziya Gökalp, TC.Devletinin kurulusunda, fikir alninda hizmet etmis bir düsünürümüz/yazarimizdir.
*****
DİYARBAKIRLI ZİYA GÖKALP'İN TESBİTLERİ
Kürt ayırımcıların yıllardır "başkent" diye kurmayı amaçladıkları Kürdistan'ın merkezi haline getirmeye çalıştıkları Diyarbakır için, Diyarbakırlı ZİYA GÖKALP ne diyor!..
"Diyarbakır şehrinde oturan halk, ta SELÇUKLULAR ve ARTUKOĞULLARI zamanından beri TÜRK'tür!.."
"Sonradan HARZEM TÜRKLERİ, AKKOYUNLU ve KARAKOYUNLU TÜRKMENLERİ de gelerek bu TÜRKLÜĞÜ arttırmıştır."
"Şehrin lisanı gösteriyor ki, Diyarbakırlılar TÜRK'tür!.."
"Buradaki kültür, en zengin TÜRK kültürüdür. Folklora dair topladığımız masallar, şarkılar, atasözleri, vs. buna şahittir!.."
"Diyarbakır'da eskiden beri oturanlar TÜRK olduğu gibi, Bir kaç nesil evvel filan aşiretten yahut kazadan gelerek, buradaki TÜRK kültürüne göre terbiye almış ve ana dil olarak ilk çocukluğunda TÜRK lisanıyla konuşmaya başlamış olan bütün fertler de TÜRK'tür."
"İlk defa İstanbul'a gittiğim zaman, orada eskiden kalmış fena bir alışkanlığa bağlı olarak bütün Karadeniz halkına Laz, bütün Suriye ve Irak halkına Arap, bütün Rumeli halkına Arnavut dedikleri gibi; bizim gibi doğu vilayetleri halkından bulunanlara da Kürt milliyetini yakıştırdıklarını gördüm."
"Hakikati bulabilmek için, bir taraftan TÜRKLÜĞÜ, bir taraftan Kürtlüğü tetkike başladım."
"Diyarbakır şehrinde ana dil TÜRKÇE olmakla beraber, her fert biraz Kürtçe bilir."
- Ya Diyarbakır'ın TÜRKÇE'si, bir KÜRT TÜRKÇESİ idi...
- Yahut Diyarbakır'ın Kürtçesi, bir TÜRK KÜRTÇESİ idi!.."
"Lisan tetkiklerim gösterdi ki, Diyarbakır'ın Türkçesi; Bağdat'tan Adana'ya, Baku'ya, Tebriz'e kadar uzanan tabii bir lisandan, yani AKKOYUNLU ve KARAKOYUNLU TÜRKLERİ'ne mahsus bulunan AZERİ lehçesinden ibarettir!.. "
"Diyarbakırlıların sınırlı kelimelerden ibaret olarak söyledikleri Kürtçe'ye gelince, bu lisanın köylerde konuşulan Kürtçe'den farklı olduğunu gördüm."
"Bu lisanı yalnız Kürtler ile konuştukları zaman kullanırlar. Boşlukları TÜRKÇE kelimelerle doldururlar."
"Kendi aralarında YALNIZ TÜRKÇE konuşurlar!.."
"Kürtçe Farsça'nın akrabası olduğu halde, dilbilgisi itibariyle hiç ona benzemez!.".
"Çünkü, Farsça'da bulunmadığı halde; Kürtçe'da hem erkeklik ve dişilik, hem de Arapça'da ve Latince'de olduğu gibi kelime sonunda harf değişmesi vardır."
"Diyarbakırlılar Kürtçe'nin erkeklik-dişilik, harf değişmesi kaidelerini tamamiyle atıp, Kürt sentaksını TÜRK dilbilgisine uydurarak sun'i bir Kürtçe icat etmişler!..."
"Linguistik bakımdan gayet mühim olan bu vakıa, Diyarbakırlıların TÜRK olduğunun en büyük delilidir!.."
"Irkça TÜRK olmadıkları halde, terbiye ve kültür bakımından tamamiyle TÜRK ruhuna sahip; ve saadetlerimiz gibi felaketlerimize de ortak bir çok dindaşımız vardır (Araplar, Acemler gibi)."
"Aldıkları terbiye dolayısiyle bunlar, TÜRK cemiyetinden başka hiç bir millet içinde yaşıyamazlar."
"Bunları TÜRKLÜĞÜN dışında saymak, milliyetin ilmi mahiyetini bilmemekten ileri gelir."
"Dedelerimin Kürt ve Arap muhitinden geldiğini anlasaydım, yine TÜRK olduğuma hüküm vermekte tereddüt etmezdim!.."
"Çünkü MİLLİYETİN YALNIZ TERBİYEYE DAYANDIĞINI sosyal incelemelerimle ANLAMIŞTIM!.."
(Terbiyenin Sosyal ve Kültürel Temelleri, sf.228-232)
Musade ederseniz, bende denemek istiyorum.:)
Milliyetcilik; kendi Vatanini ve kendi milletinden olan insanlari, diger insanlardan daha fazla sevmek.
Ülkücülük; kendi Vatanini ve kendi milletinden olan insanlari, diger insanlardan üstün görmek.
Fasistlik; kendi vatani ve kendi milletinden olan insanlarin haklarini mudafa(!) edebilmek icin, savasmak.
oldumu??:p
Milliyetcilik; kendi Vatanini ve kendi milletinden olan insanlari, diger insanlardan daha fazla sevmek.
Diger insanlari da severim ama bizimkileri farkli severim.
Atatürkcüyüm, Milliyetciyim.
Diger insanlari da severim ama bizimkileri farkli severim.
Atatürkcüyüm, Milliyetciyim.
milliyetcilik=kendi vatanini , kendi toplumunu, kendi kültürünü sevmek.ama bu sevgiyi sadece "kuru lafta" birakmayip, vataninin, toplumunun, kültürünün zararina olacak seyleri yapmamaktir ayni zamanda.
milletinin degerlerini sevmektir..
ilerlemis ülke politikacilari, milliyetcilik nutuklari atmazlar ama DEVLETLERININ menfaatini korurlar.
geri kalmis ülke politikacilari, her firsatta milliyetcilik nutuklari atarlar, ama KENDI ÖZEL menfaatlerini korurlar..
aradaki fark budur.
sokakta yürürken bile, yürüyüsü ile cevresine sempatik olamayan bir insanin, binlerce defa MILLIYETCIYIM diyerek bagirmasinin faydasi yoktur..cünkü o, kendi toplumuna zarar vermektedir.
herkesin anlayabilecegi bir örnek verecek olursak; toplu ulasim araclarinda bagirarak veya baska bir sekilde etrafini rahatsiz eden bir insan, milliyetci degildir..
cünkü, milliyetcilik sevgi üzerine kurulur..etrafini sevmeyen bir insanin, milletini sevmesi düsünülemez.
*****
ülkücülük=bir gaye ugrunda, ortak bir hedefe yol almada, hicbir fedakarliktan kacinmama duygusudur.idealizm veya civanmert lik kelimelerinin öztürkce karsiligidir da denilebilir.
*****
fasizm= özel manada, kelime anlamiyla, italyan irkci/milliyetcilerine verilen addir..politika tarihi boyunca, diktatör, saldirgan, baska toplumlara düsman, demokrasiye karsi olan yönetim sekillerini anlatan bir tanim haline gelmistir.
kelimenin bu kadar genis bir manalandirmaya dönüsmesi, aslinda fasizme zarar vermemis aksine, fasizm disindaki , yukarda saydigim diger antidemokratik rejim ve fikirlerin, daha kolay uygulanir olmasina sebebiyet vermistir.fasizm kelimesi, korkutuculugunu, etkisini kaybetmis diye de yorumlayabiliriz.
.
Kimileri milliyetçilik yerine, kimileri de sol milliyetçilik anlamında kullanıyor ama onlar, “Biz farklıyız” diyor.
Son yıllarda ülkemizde, özellikle de AB ve özelleştirmelerle ilgili gelişmeler neticesinde yeni bir kavramdan söz edilmeye başlandı: Ulusalcılar ya da ulusalcılık. Kimilerine göre bu kavram, milliyetçilik ve sol milliyetçilik yerine kullanılıyor. Ancak, ''Siz neyi savunuyorsunuz'' diye sorulduğunda ortaya çok önemli ve çok ince bir çizgi çıkıyor.
Erdemir ihalesini sonuna kadar Hilton’da özel bir odada izleyen TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu’nun salona indiğinde yüzü gülüyordu. “İhaleyi kaybedip de gülen ilk katılımcı galiba sizsiniz” yaklaşımını yine gülerek yanıtlıyordu: “Ne güzel ki Erdemir milli sermayede kaldı. Erdemir’de Türk bayrağının yanına başka bayrak gelmedi.”
Bu gelişme öncesinde, ihalenin gerçekleştirildiği salonda da eşine pek rastlanmayan ‘jestler’ oluyordu: İhaleyi OYAK’ın aldığı açıklandığında, daha önce ihaleden çekilen Ereğli Ortak Girişim Grubu heyetinden Kibar Holding Temsilcisi Serdar Koçtürk ve Zafer Çağlayan, masadaki Türk bayrağını alarak gazetecilere döndü ve Türk bayrağını salladı. İhale süresince Çağlayan’ın önündeki su bardağının üzerinde kalan nazar boncuğu dikkat çekmişti.
Peki kaybedilmesine karşın yüzler neden gülmüş, bayrak neden sallanmış ve niçin nazar boncuğu konulmuştu? Tüm bu ve benzeri soruların tek yanıtı var: ‘Ulusalcılık’.
Son dönemde Lozan’la göze battılar
Türkiye’nin kaderini değiştirecek 3 Ekim sürecine en ciddi itirazlar, ‘ulusalcı’ kanattan geldi. Türkiye’nin bölünme sürecine doğru hızla ilerlediğini savunan ve ‘Kızıl Elma Koalisyonu’ olarak da adlandırılan ulusalcılar, seslerini olabildiğince yükseltti; ancak pek de etkili olamadılar. En önemli çıkışlarını Lozan 2005’te Doğu Perinçek’in gözaltına alınmasıyla yapan ulusalcılar, arada sırada ortak eylemler yapsalar bile henüz, ‘Kuvayı Milliye türü’ ortak bir ideoloji yaratmış değiller.
İçlerinde solcu, sağcı, İslamcı, işadamı, öğretim üyesi, öğrenci, ev kadını gibi hemen her çevreden insan var. Öyle ki gelinen aşamada, Lozan 2005 eylemi sonrası MHP’li Mehmet Gül’ü alkışlayan İşçi Partililer gibi, sokakta karşılaşsalar birbirlerinin boğazına sarılacak ideolojiler kol kola saf tutmuş durumda. İfade tarzları farklı olsa da, birleştikleri noktalar ulus devletin ve laikliğin korunması, ulusal sanayinin desteklenmesi, anti-emperyalizm ve ağırlıklı olarak da AB karşıtlığı...
Ulusalcılar içindeki solcular, kelimenin, ‘milliyetçi’ ibaresinin yıpranmışlığından doğduğunu düşünüyor. Milliyetçiler ise meselenin daha çok Arapça ve Türkçe dil oyunundan ibaret olduğunu öne sürüyor. Çeşitli dernekler, konseyler, dergiler, kimi zaman da bireysel çabalarla seslerini duyurmaya çalışıyorlar. Biraz medyatik biçimiyle ‘Kızıl Elma koalisyonu’ olarak adlandırılan bu işbirliği, şimdilik ortak bir ideoloji üretebilmiş değil. Zaten bu da pek mümkün görünmüyor. Zira, ortada bir eylem birliği olsa bile genelde, ‘ne istedikleri’ değil, ‘neyi istemedikleri’ konusunda oluşmuş bir birliktelik bu.
Eylem birliğinin temelini kimilerine göre, RP-FP-SP ve AKP politikalarının ülkeyi laiklikten uzaklaştıracağı yönündeki kaygılar oluşturuyor. Laikliğin devamında, Kürt meselesi yüzünden ulus devletin parçalanma kaygısı; küreselleşme yüzünden ulusal sermayenin çökme kaygısı; AB yüzünden egemenlik devri kaygısı ve Sevr’in hortlatılma kaygısı da ulusalcıların ‘kaygıları’ arasında. Yani ulusalcılığı bir anlamda kaygıların birlikteliği olarak adlandırmak da mümkün.
En büyük sorunları küreselleşme
Laiklikten yola çıkılmış olsa da güncel olarak ulusalcıların en fazla şikâyet ettiği konulardan biri küreselleşme. Peki ulusalcılar küreselleşmeye neden karşılar? Bu soruyu, Onur Öymen ve Taner Ünal’ın verdiği örneklerle cevaplayalım:
"Hemen her sektörde birkaç dev şirket, üretimin tamamına yakın kısmını kontrol ediyor ve yönetiyor. Küresel otomobil üretiminin yüzde 76’sını en büyük 10 şirket gerçekleştiriyor. General Motors ve Ford’un toplam gelirleri Afrika’nın güneyindeki bütün ülkelerin ulusal gelirleri toplamından daha fazla. Dünya kahve üretiminin yüzde 80’ini iki şirket gerçekleştiriyor. Dünya tütün sektörünün yüzde 87’sini dört şirket kontrol ediyor. Sivil uçak üretiminin yüzde 95’ini iki şirket (Boeing ve Airbus) gerçekleştiriyor. General Motors, Danimarka’dan; Ford, Güney Afrika’dan daha büyük. Japon devi Mitsubishi’nin toplam ekonomik faaliyeti dünyanın en büyük nüfusa sahip dördüncü ülkesi Endonezya’nın ekonomik faaliyetinden daha büyük.
Dünya ölçeğinde tüm teknoloji ve üretim patentlerinin yüzde 90’ı onlara ait. ABD, çelik sanayiini korumak için çelik ithalatında vergileri yüzde 30 arttırdı. ABD, Boeing; Avrupa, Airbus’u koruyor. ABD, Avrupa arasında ekonomik savaş yaşanıyor. İtalya’da bir bankayı Fransızlar almak isteyince kıyamet koptu. Çin firması ABD’de petrol firması almak istedi diye problem çıktı. Sıra Türkiye’ye gelince, ‘Siz koruyamazsınız’ denecek, ‘Bu, küreselleşmeye, çağdaşlaşmaya aykırıdır’ denecek. Uluslararası şirketler milli sınırları istemiyor. AB ve ABD, uluslararası şirketlerin büyük ölçüde kontrolünde. Türkiye bu ulus ötesi şirketler ve onların işbirlikçileri için liberalleştiriliyor, çözülüyor ve parça parça hale getirilmek isteniyor.” (Tempo)
ne dersiniz arkadaslar?
Sir Victor
22.10.05, 16:34
.
ne dersiniz arkadaslar?
Ben sunu derim. yanmis yikilmis Avrupa ulkeleri ve milletlerini hep sosyalist hukumetler veya isci partileri yonetti. Bu sayede halklar refaha kavustu ve ulkeler imar edilidi. Turkiyedeki devletci sistem 1950 de DP tarafindan yikildi. Turkiye Avrupanin tersine kapitalist bir idareye kavustu. Cunku patron ABD kapitalistti ve Avrupa gibi yanip yikilmamisti. Turkiye de sosyalistler daha ziyade kominist olarak gorulduler ve taa Ataturk doneminde bile sevilmediler, 1960 ihtilali ile baslayan hur havayı sosyalistlerde teneffus ettiler ve cetin Altan'in partisi isci parti meclise bile girdi. CHPnin ortanin solu bu donem de dogdu. Tutmadi. Cunku Turkiyede sosyalist diye gecinenler buyuk cogunlugu kendini Turk olarak gormuyor, Turkiyeli olarak goruyoırdu. Turk Milli ozellikleri, dini, orf ve adetleri bunlar icin sacma idi. Cag disi idi. Onlar icin Qhe Querra, Kubali Castro, Lenin, Mao, Stalin, gibi sahsiyetler kutsaldi. Sosyalist gencler casto gibi parka giyor, Che gibi pesmurde dolasiyorlardi. Turk milliyetciligi onlar icin modasi gecmis bir fikirdi. enternasyolist kardeslik onlar icin daha muhimdi.
Bu nedenlerle tutunmadilar. Turk milliyetciligine inanan Turk halki bu tipleri tutmadi. Oy vermedi. peslerine takilmadi. Bu gerekce ile MHP dogdu. MHP ile sosyalistler kapistilar kan govdeyi goturdu. Turk gelismesi icin gerekli 20 sene bosu bosuna bir hic ugruna gecti gitti. Bu arada Avrupa, hatta bugun birer EU ulkesi olan macaristan Polanya, Cekler, slovaklar hepsi sosyalist ama mill hukumetler ile yonetildiler. Patronlari Rusyaya kafa tutttular. Once kendi milli menfaatlerini, kendi milli orf ve adetlerini gelistirdiler. Bizimkiler ise asla milli olmadilar.
Iste bugun "ulusalcılık" kavrami bu nedenlerle ortaya cikti. Cunku artik sosyalistlerimiz, komunistlerimiz milliyetciliğin farkına, gucune vardilar. Turk milletinin ancak ve ancak "ulusal sosyalist" bir idere ile muasir medeniyet seviyesinin ustune cikacagini anladilar. Kendilerine ulusal diyorlar cunku National Sosyalist diyemiyorlar. Cunku NAZI cagrisimi yapiyor. Ulusal Sosyalist bir idere iddia ediyorum 10 senede Turkiyeyi duzeltir. her alanda basa gurestirir. Bugunku dinci hukumet son cirpinmadir.
Bu ulusalcilara "saddamcilar" ,"kaddaficiler", "Kizilelmacilar" dendigi de olmustur..Temel özellikleri günümüz dünyasinin ruhuna ayak uyduramayip, "kurtulus savasi sendromunu" da üzerlerinden atamamis olmalaridir..özellikle türkiye cumhuriyeti devletinin kurulus asamasindaki yasananlar, patolojik ruh halleri yaratmistir, ve bu ruh hali de de kanimca ulusalcilarin her zaman türkiyede cok olmasini sebebidir..
kurtulus savasinin türkiyede verilis tarzi falan, bu ulusalci denen kesimde reaktionär, yabanciya güvenmeyip sürekli bir süphe ve düsmanlikla bakan, statükocu ve degisimden korkan ama bu korkusunu nostaljik "kuvayi milliye" edebiyati yaparak gidermeye calisan bir haleti- ruhiye yaratmistir..
ulusalcilar hareketine önderlik yapan...
VKGB Başkanı Taner Ünal`i,
Türkiye Kuvva-i Milliye Derneğin baskanini (ismi?),
Yeniden Kuvva-i Milliye Hareket baskani Hakkı Sevim`i ve
Yurtsever Hareket Baskani (ismi ?)
...taniyanlar varmi? ve bunlar niye böyle bölünmüs??
azicik garibime gidiyor, birlik beraberlik yerine simdiden 3,4,5`e bölünmüsler
Yurtsever Hareket Baskani (ismi ?)
Bedri Baykam
Vergess die ADD's, IP und ATO nicht. Vielleicht auch ein bisschen die MHP. Ulusalci ist heute eher ein Modewort, oder endlich ein Wort, dass dafür gefunden wurde. Wahrscheinlich leitet es sich von "Ulusal Kanal" ab, dass von IP gegründet wurde. Bazi kesimler (ABciler'in icadi) Kizilelmaci da diyor.
Ich war schon dieser Meinung, bevor sie das Wort "Ulusalcilar" erfunden hatten. Diese Meinung waren aber davor die Ugur Mumcu's, Ahmet Taner Kislalis, Behice Borans, Muammer Aksoy's, hatta belli bir sekilde die Deniz Gezmis's...
Ergo, "ulusalcilar" ist nichts neues...
ulusalcilik ist zwar kein neuer begriff, aber es ist schön zu sehen dass in dieser ecke endlich mal sich etwas tut..
aber wie weit kann man mit deren führungsmitgliedern dieser bewegungen etwas anfangen? nutzen die etwas? ich persönlich kenn jetzt keinen von denen.
außer Doğu Perinçek, aber in wie weit er eine führungsrolle für die alle "ulusalcilar" sein kann, habe ich meine zweifel’.. in mancher hinsicht hat er auch nicht gerade einen vorbildlichen ruf..
Bu ulusalcilara "saddamcilar" ,"kaddaficiler", "Kizilelmacilar" dendigi de olmustur..Temel özellikleri günümüz dünyasinin ruhuna ayak uyduramayip, "kurtulus savasi sendromunu" da üzerlerinden atamamis olmalaridir..özellikle türkiye cumhuriyeti devletinin kurulus asamasindaki yasananlar, patolojik ruh halleri yaratmistir, ve bu ruh hali de de kanimca ulusalcilarin her zaman türkiyede cok olmasini sebebidir..
kurtulus savasinin türkiyede verilis tarzi falan, bu ulusalci denen kesimde reaktionär, yabanciya güvenmeyip sürekli bir süphe ve düsmanlikla bakan, statükocu ve degisimden korkan ama bu korkusunu nostaljik "kuvayi milliye" edebiyati yaparak gidermeye calisan bir haleti- ruhiye yaratmistir..
beyninde olusmus olan milliyetcilik aynasindan bakma.saddamci ve kaddafici gibi laflar,cok yanlis.
sirviktor cok detayli ve olgun bir sekilde bakmis meseleye
ulusalcilik, türk sosyalistlerinin uzun dönemdir beklenen bir özelestirisidir hersekliyle.1950lerdeki amerikan emperyalizminin türkiyeye dayattigi usak zihniyete karsi cikan milli demokratik devrimcilerinsavunageldigi ve daha sonra sosyalist hareketin milli özelligini kaybetmesi ile unutulmus bir olusum.
milli demokratik devrim savunuculari gezmisler, cayanlar, mumcular haksiz sekilde komünist olarak suclandilar ve pasiflestirildiler,sankim devletin düsmani gibi gösterildiler.
ve avrupada iscilerin önderliginde baslayan harewketler bizde bastirildi.
simdi yillar süren yanlislik biraz olsun düzeltiliyor ve övünelimki milli demokrasi icin sosyalisti ülkücüsü beraber eylem koyuyorlar.
ulusalcilarin karsisinda olanlar kim bakalim birkerem.tayyipciler,pkklilar, irkcilar ve kendilerini avrupaci zanneden avrupa usaklari.
biz avrupa topluluguna gireceksek onurumuzla girelim.
atatürkün yazitlarini okumak bu hastaliga iyi gelir.
beyninde olusmus olan milliyetcilik aynasindan bakma.saddamci ve kaddafici gibi laflar,cok yanlis..
Saddamci ve kaddafici gibi laflar bir noktaya isaret etmek icin kullaniliyor: saddam da kaddafi de bizim ulusalcilar gibi disardan ve uluslararasi kuruluslardan korkup süphe duyan, kapali bir toplum isteyen adamlar..cünkü kendi hegemonya ve diktatorlüklerini ancak o sekilde sürdürebilirler..bizim ulusalcilar da disari acilmayalim istiyor..cünkü acilirsak icerde türke türk propogandasinin ne kadar ici bos oldugu, ne cok seyin bize yalan yanlis efsane olarak ögretildigi ortaya cikabilir o zaman.. anlasilir..insanlar baska evrensel ölcütlerle bakacaklar olaya..bu ise tükiyedeki klasik statükocu kesimin hosuna gitmez tabii..
ulusalcilik, türk sosyalistlerinin uzun dönemdir beklenen bir özelestirisidir hersekliyle.1950lerdeki amerikan emperyalizminin türkiyeye dayattigi usak zihniyete karsi cikan milli demokratik devrimcilerinsavunageldigi ve daha sonra sosyalist hareketin milli özelligini kaybetmesi ile unutulmus bir olusum.
milli demokratik devrim savunuculari gezmisler, cayanlar, mumcular haksiz sekilde komünist olarak suclandilar ve pasiflestirildiler,sankim devletin düsmani gibi gösterildiler.
ve avrupada iscilerin önderliginde baslayan harewketler bizde bastirildi.
simdi yillar süren yanlislik biraz olsun düzeltiliyor ve övünelimki milli demokrasi icin sosyalisti ülkücüsü beraber eylem koyuyorlar...
"Amerikan emperyalizmi", "usak zihniyeti", milli demokratik devrim"
bunlar daha ziyade eski ve slogan kokan ici bos kavramlar.."kahrolsun amerikan emperyalizmi demek le ancak kendimizi tatmin ederiz.. emperyalizm ve sömürü elbette de devam ediyor ve insanlik varoldukca da devam edecek görünüyor...ama sürekli form degistiriyor..amerikanin 30-40 lardaki emperyalizm tarzi 70 lerdekine benzemedigi gibi, 80 lerdeki 2000 yilindakine benzemez..emperyalizmle mücadele etmenin yolu kapiyi kapatip ey türk sen ne büyüksün, herkes senin varligina göz dikmis, savun bakim kendini demek degil, tam tersine türkün disari acilip Bill Gates cagi bilgi toplumu emperyalizmine ayak uydurmasi..kahrolsun emperyalist tekeller demek degil, sermeyayi memlekete cekmesidir...ulusalcilar baksin komunist cindeki ve dagilan eski blok avrupa ülkelerindeki yabanci sermaye miktari ile türkiyeninki ni kiyaslasinlar sonra belki daha dikkatli slogan atarlar......eski sosyalisti ile eski ülkücüsünün bir arada kizilelma koalisyonunda bulusmasi ise hem bir yönüyle talihsiz ve moral bozucu bir seydir: nasil ki burda almanyada asiri sagci ve solculari kimse kaale almiyor bizde de bu iki grubun kaale alinmamasi tabii ki en ideali olurdu..cünkü bunlarin halka verecegi bir sey yok..korkulari kiskirtmak ve yarattiklari korkulara karsi savunma yapan donkisotluktan baska bir sey degil bu kizilelma koalisyonu.. ama ikincisi ve daha önemlisi ben bu durumu son derece normal görüyorum: cünkü türkiyede siyasi ve sosyolojik yapiya, fikir hareketlerine bakildigi zaman türkiyede mesru olan tek ideolojinin "Milliyetcilik" oldugunu görürsün..farkliymis gibi görünen bütün fikir kozalaklarini söyle bir aciver yavas, hepsinin cekirdeginde milliyetcilik vardir ve coguda maalesef saglikli olmayan ilkel bir milliyetciliktir.. mesela liberallik hic yoktur türk düsünce tarihinde..liberallige olan düsmanligin da sebebi budur..sagi da solu da liberal olmaktan ziyade milliyetcidir...tabii ki bunun tarihten gelen sebebleri var..kurtulus savasi sendromu dedigim o "yedi düvele karsi savas" edebiyati türkiyede marazi bir ruh hali yaratmistir.
ulusalcilarin karsisinda olanlar kim bakalim birkerem.tayyipciler,pkklilar, irkcilar ve kendilerini avrupaci zanneden avrupa usaklari..
tayyipci diye homojen bir grup yok bir kere..
pkk lilar ise tam tersine ulusalcilar la ittifak halindeler..cünkü ab ile birlikte pkk nin temellerini ortadan kalkacak..kürt sorunu-ulusalcilarin görmezden gelip tayyip sorunu dedigi sey- ab icinde aposuz -maposuz- pkk siz cözülecegi icin pkk nin esas adamlari daha ziyade ulusalcilar gibi istemez ab yi..ama ne pkk ile isi olsun isteyen ve onu tasvip etmeyen ama ayni zamanda devletin kürt politikasinida begenmeyen kürtler ab yi istiyor ve bunlara da pkk cilar diyemezsin..
avrupa usagi? bu da ici bos bi kavram..i
atatürkün yazitlarini okumak bu hastaliga iyi gelir.
hayir ulusalcilarin hastaligina(tabii burda sol tendenzli ulusalcilari kastediyorum, cünkü ülkücü sag gelenektekilerin iyilesme olananagi yok gibi :D - en iyi care de su atatürkü biraz olsun mezarlarinda rahat birakmalari ve her meselede atatüke basvurma zorunlulugu duymamalari..Atatürk türk siyasi-askeri artik ne varsa türk tarihinin en önemli sahsiyeti idi, yasadi ve cok önemli seyler yapti..ama öldü artik ve geri gelmez..bütün sorunlarimizi atatürksüz halletmek zorundayiz :o
Göktürk Ömer Çakır
Kavramların, içleri boşaltılmak suretiyle yüklendikleri özel mânâları yok etmek ve böylelikle insanların aklını bulandırmak memleketimizin başına musallat olan en belâlı meselelerdendir. Bu yolla Türkçemizin pek çok “güzel kelime”si kuru, anlamsız, tedâîsiz “boş laf”lara tahvil edilmiştir. Bu konuda da en mühim rolü dün olduğu gibi bugün de sol yahut sosyalizm denilen fikir düşkünlüğüne medyûniyetleri tescilli aydınlarımız (!) oynamaktadır. Üstelik “muhafazakâr”ı “tutucu”, “vatan”ı, “rençber toprağı”, “bayrak”ı, “kumaş” derekesine indiren bu kıyıcı ve pürist Türkçecilik Türklük adına yapılagelmiş, dilimizin milletin uğrunda kendini fedâ edeceği mukaddes mefhumları bütün kudsiyetlerinden soyutlanarak, tabir caizse “mevhûm”a kalbedilmiştir. Şüphesiz kasıtlı yürütülen bu hareketlerle hangi düşünceye mensup olursa olsun insan fıtratının reddetmekte müşkilâta düştüğü kıymetlere karşı yeni ve ideolojik bir terminoloji kurma gayreti güdülmüştür. Meselâ “millet”e muadil olmak üzere “halk” kelimesi kullanılmış, esasında tek bir milletin geri kalmış kesimlerini yahut bir bölümünü karşılaması gereken bu kavramla memleketimizde yaşadığı varsayılan çokça millet kastedilmek istenmiştir. Aynı şekilde milliyetçiliğe karşı “yurtseverlik”, Türklüğe karşı “Türkiyelilik” kavramları ihdas edilmiş, hepsi değerli ve birbirinde mündemiç olan bu kavramlar ideolojik bağnazlıkla birbirine düşman kılınmış, karşıt kampların silâhı hâline getirilmiştir.
Ulusalcılık yahut ulusçuluk da bu kavramlardan biridir ve millet gibi sıcak bir mefhumu yutup yerine ikame edilmek üzere uydurulmuştur. Türkiyelilik veya halk gibi kavramlarla nispetlendiğindeyse hiçbir kıymeti ve ifade gücü, gerekliliği, kuşatıcılığı olmayan bu kavram özellikle Atatürk’le uzaktan yakından alâkası olmayan Kemalist çizgideki insanlar tarafından ısrarla vurgulanmış, ortak bir millî kültüre dayanan millete karşılık, kendi ulusal kültürünü yaratan, geçmişi değil geleceği savunan, koruyucu değil devrimci niteliklerle mücehhez olduğu iddia edilen bir muhteva ile milliyetçiliğe karşı konumlandırılıp, seküler ve mânevî âşinalığı olmayan bir Moğollaştırmanın ürünü olarak serdedilmiştir.1 Bugünse bu kelime çoğu solcular tarafından dahi sempati ile kar&erin ortaya attıkları plân ve propagandaları arasında “her millet kendi mukadderatına kendisi hâkimdir” düsturu Rusya’da Bolşevizmin kurulması için Çarlık istibdadından bazen Rus olmayan milletlerin sempatisini kazanmıştır.12 1920’de Bakü’de toplanan Şark Milletleri Kongresi’ne katılan Enver Paşa da bu sebeple komünist yahut Bolşevik olarak mı zikredilecek?
Meşrutî devrim(!) nasıl sonradan en şen’î ilenmelerle zikredilmiş ve İttihatçılara lânet okumasına vesile olmuşsa aynı durum Rusya’da da meydana gelmiş, “milletlere istiklâl, insanlara hürriyet” palavrası Türklüğün karşısına tarihinde yüz yüze kalacağı en kanlı ve düşman ideolojiyi çıkarmıştır. Bu yalana kanan pek çok milliyetçi Müslüman Türk’ün Bolşeviklerin yanında yer almasını, sosyalizmi millî özgürlük davâsı adına desteklemelerini sağlamış, gerçekler ise Buhara Reis-i cumhuru Osman Hoca’nın bir ziyafet esnasında Rus garnizon komutanı Mazarof’a “Türk milleti kendi memleketinde hür ve müstakil olarak yaşamak liyâkatindedir” diyerek Türkistan’a verilen hürriyet ve istiklâl vaadinin yerine getirilmesini istediğinde tehevvürle mukabelede bulunan kumandanın ağzında dile gelmiştir: “Bizim millet diye bir şeyi tanımadığımızı bilmiyor musunuz?”13
Dolayısıyla Hüseyinzâde Ali’nin görüşlerini bu çerçeve içinde ve pragmatik bir yaklaşıma sahip olduğu göz önünde tutularak değerlendirmeli, Bolşevik ideolojisinin vaatlerini Türk milletinin ve diğer Müslüman toplulukların istiklâli adına değerli bulup savunduğunu ifade etmeliyiz. Nitekim II. Enternasyonalin Stockholm konferansında sunduğu tebliğde emperyalist Avrupa’nın Müslüman ve Türk düşmanlığına dayanan peşin görüşlerini kabul ettikleri için sosyalistleri uyarmasında asıl çabalarının izleri yatar.14 Kaldı ki onun esas görüşlerini Yusuf Akçura Beğ şu şekilde ifade etmiştir: “Müslüman Türk kavimleri için bir ilke olarak ‘Türkleşmek, İslâmlaşmak, Avrupalılaşmak’ gerektiğini ispata çalışır. Ali Beğ’in bu üçlü prensibi iyi ve mutlu ilkelerindendir”. Böylece Gökalp’ın aynı konuda ondan etkilendiğini de belirtir15: “Türkleşmek, İslâmlaşmak ve muasırlaşmak... Türkçülerin faaliyetinde bir veche mahiyetini hâiz olan bu üçüz umdenin asıl babası Hüseyinzâde Ali’dir”16.
Ölçüleri çarpıttığımızda Mehmed Emin Resulzâde gibi bir Türk milliyetçisinin de sosyalist yahut komünist olduğuna inanmamız gerekir. Çünkü Resulzâde Rus Çarlığına karşı giriştiği mücadelede Stalin’le ortak bir mesaiye sahip olup epey samimiyet kurmuştur. Fakat o da yeni rejimin Türklük için bir felâket olduğunu, Azerbaycan’ın Sosyalist Rusya tarafından (hürriyet getirilmek üzere!) istilâsı sonrasında Bakü’de hapsedildiğinde anlamış, Moskova’da sürdürdüğü 2 yıllık esaretten sonra Finlandiya’ya kaçmayı başarmıştır.
Yusuf Akçura’ya gelince, onun da sosyalizmi bir araç olarak gördüğünü tespit ediyoruz. Samet Ağaoğlu onun fikirlerinin “Biraz sola kaçtığını” ifade eder.17 F. Georgeon ise bu konuda şöyle yazmaktadır: “Rusya’da Müslüman Türklerin hakları için mücadele ederken, sosyalizmin Tatarlar arasında yaygınlaşmaya başlamasını öteden beri savunduğu Rusya Müslümanları Birliği fikrinin önünde önemli tehlikelerden biri olarak saptamıştı... Bu nedenledir ki Akçura’yı Ayaz İshakî’nin Tancıları gibi Tatar sosyalistlerine karşı liberallerce başlatılan mücadelenin başında görürüz... Nitekim Rusya’daki Müslüman yayın organlarında ‘bir din-î semavî’ olarak gördüğü Marksizme saldırıyor ve ‘bu mezheb-i içtimaîyenin cemiyeti hazırânın başına dehşetli bir çorap öreceği ise pek muhtemeldir’ diyordu”18.
Şüphesiz bu görüşleri Akçura’nın liberal olduğunu düşünmemize de sebep olamaz. Zira Akçura, Türkiye’de Türk işçisini sömüren birçok işletmenin başında Rum, Ermeni ve Levantenlerin bulunması nedeniyle de sosyalizmin 1919 yılından öncesi için Türk milliyetçiliği hareketine yararı bile olabileceği düşüncesiyle 1910’da Hüseyin Hilmi tarafından kurulan Osmanlı Sosyalist Fırkası’yla mücadele etmek yerine ondan yararlanmayı tercih etmiş, sosyal demokrat ekonomist Parvus’u da bu sebeple Türk Yurdu’nda çalışmaya davet etmiştir. Onun marksizmi ve sosyalizmi Türk burjuvazisinin ortaya çıkışının teorik argümanı olarak kullanıp kendi taleplerine göre deforme ettiğini anlıyoruz.19 Görülüyor ki Akçura da konuya bütünüyle pragmatik ve akılcı bir tavırla yaklaşmıştır. Dolayısıyla Aydınlık’ın 7 Nisan 2002 tarihli 768. sayısında başlattığı propaganda mesnetsiz ve serapa tarihî gerçekleri çarpıtmaktan ibarettir. Zaten onlara kalsa Stalin Türk dostu, Mao büyük Türkçü, sosyal adaleti temin eden bir dini tebliğ ettiği için de Hazret-i Peygamber- haşa huzurdan-solcudur. Avrupa Birliği’ne millî hâkimiyetimizi tehdit ettiği için karşı çıkmakla doğru yoldadırlar fakat aynı hâkimiyeti Türk’ün diğer iki tarihî düşmanı olan Çin’e ve Rus’a teslim etmekten hiçbir şekilde rahatsızlık duymayacak kadar yoldan çıkabilecekleri de kesindir. Kısacası Aydınlık’ın sözde antiemperyalizminin kime ve neye hizmet ettiği malûmdur. Onların -doğru olmakla beraber- Amerika karşıtı çıkışlarını seyrettikçe aklıma hep şu gelir: Roma’nın protektorlarında yahut hâkimiyeti altına aldığı devletlerde oynadığı sinsî bir oyun vardır: Biri Roma yandaşı diğer ise Roma karşıtı partiler vücuda getirmek. Böylece her an bu iki kutuplu cemiyeti elinin altında tutmak. Acaba günümüzün Roma’sı Amerika...? Bunun için Montesquie’nin “Roma’nın Yükselişi ve Çöküşü” adlı eserini tavsiye ederim. İbret vericidir.
Aydınlık kadrosunun ne derece tahrifatçı olduğuna dair bir örnek daha vermek isterim: Doğu Perinçek’in Papirüs dergisinin Temmuz 1999 tarihli 29. sayısında “Nihâl Atsız’ın romanlarındaki yumuşak g vitamini” başlıklı makalesinde hocanın Bozkurtların Ölümü adlı eseri ‘ilkel komünizme methiye ve özlem’ şeklinde takdim ediliyor. Ne güzel değil mi? Büyük Türkçü’nün kemiklerini sızlatmaya yeter de artar herhâlde?!! Aydınlık, Acaloğlu’nun makalesinde Türkçülüğün ırkçılıkla yozlaştırıldığını söyleyerek* millî birlik ülküsü Turancılığı kastediyor olsa gerek. Normaldir. Turancılık demek Çin ve Rusya’nın menfaatinin zedelenmesi ve toprak bütünlüğü demektir ya... İşlerine gelmez.
Sosyal adaleti istemek ve bunu temin etmeye çalışmak, antiemperyalist olmak vb. düşünceler kimsenin ve hiçbir ideolojinin inhisarında değildir. Ayrıca Türkçülük hem muhafazakâr hem inkılâpçıdır. Çünkü Türkçülük, Türk soyunu mutlu yaşatma ve üstün kılma davâsıdır. Bunun için Türklüğe lüzumlu müesseseleri yaşatacak, hayatiyetini kaybetmiş olanları kaldırıp yerlerine yenilerini koyacaktır. Bu sebepten inkılâpçılık ve muhafazakârlık birbirinin mefhumu muhalifi olan kavramlar değildir.20
Bütün bunlar bir tarafa, Türkçülerin bir iktisat görüşü olmadığı sonucuna da varılmamalıdır. Gökalp, bu konuda, “Ferdî mülkiyet gibi, sosyal mülkiyet de olmalıdır. Cemiyetin bir fedakârlığı veya zahmeti neticesinde husule gelen ve fertlerin hiçbir amelinden hasıl olmayan fazla kârlar cemiyete aittir. Fertlerin bu kârları kendilerine mâl etmeleri meşru değildir.” diyerek özel mülkiyetin ve kamu mülkiyetinin yan yana olmasını istemekte ve devletin ekonomiye müdahaleciliğinin ötesinde, hem işletmeci hem sermayedar olarak katılmasını öngören bir karma ekonomik sistem önermektedir.21 Gökalp hem ferdî hem sosyal mülkiyete değer vermiş, sınıf farklılıklarını meslekî gruplara (sosyal dilimlere) kaydırarak sosyalist nazariyenin de önünü kapatmıştır. Gökalp bu görüşlerini “tesanütçülük” adı altında değerlendirmiştir. Taha Parla’ya göre “solidarist (dayanışmacı) mülkiyet anlayışını İslâmcı ahlâkıyla pekiştirmeye çalışmıştır. Bu konuyu işlediği, “Zekât” adlı şiiri de bulunmaktadır.22 Kanaatimce ekonomi görüşlerini “toplumculuk” adıyla değil “tesanütçülük” yahut “Millî Tesanüt İktisadiyatı” adı altında değerlendirmeleri çeşitli istismarların da önüne geçmek açısından daha doğru olacaktır.
Son olarak ulusalcıların dillerinden düşürmedikleri Sultan Galiyev gibi müseccel bir komünistin “Türkçülük” açısından hiçbir kıymeti olmadığını ifade etmek gerekir. Zira Galiyev’in hayâl ettiği Turan Federe Sosyalist Devleti neresinden tutarsanız tutun elde kalmakta, Türkçülüğün temel ilkelerinden uzak olduğunu ihsas ettirmektedir. Türkçülük federe değil millî bir devlet ister. O ne sosyalist ne liberaldir. Türkçülük dışarıdan gelme tüm beşerî düşünceleri reddederek, istifade edeceği konuları da Türkün kendi sosyal gerçekleri ve tarihî şartları ölçüsüne vurmak suretiyle değerlendirmeye alır. O, Türkün öz tarihinden, millî irfanından ve mânevî ikliminden ilham alarak prensiplerini ortaya koyar. Bu şekilde de Türklüğü millî ülkü olarak benimser. Türkçülüğü Kemazilm yahut Galiyevcilikle eşleyenler bilmelilerdir ki, Türklüğü sosyalist devrim için motor güç olarak mülâhaza eden bir Tatarcılıkla yahut Adalar Denizi’nden Kuzeydoğu Rusya’ya kadar uzanan Türk irredantını reddeden Kemalizmle Türkçülük bir tutulamaz. Herkes işine baksın.
DİPNOTLARI
1. M. Erkal, İktisadî Kalkınmanın Kültür Temelleri (2000), s. 184.
2. Arslan Bulut, Türkçü-Devrimci Diyaloğu (1998), s. 62.
3. Atillâ İlhan, “Türkçülüğün Yeri Solda mı?”, Cumhuriyet, 22 Aralık 1997.
4. Aydınlık, 21 Nisan 2002, sayı 770, s. 16.
5. Aydınlık, 21 Nisan 2002, sayı 770, s. 22.
6. Aydınlık, 7 Nisan 2002, sayı 768, s. 22-31.
7. Gökalp’ın görüşü için bkz. Türkçülüğün Esasları (1994) s. 7.
8. Yusuf Akçura, Türkçülük, (1990), s. 40.
9. Arif Acaloğlu, “Devrimci Toplum Önderleri: İlk Türkçüler. Sağcı Değil Solcuydular”, Aydınlık, sayı 768, s. 23.
10. Yusuf Akçura, age., s.
11. Aydınlık, 7 Nisan 2002, sayı 768, s. 26-28.
12. A. Recep Baysun, Türkistan İstiklâl Hareketleri ve Enver Paşa (2001), s. 14.
13. Age., s. 72-73.
14. Aydınlık, 14 Nisan 2002, sayı 769, s. 28.
15. Yusuf Akçura, Türkçülük (1990), s. 152.
16. François Georgeon, Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri Yusuf Akçura (1997), s. 185.
17. Samet Ağaoğlu, Babamın Arkadaşları (tarihsiz) s. 71.
18. F. Georgeon, age., s. 91-292.
19. Age., s. 92-93.
* A. Acaloğlu, Aydınlık 7 Nisan 2002, sayı 768, s. 25.
20. Nejdet Sançar, Türkçülük Üzerine Makaleler (1995) s. 23.
21. Taha Parla, Ziya Gökalp, Kemalizm ve Türkiye’de Korporatizm (1999) s. 188.
22. Age., s. 189, 191.
http://www.orkun.com.tr/asp/orkun.asp?Makale_nu=EA.JS%2FEO AA%2FWATDU%21*YNYP*-WVJDWIFTBSF%2FXB%2FZ%2CATFDP*L OSI&B1=Makaleye+Bak&Tip=Makale
Ülkemizi "kavramlarin" salatasiyla "doyurmaya" calisan sahislar sunu cok iyi bilsinler. Bugün bizler nasil "ilimli ISLAM" adina sahte "dindarliga" karsi isek, Türk milliyetciligini "pasifize" etmek ve "temel" yapisini zedelemek icin ortaya atilan "neo-sosyalizm ulusalciligina"da karsiyiz. Kizil Elma´nin "KIZIL"ligi Kizil Rusya veya Kizil Cin patentli degil, yüzde yüz Türk ürünüdür.
Bu degerli ilmi yazisindan ötürü yazara sonsuz sükranlarimi yolluyorum. Ellerine saglik, yüregine dirlik ve kalemine daimlik diliyorum.
Türk milliyetciligi "esas"li durusundan uzaklastirmaya calisan hangi olusum olursa olsun, karsiyiz. Kim olursa olsun, hangi parti olursa olsun, hangi aydin olursa olsun.
Saygimizi hak etmeyenler: bedel ödemeyenlerdir!
Manastirli Hamdi
13.03.06, 00:43
Eylem ve faaliyet bazinda ama inisiyatif "aydinlikci" ulusal solcularda.
Bundan ziyade Arslan Bulut'un da derledigi Türkcü-Devrimci diyalogunu konu eden bir kitap var
Eylem ve faaliyet bazinda ama inisiyatif "aydinlikci" ulusal solcularda.
Bundan ziyade Arslan Bulut'un da derledigi Türkcü-Devrimci diyalogunu konu eden bir kitap var
Cünkü suan ülkemizde yükselen deger "Türk milliyetciligi" ve siyasi rant saglamak isteyenler suan "ulusalcilikta" karar veriyor ve su gercektir ki "Anti-ABD" havasi yükselmekte. Ve bu sefer "anti-ABD" havasi, ne bir "rus" nede bir "cin" süsüyle hayat kazanabilir.
Öylese:
Olgunlugu ve deliligi bir arada tutup, bunu ´FISEBILILLAH´ ile yücelistiren bir Irkin evlatlari olan Türk gencleri, dikkatli olun!
Aramiza ´Türklük´ kisvesiyle sizanlar, sazanlar oluyor. Türkcü ve Milliyetci Hareketi ´ofsayt´a düsürme niyetinde olan bu zevatlar ´ulusalciliktan, kemalizmden,´ dem vuruyorlar.
Belki hayatinda bir kere olsun ´Türklük´ cephesinde bulunmamis yalniz Türklügü ´raki masalarinda´ ´onuncu yil marsi´ söylemek ile es tutanlara karsi olan tavrimiz ´acik ve net´ olmali...Bedel ödemeyenlere, saflarimizda yeri yoktur!!!
Yanimizda söz alma hakkinada sahip degiller!!!
Bizlerin adina konusmayida!!!
Türkcülük hareketi kutsal ve bir okadarda ´sorumluluk´ tasiyan bir davadir.
Öylese agzi/kalemi ´bir kac kelime´ güzel edebiyat yapanlari iyi tespit etmek lazim.
Samimi ve samimi olmayanlar. Ücüncü bir sinif yok!
Kavgamiz samimi olmayanlara ve ihanet edenlere karsi!!!
Manastirli Hamdi
13.03.06, 01:01
Cünkü suan ülkemizde yükselen deger "Türk milliyetciligi" ve siyasi rant saglamak isteyenler suan "ulusalcilikta" karar veriyor ve su gercektir ki "Anti-ABD" havasi yükselmekte. Ve bu sefer "anti-ABD" havasi, ne bir "rus" nede bir "cin" süsüyle hayat kazanabilir.
Öylese:
Olgunlugu ve deliligi bir arada tutup, bunu ´FISEBILILLAH´ ile yücelistiren bir Irkin evlatlari olan Türk gencleri, dikkatli olun!
Aramiza ´Türklük´ kisvesiyle sizanlar, sazanlar oluyor. Türkcü ve Milliyetci Hareketi ´ofsayt´a düsürme niyetinde olan bu zevatlar ´ulusalciliktan, kemalizmden,´ dem vuruyorlar.
Belki hayatinda bir kere olsun ´Türklük´ cephesinde bulunmamis yalniz Türklügü ´raki masalarinda´ ´onuncu yil marsi´ söylemek ile es tutanlara karsi olan tavrimiz ´acik ve net´ olmali...Bedel ödemeyenlere, saflarimizda yeri yoktur!!!
Yanimizda söz alma hakkinada sahip degiller!!!
Bizlerin adina konusmayida!!!
Türkcülük hareketi kutsal ve bir okadarda ´sorumluluk´ tasiyan bir davadir.
Öylese agzi/kalemi ´bir kac kelime´ güzel edebiyat yapanlari iyi tespit etmek lazim.
Samimi ve samimi olmayanlar. Ücüncü bir sinif yok!
Kavgamiz samimi olmayanlara ve ihanet edenlere karsi!!!
Türkçülük, vatan elden gidene kadar bekleyip "sağduyulu" ve "ölçülü" olmak ve kendini yegane ve tek Türk Milliyetçisi sanmak değildir herhalde. Ben Perinçekçi değilim, ama Yazıcıoğlu, Baş ve Bahçeli eylem ve faaliyetlerde bulunmuyorlar. Ondan dolayı da mevcut statükoya hizmet ediyorlar. Kıbrıs ve Güneydoğu ve tarihimiz düşmana peşkeş çekilirken sabırlı "Türkçü" olmak yerine "kızıl" ulusalcı DAVRANMAK daha cazip gelebilir insana.
Türkçülük, vatan elden gidene kadar bekleyip "sağduyulu" ve "ölçülü" olmak ve kendini yegane ve tek Türk Milliyetçisi sanmak değildir herhalde. Ben Perinçekçi değilim, ama Yazıcıoğlu, Baş ve Bahçeli eylem ve faaliyetlerde bulunmuyorlar. Ondan dolayı da mevcut statükoya hizmet ediyorlar. Kıbrıs ve Güneydoğu ve tarihimiz düşmana peşkeş çekilirken sabırlı "Türkçü" olmak yerine "kızıl" ulusalcı DAVRANMAK daha cazip gelebilir insana.
Evet cazip gelebilir Hamdi kardesim,
sana birsey anlatmak istiyorum Hamdi dostum. Türkiye´de "Toplu mezar kazisini" Igdir´da baslatan bir gazeteci/arastirmaci büyüyümle sohbetim olmustu.
Kendisi anlatiyor: Yil 86. Bizler atalarimizdan duymustuk, ermenilerin köylerimizi basip, yasli-genc-kadin-cocuk demeden öldürüp ve cesetlerini toplu bir sekilde cukurlara atildigini. Dedem Azerbaycandan gelmis ve Igdir´a yerlesmis. Igdir´a gittik, orada 80 yasini askin bir dede ile görüstük, onlarla sohbet ettik, bize bir yer tarif etti, cocukken görmüs oraya cesetlerin atildigina. Gösterdigi yerde kazi yaptik ve yavas yavas insan kemikleri cogalmakta. Ankaraya gittik, yardim istedik, cevap gelmedi. Kendi maddi varligimiz ile didindik ve kazilari "ilmi" yöntemlerle sürdürdük. Gazetemde benimle dalga gectiler o dönemlerde "mezarci" diye güldüler. Resmi kurumlardan yardim gelmedi. Gönüllü arkadaslarimizla, yoldaslarimizla calismalarimiza devam ettik. Ve kazilarimiz sirf Igdir´da kalmadi. Kars, Van, Agri vs. Ve yavas yavas Ankara´da ve resmi kurumda ilgisini saklamaz oldu. Resmi yollardan yardimlar geldi...
Psikoloji dersinde, iki Türk kizi bir konu hakkinda "konusma" yapiyordu. Konu 1923 yilinda California Üniversitesindeki "anket". Soru hangi milletinden hoslanmazsiniz? ve ilk siraya gecen cevap "TÜRK". Sonra zenciler, latinler vs vs vs
Docent sordu, niye Türk veya Türkler? o dönemde Californiada Türkler yogunlukta degildi. Öylese Türklerden niye bu kadar nefret ediliyordu?
Elimi kaldirip: Hocam, o dönem birinci dünya savasindan sonra "yenilgi(!)" ile cikan Osmanlinin devami olan Türkiye Cumhuriyetin kurulus ve yükselis dönemi.
Hoca: Dogru, lakin o dönemlerde birde Ermenilerin "soykirim" iddiasi vardi. Ve Californiada "medya, basin" organlarina tümüyle sahip olanlar Ermeniydi. Boyna "sözde soykirim" islendi. O yüzden, Üniversite ögrencileri, hayatinda görmedikleri "Türkleri" sevmez oldu ve onlardan nefret duyma durumuna geldiler.
Aslinda daha cok var anlatilacak Hamdi kardesim. Bu zamana kadar "medya, basin" kuruluslarini ellerinde tutanlar, kalkip bugün yükselen bir "deger" icin ne kadar "eylem"ci olabilirki? olsa bile "samimiyet" bulabilirmiyiz?
Manastirli Hamdi
13.03.06, 01:31
Ismail bey,
dogru olabilir, herkes rant pesinde ve medya, özellikle boyali basin samimi olmayabilir. Ama "dava" icin gecici de olsa isbirligi yapilabilir.
Bugünün zor sartlari altinda insanlari ikna edip birseylerin yapilmasini saglamak cok önemli.
Eh, Ermenici Wilson'un senaryosunu yirtip ona ragmen devletimizi kurduk.
Anlattiginiz hikayede mezar kazilari konusunda Ankara'nin hantalligi cok ilginc geldi bana. O konulara deginebilir misiniz?
Ermeni Sorunu konusunda hem sözel tarihe dayali bellegin hem de belgelerin önemi var. Bizimkiler hep gec ya da is isten gecince uyaniverirler zaten.
Ismail bey,
dogru olabilir, herkes rant pesinde ve medya, özellikle boyali basin samimi olmayabilir. Ama "dava" icin gecici de olsa isbirligi yapilabilir.
Bugünün zor sartlari altinda insanlari ikna edip birseylerin yapilmasini saglamak cok önemli.
Eh, Ermenici Wilson'un senaryosunu yirtip ona ragmen devletimizi kurduk.
Anlattiginiz hikayede mezar kazilari konusunda Ankara'nin hantalligi cok ilginc geldi bana. O konulara deginebilir misiniz?
Ermeni Sorunu konusunda hem sözel tarihe dayali bellegin hem de belgelerin önemi var. Bizimkiler hep gec ya da is isten gecince uyaniverirler zaten.
Dava icin "gecici" degil, tam tersine "ölümsüz" bir isbirligi olmali. Hoca Ahmet Yesevi derki: Bir yola cikmadan, sevdiginizi, istediginizi, yolunuzu, kaidelerinizi belirleyin.
En basit örnegini vermek gerekiyorsa "dava" dedigin bir olgu etrafinda bulustugunu iddia edenler, neden milli simge Bozkurt hakkinda catisiyorlar? neden hale Türk Cumhuriyetleri icin "Türki" denilmekte?
Eger basit konularda "fikir" birligi olusmadigi müddetce, orada saglikli bir isbirligi olusamaz güzel kardesim Hamdi.
Bana bu hikayeyi anlatan, bizzat o kaziyi baslatan Azerybaycanli bir Türk büyüyüm. Cok sey anlatti...Ama gel gör ki, bunu gören yok...! mesele bu...iste dava suuru bu...
deryatulga
15.05.06, 13:06
CHP milliyetçiliği, etnik milliyetçiliktir
CHP milliyetçiliği, etnik milliyetçiliktir
FOTOĞRAF: VAHAP ŞATIR
illiyetçiliği demek değildir zaten. Etnik kelimesinin anlamında 'kültür'' de vardır. Din, dil, âdetler vardır. Eğer siz Türklüğü ön plana çıkaran bir milliyetçilik anlayışını savunuyorsanız, 'Türk kültürü hâkim olsun, Türk dili konuşulsun, başka gruplar için onlar da Türk' diyorsanız, bu etnik milliyetçilikten başka bir şey değildir. 'Kürtler etnik milliyetçi, Türkler etnik milliyetçi değil' demek de tamamen aldatmacadır. Bu ülkede herkes etnik milliyetçi. CHP de, Türk milliyetçisi de, Kürt milliyetçisi de... Bütün milliyetçilikler etniktir, dışlayıcıdır.
Kemalistler eskiden de milliyetçiydi yani... Öyle mi?
Her zaman milliyetçiydiler. Değişen bir şey yok. Recep Peker'leri, Mahmut Esat Bozkurt'ları görmüş bir CHP bu. 1930'ların, 40'ların CHP'si son derece milliyetçiydi. CHP uzunca bir dönem, Türk olmadığını düşündüğü kesimleri yok sayan çok otoriter bir duruş sergilemiş. CHP'nin geçmişinde varlık vergileri var, 1934 Trakya olayları var, 'vatandaş Türkçe konuş' kampanyaları var, Kürtlerin bir yerden bir yere göç ettirildiği iskân kanunları var, bazı mesleklere Türk olmayanlar giremez diye türlü yasalar var. CHP devlet kuran bir parti. Böyle bir geleneğin hâlâ temsilcisi olduğu görülüyor CHP'nin.
CHP'nin kaydığı milliyetçilik demokrasiyle bağdaşabilir mi?
Kesinlikle bağdaşmaz. Bu kadar koyu bir milliyetçiliği savunursanız, bütün sorunları, milliyetçiliğe göre tanımlarsınız. Her şeyi, gerçeği çarpıtan milliyetçi lensle görürsünüz. Buna göre, Kürt sorunu terör sorunudur, AB bizi bölmek istiyordur, Ermeni meselesi Sevr'in hortlamasıdır... Halbuki özgürlükçü ve demokratik olursanız, karşı tarafı dinlemek istersiniz. Onu duymaya, anlamaya, tanımaya çalışırsınız. Kürtlerin bazı talepleri var. Onları duymanız, bu talepleri ifade etme hakkını onlara vermeniz gerekiyor. Tabii ki ne hak verirseniz verin, marjinal taleplerini sürdürecek Kürt milliyetçileri her zaman olacak. Çünkü bir kimlik bir kez siyasileştikten sonra bunu yok edemezsiniz ama onu marjinalleştirebilirsiniz. Eğer biz demokratikleşmeyi başarsaydık, ayrılıkçılığı savunan Kürt milliyetçiliğini kitlelerden soyutlardık. İspanya'da ETA marjinalleşti. Demek ki demokrasiyle sorun çözülüyor, kontrol altına alınıyor.
Peki AKP'nin milliyetçilikle ilişkisi nasıl? AKP'li yöneticiler de milliyetçilik vurgusunu ön plana çıkarıyor son zamanlarda.
AKP'nin içinde zaten milliyetçi gelenekten gelen isimler var. Mesela Adalet Bakanı Cemil Çiçek. AKP'nin bu isimleri barındırması çizgisinin zaten milliyetçilikten uzak olmadığını gösterir. Ayrıca milliyetçilik, Milli Görüş'ün bir parçasıdır. Milli Görüş'ün Kemalizm'den farkı, İslam'ı Türk kimliğinin önemli bir parçası görmesidir. Aslında AKP'nin milliyetçilikle ilgili pragmatik bir yaklaşımı var. AB'yle ilişkilerde ve Kıbrıs sorununda milliyetçileri sinirlendirecek şeyler yaptı AKP. Ama baktı ki tepkiler ve baskılar artıyor, pat diye milliyetçiliğe kaydı. Doktriner bir kayış değil bu. Pragmatik bir kayış bu. AKP yarın tekrar AB taraftarlığına dönebilir.
Dincilikle milliyetçilik arasındaki ilişki nasıl gelişiyor? Hangisi hangisini etkiliyor?
Milliyetçilik dinciliği daha çok etkiliyor. Ama bu geçişli bir ilişki. Bir yanda İslam millileşirken, diğer yanda milliyetçiliğin içine İslam dozu ekleniyor. Mesela 1960'lardan sonra MHP Türk-İslam senteziyle ciddi İslamcı sloganlar kullanmaya başladı. İslamcılar da milliyetçilerle başa çıkabilmek için 'bütün Müslüman ümmeti tek bir millettir' anlayışı olan ümmetçiliği bırakıp milliyetçiliği benimsedi ve bunun adını da Milli Görüş koydu. Aslında bütün dünyada geçmişte dinle milliyetçilik arasında bir çatışma yaşanmış ama ulusdevletler çok güçlü bir dalgayla gelince dinler geri adım atmış ve ulusdevleti savunan kadrolarla işbirliği yapmış. Türkiye'de de yaşanan farklı değil. Kemalizm'de bile İslam tamamen dışlanan bir şey değil. İslam sadece kamusal alandan biraz daha özel alana itilmiş. Zaten Kemalistlerin kim Türktür sorusuna uygulamada verdiği cevap çok nettir. Türk kültürüne sahip, Türk dilini konuşan mümkünse Müslüman olan kişi Türktür. Zaten 1942 Varlık Vergisi de dine göre alınıyor. Lozan'da nüfus mübadelesi din ve dile göre yapılıyor. Kemalizm, Müslüman olmayanları vatandaş kabul ediyor ama Türk kabul etmiyor. Bunlar bu yüzden orduya ve Dışişleri'ne giremiyor.
Milliyetçilikteki yükselme, Türkiye'nin dünyaya açılmak için tarihinin en önemli adımlarını attığı döneme rastladı. Bu iki gelişme arasında nasıl bir bağ var?
AB'yle müzakeredeki ülkelerin hepsinde milliyetçilik yükselmiş. Çünkü ulusal egemenliğin ve bugüne dek sahip olunanların yitirilmesinden korkulmuş. Hiçbir ülke AB üyesi oldu diye egemenliğini yitirmedi, milliyetçiliği bir kenara bırakmadı oysa. Bu, dünyanın en komik iddiası. Ama şu oldu. Bu ülkeler uluslararası hukuka, insan haklarına uymak zorunda kaldılar. Zaten milliyetçilerin koktuğu da bu. AB üyesi olduğunuzda kendi vatandaşlarınıza her istediğinizi kolayca yapamıyorsunuz. Egemenlik kaybıyla söylenmeye çalışılan şey aslında bu. İçeride rahatça at oynatamamak, yönetememek, vatandaşlarınıza, azınlıklarınıza istediğiniz her şeyi yapamamak, hukuk dışı davranamamak demek bu.
Peki Kürt sorunuyla Türk milliyetçiliği arasında nasıl bir bağ var?
Bire bir, organik bir bağ var. İki taraf da birbirini besliyor. Türk milliyetçiliği bugüne kadar Kürt milliyetçiliğinin palazlanmasına yol açtı. Şu anda da Kürt milliyetçiliğinin artması Türk milliyetçiliğini besliyor. Bütün milliyetçiler birbirinin müttefikidir aslında. Bugün Türk ve Kürt milliyetçilerin sertlikleri birbirlerinin elini güçlendiriyor. İkisi de biz ve öteki ayırımının, bu kavga ortamının sürmesini istiyor .
Kürt milliyetçiliğinde de kuvvetli bir yükselme var. Kürt sorunu çözülse, bu gelişme milliyetçi hareketi nasıl etkiler?
Büyük bir darbe indirir. Kürt milliyetçileri son dönemde daha saldırgan bir dil kullanmaya başladı. AB sürecinde devletin eskisi gibi kendilerine rahatça baskı yapamayacağını düşünüyorlar. Türkiye demokratikleşebilseydi, aşırı milliyetçiliği savunan Kürtlerin sayısının azaldığını, marjinalize olduklarını görecektik. Bu, Türk milliyetçilerine de zarar verecekti. Kürt hareketinin demokratikleşmesi sonucunda Türk milliyetçiliği de düşman kaybedecekti. Oysa milliyetçiliğin düşmana ihtiyacı vardır. Son dönemde bazı Kürtler, sadece Türk milliyetçiliğini değil, Kürt milliyetçiliğini de eleştiren Türk aydınlara, 'Siz Kemalizm'in esiri oldunuz. Ezen ulus milliyetçiliğiyle ezilen ulus milliyetçiliği arasında fark vard&ie Tuer auf, suche wie ein Wahnsinniger die ganze Wohnung ab und
auf dem Balkon finde ich einen Kerl und der haengt am Gelaender. Also, ich
einen Hammer geholt, dem Sack auf die Finger gehauen, der faellt runter, landet
direkt auf einem Strauch und steht wieder auf, die Sau. Ich zurueck in die Kueche,
greife mir den kompletten Kuehlschrank und schmeiss das Ding vom
Balkon. TREFFER! Nachdem die Sau nun platt war, bekomm´ ich von dem
ganzen Stress einen Herzinfarkt.' 'OK', sagt Petrus, 'ist genehmigt, komm rein.'
.... Kurz darauf klopft es wieder ..
'Nur aussergewöhnliche Faelle', sagt Petrus. 'Kein Problem', sagt der
Verstorbene, 'ich mach wie jeden Morgen meinen Fruehsport auf dem Balkon,
stolper ueber so ´nen beschissenen Hocker, fall ueber das Gelaender und kann
mich wirklich in letzter Sekunde ein Stockwerk tiefer aussen am Gelaender
festhalten. 'Meine Guete', dachte ich... 'Geil, was fuer ein Glueck, ich
lebe noch!' Da kommt plötzlich ein völlig durchgeknallter Idiot und haut mir
mit dem Hammer auf die Finger, ich stuerze ab, lande aber auf einem Strauch
und denke: 'DAS GIBT ES NICHT.. zum zweiten Mal ueberlebt!!' Ich schau noch
mal nach oben und seh gerade noch, wie der Kerl einen Kuehlschrank auf mich
wirft.... 'OK', sagt etrus, 'rein in den Himmel.'
Und schon wieder klopft es an der Himmelstuer.
'Nur aussergewöhnliche Faelle', fluestert Petrus. 'Kein Thema!', sagt der
Verstorbene, 'ich sitze nach einer total scharfen Nummer völlig nackt im
Kuehlschrank und....' 'REIN!' bruellt Petrus...
Perinçek'e göre MHP Milliyetçiliği
Perinçek, MHP'nin milliyetçiliği, bizim Atatürk'lerin Türk milliyetçiliğine benzemez; Ermeni, Yunan, Bulgar ve Barzani-Apo milliyetçiliğinin burnundan düşmüş gibi' dedi.
İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek, kendi milliyetçilikleri ile MHP milliyetçiliğinin farklı olduğunu savunurken, ilginç bir örnekle yaptı ve "MHP'nin milliyetçiliği, Ermeni, Yunan, Bulgar ve Barzani-Apo milliyetçiliğinin burnundan düşmüş gibidir" dedi.
İşçi Partisi'nin Aylık Haber Yorum Dergisi Aydınlık'ın baş yazısında bu görüşleri dile getiren Perinçek, "Görüldüğü gibi, MHP milliyetçiliğinin tarihi, kırk yıldır emperyalizmle işbirliği tarihidir. Devlet Bahçeli'yi lider yapan tarih budur" budur dediği yazısında, diğer milliyetçilerin de emparyalizmden beslendiğini yazdı.
Perinçek'in yazısının tam metni şöyle:
MHP'nin Küçük Amerika milliyetçiliği
EMPERYALİZME KARŞIYDI, DEVRİMCİYDİ, HALKÇIYDI
Türk milliyetçiliği, 19. ve 20. yüzyılda, kapitalist ve emperyalist devletlere karşı mücadele sürecinde gelişti. Bu nedenle devrimciydi. Hem emperyalizme direnmede devrimciydi; hem de Abdülhamit'i devirirken ve Osmanlı devletini tarihe gömerken. İlk Türkçü düşünürlerin sosyalist veya halkçı olmaları doğaldır. Çünkü Ezilen Dünya ülkelerinde milliyetçilik, İngiltere veya Fransa'daki gibi, özel girişimci ve bireysel çıkarcı olamazdı; toplumcu olmak zorundaydı. Türk milliyetçiliğinin doğuşunu ve serpilmesini, Yusuf Akçura, "Türkçülüğün Tarihi" başlıklı kitabında çok güzel anlatır. Kaynak Yayınları günümüz Türkçesiyle basmıştır. Bugün özellikle incelenmesinde yarar var.
Türk milliyetçiliğinin emperyalizme karşı mücadele içinde şekillenmesi, ideolojik bir tavır yanında, bir ruh hali de oluşturmuştur. Dünyada kapitalist ve emperyalist büyük devletlere karşı iki yüzyıldır savaşan başka bir millet yoktur. Düveli Muazzama'yla savaşlar tarihi, bizim Devrimci Milliyetçiliğimize damgasını vurmuştur. Ve en önemlisi, bu tarih, bir dizi geri çekilmelerden sonra, Çanakkale Direnişi ve Kurtuluş Savaşı zaferi gibi insanlığa yön veren büyük başarılarla doruğa yükselmiştir.
YUNAN, BULGAR, ERMENİ VE BARZANİ MİLLİYETÇİLİĞİ
Çevremizdeki milliyetçi akımlar ise farklıdır. Yunan, Bulgar, Ermeni milliyetçiliği örneğin, Osmanlı devletine, başka deyişle Türk'e karşı savaş tarihi içinde oluştu.
Türk kimdir? 19. ve 20. yüzyılın ezilen milleti! Emperyalizmin üzerine çullandığı millet! Peki Türkiye'ye karşı kimin desteğine başvurmuşlardır? İngiliz emperyalizminin, Fransız emperyalizminin, Çarlık Rusyası emperyalizminin, ABD emperyalizminin! 19. ve 20. yüzyıl Yunan, Bulgar, Ermeni milliyetçiliği tarihi, emperyalizmle işbirliği tarihidir. Ermeni milliyetçiliği açısından bu süreç, ünlü Ermeni devlet adamı Karinyan'ın yeni çıkan "Ermeni Milliyetçi Akımları" başlıklı kitabında çok iyi açıklanmaktadır. Apo ve Barzanilerin milliyetçiliği de, Ermeni ve Yunan milliyetçiliğinin özellikleriyle beslenmiştir; emperyalizme bel bağlar.
MHP MİLLİYETÇİLİĞİ
MHP'nin milliyetçiliği, bizim Atatürk'lerin Türk milliyetçiliğine benzemez; Ermeni, Yunan, Bulgar ve Barzani-Apo milliyetçiliğinin burnundan düşmüş gibidir. Atatürk'ten sonra yaşananları hatırlayalım. İkinci Dünya Savaşı yıllarında, bir kısım ırkçı milliyetçiler Alman emperyalizminin Rusya ve Orta Asya politikalarına göre mevziiye sokuldular. Türkeş'in emperyalizmle işbirliği tarihi böyle başladı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Hitler'in çizmelerini ABD emperyalizmi giyince, milliyetçiliğin efendisi de değişti. 1960 sonrasında Alparslan Türkeş, SüperNATO görevlerini üstlenirken, Hüseyinzade Ali Bey'leri, Gaspıralı'ları, Yusuf Akçura'ları, Ziya Gökalp'leri, en önemlisi Mustafa Kemal Atatürk'ü kendi tarihinden silmek zorundaydı. Devrimci ve halkçı milliyetçilik yerine, ABD patentli Türk-İslam Sentezini benimsedi. Bu, Türk milliyetçiliğinin tarihindeki karşı-devrimdir.
DEVLET BAHÇELİ'Yİ LİDER YAPAN TARİH
Görüldüğü gibi, MHP milliyetçiliğinin tarihi, kırk yıldır emperyalizmle işbirliği tarihidir. Devlet Bahçeli'yi lider yapan tarih budur. AB kapısında Türk milli devletini tasfiye eden Uyum Yasaları'nı çıkarmak; Türk toprağında ABD talimatlarıyla tütün dikmeyi, pancar ekmeyi, şeker üretmeyi yasaklamak; TELEKOM'a, Merkez Bankası'na emperyalist kelepçeler takmak; Türkiye'yi bölen İkiz İhanet Yasaları'nı kabul etmek; Washington yönetiminin Tayyip Erdoğan'ları Türkiye'nin tepesine oturtması için erken seçim senaryosunda rol almak, MHP liderine nasip olmuştur.
ABD'NİN SAĞI VE SOLU
Türkiye Küçük Amerika sürecine sokulunca, önce milliyetçilik ve halkçılık birbirinden koparılmıştır. Milliyetçiler, ABD'nin Soğuk Savaş görevlileri haline getirilmiş; halkçılar ise sosyal demokratlaştırılarak yine emperyalizmin denetimi altına alınmışlardır. Ne milliyetçilik kalmıştır, ne de halkçılık!
Türkiye ABD emperyalizminin ellerine düşerken, Alparslan Türkeş'in liderliğindeki milliyetçiler, kendi ülkelerinin bağımsızlığı için mücadele edenlerin üzerine sürülmüşlerdir. Böylece ABD emperyalizminin iç inzibat kuvvetleri haline gelmişlerdir. Solun bir kısım maceracı örgütleri de, emperyalizme karşı mevzilenme yerine milliyetçilerle vuruşma veya etnik grup ve mezhep çizgisine girerek, aynı oyunda sahne almışlardır.
Türkeş'ler; Türk milliyetçiliğinin devrimciliğine ve laikliğine cepheden tavır almış, Türk milletinin etnik grup, tarikat, cemaat ve mezheplere bölünmesi politikasında hayli ağır görevler üstlenmişlerdir.
Böylece milliyetçilik bizde, Ermeni, Yunan ve Bulgar milliyetçiliği gibi, etnik grup veya küçük millet çizgisi diyebileceğimiz bir yönelişin içine sokulmuştur. Dikkat ediniz, aşağı yukarı yarım yüzyıldır, MHP'nin ABD ve AB emperyalizmine karşı tek bir eylemi yoktur. Tel Afer bombalanırken, ne "Hira Dağı kadar Müslüman" ne de "Tanrı Dağı kadar Türk" olmuşlardır. İçi boşaltılan milliyetçiliğin yerine, Ermeni, Yunan, Kürt düşmanlığı, hatta Arap ve İran düşmanlığı konmuştur. ABD'nin bölge halklarını birbirine kırdırma politikası, Türkeş milliyetçiliğine böyle yansıtılmıştır.
HEM KÜÇÜK HEM AMERİKA GÜDÜMLÜ
MHP'nin milliyetçiliği, tıpkı Yunan, Bulgar, Ermeni ve Barzani milliyetçiliği gibi, kardeş veya komşu milletlere karşı ABD ve AB desteği arama telaşı içindedir.
Küçük Amerika'da milliyetçilik işte böyle oluyor; hem küçük, hem de ABD güdümlü!
Oysa Türk milliyetçiliği, tarihi köklerindeki gibi ancak emperyalizme karşı olabilir; ancak devrimci olabilir ve ancak halkçı olabilir.
Türkiye'miz emperyalizmle cephe cepheye gelmiştir. Bu konuları soğukkanlılıkla tartışmanın zamanıdır. Gelecek sayılarda devam edeceğiz
(Aydınlık)
15.05.2006 - 14:29
http://www.jurnalturk.com/detay.gur?@=268308&c_id=120
Perincek konuyu cok iyi biliyor.
Türkiye Türklerindir. Türklerin kökünden ve soyundan geldikleri icin degil Türkiye vatandasi olduklari icin Türktür. O kadari baschka lafa gerek yok.:lach:
Der Perincek der mit Apo Hand in Hand in einem PKK Kamp die PKK gegrüßt hat:rolleyes: Wieso traut man dem Typen überhaupt noch?
Freibierfüralle
15.05.06, 18:49
http://www.temizturkiye.org/
Apoyla görüsmesi onun lider biri olmadigindandir. Hem düsmanla el tokalasmak her zaman vardi.
Doğu Perinçek (1942 - .... ) document.title="Doğu Perinçek (1942 - .... ) - Kim Kimdir? - FORSNET";
http://www.kimkimdir.gen.tr/foto/2648.jpg Doğu Perinçek 17 Haziran 1942'de Gaziantep�te doğdu. Sadık ve Lebibe Perinçek�in oğludur. İlk çocukluk yıllarını babasının yedek subaylık ve yargıçlık görevleri nedeniyle Gaziantep, Antakya ve Diyarbakır�da geçirdi. Beş yaşından sonra Ankara�da büyüdü. Ankara Sarar İlkokulu, Atatürk Lisesi ve Bahçelievler Deneme Lisesi�nde ilk ve orta öğrenim gördü.
Üniversite yıllarında, 1962 ve 1963�te toplam 10 ay Almanya�da işçilik yaptı ve Almanca öğrendi. Haziran 1964'de Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi�ni bitirdi ve Kamu Hukuku (Devlet Teorisi ve Kamu Hürriyetleri) kürsüsüne asistan olarak girdi. 1968'de Hukuk doktoru olmuştur. Doktora tezinin konusu ve ilk kitabı, Türkiye�de Siyasi Partilerin İç Düzeni ve Yasaklanması Rejimi' dir. 1964 yılında dünya görüşü olarak Bilimsel Sosyalizmi benimsedi. 1967 yılında Dönüşüm dergisi Yazı Kurulu Üyesi ve Başyazarı idi. Almanya�da Türk Toplumcular Ocağı kurucusu ve ilk Genel Başkanı olmuştur. Türkiye İşçi Partisi (TİP) üyesi ve Bilim Kurulu Üyesi, Güvenlik Komitesi Başkanı, TİP içindeki Devrimci Muhalefet hareketinin önderlerindendir.
Mart 1968'de Fikir Kulüpleri Federasyonu Genel Başkanı olmuştur. Kasım 1968' de arkadaşlarıyla birlikte Aydınlık dergisini kurdu ve yayınlamaya başladı. Temmuz 1969'da İşçi-Köylü gazetesinin kurucusu ve başyazarı oldu. 12 Mart 1971 askerî darbesinden sonra yargılandı. 20 yıl hapis cezasına hükmedildi. Temmuz 1974�te genel afla serbest bırakıldı. 28 Ocak 1978'de Aydınlık davasının aklanmasıyla sonuçlanması üzerine Türkiye İşçi Köylü Partisi�nin kuruluşuna önderlik etti ve ilk Genel Başkan oldu.
20 Mart 1978'de Günlük Aydınlık gazetesinin kuruluşuna ve yayınına önderlik etti ve başyazarlık yaptı. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra tutuklandı ve 1985 Martında serbest bırakıldı. Ocak 1987'de Haftalık 2000�e Doğru dergisinin yayınlanmasına önderlik etti. Genel Yayın Yönetmeni ve Başyazarlık görevlerinde bulundu. 10 Nisan 1990'da �Sansür Sürgün Kararnamesi�nin çıkarılmasıyla hakkında tutuklama kararı verildi. Diyarbakır Cezaevi�nde üç ay tutuklu kaldı. 1991 yılında TCK 141. maddesinin kaldırılmasıyla siyasal haklarına kavuştu ve Temmuz ayında Sosyalist Parti 2. Büyük Kongresi�nde Genel Başkanlığa seçildi.Temmuz 1992�de Sosyalist Parti�nin Anayasa Mahkemesi�nce kapatılması üzerine kurulan İşçi Partisi Genel Başkanı oldu. Ancak Perinçek hakkında 1991 seçimlerinde TRT�de yapılan Liderler Açık Oturumu�nda yaptığı konuşma nedeniyle Terörle Mücadele Yasası 8. maddeye dayanılarak verilen 14 ay hapis cezası uygulandı. Perinçek, 8 Ağustos 1999�a kadar 10 ay 10 gün Haymana Cezaevi�nde kaldı.
Daha sonra çıkan basın suçlarını erteleyen yasayla yeniden siyasal haklarına kavuştu ve 19 Ekim 1999 günü toplanan İşçi Partisi Olağanüstü Kongresi�nde yeniden genel başkan seçildi. Doğu Perinçek, çok iyi Almanca ve orta derecede İngilizce biliyor. Siyasal Bilgiler Fakültesi mezunu, gazeteci Şule Perinçek ile evli. Dört çocuğu vardır.
http://www.doguperincek.gen.tr/cv4.htm
Islamsiz Milliyetcilik, Fashistliktir bunu Tahrihte Cogu zaman gördük ve ögrendik !
MHP MİLLİYETÇİLİĞİ
MHP'nin milliyetçiliği, bizim Atatürk'lerin Türk milliyetçiliğine benzemez; Ermeni, Yunan, Bulgar ve Barzani-Apo milliyetçiliğinin burnundan düşmüş gibidir. Atatürk'ten sonra yaşananları hatırlayalım. İkinci Dünya Savaşı yıllarında, bir kısım ırkçı milliyetçiler Alman emperyalizminin Rusya ve Orta Asya politikalarına göre mevziiye sokuldular. Türkeş'in emperyalizmle işbirliği tarihi böyle başladı. İkinci Dünya Savaşı sonrasında, Hitler'in çizmelerini ABD emperyalizmi giyince, milliyetçiliğin efendisi de değişti. 1960 sonrasında Alparslan Türkeş, SüperNATO görevlerini üstlenirken, Hüseyinzade Ali Bey'leri, Gaspıralı'ları, Yusuf Akçura'ları, Ziya Gökalp'leri, en önemlisi Mustafa Kemal Atatürk'ü kendi tarihinden silmek zorundaydı. Devrimci ve halkçı milliyetçilik yerine, ABD patentli Türk-İslam Sentezini benimsedi. Bu, Türk milliyetçiliğinin tarihindeki karşı-devrimdir.
DEVLET BAHÇELİ'Yİ LİDER YAPAN TARİH
Görüldüğü gibi, MHP milliyetçiliğinin tarihi, kırk yıldır emperyalizmle işbirliği tarihidir. Devlet Bahçeli'yi lider yapan tarih budur. AB kapısında Türk milli devletini tasfiye eden Uyum Yasaları'nı çıkarmak; Türk toprağında ABD talimatlarıyla tütün dikmeyi, pancar ekmeyi, şeker üretmeyi yasaklamak; TELEKOM'a, Merkez Bankası'na emperyalist kelepçeler takmak; Türkiye'yi bölen İkiz İhanet Yasaları'nı kabul etmek; Washington yönetiminin Tayyip Erdoğan'ları Türkiye'nin tepesine oturtması için erken seçim senaryosunda rol almak, MHP liderine nasip olmuştur.
ABD'NİN SAĞI VE SOLU
Türkiye Küçük Amerika sürecine sokulunca, önce milliyetçilik ve halkçılık birbirinden koparılmıştır. Milliyetçiler, ABD'nin Soğuk Savaş görevlileri haline getirilmiş; halkçılar ise sosyal demokratlaştırılarak yine emperyalizmin denetimi altına alınmışlardır. Ne milliyetçilik kalmıştır, ne de halkçılık!
Türkiye ABD emperyalizminin ellerine düşerken, Alparslan Türkeş'in liderliğindeki milliyetçiler, kendi ülkelerinin bağımsızlığı için mücadele edenlerin üzerine sürülmüşlerdir. Böylece ABD emperyalizminin iç inzibat kuvvetleri haline gelmişlerdir. Solun bir kısım maceracı örgütleri de, emperyalizme karşı mevzilenme yerine milliyetçilerle vuruşma veya etnik grup ve mezhep çizgisine girerek, aynı oyunda sahne almışlardır.
Türkeş'ler; Türk milliyetçiliğinin devrimciliğine ve laikliğine cepheden tavır almış, Türk milletinin etnik grup, tarikat, cemaat ve mezheplere bölünmesi politikasında hayli ağır görevler üstlenmişlerdir.
Böylece milliyetçilik bizde, Ermeni, Yunan ve Bulgar milliyetçiliği gibi, etnik grup veya küçük millet çizgisi diyebileceğimiz bir yönelişin içine sokulmuştur. Dikkat ediniz, aşağı yukarı yarım yüzyıldır, MHP'nin ABD ve AB emperyalizmine karşı tek bir eylemi yoktur. Tel Afer bombalanırken, ne "Hira Dağı kadar Müslüman" ne de "Tanrı Dağı kadar Türk" olmuşlardır. İçi boşaltılan milliyetçiliğin yerine, Ermeni, Yunan, Kürt düşmanlığı, hatta Arap ve İran düşmanlığı konmuştur. ABD'nin bölge halklarını birbirine kırdırma politikası, Türkeş milliyetçiliğine böyle yansıtılmıştır.
HEM KÜÇÜK HEM AMERİKA GÜDÜMLÜ
MHP'nin milliyetçiliği, tıpkı Yunan, Bulgar, Ermeni ve Barzani milliyetçiliği gibi, kardeş veya komşu milletlere karşı ABD ve AB desteği arama telaşı içindedir.
Küçük Amerika'da milliyetçilik işte böyle oluyor; hem küçük, hem de ABD güdümlü!
Oysa Türk milliyetçiliği, tarihi köklerindeki gibi ancak emperyalizme karşı olabilir; ancak devrimci olabilir ve ancak halkçı olabilir.
Türkiye'miz emperyalizmle cephe cepheye gelmiştir. Bu konuları soğukkanlılıkla tartışmanın zamanıdır. Gelecek sayılarda devam edeceğiz
nachdenklichstimmend....wie bitter wahr das doch ist.sogar ich selbst ertappe mich immeröfter in dieser falle.
Manastirli Hamdi
16.05.06, 00:15
Der Perincek der mit Apo Hand in Hand in einem PKK Kamp die PKK gegrüßt hat:rolleyes: Wieso traut man dem Typen überhaupt noch?
ob man perincek traut, sei dahin gestellt.
aber fest steht, dass er den kemalistischen und türkisch-nationalen diskurs wesentlich mitbestimmt, und zwar seit etwa 1994/1995.
ich lese seine wochenzeitschrift seit jahren und habe den wandel sowie den richtungswechsel mitbekommen.
er ist ein fall für sich.
er scheint dafür zu sein, was gegen den "imperialistischen westen" ist.
das ist seine konstante ideologie, an dem sich seine annäherung zum türk. nationalismus/kemalismus, islamismus, kurd. separatismus (bis 1991/1992), aleviten-bewegung, sozialismus orientiert.
da apo nach dieser leseart sich auch an den westen verkauft hat und verrat an den menschen zu gunsten des westens betreibt, muss er bekämpft werden.
als die bis 1993/1994 "marxistisch-leninistische" pkk noch gegen die "sub-imperialistische" pro-amerik. türkei kämpfte und vorgab, für die 3.welt zu kämpfen, war er für die apo-bewegung. das hat sich geändert.
kaum hat sich apo vom kommunismus verabschiedet und sich an europa sowie usa angebiedert, und das vor dem hintergrund, wo der westen separatisten in anderen ländern zum aufstand aufstachelt und bürgerkrieg provoziert, um später dann unter dem mantel der humanitären intervention das ganze gebiet zu besetzen und zu kontrollieren, so hat sich perincek gegen apo gerichtet.
daher sind ethnisch-herterogene nationalstaaten in der 3.welt vor dem westen zu schützen.
das sieht man auch an seinem islamismus-politik: auch wenn der islamismus vorgibt, anti-westlich zu sein, kann er vom westen (USA) politisch (gegen kommunismus) benutzt werden und ist folglich nicht anti-imperialistisch. in seinem verlag gab es zeitgleich viele islam- und islamismus-kritische beiträge.
HEUTE: Muhammed wurde als Epochen-Eröffner und Zivilsationsgeber gewürdigt.
Was war passiert? Der imperialistische Westen versucht, nun den "Islam" fertig zu machen. Folglich muss der Islam nun bewahrt werden.
das gilt auch für zypern.
er sah, diesmal falsch analysiert, nordzypern indirekt als eine nato-kontrollierte zone an; wobei die pro-amerikanische türkei die unabhängige insel "bestzt" hätte.
dass die griechische militär-junta, die zypern vorher besetzte pro-amerikanisch war und von den usa aus es egal war, ob nato-türkei oder nato-griechenland zypern kontrollierte, hatte er übersehen.
als nato-griechenland 74 makarios stürzte und die türkei auf zypern intervenierte, tat dies die LINKE ecevit-regierung gegen den willen der usa. die usa hassetm ecevit, weil dieser anti-amerikanisch war, was von perincek übersehen wurde.
heute verteidigt perincek die türkische zypern-politik von 1974, weil nordzypern nun als widerstandsbastion gegen eu oder usa gilt, weil südzypern in der eu ist.
daher war er bei rauf denktas und arbeitet mit ihm zusammen.
perincek kritisiert auch die zugeständnisse der türk. regierung an die eu in bezug auf die zypern-frage.
aber wenn man seine anti-imperialismus-brille aufsetzt, ergibt es einen sinn, weil nordzypern gegen den westen standhält.
andere böse zungen behaupten, perincek will in jeder aufstrebenden bewegung dabei sein, um stimmen zu fangen...
tikko-kommuniten werfen ihm vor, die törtung ihres chefs kaypakkaya durch den türk. staat gezielt herbeigeführt zu haben.
pkk'ler werfen ihm linken "faschismus" gegen die kurden vor.
islamisten werfen ihm gottlosigkeit bzw. agententätigkeit für die armee gegen den islam vor.
fest steht: pkk, kommunisten, islamisten, staat, nationalisten mögen perincek nicht. zumindest offiziell.
ob man perincek traut, sei dahin gestellt.
aber fest steht, dass er den kemalistischen und türkisch-nationalen diskurs wesentlich mitbestimmt, und zwar seit etwa 1994/1995.
ich lese seine wochenzeitschrift seit jahren und habe den wandel sowie den richtungswechsel mitbekommen.
er ist ein fall für sich.
er scheint dafür zu sein, was gegen den "imperialistischen westen" ist.
das ist seine konstante ideologie, an dem sich seine annäherung zum türk. nationalismus/kemalismus, islamismus, kurd. separatismus (bis 1991/1992), aleviten-bewegung, sozialismus orientiert.
da apo nach dieser leseart sich auch an den westen verkauft hat und verrat an den menschen zu gunsten des westens betreibt, muss er bekämpft werden.
als die bis 1993/1994 "marxistisch-leninistische" pkk noch gegen die "sub-imperialistische" pro-amerik. türkei kämpfte und vorgab, für die 3.welt zu kämpfen, war er für die apo-bewegung. das hat sich geändert.
kaum hat sich apo vom kommunismus verabschiedet und sich an europa sowie usa angebiedert, und das vor dem hintergrund, wo der westen separatisten in anderen ländern zum aufstand aufstachelt und bürgerkrieg provoziert, um später dann unter dem mantel der humanitären intervention das ganze gebiet zu besetzen und zu kontrollieren, so hat sich perincek gegen apo gerichtet.
daher sind ethnisch-herterogene nationalstaaten in der 3.welt vor dem westen zu schützen.
das sieht man auch an seinem islamismus-politik: auch wenn der islamismus vorgibt, anti-westlich zu sein, kann er vom westen (USA) politisch (gegen kommunismus) benutzt werden und ist folglich nicht anti-imperialistisch. in seinem verlag gab es zeitgleich viele islam- und islamismus-kritische beiträge.
HEUTE: Muhammed wurde als Epochen-Eröffner und Zivilsationsgeber gewürdigt.
Was war passiert? Der imperialistische Westen versucht, nun den "Islam" fertig zu machen. Folglich muss der Islam nun bewahrt werden.
das gilt auch für zypern.
er sah, diesmal falsch analysiert, nordzypern indirekt als eine nato-kontrollierte zone an; wobei die pro-amerikanische türkei die unabhängige insel "bestzt" hätte.
dass die griechische militär-junta, die zypern vorher besetzte pro-amerikanisch war und von den usa aus es egal war, ob nato-türkei oder nato-griechenland zypern kontrollierte, hatte er übersehen.
als nato-griechenland 74 makarios stürzte und die türkei auf zypern intervenierte, tat dies die LINKE ecevit-regierung gegen den willen der usa. die usa hassetm ecevit, weil dieser anti-amerikanisch war, was von perincek übersehen wurde.
heute verteidigt perincek die türkische zypern-politik von 1974, weil nordzypern nun als widerstandsbastion gegen eu oder usa gilt, weil südzypern in der eu ist.
daher war er bei rauf denktas und arbeitet mit ihm zusammen.
perincek kritisiert auch die zugeständnisse der türk. regierung an die eu in bezug auf die zypern-frage.
aber wenn man seine anti-imperialismus-brille aufsetzt, ergibt es einen sinn, weil nordzypern gegen den westen standhält.
andere böse zungen behaupten, perincek will in jeder aufstrebenden bewegung dabei sein, um stimmen zu fangen...
tikko-kommuniten werfen ihm vor, die törtung ihres chefs kaypakkaya durch den türk. staat gezielt herbeigeführt zu haben.
pkk'ler werfen ihm linken "faschismus" gegen die kurden vor.
islamisten werfen ihm gottlosigkeit bzw. agententätigkeit für die armee gegen den islam vor.
fest steht: pkk, kommunisten, islamisten, staat, nationalisten mögen perincek nicht. zumindest offiziell.
danke.er scheint wahrlich nicht sehr viele freunde zu haben,so wie er niemals ein freund der USA sein wird.
Manastirli Hamdi
16.05.06, 00:22
ich finde, er kommt meiner meinung näher.
bloss eines müssen ihm seine nationalistischen gegner lassen.
PERINCEK hat den Marsch in Lausanne oder in BERLIN angeführt, nicht MHP.
Wenn die nationlistischen Gegner ihn fertig machen wollen, so müssen sie bitteschön die Initiative ergreifen und auch den Mut beweisen, den er an den Tag gelegt hat.
Ich habe Bahceli nicht in Lausanne oder Berlin gesehen. Das gilt auch für die "Muslime" wie Fethullah oder Milli Görüs.
Daher finde ich Perincek, trotz seines Zick-Zack-Kurses, glaubwürdiger.
Warum decken die Nationalisten diese Skandale nicht auf???Warum hat Perincek die E-Mails der EU-Botschafterin Karen Fogg publiziert, in der Europas Türkenfeindschaft und der Verrat einiger türkischer Politiker, Journalisten oder Bürokraten dokumentiert wird und nicht andere?
ich finde, er kommt meiner meinung näher.
bloss eines müssen ihm seine nationalistischen gegner lassen.
PERINCEK hat den Marsch in Lausanne oder in BERLIN angeführt, nicht MHP.
Wenn die nationlistischen Gegner ihn fertig machen wollen, so müssen sie bitteschön die Initiative ergreifen und auch den Mut beweisen, den er an den Tag gelegt hat.
Ich habe Bahceli nicht in Lausanne oder Berlin gesehen. Das gilt auch für die "Muslime" wie Fethullah oder Milli Görüs.
Daher finde ich Perincek, trotz seines Zick-Zack-Kurses, glaubwürdiger.
Warum decken die Nationalisten diese Skandale nicht auf???Warum hat Perincek die E-Mails der EU-Botschafterin Karen Fogg publiziert, in der Europas Türkenfeindschaft und der Verrat einiger türkischer Politiker, Journalisten oder Bürokraten dokumentiert wird und nicht andere?
mehr dazu bitte.bin etwas überrascht..sieht so aus als hätte ich das verschlafen.
Manastirli Hamdi
16.05.06, 00:38
mehr dazu bitte.bin etwas überrascht..sieht so aus als hätte ich das verschlafen.
Karen Foggs E-Mail-Briefe mit einigen Politikern, Journalisten (Mehmet Ali Birand etc), Bürokraten wurde abgefangen und in einem Buch publiziert.
Darin wurde veröffentlicht, wer mit der EU zusammenarbeitet und dabei in Bezug auf Südostanatolien Zugeständnisse an die Europäer macht, nach dem Motto: "wir müssen mit den Europäern gegen Nationalisten und Kemalisten zusammen arbeiten, damit die Türkei demokratischer oder moderner wird."
Dogu Perincek: Karen Fogg'un Postallari. Kaynak Yayinlari.
Die Echtheit der Briefe wurde nicht bestritten. Aber es haben sich einige Beschuldigten aufgeregt, weil sie die Aufdeckung als eine Verletzung von Privatsphäre betrachteten.
Es gab das Gerücht, dass die ursprünglichen Aufdecker erst Bahceli kontaktierten, damit er die Sache publiziert. Er hätte sich jedoch geweigert. Das weiss ich nicht.
Manastirli Hamdi
16.05.06, 00:40
Wieso nicht? Heute regiert uns jemand der mal sagte "ellhamdüllah seryatciyiz".
Ich bezwefle, dass richtige Islamisten Tayyip als eines der ihren ansehen.
Wie kann jemand Seriatci sein, dessen Sohn bei IWF arbeitet und dessen Töchter in den USA studieren?
Da sind mir die Leute von SP oder Vakit authentischer.
hala http://www.ntvmsnbc.com (http://www.ntvmsnbc.com/) da bulabilir misiniz bilmem ama, zafer arapkirli (http://sourtimes.org/show.asp?t=zafer+arapkirli) adlı sevgili yazarın bu kadınla ilgili çok güzel bir iki yazısı vardır.
biraz uzun olacak ama bir yazısını buraya yapistirmak isterim:
"konustugu her kelimede, bu kustah ve tepeden bakan uslubu, bu havayı karsısındakilere adeta bir elektromanyetik dalga gibi yaymaktan cekinmiyor, hatta ozel bir caba da gosteriyordu. agzını her actıgında, avrupa birligi yanlılarının hic degismeyen o “tek dogru”cu soylemine, bir “ustun-batılı ton” da ekleyerek “valla ben karısmam, ya bize tapınırsınız (katılırsınız demek istemiyor cunku almaya zaten niyetleri yok), ya da yokolursunuz” mesajını veriyordu.
londra’daki panelin yapıldıgı gunlerde ingiltere parlamentosu’nda, 11 eylul sonrası ortama uygun bir anti-teror yasası gorusulmekteydi. bu yasa tasarısında ozel yasamın gizliligini, temel hak ve ozgurlukleri korkunc boyutlarda kısıtlayıcı hukumler yeralıyordu. telefon ve e-mail’lar dinlenebilecek, insanlar haklarında bir dava bile acılmadan, keyfi bicimde uzun sure gozaltında tutulabilecek, ustelik buna itiraz hakları bile olmayacaktı. hic de avrupa birligi’nin “yuce-demokratik” standartlarına, ya da su unlu “kopenhag kriterleri”ne yakısmayan seyler planlanıyordu. sonunda da bu yasalar gecti ve halen kopenhag kriterleri’ne uydugu varsayılan bu ulkede (ingiltere) uygulanıyor.
hatırlatalım : e-mail’ler ve telefonlar keyfi olarak dinlenebiliyor, insanlar keyfi olarak uzun sure gozaltında tutulabiliyor, savunma hakları kısıtlanıyor, ustelik bu konuda devletten hesap sormanın yolları da tıkanıyor vs..vs..
panelin yapıldıgı gun, dinleyici sıfatım ile bayan karen fogg’a soyle bir soru yoneltmistim :
“ingiltere’nin yururluge sokmak istedigi bu yasayı, bir baska ulke, (varsayalım ki turkiye cumhuriyeti) uygulamaya kalksaydı veya uyguluyor olsaydı, avrupa birligi’ne alır mıydınızı bu konuda, sizin kopenhag kriterleri ne diyor?... ha bir de, unutmadan.. bir teror orgutu lideri (varsayalım ki usame bin ladin), bir avrupa birligi uyesi ulkede resmi himaye altında saklanırken yakalansa, hatta cebinden de bir aday ulkenin resmi pasaportu (varsayalım ki kktc) cıksa, o ulkeye karsı nasıl tavır alırdınız ?”
salonu dolduran panel dinleyicilerinin hayret dolu bakısları arasında, bu konuda 3 - 4 dakika konusup hicbir yanıt veremeyen karen fogg, sadece “hayali senaryolar ve varsayımlara dayalı durumlar konusunda birsey soyleyemeyecegini” soylemeye calısmıs, yani amiyane tabirle “kıvırmıs”tı..
toplantı sonrasında herkesin sorumuzdan dolayı gelip bizi kutladıgı ve bayan fogg’u ayıpladıgı bu tavrın turkce’ye tercumesi suydu :
“hocanın dedigini yap, yaptıgını yapma...”
oyle ya, “ingiltere, kopenhag kriterleri’ne aykırı hareket ediyor. ab komisyonu derhal tavır almalı, avrupa parlamentosu acilen tolantıya cagrılmalı. avrupa konseyi’nden cıkarılmalı...” veya “bin laden’i saklayan ulke derhal ab’den atılır. cebine pasaport koyan aday ulke de, sonsuza kadar ab’nin kapısının onunden bile gecirilmez..” diyecek hali yoktu..
gecen gun, haber bultenlerinde karen fogg adını duyunca kulak kabarttım. birileri, bayan fogg’un e-mail’lerine “kulak kabartmıs”.. bosbogaz bir gazetenin “eline gecen” bu e-mail’lerdeki yazısmalar da aleyhine kullanılmaya calısılarak kendisinin “turkiye cumhuriyeti aleyhine” faaliyet gosterdigi kanıtlanmak istenmis.
ayıp etmisler. e-mail izlenir mi hicı
hele, ab ulkelerinde ve ozellikle ingiltere’de hic izlenmez. oralarda devletin istihbarat orgutleri, zaten butun gunlerini tavla, satranc, bric oynayarak veya televizyonda cizgi film seyrederek gecirirler. diplomatların faaliyetleri hic izlenmez. hatta, gunu gelince bir sekilde “saakk” diye yuzlerine vurulmaz. oralarda basın yayın organları bu tarz “saibeli” yontemlerle ele gecirilmis yazısma ve bilgileri yayınladıklarında cok ayıplanır. agızlarına biber surulur. kopenhag kriterleri hatırlatılır ve tek ayak ustunde durma cezasına carptırılır.
ekmek kuran carpsın boyledir..[:brüll: ]
inanmayan, bayan fogg’un patronu bay verheugen’e sorsun. "
quelle (http://sourtimes.org/show.asp?t=karen+fogg)
deryatulga
19.06.06, 16:50
http://www.sita.com.tr/images/roportaj04.gifİlber Ortaylı:
'Milliyetçiler Türkiye'yi tanımıyor'
AKŞAM gazetesinden Emre Yalçın, ünlü tarihçi İlber Ortaylı ile modern milliyetçi muhafazakarlık üzerine konuştu.
15-20 yıldır, milliyetçilik, muhafazakarlık, ilericilik kavramları dünya çapında bir değişim geçiriyor. Bunun Türkiye'deki yansımaları konusunda ne düşünüyorsunuz?
İlber Ortaylı: Bu konuda şehirleşme çok önemli. Türkiye aslında bunu Endüstri Devrimi'nin öncüsü olan İngiltere ile mukayese edilmeyecek kadar hafif atlatıyor. Çünkü biz yüz-yüz elli sene geç kalmışız. İkincisi bizde politik bakımdan kırsal alanda daha fazla koruyucu mekanizmalar hakim olmuş. İngiliz köylü sınıfının gaddarca ortadan kalkması gibi bir olay bizde yok.
Tarım arazilerinin hayvancılık yapmak üzere çitle çevrilerek, o arazileri ekip biçenlerin kentlere sürülmesini mi kastediyorsunuz?
İlber Ortaylı: Evet. Hatta Fransız ve Alman çiftçileri de, büyük koruma mekanizmalarına rağmen ortadan kalkmıştır. Şimdi şunun kesin tesbiti lazım: Milliyetçi, muhafazakar dediğimiz kesimin bizdeki gibi kasabalı, içine kapanık, dünyayı bilmeyen, lisan bilmeyen; yabancı milletleri okumayan, takip etmeyen, onlarla konuşamayan, onlarla birlikte bir mekanı ve bir havayı soluyamayan insanlar olması düşünülemez. Yani milliyetçilik, aslında çelişkili gibi görünür ama, enternasyonalizmden geçmelidir. Yani insanların insanları ve bütün beşeri tanımasından geçer. Ve bunun sonunda ortaya çıkan denge çok önemlidir. Hele bizde daha da önemlidir. Şimdi Türkiye'de hiç kimse, özellikle sosyalist takım Batı'yı bilmez. İslamcılar, İslam ülkeleri üzerinde geniş bir bilgi sahibi değildi. Milliyetçilerin çoğu zaman kendi memleketimizi bile tanıdıkları şüphe götürür. Nerede kaldı ki öbürünü tanıyacak. O bakımdan, bu milliyetçi-muhafazakarın kasabalı olması gibi bir olguyu silmemiz lazımdır. Bizde maalesef bu iş böyledir. Ve kasaba değerleriyle hareket ettikleri için maalesef bu kitleler gerekli kadroları da içlerine alamadılar. Mesela hükumet kurulacak, dışişleri bakanı tayin edecek adam yok. Ancak partisinde olmasa da, o zihniyette insan var.
Bu zihniyet bir partiden diğerine değişmiyor mu?
İlber Ortaylı: Efendim, hemen her partide öyle. Yani 'Bizim adamımız' zihniyeti var ya. Bu hiçbir yerde yürümez; Türkiye'de hiç yürümez. Çünkü hiçbir kuruluş ve takım tamamiyle kendi insanlarıyla gemiyi yürütecek lükse ve zenginliğe sahip değildir. Bak şimdi AB müzakerelerine girişecekler, eğer duyduğumuz kadroysa işi yürütecekse, vay halimize. Niye mesela Kemal Derviş gibi bir kişiyi düşünmezsin orada. Derviş'i tuttuğumdan ahbap olduğumdan değil, bir başkası da olabilir.Yok, 'İlla benim kadrolarım götürsün'.
Şehirliden kastedilen budur. Şehirlilik de yetmez, bütün dünyayı tanımak gerekir. Ve enternasyonal alan girdiğin vakit, enternasyonelleşmiyosun, bazen kendi değerlerine saklanıyorsun. Ha saklanmayan olabilir, o da zaten milliyetçi muhafazakar olmaz.
Son söylediğiniz, bana şunu hatırlattı. Sözgelimi Amerika'ya giden modern kesimden insanlar Türk müziğini, Türk kültürünü, Türk tarihini yeniden keşfedip dört elle sarılıyor.
İlber Ortaylı: Evet ama öyle uzaktan ve eksik bilgiyle yapılırsa, bu pek muhafazakarlık sayılmaz.
Şimdi milliyetçi muhafazakarın illa dindar olması da gerekmiyor. Mühim olan kimliğine sahip çıkmasıdır, bu da mesala Yahudilerde vardır. Bakın ben bir adamın Cumartesi günü Şabat'ın kurallarına hürmet etmediğini biliyorum. Kaşere (Yahudi şeriatına göre helal yemek) de hürmet etmediğini biliyorum; ama yurtdışındayken ediyor. Mesela Boğaz'ın en güzel restoranına götür, karides yemiyor, döner kebaba iltifat etmiyor yoğurtla et birararada diye. Bu bir mürailik değil. Bizde de bu tip insanlar var. Biri var diyelim içtiğini, domuz eti sevdiğini biliyorum. Ama cemaat önünde, bilhassa ecnebilerin önünde bunu yapmıyor. Bu bir kimliktir.
Mesela benim solcu bir öğrencim vardır, dinle ilgisi yoktur. Bir gün bana şunu söyledi: Hocam, Sultanahmet'le yakınındaki Firuzağa'nın ezan okuyuşu adeta kanoniktir (birbirlerini makam olarak takip ederler). Şimdi tamam, bu da bana yeter. Bu ülkenin bir özelliğini yakalamıştır. Mühim olan budur. Yani onun camiye gidip gitmediği, ibadeti kimseyi fazla ilgilendirmez.
Bakın, bizim de bir yerde bazı şeyleri göstermemiz lazım. Cuma akşamı İsrail'de kimseyi yemeğe davet edemezsin, çünkü Şabat akşamıdır; kimliğe itaat şarttır. Çok bireysel çıkışlar tabii ki insanların hakkıdır. Ama bu tip şeyleri yaygın bir adet haline getirmek; adeta sistem dışı, kanun dışı bir zorlamayla götürmek doğru değildir. Evet isteyen her şeye itiraz edebilir. Ama bunu yaygın ve umumi bir kural haline getiremezsin. Yani kuraldışını kural haline getirmek de aslında bir çeşit muhafazakarlıktır.
Türkiye'de bunu yapıyorlar.
Ama bu bahsettiğiniz modern dışı bir muhafazakarlık
değil mi?
İlber Ortaylı: Evet, öyle. Türkiye'de çok garip birşey var. Muhafazakarlığı yıkmak isteyenler ayrı bir muhafazakarlık yaratıyor.
Biraz geriye dönüp yakın tarihe bakarsak, şehirli muhafazakar bir grup var gibi geliyor bana?
İlber Ortaylı: O çok azdır. Batı'da çok daha kuvvetlidir, çünkü kurumlar kuvvetlidir. Bu kesim kurumların etkisiyle ortaya çıkar. Din burada kuvvetli bir kurum değildir aslında. Öyle olduğu için de insanlar derhal onun dışına sapar ve bir müddet sonra da unuturlar. Bilerek yapmamak başka birşeydir. Batı'da insanlar vardır, bilerek dini reddederler. Vaftiz bile edilmemiştir fakat Hristiyanlığı bilir. Burada ise korkunç bir cehalet hakim. Yani muhafazakarlık veya ilericilik aslında alternatifini bilerek, onu bilinçli olarak reddetmekten geçer. Yoksa, din kültürüyle hiç alakası olmayan bir adamın ilerici olması çok da önemli değildir. Batı'daki laik tipi Ernst Renan'dır. Yani çok çok ileri bir bilinçle dini reddeden bir kişi.
Modern muhafazakar milliyetçiliğin söz sahibi olma ihtimalini nasıl görüyorsunuz?
İlber Ortaylı: Muhafazakarlık bir toplumda ölmez. Mühim olan, bu tiplerin yöntemidir. DTCF'de düzenlediğimiz bir panelde sorulan sorular o kadar ahmakça ve mantık düzeni o kadar darmadağınıktı ki. Dedim ki, 47 olaylarıyla buradan bir takım insanları attınız. Ne oldu yani? Solculuk mu kalktı? Hayır yine var. Fakat mantığı, muhtevası yok. Behice Boran orada olsa, onun öğrencisi Mübeccel Kıray orada olsa, herhalde hiçbir zaman böyle bir retoriğe ve mantıksızlığa müsaade etmeyeceklerdi. Onun için sol ve sağ kalkmaz.
Şimdi mühim olan şey mevcudu kurtarmaktır. Mesela Türkiye'de din de böyledir, tamamen kırsal kesimin elinde kalmıştır.
Kasabalı bir İslamiyet
İlber Ortaylı: Evet. Ve şehirleşen bir toplumda İslam da şehirleşecektir. Daha doğrusu şehirlinin dertlerine cevap verebilecek kadar iyi bir eğitimden geçecektir. Geçmişteki İslam mevcut cemiyet biçimlerini, mevcut problemleri en rafine biçimde cevap verebilmiş. Ama bugün aynı şey sözkonusu değil.
Türkiye'de de dünyada da, sağcılıktı, muhafazakarlıktı, milliyetçilikti bunların oranca düşeceğini beklemek abestir. Tabii düşmediği takdirde nitelikli olması lazım. Bugünkü mevcut partiler, gruplar cevap veremiyor insanlara.
Niteliklileşme ihtimali ne sizce?
İlber Ortaylı: Bu otomatik olarak gitmez. Kimin nasıl yetiştiğine, bu işin kalemşorlüğünü yapan aydın sınıfının kalitesine, söylemini kuruş biçimine, muhtevasına bağlıdır. Buna göre gazete kurabiliyor musun, medyanı işletebiliyor musun, kimler senin propagandistin oluyor, kimler senin elebaşılığını yapıyor, bunlar önemli. Tabii enterasan insanlar var matbuatımızda, Türk diplomasisinin kaynağı olan Dışişleri Bakanlığı'nda, üniversitelerimizde, sanatçılarımız arasında. Ama şunu söyleyeyim, zaten Türk basını yeterince enternasyonalist olmuştur. Bu olmadan da bu iş olmuyor.
Bir gazetenin bu kavramlarla ortaya çıkması ne
derece ümit verici?
İlber Ortaylı: E tabii, matbuatta bunun bir sözcü bulması gerekiyor. Bu boşluğu dolduran bir basın organı da hem okunur hem yaşar. Geçmişte de her düşüncenin bir gazetesi olmuştur. Yeterli kalitede olmadıysa da, ifadesini oradan bulmuştur. Ancak bugünkü Türkiye'nin insanı o gazetelerle tatmin olmaz. Üniversite öğrencileri tatmin olmaz, onların talebine cevap vermek gerekir.
31.01.2005 Akşam Gazetesi
bilgekagan
21.06.06, 12:00
bir milletin milliyetci duygusu yok ise, hic bir yönden nasyonalist düsüncesi yok ise, iste o millet yok olmaya mahkumdur!!
ben avrupali degilim!
annam tatar
babam türkmen!!
ben ne avrupayi türk milletine örnek alirim ne de kendimi avrupali gibi hissederim!!
cünkü ben türküm!!
almanya yok olmaya mahkum olmustur. ve bu da abd nin sayesinde!!
toplumda cok az bir milliyetci hissi kalmistir, iste buda kendi milletini ayakta tutmaya yetmiyor!
deryatulga
21.06.06, 12:31
katiliyorum bunlara bence ulusalcilar ülkemize lagazimlar sendikalarin arkasinda duran tek isim dogu perincek ve isci partisidir.
Öcalan'i Bekaa'da ziyaret edip akil hocaligi yapti, simdi ise Imrali'da iyot gibi ortada birakti. Bir fincan kahvenin bir yil hatiri vardir, ayip oluyor yani! Yarin alisildigi gibi ulusalci fikirlerini degistirip de, yine son Türk'ün cehenneme tikilmasini niyaz etmeye baslarsa ne olacak?
Öcalan'i Bekaa'da ziyaret edip akil hocaligi yapti, simdi ise Imrali'da iyot gibi ortada birakti. Bir fincan kahvenin bir yil hatiri vardir, ayip oluyor yani! Yarin alisildigi gibi ulusalci fikirlerini degistirip de, yine son Türk'ün cehenneme tikilmasini niyaz etmeye baslarsa ne olacak?
Das hatten wir ja nun öffters hocam.
Dogu Perincek MIT olarakgitti oraya
deryatulga
19.12.06, 20:30
Derya Tulga bey,
Milliyetçiliğin ve Türkçülüğün bir çok tarifine şahit oldum. Bir tarifte sizden alabilirmiyiz?
Bir yandan saydığınız isimler, bir yanda Yusuf AKÇURAlar, Ziya GÖKALPler, Z.V.TOGANlar, N.S.BANARLIlar, A.H.MÜFTÜOĞLUlar bunları nereye koyalım?
Zeki Velidi Togan Yusuf Akcura ile onun Türkcülük anlayisi üstüne nasil kavga ettigini anilarinda yazar. Akcura Türkcülük ideolojisinin ona asil ihtiyac duyan Sovyet Müslümanlarina bulastirilmasina karsidir. Togan da ona bunun üzerine ona büyük atasi Akcura Bey gibi bir Rus isbirlikcisi olup olmadigini sorar.
Nihal Atsizla Reha Oguz Türkkan'in arasinda gecen hangisinin irkinin daha temiz olduguna dair kayikci kavgasi bayagi ünlüdür.
Türkcülügün bir tarifi filan yok, bir cok ideologu ve bunlarin da kafalarina göre ettigi laflar var. Ve önceden dedigimiz gibi de Ziya Gökalpin bu konuda 5 yil icerisinde ettigi laflar bile birbiriyle celiskilidir.
Bunlarda ortak olan yön nedir, su veya bu sekilde Türk sifatini öne cikartmak, bunu yaparken Batinin sosyal bilim metodlarindan yararlanmak ve bunlari uygulamak, bu arada yabancilasmama iddiasinda bulunmak ve sonunda Gökalp'in kültür ve medeniyet ayristirmasi gibi aci celiskilere düsmek. Türkcülügün ideoloji olarak basarisiz olmasinin sebebi, bu ideolojinin kendisi ile tam bir zitlasma halinde Batidan ithal edilmesidir. Alman romantizmini Fransiz pozitivizmi ile bulamac haline getirdikten sonra bunun üstüne yerli yersiz Türk lafini serpistirmekle bir ideoloji olusup kök salamiyor.
Aslinda bugün egitimin yayginlasmasi sonucu bu türlü tartismalarin son derece olgunlasmasi gerekirdi. Bizde ise tam tersine berbat bir irkcilik ortayi kapladi.
Türkcülükle en namuslu ugrasan bilim adami Mümtaz Turhan olmustur. Onun kitabinin adi da bunun icin "Garplilasmanin neresindeyiz?"dir "Türkcülügün neresinde?" degil. Onun ögrencisi Erol Güngör'le birlikte de Türkcülügün Osmanli ile barisma süreci baslamistir. Bu gün isitilip da ortaya sürülen bu "Hain devsirmeler" edebiyati kendiliginden türemez, belli odaklar belli amaclarla zaman zaman böyle ortaya atarlar. TCFalcon bu zokayi bilerek yutmus degil, ama ortaligi karistirmak isteyenlerin nasil rahatlikla basarili oldugunu kendi kücücük cevremizde de algiliyabiliyoruz böylece.
Zeki Velidi Togan Yusuf Akcura ile onun Türkcülük anlayisi üstüne nasil kavga ettigini anilarinda yazar. Akcura Türkcülük ideolojisinin ona asil ihtiyac duyan Sovyet Müslümanlarina bulastirilmasina karsidir. Togan da ona bunun üzerine ona büyük atasi Akcura Bey gibi bir Rus isbirlikcisi olup olmadigini sorar.
Nihal Atsizla Reha Oguz Türkkan'in arasinda gecen hangisinin irkinin daha temiz olduguna dair kayikci kavgasi bayagi ünlüdür.
Türkcülügün bir tarifi filan yok, bir cok ideologu ve bunlarin da kafalarina göre ettigi laflar var. Ve önceden dedigimiz gibi de Ziya Gökalpin bu konuda 5 yil icerisinde ettigi laflar bile birbiriyle celiskilidir.
Bunlarda ortak olan yön nedir, su veya bu sekilde Türk sifatini öne cikartmak, bunu yaparken Batinin sosyal bilim metodlarindan yararlanmak ve bunlari uygulamak, bu arada yabancilasmama iddiasinda bulunmak ve sonunda Gökalp'in kültür ve medeniyet ayristirmasi gibi aci celiskilere düsmek. Türkcülügün ideoloji olarak basarisiz olmasinin sebebi, bu ideolojinin kendisi ile tam bir zitlasma halinde Batidan ithal edilmesidir. Alman romantizmini Fransiz pozitivizmi ile bulamac haline getirdikten sonra bunun üstüne yerli yersiz Türk lafini serpistirmekle bir ideoloji olusup kök salamiyor.
Aslinda bugün egitimin yayginlasmasi sonucu bu türlü tartismalarin son derece olgunlasmasi gerekirdi. Bizde ise tam tersine berbat bir irkcilik ortayi kapladi.
Türkcülükle en namuslu ugrasan bilim adami Mümtaz Turhan olmustur. Onun kitabinin adi da bunun icin "Garplilasmanin neresindeyiz?"dir "Türkcülügün neresinde?" degil. Onun ögrencisi Erol Güngör'le birlikte de Türkcülügün Osmanli ile barisma süreci baslamistir. Bu gün isitilip da ortaya sürülen bu "Hain devsirmeler" edebiyati kendiliginden türemez, belli odaklar belli amaclarla zaman zaman böyle ortaya atarlar. TCFalcon bu zokayi bilerek yutmus degil, ama ortaligi karistirmak isteyenlerin nasil rahatlikla basarili oldugunu kendi kücücük cevremizde de algiliyabiliyoruz böylece.
Yusuf AKÇURA ve Z.V.TOGAN bunlar Sovyet rejimin altında esir olarak yaşayan Türklerdendi. O dönemde kişisel sürtüşmeler olmuştur bunu inkar edemeyiz. Aynısı Atsız hoca ile R.O.TÜRKKAN içinde geçerli. Hatta Atsız hoca bu konuyu kitap haline bile getirmiştir. Lakin yıllar sonrası beraber aynı cephede buluşmuşlardır. Hatta Atsız hoca vefat etmeden evvel "sesli röportajı" R.O.TÜRKKAN düzenlemiştir. Benim için her biri bir değerdir. Kendi aralarında ne kadar kavgalı veya çelişkili dahi olsa. Her biri TÜrk milleti için hizmet etmişlerdir. Hepsine bir Türk gençi olarak sonsuz saygılarımı sunuyorum.
Ziya GÖKALP, kısa bir sürede hele hele savaşların ortamında "Cumhuriyet" kuruluşunda içtimai bilimde büyük katkıları olmuştur. Türkçülük ise "Türk'e" değer vermenin, "Türk'ü" sevmenin en çıplak tarifidir.
Cemil MERİÇ hoca misal Ziya GÖKALP'ı tenkit eder bazı konularda. Özellikle bu batıdan olan esintiler için. Aynı Ziya GÖKALP ise bahsettiğiniz Erol hoca tarafından bu çalışmalarından ötürü takdir görülür.
Türk milliyetçilği ve Türkçülük "kültürel ve içtimai" noktada Türk'e göre en güzel ilim nimetlerinden faydalanmaktır.
Ziya GÖKALP batı medeniyetinden bunu anlamıştır.
Eksikleri elbette vardır. Ama hizmetleri "gözardı" edilemez.
Türkçülük ve TÜrk milliyetçiliği hep vardı tarih boyunca. Bu bir şuur meselesidir. Türkün şuurunda bu "duygu" mevcut idi. Olmasaydı, Bilge Kağan "Türk" kavramını kullanmazdı.
Şu konuda size hak veriyorum. Türkçülük ismi altında, köklü bir milletinin içine "gerçek dışı" safsatalar sokarak, meşgul etmeleri ve birliği bozmayı çalışmaları bir realite olduğunu bende biliyorum.
hocam, bu yazi hakkinda ne düsünüyorsunuz?
**
TÜRKÇÜLÜK
Neslihan Velioğlu
Türkçülüğün yurdumuzda ortaya çıkmasından önce Avrupa’da Türklükle ilgili 2 hareket olmuştur. Bunlardan birincisi Türk hayranlığıdır. Türkiye’de yapılan ipekli ve yün dokumalar,halılar,kilimler,çin iler,mangallar,şamdanlar vb. Türk sanat eserleri çoktan Avrupa’daki sanat severlerin ilgisini çekmiştir. Bunlar Türklerin eseri olan bu güzel şeyleri binlerce lira vererek toplarlar ve evlerinde bir Türk salonu oluştururlardı. Bazıları da bunları diğer milletlere ait güzel şeyler arasında sergilerlerdi. Ressamların yaptıkları tablolar ile şairlerin yazdıkları kitaplar da türk hayranlığı içine girerdi. Avrupa da ki bu hararetlilik tamamen Türkiye deki Türklerin güzel sanatlardaki üstünlüklerin bir sonucudur.
Avrupa’da ortaya çıkan 2. Harekete de Türkiyat (Türkoloji) adı verilir. Rusya’da, İngiltere’de, Fransa’da, Almanya’da, Amerika’da, birçok bilim adamı eski Türklere, Hunlara,ve Moğollara ait tarihi ve arkeolojik araştırmalar yapmaya başladılar. Türk tarihinin çok eskiye dayandığını, oldukça yüksek medeniyetler kurduğunu ortaya koydular. Tabi ki bu hareketler yurdumuzdaki bir takım fikir adamlarının da ruhuna etki yapıyordu.
Sultan Abdulaziz’in son dönemi ile Sultan Abdulhamid’in ilk devirlerinde, İstanbul’da büyük bir düşünce hareketi görüldü. Burada hem bir Er cuman-i Danış (akademi) oluşmaya başlamış, hem de bir darülfünun (üniversite) kurulmuştu. Bundan başka askeri okullar yeni bir ruhla yükselmeye başlamıştı.
O zamanlar bir üniversitenin tarih profesör Ahmet Tevfik Paşaydı. Ahmet Tevfik Paşa, Şecere- i Türki’yi (Türklerin soy kütüğü) Doğu tarihçesinden İstanbul tarihçesine çevirdi ve Osmanlı lehçesi Türk lügati hazırlandı. Ahmet Tevfik Paşanın başka bir orijinalitesi de Moriel’nin komedilerini Türk geleneklerine adapte etmesi ve şahısların adlarını ve kimliklerini Türkçeleştirerek Türkçüye aktarması ve milli bir sahnede oynatmasıdır.
Darülfünun’un bu profesörü Türkçülüğün bu ilk esaslarını kurarken, askeri okullardan sorumlu olan, bakan Süleyman Paşada Türkçülüğü askeri okullara sokmaya çalışıyordu. Yurdumuzda ilk olarak Çin kaynaklarına dayanarak Türk tarihi yazan Süleyman Paşa olmuştur.
Avrupa tarihindeki Hunların Çin tarihindeki Hiyong-nu’ lar olduğunu ve bunların Türklerin ilk bilinen dedeleri olduğunu ve oğuz hanın Hiyong-nu devletinin kurucusu Mete olması gerektiğini bize ilk öğreten Süleyman Paşa’dır. Süleyman Paşa ayrıca dilimizin grameri ile ilgili bir kitap da yazdı.
Görülüyor ki Türkçülüğün ilk babaları Ahmet Vefik Paşa ile Süleyman Paşa’dır.
Türkiye’de Abdülhamit bu kutsal akımı durdurmaya çalışırken, Rusya’da iki büyük Türkçü yetişiyordu. Bunlardan biri Mirza Fethali Ahundzade’dir. Diğeri Gaspralı İsmail’dir. Abdulhamid’in etkisiyle, Türkçü olan Hüseyin-Zade Ali bey tıbbiyede Türkçülük esaslarını anlatılıyordu. Turan ismindeki şiiri, Turancılık idealinin ilk dışa vurumu idi. Yunan savaşının başladığı sıralarda, Türk şairi Mehmet Emin Bey: “Ben bir Türküm, dinim,cinsim uludur” dizesi ile başlayan ilk şiirini yayınladı. Bu iki şiir Türk hayatında yeni bir hareketin başlayacağını haber veriyordu. Halk vezninde millet sevgisi ile dolu şiirler yazıldı, İkdam Gazetesi de Türkçülüğün bir organı haline getirildi. Ancak Türkçe’yi sadeleştirmek adına yanlış bir teorinin izlenmesi Türkçülük akımının değer kaybetmesine sebep oldu. Bu yanlış, tavsiyecilik (arı Türkçecilik) fikriydi.
“Arı Türkçecilik” dilimizden Arap, Acem köklerinden gelmiş bütün kelimeleri çıkararak, bunların yerine Türk kökünden doğmuş eski kelimeleri veya Türkçe köklerden yeni eklerle yapılacak yeni Türk kelimelerini yerleştirmek demekti. Halk diline yerleşmiş Arapça ve Farsça kelimeleri Türkçe’den çıkarmak bu dili en canlı kelimelerden dini, ahlaki, felsefi kavramlardan yoksun kılacaktı. Bu yüzden bu hareket dilimizi sadeliğe ,açıklığa doğru götürecek yerde karışıklığa ve karanlığa doğru götürüyordu. Bundan başka doğal kelimeleri atarak onların yerine yapay kelimeler koymaya çalıştığı için, gerçek dil yerine yapay bir Türk esperantosu oluşturuyordu.
Bu sırada Türkiye’de ortaya çıkan gizli bir ihtilal örgütünde Pan-Türkizm, Pan-Ottomanizm, Pan-islamizm ideallerinden hangisinin gerçeğe daha uygun olduğu tartışılıyordu. Bu tartışma Avrupa’daki ve Mısırdaki genç Türklere dayanarak; kimileri Pan-Türkizm idealini kimileri Pan-Ottomanizm idealini kabul etmiştir.
23 Temmuz 1908 devriminden sonra Türkiye’de Osmanlıca düşüncesi egemen olmuştur. Bu sıralarda yaygınlaşmaya başlayan Türk Derneği Dergisi gerek bu nedenden, gerek arı Türkçecilik akımına kapılmadan dolayı hiçbir rağbet görmedi.
31 Mart’tan sonra Osmanlıca fikri eski geçerliliğini kaybetmeye başladı. Zamanında Abdulhamid’e İslam birliği düşüncesini aşılamış olan Alman Kayseri, bu fırsattan yararlanarak Sultanahmet Meydanı’nda İslam birliği adına bir miting yaptırdı. Bu günden itibaren ülkemizde gizli İslam birliği oluşturulmaya başladı. Genç Türkler “Osmanlıcı” ve “İslam birliği” taraftarı olmak üzere, iki karşı gruba ayrılmaya başladılar. Osmanlıcılar kozmopolit İslam birliği tarafları ise,ültramonten idiler. Her iki akım da ülke için zararlıydı.
Bu sırada Selanik’te Genç Kalemler adında bir dergi çıkıyordu. Amacı dilde sadeliği gerçekleştirmekti.Ziya Gökalp’in görüşleri şunlardı: Türkçe’yi yeniden düzenlemek için, bu dilden bütün Arapça ve Farsça kelimeleri değil, Arap ve Fars kurallarını atmak. Arapça ve Farsça kelimelerden de Türkçesi olanları çıkararak, Türkçe karşılığı bulunmayanları dilde bırakmak. Gökalp dil meselesini yeterli görmeyerek Türkçülüğü bütün idealleriyle bütün programıyla ortaya atmak gerektiğini düşündü. Bütün bu fikirleri içeren Turan şiirini yazarak Genç Kalemler’de yayınlandı. Bu şiir tam zamanında yayınlanmıştı. Çünkü Osmancılıktan da İslam birliği fikrinden de ülke için tehlikeler doğacağını gören genç ruhlar, kurtarıcı bir ideal arıyorlardı. Turan şiiri bu idealin ilk kıvılcımı idi.
Türk şiirinden sonra Ahmet Vefik Bey, altın ordu makalesini yayınladı, İstanbul’da Türk yurdu dergisiyle Türk Ocağı Cemiyeti kuruldu. Halide Edip Adıvar, Yeni Turan adlı romanı ile, Türkçülüğe büyük bir değer verdi. Hamdullah Suphi Bey, Türkçülüğün aktif bir önderi oldu. Bütün bu isimler gerek Türk yurdunda gerek Türk Ocağında birleşerek çalıştılar. Fuat Köprülü, Türkoloji alanında büyük bir bilim adamı oldu. Yakup Kadri,Yahya Kemal,Falih Rıfkı,Refik Halit,Reşat Nuri gibi yazarlar ve Orhan Seyfi,Faruk Nafiz,Yusuf Ziya,Hikmet Nazım gibi şairler yeni Türkçe’yi güzelleştirdiler.
Bununla beraber Türkçülüğe ait bütün bu hareketler verimsiz kalacaktı,eğer Türkleri Türkçülük ideali çevresinde birleştiren,büyük bir yok oluş tehlikesinden kurtarmayı başaran büyük bir dahi ortaya çıkmasaydı. Bu büyük dahi hiç şüphe yok ki,Gazi Mustafa Kemal Paşa’dan başkası değildir. Eskiden Türkiye’de Türk milleti hiçbir önemli yere sahip değildir,bugün her hak Türk’ündür.Bu topraktaki egemenlik Türk egemenliğidir,bu kadar kesin ve büyük devrimi yapan kişi Türkçülüğün en büyük adamıdır. Çünkü düşünmek ve söylemek kolaydır .Fakat yapmak ve başarıyla sonuçlandırmak çok güçtür.
TÜRKÇÜLÜK NEDİR?
Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir. O halde Türkçülüğün özünü anlamak için,millet adı verilen topluluğun tanımını bilmek gerekir. Millet hakkında çeşitli görüşler vardır.
Irkı esas alan Türkçülere göre millet, ırk demektir. İnsanlar arasında eskiden beri “beyaz ırk,siyah ırk,sarı ırk,kırmızı ırk “denilen dört ırk mevcuttur. Bu kaba bir sınıflandırma olmakla beraber hala önemini korumaktadır. Bilim adamlarının, anatomik özelliklerin toplumsal karakterler üzerinde hiçbir etkisinin olmadığını ispat etmesi, bu eski iddiayı tamamıyla çürüttü. Irkın böylelikle toplumsal niteliklerle hiçbir ilişkisi kalmayınca, toplumsal karakterlerin toplamı olan, milliyetle de hiçbir ilişkisinin kalmaması gerekir.
Kavmi Türkçülerde, milleti kavim ile karıştırırlar. .Kavim,aynı anadan, aynı babadan üremiş, içine hiç yabancı karışmamış, aynı kandan bir topluluk demektir. Oysa, toplumsal özellikler katılımla geçmez, yalnız terbiye yoluyla geçer. O halde, kavmiyetin milli karakterler bakımından da hiçbir rolü yok demektir. Bugünkü toplumsal aşamada ise, toplumsal dayanışma, kültürdeki ortaklığa dayanıyor .Kültürün kuşaktan kuşağa aktarılması terbiye aracılığıyla olduğu için, kandaşlıkla hiçbir ilgisi yoktur.
Coğrafi Türkçülere göre, millet, aynı ülkede oturan halkların toplamı demektir. Oysaki bazen bir ülkede birçok sayıda millet olduğu gibi, bazen de bir millet bir çok ülkeye dağılmış bulunur. Mesela Oğuz Türklerine bugün Türkiye’de, Azerbaycan’da, İran ‘da, Harzem ülkesinde rastlarız. Bu toplulukların dilleri ve kültürleri ortak olduğu halde,bunları ayrı milletler saymak doğru olabilir mi?
Osmanlıcılara göre, millet, Osmanlı İmparatorluğun ‘da bulunan vatandaşları içine alır. Halbuki bir imparatorluğun bütün vatandaşlarını tek bir millet saymak büyük bir hatadan ibarettir. Çünkü, bu birbirine karışmış topluluğun içinde ayrı kültürlere sahip birçok millet vardır.
İslam birliği taraftarlarına göre millet, bütün müslümanların toplamı demektir .Aynı dinde bulunan insanların bütününe ümmet adı verilir .O halde müslümanların tümü ümmettir. Yalnız dilde ve kültürde ortak olan millet ise bundan ayrı bir şeydir.
Fertçilere göre millet, bir adamın kendisini ait hissettiği herhangi bir toplumdur. Oysaki her ferdin, istediği zaman milletini değiştirebilmesi kendi elinde değildir.
Bu açıklamalardan anlaşılıyor ki millet, ne ırkın ne kavmin, ne coğrafyanın, ne politikanın, ne de iradenin belirlediği bir topluluktur. Millet dilce, dince, ahlakça ve güzellik duygusu bakımından ortak olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden oluşan bir topluluktur.
TÜRKÇÜLÜK VE TURANCILIK
Türkçülüğün ve Turancılığın farklarını anlamak için, Türk ve Turan topluluklarının sınırlarını belirlemek gerekir. Türk, bir milletin adıdır. Millet, kendisine özel bir kültüre sahip olan topluluk demektir. O halde Türkün yalnız bir dili, bir tek kültürü olabilir.
Bugün kültürce birleşmesi kolay olan Türkler, özellikle Oğuz Türkleri yani Türkmenlerdir. Türkiye gibi Azerbaycan, İran, Harzem ülkelerinin Türkmenleri de Oğuz uruğundandır. Bunun için Türkçülükteki yakın idealimiz Oğuz birliği yahut Türkmen birliği olmalıdır. Amaç, siyasi bir birlik değildir .Bugünkü idealimiz Oğuzların yalnız kültürce birleşmesidir.
Oğuz Türkleri, bugün dört ülkede yayılmış olmakla beraber,hepsi birbirine yakın akrabalardır. Dört ülkedeki Türkmen illerinin adlarını karşılaştırırsak, görürüz ki birinde bulunan bir ilin veya boyun diğerlerinde de dalları vardır.
Oğuz Türkleri, genellikle Oğuz Han’ın torunlarıdır. Oğuz Türkleri, birkaç yüzyıl öncesine gelene kadar birbiriyle yakından ilgili bir aile biçiminde yaşarlardı. Mesela Fuzuli bütün Oğuz boyları içinde bilinen bir Oğuz şairi idi. Korkut Ata kitabı Oğuzların resmi Oğuznamesi olduğu gibi Şah İsmail, Aşık Kerem, Köroğlu kitapları gibi halk eserleri bütün Oğuz iline yayılmıştır.
Turan kelimesi Türlar yani Türkler demek olduğu için, sadece Türkleri içine alan bir birliğin adıdır. O halde, Turan kelimesine bütün Türk boylarını kapsayan Büyük Türkistan’a karşılık kullanmamız gerekir. Çünkü Türk kelimesi, bugün yalnız Türkiye Türklerine verilen bir isim haline gelmiştir.(1)
Türklerin uzak ideali Turan adı altında birleşen Oğuzları, Kırgızları, Özbekleri, Yakutları, dilde, edebiyatta, kültürde birleştirmektir. Bu idealin bir gerçek haline gelmesi mümkün mü ,yoksa değil mi? Yakın idealler için bu yön aranırsa da,uzak idealler için aranmaz. Çünkü uzak idealler ruhlardaki heyecanı sonsuz bir dereceye yükseltmek için,ulaşılmak istenilen çok çekici bir hayaldir.
İşte Turan idealinde yüz milyon Türk’ün bir millet halinde birleşmesi, Türkçüler için en güçlü bir heyecan kaynağıdır. Turan ideali olmasaydı Türkçülük bu kadar hızlı yayılmayacaktı. Bununla beraber, kim bilir belki gelecekte Turan idealinin gerçekleşmesi de mümkün olacaktır. İdeal geleceğin yaratıcısıdır. Dün Türkler için hayali bir ideal olan milli devlet bugün Türkiye’de bir gerçek halini almıştır.(2)
O halde Türkçülüğü, idealinin büyüklüğü noktasından 3 dereceye ayırabiliriz;
1- Türkiyecilik
2- Oğuzlar veya Türkmencilik
3- Turancılık
Bugün gerçekçilik sahasında yalnız Türkiyecilik vardır. Fakat, ruhların büyük bir özleyişle aradığı Kızıl Elma, gerçekçilik sahasında değil, hayal sahasındadır. Türk köylüsü Kızıl Elmayı hayal ederken, gözünün önüne eski Türk İlhanlıkları gelir. Gerçekten Turan ideali geçmişte bir hayal değil, bir gerçekti. Milattan 210 sene önce Hun hükümdarı Mete, Hunlar adı altında bütün Türk’leri birleştirdiği zaman Turan ideali bir gerçek haline gelmiştir. Hunlar’dan sonra Avarlar, Avarlar’dan sonra Göktürk’ler, Göktürk’lerden sonra Oğuzlar, bunlardan sonra Kırgız-Kazaklar, daha sonra Kürhan Cengiz Han ve sonuncu olarak da Timurlenk Turan idealini gerçekleştirmediler mi?
Turan, Türk’lerin geçmişte ve belki de gelecekte bir gerçek olan büyük vatanıdır. Turanlılar yalnız Türkçe konuşan milletlerdir. Eğer Ural ve Altay ailesi gerçekten varsa, bunun kendisine özel bir ismi olduğundan. “Turan” adına ihtiyaç yoktur. Turan bütün Türk illerinin hepsini içine alan Türk topluluğundan ibarettir.
[quote=TSfalcon;262649]
TÜRKÇÜLÜK NEDİR?
Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir. O halde Türkçülüğün özünü anlamak için,millet adı verilen topluluğun tanımını bilmek gerekir. Millet hakkında çeşitli görüşler vardır.
Türkçülük nedir? sorusundan itibaren merhum Ziya GÖKALP'ın "Türkçülüğün Esasları" adlı eserinden derlemedir. Bu konu hakkında görüşlerini kristalleştirmek isteyenler mutlaka Türkçülüğün Esaslarını okumalarını tavsiye ediyorum.
Ziya GÖKALP'ın o yıllardaki "çalışmalarını" en anlaşılır şekliyle anlatan merhum Prof. Dr. Erol GÜNGÖR hocadır.
deryatulga
20.12.06, 17:51
[quote=TSfalcon;262649]
TÜRKÇÜLÜK NEDİR?
Türkçülük, Türk milletini yükseltmek demektir. O halde Türkçülüğün özünü anlamak için,millet adı verilen topluluğun tanımını bilmek gerekir. Millet hakkında çeşitli görüşler vardır.
Türkçülük nedir? sorusundan itibaren merhum Ziya GÖKALP'ın "Türkçülüğün Esasları" adlı eserinden derlemedir. Bu konu hakkında görüşlerini kristalleştirmek isteyenler mutlaka Türkçülüğün Esaslarını okumalarını tavsiye ediyorum.
Ziya GÖKALP'ın o yıllardaki "çalışmalarını" en anlaşılır şekliyle anlatan merhum Prof. Dr. Erol GÜNGÖR hocadır.
Erol Güngör'ün Ziya Gökalp'in inanilmaz celiskilerini tevil icin gösterdigi gayret takdire deger. O emegi baska yere verseydi Türkcülük hakkinda kendisi dogru dürüst bir kitap yazabilirdi. Ziya Gökalp'in marksist hayrani Niyazi Berkes'in kitabi da önemlidir ama tevil yoluna sapmadan o da edememis!
Türkçülüğün ilk esaslarından biri de “halka doğru” prensibidir.
arada biri de var. yoksa bu alintilarim yanlis bilgiye mi sahip?
Ben kısa bir şekilde Türkçülüğün Esasları isminde olan eserinin maddelerini sıralayım.
Türkçülüğün özü ve nitelikleri
1: Türkçülüğün
Tarihi
2: Türkçülük nedir?
3: Türkçülük ve Turancılık
4: Milli Kültür ve Medeniyet
5: Halka Doğru
6: Batıya Doğru
7: Tarihi Maddecilik ve Toplumsal Mefkurecilik
8: Milli Vicdanı Güçlendirmek
9: Milli Dayanışmayı Güçlendirmek
10: Hars ve Tehzib (Kültür ve Olgunluk)
Türkçülüğün Programı
1: Dilde Türkçülük
2: Estetikte Türkçülük
3: Ahlakta Türkçülük
4: Hukukta Türkçülük
5: Dinde Türkçülük
6: Ekonomide Türkçülük
7: Siyasette Türkçülük
8: Felsefede Türkçülük
MİLLİ KÜLTÜR ve MEDENİYET
Milli kültür ve medeniyet arasında hem birleşme noktası hem de ayrılık noktaları vardır. Milli kültür ile medeniyet arasındaki birleşme noktası; ikisinin de bütün toplumsal hayatları içine almasıdır. Toplumsal hayatlar şunlardır; Din, ahlak, hukuk, akıl, estetik, ekonomi, dil ve fen ile ilgili hayatlar. Bu sekiz türlü hayatın bütününe milli kültür adı verildiği gibi medeniyet de denilir. Aralarındaki farklara gelince:
Birinci olarak, kültür milli olduğu halde, medeniyet milletlerarasıdır. Kültür yalnız bir milletin din, ahlak, hukuk, akıl, estetik, dil, ekonomi ve fen hayatlarının uyumlu bir bütünüdür. Medeniyet ise, aynı gelişmişlik düzeyine sahip birçok milletin toplumsal hayatlarının ortak bir bütünüdür. Mesela Avrupa milletleri arasında ortak bir Batı medeniyeti vardır. Bu medeniyetin içinde birbirinden ayrı ve bağımsız olmak üzere bir İngiliz kültürü, bir Fransız kültürü, bir Alman kültürü barınmaktadır.
İkinci olarak, medeniyet yöntem aracılığı ile ve ferdi iradelerle oluşan toplumsal olayların bütünüdür. Mesela din ile ilgili bilgiler ve bilimler, yöntem ve irade ile oluştuğu gibi; ahlaka, hukuka, güzel sanatlara, oluştuğu aklın fonksiyonlarına, dile ve fenlere ait bilgiler ve teoriler de hep fertler tarafından, yöntem ve irade ile oluşturulmuşlardır. Bunun için aynı medeniyet adresi içinde bulunan bütün bu kavramların, bilgilerin ve bilimlerin toplamı medeniyet dediğimiz şeyi meydana getirir.
Milli kültürü oluşturan şeyler ise yöntem ile, fertlerin iradesiyle var olmamışlardır. Yapay değillerdir. Bitkilerin, hayvanların organik hayatı nasıl kendiliğinden ve doğal bir biçimde gerçekleşiyor ise milli kültüre ait olan şeylerin oluşması ve gelişmesi de tıpkı öyledir. Mesela dil, fertler tarafından yöntemle yapılmış bir şey değildir. Dilin bir kelimesini değiştiremeyiz, onun yerine başka bir kelime icat edip koyamayız. Dilin kendi doğasında olan bir kuralını da deği&ulmuş fakat medeniyeti yüksek olan başka bir millet, politik mücadeleye girince milli kültürü kuvvetli olan millet her zaman galip gelmiştir.
Milli kültür ile medeniyet arasındaki bu ilişkiler anlaşıldıktan sonra artık Türkçülüğün ne demek olduğunu ve bu memlekette ne gibi görevleri yerine getirmesi gerektiğini belirleyebiliriz. Osmanlı medeniyeti, iki sebeple yıkılmak zorundaydı. Birincisi, Osmanlı imparatorluğunun bütün imparatorluklar gibi geçici bir topluluktan ibaret olmasıydı. Sonsuza kadar yaşayacak olanlar ise, geçici topluluklar değil toplumlardır.
Batı medeniyetinin her yerde Doğu medeniyetinin yerine geçmesi doğal bir konum olunca Türkiye’de de böyle olması zorunlu idi. O halde Doğu medeniyeti dairesinde bulunan Osmanlı medeniyeti ister istemez ortadan kalkacak, onun yerine bir taraftan İslam dini ile beraber bir Türk kültürü, diğer taraftan da Batı medeniyeti geçecektir. İşte Türkçülüğün görevi bir taraftan yalnız halk arasında kalmış olan Türk kültürünü arayıp bulmak, diğer taraftan Batı medeniyetini tam ve canlı bir şekilde alarak milli kültüre aşılamaktır. Türkçüler tamamıyla Türk ve Müslüman kalmak şartıyla Batı medeniyetine tam ve kesin bir biçimde girmek isteyenlerdir. Fakat Batı medeniyetine girmeden önce milli kültürümüzü arayıp bularak ortaya çıkarmamız gerekir.
HALKA DOĞRU
Türkçülüğün ilk esaslarından biri de “halka doğru” prensibidir.
Halka doğru gitmek ne demektir? Halka doğru gidecek olanlar kimlerdir? Bir milletin aydınlarına, fikir adamlarına o milletin “seçkinleri” adı verilir. Seçkinler yüksek bir eğitim ve öğretim görmüş olmakla halktan ayrılmış olanlardır. İşte halka doğru gitmesi gereken kişiler bunlardır. Seçkinler halka doğru neden gidecekler? Seçkinler medeniyete sahiptir. Halkta milli kültür vardır. O halde seçkinlerin halka doğru gitmesi iki amaç için olabilir.
1- Halktan milli kültür terbiyesi almak için
2- Halka medeniyet götürmek için
Gerçekten de seçkinlerin halka doğru gitmesi bu iki amaç içindir. Seçkinler, milli kültürü ancak halktan alabilirler. Başka bir yerde bulamazlar. Demek ki halka doğru gitmek, milli kültüre doğru gitmek demektir. Çünkü halk milli kültürün canlı bir müzesidir.
Fakat bugün itiraf etmeliyiz ki bu seçkinler halka doğru yalnız bir tek adım atabilmişlerdir. Tamamen halka doğru gitmiş olmak için, halkın içinde yaşayarak,ondan milli kültürü tamamen almaları gerekir. Bunun için yalnız bir çare vardır ki o da Türkçü gençlerin öğretmenlikte köylere gitmesidir. Yaşlı olanlar da hiç olmazsa Anadolu’nun iç şehirlerine gitmelidirler. Halka doğru gitmenin ikinci görevi de halka medeniyet götürmektir. Çünkü halkta medeniyet yoktur. Seçkinlerse medeniyetin anahtarına sahiptir. Fakat halka doğru Doğu medeniyetini değil Batı medeniyetini götürmelidirler.
BATIYA DOĞRU
Bir atasözü bize şöyle diyor; “işini bil, aşını bil, eşini bil”. Buna karşılık sosyoloji de bize şöyle diyebilir: “medeniyetini tanı, ümmetini tanı, milletini tanı”.
Türkçülerin yayınları bize az çok milletimizin, ümmetimizin, nelerden ibaret olduğunu anlattı. Fakat hangi medeniyet dairesine ait olduğumuz meselesin gelince, bu noktada halkta görüş farklılıkları vardır.
Medeniyet meselesinin açıklığa kavuşmamasının ikinci sebebi, “medeniyet” kavramı ile “medenilik” kavramının birbirine karıştırılmasıdır.
Medeniyet, bir takım kurumların yani düşünüş ve yapış biçimlerinin bütünüdür. Oysa ki yalnız bir millete özgü olan kurumların bütününe milli kültür denir. Yalız bir ümmete özgü olan kurumların bütününe de din adı verildiği gibi sosyolojiye göre, kültürleri ve dinleri ayrı olan çeşitli toplumlar arasındaki ortak kurumların tamamına medeniyet adı vermemiz uygundur. Demek ki milli kültürce ve dince birbirine yabancı bulunan toplumlar medeniyette ortak olabilirler. Medeniyet meselesinin nitelik kazanmamasının bir nedeni de, medeniyetin yalnız bir türlü olduğunu sanmaktır. Oysa bir çok medeniyet vardır.
Medeniyetin coğrafi sınırları ayrı olduğu gibi tarihi gelişmeleri de ayrı olabilir. Bu gelişmelerin de bir başlangıcı ve bir sonu vardır. Fakat medeniyet daireleri milli kültür dairelerinden daha geniş olduğu için, ömürleri de ötekilerin ömürlerinden daha uzun olur.
Bunun dışında, bir millet gelişmesinin yüksek noktalarına çıktıkça, medeniyetini de değiştirmek zorunda kalır. Mesela Japonlar, son yüzyılda Uzak Doğu medeniyetini bırakarak Batı medeniyetine girdiler. Bu konuda en çarpıcı örneği Türklerde görürüz. Çünkü Türkler gelişmelerinin üç ayrı aşamasında birbirine benzemeyen üç farklı medeniyet dairesine girmek zorunda kaldılar. Türkler kavmi devlet hayatını yaşarken Uzak Doğu medeniyeti içindeydiler. Sulta-ı devlet devrine geçince, Doğu medeniyetine girmek zorunda kaldılar. Bugün millli devlet dönemine geçtikleri sırada da içlerinde Batı medeniyetine girmek için kuvvetli bir akım belirdiğini görüyoruz.
Uzak Doğu medeniyetinin izlerine özellikle sözlü geleneklerden ayrılmayan cahil tabakada rastlarız. Bu tabakanın halka inanmakta olduğu “tandırname” kuralları uzak doğu medeniyetinde esas olan inanışlarla uygulamanın devamından ibarettir.
Türklerin İslam dinine girmesiyle, Doğu medeniyetine girmesi aynı zamanda oldu. Bunun için bir çoklarına göre,doğu medeniyetine İslam medeniyeti demek daha doğru olur. Oysaki,dinleri ayrı olan toplumlar aynı medeniyet olabilirler. Demek ki medeniyet dinden ayrı bir şeydir. Böyle olmasıydı dinleri ayrı toplumlar arasında ortak hiçbir kurumun olmaması gerekirdi. Doğu medeniyetini İslam medeniyeti sanmak doğru olmadığı gibi Batı medeniyetini de Hristiyan medeniyeti adını vermek yanlıştır. Doğu-Batı medeniyetlerinin kaynaklarını İslam ve Hristiyan dinlerinde değil başka yerde aramak gerekir.(3)
Memleketimizde gerek medeniyet, gerek terbiye bakımından birbirine benzemeyen üç tabaka vardır: halk, medreseliler ve okullular. Bu üç sınıftan birincisi hala Uzak Doğu medeniyetinden ayrılmamış olduğu gibi, ikincisi de henüz Doğu medeniyetinde yaşıyor. Yalnız üçüncü sınıf Batı medeniyetinin isimlerinden, biraz olsun yararlanabilmiştir. Demek ki milletimizin bir bölümü ilk çağlarda, bir kısmı orta çağda, bir kısmı da son çağlarda yaşamaktadır.
O zaman toplumsal inancımızın birinci formülü şu olmalıdır: Türk milletindenim, İslam ümmetindenim, Batı medeniyetindenim
TARİHİ MADDECİLİK VE TOPLUMSAL İDEALİZM
Toplumsal olayların anlatılmasında ve açıklanmasında birbirine hem yakın hem de uzakta olan iki sosyoloji vardır. Bunlar tarihi maddecilik ve toplumsal idealizm sistemleridir. Bunlardan birincisi Karl Marx tarafından, ikincisi Emile Durkheim tarafından ortaya atıldı.
İlk bakışta bu iki sistemin birbirine yakın olduğunu görürüz. Çünkü, ikisi de toplumsal olayları doğal nedenlerinin sonuçları olduğunu esas olarak kabul ediyor. Bu görüşe bilim dilinde determinizm adı verilir.
Fakat Karl Marx deterninizmde, bir tür tekel ileri sürer: Toplumsal olayların arasında neden olabilmek ayrıcalığı yalnız ekonomik olaylara özgüdür. Diğer toplumsal olaylar mesela din, ahlak, estetik, politika, dil, akıl sahasına giren olaylar asla neden olamazlar, sadece sonuç olabilirler. Bunun için Marx’a göre ekonomik olayların dışında olan bütün toplumsal olaylar gölge olaylardır.
Durkheim’e göre ise ekonomik olayların diğer toplumsal olaylardan hiçbir üstün tarafı yoktur.
Türkçülük hareketinin ortaya çıkması da toplumsal olaydır. Bu olayın açıklanmasında da “Tarihi maddecilik” ve “Toplumsal idealizm” görüşlerine ait iki zıt teori ortaya çıkıyor. Birinci teoriye göre Türkçülük akımının doğması toplumsal ideallerin değişmesinin ve bunların değişmesi de toplumsal yapının değişime uğramasından ileri geldi.
Türkçülük idealinde dil ile milli kültürün etkisi kendini gösterir. Gerçi Türkçülüğün sonlarına doğru “milli ekonomi” ideali de doğdu. Fakat bu teoriyi ortaya atanlar ne ekonomistler ne de ticaretle uğraşanlardı. Milliyetin milli hukuk, milli ahlak, milli terbiye, hatta milli felsefe gibi çeşitli yansımalarını arayanlar, milli kültürcü Türkçülerdi. Bu milli ekonomi bilimi her yerde milli idealden önce değil, sonda doğar.(4)
HARS VE TEHZİP
Fransızca “culture” kelimesinin iki ayrı anlamı vardır. Bu anlamlardan biri hars(milli kültür), diğeri tehzip(yetiştirme,yükseltme) biçiminde dilimize çevirebiliriz. Hars ile tehzip arasındaki farklardan birincisi, harsın demokratik, tehzip aristokratik olmasıdır. Hars, halkın geleneklerinden, örflerinden ve yazılı edebiyatından, dilinden, müziğinden ibarettir. Bu güzel şeylerin hazinesi ve müzesi halk olduğu için hars demokrattır. Tehzip ise yalnız yüksek bir tahsil görmüş yüksek bir eğitim ile yetişmiş gerçek aydınlara özgüdür.(5)
Hars ile tehzibin ikinci farkı, birincinin milli ve ikincinin milletlerarası olmasıdır. Bir insan, milli kültürün etkisi ile, belki de yalnız kendi milletinin kültürüne değer verir. Fakat, tehzip görmüşse, başka milletlerin kültürlerini de sever ve onların lezzetlerini de tanımaya çalışır. Buna göre, tehzip, ilişki kurduğu insanları biraz insani, biraz hoşgörülü her kişiye her millete karşı iyilik ister.
Hars ile tehzip bu ikinci farkı bizi milliyetçilik ve milletler arasıcılık problemlerinin derinleştirilmesine götürüyor.
Millet aynı harsta ortak olan fertlerin bütünüdür. Milletleraracılık, aynı medeniyete ortak olan milletlerin bütünüdür. Milletleraracılığa “medeniyet topluluğu”da denilebilir. .
Milliyetçilere göre insanlık, zooloji biliminde diğer hayvan türleri ile beraber incelenen, insan türünden ibarettirToplumsal kişiler demek olan “insanlar” ise, milletler halinde yaşarlar. Türkçülük, millet esasını kabul etmeyen hiçbir sistemde uzlaşamayacağından, kozmopolitleri içine almaz.
Türkçülük kozmopolitlikle bağdaşmaz. Hiçbir Türkçü kozmopolit olamadığı gibi, hiçbir kozmopolit de Türkçü olamaz. Fakat Türkçülükle milletleraracılıkj arasında, uzlaşmaya engel hiçbir zıtlık yoktur. Her Türkçü, aynı zamanda milletlerarasıcadır.
Türkçülerin kültür dedikleri şey, ne Fransızların “kültür”ü, ne de Almanların kültürüdür. Türk kültürünün etkinliği bunlar gibi pasif değil, aktiftir. Biz milli kültürümüzü yalnız kendi zevkimiz için, kendimiz tadına varmak için yapacağız.
Türkçülerde, Avrupa medeniyetinin tam ve sistematik bir biçimde almaya azmettiği gibi, hiçbir milletin kültürüne karşı yabancı kalma ve küçümseme duygusu da yoktur. Aksine bütün milli kültürlere değer verir ve saygı duyarlar.
DİLDE TÜRKÇÜLÜK
Türkler, arı dilcilerin dil hakkındaki görüşlerini kabul etmediler. Türkçülere göre, Türk halkının bildiği ve tanıdığı her kelime millidir. Bir kelimenin milli olması için, Türkçe kökenden gelmesi yeterli değildir.
Türkçülere göre bir dil başka dillerden, kendisine aynı anlamda kelime bulunmamak şartıyla kelimeler almıştır ve alabilir. Fakat hiçbir dil, başka dillerden kip alamaz.
Dilde Türkçülüğün izleri;
-Milli dilimizi meydana getirmek için, Osmanlı dilini –hiç yokmuş gibi- bir tarafa atarak halk edebiyatına temel görevini gören Türk dilini aynen kabul edip İstanbul halkının ve özellikle İstanbul hanımlarının konuştukları gibi yazmak.
-Halk dilinde Türkçe eş anlamlısı bulunan Arapça ve Farsça kelimeleri atmak, eş anlamlı olmayıp küçük bir nüansa sahip olanları dilimizde korumak.
-Arapça ve Farsça kelimelerin bozulmuş şekillerini Türkçe saymak ve yazımlarını da yeni söylenişlere uydurmak.
-Yerlerine yeni kelimeler konulduğu için, fosil haline gelen eski kelimeleri diriltmemeye çalışmak.
-Yeni terimler aranacağı zaman, önce halk dilindeki kelimeler arasında aramak.
-Türk halkının bildiği ve kullandığı her kelime Türkçe’dir. Halk için sevimli olan ve yapay olmayan her kelime millidir.
-Başka Türk lehçelerinden ne kelime, ne çekim, ne edat ne de tamlama kuralları alınamaz.
-Kelimeler, gösterdikleri anlamların tarifleri değil, işaretleridir. Kelimelerin anlamları köklerini bilmekle anlaşılmaz.
-Yeni Türkçe’nin bu esaslar içinde bir sözlüğe, bir de grameri oluşturulmalı.(6)
ESTEKİKTE TÜRKÇÜLÜK
Eski Türklerde şiir ölçüsü hece ölçüsüydü. Türkçülük ortaya çıktığı zaman, aruz ölçüsüyle hece ölçüsü yan yana duruyordu. Güya birincisi seçkinlerin, ikincisi halkın söyleyiş araçlarıydı. Türkçülük dildeki ikiliğe son verirken, ölçüdeki bu ikiliğe de ilgisiz kalamazdı. Türkçüler tamlamalı dille beraber, aruz ölçüsünü de milli edebiyatımızdan kovmaya karar verdiler.
Sade dil, aruz ölçüsüne pek uymuyordu. Oysaki, hece ölçüsüyle sade dil arasında yakın bir akrabalık vardır. Sarayın ihmaline rağmen halk, sadece Türkçe ile hece ölçüsünü iki değerli tılsım gibi saklamışlardı. Bu nedenle Türkçüler bunları bulmakta güçlük çekmediler.
Türkçülere göre, edebiyatımız yükselebilmek için, iki sanat müzesinde eğitim görmek zorundadır. Bu müzelerden birincisi Halk Edebiyatı, ikincisi Batı Edebiyatıdır. Türkçe şairler ve yazarlar bir taraftan halkın güzel eserlerini, öte yandan Batının şahane eserlerini model olarak almalıdırlar. Türk Edebiyatı bu iki devreyi geçirmeden ne milli olabilir, ne de gelişebilir. Demek ki edebiyatımız bir taraftan halka doğru, diğer taraftan Batıya doğru gitmek zorundadır.
AHLAKİ TÜRKÇÜLÜK
Büyük milletlerin her biri medeniyetin özel bir alanında birinciliği kazanmıştır. Eski Yunanlılar estetikte, Romalılar hukukta, Yahudilerle Araplar dinde, Fransızlar edebiyatta, Almanlar müzik ve felsefede, Türkler de ahlakta birinciliği kazanmışlardır.
Türk tarihi baştan başa ahlaki erdemlerin sergisidir. Türklerin yenilmiş milletlere ve onların milli ve dini varlıklarına dini ve toplumsal özerklikler vermesi, her türlü taktirin üstündedir. Fakat bu iyiliğe karşı yenilmiş milletler cömert Türklerden almış oldukları bu izinleri Türklerin aleyhine çevirerek, kapitülasyon adı verilen zincirle Türkleri bağlamaya ve boğmaya çalıştılar. Bu iki türlü hareket , iki taraftan ahlaki davranışını gösterdiği için, son derece karakteristiktir.
Özellikle Türkiye gibi politik düşmanları çok bulunan milletler için en büyük dayanak vatani ahlak olabilir. Vatani ahlakımız kuvvetli olmazsa ne bağımsızlığımızı ne özgürlüğümüzü ne de vatanımızın bütünlüğünü koruyabiliriz. O halde Türkçülük, her şeyden çok, millet ve vatan ideallerine değer vermelidir.
Medeni ahlak özellikle fertlerde, kişiliğin yüksek olmasına dayanır. Eski Türklerin dininde kişiliği gösteren simgeler de vardır.
Türkçülüğün önemli bir amacı da medeni ahlakı yükseltmektir.
HUKUKTA TÜRKÇÜLÜK
Hukuktaki Türkçülüğün amacı Türkiye’de modern bir hukuk oluşturmaktır. İkinci amacı da meslek sahiplerinin kişisel çalışmalarını, kamu baskısından kurtararak, uzmanların yetkilerine dayanan meslek özerklikleri kurmaktır. Bu esasa dayanan bir medeni kanun ile ticaret, sanayi, ziraat kanunları, üniversite, Baro, Hekimler Derneği, Öğretmenler Derneği, Mühendisler Derneği gibi.
Hukukta Türkçülüğün üçüncü amacı da bir çağdaş aile oluşturmaktır. Çağdaş devletteki eşitlik ilkesi erkeklere kadının evlenmede, boşanmada, mirasta, mesleki ve politik haklarda eşit olmasını gerektirir.
O halde bütün yasalarımızda hürriyete, eşitliğe ve adalete aykırı ne kadar kural varsa hepsine son vermek gerekir.
POLİTİKADA TÜRKÇÜLÜK
Türkçülük, politik bir parti değildir. Bilimsel, felsefi, estetik bir ekoldür. Başka bir değişle kültürel bir çalışma ve yenileştirme yoludur. Bu nedenle Türkçülük, şimdiye kadar bir parti şeklinde politik ideallere de sahiptir. Bundan sonra da şüphesiz atılmayacaktır.(7)
Bununla beraber, Türkçülük büsbütün politik ideallere kayıtsız da kalmaz. Çünkü Türk kültürü, başka ideallerle beraber, politik ideallere de sahiptir. Mesela, Türkçülük hiçbir zaman teokrasi ile, baskı rejimi ile bağdaşmaz. Türkçülük modern bir akımdır ve ancak modern niteliği olan akımlara ve ideallerle bağdaşabilir. Ve şu sözü ortaya atmışlardır: “Politikada mesleğimiz halkçılık ve kültürde mesleğimiz Türkçülüktür,”
TÜRKÜN FİKİR HALESİ EROL GÜNGÖR
Türk milliyetçiliği fikrinin entelektüel bir temsilcisi olan Erol Güngör, Türk düşünce hayatını derinden etkilemiş, Türk insanının sosyal, kültürel yapısını çok iyi tahlil etmiş, Türk düşüncesinde bir ekol olmuştur.
Erol Güngör, milliyetçilik kavramına ilmi bir çerçeve kazandırmıştır. Millet ve milliyetçilik kavramlarını duygusal, ideolojik tanımlamalardan kurtarıp, sosyal bir realiteye oturtmuştur.
Ona göre milliyetçilik, ne Fransız bunalımlarına bağlanan bir özenti ne Faşizme ne de Nazizme benzetilecek bir siyasi ideolojidir. Milliyetçilik, tarih sahnesinde sürekliliği olan bir toplum gerçeğidir.
Erol Güngör ırkçı değil, kültür milliyetçisiydi. Halka ve kültüre dayanıyordu. Ve o aldığı sağlam kültür ve birikimlerle yaptığı ilmi ve sosyal çalışmalarla kültürel değişmeleri ve batılılaşma hareketleri karşısında ortaya koyduğu çözüm önerileri ve düşünceleriyle Türk milliyetçilerinin yolunu aydınlatan bir ışık olmuştur.
milliyetçi ve ülkücü gençliğin etkilendiği çalışmaları ve yazılarıyla 1970’li ve 80’li yılların hocası olmuştur.
Milliyetçilik sahasında bir otorite olan Erol Güngör, Türkçülük fikrinin önde gelen isimlerinden ve milliyetçi aydınların etkilendiği Cumhuriyet döneminin önde gelen fikir adamlarından biri olan Ziya Gökalp’i bile aşmış, onunla “kültür, medeniyet ve milliyetçilik” konularında muhalif olmuştur.
Erol Güngör şu sözüyle milliyetçiliğin amaçlarına da değinmiştir;
“Milliyetçilik, birlik prensibine dayanmaktadır ve milliyetçiler de bir memlekette birliği kurmak veya ayakta tutmak için uğraşan insanlardır. Bir taraftan bu ortak gayeleri, bir taraftan da bölücülere karşı taktikleri ortak tavır bakımından milliyetçilerin birleşerek hareket etmeleri kadar tabii bir şey olamazdı. Milliyetçiler böylece milliyetçiliğin temel noktasında ortak hareket şuuruna eriştikleri ve bunu gerçekleştirdikleri müddetçe, ikinci-üçüncü dereceden mesafelerde farklı düşünmelerini müsamaha ile karşılayınız. Milli birliğin fikir temellerini işlemek ve birlik şuurunu kuvvetlendirmek en büyük vazifemiz olmalıdır.
Ona göre milliyetçiliğin asıl gayesi memlekette halka dayanan bir rejim kurarak Türkiye’yi modern bir milli devlet haline getirmektir. Milliyetçi bir siyasi hareket, halka dayanarak milli birlik ve kaynaşmaya mal olan her türlü zulme ve azınlığa son vermek üzere faaliyet göstermelidir.
MİLLİYETÇİLİK İDEOLOJİSİ
“Milliyetçilik, modern toplumlarda bir arada bulunmayı sağlayan, bu toplumda ortaya çıkan siyasal otorite biçimini meşrulaştıran siyasi inanç ya da itikat olarak tanımlanabilir. Milliyetçiliğin temel kurumsal öğeleri “milli devlet”tir. Ve bu devlet, siyasal örgütlenmenin ideal formu olarak ortaya çıkmaktadır. Milli devletin, bir kurum olarak ideolojinin temel öğelerinin biri olması yanında, toplumdaki ekonomik ve kültürel aktivitelerin çerçevesi de yine milliyetçilik anlayışı ile temellenmektedir”
Milliyetçiliğin bir düşünce biçimi olarak oldukça yeni olduğu 18.yy’ın sonlarından itibaren gündeme geldiği ileri sürülebilir.
Modern toplumda toplumu bir arada tutma işlevini yerine getiren milliyetçiliğin siyasal bir akım olarak ortaya çıkışı, Amerikan ve Fransız devrimleri ile olmuştur. Bilindiği gibi Fransız Devrimi ve onu izleyen Napolyon’un askeri istila girişimleri, milliyetçilik ideolojisinin bütün Avrupa’ya yayılmasına yol açmıştır. Başka bir değişle, Fransız Devrimi ve Napolyon, Avrupa’da feodal toplumun kurumlarını yıkarken milliyetçi düşüncenin ve buna bağlı siyasal örgütlenmenin yaygın, etkin bir oluşum olmasına neden olmuştur.
Milliyetçilik akımının nesnel temeli, “millet” olarak tanımlanan toplumsal kategoridir. Milliyetçiliğin varolabilmesi için millet olarak adlandırılan toplum türünün ortaya çıkması gerekmektedir.
Tarih içinde milli toplulukların ortaya çıkışı ile belli bir siyasi kurumlaşma biçimi olan milli,merkeziyetçi devletin oluşumu birbirini izlemektedir. Başka bir değişle, gerek milli toplumun oluşumu, gerek milli devletin ortaya çıkışı, belli bir tarihsel etkileşimin sonucu olmuştur.
Ancak milli toplulukların ortaya çıkışı ile beraber milliyetçi ideoloji gündeme gelmemiştir. Milli,merkeziyetçi devletin oluşumu çok açık bir siyasal değişimdir. Ancak bu kurumsal değişim ile devletin meşruluk temelleri değişmemiştir. Milliyetçiliğin bir siyasal ideoloji olarak ortaya çıkışı 19.yy başlarındadır. Geniş kapsamlı bir siyasal ideoloji olarak milliyetçilik üç temel tezle gündeme gelmiş görünmektedir. Birinci olarak egemenliğin topluma, yani millete ait olduğu ileri sürülmüştür. İkinci tez ise, milli egemenlik ilkesine bağlı olarak gelişen milli bağımsızlık olmuştur. Üçüncü olarak eşitsizliklere karşı eşitlik ve liberalizm savunulmuştur. Görüldüğü gibi milliyetçilik bir siyasal ideoloji olarak ortaya çıkarken devrimci bir içerik taşımaktadır.
Böylece bir ideoloji olarak milliyetçilik, kurulu düzen ve mevcut siyasal kurumlaşmaya karşı devrimci bir başkaldırış olarak tarih sahnesine girmiştir. Buna göre milliyetçiliği 19.yy başlarında ortada bulunan siyasal düşünce yelpazesinin en sol ucuna koymak doğru olacaktır. Ve zaten bu değerlendirmenin yapıldığı gözlenebilmektedir.(9 )
Devrimci ve siyasal düşünce yelpazesinin solunda yer alarak ortaya çıkan milliyetçilik ideolojisinin 19.yy ortalarında giderek tutucu bir içerik kazanmaya başladığı ve siyasal düşünce yelpazesinin sağa doğru kaydığı söylenebilir.
Bununla beraber 20.yy, milliyetçilik ideolojisi açısından çok ilginç paradoksların ortaya çıktığı çağ olarak tanımlanabilir. 20.yy’da milliyetçilik bazı toplumlarda tutuculuğun ve değişime karşı reaksiyon aracı olarak yorumlanırken, bazı ülkelerde de değişimin aracı ve hedefi olarak değerlendirilmektedir. Genel olarak Pazar ekonomisinin hakim olduğu ülkelerde milliyetçiliğin bu tür yorumunun geçerli olduğu söylenebilir. Türkiye, Meksika gibi ülkelerde de milliyetçilik tutucu bir çerçevede, toplumsal değişimi öneren ideolojilere karşı reaksiyon aracı olarak yorumlanabilmektedir.
Diğer taraftan 3. Dünya ülkeleri diye tanımlanan ülkelerde milliyetçilik, oldukça değişik bir çerçevede yorumlanmaktadır. Yeni bağımsızlının kazanmış bu toplumlarda ortaya çıkan milliyetçiliğin üç boyuta oturtulmaya çalıştığı görülmektedir. Bunlar, milli toplumu yaratma, yabancıların siyasal etkisinden kurtulma ve sosyalizmdir.
MİLLİYETÇİLİK VE İSLAM
Türk siyasi hayatında bu iki akımla ilgili 4 argüman ileri sürülmüştür.
· Gerek Türk Milliyetçiliğinin, gerekse Türk İslâmcılığının evriminde en başından beri İslâm ve Türklük öğeleri iç içe geçirilmiştir.
· Türçüler arasında İslâm’ı reddedenler ve İslâmcılar arasında milliyetçiliği reddedenler “ana akımı” temsil etmezler. O akım içerisinde daima marjinal kalmışlardır.
· Modern Türk siyasi hayatında Türkçülerle İslâmcıların birbirlerine yakın durdukları dönemler birbirlerine uzak durdukları dönemlerden daha çoktur.
· Günümüz İslâmcıları ve Türkleri 1950’lerden 70’lere kadar olan dönemde aynı kaynaklardan etkilenmişlerdir. Dolayısıyla bugünün Türkiye’sinde İslâm ve milliyetçiliğin, iç içe geçmişliği şaşırtıcı değildir.(10 )
Türkçülüğün ana temsilcilerinin din ve milliyetçilik arasında bir karşıtlığı yaratmaktan özenle kaçındıklarını ve kendilerince bir “sentez”i kabul ettiklerini görüyoruz. İki gurup arasındaki temel fark öncelikler meselesiydi, yani Türkçüler için Türklük birinci, İslâm ikinci sırada, İslâmcılar içinse tam tersiydi.
İslamcılara baktığımızda modernist İslâmcıların milliyetçiliğe(Türk milliyetçiliğine) bakışlarında üç farklı aşamadan söz edebiliriz. 1908-1912, 1912-1918 ve 1918 sonrası.
1. Dünya savaşından sonra İslâmcılık fikri zeminini tamamen yitirmiş ve “İslâm’la takviye edilmiş bir milliyetçilik” fikrine dönüşmüştür.
Dönüşüm sadece İslamcılara özgü değildir. Mütareke dönemi iki akımın birbiriyle bütünleştiği ilginç dönem olmuştur. 1918 sonrasında İslamcılar Türkçülere yaklaşırken, Türk milliyetçileri de İslam’a daha çok önem vermeye başlamışlardır. Türkçüler açısından Türk-İslam sentezinin en veciz ifadelerinin bu dönemde kaleme alındığını görüyoruz. Yahya Kemal Beyatlı, Halide Edip Adıvar ve Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun bu dönem yazıları hayli ilginçtir.
TÜRKÇÜLER VE DİĞER AKIMLAR
Resmi bir ideoloji haline gelen Türkçülük diğer düşünce akımlarıyla önemli tartışmalara girmiştir. Bunların başında doğal olarak onun Osmanlıcı zihniyetle mücadelesi gelir. İkinci olarak, Türkçülerin temel mücadelesi İslamcılarla olmaktaydı. İslamcılar Türkçülüğü bir “dava” olarak yorumluyorlardı. Onlara göre İslam’da böyle bir “dava” güdülmedi ve anlamsızdı. Buna karşılık Türkçüler hem Türkçe hem de İslamcı olmanın mümkün olduğunu belirttiler.
Türkçüler Garpçılar (Batıcı) ile de Batının taklidinin dereceleri ve milliyetçilik konularında tartışmalara girmişlerdir. Osmanlı Devletinin doğulu olduğunun unutulamayacağını ama mutlaka Batıdan da yararlanılması gerektiğini savunmuşlardır.
TÜRKÇÜLÜK VE SİYASET
Türkçülük bir ülkü, siyaset ise iktidara geçme taktiğidir. Bu sebeple bir ana inanç ve ana düşünce olan ülkü asla değişmediği halde siyaset yani taktik her zaman değişir. İnsanlar iktidara geçmek için partiler kurarak çalışırlar. İktidara geçmek oy kazanmakla mümkün olduğu için oy sahiplerinin fikrini ve gönlünü almaya uğraşırlar. Bunu sağlamak için taviz verirler, propaganda yaparlar, kendilerini beğendirmeye çabalayıp bol bol boşa yalan söylerler. Hatta rakiplerine iftira attıkları da olur. Bu bütün dünyada böyledir.
Türkçülük, Türk milliyetçiliğidir. Ama her milliyetçi Türk, Türkçü değildir. Her normal insan az çok milliyetçidir. Türkiye’nin bütünlüğü ve emniyeti üzerinde duygulu olup Türk milletine bağlı kalmak şüphesiz milliyetçilik’ tir. Fakat böyle milliyetçiler arasında da Türlerle hiç ilgilenmeyen, hatta onların varlığından habersiz olan, siyasi sınırlar dışında Türk ülkeleri olduğunu bilmeyen, tutsak bir Türk ülkesinin kurtarılması için göze alınacak savaşı istilacılık sayan nice insanlar vardır.
Hüseyin Nihal Atsızın 26 Temmuz 1972’ de Ötüken’de yaptığı şu konuşma da dikkat çekicidir. “Türkçüler bugünlük ancak Türkçü karakteri olan partileri tutarlar. Türkçülükten sapan veya taviz veren hiçbir parti Türkçülerle tutulmaz, tutulamaz. Türkçülüğün ne olduğu açık seçik ortada olduğu için bu günkü tutumları ile hiçbir parti Türkçü değildir”
İlerde şartlar hazır olunca, meşru partilerden biri Türkçü parti haline gelir veya bir Türkçü parti kurulursa Türkçülük o zaman siyasete girmiş olacaktır.
Şu da unutulmamalıdır ki, Türkçülüğün iktidara geçmek için mutlaka parti kurması gerekmez. Türkçülük beyine ve gönüllere şuurla yerleştikten sonra bu, partisiz de olabilir.
degerli üyeciler, ben sadece tarafsiz olarak bir konuya önem veririm yani, tek yanli düsünüp kisisel hedef secmem yok"irkciydi bilmem böyle palavralara girmeyin bu bölümde lütfen"
**
Ali Kemal'e
Ben Türküm! diyorsun, sen Türk değilsin!
Ve İslamım! diyorsun, değilsin İslam!
Ben, ne ırkım için senden vesika,
Ne de dinim için istedim ilam!
Türklüğe çalıştım sırf zevkim için,
Ummadım bu işten asla mükafat!
Bu yüzden bin türlü felaket çektim,
Hiç bir an esefle demedim: Heyhat!
Hatta ben olsaydım: Kürd, Arap, Çerkes;
İlk gayem olurdu Türk milliyeti
Çünkü Türk kuvvetli olursa, mutlak,
Kurtarır her İslam olan milleti!
Türk olsam olmasam ben Türk dostuyum,
Türk olsan olmasan sen Türk düşmanı!
Çünkü benim gayem Türkü yaşatmak,
Seninki öldürmek her yaşatanı!
Türklük, hem mefkurem, hem de kanımdır:
Sırtımdan alınmaz, çünkü kürk değil!
Türklük hadimine 'Türk değil! ' diyen
Soyca Türk olsa da 'piçtir', Türk değil!
(Ziya Gökalp Malta'da sürgünde iken, Ali Kemal'in yazdığı
düşmanca yazılara bu şiirle cevap vermiştir.)
***
Atsız’a “Nazizm, Faşizm Özentisi” Suçlaması
Yer yer ortaya çıkan 3-4 kişilik Nazizm, Faşizm özentisi kimi marjinal gruplar O’nun adına sürekli vurgu
yapsalar da Atsız Beğ hakkında hüküm sahibi değillerdir, hiçbir zaman da olamazlar! Çünkü O yalnız soldaki
değil bununla birlikte de sağdaki bütün totaliter idarelere net karşı tavır koyarak “Milli Kalkınma Projesi” adlı
makalesindeki 9 ilke arasında “şuurlu demokratlığı” da belirtmiştir.
Yine bu bağlamda bir dönem Türkiye üzerinde emelleri olan İtalyan faşist diktatör Mussolini’ye bir şiirinde
çok ağır ifadeler kullanarak “Savaş bize toy, düğündür/Din Arab’ın, hukuk sizin, harp Türklüğündür”
mısralarıyla meydan okumuş, savaşa davet etmiştir. Başka bir mısrasında geçen “Parçalarız Cermenliğin
haçını” cümlesinde de “Cermenliğin haçı” ifadesiyle Hitler’in gamalı haçını kastetmiştir.
Türkçülük; Türkçülük’dür!
Bunların yanı sıra “Türkçülük”, önüne ve ardına hiçbir ek, sıfat ve yabancı kavram getirilmeye gerek
kalmayacak şekilde kendini ifade edebilen, eksiksiz şekilde tanımlayabilen bir dünya görüşüdür. Yani
Türkçülük, Türkçülük’dür! Çünkü beslendiği kaynak tektir, o da besbellidir. Yüzde yüz milli (yani Türklüğe
ait olan) tek düşüncedir. Onun içindir ki; hiçbir yabancı kavramla bocalanamaz, harmanlanamaz ve
dolayısıyla yan yana getirilemez! Kullana geldiğimiz “Türkçü-Toplumcu” ifadesi içerisinde yer alan
“Toplumculuk” kavramı ise Türkçülüğü tamamlayan (ve/veya ona farklı bir anlam veren) bir kavram değil
bilakis Türkçülüğün içinde ve hatta! merkezinde hayat bulan bir kavramdır.
Özellikle gençlere tavsiyemiz;
“Atsız Beğ’i; -ismini kullanan fakat fikrinden hiç nasiplenemeyen birileri-nden öğrenmek yerine O’nu bizzat
kendi sözlerinden öğrenmektir”.
Şu günlerde çeşit çeşit Türkçülük(!)ler belirmektedir. Ziya Gökalp ve Hüseyin Nihal Atsız’dan bu yana süre
gelen gelenek sarsılmaya, bozulmaya çalışılmaktadır. Fakat güneş balçıkla sıvanamayacak kadar açık,
aydınlık ve yakıcıdır.
Bu temiz, lekesiz, berrak çizgiyi anlayamayanlar bir tarafa, şimdilerde “en hızlı milliyetçilik taslayan eski
tüfek komünistler”in yamağı olanları, güdümüne girenleri gördükçe içimizden “yazıklar olsun!” demekten
başka bir şey gelmiyor. Ve bugün her şeyin saptırıldığı, satıldığı, kaynak suyu kıvamındaki her berrak
kavramın lağım suyuyla karıştırı! ldığı bir manzarada Türkçü Gençlik olarak bu çizgiyi her zamankinden daha
tavizsiz şekilde sahiplenmenin, savunmanın gerekliliğine inanıyoruz. Atsız’ı kendi içimizde unutmadığımız,
unutturmadığımız gibi herkese de tanıtmalıyız.
**
Türkçülük, bir fikir olduğu kadar da inançtır. İnanç olduğu için de tartışmasız,
tenkitsiz kabul olunur. Onun tartışılacak ve tenkit olunacak tarafı temeli, esası
değil, ayrıntılarıdır.
Türkçülük bir ülkü, siyaset ise iktidara geçme taktiğidir. Bu sebeple bir ana
inanç ve ana düşünce olan ülkü asla değişmediği halde siyaset yani taktik her
zaman değişir.
Türkçülük bugün siyasi değildir. Fakat bir gün siyasi bir kuruluş durumuna
gelirse bütün Türkler'i kurtarıp birleştirecek bir program ile ortaya çıkacaktır. O
zaman, şüphesiz çağı, durumu ve ortamı kollamakla beraber bunlara bağlanıp
kalmayacak, bu kaygıların üstüne çıkacaktır.
Türkçülük, büyük Türk ilinde Türk uruğunun kayıtsız-şartsız hakimiyeti ve
istklali ile Türklüğün her yönden bütün milletlerden ileri ve üstün olması
ülküsüdür.
Türkçülük dün bir kaynaktı, bugün bir çaydır. Yarın coşkun bir ırmak olacak ve
önünde yabancı duygu ve düşüncelerden gelen bütün engeller yıkılacaktır. -
Türkçülük insanlara hiç bir vaatte bulunmuyor, maddi veya manevi bir şey
vermiyor. Yalnız istiyor... Fedakarlık ve feragat istiyor.
Türkçülük, Türk ırkının ruhunda, kanında, beyninde yaşayan hayat
prensiplerinin fikir haline gelmiş şeklidir.
Türkçülük, yükselmek için değil, yükseltmek içindir.
Türkçü, milli çıkarları şahısların üstünde tutan, milli mukaddesata ve geçmişe
saygı gösteren, görev ahlakı yüksek olan, haksızlıklarla savaşta korkusuz bir
insandır.
Türkçü, milliyetçi Türk soyunun üstünlüğüne inanmış olan kimsedir.
Türkçü'nün en büyük vazifesi Türklüğe hizmettir.
Türkçü, ülküdaşları ile olacak bir geçimsizliğin ülküye zarar getireceğini bilir.
Türk destanlarından çıkan anlama göre, Türklerin ülküsü, fetihler sonunda
büyük ve üstün bir devlet kurarak bu devletin içinde bolluğa ve mutluluğa
kavuşmaktır. Aşağı yukarı, her millet, aynı şekildeki milli gayelerin ardındadır.
Milletlerin çapına, kabiliyetine göre milli ülkülerin ayrıntılarında farklar
olmakla beraber, ana çizgiler bakımından hepsi birbirine benzer: Büyümek ve
rahatlığa kavuşmak!
Türkler, en eski çağlardan beri kımız, şarap ve rakı içerek sarhoş olurlar; fakat
ciddiyetlerini, vakarlarını asla bozmazlar.
Türkler hem ahlaklı, hem de iradeli bir millettir. Zaten bu ikisi, çok kere birlikte
bulunur.
Türkler, kendi ülkülerine niçin “kızılelma” demiştir, bunun sebebini bilmiyoruz.
Yalnız bu addaki saflık ve tabiilik, Türk ülküsünün çok eski olduğunu
göstermek bakımından manalıdır. Kızılelma adı, ülkünün aydınlardan önce halk
arasında doğduğunu gösterse gerektir.
demektir.
Tehlikeler nereden gelirse gelsin ve ne kadar büyük olursa olsun, tek çare ve tek
ilacı Türk Ülküsü’dür.
Topluluklar, fedakar fertlerinin çokluğu nispetinde yükselir.
Toplumlardaki kişileri birbirine bağlayan nesne, sadece kök birliği, çıkar ve
ihtiyaç değil, bunlarla birlikte ve aynı zamanda ülküdür.
Turancılık, bütün Türkler'in birleşmesi ülküsüdür.
Turancılık'la emperyalizmi karıştırmak büyük bir yanlıştır.
Turancılık romantik bir hayal değildir.
Turancılık, yani bütün Türkler'i birleştirmek ülküsü, milattan önceki üçüncü
yüzyıldan beri vardır. Türk büyüklerinin, iç huzuru sağladıktan sonra ardında
koştukları tek düşünce her zaman Türk Birliği olmuştur. Ancak İslamiyet bu
düşünceyi bir miktar değiştirmiş İslamlığı koruma kaygısı Türk Birliği
ülküsünü zaman zaman az veya çok ihmal ettirmiştir.
Türk Ahlakı en eski çağlardan beri toplumcudur. Yani Türkler'de toplumun
menfaati insanlarınkinden üstün tutulur. Bununla beraber kuvvetli şahsiyetler
daima saygı görmüşler ve topluma faydalı olmuşlardır. Ferdiyete değer
vermeyen Türk Ahlakı, şahsiyete saygı göstermiştir.
Türk bir vazife için yaratılmıştır. O vazife kainat güzelleştiği zaman biter.
Türkçü; eyyamcı ve dalkavuk olamaz. Sert yaşamaktan hoşlanırve en büyük
sertliği de nefsine karşı gösterir.
Türkçü; hiç şüphesiz Türk'den olur. Fakat her "Türkçüyüm" diyen Türk, Türkçü
değildir. Samimi olması ve Türkçülüğün şartlarına uyması lazımdır.
Türkçüler bugünlük ancak Türkçü karakteri olan partileri tutarlar.
Türkçülük'den sapan veya taviz veren hiç bir parti Türkçüler'ce tutulmaz,
tutulamaz. Türkçülüğün ne olduğu açık, seçik ortada bulunduğu için bugünkü
tutumları ile hiç bir parti Türkçü değildir.
Türkçüler, dayanışmalı yaşamaya mecburdur. Dayanışma, az kuvvetle çok iş
görmenin tek ve değişmez çaresidir. Dayanışma olmayan yerde, için için bir
çekişme var demektir.
Türkçüler için İzmir'i kurtarmak için yapılan savaşla Kıbrıs'ı kurtarmak için
yapılacak savaş arasında hiç bir fark yoktur. Çünkü Türk Milleti bir bütün
olduğu için Türkçülük ancak ve yalnız bütün Türkler'i içine alan bir
milliyetçilik davasını ülkü edinir.
Türkçüler’in ilk işi, görevlerini arınmış gönül ve inanmış yürek ile yapmaktır.
Türkçüler! Sıkı saflar halinde birleşerek ve başka her düşünceyi geride
bırakarak, ateş yağmuru altında döküle döküle, fakat bir an durmadan Moskof’a
karşı Köprüköy saldırısını yapan Türk alayı gibi ülküye doğru ilerleyiniz. Bu
ilerleme sırasında düşenlere bakmak için bile bir an kaybetmeyiniz. Onları
mukadderata, tarihin şeref yaprağına ve Tanrı’ya bırakarak yürümekte devam
ediniz ve en büyük kahramanlığı yapsanız bile en küçük karşılığını
Her iman ahlaka yürüyeceğine göre, Türkçülük’de de sağlam bir ahlakın
bulunması birinci şarttır.
Herkes barıştan söz ettiği halde herkes savaşıyor. Çünkü herkes kendi yarınını,
öbür gününü, daha uzak geleceğini emniyete almak istiyor. Çünkü kimse
kimseye güvenmiyor. Çünkü herkes birbirinden korkuyor.
Her Türkçü, bulunduğu yerin görevini inançla yaparsa, Türkçülük ülküsü
sağlamlaşır. Türklük güçlenir.
Irkî asaletimiz, enerjimiz ve insanlık meziyetlerimize dünya milletleri ve
büyükleri hayran kalırken, bizim kendi milletimizi hiçe saymamız ve kendi
kabiliyetlerimizden ümit kesmemiz eğer fena bir kasda makrunsa alçaklık,
böyle bir niyete matuf olmadan inanılmış ise kör gözlü bir budalalıktır.
İki millet arasındaki gerginlik ikisi arasında kalmıyorsa bunun sebebi, o ikisi
arasındaki savaş sonunda doğacak durumun şu veya bu milletleri de başka
açılardan ilgilendirecek nitelik taşımasıdır.
İktisadi doktrinler çabuk değişir, değişmeyen prensipler, milliyetçilik
prensipleridir.
İlim ve hakikat, siyasetin oyuncağı olamaz.
İlk düşüneceğimiz şey: Türkiye'de Türk Kültürü'nü hakim kılmak, yabancı
tesirleri silkip atmaktır.
İnsanları insan yapan, büyük bir düşüncenin ardından koşmalarıdır. İnsan, şeref
için ve muhteşem saydığı bir gaye için ölmesini bilen yaratıktır.
İnsan meziyet sahibi olmaya mecburdur.
İstek ve inanç, her güçlüğü devirir.
Kendimize dönelim. Ahlak, edebiyat, musiki, giyim, zevk, yemek, eğlence,
hukuk, aile, adet, anane ve her şeyde milli olalım.
Kıbrıs davası er-geç bir çözüm yoluna girecektir. Nasıl gireceğini bilemiyoruz.
Çünkü bizim için Kıbrıs davasının çözümü, ancak Kıbrıs'ın Türkiye'ye
katılmasıyla mümkündür. Bugün bu kadarı olamayacaktır ama, Türkçülük
ülküsüyle yetişen bir gençlik var ki, onlar yarın bu ülküyü gerçekleştirirler.
Kızılelma, Türk milletinin manevi besinidir. Açlar yiyecek bulamadıkları
zaman nasıl faydasız, zararlı, hatta zehirli nesneleri yerlerse; Türk milleti de
“Kızılelma” kendis!ine yasak edildiği için marksizm ve kozmopolitizm gibi
zararlı ve zehirli fikirlere el uzatıyor.
Kızılelma ülküsüne “tehlikeli maceracılık” diyenler, bugünkü Araplar ile
Yahudiler'e bakıp düşünmelidirler. Hele Yahudiler 2000 yıl önce kaybettikleri
vatanlarını yeniden ele geçirmek ve yalnız kitaplarda kalmış olan İbrani dilini
diriltip bir konuşma dili haline getirmek uğrundaki çalışmaları ile dünyaya
örnek olmuşlardır.
Kızılelma ülküsünün gerisinde savaşlar ve büyük sıkıntılar görüp de korkanlar
bulunabilir. Kendi rahatı ve keyfi kaçmasın diye insanlık davası (!) güdenler,
ülküyü inkar edenler her zaman, her yerde çıkabilir. Fakat bir milletin içinde
Bu konu ile ilgili merhum Atsız hocanın Türk Ülküsü, Makaleler I, II, III ve IV ve merhum İbrahim KAFESOĞLU hocanın Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri veTürk Milli Kültürü mutlaka okumalıdır.
Bu konu ile ilgili merhum Atsız hocanın Türk Ülküsü, Makaleler I, II, III ve IV ve merhum İbrahim KAFESOĞLU hocanın Türk Milliyetçiliğinin Meseleleri veTürk Milli Kültürü mutlaka okumalıdır.
en hosuma giden yazi, bu yazi sayilir.
**
ElbirliğineÇağrı
Ey Türk ! Uyan. Uyumak zamanı değil. Sen, birinci dünya savaşından sonra, yurdunu işgal eden,
namusuna, canına, malına, mukaddesatına tecavüz eden düşmana karşı silaha sarılıp, savaştın.
Savaşı kazandın. Devletine Türk adını koydun. Kan ve can pahasına sahip olunan vatanın
yönetimi Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün emin ellerinde olduğundan sen günlük işlerine döndün.
Çünkü; Atatürk, kurtarıcı başbuğun, yol gösterici rehberindi. O hayattayken her şey senin için,
senin adınla ve sana göre yapılıyordu. Sen bu rahatlık içerisinde, devlet ve siyaset hayatıyla
ilgilenmedin. Ticareti eskiden beri sevmezsin. Çiftçi oldun, küçük esnaf oldun, memur oldun, işçi
oldun.
Sen bunlarla oyalanırken memleketin siyasetine, bürokrasisine, ticaretine, yer altı ve yer üstü her
türlü gücüne senin gibi görünüp senden olmayanlar hakim oldu. Ve bu güruh senin devletine de
vatanına da ortak olduğunu ilan ettiler. Yetmedi!
Son yirmi yıldır ise ırkçı-bölücü kürt hareketi ile savaştın. Savaşı kazandın. Ama her zamanki
gibi masa başında kaybettirdiler.
Türk'ü yok etmeye, geldiği Asya Bozkırlarına geri göndermeye yemin etmiş, batılı haçlı ittifakı
ile onların finansörü siyonistler; kan ve can vererek aldığın Kıbrıs'ı senden almak için türlü
oyunlar yaptılar. Aynı ittifak; Kerkük'teki Türkmenleri yok etmek için başka oyunlar peşinde.
Aynı şer ittifakının maşaları sana Türkiye'yi mezar yapmaya hazırlanıyor. Eski DEP'li
milletvekilleri tahliye oldu,İmralı'daki kukla başının tahliyesi yakındır.
Şer ittifakının kuklalarının isteklerinin sonu ve sınırı yoktur. "Ana dilde yayın" onları tatmin
etmez.
Türkiye’yi aileden yeminli Türk düşmanı çeteleler yönlendiriyor. Artık bu durumda, gaflet ve
dalaletten bahsetmeye gerek yok.
Basının hali malum. Ülkende köşe başları AB muhipleri , Amerikan mandacıları, Türk'e ait her ne var ise küçümseyen, hor gören soy özürlüler tarafından işgal edilmiş. Çocuğunun beynini kuyruğu dışarıda misyoner papazlar yıkar olmuş.
Ey Türk unutma;üzerinde yaşadığın bu Anadolu coğrafyası bir milletler mezarlığıdır. Hititler, Asurlular, Firigler, Urartular, Lidyalılar, Ermeniler, Rumlar yok olup gittiler. Son ikisini biz Anadolu'dan sürdük. Şimdi de şer ittifakının maşaları olarak etnik kimlikleri ile ortaya çıkanlar bu devletin tek ve gerçek sahibi biz Türkleri Anadolu milletler mezarlığına gömmek için harekete geçtiler.
Ve sen hala uyuyorsun. İlla tehlike senin kapına gelip, evinden eşini,oğlunu kızını, malını, canını alınca mı uyanacaksın. Sen hala, ev, araba, yazlık almak peşinde koşmaya devam et.Yarın hepsini senin elinden alacaklar. Çoluğunu çocuğunu kendilerine uşak yapacaklar...
Ey Türk; titre ve kendine dön. Önce kendin uyan. Sonra, çevrendeki uyuyanları uyandır. Ve
uyananlar, birleşin. El birliği, iş birliği yapın. Teşkilatlanın. Ya da mevcut teşkilatlar içinde
size uygun olanlara katılın. Türk'ün Türk'ten başka dostu olmadığını unutma. Türk vatanında
gayrı Türk milliyetçiliği yaparak nihai hedefleri olan Sevri gerçekleştirmek üzere kendi
dillerinde yayın hakkı, eğitim isteyen maşaları ve o maşaları tutan elleri unutma. Bunlara karşı da
uyanık ol.
İlkemiz: Her şey Türk için, Türk'e göre ve Türk tarafındandır.
hami yildiz
22.12.06, 00:05
@TS Falcon
Arkadas anlattiklarin iyi güzel, yazdiklarini ´´TÜRK´´ler biliyor ve anliyor, ama sen diyorsun´ki Türklügü savunmak ve Türklük icin calismaya hic bir Partiye gerek yok.
Fakat son Yazi´nda, Teskilatlanin veya size en uygun Teskilata katilin diyorsun, buna sonuc olarak ne diyebiliriz?
Kac Teskilat var? Bu Teskilatlar bana´mi uygun olsun yoksa Türklük veya Tükler icin en iyi calisan bir Teskilat´mi olsun?
Bildigin bir Teskilat var ise söyle.
Ben Elhamdülillah Müslumanim, Türkiye ve ``TÜRK´´ler icin canimida veririm.
Bu Cani Müslümanlik icin´de Feda ederim.
Ben hem Müslümanim, hem´de Turanciyim, cünki bir diger Yazi´da yazdigin gibi, Türkün Türkten baska Dostu yoktur!
Araplar Müslüman oldugu halde Avrupalilar ile bir olarak bizi Sirtimizdan Hancerlediler, fakat bu benim Müslümanligimi zedelemez cünki bilincli Türk ve Müslümanim.
Müslüman olmak ile Arap olmanin arasinda Daglar kadar Fark var.
Demek istedigim Müslüman olmak ile Insan Otomatik olarak Arap olmuyor.
Selamlar ve hayirli Yolculuk dilerim.
Sahiden, Konuyu bana cok kisadan anlatirmisin, Roman yazmadan?
Aklıma Deliyürek karakteri olan "Kuşçu" geldi...hani Yusuf derya "aşk bozgun" diye...kuşçuda cevap olarak "hem şarap içcen hemde sarhoş olmucan...nerde o bolluk?" olarak verir.
Hem kısa olsun, hemde "sayfa 1" bölümüne tek tıklama zahmeti olmasın..ohoo nerde o bolluk?
hami yildiz
22.12.06, 01:37
Aklıma Deliyürek karakteri olan "Kuşçu" geldi...hani Yusuf derya "aşk bozgun" diye...kuşçuda cevap olarak "hem şarap içcen hemde sarhoş olmucan...nerde o bolluk?" olarak verir.
Hem kısa olsun, hemde "sayfa 1" bölümüne tek tıklama zahmeti olmasın..ohoo nerde o bolluk?Ben birinci Sahifeden okumaya baslamis idim Ahbap, Büyük bir Konu yarattiginizimi zannediyorsunuz?
Türkcülük ne demek? Türkleri Asagilamak demek, lafa bak, Türkcü!
Ben Türk Milliyetcisiyim ,Türkcü degilim.
Türkcü kelimesi, Arabaci , Takunyaci, Elbiseci gibi bir Terim, bence Küfür etmek!
Ben Solcu, Sagci tanimiyorum. Anlatabildimmi?
Dialogu burada bitiriyorum.
Ben birinci Sahifeden okumaya baslamis idim Ahbap, Büyük bir Konu yarattiginizimi zannediyorsunuz?
Türkcülük ne demek? Türkleri Asagilamak demek, lafa bak, Türkcü!
Ben Türk Milliyetcisiyim ,Türkcü degilim.
Türkcü kelimesi, Arabaci , Takunyaci, Elbiseci gibi bir Terim, bence Küfür etmek!
Ben Solcu, Sagci tanimiyorum. Anlatabildimmi?
Dialogu burada bitiriyorum.
İtirazcılar şöyle demektedirler:
"Türkçülük de ne demek oluyor? Bunlar Türk mü satıyorlar? Sütçü, süt satan demek olduğu gibi bunun manasını Türk satan demektir. Bözle saçma bir düşünce olur mu?
Bu itirazın hiçbir çiddi tarafı olmadığı meydandadır. Çünkü kelimelerin sonuna gelen "ci, cı, cü, cui çi, çı, çü, cu" eklerini, yalnız o nesnenin satılıcılığını göstermez; türlü türlü manalara da gelir. En yaygın ve geniş anlamı ise sevgi, taraftarlık, mensupluk belirtmektedir. Netekim "cumhuriyetçi" ve "kıralcı" kelimeleri cumhuriyeti ve kıralı satan değil, tamamen aksine seven, taraftarlık eden demektir. Bunun gibi "Türkçü" kelimesi de "Türk'ü seven", "Türke taraftar olan" anlamına gelir.
H.N.ATSIZ, Türk Ülküsü, Sayfa 33 Tarih 13 Ekim 1950
Hami Yıldız kardeşim gördüğün gibi sorduğun soruya tam 57 yıl evvel cevap verilmiş...
SultanOfBytez
26.12.06, 17:33
Ne Mutlu ki Türküm
Bazı duygular vardır ki tarifi zordur.
Eğer, İstiklal Marşı çalarken, içinizde köpük gibi kabaran bir duygu ile ay yıldızlı bayrağa bakıp bütün benliğinizle “Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak” diyebiliyorsanız,
Eğer, önünüzden bir ip gibi muntazam bir şekilde geçen askeri birliğinizi, damarlarınızdaki kan sirkilasyonu hızlanarak ve duygusallaşarak, iftiharla seyrediyor, tarihin akışını değiştiren kahraman ordunuzla gurur duyuyorsanız,
Eğer, yaşadığınız bu günleri yaratan, bu uğurda canlarını, kanlarını feda eden atalarınızın nasıl bir özveri içinde davrandığını idrak edebiliyor, tarihinizle ve atalarınızla gurur duyuyorsanız,
Eğer, ülkenizin geleceği için siz de, severek ve isteyerek bazı fedakarlıklar yapabiliyorsanız veya yapmaya hazırsanız,
Eğer, dostlarınızla muhabbet içinde geçen bir gecede şarkıların yanı sıra 'Dağ başını duman almış', 'Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız', 'Çıktık açık alınla', 'Yaslı gittim, şen geldim' gibi marşları da büyük bir zevk duyarak söylüyorsanız,
Eğer, milli maçlarda galibiyet sizi sarhoş edip, malubiyet bir o kadar kimyanızı bozuyorsa,
Eğer, yabancı bir ülkede, daha itibarlı olurum düşüncesiyle kendinizi başka bir ülkenin vatandaşı gibi tanıtmıyorsanız ve her yerde gururla “Türküm” diyebiliyorsanız,
Eğer, ülkenizde yapılan her güzel eseri zevk duyarak alkışlayıp, her tatsız olayda üzüntü duyabiliyor ve iyisiyle-kötüsüyle, eğrisiyle-doğrusuyla, tozuyla, çamuruyla, doğduğunuz ve yaşadığınız toprakları seviyorsanız,
Eğer, Laz'ı, Kürt'ü, Çerkez'i, Musevi'si, Ermeni'si, kültürlüsü-cahili, köylüsü-şehirlisi, düzgünü-üçkağıtçısı, sivili-askeri, ile bir bütün olarak bitlikte yaşadığınız insanları seviyor, iyi ve kötü günleri paylaşabiliyor, kendi insanınızı sıcak ve sempatik buluyorsanız,
Eğer, Atatürk'ün 'Onuncu Yıl Nutku'nu her zaman aynı heyecanla dinleyip, kökünüz nereden gelirse gelsin, inançlarınız ne kadar farklı olursa olsun, göğsünüzü gere gere, “Ne mutlu Türküm” diyebiliyorsanız...
Siz bu ülkenin gerçek sahibisiniz...
Eger kizinizi okula gönderiyorsaniz
evlatlarinizi özgür ve bilimsel düsünmeye ve ögrenmeyi ögretiyorsaniz
vatan sevginizi lafta degil, icraatta gösteriyorsaniz
vatanseverligin disa, sova gerek görmeyen, icten ve samimi bir duygu oldugunu kavriyorsaniz
gercek vatan severligin sembollere gerek duymadigini biliyorsaniz
ISTE O ZAMAN BU VATANI SEVIYORSUNUZ DEMEKTIR.
Amin!
SultanOfBytez
26.12.06, 19:38
Abartmayı Seviyoruz
Evet abartmayı seviyoruz. Hem de çok. Olanları, olmayanları abartıyoruz… Kişileri, kimlikleri abartıyoruz. Yaşam biçimimizi, giyimimizi, kuşamımızı abartıyoruz… Yapılanları yapılmayanları abartıyoruz…Sevinçleri, üzüntüleri abartıyoruz…Gerçekleri, gerçek olmayanları… Başarıları, başarısızlıkları abartıyoruz. Hayallerimizi, umutlarımızı … umutsuzluklarımızı, karamsarlıklarımızı abartıyoruz…Düşünceleri, ideolojileri…Kurumları, kuruluşları.. Konuştuklarımızı, yazdıklarımızı… Sözlerimizi, vaadlerimizi abartıyoruz. Dostumuzu, düşmanımızı abartıyoruz....Hatta kimi zaman kendimizi bile abartıyoruz…
Neye, kime, ne zaman, nasıl, hangi ölçüler içinde tepki vereceğimizi bilemediğimizden, en kolay yolu seçiyor ve sürekli abartıyoruz.
Sonuçta giderek kişiliğimizin ayrılmaz bir parçası haline gelen bu illet, alışkanlığa dönüşüp, bireysellikten sıyrılıp, kamuoyunu yönlendirme sorumluluğunu üstlenmiş olan medyaya da bulaştığında, bazen tehlikeli boyutlara ulaşabiliyor. Olaylara oluşumlara dışardan bakan ya da seyirci sıfatıyla katılan kitleleri şaşırtabiliyor, kafa karmaşası yaratabiliyor, iç dünyasında fırtınalar estirebiliyor, özendiriyor, olanlarla özdeşleştiriyor, düşüncelerde gelgitler oluşabiliyor.
Başta siyasiler abartıyor. Sonra özel-resmi kurumlar kuruluşlar, onların başındaki sorumlular. Sonra medya, sorumluları, yazarları çizerleri, habercileri..vs. Bu alışkanlığın sebep sonuç ilişkilerini irdelemek toplum bilimcilerle galiba biraz da psikologların görevi olmalı diyorum ama, AB’ye girme telaşında ve gayretinde olan Türkiye’deki bu genel abartı alışkanlığının hangi Batı ülkesinde bir benzerinin olabileceğini de düşünmüyor değilim. Hani her şeyi Batıdan örnek alıyoruz da…
Örneğin hangi Avrupa ülkesinde bir belediye, vatandaşa hizmet etmek doğal ve asıl görevi iken, bizdeki gibi halka sözüm ona çalışmalarını duyurmak için bunca parayı reklamlara yatırıp, toplu ulaşım araçlarından tutun da, kentin her yerini afişlerle donatır? Hangi Avrupa kentinde, örneğin sade bir kavşağın açılış töreninde, ülkenin Başbakanı boy gösterir de nutuklar atar? Hangi Avrupa ülkesinde bir Başbakan siyasi sorumlulukların dışında yaptığı ticari ortaklıklarla servetine servet katar? Ya da hangi bakan, başbakan ya da bir siyasetçi kızının oğlunun düğünü için dünyayı ayağa kaldırır? Ve hangi Avrupa ülkesinin ciddi görünümlü medyası bu ve benzeri haberleri günlerce abartılı manşetler, sözcükler, makaleler köşe yazıları ile sayfalarını donatır?..
deryatulga
06.01.07, 01:29
Ey ehl-i vatan: Otur yerine! http://medya.zaman.com.tr/zamantryeni/pics/yazarlar-detay/aturanalkan.jpg A. TURAN ALKAN
06/01/2007
Milliyetçi diskurun iki parti arasında kavga sebebi olmasına mim koyalım; miras kavgası yapar gibi milliyetçi edebiyatı sahiplenmek, netice itibariyle bu cins propagandalara muhatap kalarak siyasi tercih belirtecek insanları hafife almak değil midir?
"Sana bir iki milliyetçi nutuk çekersem, icabında balmumu gibi yumuşar, demir gibi sertleşirsin ey halkım" hesabında halk, hakarete uğrayan vaziyetindedir; çünkü o halkın hissi davranacağı, âmiyâne tâbirle nihâi tahlilde "ayranının kabaracağı" hesab edilmektedir. İşte bu yüzden, "Kurban olam yıldızına ayına" afişi ile, "Kıbrıs'ta ikiyüz yetmiş bin kilometrekarelik toprak haraç mezat satılıyor" lâfının nazarımda pul kadar itibarı bulunmuyor. Bu retorikte "millî" duruştan eser yoktur, "milliyetçi" babalanmalar vardır çünkü.
"Vatan tehlikede" sloganı, Fransız İhtilâli ve ertesinde Jakobinler'in kitleleri kışkırtma sinyaliydi. II. Meşrutiyet'te İttihatçılar bu sloganı "Kalkın ey ehl-i vatan" diye Türkçeleştirdiklerinde devrin muhaliflerinden biri bu sloganla şöyle dalga geçerken yerden göğe haklıydı: "Kalkın ey ehl-i vatan dediler, kalktık, sonra baktık ki yerimize oturmuşlar!"
Türkiye'de demokrasi kültürünün yerleşiklik emârelerinden en belli başlısı, partiler milliyetçi sloganlarla birbirine hamle ettiklerinde halkın kendini hakarete uğramış saymasıdır; görünürde tersi oluyor: Kim daha fazla milliyetçilik sosu kullanırsa, onu makbul görmek gibi genel kabul söz konusu.
Milliyetçiliğin kendine rakip saydıklarıyla mücadele tarzı tahripkârdır; ama aynı kulvarda yarışan iki milliyetçi kavrayış arasındaki rekabet, ilkinden daha çok enerji telef eden bir çatışmayı körükler; bu tarz mücadelelerde seviye yerde sürünmeye mahkûm.
Milliyetçiliği iç siyasette kullanmayı kendinize hak gördüğünüzde şöyle bir mevzilenme düzenine girmek zorundasınız demektir: Siz en iyisiniz, millîsiniz, memleketi en çok seven, en çok düşünen sizsiniz. Ötekiler ise gayrı millî, hatta -mefhumun muhalifinden hareketle- millet düşmanı, hafif tâbirle beynelmilelci, daha ağır ifâdeyle vatan haini! Eğer ortada vatan haini yoksa, icad etmek zorundasınız: "Filancalar, şu şu gerekçeyle vatan hainidir; biz ise memleket ve millet âşıkıyız" diyeceksiniz!
Siyaseti milliyetçi bir edebiyat üzerine kurmanın en büyük "fayda"sı şu: Siz, esasen en milliyetçi ve vatanperver olduğunuz için sizden beklenen yegâne görev, hainleri safdışı etmektir; onun üstüne bir şey yapmanız, projeli ve vizyonlu siyaset tarzı takib etmeniz artık gerekmez. Siz bir hayalet avcısısınız; göreviniz hayâlet kovalamaktır. İşin tuhafı bu hayâlet takımı (Komünistler, Masonlar, Dönmeler, Kozmopolitler, Türklük ve İslâm düşmanları, bölücüler, şeriatçılar vs.) hiç azalmaz, tükenmez, kökü kurumaz; biri batar, öteki çıkar. Gâfil durmaya gelmez; su uyur düşman uyumaz!
Yani bu tip siyaset en kolay siyasettir; en ucuz siyasettir; işin fenâsı hazarda da seferde de işe yarayan çok fonksiyonlu İsviçre çakısı gibi bir siyâsettir. Rahmetli Osman Bölükbaşı, milliyetçi siyâsetin, nasıl ancak hîn-i hâcette el atılması gereken, tehlikeli ve olağan zamanlarda tahammül edilmez bir tabiat sergilediğini "Deprem Çadırı" benzetmesiyle pek veciz izah etmişti; deprem çadırı, olağanüstü zamanlarda, daha açık ifadeyle millî felâket günlerinde altına sığınacağınız bir yerdir; sair zamanda câzibesi yoktur.
Âkif'in "Allah bu millete bir daha İstiklâl Marşı yazdıracak günleri göstermesin" dediği kötü günler yani...
İşin fenâsı, böyle yazılar kaleme almanın getireceği sevimsiz yanlış anlamaları tek tek tashih etmek mecburiyetidir; bu ülkede siyasi milliyetçiliğin suistimâlini eleştirmenin, milliyetçilik düşmanlığı ile aynı hesaba geldiğini zannedenler hiç de az değildir çünkü.
CHATinCEViZ
05.03.07, 21:17
http://www.millethaber.com/images/stories/cumhur-2.gif Cumhur BULUT
03.03.2007
Hem meþru, hem mahkûm; hem mücrim(1) hem de masum… bir kavram için karmaþýk bir hal… Önüne gelenin bir deðer biçmeye kalktýðý ve dahi sýnýr koymaya çalýþtýðý sosyal-siyasi bir meseledir Türk milliyetçiliði.
Baþý sýkýþan ona sarýlýr; sýðýnýr, ne büyük bir kuvvet olduðunu savunur. Rahata eren de evvela ondan kurtulur, kötülüðünden dem vurur! Meþhurumuz bu bakýmdan biraz gizemli, biraz çeþitli, fazlaca kuvvetli, þaþýlacak derecede caydýrýcý ve bir o kadar da dertlidir…
Mevhum esasen hepimizin aþinasýdýr. Kapý komþumuz gibi tanýdýk; bizden ve bildik! Fakat bazen muðlak ve uzak görünür. Her halde aramýzdaki bu ilginç münasebet izaha çalýþacaðýmýz meselenin zorluðunu ortaya koyacaktýr.
Önce Millet!
Sözlükler milleti tarifte cömert davranýyor. Genetik, etnolojik, zoolojik ve sosyolojik disiplinler tekmili birden tek manada cem oluyor. Ýzah bu noktada zorlaþýyor. Kerameti burada olsa gerek: Hepsi birden bu isimde buluþuyor! Kökü Ýbranice: “mil”, konuþmaktan geliyor. Bize Arapça’dan intikal. Ýlk defa son dönem Osmanlý aydýnlarý(2) sayesinde tanýþýyoruz meþhurumuzla. Fransýzca “national”ýn yerine milleti ikame ediyorlar. Ama kimin ilk defa kullandýðý bilinmiyor. Hazret, fikri sahamýzýn gerçek padiþahý.(3)
Fikri sahamýz dedik ya; çok geniþ bir alan! Referansa göre tarifi de muhtevasý da deðiþiyor. Gökalp’in önceliði baþka, Yahya Kemal’in ona keza… Atsýz’ýn akdemi(4) tarihi romantizm, Nurettin Topçu ve Yusuf Akçura; toplumcu. Gaspýralý ufuk!… Meselede Peyami Safa; doyurucu… Taþer, tasavvufçu… Yurdakul þair… Erol Güngör; mest edici, Atatürk ve Baþbuð Türkeþ’te ise tarif; siyasi ve hepsi!... ve daha niceleri; eskileri ve yenileri.
En iyi tarifi Gökalp yapýyor
5) “Millet, ne ýrkýn, ne kavmin, ne coðrafyanýn, ne politikanýn ne de iradenin belirlediði bir topluluk deðildir. Millet, dilce, dince, ahlakça ve güzellik duygusu bakýmýndan ortak olan, yani ayný terbiyeyi almýþ fertlerden oluþan, bir topluluktur. Türk köylüsü onu (dili dilime uyan, dini dinime uyan) diyerek tarif eder”
Bütün tariflerin menbaðý ve nüvesi bu. Dil, din, ahlak ve terbiye… Her milletin millet tarifi de buna göre þekilleniyor. Ýnanç birliði, ülkü birliði, kader birliði bu temel üzerine oturuyor.
Millet, esas itibariyle sosyolojik bir tabir. Tarih olgunlaþtýrýyor onu. “Geçmiþi bir olmak” müþterekleri artýrýyor, zenginleþtiriyor. Ýnsanýn hemcinsleriyle birlikte yaþama mecburiyeti tarih süzgecinden geçerken milleti oluþturuyor. Bu bir tekamül…
Ýnançlarýn da milleti manalandýrmada etkisi var. Batýlýlarýn ve Yahudilerin tariflerinde istinat “ýrk”. Bu bizim çok dýþýmýzda. Ýslam, “ýrk” ve “ýrkçýlýk” tabirlerine düþman. “Ýnanalar kardeþtir”(6) buyuruyor Kur’an. Ayný surenin müteakip ayetlerinde konu vuzuha kavuþuyor: “…kavim kavim yarattýk”(7)… Ýþte Rum Suresi 22. Ayet; “…insanlarýn dillerinin ve renklerinin ayrý oluþu Allah’ýn varlýðýna delildir” hükmünü veriyor. Dahasý Kur’an-ý Kerim’de tam onbeþ yerde geçiyor “millet”. Demek ki, millet sosyolojik olmasýnýn yanýnda ayný zamanda bir ilahi takdir!
Þu halde, ilahiyat, tarih ve sosyoloji ilimleri kesin bir hüküm ortaya koyar ki, o da arz üzerinde yaþayan bütün insanlar “milletler” olarak hayatlarýný sürdürmektedirler.
Bütün bu sebeplerden dolayý biz Türkler, milletin tarifini yaparken, hem inancýmýz gereði hem de tarihi birikimimizden dolayý kendimize mahsus ifadeleri ortaya koyarýz. Bize göre asýl olan; ayný duygu ve düþüncede bir araya gelmektir. Dil birliði, soy birliði, ülkü birliði, kader birliði, kültür birliði bu toplamýn parçalarý. Duygu ve düþünceleri þekillendiren ise inanç sistemidir.
Þimdi Türk!
Bir zorluk da burada! Milletimizin özel ism-i sýfatý. Türk hem isim hem sýfat. Ýsmin ne zaman doðduðu kesin olarak bilinmemekle beraber manalarý hususunda çokça tespit bulunmaktadýr.
Tarihte “Türk” adýný taþýyan ilk devlet “Göktürkler”. Fakat bu isim nereden gelmiþtir? Arap tarihçisi El Mesudi: “Türkler, Nuh peygamberin üç oðlundan Yafes’in soyundandýr” diyor. Tac-üt Tevarih yazarý Hoca Saadeddin Efendi dahil bütün Osmanlý vakanüvisleri(8) bu görüþü benimsiyor.
Gökalp, “Türk” adýnýn, töreli; yasasý olan anlamýna geldiðini düþünüyor. Çin kaynaklarýnda Tu-ku-e: miðfer, baþý koruyucu manasýnda geçiyor. Hint kaynaklarýnda “Turukha” oluyor. Rivayetler çeþitli. Proto kavimler döneminde “Türk” diye bir kabilenin olup olmadýðý ise bilinmiyor.
Fakat en gurur verici izahý Kaþgarlý Mahmut yapýyor: “Türk adýný bize Tanrý vermiþtir.” Mesnedi bir Had-i Kuds-i(9). “Allah buyuruyor ki; Benim ordum vardýr, O’na Türk adýný verdim ve onlarý doðuda yerleþtirdim. Her hangi bir kavme karþý gazaba gelsem bu ordumu onlarýn üzerine sevk eder ve onlarý helak ederim.” Ne büyük bir onur!
Bu bize yeter. Kaþgarlý Atamýz manasýna ekliyor: “güçlü, kuvvetli, güzel ve çað.” Her þeyi ve milletleri yaratan Allah onlarýn isimlerini de verir elbette! Ýmâni bir mesele bu. Her þartta inançta birlik. Millet, sosyolojik bir yapýnýn adý. Türk, saf ve temiz imanda birleþenlerin adý. Ýmandan kasýt: Ýslam inancý. Her ilahi din ilk geldiði hali ve ismiyle Ýslam. Türkler ise tarih boyunca her daim bu inancýn mensubu. Tarih þekillendirmiþ onu. Kader pekiþtirmiþ. Hedef birliði Çin Seddi’nin önünde de, Viyana kapýlarýnda da, Çanakkale’de de ayný. Coðrafyalar, ülkeler dize gelmiþ. Ayný dille kavilleþilmiþ; ayný bedii eserleri vermiþ. Vel’hasýlý kelam; Türk doðmuþ, Türk olmuþ…
Nihayet Türk Milliyetçiliði!
Türküz Türkler yoldaþýmýz
Hesaba gelmez yaþýmýz
Nerde olsa savaþýrýz
Türküz türkü çaðýrýrýz
(Aþýk Veysel)
Millet tarifi her millete göre deðiþtiði gibi “milliyetçilik” tarifleri de farklý. Bu fark inanç sistemlerinden doðar. Din bir bakýma insaný sýnýrlayan sistemin adý. Azgýnlýk ve aþýrýlýklara karþý ilahi bir kontrol.
Hýristiyan Batý alemine ve Yahudiler’e göre milliyetçilik, “ýrkçýlýk”. Nazizm ve Faþizm bunun göstergesi. Emperyalizm, yani sömürü onlarýn ürünü. Dünya tarihi bunun parametresi!
Tüm batý ýrkçýlýk yönünden sabýkalý. Kendilerini “üstün ýrk” addediyorlar. Zenciler köle, Müslümanlar kafir! Sömürülmeli ve yok edilmelidir. Ýþte yaþadýklarýmýz ve okuduklarýmýzýn hülasasý.
Yahudiler ise daha vahim ve vahþi bir inancýn sahibi: “…Çünkü sana kulluk etmeyen millet harap olacak. Ve seni sýkýþtýranlarýn oðullarý sana eðilerek gelecekler ve seni hor görenlerin hepsi senin ayaklarýnýn tabanýnda yere kapanacaklar ve sana Rabbin þehri 'Ýsrail Kuddüsunun Sionu', diyecekler. Ve milletlerin sütünü emeceksin ve krallarýn memelerini emeceksin.”(10) Muharref Tevrat bunun gibi birçok vahþi emperyalist bölümle dolu.
“Küfür Tek Millettir” diyor Peygamber efendimiz (s.a.v). Dünya tarihi milletler mücadelesinin arenasý. Mücadele sonsuza dek sürüp gidecek. Bâtýlý hakim kýlmak isteyen milletlerle Hak’ý hakim kýlmak isteyen milletler arasýnda!
Ýslam dayanýþma dini. Onun çerçevesi içinde Hz. Bilal-i Habeþi de bir, Hz. Ebu Bekir de. Üstünlük Allah’a yakýnlýkta! Ölçü belli: gidenler bilir, her Cuma namazýnda imam efendi okuyor ayeti: “Þüphesiz Allah adaleti, insanlara iyilik etmeyi, akrabaya, bakmayý emreder. Hayasýzlýðý, fenalýðý, azgýnlýðý yasaklar, tutasýnýz diye size öðüt verir…”(11) Ayet’degeçen akrabamýz kimdir? Geniþ manada millet. Azami müþtereklerde bir araya geldiðimiz, tarihin yoðurduðu, kültürel kodlarýmýzýn ayný olduðu insanlar. Açken tok yatamayacaklarýmýz! Zulüm görürken sessiz kalamadýklarýmýz! Kapý komþumuzdan baþlayarak Doðu Türkistan, Kerkük, Bosna, Karabað ve Batý Trakya’da yaþayan soy, dil ve din kardeþlerimize kadar… Dünyayý ayný gözle gördüðümüz insanlar.
Milliyetçilik bir þuur meselesi. Bir üst merhale. Ýlkönce “millet olduðunu fark edeceksin” “ötekinden farklý” olduðunu idrak edeceksin. Öteki kim? Milletler mücadelesinde seni yok etmek isteyen; günü geldiðinde vatanýný iþgal eden, temsil ettiði deðerler bakýmýndan seninle çatýþan/savaþan milletler. Ýngiliz, Rus, Alman, Fransýz, Arap, Ýtalyan, Yahudi…
Bu bir gerçek! Bu savaþ sonsuza dek sürecek! Sen kendini müdafaa edeceksin. Her dem olduðu gibi meþru bir müdafaa! Her millet bu mücadelede üzerine düþeni yapýyor. Hayatýný idame ettirmek için politikalar üretiyor. Gerekirse savaþýyor.
Türk milleti bu savaþta istese de istemese de var! Bizim dýþýmýzdakilerin tarihi düþmanýyýz. Varlýðýmýz ve temsil ettiklerimiz potansiyel düþman. Batýlý bizi bu gözle görüyor. Sarýlacaðýmýz tek dal Türk milliyetçiliði. Sýnýrlarý da ülküleri de belli olan bir milliyetçilik bu!
Büyük ve çok yönlü bir taarruz altýndayýz. Parçalanmak, yokedilmek isteniyoruz. Tarih ve yaþadýklarýmýz buna þahit! Kuvvetli bir idrak gerek. Cumhuriyeti kuran milletin adý: Türk! Fakat Türk milliyetçiliði mahkum! Kurumlar Türk: Lakin Türk milliyetçiliði mücrim!
Bu arada çeþitleriyle de tanýþtýk! Oysa biz bir tek Türk milliyetçiliði var sanýyorduk! “Kafatasçý Milliyetçiliði”, “Hizmet Milliyetçiliði”, “Pozitif Milliyetçilik” ve “Falancý Milliyetçilik”ler de türedi. Hem de ben de milliyetçiyim diyenler yaptý bunu!(12)
Türk Milletinin malýný ve deðerlerini pazarlayanlar “Hizmet Milliyetçisi” bunlara alkýþ tutup bizi “mahkum” etmek isteyenler “Pozitif Milliyetçi” biz ise “Kafatasçý Milliyetçisiyiz”.
Çok görmemek lazým. Vaktiyle “Milli Þef” unvanlý bir baþbakan sýrf Almanlara karþý savaþý kazanacaðýný anladýðý komünist Ruslara þirin gözükmek için Türk Milliyetçilerini mahkum etmiþti! Tabutluklarda Alman malý iþkence aletleriyle “ýrkçýlýk” suçlamasýyla zulmedildi edildi onlara. Ýronisi burada!(13)
Türk milliyetçiliði büyük bir güce sahip. Çünkü öznesi çok kuvvetli: Türk milleti. Mesele bu gücün farkýna varýp harekete geçirmek.
Türk milliyetçiliði bu topraðýn çocuklarýnýn hakký. Özmalý... Varlýk, birlik ve ebed fikrimiz ancak onunla ayakta durabilir. Yoksa ne þahsi ne de milli bir gelecekten söz edemeyiz.
Nesl-i hâzýra(14) büyük görevler düþüyor. Zaten her yönüyle bir kýskacýn içine alýnan Türk milletine ve deðerlerine sahip çýkýlmalý. Sevgiden baþlamalý her þey. Bütün deðerlerimize sahip çýkmalýyýz. “Sevgi delil ister” diyor bir gönül adamý.(15) Delilimizi ortaya koymamýz gerek.
Þifre belli; “milliyetçi, muhafazakar, mukaddesatçý ve demokrat.” Mazi birliðimiz, Ati ülküsünde ancak bu minval üzerinde Türk milliyetçiliði üzerinden þekillenir.
Fakat önce insan. Bizim insanýmýz. Adý saný Türk olan Türk milleti.
Dipnotlar
1 Mücrim: cürüm iþleyen suç iþleyen. suçlu
2 Jön’ Türkler, Genç Türkler, Ýttihatçýlar vs.
3 Saðlam bir kaynaktan öðrendim. Kaynak: Erkan ÞÝMÞEK
4 Akdem: Önceliði olan
5 Bu arada teoride Gökalp’çi olduðumuz ortaya çýktý.
6 Hucurat Suresi 10. Ayet
7 Hücurat Suresi 13. Ayet
8 Vakanüvis: Bir bakýma tarihçi. Olaylarý kayda geçiren manasýnda.
9 Hadis-i kuds-i: Dini terim. Peygamber Efendimizin kaynaðý Allah’tan olan sözü. Hadislerden ayrýlan vasfý hitabýnda. “Allah Buyuruyor ki,” diye baþlýyor.
10 Muharref Tevrat: Ýþaya Bölüm 60/10
11 Nahl Suresi 90. Ayet. Hutbeden sonra hem de Türkçe okuyor imam efendi. Öðüt alalým diye!!!
12 Bunlardan biri Baþbakan sýfatýný taþýyor, diðeri Milliyetçi aydýn Mümtazer Türköne! Ýsmet Berkan’ la ayný kafadan
13 Bizzat Reha Oðuz Türkkan’dan dinlemiþtim!
14 Nesl-i Hâzýr: Þimdiki nesil
15 Mehmed Deniz Kýnýklý.
CHATinCEViZ
05.03.07, 22:50
Bilmukabele asil ben size sagduyunuz icin tesekkür ederim.
Türk Milliyetciligini Almanin Nazi veya Italyan Fasist degimleriyle yana yana kullanan zihniyet okuyup derin derin düsünmesi dileklerimle...
Sevgi ve Saygilar...
Türk milliyetcileri, birilerine "inat" olsun diye..."kinle" beslenen "ideoloji" degil. Milletinin "öz cevheri" barindiran "bedenden" yükselen "asli ruhudur".
Ve bu ruhun mayasi "sevgi ve asktir".
Ne almanin "nasyonal-sosyalizm" safsatasi nede italyanlarin "fasizm" hezeyanlari...Hic biri Türk milliyetciligi ile bagdastirilamaz.
eyup_gokhan
07.03.07, 15:43
Millethaber'den komþum Cumhur Bulut böyle güzel yazýlarla bize mutluluk veriyor...
"Milliyetçilik" ile ilgili belli baþlý suçlamalar var. Bu suçlamalar hakkýnda bazý cevaplardan müteþekkil bir yazý hazýrlamýþ ve çeþitli yerlere sumuþtum. Belki yurt dýþýndaki aðabeylerimize, kardeþlerimize de lazým olur diye gönderiyorum. Uzundur, haberiniz olsun... (ilk bölüm)
1- Osmanlý'da ilk olarak Türkler milliyetçi oldular. Diðer milletlerin milliyetçiliðini Türk milliyetçiliði tetikledi. Osmanlý'yý yýkan da Türk milliyetçiliðidir.
Yunanlýlar, Sýrplar, Bulgarlar, Arnavutlar tüm güçleriyle milliyetçilik yaparken ajitasyon dayanaklarý "Türklerin boyunduruðu altýnda olmak" ve "baðýmsýzlýk hakký" idi. Dýþarýdan hem siyasî, hem iktisadî hem de dinî destekler alarak faaliyetlerini sürdüren ayrýlýkçý azýnlýklar, Fransa ve Ýngiltere'nin "daha fazla özgürlük ve reform" baskýlarýndan da güç alýyorlardý. Bu arada Türkler, devletlerinin Avrupa, Rusya, basiretsiz bürokrasi ve içerideki ekalliyetlerin eliyle eritilmesini izlerken, "kendilerini" keþfettiler. Avrupa ve Rusya ile yapýlan savaþlar, içerideki azýnlýklarýn baðýmsýzlýk talepleri ve ekonomik sýkýntýlar, "asli unsuru" ister istemez "biz" ve "onlar" farkýndalýðýna itti. En son (Türkler'in dýþýndaki milliyetçilerde son milliyetçiler Araplar'dýr) Türkler kalmýþtý ve nihayet onlar da milliyetçi oldular. Fakat içlerindeki "kavim merkezli" milliyetçilik fikirlerini diðer etnik unsurlar gibi açýk etmeyi bile "devlete zarar verir" kaygýsýyla "ertelediler". Rýza Nur (gibi ýrkçý bir adam bile), "Hayatým Hatýralarým" isimli eserinde bu durumu kendi penceresinden tarif eder: "Türk ülküsü için ölüyorum, fakat bu ülküyü içimde gizli bir çanak gibi saklýyorum ve ondan kimseye söz etmiyorum. Biliyorum ki böyle yapsam (açýk etsem) bu hareketim diðerlerinin (ayrýlýkçý etnik unsurlarýn) gizli fikirlerini meþrulaþtýracaktýr.Ve bu da devletin parçalanmasý, tükeniþi anlamýna gelecektir". Bu erteleme çöküþün kaçýnýlmaz olduðu noktaya kadar kýsmen sürdü.
Yukarýda bahsedilen farkýndalýkta, ardýndan da milliyetçiliðin yüksek sesle dile getirilmesinde Rusya'nýn dolaylý etkisi büyüktür. Rusya'nýn iþgal ettiði Kýrým'dan Anadolu'ya gelen Tatarlar, sonralarý Kafkaslar'dan gelen Nogaylar, "Türk nüfusu" meselesinin altýnýn çizilmesine sebep oldu. Rusya'nýn Orta Asya'yý istila etmesiyle Osmanlý Devleti'nden yardým isteyen "Atayurt" Türkleri de Devlet-i Aliye'nin Dýþ Türkler meselesine olan dikkatini arttýrdý. Hatta bu talebe karþýlýk, Kaþgar'a asker dahi gönderildi. Rusya etkisi bunlarla da sýnýrlý kalmadý. Gerek istilaya uðramýþlýðýn refleksif uyandýrýcýlýðý, gerekse geliþmekte olan Rus milliyetçiliðinden esinlenmeler Osmanlý'ya sýðýnan Türk Aydýnlarý'nýn beraberlerinde Türk Milliyetçiliklerini getirmelerine vesile oldu. Rusya'dan Osmanlý Türkiye'sine Dýþ Türk göçü, Ekim Devriminden sonra da devam etti.
Ticaretteki ekalliyet hakimiyeti de Türk milliyetçiliðini ciddi manada tetiklemiþtir. Savaþlardan elde ettikleri topraklarý süren Müslüman Türkler, yýllar boyu babadan oðula devam ettirdikleri çiftçilikten baþka mesleklere yoðunlaþmamýþlardý. Sanayi devriminden sonra toplumun ve devletin ihtiyaçlarý deðiþmiþ, maðlubiyetle sonuçlanan savaþlar devlete ve dolayýsýyla halka iktisadi yükler bindirmiþti. Özellikle Yahudiler'in, Rumlar'ýn ve Ermeniler'in azýnlýk psikolojisiyle cemaat içi dayanýþmayý ciddiye almalarý, çiftçilik geleneðinden gelen Türklere mukabil, nesillerdir ticaret geleneðini sürdürmeleri onlarý zaten ticarette cazibe merkezi haline getirmiþti. Bu duruma Avrupalýlarýn yalnýzca ekalliyetlerle ticaret yapmaya baþlamalarý da eklenince; mülk sahibi Türkler baþta olmak üzere, azýnlýklarýn ticarî hakimiyetinden maddî-manevî zarar gören tüm Müslüman Türkler þikayet etmeye baþladý. Bu þekvalarýn Türk Milliyetçiline dönüþtüðünü, en azýndan var olan Milliyetçiliði pekiþtirtiðini söylemek yerinde olur.
Tüm bu geliþmeler ile filizlenen Türk Milliyetçiliði fikrinin ilk savunucularý, "Osmanlý'nýn bekasý için Türk Milliyetçiliði" konusunun üzerinde çalýþtý. Onlara göre tehlike gitgide büyüyordu ve devleti muhafaza etmek için Milliyetçilik tek çözümdü. Zamanýn milliyetçi aydýnlarýnda görüþ farklýlýklarý elbette vardý. Örneðin kimi Panturanizm fikrini fazla romantik buluyordu, kimi ise Osmanlý'nýn kurtuluþunu büyük bir Turan Devleti iþlevi görmesine baðlýyordu. Vatan uðruna ölmek fikrini iþleyerek merkezinde Türk unsuru olan Osmanlý'ya duygusal baðlarýn artmasýna uðraþanlar da vardý, millet kavramýný kavim ile özdeþleþtirmeyip etnik sýnýrlarýn dýþýnda ele alan da. Fakat ilk Türk Milliyetçileri'nin Osmanlý zamanýnda "Devlet'i yýkmak" gayesi güttükleri söylenemez. Çünkü Türkler kendilerini zaten devletin doðal sahibi olarak görüyorlardý.
2- Resmi ideolojinin temel dayanaðý milliyetçiliktir. Milliyetçi olup da resmi ideolojinin, sistemin karþýsýnda olmak mümkün deðildir.
Bu iddia “milliyetçilik” kavramýnýn içini birbirinden farklý algýlamalarla dolduran farklý akýmlarýn mevcudiyetinden kaynaklanan karmaþýk bir milliyetçilik ortamýnda kulaða mantýklý gelmektedir. Fakat iþin aslý bu deðildir. Saflarý netleþtirmek için tasnif yapmak yerinde olacaktýr. Üç ayrý “Türklük” tanýmý ve fraksiyonlarýný saymazsak en az beþ ayrý “milliyetçilik” algýlamasý sayýlabilir.
Söz konusu “Türklük”lerden birincisi, yasalarýmýzda T.C. vatandaþý olanlara verilen addýr. Yakýnda buna “Türkiyelilik” de denilebilir(!). Bu Türklüðe Türkiye Cumhuriyeti vatandaþý bir Yahudi de, bir Ermeni de dahildir. Ýkincisi etnik köken itibarý ile Türklüktür ki, Türkiye Cumhuriyeti vatandaþý olmayan dýþ Türkler de buna dahildir, Toros daðlarý eteklerinde yaþayan bir köylü de. Üçüncüsü ise bir tavrýn, bir mefkurenin takipçiliðidir. Osmanlý'nýn varisiliðini üstlenmektir. "Veliyyun külli mazlumîn" gibi, “Ýlay-ý Kelimetullah için Aleme Nizam verme” gibi misyonlarý gütmektir, en azýndan bunlarý güdebilme ümididir.
Adý konmamýþ, siyasal literatüre eklenmemiþ olan, tarihi misyonda, baþka bir deyiþle ülkemizde halen milliyetçiliðin ana damarý konumunda olan “Türklük tavrý”nda bir kýrýlma olmamýþtýr. Günümüz milliyetçiliðinin çekirdeði olan bu misyonun, þuurun, neredeyse bin yýla yakýn bir derinliðinin olduðu muhakkaktýr. Buna mukabil geçen asýr ismi konmuþ “Türk milliyetçiliði” fikrinde tarih içinde çeþitli kýrýlmalar olmuþtur. Bu kýrýlmalarýn hepsi menfidir, yahut hepsi müsbettir þeklinde genellemeler yanlýþ olacaktýr. 19. yüzyýldan itibaren adý Türk milliyetçiliði diye anýlan fikir akýmýnýn yansýmalarý, konjonktürün ve savunucularýnýn elinde o anki kalýbýnýn þeklini alabilmiþtir.
Osmanlý’da milliyetçiliðin adý konmuþ bir fikir olarak doðmasýný ve geliþimini birinci maddenin altýnda izah etmiþtik. Cumhuriyet'in ilanýyla beraber, hem kuvvetli bir irade karþýsýnda kiþiliksizleþen bazý Osmanlý Aydýnlarý, hem de milliyetçilik fikriyle geçmiþten gelen bir baðý hatta milliyetçiliðe dair yeterli donanýmý olmayan yeni idareciler bu yükselen deðeri yeni ideolojiyi onaylama aracý olarak kullanmýþlardýr. Her kapýyý açan maymuncuk vazifesi gören “milliyetçilik” kavramý, seküler elitin de kullandýðý bir enstrüman olmuþtur ve Batýcýlýðýn bir aracý haline gelmiþtir.
Türk Milliyetçiliði denince akla ilk gelecek isimlerden olmayan, hatta milliyetçi kitleler tarafýndan pek de sevilmeyen Ýsmet Ýnönü'ye göre "Türk Milliyetçiliði Osmanlý'dan kurtuluþ hareketidir".
1930 yýlýnda Türk Ocaklarý Merkez Binasý’nýn açýlýþýnda konuþan Hamdullah Suphi, “Milliyetçi Nesil Samimiyetle, kanaatla garpçýdýr.” der ve ekler; “Anadolu Ýstiklal Mücadelesi, Asya’nýn bu köþesinde vatan istiklali kadar Türk’ün garpçýlýk emellerini müdafaa etti. Karþýmýzdaki Avrupa ordularý ne gariptir ki Avrupalýlýðýn mümessili olan yepyeni, mücahit bir zümreye karþý dolayýsýyla, hilafetle beraber Þeraiti müdafaa ediyordu. Biz yenilseydik, Avrupalýlýk maðlup olacaktý. Biz kazandýk, Avrupalýlara karþý garp fikirlerini, garp esaslarýný muzaffer kýldýk. Türk Ocaðý dasitanî Anadolu mücadelesinin bu ruhunu kendine bir esas tanýmýþtýr.”
Daha bunlar gibi pek çok örnek verilebilir. Verilebilecek örneklerin tamamý da “resmi ideoloji milliyetçiliði”nin tezleri hükmündedir. Evet, Türkiye’deki milliyetçilik kavramýnýn içi genel kabul gören tek bir algýlanýþ biçimiyle doldurulmamaktadýr. En azýndan beþ ayrý söylem vardýr. Bunlar;
1. Mukaddesatçý (muhafazakar) milliyetçilik
2. Resmi Ýdeoloji milliyetçiliði
3. Ulusal solculuk (sol milliyetçilik-Galiyefizm de denir)
4. Etnisist milliyetçilik (ýrkçýlýk)
5. Liberal Milliyetçilik
Þeklinde tasnif edilebilir.
Geçen asrýn baþýnda seyahatine "ismen" baþlayan Türk Milliyetçiliðinin yaklaþýk yüz yýlda kat ettiði mesafeyi görmek isteyen önce bir karar vermelidir: "Hangi çizginin izini süreyim ?" Zira taraftarlarýnca "milliyetçilik" olarak tanýmlanan en az dört yahut beþ "þey" mevcuttur. Bu "þeyler" zamana ve zemine göre kendi aralarýnda geçiþkenmiþ gibi gözükse de; vasýtalarý, istikametleri, menzilleri birbirinden çok farklý, hatta kimi zaman bir diðerine mani olacak niteliktedir. Ancak geçiþkenlikleri seyrek olan türler dýþýnda, sýk olan hatta birbiriyle karýþtýrýlan milliyetçilikler de vardýr.
Milliyetçilikler arasýnda belki de en geçiþken olanlarý "Resmi Milliyetçilik" (Atatürk Milliyetçiliði) ile "Sol Milliyetçilik" (Ulusal Solculuk) türleridir. Temel benzerlik her ikisinin de (kurucu-kurtarýcý olarak vitrine koyulan Atatürk imajýna dayanmalarý haricinde) laiklik ve seküler humanizmi merkeze koymalarý ve "millet-ulus" kelimelerinin içini doldurmaya 1923 ile baþlamalarýdýr. Bu milattan itibaren de "Milli Ýrade"den seküler elitin ihtiyarýný anlamalarýdýr ki, "Mukaddesatçý-Muhafazakar" ve "Liberal" milliyetçiliklerle en önemli anlaþmazlýklarýn biçimsel olarak göze çarpmasý bu kabulden ileri gelmektedir. Ele aldýðýmýz bu iki türün sýkça görülen geçiþkenliðine raðmen aralarýndaki farklar benzerlik maddelerinden daha fazladýr. Bu da gösteriyor ki, az sayýdaki benzerlikler, çok sayýdaki farklýlýklardan daha yoðun, daha aðýrdýr.
Resmi Milliyetçilikte bulunan mutlak otorite anlayýþý ve tartýþmasýz sadakat beklentisi, "sistem" ile bir küsüp bir barýþan Kemalist Sol'da (namý diðer Ulusal Sol'da) konjonktüreldir. Ayrýca Ulusal Sol'un zaman zaman (sosyalizm ortak paydasýnda) milliyetçilik karþýtý, hatta azýnlýk milliyetçisi çevrelerle kol kola yürümesine karþýn; Resmi Milliyetçilik, çizgisini ufak sapmalar dýþýnda devam ettirmektedir. Resmi Milliyetçilik, geliþim þartý kabul ettiði Batýlýlaþmayý "Milli Ülkü" olarak görürken; Ulusal Sol için geliþim, "yerli bir sosyalizm anlayýþýyla" mümkündür. Böyle farklýlýklarýn en önemli sebebi, Resmi Milliyetçilik dediðimiz kavramýn hamisi ve banisinin "devlet" deyince ilk akla gelen TSK olmasý, buna mukabil Sol Milliyetçiliðin daha çok siyasi çevreler ve "aydýnlar" tarafýndan inþa ve idare edilmesidir. Bugüne geldiðimizde, her iki türün savunucularýnýn kendi milliyetçiliklerinin kökenleri, sebep-sonuç iliþkileri hatta mahiyetleri hakkýnda teferruatlý bilgilere sahip olmadýklarýný söylemek yanlýþ olmaz. Dolayýsýyla söz konusu geçiþler çoðu zaman bilinçli hamlelerden ziyade refleksif beraberliklerdir.
Bu iki türün mukaddesatçý, muhafazakar milliyetçilikle geçiþken olduðunu söylemek mümkün deðildir. Sayýlan milliyetçilik türlerinden birincisinin münevverleri, naslarý, sloganlarý ve kitle profili resmi milliyetçilik ve ulusal solculuk ile neredeyse taban tabana zýttýr. Kavmiyetçilik, unsuriyetçilik, ýrkçýlýk gibi kavramlarla bu tarz (müsbet) milliyetçilik karýþtýrýlmamalýdýr. Milleti millet yapan beþ ana madde vardýr ki, bunlar Din birliði, dil birliði, ortak tarih þuuru, mutlulukta-tasada birlik ve ortak iktisattýr. Bu beþ ana madde hususunda bile savunduðumuz milliyetçilik ekolü diðerleri ile çeliþmekte, çatýþmaktadýr.
Ülkemizde geniþ kitleler tarafýndan tahkiki ya da taklidî olarak genel kabul görmüþ, bilerek yahut bilmeyerek seçilmiþ, beðenilmiþ milliyetçilik türü mukaddesatçý milliyetçiliktir (milliyetçi-muhafazakarlýk). Bu milliyetçilik ana damarý oluþturmaktadýr. Öyle ki, bu ekolün milliyetçileri kendilerini tanýmlamak için ayrýca “mukaddesatçý” ya da “muhafazakar” kelimelerini kullanmaya bile gerek duymadan milliyetçilik kavramýyla yetinirler.
3- Türkiye'de menfi olan tek milliyetçilik Türk milliyetçiliðidir. Diðer etnik unsurlar “ezilen ulus milliyetçiliði” kategorisine girdikleri için onlarýn milliyetçiliði müsbet olarak deðerlendirilebilir.
Bu ifade yeni liberallerin, eski Marksistlerin, Kürtçülerin ve ne acýdýr ki bir kýsým muhafazakarlarýn sahip olduðu bir kanaatin tezahürüdür. Üzüntü verici olan, malum tip muhafazakarlarýmýzýn bu görüþü dillendirirken, kaynaklarýnýn “kendilerinin” deðil “ötekilerin” kaynaklarý oluþudur. Marksistler, Liberaller ve Kürtçüler ise kimseyi þaþýrtmamaktadýr. Yaptýðýmýz hususi bir sohbette, eski solcu yeni liberaller için “saf deðiþtirmediler, görevleri deðiþti” ifadesini kullanan Türkiye’nin tanýdýðý eski bir üst düzey istihbaratçýnýn bu tespitini de hatýrladýðýmýzda söz konusu fikrin savuculuðunu yapmalarý anlaþýlabilir bir durumdur. Bu gruplarýn kullandýðý “Ezen ulus milliyetçiliði, ezilen ulus milliyetçiliði” tasnifinin kökeni SSCB dönemine dayanýr.
Sovyetler Birliði’nin varlýðýný ve gücünü devam ettirebilmek için yaptýðý akýlcý hamlelerden birisi, ittifak etmesi menfaatine olan durumlarda milliyetçilikleri meþru görmesi hatta Marksizm çatýsýnýn altýna sýðdýrmaya çalýþmasýdýr. Bu çabanýn esas sebebi; iki kutuplu dünyanýn önemli bir kýsmýnýn Sovyetler aleyhine ittifak etmesine karþý, 1. Dünya Savaþý sonrasýnda yeni yeni kurulan ulus devletlerle müttefik olma endiþesidir. Hatta bu yandaþ arama kaygýsý, Sovyetlerin ulus devletlerin oluþumuna katký saðlamasýna bile sebep olmuþtur. "Ezen ulus milliyetçiliðine karþý ezilen ulus milliyetçiliði"ni kayýran Lenin'in Sovyetler Birliði, bir anlamda reel-politik uðruna Marksizmi feda etmiþtir.
Aslýnda Sosyalizm'in milletlerin kendi haklarýný tayin hakkýný kabu etmesi daha öncelere, 1896'daki 2. Enternasyonel'e dayanýyordu. Fakat buna raðmen Lenin ve Rus Partisi uluslarýn kendi kaderini tayin hakkýndan, büyük etnik unsurlarýn merkezinde bulunan devletlerden diðer etnik gruplarýn ayrýlmasýnýn anlaþýlmamasý gerektiðini düþünüyorlardý. Sonraki zamanlarda reel-politik deðerlendirmelerin sebebiyet verdiði deðiþimin tutarlýðýný ise "burjuva milliyetçiliklerine karþý olmakla" sürdürmeye çalýþmýþlardýr. Özellikle Sovyetlerden ayrýlma potansiyeli olan toplumlarýn milliyetçiliðine hoþ görüyle bakýlmamýþtýr. Birinci Cihan Harbi'nden evvel "Ýþçiler millî kültür ya da 'millî kültür muhtariyeti' üzerine aðdalý nutuklarla aralarýna ayrýlýk sokulmasýna izin vermeyecekler" diyen Lenin 1917 sonrasý SSCB'den ayrýlma ihtimali olan milletlere karþý da bu tedbirciliðini (farklý biçimlerle de olsa) sürdürmüþtür.
Býrakýn SSCB’nin ve Komünist sistemin çöküþüne kadar gelmeyi, “ezen ulus milliyetçiliði, ezilen ulus milliyetçiliði” ayrýmý Sultan Galiyef’in tavsiyesinden sonra, zamanla Sovyetler’in býraktýðý bir ayrým olmuþtur. Modasý bu kadar geçmiþ olan bu tasnif ülkemizdeki eski Marksistler tarafýndan halen kullanýlmaktadýr.
Menfi milliyetçilik kavramý seküler literatürde de, dinî literatürde de ýrkçýlýk, etnisist milliyetçilik anlamýnda kullanýlmaktadýr. Seyyid Ahmet Arvasî gibi Arap kökenli, Mehmet Akif gibi Arnavut kökenli insanlarý kendi fikir sistemlerinde “abidevi þahsiyet” olarak nitelendiren Türk milliyetçiliðinin etnik milliyetçilik yaptýðýný söylemek komiktir. Vatandaþlarýmýzýn genelinin ve hakim milliyetçilik çizgisinin Türklüðü etnik köken ile deðil þuurla belirlediði ortadadýr. Dediðimiz gibi bizi asýl üzen kimi muhafazakarlarýn eski Marksist yeni liberallerle ve Kürtçülerle ayný paraleldeki kanaatleridir. Nursî "Þu müsbet fikr-i milliyet, Ýslâmiyete hâdim olmalý, kale olmalý, zýrhý olmalý; yerine geçmemeli." diyerek menfi ve müsbet milliyetçilikler arasýndaki farký izah etmiþtir. Ülkemizde ýrk merkezli, etnisist milliyetçilik yapan Kürtçü akýmý ezilen ulus milliyetçisi diye tasnifleyip, müsbet milliyetçilik kategorisine dahil etmek; buna mukabil etnik kökenleri önemsemeyen, kapsayýcý ve bütünleþtirici Türk milliyetçiliðini menfi ilan etmek hiçbir mantýkla izah edilemez bir insafsýzlýktýr. Bu konuda bir takým muhafazakar çevrelere belki de en güzel cevap yine Said Nursî’den verilebilir. Bediüzzaman Hazretleri, Kürt Teali cemiyeti lideri Seyyit Abdulkadir'in teklifine “Allah-u Zülcelal Hazretleri Kur’ân-ý Kerimde, ‘Öyle bir kavim getireceðim ki, onlar Allah’ý severler, Allah da onlarý sever’ buyurmuþtur. Ben de bu beyan-ý Ýlahî karþýsýnda düþündüm. Bu kavmin, bin yýldan beri âlem-i Ýslâmýn bayraktarlýðýný yapan Türk milleti olduðunu anladým. Bu kahraman millete hizmet yerine ve 450 milyon (o zaman ki Ýslâm âleminin nüfusu) kardeþ bedeline, birkaç akýlsýz kavmiyetçi (bir kýsým Kürtçü) kimsenin peþinden gitmem. ” diye karþýlýk vermiþ, alem-i Ýslam’a zararlý etnik milliyetçiliði deþifre etmiþtir.
4- Türk milliyetçiliði Türk etnik kimliðinin milliyetçiliðidir. Dolayýsýyla menfidir.
Bu iddianýn cevabý bir önceki kýsýmda mevcuttur. Daha yukarýda da sayýlan milliyetçilik ekollerini tekrar hatýrlayalým.
1. Mukaddesatçý (muhafazakar) milliyetçilik
2. Resmi Ýdeoloji milliyetçiliði
3. Ulusal solculuk (sol milliyetçilik-Galiyefizm de denir)
4. Etnisist milliyetçilik (ýrkçýlýk)
5. Liberal Milliyetçilik
Bunlardan ana damar olan, genel kabul görmüþ olaný birincisidir. Ve bu milliyetçilikte “Türkmen”lik bir önkoþul olarak görülmemektedir. Kavmiyetçilik, unsuriyetçilik, ýrkçýlýk gibi kavramlarla bu tarz (müsbet) milliyetçilik karýþtýrýlmamalýdýr. Milleti millet yapan beþ ana madde vardýr ki, bunlar Din birliði, dil birliði, ortak tarih þuuru, mutlulukta-tasada birlik ve ortak iktisattýr. Bu maddelerden hiç birinin etnik çaðrýþýmý yoktur. Hiç biri Ýslâma, âdeme, aleme menfi tesir edecek bir içeriðe sahip deðildir.
Kürdün milliyetçiliði ile Türkün milliyetçiliðini ayný kategoride deðerlendirilemez. Çünkü birisi bir ruhu, þuuru diðeri ýrký, etnik kökeni kayýrmaktadýr. Ama altýný çizerek söylemek gerekir ki, ýrkçýlýk cihetinde bakýldýðýnda Kürt ýrkçýlýðý ne kadar zehirse Türk ýrkçýlýðý da o kadar (hatta çoðunluðun ýrkçýlýðý olmasý hasebiyle daha da fazla) zehirdir.
Diðer iddialarýn cevap bölümlerinde teferruatlýca izah edildiðinden burada kesiyoruz.
5- Milliyetçilik batýdan çýkmýþ olan bir kavramdýr. Kliseye karþý seküler bir harekettir. Dolayýsýyla Türk milliyetçiliði de Ýslam'la baðdaþmaz.
Memleketimizdeki milliyetçilik ecnebilerin "Nasyonalizm"ine muadil deðildir. Çeviri aydýnlýðý yapan bazý batýlý-batýcý zatlar “milliyetçilik neden kötüdür” konusunu iþlerken bu hataya sýklýkla düþerler. Ancak 90'lardan beri süren terör ortamýnda dahi Türken raus diyenler gibi Kürt kardeþlerimize kin beslememiþ, okuduðumuz okullarda, ibadet ettiðimiz camilerde, oturduðumuz mahallelerde dýþlayýcý, ayrýþtýrýcý, saldýrgan bir tavýr takýnmamýþ insanlardan bahsediliyorsa, onlarýn milliyetçiliðini þeytanî bir fikirmiþcesine takdim edilemez. Bu vatanýn hepimizin olduðunu halk gerçekten içselleþtirmiþtir. Türkiye'de tam da batýdaki gibi Nasyonalizm yapanlar olmuþtur. Örneðin 1969'da Ýzmir'de kurulmuþ Nasyonel Aktivite Zinde Ýnkiþaf diye bir dernek vardýr. Bugün hala 50-100 kiþilik bu tür ufak yapýlanmalardan bahsedilebilir. Ancak bazý marjinal gruplardan hareketle genelleme yapýlýrsa mesele ýskalanmýþ olur. Türk ne kadar Müslümansa o kadar Türktür. Ýslam'dan ayrýldýðý nisbette Türklükten de ayrýlmýþtýr. Macarlar, Bulgarlar gibi...
Ýslam'ýn sebeb-i hayat konumunda olduðu Türkler için milliyetçilik býrakýn Kürtleri, herhangi bir yabancý düþmanlýðýna da vesile olmamýþtýr. En "millî" olan Anadolu köylerinde dahi bir ecnebi geldiðinde gözlemeler açýlýr, ayranlar yapýlýr. Yukarýda bahsettiðimiz Nasyonalizm cephesinde ise dazlaklarýn faklý milletlerden gelenlere ne ikram ettiði malumdur.
Savunduðumuz milliyetçilik yerli, "buralý", milli bir tavýrdýr. Devlet için millet deðil, millet için devlet anlayýþýndadýr. Millete raðmen milliyetçilik deðil, millet için milliyetçiliktir. Etnik köken deðil, millet merkezlidir. Ýþte tam da bu noktada, "milleti millet yapan deðerler" çok önemlidir. "Biz" kimiz, nereden geldik, nereye gidiyoruz, neciyiz sorularýnýn çaðrýþtýrdýklarý, istikamet gösterir. Bu noktada, savunageldiðimiz milliyetçilik ekolünün þiar edindiði ifadeleri nakletmek yerinde olacaktýr. Ýlk akla gelenler "Ýslamiyet ruh, Türklük bedenimizdir." , "Ýslamiyet bal, Türklük onu muhafaza eden kavanozdur." þeklindedir. Ülkücü hareketin sloganlarý da hatýrlandýðýnda Türk milliyetçiliðindeki Ýslami dozaj daha da anlaþýlabilir.
6- “Biz farklýyýz” deseler de bütün milliyetçilikler birbirinin aynýsý, benzeridir.
Evet Türkler özgündür. Afrikalýlar da, Eskimolar da... Bir millete mensup ve bu mensubiyetin farkýnda olan kiþi elbette "biz farklýyýz" diyecektir. Bu çok fýtrîdir. Bununla beraber milliyetçiliklerin özgünlüðü de söz konusu olabilir. ABD'nin milliyetçiliði farklýdýr. Avrupa'nýn milliyetçiliði ayrýdýr. Hatta Avrupa içerisindeki Ýngiliz'in, Fransýz'ýn ve Alman'ýn milliyetçiliklerinde bile nüanslar vardýr. Asýl önemlisi, ele aldýðýmýz Türkiye’deki milliyetçilik konusudur ki, yukarýda bahsettiðimiz gibi birbirinden farklý milliyetçiliklerin mevcudiyeti inkar edilemez.
Bu farklýlýklara itiraz edenler iþlerini kolaylaþtýrmak için bir "tek tipleþtirmeye" çabalamýþlar fakat farksýzlýðý ispat edememiþlerdir. Soðuk savaþ yýllarýnda Maksist-Komünist ideoloji, her bölgede ve ülkede rejim ithalatý yapmaya çalýþýrken karþýsýna çýkan milliyetçilikler içinde "eleþtiriyi en çok hak eden" en zayýf halka olarak Avrupa'nýn Nasyonal-Sosyalist akýmý þablon kabul etmiþ ve hücumlarýný bu þablona göre ayarlamýþtýr. Bu þablonun dýþýna çýkanlarý da "aman, hepiniz aynýsýnýz" dercesine tek kalýbýn içine sokmaya gayret etmiþtir. Ne tuhaftýr ki, bugün milliyetçilik karþýtý çalýþmalar yapanlarýn kahir ekseriyeti dünün Marksistleridir.
Bir önceki maddede de deðindiðimiz gibi Türkiye’de milliyetçilik dýþarýnýn Nasyonalizm’ine (Nationalism) muadil deðildir. Ýlle de fikir ithalatý ile izah etmek gerekirse, ülkemizdeki milliyetçilik ancak “Patriotism”e (vatandaþseverlik) benzetilebilir.
eyup_gokhan
07.03.07, 15:45
(ikinci bölüm)
7- Milliyetçiler kaba saba, cahil ve kültürsüzdürler. Milliyetçilik ilkel insanlarýn iþidir.
Bu baþlýðý irdelerken hem yanlýþ kanaati tamir etmek hem de özeleþtiride bulunmak faydalý olacaktýr. Günümüzde kendisini “milliyetçi” diye nitelendiren bazý gençlerin bu yakýþtýrmalarla anýlmasýnda hakikat payý yok deðildir. Ancak bu savuna geldiðimiz milliyetçilik fikrinin ilkelliði ile deðil, fýtrîliði ve çeþitli fikirlerin geliþimindeki sosyolojik ortam ile açýklanabilir. Farklý kesimlerde yer alanlarýn daha kültürlü bir görüntü vermesi de o ideolojilerin muhtevasýndan kaynaklanmamaktadýr.
Ülkemizdeki fikir akýmlarýnýn geliþimi doðru incelenmelidir. Türk milliyetçiliði fikrinin ilk müntesiplerinin o anki toplumun ne derece ötesinde olduðu bilinmektedir. Bu, ihtiyaçtan kaynaklanmaktadýr. Osmanlý’nýn kurtuluþu için reçeteler hazýrlamak derin düþünmeyi, çok okumayý ve fikirleri olgunlaþtýrmayý gerektiriyordu. Sonraki dönemlerde bu gereklilikler ve ihtiyaçlar kalmamýþ gibi gözükmüþ, öncelikler deðiþmiþ ve milliyetçi kitleler ezber tekrarýna baþlamýþtýr.
Fikirlerin aradýðý mensubiyet þartlarý önemlidir. Psikolojik ve sosyolojik bir irdeleme yapýldýðýnda anlaþýlýr ki, bireyin Marksist olabilmesi için okumasý, düþünmesi, kendi kendini ikna etmesi ve tüm bunlarý yapacak bir sosyal ortama sahip olmasý yahut içinde bulunduðu sosyal yapýnýn modasýna kapýlmasý gerekir. Çünkü Marksizm insan fýtratýna uygun bir önerme deðildir. Ülkücü-milliyetçi olmak ise fýtrî bir sevktir. Bir insanýn dinini, milletini, deðerlerini sevmesi için çok fazla okumasýna, incelemesine, çaba harcamasýna ihtiyaç yoktur. “Ben kimim” sorusuna bilinçli yahut bilinçsiz cevap arayan insan, ister istemez “beni ben yapan” maddelere muhabbetle bakar. Ýþte milliyetçi kitlelerin okuma, inceleme, düþünme ve deðerlendirme eksikliðinin belki de en önemli sebebi milliyetçilik fikrinin, müntesiplerinde aradýðý bu kolay þartlardýr.
1960-80 arasýnda sol hareketlerin mensuplarý ekseriyetle þehirlileþmesini (diðerlerine göre) tamamlamýþ, genelde CHP'li, memur ailelerin maddi durumu (yine diðerlerine göre) yerinde olan çocuklarýyken; ülkücüler genellikle Anadolu kökenli, fakir, ya da ortalama gelirli, esnaf, Demokrat Partili ailelerin evlatlarýydý. Birçoðu da ailelerini köylerinde býrakýp okumak için þehirlere gelen gençlerdi. Bu tür gruplarýn etki alanlarý da ayný mantýkla kategorize edilebilir. Yazmak, okumak, tahsil görmek maddi durumu yerinde, þehirlileþmiþ gruplar için diðerlerine nazaran daha tabii sonuçlardýr.
Tüm bu sayýlanlara, özeleþtirilerimize, durum tespitlerimize raðmen çeþitli gruplardaki avamlarý ve havaslarý teraziye koyduðumuzda, hiç de bize sunulan hükümlere ulaþýlmamaktadýr.
Etnisite ve mezhep temelli sol yapýlanmalarýn sempatizanlarýna ya da militan kadrolarýna bakýldýðýnda göze çarpan cehalet ve ilkellik ifrat derecededir. Ayrýca kapitalist neo-liberal anlayýþýn tezahürü olan apolitik ve fikirsiz insan kitlelerinin de, dejenere olmuþ halleri bir tarafa, ne derece cahil ve kültürsüz olduklarý ortadadýr. Yani etkilenen kesimle, etkileyen kesim arasýndaki fark yalnýz milliyetçi-muhafazakar camiada deðil tüm fikir akýmlarýnda mevcuttur. Ancak makasýn arasý diðer gruplarda çok daha açýktýr.
Bununla birlikte sol yahut liberal “aydýnlarýn” ortaya hiçbir özgün fikir koyamamasý ve “kopyala-yapýþtýr” yöntemiyle fikir ithalatýndan vazgeçmemeleri bir vakýa iken; milliyetçi-muhafazakar münevverlerimizin özgün fikirler üretebilmesi, Türk milletine yine milletin deðerleri merkezinden seslenebilmesi gelecek adýna ümit vericidir.
8- Türk milliyetçiliði 70-80 döneminde ABD tarafýndan yeniden þekillendirildi. Ülkücülük ABD'nin, Siyonizmin çýkarttýðý bir kavramdýr. Milliyetçi-ülkücü kesim ABD'nin maþasýdýr.
Bu da söylenmektedir. Ülkücü Hareketin Türk fikir dünyasýna girdiði ve baskýn bir hal aldýðý yýllardan itibaren Türk milliyetçiliði akýmýnda bir kýrýlmaya sebep olduðu doðrudur. Bu kýrýlma müsbet bir kýrýlmadýr.
Türk milliyetçiliði Osmanlý zamanýndan sonra bir parça yön deðiþtirmiþ ve Cumhuriyet elitlerinin elinde maskara olmuþtur. (Bu ifadeden Osmanlý zamanýndaki Türk milliyetçiliklerini tümüyle doðru bulduðumuz yahut Cumhuriyet dönemi milliyetçilik akýmlarýný tümüyle yanlýþ bulduðumuz anlaþýlmamalýdýr). Batýlýlaþmanýn, sekülerleþmenin kýlýfý olmuþtur. Yavaþ yavaþ, resmi ideolojinin dümen suyundan ayrý münevverler de çýkmýþ, Türk milliyetçiliðinin bu nevden bir kýlýf olma iþlevine karþý çýkmýþtýr. Bunlar da milliyetçilik yapmýþ, ama millete raðmen (sözde) milliyetçilik deðil, milletin deðer yargýlarýnýn savunuculuðunu yapma noktasýnda hakiki bir milliyetçilik sergilemiþlerdir. Sesleri çok duyulmamýþ, daha doðrusu kalabalýk kitlelere mâl olmamýþlardýr diyebiliriz. Buradan sonra soðuk savaþ dönemindeki geliþmeler, kitlelere fazla yayýlmamýþ olan mukaddesatçý milliyetçiliðin yagýnlaþmasýnda etkili olmuþtur. Türk milliyetçiliðindeki en mühim kýrýlma (müsbet bir kýrýlmadýr) 80 öncesindeki dönemde vuku bulmuþtur. Sað-sol çatýþmalarý döneminde Komunizm karþýsýnda ne varsa "milliyetçilik" sepetine atýlmýþ, Türk milliyetçiliði tam da olmasý gerektiði kývamý bulmuþtur. Seküler elitin batýcý Türk milliyetçiliði demode olmuþ, "milliyetçiysen dini bütün olacaksýn" gibi yargýlar milliyetçiliðin naslarý haline gelmiþtir. Soðuk savaþ dönemine Ülkücü Hareket özelinden bakarsak, "Namazýnda-niyazýnda dört dörtlük ülkücü...", "Dinini, milletini bilen adam" tariflerine, "Ülkümüz göklerde dalgalanan bir sancak, Allah'ýn huzurunda eðiliriz biz ancak", "Kanýmýz Aksa da Zafer Ýslamýn!", "Müslümanlar küfre karþý tek yumruk!", "Ya Allah Bismillah Allahuekber!" sloganlarýna rastlarýz. Böyle bir kýrýlmanýn sebepleri vardýr. Daha önce de ifade ettiðimiz gibi, çatýþmadaki taraflardan biri (devrimciler) ekseriyetle þehirlileþmesini (diðerlerine göre) tamamlamýþ, genelde CHP'li, memur ailelerin maddi durumu (yine diðerlerine göre) yerinde olan çocuklarýyken; ülkücüler genellikle Anadolu kökenli, fakir, ya da ortalama gelirli, esnaf, Demokrat Partili ailelerin evlatlarýydý. Bir çoðu da ailelerini köylerinde býrakýp okumak için þehirlere gelen gençlerdi. Türk milliyetçiliði, yerli olmayan, millî olmayan, seküler elitin elinde bozuk bir çizgide seyrederken; bu çocuklarýn çok enteresan ama çok yoðun etkisiyle yerli, millî ve oldukça maneviyatçý-mukaddesatçý bir çizgiye oturmuþtur. Yerlilikleri, "buralýlýk"larý milliyetçiliðin yerlileþmesine vesile olmuþtur. Binlerce gencin çatýþmalarda ölmesi ahiret düþüncesinin kafalarda kalýcý bir yer edinmesini getirmiþtir. Bu gençler komunizm karþýsýnda inançlarýna dayanarak mücadele etmiþlerdir. Kullanýlmalarýn olup olmadýðý, olduysa kimin nere tarafýndan kullanýldýðý ayrý tartýþma konularýdýr. Bizce malum konulardýr. Gençlerin bir daha kullanýlmamasý için alýnacak önlemler konuþulmalýdýr ama çare gençlerin millî duygulardan arýndýrýlmasý deðildir. Hatta saðlýklý millî duygularý olmayan gençlerin kullanýlmaya çok daha yatkýn olduklarý muhakkaktýr.
Türk milliyetçiliði fikrinin 60-80 arasýnda yeniden þekillendiði doðru ama bunun kimin eliyle þekillendirildiði konusundaki kanaat yanlýþtýr. O dönemin gençliði, belki de bilmeden, farkýnda olmadan, bir milletin müsbet milliyetçiliðinin þekillendirilmesinde belirleyici olmuþtur.
ABD ve Ýsrail politikalarýnýn günümüzde de kimler tarafýndan savunulduðu ve Türk milliyetçilerinin bu savunucularla mesafesi bu iddiayý cevaplandýrmada yeterlidir.
9- Milliyetçiler, ülkücüler saldýrgandýrlar. Ülkemizde yaþanan þiddet olaylarýnda hep milliyetçiler göze çarpmaktadýr.
Milliyetçilerin, ülkücülerin hassasiyetleri ile ilgili meselelerde tepkisel olduklarý, refleksleriyle hareket ettikleri ve sertlik kültürüne yakýn olmalarý kabul edilebilir teþhislerdir. Ancak ülkemizdeki þiddet olaylarýný ülkücülerle birlikte anmak manüplatör medyanýn ve toplum tasarýmcýlarýnýn bir baþka propaganda oyunudur. Ülkemizdeki terör ve þiddet olaylarýnýn; bu olaylarda yaralanan ya da ölen sivillerin, yine yaralanan ya da ölen güvenlik güçlerinin ve bu olaylarýn getirdiði ekonomik külfetlerin hesabý yapýldýðýnda, % 90’ýn üstünde bir oranla etnisite ve mezhep merkezli sol örgütlerin failliði görülmektedir. Bir takým “aydýnlarýn”(!) iddia ettiðinin aksine, þiddet ve terör ülkücülerle birlikte deðil, baþka gruplarla birlikte anýlmasý gereken kavramlardýr.
10- Türk milliyetçiliði fikri Türk olmayanlar tarafýndan ortaya atýlmýþtýr. Hatta önemli öncüleri gayrýmüslimdir. Bu Türk milliyetçiliðinin dýþ güçlerin bir tezgahý olduðunu gösterir.
Bu iddianýn cevabý 1. maddenin cevabý ile büyük ölçüde aynýdýr. Fakat bu kanaatin baþka arka planlarý da vardýr ki onlar da cevaplandýrýlmalýdýr. Bu kanaate meydan veren birinci konu Moiz Kohen (Munis Tekinalp) konusudur. Özellikle “milli görüþ” çizgisinden bazý isimler, Munis Tekinalp’ten hareketle bu iddialarý gündeme getirmektedir.
Moiz Kohen hiç de iddia edildiði gibi Türk milliyetçiliði fikir sisteminde kayda deðer bir isim deðildir. Kendisinin Türklüðe ve Türk milliyetçiliðine heves edip Munis Tekinalp ismini aldýðý, bir dönem milliyetçi gruplarla birlikte olduðu, bu konuda yazýlar yazdýðý doðrudur. Yahudilerle Türklerin soydaþ olduðunu iddia edecek kadar kendinden geçmiþtir. Ancak milliyetçi kitleler üzerinde etki oluþturamamýþtýr. Yazýlarý incelendiðinde ana damar diye tabir ettiðimiz milliyetçilik ekolüne deðil, batýcý ekole hizmet ettiði görülür. 1932’de yazdýðý “Kemalizm” isimli kitap bunun en bariz örneðidir. Tekinalp’ten hareketle milliyetçiliði itham etmek saçmadýr.
Bu maddeye konu edilebilecek bir diðer isim Ziya Gökalp’tir. Ziya Gökalp bu satýrlarýn yazarý tarafýndan bütün bir kabul görmemektedir, ancak kendisinin Kürt etnik kökeninden oluþu, aslýnda bu maddeye konu olan ithamlarda bulunanlarý deðil, bu ithamlarý cevaplandýranlarý destekler niteliktedir. Kürt kökenli bir aydýnýn Türk milliyetçiliði ve bu milliyetçinin Türkler tarafýndan onaylanmasý etnik köken merkezli bir algýlamanýn söz konusu olamayacaðýnýn ispatýdýr (ki zaten bu baþka bir maddenin konusudur).
Yine bu ithamlarýn sahipleri kanaatlerini desteklemek için Mehmet Akif’i de mevzu bahis etmektedirler. “Türk milliyetçilerinin bir kýsmýnýn mutabakat metni olarak da gördükleri Ýstiklal Marþý'nýn þairi Türk ve milliyetçi deðildi. Zaten bu yüzden Türkiye Cumhuriyeti Devleti ile ters düþmüþ, ülke dýþýna çýkmýþ ve orada vefat etmiþtir. “ þeklinde ifadeler kullanmaktadýrlar. Bu da bir gri propagandadýr ve sonuç olarak yanlýþtýr. Mehmet Akif'in yaþamýný dýþarýda sürdürmesini milliyetçilik bahsiyle iliþkilendirmek doðru olmaz. Bu gidiþ, Ýslamî endiþelerin ve yeni rejime muhalifliðin neticesidir. Ýstiklal marþýndaki ifadeleri "millet" fikrine ve bahsettiðimiz milliyetçiliðe tam anlamýyla örnektir. Öte yandan Þair, eserlerini Arnavutça ya da Arapça deðil Türkçe neþretmiþtir. Türkçe'nin üstadlarýndandýr. Yurt dýþýna çýkýnca Camiül Mýsriye'de Türk dili ve edebiyatý hocalýðý yapmýþtýr. Türklükle kendisinin derdi yoktur. Milliyetçilikle de derdi yoktur. Irkçýlýk-kavmiyetçilik makamýnda "fikri kavmiyeti tel'in ediyor Peygamber" diyen Akif, (ki dikkat edilsin, þiirde hitap Arnavutlaradýr), "ebediyen sana yok, ýrkýma yok izmihlal" derken hangi makamdan girmiþtir ? "Süleymâniye Kürsüsünde" okunursa kendisini gayet açýk bir þekilde "Türk" olarak nitelediði, batýnýn yalnýzca ilmini alýp kültürlerini muhafaza eden Hintlilerin milliyetçiliðini övdüðü, bizde de böyle bir milliyetçilik olmasý gerektiðini düþündüðü, v.s. görülecektir. Sýkýntýsý inkilaplar ve inkilapçýlarladýr. Bu sýkýntýlardan dolayý vatanýndan uzaklaþmýþtýr. Fakat bilinenin, iddia edilenin aksine, geri dönmüþ, 1936'da burada Hakk'ýn rahmetine kavuþmuþtur. Vefat etmeden evvel yazdýðý son þiirlerden birini bu konuda sözü uzatmaya gerek býrakmaz…
"Virânelerin yasçýsý baykuþlara döndüm, Gördüm de hazânýnda bu cennet gibi yurdu! Gül devrini bilseydim onun, bülbül olurdum; Ya Râb, beni evvel getireydin ne olurdu?.."
eyup_gokhan
07.03.07, 23:22
Eyüp Gökhan Kardesimizin Forumumuzu zenginlestireceginden asla kuskum yok. Hos geldi ve safalar getirdi!
teþekkür ederiz. hoþbulduk derya hocam. ne yapalým, siz bizi býraktýnýz biz size geldik.
Aydınlar Ocağı Başkanı Prof. Mustafa Erkal, “Küresel istilayı fark edip uyananlar milli devletten yana tavır koymaya başladı” diyor
http://www.tercuman.com.tr/arsiv/2007/03/12/image//2.jpg “SON 15 yıldır Milliyetçiliğin yükselişine tanık oluyoruz. Bu yükseliş, genel seçim sandıklarına da yansıyacak. Başbakan Erdoğan bunu hissetti ki, milliyetçiliği okşayıcı sözler söylüyor. Halbuki bunu daha önce modası geçmiş bir sözcük olarak açıklamıştı.” Bu sözlerin sahibi, Aydınlar Ocağı Başkanı ve İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi İktisat Sosyolojisi Profesörü Mustafa Erkal ile yüzlerce kitabın sığdığı odasında güzel güzel sohbet ettik. Erkal, önceki günlerdeki bir söyleşisinde “Milliyetçiliğin yükseldiği falan yok. Ortalığı şamataya vermeyin” diyen Prof. Dr İlber Ortaylı’ya da sert çıktı: “Sayın Ortaylı, belki müze çalışmalarından dolayı olup bitenleri gerektiği ölçüde takip edemiyor!”</B>
İşte Sayın Erkal’a sorularımız ve cevapları:
Günden güne daha fazla sözü edilir oldu. Milliyetçilik, gerçekten yükseliyor mu hocam?
Milliyetçiliğin yükselmesi, dışlanamaz bir gerçek. Özellikle Sovyetler Birliği ve ABD arasındaki iki kutuplu dengenin dağılması, Soğuk Savaş döneminin geride kalması, dünyayı yeniden şekillendirme ihtiyacını doğurdu. Bu ihtiyaç, yeni dünya düzeni diye adlandırıldı. Bu düzen -aslında düzensizlik- küresel gücün çıkarlarına uygun bir dünyanın şekillenmesiydi. Bugün, Ortadoğu’da bunun sonuçlarını görüyoruz. Artık klâsik sağ-sol ideolojik tartışması, yerini milliyetçi-evrenselci ikilemlere bıraktı.
“Küreselleşme, milliyetçiliğin karşıt söylemidir” mi diyorsunuz?
Milliyetçilik, küreselleşme ile önü açılmış milli devletlerin üzerinde ortaya çıkardığı olumsuz etkilere karşı ister istemez başlayan bir yeniden kendine hâkim olmadır. Milliyetçilik öyle bir yükselişte ki; daha önce bu akımı reddeden, sınıf çatışmasını esas alan ve buna dayalı ideolojilere olumlu bakan bazı çevreleri bile milli bir noktaya çekti. Bunda küreselleşme rolü önemli.
Milliyetçilik, ne zaman atağa kalktı? Belirli bir olay, buna etken olabilir mi?
Ne zaman ki ülkeler, fark edilmeden uyuşturularak sömürgeleştirildiklerini anlamaya başladı; ne zaman ki yeni dünya düzeni denilen küresel istilânın milli devletlerle küresel güç arasındaki mücadelenin niteliği kavranmaya başladı; o zaman milliyetçilik yükselişe geçti. Son 15 yılda milliyetçiliğin yükselişine tanık oluyoruz. Bazıları son derece rahatsız olsa da...
Peki hocam süreç nasıl işliyor? Milliyetçilik yükselişini sürdürecek mi?
Türk milliyetçiliği, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı her bireyin yerine getirmesi gereken tavır alışlar bütünüdür. Milliyetçilik, duygusallık, dışa kapanma, fanatik düşmanlık falan değil; sistemli olarak ülkenin çıkarlarını koruyabilmektir. Türk milliyetçiliği 1789 Fransız İhtilâli ile de başlatılamaz. Irkçılık da değildir ama öyle gösterilmekten fayda umulmaktadır. Türkiye’de milliyetçilik yapacak olanlar, bu ülkeye vatandaşlık bağıyla bağlı olan herkestir. Başkaları tarafından kullanılmıyorlarsa Kürt, Ermeni asıllı Türk vatandaşları da birer Türk milliyetçisi olabilir.
Prof. Dr. İlber Ortaylı, geçtiğimiz günlerdeki bir röportajında “Milliyetçiliğin yükseldiği falan yok. Ortalığı şamataya vermeyin! Böyle abuk sabuk tahliller yapanlar çıkarsa bunun reaksiyonu doğar. Ama kısa sürer” açıklamasını yaptı. Yorumunuz?
Anlamlı bulmuyorum. Sayın Ortaylı, belki müze çalışmalarından dolayı olup bitenleri gerektiği ölçüde takip edemiyor. Toplumu aydınlatıcı güzel eserleri olan değerli bir tarihçimizdir. Ama bu ifadesine katılmam mümkün değil. Milliyetçilik hareketi yükseliyor. Türkiye’de kendi ülkesiyle başkaları adına kavgalı olanlar son derece rahatsız.
Peki hocam, milliyetçiliği asıl kim tartışmalı? Siz, iktisat sosyolojisi profesörüsünüz. Toktamış Ateş, Siyaset Bilimi ve uluslararası ilişkiler profesörü, İlber Ortaylı ise Tarih profesörü...
Sosyalbilimciler, çok değişik yönleriyle milliyetçiliği tartışıyor. Bugün bilhassa iktisadi milliyetçilik yükseliyor.
Dışa kapanmaya karşı değildir diyorsunuz ama Türkiye’nin AB üyeliğine karşısınız.
Nasıl karşı olmam ki? Türkiye’nin çıkarları korunamıyorsa, Türkiye’ye yapılan muamele diğer üyeliğe aday ülkelere yapılandan tamamen farklıysa, hiçbir ülkenin önüne konmamış şartlar önümüze getiriliyorsa, Türkiye’de yeni azınlıklar yaratılmak, Lozan çöpe atılmak isteniyorsa nasıl karşı olmayayım? Bu gerçekleri görmeyip de bunlar paranoya mı diyeceğim? AB, kan kaybına uğramaktadır. 1996’daki araştırmaya göre, AB’de milli kimlikler bugünkü kadar ön plânda değildir. Bugün ise; milli kimlikler öne çıkmıştır.
Yükselen milliyetçilik sandıkta nasıl yer bulacak?
Yükselen milliyetçiliğin genel seçimlere yansıyabileceği hissedildiği için Sayın Başbakan, geçen Kurban Bayramında sokaklarda yer alan dev ilân tahtalarında -Daha önce modası geçmiş sözcük dese de- milliyetçiliği okşayan cümleler söyledi. Demek ki birçok siyasi parti, içine sindiremese bile milliyetçi tezleri ve ifadeleri kullanıyor.
Sayın Başbakan, milliyetçiliğin yanısıra Atatürkçülüğü savunduğunu da ima ediyor. Bir sosyolog olarak sizce bu gerçekçi bir söylem mi?
Atatürk, en değerli Türk milliyetçisidir. Atatürkçü olmak demek, her şeyden önce kendini Türkiyeli değil, bir Türk olarak hissetmek demektir. Türkiye’yi Türkiye yapan değerlere saygıdır. “Türkiye, sadece Türklerin değildir” diyen insanların Atatürkçülüğü de tören Atatürkçülüğü olarak değerlendirilebilir.
Atatürkçülük, kategorilere ayrılabilir mi hocam? Prof. Dr. Toktamış Ateş, “Bir tür Atatürkçülük yoktur. Farklı Atatürkçülükler vardır. Kimisi laiklik esaslarını, kimi de devletçilik ilkesini ön plânda tutar” demişti. Siz, bu görüşe katılıyor musunuz?
Atatürkçülükte, sadece devletçilik veya laiklik esasları ön plânda tutulmaz. Atatürk’ün düşünce sistematiği ve tarzı bir bütündür. Bunun içinden beğendiğinizi cımbızla alacaksınız, ötekini ayıracaksınız. Yok böyle bir şey. Atatürk’ün temel felsefesi, milli bağımsızlık ve milli egemenlik fikridir.</B>
</B>
Küreselleşmenin silahı etnik çatışma
Küreselleşmenin etnik kimlikleri ortadan kaldırdığından söz edilirdi ama size göre etnik milliyetçiliği bir anlamda destekleyen bir unsur...
Küreselleşme, çok ilginçtir ki; önü açılmış milli devletlerde alışılmış ideolojik çatışmaların yerini etnik çatıştırmalara bıraktı. Küreselleşmenin ipini elinde tutanların başarısı, ancak hedef alınan ulus devlette milli dirençlerin kırılabilmesidir. Dün, sınıf çatışmasıyla emperyalist emellere karşı direnme zayıflatılıyordu. Bugün ise içeride insanlar, yeni keşfettirildikleri etnik yönleriyle çatıştırılıyor. Amaç, o ülke üzerindeki bir takım emellerin elde edilmesidir. Meselâ; bankaların satın alınması, doğal kaynaklarının ucuza kapatılması, yabancılaştırma şekline bürünen özelleştirmeler vs.
Ama Türkiye’de etnik çatışma yok diyorsunuz.
Var veya yok demedim. Bu manzara mezhep ve etnik çatıştırmaları gündeme getirdi. Etnik çatışma, Türkiye’nin gündem maddesi değildir. Ama olması isteniyor. Çatışma olursa dışarıya karşı milli direncimiz zayıflayacak. Tahriklere kimse kapılmamalı. İnsanlar, özellikle medya yoluyla afyonlanıp sürü haline getirilmek isteniyor.</B>
Turuncu Devrim denemesi
Hrant Dink cinayetinden sonra ifşa edilen “Hepimiz Ermeni’yiz” pankartını nasıl değerlendirmiştiniz?
Ben bunu Turuncu Devrim denemesi olarak değerlendiriyorum. Çok yoğun tahriklerle gerçekleşen bir cinayeti, bazıları Türkiye Cumhuriyeti’ne karşı kullandılar. Bazıları da kullanıldı. Ermeni asıllı Türk vatandaşının öldürülmesi tabii ki kabul edilecek bir durum değildir. Ama bu tepki pankartlarla istismar edildi. Devlete meydan okumaya dönüştü. Türkiye’ye karşı psikolojik savaşın bir parçası oldu.
Böyle bir tepki sizi şaşırttı mı?
Hayır. “Biz Ermeni’yiz” diyenler belki kullanıldıkları için şaşırdılar.
“Hepimiz Ermeni’yiz” e karşı devasa bir “Hepimiz Türk’üz” tepkisi de çıkmıştı.
Türkiye’de Türk’e karşı ırkçılık yapılıyor. Adam, “Ben sadece kültürel anlamda değil; hukuki olarak da Anayasa’nın 66. Maddesinin dışındayım. TC vatandaşlığını reddediyorum” diyor. Bunlara karşı Türk toplumunda yoğun tepki var. Ama biz kimseyi “öteki”leştirmedik. Bazıları kendi kendilerini ötekileştiriyor. Kendini Türk olarak hisseden kimseye, “Sen Türk değilsin” denmiyor. Milliyet ve milli kimlikle etnik aidiyet karıştırılmamalı.</B>
Evren’in Cemalettin Kaplan’dan farkı yok
Kenan Evren’in son sözlerini bu bağlamda nasıl değerlendiriyorsunuz?
Ilımlı milliyetçilik ve eyalet sistemi gibi telkinlerin 12 Eylül darbesini yapan bir liderden gelmesini yadırgıyorum. Sayın Evren, aksatmadan 12 Eylül 1980’deki görevine devam ediyor. Ama kendi getirdiği 1982 Anayasası’nı da çiğnemekte. Evren ve ekibi, bugünkü görüşlerini geçmişte de savundularsa neden askeri müdahaleye atıldılar? Ülkenin birliği ve bütünlüğü konusunda niye nutuk attılar? Evren’in, böyle bir tavır ortaya koymasıyla “Bölünmez ülke fikrini yıktık. Anadolu İslâm Cumhuriyeti’ni kurduk” diyen Cemalettin Kaplan ile arasında fark kaldı mı?
Ama Evren Paşa, bir sonraki gün ağız değiştirdi.
Ağız değiştirmesi de doğru değil. Cumhurbaşkanlığı yapmış bir insan, kaç yaşında olursa olsun söylediği sözlerin arkasında durabilmeli. Sayın Evren, bizzat içinden çıktığı camiayı yıpratmıştır. Eyalet sistemi, federal sistem Türkiye’ye uygun değildir. </B>
</B>
Röportaj: Gülçin GÜNAY
12.03.2007
http://www.tercuman.com.tr/v1/haber.asp?id=54994&baslik=Milliyetçilik%2015%20yı ldır%20yükseliyor&katid=1
Degerli hocam Özcan YENICERI bey´in yerinde olan tespitlerini siz degerli katilimcilara sunmak istiyorum.
-------------------------------------------------------------------
Milliyetçilik Düşmanı Monomanlar! http://www.millethaber.com/images/stories/ozcanhoca_kose.gifÖzcan YENİÇERİ
15.03.2007
Amerikalı yazar Melville’nin “Moby Dick” adlı ünlü bir eseri vardır. Eserin önemi çağımıza yeni bir “mythos” katmasından kaynaklanır. Dilimize “Beyaz Balina” olarak çevrilen bu eserde romanın hayvan kahramanı olan balinaya her düşünür ayrı bir anlam yüklemiştir. Kimilerine göre O, doğanın vahşi güçlerinin simgesi, kimilerine göre de evrenin çözülmez sırrıdır. Hatta onu; kader, Tanrı, para ve ağır sanayiye dayanan sömürücü sınıf, bilinç-altı, nefret edilen baba otoritesinin ve baskısının simgesi olarak niteleyenler bile olmuştur.
D.H. Lawrence, Moby Dick’i beyaz ırkın psikolojik bakımdan kaybettiği cinsel gücün bir simgesi olarak nitelemiştir. Bu eşsiz denilebilecek eserin hayvan kahramanından ziyade insan kahramanının daha önemli olduğu kuşkusuzdur. Zira yazar aslında kendi yaşam, hırs, ihtiras, düşünce ve hayallerini eserde seslendirmiştir. Beyaz balina sahnenin bir dekoru, manayı tamamlayan bir ayrıntı, filmi cazip kılan bir figürandır. Romanda mihver faktör Kaptan Ahab’tır. Onu, “balinaya duyduğu kinden deliren, tek düşüncesi onu öldürmek olan bir monoman” olarak tarif edenler olmuştur.
Kaptan Ahap’ın zihniyeti, Türkiye’de kendisini “dünya vatandaşı”, liberal ve dönek olarak tarif eden yazar/çizer takımınkiyle birebir örtüşmektedir. Ancak bir fark vardır: Beyaz Balina, yaşlı kaptan Ahab’ın bacağını koparmıştır. Milliyetçiliğin ise bu neoliberal/dönek güruha verdiği bir zarar olmamıştır. Kaptan Ahap’ın kafayı beyaz Balinaya takması için yeterli nedeni vardır. Neoliberallerin milliyetçilik takıntısı ise cibilliyetlerinden ve ahlaki arızalarından kaynaklanmaktadır.
Ahap’ın hikâyesi şöyledir: Kaptan Ahap bacağını koparan deniz canavarını bulmak, onu avlamak, onu öldürmek için yanıp tutuşmaktadır. Gerçekte kaptanın tutkusu, balinadan kişisel öç olmak, sakat kalmanın acısını çıkarmak değildir. Beyaz Balina onun gözünde azgın bir deniz canavarından başka bir şey olmuştur. Onun nezdinde dünyadaki, doğadaki, toplumdaki, insandaki bütün kötülüklerin simgesidir Beyaz Balina.
Ahap, balinaya kendisine kahredecek kin ve hırsla savaş açarken gerçekte bütün kötüler ve kötülüklerle savaştığını düşünmektedir. Aslında Kaptan Ahap, Beyaz Balina diye kendi yüreğiyle savaşmaktadır. Bütün bu hırs, kin, intikam ve yok etme duygusu sonuçta kendi kendisini mahvedecek sonucu sağlayacaktır. Bütün monomanların akibeti benzerdir.
Kaptan Ahap’ın mücadelesi bir anlamda makul görülebilir. Onun bir davası vardır. O, “Beyaz Balina” yı yok etmeyi dava edinir ve davası uğruna genç karısını, yeni doğan çocuğunu terk eder; kendisini avutabilecek her şeyden sıyrılır, Tanrı ile de insanlarla da ilişkisini keser.
Monomanlar benzer duygularla savaşır. Onların doğaya, insanlara ve kavramlara yükledikleri anlamlar kural dışıdır. Özgürlüğü esaret, ölümü zafer, savaşı barış, felaketi kurtuluş olarak nitelerler. Kaptan Ahab’ın “Beyaz Balina” ya uçsuz bucaksız okyanuslarda açtığı savaş gibi Türkiye’deki neoliberal güruh da benzer bir savaşı milliyetçilere karşı açmıştır. Kaptan Ahab’ın “Beyaz Balina” ya sapladığı zıpkın sonrasında duyduğu hazzın aynısını onlar da milliyetçiliğe saldırırken duymaktadır.
Elbette bütün maharetleri döneklik, nifak ve ihanet olan milliyetsiz, kimliksiz, ilkesiz, değersiz ve davasızların Kaptan Ahap ile mukayesesi doğru değildir. Milliyetçilik düşmanlarının, Kaptan Ahap gibi monomanca bir tavır içinde oldukları kesindir. Ama bir farkı vardır: Kaptan Ahap’ın monomanlığı asilce olmasına karşın, anti milliyetçi monomanlarınki rezilcedir. Milliyetçi düşmanlarının demokrasi anlayışları endeksli, insan hakları savunuları çıkara dayalı, kimlik algıları ise konjonktüreldir.
Kaptan Ahap hasta da olsa, kendi kararını kendisi veren, yanlış da olsa kendisine özgü davası olan adamdır. Soros’un dolarları ya da AB’nin avroları ile Türklük düşmanlığı yapanlarla böyle bir adamı karşılaştırmak doğru değildir!
http://www.millethaber.com/index.php?list=true&option=com_content&task=view&id=24983&Itemid=32
eyup_gokhan
05.04.07, 13:34
Evet... Milliyetçilik İle Ulusalcılık Çok Ayrıdır! http://www.millethaber.com/images/stories/eyup%20gokhan-.gifEyüp GÖHKAN
05.04.2007
Siyasal hareketleri, yapıtaşı olan "insan" ile birlikte ele almak hem keyifli, hem de isabetli olabiliyor. Bir siyasal hareketi insana benzeterek inceleme, belki de sosyoloji ile psikoloji arasındaki ilişki açısından da ilgi çekicidir, onu konunun uzmanları bilir...
Şuculuk ile buculuk arasındaki farkları insanî özellikler arasındaki ayrılıklarla özdeşleştirerek açıklamayı bir deneyelim, bakalım ne çıkacak... Tutumlulukla cimrilik arasındaki farkı izah edebilmenin kolaylığı ve zorluğunu aklımızın bir köşesinde tutarak, "karıştırılan" kavramlar üzerinden gidelim.
Evet... Vakar, izzet, şeref ile enaniyet karıştırılmamalıdır. Onurlu olmakla nefisperestlik, tedbirli olmakla paranoyaklık ayırt edilmelidir. Birisi bir şeylere mutlak inançla bağlı olabilir. Bizi ilgilendiren bu mutlak inancın Allah'a ve dine mi, başka şeylere mi olduğudur.
Milliyetçi enaniyetli değil, vakarlı, şereflidir. "Ben herkesten üstünüm" saplantısından ziyade, "milletimi nasıl biraz daha yukarıya taşırım" kaygısını taşır. "Öteki herkesi ezmeye" değil "Türk milletinin izzetini muhafaza etmeye" uğraşır.
Milliyetçi, milletine, değerlerine ve vatanına karşı oynanan oyunlar konusunda uyanık, potansiyel tehlikeler hususunda tedbirlidir. Ama bu tedbirciliği "herkes bize düşman", "tanımadığım herkes ajan" şeklinde bir paranoyaklık değildir.
Milliyetçi devletini sever, sistemi değil. Benedict Anderson'un "hayali cemaati" ile millet aynı şey değildir. "Milliyetçilik" ile "sistemcilik" de... Daha bu muhteva farklılıklarının listesi uzatılabilir.
İşte bu ayrımlar bizi iki ayrı karaktere, iki ayrı tanıma ulaştırır. "Ulusalcılar" ile "milliyetçiler"...
Bazı yazarlar "Ülkücüler ne kadar milliyetçi ise solcular da o kadar milliyetçidir. Sol cenahtan insanların kendilerine ‘ulusalcı’ sağ kökenden gelenlerin ise ‘milliyetçi’ demelerinin fazlaca bir ehemmiyeti yoktur" diyerek kolaycı bir toptancılık yapmakta; koca bir tarihi, bin yılı aşkın bir davayı, verilen mücadeleleri, yapılan araştırmaları reddetmekte, "eşkiya" ile "askeri" karıştırmaktadır. Evet okumak, incelemek, düşünmek, ayırt edebilmek herkese göre değildir. Ama birileri bir şekilde "milliyetçi camianın seslerinden" biliniyorsa bu tip toptancılıkların milletimiz ve devletimiz için tehlikeli sonuçları olur.
Evvelki yazımızda ülkemizdeki milliyetçiliğin nasyonalizmin muadili olmadığını, en fazla “patriotizme” benzetilebileceğini söylemiştik. Bununla ne kastedildiği tam olarak anlaşılmadan, maksadın aksine hizmet için aynı ifadeyi kullananların okuması, incelemesi gereken bahisler var. Bizim “bin yılı aşkın bir zamanın süzgecinden geçmiş bir dava” olarak gördüğümüz Türk milliyetçiliği nevzuhur ulusalcılıkla aynı kıstaslara tabi tutularak değerlendirilecekse bile bunun bir usulü vardır.
Daha Fransız ihtilaline varmadan; Platon'un zamanına göre anlaşılabilir köktenciliği, sonra onun hakkındaki Popper'in fikirleri incelenirse güzel bir giriş yapılmış olur. Bazı sorulara cevap aranmalıdır… Hegelyen Paradigma, Herderyen paradigma nedir ? Şu andaki modern-seküler devlet anlayışının ilk teorisyeni Makyavelli'nin mirası nedir, ne kadar müsbettir ? Benedict Anderson’un bahsettiği “hayali cemaat”ten hareketle, millet mi milliyetçiliği, milliyetçilik mi milleti doğurmuştur (yoksa bahsedilen modern anlamda “ulus” mudur)? "Millet" kavramının kökeni nedir ? Zamanla geçirdiği anlam değişikliğinden sonra muhtevası ne olmuştur ? Bu milliyetçilik denen şey her ne ise, onun Türkiye’deki savunucuları kimdir ? Ne uğruna mücadele vermişlerdir ?
Bizim referanslarımız yukarıdakilerden ayrıdır. Ama mihenk taşı (çok da alakaları olmamasına rağmen) batının seküler ve pozitivist bilimi olanlar için bile, ulusalcılık ile milliyetçilik farklı yollardan ulaşılan farklı kapılardır.
Geçenlerde bir ağabeyimizle hazırladığımız ulusalcılık-milliyetçilik mukayesesini az bir rötuşla aktaralım da daha iyi anlasınlar...
Milliyetçilik milletin değerlerini yaşama ve yaşatma ülküsüdür. Ulusalcılık ise sistemin kurgusudur. Milliyetçilik, milletin muhafızlığıdır. Ulusalcılık ise devrim muhafızlığıdır. Milliyetçilik istiklal harbini veren, yönlendiren, ve başarıya ulaştıran iradedir. Ulusalcılık, batı orijinli, pozitivist, seküler ve jakoben bir akımdır.
Ulusalcılık bir üçüncü dünya solculuğudur. Tek parti, tek şef zihniyetidir. Memleketteki miladı ve derin dondurucuya konulma tarihi bellidir. Milliyetçilik ise, 5000 yıllık Türk tarihinden, Türk’ün İslam’la şereflenişinden, Devlet-i Ebed Müddet’in derinliklerinden gelir. Ontolojik temelleri olan, tarihi ve felsefi bir düşüncedir. Fransız devriminden esinlenen ulusalcılık batıda kiliseye karşı aristokrasinin hareketidir ve geçmişi iki asra dayanmaktadır. Seçkincidir, tepeden inmecidir. Türk milliyetçiliği ise kuşatıcıdır. Binlerce yıllık derinliği vardır. Tabandan tavanadır.
Ülkemizdeki marjinal ulusalcılık, ideolojik gıdasını eski Bolşeviklerden, Kadroculardan, Avcıoğlu’nun öncülüğünü yaptığı Yön-Devrim çizgisinden alır. Bu çizginin Baas çizgisinden farkı yoktur. Bu yalnızca bizim saptamamız değil, ulusalcıların ifadesidir. Ulusalcılar Mao, Lenin gibi diktatörler ile Atatürk’ü; Baasçılıkla Atatürkçülüğü bir değerlendirir. Ulusalcılık Saddamcılıktır, Nasırcılıktır, Miloseviççiliktir, Esadçılıktır, Nusayriciliktir; yani çağımızın kanlı diktatörlerinin takipçiliğidir.
Türk milliyetçiliği Bilge Kaan’dır, Kürşad’dır, Alparslan’dır, Osman Gazi’dir, Fatih’tir, Yavuz’dur, Abdulhamid’tir, Mehmet Akif’tir, Osman Yüksel Serdengeçti’dir, Türkeş’tir, Dündar Taşer’dir, Arvasî’dir, Erol Güngör’dür, Galip Erdem’dir... Bu ülke ve bu ülkü için Allah, Vatan, Millet, Bayrak yolunda toprağı kanıyla ıslatan ecdadımızdır. Ve halen bu toprakların birliği, bütünlüğü için şehit düşen vatan evlatlarıdır, kahraman Anadolu çocuklarıdır.
Ulusalcılık, otokratik, askerî-bürokratik, militarist, faşizan anlayışın kendisidir. Türk milliyetçiliği ise, milleti esas alır, millî iradenin dışında güç ve odak tanımaz.
Ulusalcılık darbeciliktir, cuntacılıktır. 9 Martçılıktır, 28 Şubatçılıktır. Yani, Türkiye’yi istikrarsızlaştırmaktır. Hakim sınıfların çıkarlarını savunmaktır. ABD planları doğrultusunda yapılan darbelere zemin hazırlamaktır.
Türk milliyetçiliği ise, Türkiye’yi savunmaktır. Ülkenin üniter devlet yapısından taviz vermemek ama bunu kullanarak da milletin üzerine abanmamaktır. Küresel güçlere, baronlara ve çetelere karşı çıkmaktır. İç savaş tahrikçilerine geçit vermemektir.
Tekrar altını çizelim… Ulusalcılık sistemin ve resmi ideolojinin “milliyetçiliği”dir. Türk Milliyetçiliği ise soylu bir devletin, necip bir milletin, kutlu bir davanın savunuculuğudur…
Ebucehille Ebubekir bir değildir !
Türkler Milliyetcimi?
Birde profesörden dinliyelimmi? (http://www.youtube.com/watch?v=4BfjGRhj_0Y)
Türkler Milliyetcimi?
Birde profesörden dinliyelimmi? (http://www.youtube.com/watch?v=4BfjGRhj_0Y)
Derya bey bu yaziya nedersiniz?
Haberin adresi: 17/04/2007 (http://www.radikal.com.tr/yazici.php?ek=r2&haberno=5388&tarih=17/04/2007&ek_tarihi=25/12/2005&yollayan_sayfa=http%3A%2F%2Fww w.radikal.com.tr%2Fek_haber.ph p%3Fek%3Dr2%26haberno%3D5388)
Mustafa Kemal ve Kürt sorunu
Mustafa Kemal Atatürk, Dersim'deki Kürt aşiretlerinden birinin lideriyle.
http://www.radikal.com.tr/veriler/ekler/radikal2/2005/12/25/keme.gif
Atatürk'ün, Amasya Protokolleri ve İzmit'te dönemin ünlü gazetecileriyle yaptığı sohbet toplantısında, Kürt sorununa, Kürtlere ilişkin söylediği şeyler Nutuk'ta neden sansürlü bir biçimde yer aldı?
17/04/2007
AYŞE HÜR
Mustafa Kemal'in Heyet-i Temsiliye adına komutanlıklara ve valiliklere çektiği telgraflarda, Büyük Millet Meclisi adına Rusya Sovyet Cumhuriyeti Dışişleri Komiseri Çiçerin'e gönderdiği mektuplarda ya da Meclis'teki konuşmalarında "Kürt", "Kürdistan" gibi terimleri kullandığını biliyoruz. Mustafa Kemal'in Kürt politikasına dair pek bilinmeyen ya da bilmezden gelinen belge ise Amasya Protokolleri (Buluşması, Mülakatı) diye bilinen siyasi metin. Sıklıkla Amasya Tamimi (Genelgesi, Kararları) ile karıştırılan bu belge, İstanbul ile Milli Mücadele kadrolarının bir uzlaşma girişiminin sonucu olarak 20-23 Ekim 1919 tarihlerinde hazırlandı. Bilindiği gibi, 4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında toplanan Sivas Kongresi'nden hemen sonra Mustafa Kemal'in örgütlediği haberleşme ambargosu sonucu işbirlikçi Damat Ferit Paşa hükümeti düşürülmüş, Kuvayi Millicilere sempatiyle bakan Ali Rıza Paşa yeni kabineyi kurmakla görevlendirilmişti. İlişkilerin normale dönmesini takiben İstanbul adına Bahriye Nazırı Salih Paşa ve padişahın başyaveri Naci (Eldeniz) Paşa ile Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti adına Mustafa Kemal, Rauf (Orbay) ve Bekir Sami (Kunduh) paşalar ülke meselelerini, bu arada Kürt meselesini konuşmak için Amasya'da buluştular. Nutuk'tan (TDK Yayınları, 1965, s.176-181) öğrendiğimize göre üçü kayıt ve imza altına alınmış, ikisi gizli sayıldığı için kayıt altına alınmamış beş protokol hazırladılar. Bunlardan Kürt meselesine değinen 22 Ekim 1919 tarihli İkinci Protokol'ün hikâyesi oldukça ilginç.
Hazırlanması en çok zaman alan bu protokolde Kürtlerle ilgili maddede, günümüz Türkçesi ile, "Beyannamenin birinci maddesinde Osmanlı Devleti'nin düşünülen ve kabul edilen sınırının (Türk ve Kürtlerin oturduğu araziyi kapsadığı ve Kürtlerin Osmanlı toplumundan ayrılmasının imkansızlığı izah edildikten sonra bu sınırın) en asgari bir talep olarak kabul edilmesinin temini lüzumu müştereken kabul edildi. (Bununla birlikte, Kürtlerin gelişme serbestliğini sağlayacak şekilde ırk hukuku ve sosyal haklar bakımından desteklenmelerine, daha iyi duruma getirilmelerine izin verilmesine ve yabancılar tarafından) Kürtlerin bağımsızlığını gerçekleştirme amacını güder gibi görünerek yapılmakta olunan karıştırıcılığın önüne geçmek için bu hususun şimdiden Kürtlerce bilinmesi hususu uygun görüldü..." deniyordu. Ancak bu paragrafta parantez içinde gösterdiğimiz cümleler 'Nutuk'un Türkçe harflerle basıldığı 1934, 1938, 1963 ve 1965 tarihli baskıları ile bunları esas alan hiçbir eserde yer almadı. Bu sansürü gün ışığına çıkaran ünlü tarihçi Faik Reşit Unat, Başbakanlık Arşivi'ndeki belgenin aslını 1961'de Tarih Vesikaları Dergisi'nde (S.18, s. 359-365) yayınladığında ya da 1968'de Mazhar Müfit Kansu "Erzurum'da Ölümüne Kadar Atatürk'le Beraber" adlı kitabında tam metne yer verdikten sonra bir tartışma oldu mu bilmiyorum, ama son yıllarda Kürt aydınları ısrarla şu soruyu soruyor: İkinci Protokol'ün bu bölümleri neden gözlerden kaçırılmak istendi?
Gazetecilerle sohbet
'Nutuk'ta yer almayan bir şeyin, aslında hiç olmadığını, yer alanların ise tartışılmaz gerçekler olduğunu düşünenlere hatırlatmakta yarar var: 'Nutuk', Mustafa Kemal Atatürk'ün 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında Cumhuriyet Halk Partisi'nin 1. Kurultayı'nda yaptığı 36,5 saatlik konuşmanın metnidir. Yani 'Nutuk' bir tarih kitabı değil, siyasi bir metindir. Dahası konuşma yapıldığı sırada zabıt tutulmadı. 'Nutuk'ta Ocak 1920'de Gelibolu'daki Fransız cephaneliğinden 8 bin tüfek, 40 makineli tüfek, 20 bin sandık cephanenin kaçırıldığı şanlı Akbaş baskınına da değinilmez, ama bu konumuzla ilgili değil. Buna karşılık Mustafa Kemal'in 14 Ocak 1923'de başlayan Batı Anadolu gezisi kapsamında, 16 Ocak akşamı başlayıp 17 Ocak sabahına kadar, İzmit Kasrı'na davet ettiği dönemin ünlü gazetecileriyle yaptığı sohbet toplantısının tam metninin 'Nutuk'ta yer almaması konumuzla ilgilidir.
Vakit'ten Ahmet Emin (Yalman), Tevhid-i Efkar'dan Velit Ebuzziya, İleri'den Suphi Nuri (İleri), Tanin'den İsmail Müştak (Mayakon), Akşam'dan Falih Rıfkı (Atay), İkdam'dan Yakup Kadri (Karaosmanoğlu), İzmit İleri'den Kılıçzade İsmail Hakkı ile Dr. Adnan (Adıvar) ve Halide Edip'in (Adıvar) katıldığı bu toplantı TBMM'nin yeminli dört katibi tarafından zabıt altına alındı ancak konuşmaların yayınlanmaması kararlaştırıldı. Yine de bazı gazeteciler dönüşlerinde toplantıdan genel olarak söz eden yazılar kaleme aldılar. Sohbette azınlıklardan Rusya Türklerine, alkollü içkilerden kadın mebuslara kadar 64 konu başlığı varken, 'Nutuk'ta sadece hilafet ve laiklikle ilgili bölümlere yer verildi. Atlanan bölümlerden biri, Kürtlerle ilgili web sitelerinde ve yayınlarda sıkça karşımıza çıkan (günümüz Türkçesi ile,) "Bu nedenle başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Teşkilat-ı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür yerel özellikler oluşacaktır. O halde hangi livanın halkı Kürt ise, onlar kendi kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade etmek gerekir. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait sorun yaratmaları daima mümkündür. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Kürtlerin hem de Türklerin yetki sahibi vekillerinden oluşmuştur. Ve bu iki unsur, bütün çıkarlarını ve kaderlerini birleştirmişlerdir. Yani onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olmaz" ifadesi idi.
Bunun nedenini anlamak zor, çünkü toplantının tam metni, Mustafa Kemal'in iznini aldığını sö
yleyen Siirt milletvekili Mahmut Soydan tarafından Milliyet gazetesinde 26 Kasım 1929'dan 7 Şubat 1930'a kadar süren 75 bölümlük 'Gazi ve İnkılap' dizisinde yayınlandı. Eski devlet bakanlarından Kocaeli milletvekili İsmail Arar bunlardan yararlanarak 1969'da bastırdığı 'Atatürk'ün İzmit Basın Toplantısı' adlı kitabının önsözünde "[Bu önemli belge] öyle unutuldu ki Türk Devrim Tarihi Enstitüsü tarafından yayınlanan 'Atatürk'ün Söylev ve Demeçleri' ve 'Atatürk'ün Tamim, Telgraf ve Beyannameleri' adlı kitaba bile alınmadı" dedi ve "belgeyi gün ışığına çıkardığını" iddia etti. 1982'de konuşma metinlerini Türk Tarih Kurumu (TTK) adına basıma hazırlayan Arı İnan ise İsmail Arar'ın yayınladığı belgelerin eksik olduğuna değindikten sonra TTK'nin metninin "noksansız, tam olduğunu" özenle vurguladı. Ama bu bilgi de doğru değildi çünkü "noksansız metin" ancak 1993 yılında Kaynak Yayınları tarafından 'Mustafa Kemal Atatürk, Eskişehir-İzmit Konuşmaları, 1923' adlı kitapta yayınlanabildi. Kitaba önsöz yazan Doğu Perinçek'e göre, asıl metin Anıtkabir arşivinde, kopyaları ise Genelkurmay ve TTK arşivlerinde idi ve yayınevi kitabı kopyalardan basmıştı. (Kitabın arkasında nasıl temin edildiği belirtilmeyen bu kopyaların fotokopisi var.) Doğu Perinçek adı temkinli olmama neden oluyor, ancak bildiğim kadarıyla bugüne dek herhangi bir itiraz olmadı. "Noksansız" baskıya göre, Mustafa Kemal de, İsmail Arar da, TTK da bazı bölümleri sansür etmiş görünüyor. Kürt çevreleri de sansürcü geleneği izleyerek Mustafa Kemal'in konuya girişte söylediği şu cümleleri es geçiyor: "Kürt meselesi, bizim yani Türklerin menfaatine olarak da katiyen mevzubahis olamaz. Çünkü bildiğiniz gibi, bizim milli hudutlarımız dahilinde Kürt unsurlar öyle yayılmışlardır ki, pek sınırlı yerlerde yoğundurlar. Fakat yoğunluklarını kaybede ede ve Türk unsurların içine gire gire öyle bir hudut ortaya çıkmıştır ki, Kürtlük namına bir hudut çizmek istesek Türklüğü ve Türkiye'yi mahvetmek gerekir."
Arşivlerde keşfedilmeyi bekleyen daha kaç belge var bilmiyoruz. Ama bu iki belgeden anlaşıldığı kadarıyla Mustafa Kemal bir "Kürt sorunu" olduğunu kabul ediyor, çözümü de Kürtlerin yoğun olduğu bölgelere özerklik vermekte görüyordu. Ancak sonra ne oldu da 1924 Anayasası'nın 88. maddesiyle "Türkiye ahalisine din ve ırk farkı olmaksızın vatandaşlık itibariyle (Türk) ıtlak olunur" denilerek farklı bir yola girildi? Bu dönemi, Cumhuriyet'in ilk 25 yılında yaşanan 16 Kürt ayaklanmasını ve devletin bunlara verdiği cevabı irdelemeden ortada "80 yıllık bir Kürt sorunu" mu, yoksa "20 yıllık bir terör sorunu" mu var sorusuna cevap vermek doğru görünmüyor.
deryatulga
17.04.07, 17:24
Derya bey bu yaziya nedersiniz?
Haberin adresi: 17/04/2007 (http://www.radikal.com.tr/yazici.php?ek=r2&haberno=5388&tarih=17/04/2007&ek_tarihi=25/12/2005&yollayan_sayfa=http%3A%2F%2Fww w.radikal.com.tr%2Fek_haber.ph p%3Fek%3Dr2%26haberno%3D5388)
Mustafa Kemal ve Kürt sorunu
Söyle bir baktim da son bir kac yilda Ayse Hür'le tam 890 kere maillesmisim. Yani adresine ihtiyacim yok. Acik polemiklerimiz de cabasi. Aklina ve bilgisine diyecek yoktur ama kestirmeden gitmeyi de cok sever. Beni Ayse Hanim'la ugrastirmadan, kendi somut sorulariniz varsa buyrun!
eyup_gokhan
18.04.07, 13:11
Eyüp Bey, umarim bu net ve acik yaziniz herkes tarafindan okunur. Son zamanda yasanan "ulusalci-milliyetci" karmasiliga en güzel cevap niteligi tasiyan mükemmel bir yazi.
Syg.
Böyle seyleri (babamin da yer aldigi) "baba ocaginda" pek önemseyen yok Sn. Önkuzu. Genelde "evlat ocagindakiler" sag olsun dikkate aliyorlar.
Bu karmasiklik son zamanlarda Mhp'yi Chp'lesme sürecine sürükledi, halen de kaygiliyim. Üst yönetimdeki bazi isimler, Mhp'li yazarlar, akademisyenler aciklamalari ve yazilari ile kaygimizi arttiriyor. Son Tandogan mitingi ile ilgili tepkiler de cok ic acici degil. Sizin de (benim gibi) muhabbet ve saygi beslediginiz Özcan hoca bile son yazisinda Tandogan mitingini övmüs.
Bazi büyüklerimiz Chp ile koalisyon hesaplarini samimiyetle sürdürüyor. Ulusalcilik ile milliyetcilik arasindaki derin farkliliklar cok da mühim degil yani...
Bizim gibi cocuklarin ugrasi bu pencereden bakinca celik comak oyunu gibi gelmeye basladi bana... Ama partilerin, patirtilarin degil, fikirlerin savunucusuyuz, alistigimiz gibi devam ederiz.
Böyle seyleri (babamin da yer aldigi) "baba ocaginda" pek önemseyen yok Sn. Önkuzu. Genelde "evlat ocagindakiler" sag olsun dikkate aliyorlar.
Bu karmasiklik son zamanlarda Mhp'yi Chp'lesme sürecine sürükledi, halen de kaygiliyim. Üst yönetimdeki bazi isimler, Mhp'li yazarlar, akademisyenler aciklamalari ve yazilari ile kaygimizi arttiriyor. Son Tandogan mitingi ile ilgili tepkiler de cok ic acici degil. Sizin de (benim gibi) muhabbet ve saygi beslediginiz Özcan hoca bile son yazisinda Tandogan mitingini övmüs.
Bazi büyüklerimiz Chp ile koalisyon hesaplarini samimiyetle sürdürüyor. Ulusalcilik ile milliyetcilik arasindaki derin farkliliklar cok da mühim degil yani...
Bizim gibi cocuklarin ugrasi bu pencereden bakinca celik comak oyunu gibi gelmeye basladi bana... Ama partilerin, patirtilarin degil, fikirlerin savunucusuyuz, alistigimiz gibi devam ederiz.
Eyüp Gökhan Bey,
Hepimiz su konuda hemfikiriz diye düsünüyorum. Yüregi ve fikri baska bir millete bagli olmayan ve Türk milletine derin, karsiliksiz sevgi ve sadakat besleyen her kisi ile "ortak" notkada bulusmamiz gerekiyor.
Bazilari bunun dozunu "kaciriyor" ve resmen CHP ile "ittifak" edilmesini savunuyor. Bazilari dedigimiz kisilerde, tabiri caiz ise "agir top" diye nitelendirdigimiz sahislar.
Ama sunu söyleyebilirim ki, MHP Gnl. Bsk. Sayin Dr. Devlet Bahceli Bey bu tür "ittifak" arayisinda olanlari uyardi. Ve bir kac kisi haric, bu "ittifak" arayisi dindi.
Devlet Bey´in bu miting´i tertipleyen komite üyelerine verdigi cevapta ortada.
Türk Milliyetciligi yerine "Ulusalci" kelimesi kullanilmasi ayni müslüman bir insan icin "ilimli müslüman" demesine benzer.
Ulusalci, Kalpakci, Kizil Elmaci gibi "kiliflar" sadece "özünden" hareket eden Türk MIlliyetciliginin "icini" bosaltip, tekrar "raki masalarinda" 10´cu yili marsina indirmeye calisiyorlar.
Bu "raki masada" birilerinin isine geliyor..:)
eyup_gokhan
21.04.07, 11:58
Eyüp Gökhan Bey,
Hepimiz su konuda hemfikiriz diye düsünüyorum. Yüregi ve fikri baska bir millete bagli olmayan ve Türk milletine derin, karsiliksiz sevgi ve sadakat besleyen her kisi ile "ortak" notkada bulusmamiz gerekiyor.
Bazilari bunun dozunu "kaciriyor" ve resmen CHP ile "ittifak" edilmesini savunuyor. Bazilari dedigimiz kisilerde, tabiri caiz ise "agir top" diye nitelendirdigimiz sahislar.
Ama sunu söyleyebilirim ki, MHP Gnl. Bsk. Sayin Dr. Devlet Bahceli Bey bu tür "ittifak" arayisinda olanlari uyardi. Ve bir kac kisi haric, bu "ittifak" arayisi dindi.
Devlet Bey´in bu miting´i tertipleyen komite üyelerine verdigi cevapta ortada.
Türk Milliyetciligi yerine "Ulusalci" kelimesi kullanilmasi ayni müslüman bir insan icin "ilimli müslüman" demesine benzer.
Ulusalci, Kalpakci, Kizil Elmaci gibi "kiliflar" sadece "özünden" hareket eden Türk MIlliyetciliginin "icini" bosaltip, tekrar "raki masalarinda" 10´cu yili marsina indirmeye calisiyorlar.
Bu "raki masada" birilerinin isine geliyor..:)
Önkuzu bey, Ne güzel ifade etmissiniz müsterek kanaatlerimizi. Fakat ben sizin kadar iyimser bakamiyorum. Oktay beyi ara sira BTV'de görüyorum, konustuklarina üzülüyorum. Mehmet Sandir bey ise Tandogan mitinginden sonra Kanaltürk'de bir konusma yapti, eminim ADD'cilerin gözü dolmusutur. Bunlar bizim "müspetliklerini bildigimiz" agabeylerimiz. Dolayisiyla "konjonktürü yanlis yorumluyorlar" deyip teselli buluruz.
Ama daha basit bir gostergesi var bu "durus" meselesinin. Cok az sayida satilsa da, Mhp'nin Ortadogu diye bir yayin organi var. Burada yazanlarin donanimi, yazarligi, v.s. cok onemli olmasa da, Genel Baskan onayindan gecmis olduklari icin duruslari cok onemli. iclerinde begendigimiz kisiler de var ama... Taylan Sorgun diye biri de var. Kadro dergisinden bu tarafa transfer edilmis gibi. Ove öve bitiremedigi Chp'ye, ulusalcilara, o cizgideki yayin organlarina yakisir da, bu adamin Ortadogu'da yazmasi ayiptir. Bu harekete yaziktir.
Iste boyle olunca moralimiz bozuluyor.
Önkuzu bey, Ne güzel ifade etmissiniz müsterek kanaatlerimizi. Fakat ben sizin kadar iyimser bakamiyorum. Oktay beyi ara sira BTV'de görüyorum, konustuklarina üzülüyorum. Mehmet Sandir bey ise Tandogan mitinginden sonra Kanaltürk'de bir konusma yapti, eminim ADD'cilerin gözü dolmusutur. Bunlar bizim "müspetliklerini bildigimiz" agabeylerimiz. Dolayisiyla "konjonktürü yanlis yorumluyorlar" deyip teselli buluruz.
Ama daha basit bir gostergesi var bu "durus" meselesinin. Cok az sayida satilsa da, Mhp'nin Ortadogu diye bir yayin organi var. Burada yazanlarin donanimi, yazarligi, v.s. cok onemli olmasa da, Genel Baskan onayindan gecmis olduklari icin duruslari cok onemli. iclerinde begendigimiz kisiler de var ama... Taylan Sorgun diye biri de var. Kadro dergisinden bu tarafa transfer edilmis gibi. Ove öve bitiremedigi Chp'ye, ulusalcilara, o cizgideki yayin organlarina yakisir da, bu adamin Ortadogu'da yazmasi ayiptir. Bu harekete yaziktir.
Iste boyle olunca moralimiz bozuluyor.
Evet Eyüp Bey, Taylan Sorgun konusunda size katiliyorum. Her kelamini bu "CHP/Ulusal" konusuna getiriyor ve bunu yaparkende "Milli mücadelenden" örnek vererek yapiyor. Yani "damardan" girmeye calisiyor. Ama kac Türk Milliyetcisi Taylan Sorgun´u referans olarak aliyor bu ayri bir mevzu.
Siyasetcilerin demeclerine gelince..Genel Secim´den sonra nasil bir Meclis grafigi ortaya cikacak "belli" degil. Simdiden "olabilecek" alternatiflerin önünü kesmemek adina bu tutum sergileniyor, diye düsünüyorum. Bir CHP-MHP ittifakina sicak bakmiyorum, ama "varsayalim ki", Genel Secim sonrasi Meclise üc Parti girdi. AKP, CHP ve MHP. Veya dört parti AKP, CHP, DYP ve MHP. Mehmet Sandir bir keresinde "Iki parti ile hükümet kurmayiz, biri AKP, digeri DTP" demisti. Ittifak ile Hükümet kurma arasindaki farki "siyasetcilerin" kendi deyimleriyle, usluplariyla "ele" alsinlar. Fikriyatinin (Bütün Siyasi partiler icin gecerli) "disina" cikip yanlis bir tutum mu sergiliyorlar? Bunun en güzel cevabini yine halk ve taban verir.
Bu "ittifak" mevzusunu ikide bir önümüze "getirecek" bir cok insan olacak. Mektup yazacaklar, görüsmelerde bulunacaklar ama bana kalirsa Devlet Bey bu "ittifak" fisiltilarini, inancla ve israrla "Tek basina iktidar, 60. Hükümet Milliyetci Hareket" demesiyle, etkisiz hale getirmistir. Fisiltilarda bulunanlar var ama dedigim gibi "etkisiz" bicimdeler. Milliyetci Hareketi "etkileyeceklerine" inanmiyorum.
NOT: Moralimiz bozulsada, bozanlara "dudak" bükmek yok..inadina "yüzlerine" Türkes´ce tebessüm etmeliyiz...Syg.
Söyle bir baktim da son bir kac yilda Ayse Hür'le tam 890 kere maillesmisim. Yani adresine ihtiyacim yok. Acik polemiklerimiz de cabasi. Aklina ve bilgisine diyecek yoktur ama kestirmeden gitmeyi de cok sever. Beni Ayse Hanim'la ugrastirmadan, kendi somut sorulariniz varsa buyrun!
Kürt sorunu Cumhurriyet den mi yoksa Osmanlidan berimi vardir.
Kac Kürt Kuvai Milliye de görevliydi?...
"Kurtulus" Ordumuzda Kürtlerde bulunuyormuydu?...
Kürtlerle yapilan anlasmalarin iptal edilmesi gibi bir söz konusu olabilirmi?
deryatulga
22.04.07, 02:06
Bir örümcek kafalının hezeyanları
RAHMETLİ babam, imbatın yüzümüzü okşadığı güzel İzmir akşamlarında rakısını yudumlarken, bir şükür haleti ruhiyesi içinde şunu söylerdi:
"Oğlum burası bizim son vatanımız. Gidecek başka yerimiz yok."
Rahmetli babam, Bulgaristan’da Kırcali Kasabası’nın bir köyünde doğdu.
Şimdi İzmir’e tepeden bakan bir mezarlıkta yatıyor.
Hayatımız boyunca son durağımızı, anavatanımızı, ülkemizi, Türkiye’mizi hep gururla anlattı.
Geldiği Bulgaristan’ı ve Bulgarları ise ne aşağıladı, ne bize düşmanlık aşıladı.
Sıkı bir Adnan Menderes’çiydi.
İnönü’ye çok kızgındı, ama eşimle benim nişan yüzüğümüzü taktığı akşam İnönü’yü tanıdı ve çok sevdi.
Ölümünden iki üç hafta önce benden istediği son şey, güzel bir Atatürk portresiydi.
Çerçeveletip gönderdiğim o Atatürk portresi, hálá son nefesini verdiği odada asılı duruyor.
Ailemin, akrabalarımın büyük çoğunluğu 70’li yıllarda Ecevit’e döndüğü halde, o hep demokratik sağı destekledi.
Demirelci oldu. Sonra Özalcı.
* * *
Geçen gün Yeni Şafak Gazetesi’nde, bir öğretim üyesinin Rumeli göçmenleri hakkında yazdıklarını okurken, gözümün önüne babam geldi.
Uzun süreden beri ilk defa ağladım.
Yazıyı yazan kişi Mücahit Bilici.
Üstelik ABD’de Michigan Üniversitesi’nde öğretim üyesi.
Kendince siyasi bir tahlil yapıyor.
Biliyorum bugün pazar.
Hepimizin durup nefes aldığı gün.
Müzik dinlediğimiz, yeni ürün zeytinyağlarına ekmeğimizi batırıp yediğimiz, bir kadeh şarap, bir bardak bira, rakı ile ruhumuzu rölantiye aldığımız gün.
Biliyorum, sizleri sinirlendireceğim.
Kızmayın lütfen.
Sakin biçimde okuyun bu zatın yazdıklarını.
Ve ülkemizde "öğretim üyesi" kisvesi altında nasıl bir yıkım ekibinin çalıştığını ibretle izleyin.
Sözü Michigan Üniversitesi’nde, yani Batı’da güya öğretim üyeliği yapan bu zata, Mücahit Bilici’ye bırakıyorum:
Buyurun size bir Rumeli göçmeni tarifi:
* * *
"Türkiye’deki mücadele, Balkanlar ile Anadolu arasındaki mücadeledir. Kültürel olarak tanımlanmış iki sınıf koalisyonunun mücadelesidir.
Bir tarafta etnik olarak Türk olmadıkları halde Türklüğü benimseyip genelleştirenler, diğer tarafta etnik olarak Türk oldukları halde üzerlerine özel tanımlanmış Türklük empoze edilenler var.
Bir tarafta Batılılar, sözümona laikler ve göçmenler var, diğer tarafta Anadolulular, dindarlar ve yerliler var.
Bir tarafın başkenti Çanakkale, Tekirdağ, Beşiktaş ve İzmir’dir.
Diğer tarafın başkenti Üsküdar, Kayseri, Erzurum ve Diyarbakır.
Bir tarafta devleti kuranlar var, diğer tarafta üzerlerine devlet kurulanlar var...
Bir tarafta Türkleşmiş ve Türkleştiren göçmen komitacı milliyetçiliğin Balkanlar ve Kafkaslar’dan gelen gruplardan kurulu koalisyonu var.
Öbür tarafta yeni-Türkleşmeyi reddeden ama asıl Türklüğü kabul edilmeyen Türkler (Anadolu Türkleri) ile değişik mağdurlardan (Kürtler vd.) koalisyon var."
* * *
Batı’da ders veren bir öğretim üyesinin yaptığı ayrımı görüyor musunuz?
Rumeli Türklerine, Kafkas Türklerine yapıştırdığı etiketlere bakar mısınız?
"Komitacı", "sömürücü", "Türkleşmiş ve Türkleştiren", "etnik olarak Türk olmayan"...
Durun bitmedi.
Bu zatın asıl amacı şimdi geliyor.
Bu zata göre, Tayyip Erdoğan’ın cumhurbaşkanı seçilmesiyle "Anadolu Türkleri", "Rumeli Türkleri"nin iktidarına son verecekmiş:
"Çok yakında Türkiye’de belki ilk kez halk, kendi cumhurbaşkanını kendi seçtikleri yoluyla seçecek."
Yazıyı okuyunca kendimi tutamadım.
Balkan göçmenlerine, Kafkasya göçmenlerine böylesine insafsızca, hayasızca yüklenen bu kafayı teşhir etmek gerekir diye düşündüm.
Pazar gününüzü işte bu yüzden berbat ettim.
Ve kendini utanmadan "öğretim üyesi" diye takdim eden bu zata haykırmak istedim.
Be adam, Kurtuluş Savaşı’nın en büyük iki kahramanından biri İnönü’nün anne tarafı Rumelili, baba tarafı Malatyalıydı.Buna ne diyeceksin?Be adam, bu ülkeye "Yeter söz milletin" sloganıyla gelen Celal Bayar, Rumeli asıllıydı, buna ne diyeceksin?Be adam, bu ülkeyi halk adına 30 yıla yakın süre yöneten Ispartalı Süleyman Demirel, Malatyalı Turgut Özal, Antalyalı Deniz Baykal, babası Kastamonu doğumlu Bülent Ecevit Rumeli göçmeni miydi?Ayrıca olsa ne yazar?
Güneydoğu’nun Kürt’ünü bu ülkenin "asli evladı" sayıp da Rumeli’nin milyonlarca şehit vermiş çocuğunu "Balkan komitacısı" diye aşağılamanın hangi ahlaki, hangi vicdani, hangi bilimsel izahı vardır.
* * *
Ben Bulgaristan göçmeni bir ailenin çocuğuyum.
Rahmetli babam, "Burası son vatanımız, başka gidecek yerimiz yok" derdi.
Evet yok.
Burada kalacağız ve bu ülkeyi senin gibi örümcek kafalara bırakmayacağız; ne zenci-beyaz diye, ne Anadolulu-Rumelili diye böldüreceğiz.
Seçilecek cumhurbaşkanı da senin örümcek kafanın değil, bütün Türkiye’nin cumhurbaşkanı olacak...
22 Nisan 2007
eyup_gokhan
23.04.07, 01:23
Bir örümcek kafalının hezeyanları
RAHMETLİ babam, imbatın yüzümüzü okşadığı güzel İzmir akşamlarında rakısını yudumlarken, bir şükür haleti ruhiyesi içinde şunu söylerdi:
"Oğlum burası bizim son vatanımız. Gidecek başka yerimiz yok."
22 Nisan 2007
Tebessümle okudum bu sabah... Bu Mücahit Bilici beyle "milliyetcilik" konusunda ciddi bir tartismamiz olmustu. Son olarak 9 a4 sayfasinda bir cevap yazmistim ve tartisma bitmisti. Buna sahit olanlar (ki mucahit beyin arkadaslaridirlar) daha sonra bizi Istanbul'a bir panele konusmaci olarak davet ettiler. Orada da bildiklerimizi, inandiklarimizi konustuk ama pek memnun olmusa benzemiyorlardi...
Neyse... Hafif kürdili hicazkar makamindan girip muhafazakarlik yapmaya calisan, liberalligi de baharat olarak iyi kullanan biri diye dusunuyorum ama, Ertugrul Ozkok'ten de iyidir yahu...
deryatulga
23.04.07, 01:28
Tebessümle okudum bu sabah... Bu Mücahit Bilici beyle "milliyetcilik" konusunda ciddi bir tartismamiz olmustu. Son olarak 9 a4 sayfasinda bir cevap yazmistim ve tartisma bitmisti. Buna sahit olanlar (ki mucahit beyin arkadaslaridirlar) daha sonra bizi Istanbul'a bir panele konusmaci olarak davet ettiler. Orada da bildiklerimizi, inandiklarimizi konustuk ama pek memnun olmusa benzemiyorlardi...
Neyse... Hafif kürdili hicazkar makamindan girip muhafazakarlik yapmaya calisan, liberalligi de baharat olarak iyi kullanan biri diye dusunuyorum ama, Ertugrul Ozkok'ten de iyidir yahu...
Orasi kesin de, sen konuyu biraz daha derinlestirsen, buradaki gencler öyle her seyden haberdar degil cünkü!
eyup_gokhan
23.04.07, 12:13
Orasi kesin de, sen konuyu biraz daha derinlestirsen, buradaki gencler öyle her seyden haberdar degil cünkü!
Izzet Akyol'la iyi anlasiriz. Kendisini iyi yetistirmis, halis niyetli bir agabeyimizdir. Benim de uyesi oldugum bir e-posta grubunda, yine grup üyesi Mucahit Bilici'ye karsi bir yazi yazmis. Onun yazisindan, Ertugrul Ozkok'unkinden daha cok istifade edilir... Buyrun...
Selamun Aleykum,
Bir ay kadar once grubumuza gelmis olan asagidaki mail vesilesiyle Mucahit Bilici kardesimizin Yeni Safak’ta yayinlanmis olan bir etudunden haberdar olmus ve okumustum. Okudugumda, acikcasi rahatsiz olmus ve o an birseyler yazayim demistim, yogunluktan elim varmadi. Bugun, internetten okudugum Ertugrul Ozkok’un (Hurriyet) yazisinin da Mucahit’in sozkonusu yazisiyla ilgili oldugunu gorunce, kisa da olsa yazmak istedim.
Mucahit Bilici’nin sozkonusu yazisi, acik ifade etmem gerekirse beni hayal kirikligina ugratti. Mucahit benim takriben 15 yillik arkadasim, dostum ve kardesimdir; kendisini yakindan tanirim ve bu yorumu (hem uslubu, hem de sigligi acisindan) Mucahit’e yakistiramadim ben. Ayrica, Yeni Safak’in bu yaziyi nesretmis olmasini da —ayni zamanda siyaseten— hatali ve yanlis goruyorum.
Mucahit kardesim sosyologtur. Sosyoloji tahsil etmistir ve halihazirda sosyoloji tahsilini surdurmektedir. Kendisinin, sahsi meziyetlerine ilaveten ayni zamanda bu hususiyeti itibariyle genellemelerden en uzak durmasi gerekenlerden oldugunu dusunuyorum. Genellemeler —zaman zaman— kimi izahlarin basitce anlasilmasina yardimci olabilir; ancak genelleme mecburen kimi detaylarin atlanmasi anlamindadir. Belli bir kerteden sonra genelleme oyle bir hale gelir ki artik hicbir sey ifade etmez. Onun icin, saglikli ve sahih bilgi buyuk olcude ve cogunlukla “ince gormek”le irtibatlidir. Ne kadar “kalin” goruluyorsa, hakla haksizlik, dogru ile egri, hata ile savap birbirine karisir. Hatta bir noktadan sonra, genelleme, dogru-egri olmasindan ote pratik olarak birsey ifade etmez.
Bu acilardan, Mucahit’in yapmis oldugu genellemenin hem olgusal olarak, hem dinen, hem de siyaseten yanlis oldugunu dusunuyorum. Arzu edenler asagida alintiladigim yorumun tamamini okuyabilirler, yine de ben sadece kendisinden birkac alintilama yoluyla Mucahit’in tezini ozetlemeye calisayim:
Türkiye'deki mücadele Balkanlar ile Anadolu arasındaki mücadeledir.
Bir tarafta Batılılar, sözümona laikler ve göçmenler var, diğer tarafta Anadolulular, dindarlar ve yerliler var. Bir tarafın başkenti Çanakkale, Tekirdağ, Beşiktaş ve İzmir'dir. Diğer tarafın başkenti Üsküdar, Kayseri, Erzurum ve Diyarbakır'dır.
Bir tarafta Türkleşmiş ve Türkleştiren göçmen komitacı milliyetçiliğin Balkanlar ve Kafkaslardan gelen gruplardan kurulu koalisyonu var. Öbür tarafta yeni-Türkleşmeyi reddeden ama asıl Türklüğü kabul edilmeyen Türkler (Anadolu Türkleri) ile değişik mağdurlardan (Kürtler vd) oluşan koalisyon var.
Oncelikle: Turkiye’de bir catisma oldugu dogrudur, ama catisma tek boyutlu degildir ve pekcok parametresi vardir. Onun icin “ikili” bir boyuta indirgenemez, toplumsal olgular/hadiseler bu kadar “kalin” gorulemez. En azindan bir sosyolog olarak, Mucahit bu kadar “kalin” bir okuma yapmamalidir. Ayni zamanda, bir risale okuyucusu, bir risale takipcisi olarak da bu tur bir “kalin” okuma yapmak mumkun degildir. Bana gore cok bedihi, cok asikar bir husustur ve beni en cok hayal kirikligina ugratan bu noktadir. Turkiye’deki catisma, Turkiye toplumunun karmasik yapisi bu kadar basite indirgenemez, bu kadar basit bir sekilde anlasilamaz, yorumlanamaz!
Sirayla gidecegim:
Oncelikle Mucahit’in dedikleri/yorumlari olgusal olarak dogru degildir. Turkiye’de halk ile modernlestirici elit arasinda bir catisma, gerilim oldugu hepimizin malumudur; ama bu catisma Balkan-Kafkas ve Anadolu karsitligiyla tarif edilemez. Sevgili kardesim, eger dedigin gibi Canakkale ile Diyarbakir arasinda bir catisma vardir diyorsan, benim memleketlilerim (ve cogunlugu Rumeli muhaciri) olan Gelibolulular bir Kurt’u belediye baskani secmezlerdi (Gelibolu’nun halihazirda ANAP’li belediye baskani Cihat Bingol, Gelibolu’da esnaflik yapan, Kurt kokenli bir vatandasimizdir) . Lutfen boyle onyargili davranma. Eger dedigin gibi Tekirdaglilar ile “yerli degerler” arasinda bir kavga olsaydi, Tekirdaglilar da AKP’li bir adayi belediye baskani secmezlerdi. Hersey cizdigin kaba sablon istikametinde izah edilebilseydi, Arnavut (yani Balkanli, yani senin “gocmen” dedigin insanlardan biri) olan Mehmet Akif Misir’a gitmezdi. Adnan Menderes Aydin’li (o da Izmir sayilir, ayni kulturdur, ayni cografyadir, ayni kitledir) olmazdi. Menderes’i asanlardan Cemal Gursel’in de Kurt olmamasi gerekirdi. Daha geriye gidelim: Malatyali bir Kurt olan Ismet Inonu’nun “orda” olmamasi gerekirdi. Mevcut cumhurbaskani Ahmet Necdet Sezer de Afyonlu olmamaliydi. Ya da, bu yazismayi yaptigimiz Karakalem sitesinin isim babasi, Karakalem dergisinin ve yayinlarinin editörü Metin Karabasoglu’nun da (anne tarafi itibariyle) Balkanli olmamasi gerekirdi. Hem ana, hem de baba tarafindan Rumelili (biz oyle deriz, Balkanlar demeyiz!) olan benim de, Ankara’ya gidip laikci mitinglerde bagirip cagirmam gerekirdi –ama orda degil, burdayim kardesim. 28 Subat surecinde universitedeki gorevinden atilan Nejat abi (soyadini vermeyelim), cerkes oldugundan (o da Kafkas gocmeni oluyor) aslinda atilanlar degil atanlar arasinda yer almaliymis. Hataen mi oraya dustu yani? Ya da, Alev Erkilet Baser var, aklima simdi geldi: yine ayni donemde “seriatcilik”la suclanarak universiteden atilan bu hanimefendi Cerkes oldugundan (“gocmen”), onu da Nur Serter’in yanina koymaliymis. Basini da bosuna orttugunu soylemeli, zira “gocmen” kokenli oldugundan yeri modernlestirmeciler , baskicilar, halk-din dusmanlari arasinda olmalidir. Keza, Fehmi Koru da Arnavut (Balkanli!) oldugundan bu isleri birakip Cumhuriyet’e mi gecsin, Hurriyet’e mi gecsin, orda mi yazsin? Bunu mu anlayalim simdi Mucahit? 28 Subat’cilarin zorbaligiyla, fikrini beyan etti, itikadini beyan etti diye hapse tikilan Balkan kokenli Mehmet Kutlular simdi “hata etmisim, bosuna burdaymisim, hemen obur tarafa geceyim” mi desin? Canakkaleli olan merhum ve magdur Esat Cosan, “Canakkalelidir” diye seyh yapilmasa miydi (Iskenderpasa cemaati)? Mesrep olarak benim bir alakam yok, ama Kur’an egitimini hizmetlerinin merkezine koymus olan “suleymanci” organizasyonunun kurucusu Suleyman Hilmi Tunahan bir “gocmen”dir diye yanlis yerde mi yer aldi? Allah mekanini cennet etsin, Bosna cumhurbaskani Ali Izzetbegovic Turkiye’ye goc etmis olaydi “gocmen” oldugundan kamp mi degistirecekti? Seyh Samil’in torunlari, “Kafkas gocmeni” olduklarindan baskicilar, halk dusmanlari arasina mi katilsin, ADD’ci mi olsunlar Mucahit?
Mucahit kardes, yazdiklarin siyaseten de yanlistir. Olumladigini dusundugum, sempati duydugunu, taraftar oldugunu dusundugum kamp nokta-i nazarindan da hatali bir yaklasim sergiliyorsun. Eger olumladigin kampi guclendirmek gibi bir derdin varsa (yazdiklarini okuyunca oyle anliyorum), yapman gereken sey yeni muttefikler bulmak ve mevcut ittifaklarini kuvvetlendirmek olmalidir. Suleyman Demirel zamaninda “hamsi kavaga cikarsa Mesut Yilmaz basbakan olur” dediydi de neler oldu hatirlar misin? ANAP Karadeniz’de oyle bir kampanya baslatti ki, “hamsi kavaga cikar mi cikmaz mi gorursun” diye isi inada bindirdi. DYP en kuvvetli oldugu yerlerde dahi dogru-durust oy alamadi. ANAP, ozellikle Dogu Karadeniz’in cogu yerinde tulum cikardi. O zamanlar Demirel’in etrafina “ufacik bir hatanin bile buyuk maliyeti olabiliyor. Bu hata bizi tek basina iktidardan etmis olabilir” dedigi meshurdur. Yapmis oldugun etud ve yorum olgusal olarak yanlis olmasinin yanisira, bu gerekceyle siyaseten de yanlistir. Kendinle ayni kampta olan milyonlari itiyorsun Mucahit. Yabancilastiriyorsu n. Yeni Safak’in boyle bir yaziyi nesretmis olmasini da, bu gerekceyle, vahim bir hata olarak goruyorum. Bu vesile ve gerekceyle bu yaziyi (ayni zamanda) Yeni Safak ilgililerine de gonderiyorum.
Yorumun Islami noktadan da hatalidir Mucahit kardes. Hz. Resulullah (asm) Mekkeli ve Kureys’liydi, ama ne Kureysci, ne Evsci, ne Hazrecci, ne Mekkeci, ne Medineci, ne sucu, ne bucuydu. En yakinlarindan ona karsi olanlar da, en uzaklardan ona tabi olanlar da oldu. Butun bunlar bize ders olmalidir. Ben muslumanim birader, o kadar. Baska bir muslumanin, hem de senin gibi cok kiymet verdigim bir kardesimin boylesi bir yorumda bulunmasi beni uzdu. Bana lutfen “Ben kisisel olarak kimseyi kastetmiyorum” gibi bir aciklama getirme, ifadelerin cok net: bahsettigin kamplarin bir tarafinda “Batililar, sozumona laikler ve gocmenler”, digerinde ise “Anadolulular, dindarlar ve yerliler” varmis. Reddediyorum. Rumeliliyim. Dedelerim asirlardir yasadiklari yerlerden, sirf ezan sustu diye mallarini mulklerini birakip ezan okunan memlekete gocmusler. Ailemde hatta sulalemde (hem de nesillerdir) 5 vakit namaz kilmayan kimse sayisi yok denilebilecek kadar az. Basi ortulu olmayan hanim yok gibi birsey. Kendimi bildim bileli namazimi kiliyorum. Kizkardesim basi ortulu oldugu icin bissuru gadre ugramis, sikinti cekmis birisi, hala da cekiyor. Benim surali-burali derdim yok birader. Ustunlugu ancak takva’da goruyorum, baska bir kriteri kabul etmiyorum. Hurriyetten yanayim. Insanlarin ozgur tercihlerine saygi duymaktan, hurmet gostermekten yanayim. Ayrica, Said Nursi’yi kendime ustad bilmisim, halk tabiriyle “bir Kurd’un pesine takilmisim.” Derdi Allah olan, ehl-i din benim kardesimdir. Kurtmus, Turkmus, suraliymis, buraliymis, Cerkesmis, Lazmis, Gurcu, Bosnak ya da Arnavutmus benim acimdan zerre kadar farki yoktur. Dindar bir Kurt yoldasim, din dusmani Rumelili de dusmanimdir. Dine karsit olan hemserim Tunali Hilmi de, Kurt Abdullah Cevdet de hasmimdir. Dine taraftar olan da yoldasimdir, canimdir, cananimdir. Kurt (ve ustad bildigim) Said Nursi de, Arnavut Mehmet Akif de, Bosnali Ali Izzetbegovic de benim icin birdir. Baska her turlu degerlendirme, yorum ve kategorileri reddediyorum. Mucahit kardes, bu tur binlerce, yuzbinlerce, milyonlarca insan var birader; koken sebebiyle beni/bizi ne hakla Batililar, laikler/laikciler guruhuna katarsin? Konu benim sahsi hukukum degil, ancak boylesi bir yorumla cok insanin hakkina girmis oldugunu, insanlari incittigini, vefat etmis milyonlarca insanin ruhunu muazzep ettigini dusunuyorum. Ustad Bediuzzaman’in talebelerinden Muhacir Hafiz Ahmet de hakkina girdigin insanlar arasindadir.
Daha uzun yazmaya gerek yok. Meramimi zannedersem ifade edebildim.
deryatulga
24.04.07, 06:43
Korkmazcanlar
Gündüz Aktan
24/04/2007 (124 kişi okudu)
'14 Nisan mitingine katılanlar faşist ve ırkçı'. 'Kendi kendilerine korkular icat ediyorlar, tehdit ve tehlike altında olmayan Cumhuriyet'i korumaya kalkışıyorlar.' 'Korkular paranoya boyutuna ulaşınca da, Malatya'dakiler elden gitmekte olan vatanı kurtarmak için Hıristiyanları boğazlıyor' vb.
Kendilerine liberal aydın diyen zatların bu analizine göre, Cumhuriyet'i ve kurucu ilkelerini savunmak faşizm. Aslında Genelkurmay Başkanı'na, Cumhurbaşkanı'na da 'faşist' diyecekler, ama korkuyorlar. Aynı görüşleri paylaşanları faşizmle suçlayarak dolaylı yoldan itham yolunu seçiyorlar.
Bu liberaller, aynı zamanda, milliyetçi olmadıklarını iftiharla söylüyorlar. Zira çağı geçmiş milliyetçilik iç ve dış düşman yaratıyor ve toplumu içine kapatıyor. Dolayısıyla onlar için, milliyetçiliğin temel unsurları olan milli kimlik, milli çıkar ve milli onur da geçersiz. Yani korkusuzluklarının temelinde kaybedilecek şeylerin onlar açısından değersiz olması vakıası yatıyor.
Cumhuriyet'in laiklik ve tekillik ilkesinin tahrip edilmesi onları korkutmuyor. Zaten bu ilkeler mütedeyyin kesimlerin sistemle bütünleşmesini ve 'Kürt' sorununun demokrasi içinde çözümlenmesini engelliyor. Çokkültürlü liberal demokrasiye göre, dini ve etnik cemaatlerin siyasal örgütlenmesinden ve bir tür Kürt-Türk federasyonundan yanalar.
Bu nedenle 2. cumhuriyetçi olmamışlar mıydı?
Türkiye, AB'nin dış dinamikleri olmazsa iç dinamikleriyle, bırakın gelişmeyi, ayakta bile duramaz. Bu nedenle AB'nin 'tüm' isteklerini kabul etmekten korkulmasına bir anlam veremiyorlar. Onlar için Türkiye'nin üyeliğine karşı AB'de ırkçı önyargılar, çifte standartlar ve bunlardan kaynaklanan aşırı talepler yok.
Bu liberaller Irak'ın kuzeyinde bir Kürt devletinden korkmuyorlar. Onlara göre, Amerika'nın isteği doğrultusunda Türkiye Kuzey Irak'a müdahale etmemeli; Kürdistan gerçeğini tanıyıp, yöneticileriyle yüksek düzeyde diyalog kurmalı; PKK teröristleri için kapsamlı bir af çıkarmalı ve Güneydoğu'ya Kuzey Irak benzeri bölgesel haklar vermeliyiz.
Onlar için Kıbrıs'ın hiçbir stratejik önemi yok. Adada çözümsüzlüğün tüm sorumluluğu zaten 'bize' ait. Annan Planı'nı tek yanlı kabulün bize zemin kaybettirmesinden korkmuyorlar. Cesaretleri, dış politikada kazançlar gibi kayıpların da çok uzun bir süreçte son derece tedrici (incremental) gelişmeler sonucunda gerçekleştiğini bilmemelerinden geliyor.
Haksız Ermeni soykırımı iddialarını kabul etmekten de korkmamamız gerektiğini; tarihimizle yüzleşmemizin demokrasimizi geliştireceğini savunuyorlar.
Kore ve Çin gibi Uzakdoğu ülkelerinin küreselleşmeyi kendi çıkarlarına nasıl yönettiklerini göz ardı edip, 'Dünya ekonomisiyle bütünleşme' adına ekonomimizi olumlu olumsuz tüm dış etkilere 'korkusuzca' açmaktan yanalar. Sonuçlar nasılsa onların hayatını etkilemiyor.
Ne yazık ki onların korkmadıkları her şey toplumun geriye kalanı için haklı ve meşru korku kaynaklarını oluşturuyor. Ama toplumu olumsuz etkileyen asıl neden liberallerin nelerden korkmadıkları değil, nelerden korktukları.
Bu liberaller, öylesine AKP'nin yörüngesindeler ki, dokunulmazlıkları kalkmış, finansmanı denetlenen, milletvekilleri başkan değil halk tarafından seçilen gerçek demokrasiden bile korkuyorlar.
Ama asıl Türk milletinin kendi gücüyle ayakları üzerinde durmasından, kendi sorunlarını çözme iradesi göstermesinden, günün şartlarına uygun bir bağımsızlık ideali gütmesinden korkuyorlar. Kısaca korkularının merkezinde Türkiye'nin ve Türklerin güçlü bir milli kimliğe sahip olması ihtimali yatıyor.
Başkalarının farklılığını hemen kabul ediyorlar. Türklüğün etnisite ötesi bir üst kimlik olmasına bile karşılar. Anayasal vatandaşlığı kimlik diye yutturmaya çalışıyorlar.
Ulusal kimlikten yoksun olanlar karşılarındakini 'faşist' sanabilirler. O zaman, kimlik sahibi olanların da onları 'vatan haini' sayması ihtimali var.
Türkiye'nin büyük bir hesaplaşmaya gitmesini önlemek için herkes kullandığı dili doğru seçmeli.
deryatulga
24.04.07, 22:57
konumuz liberaller. ve ilkokul ögretmeni sinifa anlatiyor...
cok basit, cok ucuz hocam cok...
Adam kendi hesabina konusup da hava bassa dert degil de, aba altindan sopa göstermesinden gina geldi artik. Ben Radikal sayfalarinda buna epey bindirmistim ama artik o yazilara ulasilamiyor galiba. Sanki daha bir kac yil önce Akcam ve Dadrian gibi adamlarla sarmas dolas olan babamdi!
eyup_gokhan
26.04.07, 12:55
Adam kendi hesabina konusup da hava bassa dert degil de, aba altindan sopa göstermesinden gina geldi artik. Ben Radikal sayfalarinda buna epey bindirmistim ama artik o yazilara ulasilamiyor galiba. Sanki daha bir kac yil önce Akcam ve Dadrian gibi adamlarla sarmas dolas olan babamdi!
Laiklik satip da Ülker'den maas alan kimdi ? :)
Neden?
-Ne mutlu "babamin" ogluyum-
Bana da mi "neden?" diye soru soracaksin?
egoist olmaktansa milliyetci olurum daha iyi:hallo;
Filmdeki düsmanlar i gördükce tek caremiz milliyetciliktir.
http://www.youtube.com/watch?v=qCaBMl6P3fM
deryatulga
29.04.07, 21:24
YENİ ÇAĞ GAZETESİ'Nİ OKUMA KAMPANYASI! (http://webmail.ish.de/Redirect/www.ip.org.tr/lib/pages/detay.asp?goster=haberdetay&idhaber=620)
İşçi Partisi, ABD ve AB güdümlü, satılmış medyaya karşı ULUSAL BASINA DESTEK KAMPANYASI açtı. Bu kapsamda tüm yurttaşlarımızı, günlük gazeteler içinde ABD emperyalizmine karşı vatan savunması hattında doğru bir çizgi izleyen Yeni Çağ Gazetesini desteklemeye, "satılmış medya" tavrını sürdüren gazeteleri almamaya çağırıyoruz.
(http://webmail.ish.de/Redirect/www.ip.org.tr/lib/pages/detay.asp?goster=haberdetay&idhaber=620)
İŞÇİ PARTİSİ
Telefon: (0312) 231 81 11 Faks: (0312) 229 29 94
www.ip.org.tr (http://webmail.ish.de/Redirect/www.ip.org.tr)
www.doguperincek.gen.tr (http://webmail.ish.de/Redirect/www.doguperincek.gen.tr)
www.oncugenclik.org.tr (http://webmail.ish.de/Redirect/www.oncugenclik.org.tr)
AYDINLIK * www.aydinlik.com.tr (http://webmail.ish.de/Redirect/www.aydinlik.com.tr)
ULUSAL KANAL * www.ulusalkanal.com (http://webmail.ish.de/Redirect/www.ulusalkanal.com)
KAYNAK YAYINLARI * www.kaynakyayinlari.com (http://webmail.ish.de/Redirect/www.kaynakyayinlari.com)
BİLİM ve ÜTOPYA * www.bilimutopya.com.tr (http://webmail.ish.de/Redirect/www.bilimutopya.com.tr)
TEORİ Her ay bayilerde!
YENİ ÇAĞ GAZETESİ'Nİ OKUMA KAMPANYASI! (http://webmail.ish.de/Redirect/www.ip.org.tr/lib/pages/detay.asp?goster=haberdetay&idhaber=620)
İşçi Partisi, ABD ve AB güdümlü, satılmış medyaya karşı ULUSAL BASINA DESTEK KAMPANYASI açtı. Bu kapsamda tüm yurttaşlarımızı, günlük gazeteler içinde ABD emperyalizmine karşı vatan savunması hattında doğru bir çizgi izleyen Yeni Çağ Gazetesini desteklemeye, "satılmış medya" tavrını sürdüren gazeteleri almamaya çağırıyoruz. (http://webmail.ish.de/Redirect/www.ip.org.tr/lib/pages/detay.asp?goster=haberdetay&idhaber=620)
İŞÇİ PARTİSİ
Telefon: (0312) 231 81 11 Faks: (0312) 229 29 94
www.ip.org.tr (http://webmail.ish.de/Redirect/www.ip.org.tr)
www.doguperincek.gen.tr (http://webmail.ish.de/Redirect/www.doguperincek.gen.tr)
www.oncugenclik.org.tr (http://webmail.ish.de/Redirect/www.oncugenclik.org.tr)
AYDINLIK * www.aydinlik.com.tr (http://webmail.ish.de/Redirect/www.aydinlik.com.tr)
ULUSAL KANAL * www.ulusalkanal.com (http://webmail.ish.de/Redirect/www.ulusalkanal.com)
KAYNAK YAYINLARI * www.kaynakyayinlari.com (http://webmail.ish.de/Redirect/www.kaynakyayinlari.com)
BİLİM ve ÜTOPYA * www.bilimutopya.com.tr (http://webmail.ish.de/Redirect/www.bilimutopya.com.tr)
TEORİ Her ay bayilerde!
Ulusalcilarla milliyetcilerin birbirlerine dogru attiklari en somut adim böylece gerceklesmis oldu. Yenicag gazetesini tavirlarindan dolayi bir süredir okumuyorum. Perincekcilerle is birligi icine giren gazetenin Türkiye'de en cok sempati duydugum parti olan MHP ile artik alakali olmamasi bu olaydan sonra sevindirici... Bir zamanlar Devlet Bahceli tarafindan kurulan gazete kendisine dogru muhataplarini bulmus anlasilan...
deryatulga
29.04.07, 21:39
Yeni Cag tam da 27 Nisan muhtirasindan biraz sonra Web'den kayboldu. Aklima tuhaf ihtimaller gelmedi desem yalan olur.
deryatulga
29.04.07, 21:50
Yani?
Genelkurmayi bile hacken etmis olabilirler, veya bir türlü o ise karismis, imzasiz
bildiri son derece tuhaf cünkü!
Genelkurmayi bile hacken etmis olabilirler, veya bir türlü o ise karismis, imzasiz
bildiri son derece tuhaf cünkü!
Hocam,
o bildiriyi herkes tuhafladi, ancak böyle birsey olmus olsa bile cok sacma bir durum degil mi? Yani Genelkurmay bu kadar önemli bir konuda cikip "bu benim yazim degil" demez mi?
deryatulga
29.04.07, 21:57
Hocam,
o bildiriyi herkes tuhafladi, ancak böyle birsey olmus olsa bile cok sacma bir durum degil mi? Yani Genelkurmay bu kadar önemli bir konuda cikip "bu benim yazim degil" demez mi?
Derse tam rezalet olmaz mi? Tuncay Özkan'in, Hulki Cevizoglu'nun ve digerlerinin son günlerde ettigi üst perdeden ettigi laflara bakinca akla her ihtimal geliyor. Tuncay Özkan bugün Caglayan mitinginde ortaligi kavuruyordu, Ankara'da ise kürsüden indirmislerdi. Bu pilav daha cok su kaldiracaktir. 9 Mart 1971 darbesini de milletin 99%u 25 yil sonra ögrenmedi mi?
Danıştay saldırısının kilit ismi Muzaffer Tekin, mitingde Tuncay Özkan, Şener Eruygur ile kol kola
Çağlayan'daki mitingde Danıştay'a yönelik saldırıda gözaltına alınan emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin ilgi odağıydı. Alandaki ünlü isimler Tekin'le sohbet ederek hatırını sordu.
Tekin'le Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı ve Jandarma eski Genel Komutanı emekli Orgeneral Şener Eruygur'da bir süre sohbet etti. Tekin'in, Deniz Kuvvetleri eski Komutanı emekli Oramiral Özden Örnek'in günlüğünde iki kez darbe yapmaya kalktığı ortaya çıkan Eruygur Paşa'nın elini öpmesi dikkat çekti. İlerleyen saatler içinde alana gelen Kanaltürk televizyonun sahibi Tuncay Özkan da karşılaştığı Tekin'in boynuna sarılarak ayak üstü konuştu. Mitingin başlamasına yanındaki heyetle beraber alana gelen İşçi Partisi Genel Başkanı Doğu Perinçek de Tekin'e ilgi gösterdi. Perinçek ve Tekin aralarında bol kahkahalı bir sohbet yaşandı. Tekin 14 Nisan 2007'de Ankara'da yapılan mitinge de katılmıştı. Hatırlanacağı gibi Tekin'in geçtiğimiz yıl bir Danıştay üyesinin öldürüldüğü saldırıyı gerçekleştiren Alpaslan Arslan ile görüştüğü ortaya çıkmıştı.
http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=533693
ve tuhaf iliskiler....
3 Mayis "Türkcülük Bayrami" ile ilgili bir köse yazisini sizlerle paylasmak istiyorum...:
Tanrıdağın zirvesinde "Ata'lar meclisi" toplandı. Meclis tahtında, ataların atası Alp Er Tunga oturmakta. Etrafında toplanan bu kalabalık, bu izdiham, tarih sayfalarına "sonsuz" kahramanlıklara imza atan binlerce Türk neferi. Töresiz "dünya'ya" Töre getiren Tanrıkut Mete, ölümsüzlük sarayının sahibi Kür Şad, Tanrı’nın kırbacı Atilla, Kutluk bey İlteriş, Bilge Mergen, Bilge Tonyukuk, Türk'ün gönlünde "destan destan" işlenen Korkut Ata, engin ülkelerin sahibi Çengiz Han, Türkistan’ın taç'ı Timur Han, iki kardeş iki can Çağrı bey ve Tuğrul bey, attığı her adımda Türklük için zaferlere ulaşan Sultan Alparslan, çağ kapatıp çağ açan Fatih, bakışlarıyla meydanları titreten Yavuz, gök yüzünü gözlerinde barındıran Mustafa Kemal Atatürk ve nice Türk Cihan hakimiyetin yüce Hakanları...
Hepsi gönüllerini açıp gelen ulu misafirleri bekliyorlar.
Gözlerinde "Ergenekon" ateşi, yüreklerinde Hazar deniz'in çoşkun özlemi olan ulu misafirler.
Kimler mi bu ulu misafirler?
Zulme baş eğmeyip, tabutlara atılan!
Suçsuz yere hapislere konulan!
Kendi yurtlarında "yurtsuz" kalan!
Ilk baharda Gök Mavisi ihtilali yapan: 3 Mayıs kahramanları.
Öteden geliyorlar, göründüler. Başta görünen, o vakur duruşuyla, yılmayan duruşuyla, Kür Şad atamızı andıran duruşuyla, keskin bakışlı Kurt duruşuyla Atsız Ata.
Ata meclisini oluşturan büyüklerden, öne ilk adımını atan Kür Şad oldu.
Bunu gören Atsız heyecanlanmaya başladı. Çünkü, Kür Şad tam üstüne doğru geliyordu ve birden tam karşısında durup, Atsız'ın gözlerindeki mutluluğu sezererek, ona sesleniyordu: Oğlum Atsız, niye heyecanlanıyorsun? Yer yüzünde sen dememişmiydin: Hepsi sussa da "Kür Şad" uzatarak elini: "Hoş geldin oğlum ATSIZ, kutlu olsun!" diyecek.
İşte beklediğin ve niyazlarda bulunduğun o an geldi "Hoş geldin oğlum ATSIZ kutlu olsun!"
Atsız "ölümsüzlük bu olsa gerek" diyerek, uzatılan eli tutarak saygıyla ve huşu içinde başını eğip sağ diziyle yere vurdu.
Kür Şad bu sefer Atsız'ın yanında bekleyen diğer 23 neferi selamlar ve onlarada "Hoş geldiniz" dileklerinde bulunur.
Ata meclisinde bir sevinç, bir vuslat şenliği koptu. Dün ve bugün buluştu. Bugün "dününe", dün "bugününe" kavuştu..
Lakin, 23 neferin arasında ama biri varki; Ata meclisinde bulunan bütün "Türk Hakanları" hepsi bir anda yere diz vurarak "Hoş geldin Başbuğ Türkeş" diyerek onu karşıladılar.
Çünkü "O" 20. asrın "son Başbuğ'u" idi..
Bu vuslata, Türk'ün beyefendi elçisi Ebulfeyz Elcibey, idam sehpasında "Azrail'e" merhaba diyen Osman Batur ve Türkistan Tigini İsa Yusuf Alptekin gibi Türklük davasının yılmaz yol başçıları da katıldı. Ata meclisi gelen misafirlere görkemli bir yelek hediye eder. Yeleklerin yakasında "5000 canı" temsilen "5000 gül yaprağı" var. Ulu Ata Alp Er Tunga derki: Davamızın şahitleri ve nişanesi "5000 Can'dır". 5000 canın kefil olmadığı, onay vermediği hiç bir "ruh'a" bizim muhabbetimiz olmaz.
Bütün mutlu ve kutlu kavuşmadan sonra, gözler yeryüzüne çevrildi. Geride bırakılan dostlar, dava, sevenler. Onların çaresiz duruşlarına olan biçare bakışlar. Bozkurt Denktaş'ın yalnız kalışı, Muhammet Salih'in haykırışı, Cemiloğlu'nun boyun büküşü. Kerkük, Tebriz, Karabağ, Batı Trakya ve bütün Türk illerin kendi başlarına bırakılması. Ve 3 Mayıs 1944'lerde olduğu gibi, 12 Eylül 1980'lerde olduğu gibi öz yurtlarında "yurtsuz" durumuna düşen Türk Milliyetçilerin "eziyet" çekmeleri, Tanrıdağ’ın zirvesinde vuslatı yaşayanları derinden üzdü....
...
Biraz "fizik dışı/üstü" davrandığımı biliyorum ama bazen insan oğlu gördüğünü değil inanmak istediğine inanırmış.
Bu vesile ile bütün atalarımızı rahmetle, saygıyla ve hasretle yad eder ve Türk Dünyasının, yüce Türk Milletinin soylu ve ölümsüz "Türkçülük bayramını" kutlarım.
Tanrı Türk'ü korusun
NOT: 29.04.1951 tarihinde yüce Türk Milletinin yaman, yiğit evladı merhum Osman Batur şehadet'e ulaşmıştır. Mekanı Cennet, ruhu şad olsun.
Fatih Oğuz
3 Mayıs Milliyetçilik Bayramı
02.05.2007
3 Mayıs 1944 tarihi, Türk Milliyetçileri için bir dönüm noktası olduğu kadar bir hareket noktası da olmuş ve bu tarihten günümüze değin “Türkçülük Günü” , “Türkçüler Bayramı” veyahut “Milliyetçiler Bayramı” gibi adlarla kutlanmıştır. 1944 yılında yaşananlar Türk Milliyetçilerinin partileşme ve dernekleşmesin de temellerinin atıldığı yıl olmuştur.
“3 Mayıs Türkçülük Günü” 1980 ihtilalinin gerçekleştiği tarihe kadar her yıl düzenli bir şekilde kutlandı, bu anlamlı günde Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş ülküsü olan Türkçülük, hafızalara kazınarak bir yaşam felsefesi olarak işlenmeye başladı. 12 Eylül ihtilaliyle beraber Türk Milliyetçileri, 1944 yılında maruz kaldıkları işkenceden daha geniş kapsamlı ve uzun süreli bir muameleye maruz kaldılar. Hapse atılan Türk Milliyetçilerinin çektikleri işkenceler ve maruz kaldıkları baskıların yanında, dışarıda kalan Milliyetçilerde çok sert bir manevi baskı altında kalmışlardır. 12 Eylül döneminde gerek zindanlarda gerekse normal hayatta, baskı görmeyen tek bir Türk Milliyetçisi ve Ülkücü göstermek neredeyse mümkün değildir. İhtilal sürecinde Türk Milliyetçilerinin lideri Rahmetli Başbuğ Alparslan Türkeş, 5 yıl tutuklu kaldığı ceza evinden tahliye olduktan sonra, hiç zaman kaybetmeden Türk Milliyetçilerini yeniden toparlama ve mücadeleye kaldıkları yerden devam etmenin yolunu aramaya başlamıştır. Bu süreçte Başbuğ 3 Mayıs Türkçüler gününü “3 Mayıs Milliyetçilik Bayramı” olarak değiştirmiş ve bu tarihten sonra da gönderdiği davetiyelerde “milliyetçilik” ibaresini kullanmıştır. Bu sayede, 1944 yılında işkence ve kötü muameleye maruz kalan Türkçülerle beraber, 12 Eylül 1980 döneminde, 1944’ü aratmayacak derecede işkence ve kötü muamele gören bütün Türk Milliyetçilerinin ve Ülkücülerin aynı günde anılması sağlanılmıştır. Alparslan Türkeş, bir mülakatta kendisine yöneltilen bir soru karşısında “ Türkçülük ” ve “ Türkçüler ” kelimeleri ile ilgili olarak şunları söylemiştir. “ Türkçüler derken Türkçülük ve milliyetçilik aynı anlamdadır değişik bir anlamı yok tur. Yani Türk milletini sevmek, Türk milletinin iyiliğini istemek, hakkını savunmak duygusunun adı Türk Milliyetçiliğidir. Türkçülüğün başlangıçta bundan biraz farklı bir anlamı olmuştur. Türkçülük ifadesi, daha ziyade Türkçenin eski Arapça ve Farsça kelimelerden kurtarılarak halkın konuştuğu Türkçe haline getirilmesi hareketinin adı olmuştur. Bir nevi Türkçeciliktir. Bunun içinde tabi Türklerin esaretten kurtulması, bir bayrak, bir devlet içerisinde yaşamaları fikride vardır. Daha sonraları Türkçülük, milliyetçiliğe daha yakın bir anlama gelmiştir. Bu noktada 3 Mayıs’ın neden Türkçülük günü olarak değil de Milliyetçilik Bayramı olarak kutlanmaya başlandığının tartışma konusu olması yersizdir.
3 Mayıs 1944 Türkçülük- Turancılık davasına gelinceye kadar Türkiye Cumhuriyeti Devleti, kuruluş ülküsüne bağlı Türkçülük anlayışıyla var olan bir devlet görüntüsü içerisindedir. Zira dönemin Başbakanlarından Şükrü Saraçoğlu, 4 Ağustos 1942 tarihinde mecliste yaptığı bir konuşmasında "Biz Türk'üz, Türkçüyüz ve daima Türkçü kalacağız. Bizim için Türkçülük bir kan meselesi olduğu kadar ve lakal o kadar bir vicdan ve kültür meselesidir. Biz azalan veya azaltan Türkçü değil, çoğalan ve çoğaltan Türkçüyüz. Ve her vakit bu istikamette çalışacağız." diyerek en yetkili ağızdan devletin felsefesini ortaya koymuştur. Yine o dönemde Asker ve sivil yatılı okullara alınan öğrenciler arasında aranan ilk şartın Türk olunması, yine dönemin ders kitaplarında Türkçülükle ilgili atıfların yer alması, ders kitaplarında öğrencilere Türk Birliğinin bir gün muhakkak hakikat olacağı yönünde telkinlerde bulunulması, dönemin devlet felsefesinin anlaşılması bakımından oldukça önemlidir.
Hal böyle iken, Orhun dergisinin Başyazarı Merhum Hüseyin Nihal Atsız Bey, Başbakanın Türkçülüğe olan bağlılığına inancını korumakla birlikte, Milli Eğitim Bakanlığı görevinde bulunan Hasan Ali Yücel’in Türkçülükle bağdaşmayacak icraatları karşısında Başbakanı uyarmayı kendine bir vazife olarak seçmiş ve Hasan Ali Yücel’in Bakanlık görevinden azledilmesi yönünde bir irade ortaya koymuştur. Boğaziçi Lisesi Edebiyat Öğretmenliği görevini ifşa eden, aynı zamanda şair ve yazar merhum Nihal Atsız, Orhun dergisinde Şükrü Saraçoğlu’na ithaf olunan iki mektup yayınlamıştır. Bu mektuplarında Atsız Bey Saraçoğlu’na özetle şunları söylemekteydi;
“Memlekette açıktan açığa komünizm propagandası yapan dergiler çıkarılmaktadır. Bu dergiler Milli Eğitim Bakanlığının emri ile ve devlet parası ile satın alınarak bütün okullara dağıtılmaktadır. Sonra Ankara Dil Tarih Coğrafya Fakültesinde, Devlet Konservatuarında ve daha birçok önemli mevkilerde memleketimizi komünistleştirmek isteyen bu uğurda çaba gösteren insanlar vardır.” Nihal Atsız mektubunun bir başka bölümünde “ Bursa ceza evinde hüküm giymiş bir solcu olarak bulunan Nazım Hikmet’e Milli Eğitim Bakanlığı Tarafından el altından paralar verilmektedir. Bir vatan haini olduğu bilinen Sabahattin Ali, Ankara’da Devlet Konservatuarında öğretmendir. Sanat adamı olarak yetiştirilecek gençler bu adamın tesir dairesi içerisine adeta zorla sokulmuş gibidirler.” diyerek Milli Eğitim Bakanının ihanet içerisinde olduğunu ve derhal görevden alınmasının icap ettiğini vurgulamıştır. Ben Türkçüyüm, milliyetçiyim diye meclis oturumlarında bağıran bir Başbakanın iktidarında Milli Eğitim Bakanlığı Vatan hainlerinin sığınağı haline gelmiş, komünistler devlet parasıyla beslenir olmuştu.
O tarihe kadar bir bakanın böylesine eleştirilmesi ve suçlanması görülmüş bir olay değildi. Zira başbakanı ve bakanları tenkit etmekte, takdir etmekte İnönü’ye ait bir imtiyazdı. Dolayısıyla Nihal Atsız’ın mektubu en başta İnönü’yü sarsmıştır. Hasan Ali Yücel, Cumhurbaşkanı İnönü’nün gözüne girmeyi başarmış bir şahsiyetti, bu mektuplar onu son derece telaşlandırdı. 1 Mart 1944 ve 1 Nisan 1944 tarihinde yayınlanan iki mektubun ardından kısa süren bir sessizlikten sonra, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali yücel ve Ulus gazetesi yazarlarından Falih Rıfkı Atay’ın teşvikleriyle, kendisine “vatan haini” dediği gerekçesiyle Atsız Bey, Sabahattin Ali tarafından mahkemeye verilir.
26 Nisan 1944’te Ankara’da başlayan ilk mahkeme, üniversite gençleri tarafından öylesine yoğun bir ilgi ile izlenir ki, bir söylentiye göre mahkeme heyeti bile içeriye pencerelerden girebilmiştir. Nihal Atsız Bey mahkeme heyetine; “Sabahattin Ali'den sorulsun, hıyanetini ispat edelim mi? Buna razı mı?” diye sorar, Sabahattin Ali bu sözler karşısında cevap veremeyip sessiz kalır. Mahkeme 3 Mayıs 1944 yılına ertelenir, aradan geçen kısa süre içerisinde birilerinin maskesi de gecikmeden düşecektir.
3 Mayıs 1944 günü, komünizm karşısında eyleme geçen, vatan hainlerine karşı nefretlerini haykıran ve büyük bir yürüyüş gerçekleştiren Türk milliyetçilerine karşı, Cumhurbaşkanı İnönü’nün talimatıyla kolluk kuvvetleri çok sert müdahalede bulundular. 9 Mayıs’a ertelenen duruşmanın hemen ardından hiçbir yasal gerekçe olmaksızın Hüseyin Nihal Atsız Bey tutuklanmıştır. Atsız beyin kaldığı otel didik didik arandı ve bir saat kadar sonra İstanbul polisi kaldığı eve yaptığı baskında Atsız’a ait yayınlanmamış yazıları gazeteleri, mektupları her şeyi alınmıştı. Ülke genelinde Türk Milliyetçisi olan ve Hüseyin Nihal Atsız’la ilişkisi olan birçok kişi gözetim altına alındı. Gözaltına alınanlar arasında Prof. Dr Zeki Velidi Togan, Hasan Ferit Cansever, Fethi Tevetoğlu, Nurullah Barıman, Zeki Sofuoğlu, Fazıl Hisarcıklı, Alparslan Türkeş gibi isimler bulunmaktaydı. Bu tutuklamaların ardından Orhun dergisi de kapatılarak Türk Milliyetçiliği tam anlamıyla susturulmak istenmiştir.
Merhum Nihal Atsız Bey’in evinde yapılan armalarda, Alparslan Türkeş’in yazmış olduğu mektuplar ve yazılar ele geçirilmiş ve akabinde Başbuğ Türkeş, görev yapmakta olduğu Erdek’te bir askeri heyet tarafından gözaltına alınarak Sıkıyönetim Kumandanlığında bir hücreye konulmuştur. Türkeş’in evinde yapılan aramalarda 500 kitap’a el konulmuş, arama yapan heyet, genç bir subayın bu kadar kıymetli kitaba sahip olmasını takdir etmiş, bununla beraber kitaplara geri iade edilmek suretiyle el koyduklarını ifade etmişler fakat kitaplar iade edilmemiştir. “Turancılık Davası’nın sonunda Alparslan Türkeş, en fazla üzüldüğü şeylerden birisinin de kitaplarını geri alamaması olduğunu ifade etmiştir.
Daracık, pis, karanlık ve berbat bir yer olan hücrede günlerce sorgulanmayı bekleyen Alparslan Türkeş, hangi suçla ilgili olarak gözaltına alındığını soran dilekçesine bir cevap alamamıştır. Tutuklandıktan 4 ay sonra sorguya çekilen Başbuğ Türkeş, gizli cemiyet kurmak la suçlanmıştır. Hücre’nin sağlıksız şartlarında, aç ve susuz bırakılmanın da tesiriyle rahatsızlanan Alparslan Türkeş, bin bir zorlukla hastaneye sevk edilmiş ve sevk sırasında vatan hainlerine bile layık görülmeyen muamelelere maruz kalmıştır. Sevk evrakının üzerine “ Dikkat!... Siyasi suçludur, Irkçı ve Turancıdır, başkaları ile temas ve konuşma yapması yasaktır” yazılmıştır. İlk başta hastaneye kabul edilmeyen Türkeş, durumun başhekime bildirilmesi ile tedavi edilmiştir. Başhekim Fikri Altan, Alparslan Türkeş’e “ Oğlum, Türkçülük, Turancılık diye bir suç olamaz” diyerek destek olmuş ve üzülmemesi yönünde telkinde bulunmuştur. Alparslan Türkeş’le beraber gözaltına alınanların hepsine, günlerce aç bırakılmak, dövmek, başkaların dövülmesini seyrettirmek, şakaklarına tabanca dayayarak ölümle tehdit etmek, boş kâğıtlara yazı yazdırılarak üzerlerini keyfi doldurmak suretiyle işkence uygulanmıştır.
Dava da henüz tam bir netice alınamamış, yeterli bir tahkikat yapılmamışken Dönemin Cumhurbaşkanı İnönü, 19 Mayıs bayramından halka şu şekilde seslenmiştir; “ Turancılar, Tük Milletini, bütün komşuları ile onarılmaz bir surette düşman yapmak için birer tılsım bulmuşlar. Bu kadar şuursuz ve densiz fesatçılara Türk milletinin mukadderatını kaptırmamak için Cumhuriyet rejimi bütün tedbirlerini kullanacaktır.” Böyle bir açıklama yapma gereği duyan İnönü, Başbakan Saraçoğlu’nun söylemleri ve Almanya ile yapılan gizli antlaşmaların içerikleri göz önüne alındığında hangi ruh haliyle bu ifadeleri kullanmıştır? Devletin kuruluş felsefesi olan Türk milliyetçiliği nasıl olurda suç olarak isnat edilebilmektedir?
İnönü ve yardakçılarının tesiriyle tutuklanan 23 Türk milliyetçisi, düzeni yıkmak için örgüt kurmakla suçlanmışlar, Savcı Kemal Alöç iddianamesinde şahısları vatan haini olarak ifade etmiştir. Bu iddia namenin hazırlanmasında İnönü ve Falih Rıfkı Atay’ın tesiri daha sonra Savcının itirafıyla anlaşılmıştır.
Tutuklanan Türk milliyetçileri “tabutluk” olarak adlandırılan ve tepelerinde 1500’lük ampullerin yandığı kırk santim genişliğinde, elli santim uzunluğunda ve iki buçuk metre yüksekliğinde beton oyukların içinde olmadık işkencelere maruz kalmışlardır. Bu işkenceler sebebiyle Türk Milliyetçisi ve Türk aydını Reha Oğuz Türkkan, bir gözünü kaybederek kurtulmuştur. Tutuklananların mahkemede verdikleri ifadeler saptırılmış ve söylenmeyen kelimeler zabıtlara geçirilmiştir. Tüm iftira, yalan, dolan ve hileye rağmen 3 Mayıs 1947 deki duruşmada Askeri Yargıtay’ın verdiği kararla Türk Milliyetçileri beraat etmişlerdir. Askeri Yargıtay 23 kişi aleyhine açılan Türkçülük- Turancılık davasını haksız ve adaletsiz bularak davayı bozmuş ve Türkiye’de baskı altında kalmadan, işinin ehli olan hâkimlerin olduğu da böylece kanıtlanmıştır.
Türkçülüğüyle gurur duyan Başbakan Saraçoğlu’nun Mecliste yaptığı konuşmalar ile başlayan, Nihal Atsız Bey’in Orhun dergisinde yayınlanan mektuplarıyla alevlenerek, aleyhte açılan dava sonucu 3 Mayıs 1944 yılında Türkçülerin yürüyüşüyle devam eden bu süreç, 3 Mayıs 1947 yılında Askeri Yargıtay’ın verdiği beraat kararıyla nihayete ermiştir. 3 Mayıs günü Cumhuriyet tarihinde Türk Milliyetçilerinin ilk kez ortaya koydukları bu irade, o günden sonra artarak devam etmiş, dernekleşme, partileşme safhaları hızla aşılmış ve bugün de tüm gücüyle yaşan bir siyasi irade olarak var olmuştur.
İkinci Dünya Savaşı yıllarında meydana gelen bu olayda Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluş felsefesi, yaşam garantisi olan Türkçülük fikri, ne talihsizliktir ki dış politikada atılan yanlış adımlara kurban edilmek istenmiş fakat başarılamamıştır. Türk milliyetçiliğini karşısına alan güçler, adaleti de bu oyuna alet etmek istemişler fakat doğrunun yanında yenilmişlerdir.
Türkçülere o gün yapılan muamele, asla bir darbe olmamış bilakis Türkçülere birlik ve beraberliğin sağlandığı, bir şahlanış günü armağan etmiştir. 3 Mayıs günü, 1945 yılından bugüne kadar, Türk Milliyetçiliğini kendilerine bir yaşam felsefesi olarak benimseyenlerin adeta kurtuluş günü, zafer günü, olarak kutladıkları çok önemli bir gün olmuştur.
Bugün memleketimizin içinde bulunduğu durum iyi değerlendirildiğinde Milliyetçi bir iradeye şiddetle ihtiyaç olunduğu muhakkaktır. Bu birlik, beraberlik ve zafer gününün Tüm Türk Milliyetçilerine hayırlar getirmesi, iktidar getirmesi temennisiyle Türk Milliyetçilerinin Milliyetçilik Bayramı Kutlu Olsun…
Kaynaklar
—Alparslan Türkeş, “1944 Milliyetçilik Olayı” , Berikan Yayınevi, Ankara- 2000
—Alparslan Türkeş, “ Milliyetçilik Ülkücülük Üzerine Konuşmalar” Kamer Yayınevi
—Reha Oğuz Türkkan, “ Tabutluktan Gurbete”, Berikan Yayınevi, Ankara–2002
—Mustafa Özden, "Atsız ve Irkçılık ve Turancılık Olayı", Türk Dünyası Tarih Dergisi, Sayı:122, İstanbul–1997
—Semih Yalçın, “3 Mayıs Türkçüler Gününün Menşei Üzerine ”, http://www.ulkuocaklari.org.tr/uh/egitim/milliyetc11.htm
______________________________ _____
Hakkı ŞEKERBAY / Ülkü Ocakları Genel Merkezi Eğitim Masası
http://www.ulkuocaklari.org.tr/ocak.asp?ocak=gundemyazilari&yazi=431
'3 Mayıs Milliyetçiler Günü'nün önemi arttı' 02 Mayis 2007 16:50 http://www.etikhaber.com/images/stories/kisiler/harunozturk.jpg
Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Genel Merkezi, Türk olmaktan gurur duyanları ırkçılıkla suçlayanların 'aydın' olduğu günümüzde, "3 Mayıs Milliyetçiler Günü'nün" öneminin bir kat daha arttığını bildirdi. Ocak merkezi, Türk milliyetçilerinin, Türklüğü savunmanın bedelini işkencelere ve tabutluklara maruz kalarak, nice çile ve sıkıntılara göğüs gererek ödediğini kaydetti. Ülkü Ocakları Eğitim ve Kültür Vakfı Genel Merkezi, "3 Mayıs Milliyetçiler Günü" nedeniyle yazılı bir açıklama yaptı.
Yakın tarihimize damga vuran hadiselerden birinin de 3 Mayıs 1944'te cereyan ettiğini ifade eden açıklamada, 63 yıl önce 3 Mayıs 1944'te, aralarında bilim adamı, aydın, siyasetçi, asker ve üniversite öğrencilerinin de bulunduğu Türk milliyetçilerinin dönemin iktidarı tarafından "ırkçılık" yaptıkları gerekçesiyle tutuklandığını ve mahkemede yargılandığı hatırlatıldı.
Açıklamada, başta Hüseyin Nihal Atsız, Başbuğ Alparslan Türkeş ve beraberindeki Türk milliyetçilerinin yargılanmalarının büyük tepki gördüğünü ve Türk gençliğinin "Türklüğe, Türkçülüğe ve milliyetçiliğe" yönelik karalama ve iftiralara karşı "tek yürek" olduğu kaydedildi.
Açıklamada ayrıca şu görüşlere yer verildi: "3 Mayıs 1944 tarihiyle birlikte başlayan yargılama süreci ve sonrasında 'tabutluk' denilen ölüm hücrelerine atılan Türkçülerin kutlu mücadelesi, her Türk'ün okuması ve idrak etmesi gereken bir olaydır. Türk milletini her türlü emperyalizmden korumak için; inandıkları fikirleri, değerleri ve doğruları haykıran Türk milliyetçilerinin verdikleri bu mücadele, bugün daha net bir şekilde anlaşılmaktadır. Dün Türk milliyetçilerini en ağır şekilde eleştirenler, şimdilerde ise onlara hak vermenin mahcubiyetini yaşamaktadırlar. 3 Mayıs 1944'ü doğuran şartlar ve gelişmeler önemini ve sıcaklığını bugün de korumaktadır. Bugün Türkiye, etnik milliyetçilikleri körükleyen ve Türk kimliğini her fırsatta reddeden bir siyasi anlayışla idare edilmektedir.
'Türk'üm' diyemeyenlerin, Türklük şuurunu sorgulamaya açanların, Türk olmaktan gurur duyanları ırkçılıkla suçlayanların 'aydın' olduğu günümüzde, 3 Mayıs Milliyetçiler Günü'nün önemi bir kat daha artmaktadır. Özellikle 1984 yılından beri ülkemizde süregelen etnik milliyetçi terörün tek amacının, Türklük kavramının sorgulamaya açarak, Türkiye'nin bölünmez bütünlüğünü önce kafalarda silmek istediğini düşünecek olursak, her Türk'ün bu günü milli şuurla idrak etmesi gerekmektedir. Mayıs 1944, milletimizin direncinin bayraklaştığı önemli ve anlamlı bir günü ifade etmektedir. Türk Milliyetçileri, Türklüğü savunmanın bedelini işkencelere ve tabutluklara maruz kalarak, nice çile ve sıkıntılara göğüs gererek ödemişlerdir. Türk milliyetçileri iftiralara, baskılara ve suçlamalara rağmen Türklük şuurundan, Türkiye sevdasından ve Türk birliği ülküsünden vazgeçmemişlerdir. 3 Mayıs, Türk milliyetçilerinin bu kutlu mücadelesini anlamak başta olmak üzere, Türklüğü ve Türk ülküsünü doğru okumak, geçmişten ders alıp Türk Milleti'nin onurlu geleceğini inşa etmek için daha çok çalışmanın önemini kavramak olarak kabul edilmelidir. Türk Milleti, ecdadını bildiği, anladığı ve unutmadığı sürece Türk-İslam aleminin liderliğini yapabilecek gücü, kudreti ve fikriyatı kendisinde bulacaktır.
Ülkü Ocakları bugün, teslimiyetçi-gayrı milli politikalara karşı Yüce Türk Milletinin hizmetindedir. 'Lider ülke Türkiye' hedefi ile Ülkücü Hareket bütün baskı ve zorlamalara rağmen, milleti ile beraber bu kutlu mücadeleyi kazanacaktır. Bu vesile ile bir kez daha içlerindeki milli şuur ve iman ateşi bir an olsun sönmeyen ve Türk milliyetçiliği tarihinin altın sayfalarını oluşturan ülkü devleri, başta Başbuğumuz Alparslan Türkeş, H. Nihal Atsız, Orhan Şaik Gökyay, Necdet Sançar, Fethi Tevetoğlu,
Zeki Velidi Togan, Muzaffer Eriş, İsmet Tümtürk ve daha birçok Türk milliyetçisini rahmet ve minnetle anıyoruz.
Bu duygu ve düşüncelerle, Türk milletinin geleceğe damga vurması gayreti, azmi ve kararlılığıyla 'Milliyetçiler Gününü' idrak etmenin gururu içerisindeyiz. Milliyetçiler gününün devletimize ve milletimize hayırlara vesile olmasını temenni ediyoruz. Ne Mutlu Türküm diyene".
http://www.etikhaber.com/content/view/35462/77/
Sayın Dr. Devlet Bahçeli'nin
3 Mayıs Milliyetçiler Günü Münasebetiyle
Yapmış Oldukları Yazılı Basın Açıklaması
3 Mayıs 2007
Aziz Türk Milleti,
Mücadele biçimi ve ortaya çıkardığı anlam açısından Türk milliyetçiliğinin tefekkür tarihinde müstesna bir yeri bulunan 3 Mayıs Milliyetçiler Gününde; tüm dava arkadaşlarımın bu mana ve şuur dolu kutlu gününü kutlarım.
3 Mayıs 1944 olayları; Türk milliyetçiliğinin mücadele tarihinde şerefli yerini almış, aynı zamanda dünden bugüne milliyetçiliğine yönelen saldırılarda bir değişiklik olmadığını göstermiştir.
3 Mayıs olayları merhum Hüseyin Nihal Atsız’ın, hakkında açılan davaya katılmak için Ankara’ya geldiği sırada başlamıştır. Bu tarihte Türk gençliği her türlü baskıcı siyasal ortama rağmen demokratik muhalefetin belki de ilk örneğini vererek bölücü ve yıkıcı tehdidi teşhis etmiş, bunlara karşı tepkisini ortaya koymuştur. Türk genliğinin milli muhalefeti neticesinde 165 kişi tutuklanmış, birçoğu işkence ve eziyetlere maruz kalmıştır.
Aslında 3 Mayıs olaylarının geri planında II. Dünya Savaşı’nın o aşamasında Almanlara karşı üstünlük kuran Ruslara yaranmaya çalışan Milli Şef döneminin yaklaşımı bulunmaktadır. Böylelikle Ruslar’a şirin görünmeye gayret eden hükümet milliyetçileri hedef haline getirerek, her türlü kötü muameleyi Türk milliyetçilerine reva görmüştür.
Bu durum Türk milletine mensubiyetten gurur duyan Türk milliyetçilerinin, inandıkları değerler uğruna karşılaştıkları zulmün birincisi olacak, ancak sonuncusu olmayacaktır!
Büyük siyaset ve devlet adamı merhum Başbuğumuz Alparslan Türkeş Bey ve 23 arkadaşı Türk milletinin muhatap olduğu yabancı ve aykırı ideolojik saldırılara karşı, milli muhalefeti bayrak yapışının üzeriden tam 63 yıl geçmiş bulunmaktadır.
Bu geçen zaman süresinde Türk milliyetçileri, milletimizin birliği ve dirliği için fedakârlık ve vefakârlığı göstermiş, 3 Mayıs 1944’ün anılarını hafızasından hiçbir zaman çıkarmamıştır.
Tarihimize tabutluklar olarak geçen, tavanlarında beş yüzer mumluk ampüllerin yandığı işkence odalarında, büyük Türk milletine olan sonsuz bağlılık ve karşılıksız sevgiyle direnç gösterilmiş, Sansaryan Han’ın duvarlarında işkenceden değil de, Türk milletine bağlılıktan çınlayan gür sesin kararlılığı Türk milletinin vicdanında şükür olsun ki karşılık bulmuştur.
Bu itibarla Türk milliyetçileri, yakın tarihimizin değişik evrelerinde mağrur bir ruh halinde mağdur olmuş, ama asla mağlup olmamıştır, olmayacaktır! Nitekim Türk milliyetçilerinin 3 Mayıs da ortaya koyduğu azim ve kararlılık, Türk milletine olan sarsılmaz inancı dün olduğu gibi bugünde ziyadesiyle devam etmektedir.
İçinde bulunduğumuz karanlık dönemde, küresel güç koalisyonu ve bunların içerideki acentası olan AKP iktidarının, Türk milliyetçiliğini tahrip etme konusunda tartışmasız uzlaştıkları anlaşılmaktadır.
AKP iktidarının dört yıl beş ay bir gündür Türk kimliği ve doğal sonucu olan Türk milliyetçiliğine sistemli bir şekilde saldırması tesadüfi değildir.
Türk milletiyle sorunlu, geleceğiyle uyumsuz; sadece ikbal peşinde milli her türlü kaynağı talanla meşgul ve görevli AKP iktidarının; Türk milletinin özgüveni olan Türk milliyetçiliğini bu denli aşağılamasına dur deminin vakti gelmiş, çoktan geçmektedir.
İnşallah milli bir hesaplaşma sandıkta tecelli edecek; Türk milleti kendisine yönelik bu şer oyunu mutlaka bozacaktır. Dün olduğu gibi, bugünde Türk milletinin en doğru kararı vereceğine inancımız tamdır.
Türk milliyetçiliği, şanlı bir kurtuluş mücadelesi verip Cumhuriyet kuran ideolojinin Cumhuriyeti koruyup geliştirmesi için tek başına Cumhuriyet Hükümeti kurmasının artık zamanı gelmiştir.
Dün olduğu gibi bugün de bir tercihle karşı karşıya bulunulmaktadır. Dün manda ve himaye diyenlerin karşında, tam bağımsızlık, 3 Mayıs 1944’de yıkıcı ve bölücü hareketlere karşı millet sevdası, bugün ise teslimiyetçilik karşısında milliyetçilik diyenler Milliyetçi Hareket Partisinin kuracağı 60. Cumhuriyet Hükümeti’nin ruhunda bulaşacaklardır.
Türk milletinin birliği ve dirliği; Türk Devleti’nin bağımsız üniter yapısının devamlılığından yana tercihini tavizsiz bir şekilde belirleyen Milliyetçi Hareket Partisi ve Türk milliyetçileri, hali hazırda yaşanılan gerilim ve kaos ortamının gelecek açısından ne büyük bir tehlike ve tehdit içerdiğinin bilincindedir.
Çözüm ve değer üretmekten uzak olan gayri milli politikaların hamisi konumundaki AKP zihniyetinden kurtulmak artık bir zorunluluk haline gelmiştir. Cumhurbaşkanlığı seçimi sürecinde yaşanılan ibret verici gelişmelere Türk milleti layık ve mahkûm değildir.
Başbakanın ve AKP’nin sahte mağdur imajına, sözde fedakârlık aldatmalarına, makam ve mevki hırsından arındırılmış bir görüntü vermeye çalışmasına artık Türk milleti itibar etmemektedir.
TBMM’de bu kadar sayısal çoğunluğa sahip AKP’nin Cumhurbaşkanı seçimini bile siyasi ikbal uğruna nasıl kullandığı, siyasal krize nasıl ortam ve zemin hazırladığı artık tüm açıklığıyla ortadadır.
3 Mayıs Milliyetçiler Günü gelenekten geleceğe Ziya Gökalp, Nihal Atsız, Mümtaz Turhan, Alparslan Türkeş, Erol Güngör ve daha nice fikir ve siyaset adamını Türk milletinin maddi varlığında buluşturmuş, ülkenin bölünmez bütünlüğü, varlık ve bekası için sönmez bir inanç meşalesini yakmıştır.
Her türlü engelleme ve zorluğa rağmen; Türk milletini şanlı mazisinden onurlu geleceğine her şeyi göze alarak taşıyacak olan milliyetçiler olacaktır.
Bu duygu ve düşüncelerle bir kez daha büyük Türk milletinin ve kıymetli dava arkadaşlarımın bu tarihi gününü kutluyor; 3 Mayıs 1944’ün bütün fedakâr milliyetçi kahramanlarını rahmet ve minnetle anıyorum.
Dr. Devlet Bahçeli
Milliyetçi Hareket Partisi
Genel Başkanı
http://www.mhp.org.tr/genelbsk/gbskkonusma/2007/index.php?page=03052007
3 Mayis Milliyetciler Günü ile ilgili makaleler, köse yazilari, haberler...
.............................. .............................. ..............................
Yürü Yiğit, Bugün Senin Günündür
03.05.2007
Ben bir Türkçüyüm… Kim olduğumun farkına vardığım o günde başladı çilem. Yolum çetindi, biliyordum. Zira bir uyanış, silkiniş ve direniş hareketi olarak doğmuş ve bu topraklarda hürriyet güneşinin doğmasını sağlamak için büyümüş, büyümüştüm. Süleyman Paşa ile, Gökalp ile, Akçura ile düşünce dünyam şekillenmiş; Kırım’da Gaspıralı, Azerbaycan’da Resulzade ile birlikte mücadele tohumlarımı ekmiş; Anadolu’da Kurtuluş Savaşı’nda acının da azmin de gözyaşının da gururun da en yoğun halini tecrübe etmiş ve nihayetinde zafere ulaşmıştım. Mustafa Kemal Paşa’nın yanında Cumhuriyet’i kurma şerefine erişmiş ve artık devlet felsefesinin başına oturmuştum.
Bir kutlu ağ olup tüm vatan sathını sarmış, bu fedakâr milletin gönlündeki ulvi yerimi almıştım. Dilimizi özleştirmiş, kültürümüzü topluma egemen kılmış, tarihimizi tüm derinlikleriyle anlatmayı başarmıştım. Ergenekon’un demirinde, Manas’ın nağmesinde, Dedem Korkut’un hikâyelerinde, Kutadgu Bilig’in öğütlerinde, kopuzumun telinde, Kutaf atımın yelesinde, Kubbetu’t Türkî otağımın önünde dikilen tuğda benliğimi bulmuş, ruhumu olgunlaştırmıştım. Türk insanının ruh zeminini Yesevi ateşiyle, Attila’nın mavi gözlerindeki ışıkla aydınlatmıştım.
Artık milletim Mete’yi, İlteriş’i, Bilge Kağan’ı, Kül Kadir Han’ı, Satuk Buğra’yı, Melikşah’ı, Alparslan’ı tanıyor, Türk tarihinin Osmanlı’dan ibaret olmadığını, Türk tarihinin insanlık tarihine eşdeğer nitelik taşıdığını biliyordu. Artık Türk hor görülmüyor; Arap’ın, Fars’ın, İngiliz’in, Fransız’ın değerlerine özenilmiyordu. Artık göğsümüzü gere gere “Ne mutlu Türküm diyene!” diye haykırıyor, İstiklal Marşımızı ay yıldızımızın şehit kanı barındıran gölgesi altında gururla söylüyorduk. Çünkü artık, Türkiye Türklerin idi. Atatürk’ümüzün “Muhtaç olduğunuz kudret, damarlarınızdaki asil kanda mevcuttur.” , “ Bana insanüstü bir vasıf yüklemeyiniz. Yaradılışımdaki yegâne üstünlük Türk olarak dünyaya gelmemdir.”, “Türk budur: Yıldırımdır, kasırgadır, dünyayı aydınlatan güneştir.” sözleriyle değerimizin farkına varıyor, soyumuzla gurur duyuyorduk. "Bu memleket tarihte Türk’tü, halde Türk’tür ve ebediyen Türk olarak yaşayacaktır.” diyerek istiklale dair umutlarımızı ve kararlılığımızı yineliyorduk. Artık, Türkiye dışındaki soydaşlarımızdan haberdar oluyor, acılarını yüreklerimizde hissediyor ve bir gün Turan’ı kurma hayalleriyle yanıp tutuşuyorduk. Kendimizden ödün vermeden gelişiyor, ilerliyor, çağı yakalıyorduk. Yani Türkleşiyor, İslamlaşıyor, Muasırlaşıyorduk.
Ama sonra işler değişti. Ben ki Türk milletine şah damarı kadar yakın olan Türkçü, ben ki bu insanlara ait olan her şeye sahip çıkan vatansever, bir anda düşman ilan ediliverdim. Ne olmuştu? Neden olmuştu? Anlamaya fırsat bile bulamadım. Irkçılıkla, Turancılıkla, vatan hainliği(!) ile suçlandım. Zindanlara tıkıldım, tabutluklara atıldım, işkencelere maruz kaldım. Tırnaklarım söküldü; gözlerim kör edildi; aç, susuz, ışıksız bırakıldım. Kafama silahlar dayanıp üstü boş tutanakları imzalamam için tehditlere uğradım. Benimle selamı olan uçan kuş bile fişlendi. İşimden, aşımdan edildim; ailemle birlikte yoksulluğa itildim.
Suçum, günahım, bu nefretin nedeni neydi? Sadece yönetim ve eğitim kurumlarına çöreklenmiş komünist tehlikesine karşı hükümetimi uyarmıştım. Çünkü Mustafa Kemal ölmüştü. Çünkü bambaşka bir devir açılıyordu Türkiye ufuklarında. Onun kudretli kişiliğinden çekinip yurda sokulmaya dahi cesaret edemeyen hain odaklar devlet kademelerine kök salmış, gençliği milli köklerden koparıp beyinlerini zehirlemek için harekete geçmişlerdi. Çünkü İnönü Rus dostlarına şirin gözükmek uğruna milliyetçiliği tasfiye yoluna gidiyor, Atatürk’ün mirasını baltalıyor ve bunlara karşı sesini yükselten vatan evlatlarını zorbalıkla susturuyordu. Milli Şef ve yardakçıları devletin tüm imkânlarından yararlanıyor, türlü imtiyazlarla semirdikçe semiriyordu. Onlar rahattı ya, halkın yoksulluk içinde kıvranması umurlarında değildi. Ülkeyi 2. Dünya Savaşı’na sokmamak uğruna bu tedbirleri aldıklarını söylüyorlar, ama neden bu mecburi sıkıntıların CHP çevrelerinde görülmediğini açıklayamıyorlardı. Savaşın gidişatı doğrultusunda ya Rusya’ya ya da Almanya’ya siyasi rüşvetler veriliyor, insanların eğilimleriyle oyun oynuyor, Türkçüler de bu politikanın seyrine göre ya yayınlarına izin verme suretiyle ödüllendiriliyor(!) ya da böyle cezalandırılıyordu.
Ben ise bir Atsız olmuştum cesaret sınırlarında, millet aşkı ummanlarında, tarih ruhunda ve azmin doruklarında. Bir adsız kahraman olup kelime denen hançerin en keskin ucuyla vatan düşmanlarına saplanmıştım. Yalnız bırakmamıştım ülküdaşlarımı. Kâh Alpaslan Türkeş’le üsteğmen, Hasan Ferit Cansever’le yüzbaşı, kâh Nejdet Sançar’la öğretmen, Muzaffer Eriş’le öğrenci, kâh Zeki Velidi Togan’la tarihçi, Reha Oğuz Türkkan’la hukukçu olmuş, 10 bin yiğitle Ulus Meydanı’nda çelik bir yumruğa, sarsılmaz bir sese dönüşmüştüm. Dövülsem de kaşım, gözüm yarılsa kemiklerim kırılsa da vazgeçmemiş, yıkılmamıştım.
Ve 3 Mayıs olmuştum. Dalga dalga bir iman akını, baskı ve iftiralara karşı birlik, hem elem hem sevinç, hem gözyaşı hem coşku… Milli Şef’in emirleri dışına çıkıp görüşlerini özgürce belirten ilk demokratik hareket olmuştum. Tek parti diktasına başkaldırış, milliyetçilik düşmanlarına özlü bir ders, zindan karanlıklarından doğup Büyük Türkiye ülküsüne uzanan kutlu bir şafak… Ülkücü Hareket’in tetikleyici kuvveti olarak davamızın, fikirden aksiyona geçişinin öncülüğünü yapmıştım. Herkes beni yıldıracağını düşünürken, ben daha da güçlü çıkarmıştım başımı zindanlardan. Bu vatana sevdalı gençlerin kalplerinde mücadele alevini tutuşturmuş, Kürşad gibi ölmenin ama yenilmemenin temsilcisi olmuştum. Yani 3 Mayıs, yani matem yerine bayram olmuştum!
“Çilem, doğduğum anda başladı.” demiştim ya, 1944’de de bitmiyordu. Haçlı Seferi başlamıştı ya bir kere, daha 70’ler vardı önümde. Buz tutmuş kaldırımlarda kurşun yemiş ülküdaşımı bırakıp ağlaya ağlaya yoluma devam etmek zorunda kaldığım, kelle koltukta okumaya çalıştığım, vatan savunması uğruna, sevdamı yüreğim yana yakıla kavgaya dönüştürdüğüm, tüm fedakârlıklarıma ve çektiğim cefalara rağmen katillikle, teröristlikle suçlanıp anlatılmadığım, anlaşılmadığım o zemheri yıllar… Kara Eylül’lerde baş eğmeyip baş veren 9 kahraman candım ben. Mamak’ta işkence gören, Yusufiyelerde istiklali ve istikbali elinden alınan, ama yine de davadan dönmeyen Anadolu çocuğuydum. Ben unuttuğunuz, kafatasçı diye suçladığınız, sonra da işi bitti dediğiniz o ülkücüyüm. Hatırladınız, değil mi?
Esir Türk illerinde, çekik gözlü Asyalı soydaşımın gönlündeki acı katresiyim ben. Esaret zincirlerini kırıp atan bir alperen… Sibirya’da donmak üzere olan bir Kırım Türkü’nün gözlerindeki yaş, Kerküklünün dilinde “Oy men ölmüşem, gavim gardaş nerdesen!!!” diye haykıran hoyrat, Karabağ’da Ermeni mezalimi altında inleyen Azeri balasının ‘Ay gız!’ çığlığıyım. Ben, Doğu Türkistan’da karnından bebeği deşilen Uygur hatunu, Bulgaristan’da diline pranga vurulan, camisine dinamit koyulan Balkan Türkü’yüm.
Ve bugün kendi yurdunda “Türküm!” demeye çekinir hale getirilen; dağdaki, şehirdeki teröristten bile daha az hakkı ve itibarı olan; Cudi’de, Gabar’da hain pusulara düşen binlerce şehitten biriyim. Ve bana ‘kelle’ deyip katilimi hala yaşatan, onun yandaşlarını cesaretlendirip şerefimi iki paralık eden bir zihniyet tarafından yönetilen Anadolu Türkü’yüm.
Çilemin dünya durdukça ve milletim yaşadıkça bitmeyeceğini biliyorum. Tek üzüldüğüm bize has, sadece bize ait olan ve devletimin kuruluşuna felsefelik yapan fikrimin, düşmanın yıpratmalarıyla bu hale gelmesi, devlet eliyle bir köşeye atılması ve vatandaşlarımın bir bölümünde de olsa zararlı olarak algılanmasıdır. Ancak tüm bunlara rağmen, hiçbir şeyden korkum olmadan, “Bir ölür, bin dirilim!” diye haykırıyor ve bir gün zafere ulaşma inancı ve ümidiyle hep burada olacağımı söylüyorum.
Peki, ben nerde miyim? Türk damgası olan her şeyde, insanımın damarında akan kanda, vatan aşkıyla çarpan yüreklerde, yağız delikanlıların bozkurt bakışlarında, gözlerde çakan cesaret ve iman kıvılcımlarındayım. Ben, çocuklarımızın kulağına fısıldanan ninnilerde, güzel yüzlü Ayşe Gelin’in eline yakılan kınanın töresinde, Semerkant’tan çıkıp Üsküp’te esen kardeşlik rüzgârlarında, Hazar’ın “Hürriyet! Hürriyet!” diye çalkalanan kıyılarında, Tanrıdağ’ın doruğunda açan bir kardelenin Korkut Ata’yı çağrıştıran kokusunda, velhasıl Adriyatik’ten Çin Seddi’ne kadar nerede bir Türk görürseniz, ben oradayım. Çünkü ben hala 3 Mayıs’tayım. Çünkü ben hala 3 Mayıs’ım!
Yıllardır, “Haydi 3 Mayıs! Türkçüler, Turancılar el ele!” diyerek yürüyorum ve yürümeye devam edeceğim. “Ben Türk’üm! Ben Türkçüyüm!” diyen, diyebilen herkesi de “Yürü yiğit yürü, bugün senin günündür. Bugün düğün günün senin, bayram günündür!” marşlarıyla yürümeye çağırıyorum.
Bayramımız, bayramınız kutlu olsun!
Tanrı Türk’ü korusun!
______________________________ _____
Ece BAĞCIBAŞI
http://www.ulkuocaklari.org.tr/ocak.asp?ocak=gundemyazilari&yazi=432
KERKÜK'TE 3 MAYIS 2007
Hüsamettin Türkmen
http://www.ulkum.com/arsiv/sey/r/turkistan/kerkuk/m/3mayis_kerkuk2007_14.jpg3 Mayıs Türkçülük ve Türkçüler günü Kerkük’te kentin her tarafı afiş ve pankartlarla süslenerek Kutlandı.
3 mayıs öncesi 30 Nisan 2007 tarihinde Türkmen Milliyetçi Hareketi önderleri Türkiye Cumhuriyeti Bağdat Büyükelçiliğini ziyaret etti. Yeni göreve başlayan büyükelçi Derya Kanbay’a yeni görevinde başarılar dileğinde bulunuldu. Bu görüşmede Musul Başkonsolosu H.Avni Botsalı'da hazır bulundu.
Ayın gün Türkmen öğrenci ve gençler birliği Mehmet Ağaoğlu başkanlığında ve Türkmen Spor Kulübü de Dr.Turhan Ketene Başkanlığında da iki heyet olarak hareket Başkanı Hüsamettin Türkmen'e refaket etti.
Görüntüler:
http://www.ulkum.com/arsiv/sey/r/turkistan/kerkuk/m/3mayis_kerkuk2007_13.jpg
Türkmen Milliyetçi Hareketi Genel Başkanı Hüsamettin Türkmen ve Dr. Turhan Ketene, Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçisi Derya Kanbay ve Musul Başkonsolosu H.Avni Botsalı
http://www.ulkum.com/arsiv/sey/r/turkistan/kerkuk/m/3mayis_kerkuk2007.jpg
KERKÜK'TE TÜRK RÜZGÂRI
www.ulkum.com (http://www.ulkum.com)
İSTANBUL'DA 3 MAYIS 2007
http://www.ulkum.com/arsiv/sey/r/ocak/atsiz/atsiz.jpg3 Mayıs 1944'de fikir önderlerinin yargılanmasını birkez daha hatırlayan Ülkücüler, İstanbul Ülkü Ocakları'nın düzenlediği etkinliklerde sabah Üsküdar Karacaahmet'te Hüseyin Nihal Atsız Bey'in Mezarında öğleden sonra Sultanahmet'te Ziya Gökalp'in Mezarı başında buluştular.
'Vefa sadece İstanbul'da bir semt adı değildir' diyen Ülkücü Hareketçiler, kabrin başında kuran okuyup dualar ettiler.
Burada bir konuşma yapan İstanbul Ülkü Ocakları Başkanı Yüksel Kaleci, geçmişte ve yaşadığımız süreçte dava adamı olmanın vasıflarından bahsetti.
Görüntüler:
http://www.ulkum.com/arsiv/sey/r/ocak/atsiz/atsiz2007_13.jpg
İstanbul Ülkü Ocakları Başkanı Yüksel Kaleci
http://www.ulkum.com/arsiv/sey/r/ocak/atsiz/atsiz2007_25.jpg
www.ulkum.com
Afyon Ülkü Ocakları 3 Mayıs yürüyüşü düzenledi.
4 Mayis 2007, Cuma
Afyon Ülkü Ocakları tarafından 3 Mayıs Milliyetçiler günü dolayısıyla yürüyüş düzenlendi. Yürüyüşe Afyon Ülkü Ocakları İl Başkanı Baki Ocak, MHP İl Başkanı Ramazan Çallı, Kamu Sen İl Temsilci Abdullah Umurhan, Türk Eğitim Sen Şube Başkanı Erol Özsoy, Belediye Eski Başkanı Hayrettin Barut ve çok sayıda vatandaş katıldı.
http://www.ulkuocaklari.org.tr/bizdenresimler/bizdenafyon01.jpg
http://www.ulkuocaklari.org.tr/bizdenresimler/bizden%20afyon02.jpg
Gazlıgöl Caddesi'nde bulunan Demiryalayan Türbesi önünde toplanan grup sloganlar atarak, Hükümet Meydanı'na kadar yürüdü. Afyon Ülkü Ocakları İl Başkanı Baki Ocak, burada yaptığı konuşmasında Türkçülük Bayramını önemine değindi. Ocak yaptığı konuşmasında şu cümlelere yer verdi: “Yakın tarihimize damga vuran hadiselerden biri de 3 Mayıs 1944’te cereyan etmiştir. Bundan 63 yıl önce, 3 Mayıs 1944'te, aralarında bilim adamı, aydın, siyasetçi, asker ve üniversite öğrencilerinin de bulunduğu Türk milliyetçileri, dönemin iktidarı tarafından "ırkçılık" yaptıkları gerekçesiyle tutuklanmış ve mahkemede yargılamışlardır. Başta Hüseyin Nihal Atsız, Başbuğ Alparslan Türkeş ve beraberindeki Türk milliyetçilerinin; yargılanmaları büyük tepki görmüş ve Türk gençliği “Türklüğe, Türkçülüğe ve milliyetçiliğe” yönelik karalama ve iftiralara karşı “tek yürek” olmuştur. dedi.
Afyon Ülkü Ocakları İl Başkanı Baki Ocak’ın konuşmasının ardından saygı duruşu yapıldı ve İstiklal Marşı ve şiirler okundu.
http://www.ulkuocaklari.org.tr/bizdenresimler/bizden%20afyon%2003.jpg
http://www.ulkuocaklari.org.tr/ocak.asp?ocak=bizdenhaberler
ayyıldız66
04.05.07, 17:54
Vatanseverlik ve milliyetcilik arasinda ki farklar nedir?
deryatulga
04.05.07, 18:13
Vatanseverlik ve milliyetcilik arasinda ki farklar nedir?
Patriotismus und Nationalismus!:nurdinilu:
ayyıldız66
04.05.07, 18:17
Patriotismus und Nationalismus!:nurdinilu:
:)
Peki hangisi daha iyi?
MHP Genel Baskani Sayin Dr. Devlet Bahceli Bey´in Partisi'nin 8. Bölge istişare toplantısıni Erzurum'da yaptigi konusmadan alinti:
...
Milliyetçiliğimiz, dışlayıcı ve uzaklaştırıcı anlayışlardan beslenmeyen, aksine her zaman kucaklayıcı, toparlayıcı olan üstün bir fikir sistemidir.
Bu yüksek fikirler, memleketin her köşesinden tertemiz millet evlatlarının katkılarıyla beslenmiş ve bugünün muhteşem değerler manzumesini oluşturmuştur.
Bu davanın öncüsü olan fikir ve aksiyon adamlarının doğum yerleri ve memleketleri bile milliyetçiliğimizin kapsayıcı ve kucaklayıcı yönünün en önemli işaretidir.
20 asrın başında ortaya çıkarak, duygularımızı coşturan vatan şairi Mehmet Emin Bey dönemin başkenti olan İstanbul'dandır.
Milliyetçiliğin fikir zeminini hazırlayan, düşünürümüz ve sosyoloğumuz Ziya Gökalp Bey ise güzel vatan beldesi olan Diyarbakırlıdır.
Milliyetçiliğin reformist yönünü besleyen, medeniyet projesi olarak niteleyen fikir adamımız Mümtaz Turhan, Doğu Anadolu'nun tarihi kenti olan Erzurum doğumludur.
Maneviyatı vatan sevgisi ile kucaklaştıran İstiklal Marşımızın şairi Mehmet Akif Ersoy ise Rumeli kökenlidir.
Cumhuriyetimizin kurucusu ve büyük Türk milliyetçisi Mustafa Kemal Atatürk ise Osmanlının kültür ve ticaret merkezi olan Selanik doğumludur.
Partimizin kurucusu, milliyetçiliği bir siyasal yönetim projesi ve aksiyon haline getiren Başbuğumuz Alparslan Türkeş Bey Kayseri'lidir.
Türk ve İslam değerlerinin savunucusu ve büyük inanç adamı Seyyit Ahmet Arvasi Bey ise Van'lıdır.
Büyük Türk milliyetçisi, gönül ve dava adamı Galip Erdem Bey Rize'lidir.
Milliyetçiliğin sosyolojik analizlerini yapan, fikir pınarlarımızdan Erol Güngör Bey ise Kırşehir doğumludur.
Türk kültürü araştırmaları ile fikrimize yön veren Mehmet Eröz Aydınlıdır.
Osman Turan Trabzonlu, Necmettin Haceminoğlu Malatyalı, Arif Nihat Asya Çatalcalı, Dündar Taşer Gaziantepli, Osman Yüksel Serdengeçti Antalyalı, İbrahim Kafesoğlu Burdurludur.
Daha niceleri, burada ismini sayamadığımız binlerce dava adamı, vatanın her köşesinden milliyetçilik meşalesini yükseltmek için gönül vermişler, emek vermişler ve hatta can vermişlerdir.
Nerede doğmuş olursa olsun, bu kutlu dava adamlarının ortak noktası onların aziz milletimize mensup olmaları ve milliyetçiliğe inanmış bulunmalarıdır. Önemli olan da budur.
Düşünce kaynakları memleketin her köşesinden böylesine beslenmiş ve bir terkip oluşturmuş Milliyetçi Hareketin dışlayıcı olması, yıkıcı fikirleri barındırması mümkün değildir.
Milliyetçi Hareket, Türkiye'nin bölünmesine, ortak değerlerimizin yok edilmesine ve milletimizin kardeş kavgasına sürüklenmesine hiçbir şart altında izin vermeyecektir.
...
http://www.etikhaber.com/content/view/35585/77/
eyup_gokhan
07.05.07, 10:11
Unutmak Tükenmektir Denirdi...
Cengiz Baktemur... Hatýrladýnýz mý aðalar, beyler, baþkanlar, reisler... Ülkücüydü. Ülkü Ocaklýydý. Hani varya Balgat'taki þu dört katlý bina. Ýþte oranýn manevi temeline kanýný katanlardandý. 2 Mayýs 1982, yaþ yirmi, yer Elazýð'da bir idam sehpasý, katilleri 12 Eylül'ün cuntacýlarý...
Süngülerin gölgesinde asýldýðýnýn haftasýndayýz. Resmî bir yayýn organýnda, internet sitesinde anýlmayý, "büyük" reislerin, "efsane" baþkanlarýn dilinde iki kelime yad edilmeyi hak etmiyormuþ meðer.
Ne istemiþtir son anýnda þehid aðabeyimiz bilir misiniz ? "Falanca partiye oy atýn" mý demiþtir, "arkadaþlar kadrolaþsýn" mý? "Bundan sonra kimse sistemin çarklarýna çomak sokmaya çalýþmasýn, düzene ayak uydursun" mu demiþtir acep? "Ýnkilaplara sýký sýkýya tutunun, irticaya geçit vermeyin" diye öðüt vermiþ midir gözü yaþlý anasýna ?
Yazýk ki, ne uðruna þehid olduðu da unutulmuþ. Týpký diðerleri gibi...
Hakikaten bu ülkücüler ne uðruna mücadele verdiler hatýrlayan yok mu yahu ? Güngör'ler, Arvasi'ler, Taþer'ler ne yazdý, ne söyledi ? Mustafa Pehlivanoðlu, Ali Bülent Orkan, Halil Esendað, Selçuk Duracýk, Fikri Arýkan, Ýsmet Þahin, Cevdet Karakaþ, Ahmet Kerse ve Cengiz Baktemur neye adadýlar hayatlarýný, niye idam edildiler ? Kim astý bunlarý ve 163. madde ne anlama geliyordu ?
Ezberledik. "Hassas bir dönemden geçiyoruz", evet... Týpký tüm dönemler gibi. "Þu sýralar itidalli olmak lazým", evet. Týpký her zaman olmamýz gerektiði gibi. Ama "dava" hiç bu kadar aþaðýda, reelpolitik hiç bu kadar tepede tutulmamýþtý bu cenahta. Bismarck'ýn kemiklerini sýzlatýrcasýna üstelik. (Hoþ, bazýlarýnýn Bismarck hakkýnda kanaat ifade etmeden evvel, müteveffa AKP'ye yakýn mýydý deðil miydi ona bakmasý lazým. Kafalarýný karýþtýrmayalým.)
"Devletin baþýna..." kim gelecek ?
-Bize ne ? Ýhale ya da terfi alabilecek miyiz, biz ona bakalým.
Ülkücüllerin baþka sloganlarý vardý aðabeyler, kardeþler (Tüh, "aðabeyler" dedik. Þimdi hocacý yaftasý yersek fena...).
Sahi þu hususi konuþurken devletin baþýna potansiyel gelecekler hakkýndaki eleþtirilerinde gayet net olan bazýlarýnýn, daha namahrem ortamlarda çekinik olmasýnýn izahý nedir ?
-Yok caným, ikbal, gelecek kaygýsý falan deðil, olsa olsa edeptir. O edebi, kürsüler, adamlar ve dahi "kutsallar" yýkarken göstermemiþlerdir belki ama olsun, fýrsat bu fýrsattýr.
Neyse, dönelim... Gerçekten devletin baþýna kimin geleceðine dair slogan atmak mýdýr ülkücülük ? Particiliðin raconunda vardýr bunlar da, ülkücülük daha asil bir þey deðil miydi ? Slogan deyince... Tekbir getirmek sakýncalý bir þey mi artýk ? Bakalým mý, 12 Eylül 1980 saat sabah 4'ten evvel meydanlarý ne diye çýnlatýrmýþ ülkücüler ? Boþverin. Hassas bir dönemden geçiyoruz. "Kanýmýz aksa da zafer Ýslam'ýn" sloganýnýn ülkücülerin bulduðu bir slogan olduðunu öðrenirse bazýlarý, tuttuklarý ülkücülük takýmýný bile býrakabilirler. Haklýlar, "biz dinli bir hareketiz ama dinci bir hareket deðiliz" diye bir laf vardý deðil mi?
Evet, þu Cengiz Baktemur niye idam edildi ? Derdi neydi ? Ve diðerleri... Gýybete, kulise ayrýlan vaktin zekatý ile idamlýk ülkücülerin son mektuplarý okunabilir mesela. Giderayak ne demiþ bu Peygamber komþularý ?
-Boþverin, Yeter Söz Devletin! Gerekirse postal da cilalarýz. Yeter ki tuttuðumuz takým þampiyon olsun. Barajý aþar mýyýz, siz onu söyleyiverin... Yine o makamlarý alabilir miyiz, 60. Hükümet'i koalisyon ortaðý olarak bizimkiler kurar mý ? Kimle mi ? Aramýzdaki fark bir harf kadar kalan eski iþkencecilerimizle...
Eyüp Bey.
Birkac gündür fazla okuma imkanim olmamisti. Bugün yazdiklarinizi okudum.
Tebrik ediyorum.
Sonra tekrar sindire sindire okuyacagim.
****
Ebucehille Ebubekir ayni olamaz tabii.
eyup_gokhan
19.05.07, 13:31
Belge 15: Ümit SAYIN'in Dogu PERiNÇEK'e mektup olarak yazdigi bu
belgede, en çok dikkat edilmesi gereken yer, mektubun sonundaki
masonik bir selamlama terimi olan "kardes sevgilerimle" kelimelerinin kisaltmasidir.
Ümit Sayin
W: Dep. Of Neurology, H6/574, U.W.
Hospital and Clinics, Highland Avenue,
Madison, WI, 53792
Fax: (608) 263 04 12
Tel: (608) 256 19 01/ ext 7891
E-mail: sayin@neurology. wisc.edu
H:212, Marion Street, R:401, Madison,
WI 53703
Dogu Perinçek
Aydinlik Dergisi 4 Mart 1997
Sayin Dogu Perinçek,
Uzun süredir basindan ve Aydinlik Dergisinden izledigim kadariyla
Türkiye'deki politik gündemi degistiren cesur ve bilinçli
açiklamalarinizdan dolayi sizi kutlarim. Açiklamalarinizin bir
kismini ingilizceye çevirerek ABD'deki bazi demokratik kurumlara da
yolladim (en son yazdigim belgeyi de ilisikteki diskette sunuyorum,
dosya ismi McCoy), Ender Helvacioglu'na da size iletmesi için bir
yaziyi Eylül'de Türkiye'ye geldigimde vermistim. Belki bazi
yazilarimi da Bilim ve Ütopya'dan izlemissinizdir. Yayinlamis
oldugunuz MiT raporunu ve diger bazi yazilari, iNTERNET'e de geçtim,
belki biliyorsunuzdur.
Cumhuriyet Devrimlerinin uygulanmasi gerektigindeki görüsünüze
gönülden katiliyorum ve hatta "YENi KEMALiST BiR DEVRiM" yapilmasi
gerektigine ve bu YENi KEMALiST ideolojinin aksiyomlarinin ve
teorisinin bir an önce yazili hale getirilmesi gerektigine
inaniyorum. Gerek 1988'de gerek 1996'da, gerekse son 16 yil boyunca
ülkücü çetelere karsi verdiginiz mücadele, Türk tarihine ve Kemalist
Mücadele Tarihine dönüm noktalari olarak yazilacak.
............ ......... ......... ........
Kitabin müsveddesini okursaniz minnettar kalirim. Bu mektubu
aldiginizi kisa bir faksla bana lütfen bildirin. Kemalist Devrimin
gerçeklestirilmesi ve sürdürülmesi için tüm kalbim sizlerle. ABD'den
yapabileceklerim olursa, lütfen yazin. Ve buradaki demokratik
kurumlara, bagimsiz basina ingilizce yayinlarla ulasmaya çalisalim.
Ka:. Se:.
Dr. Ümit Sayin
Belge 14: Asagidaki masonik içerikli chat konusmalari, Ümit SAYIN ile Adnan AKFIRAT arasinda yapilmistir.
Tarih: 18.02.2001
(xyz: Ümit SAYIN, Adnan: Adnan AKFIRAT)
xyz says:
selam iletisimi alabiliyorsan yanit verir misin
xyz says:
sanirim adnanin yerine yaziyorsunuz
Adnan says:
Merhaba ümit. iyi oldu seni arayacaktim.
…………………
Adnan says:
Kemalist Türk Birlik'i de uyarmak gerek. Cumhurbaskani ileride
sahneye koyacagi bir kritik tavir için hazirlaniyor.
xyz says:
beni bilgilendir onlara söyliyim
xyz says:
ya da sen kayitliysan durumu anlatan bir mesaj yaz ktb'ye
xyz says:
çünkü ktb'nin etkisi bekledigimizden fazla çikiyor
Adnan says:
Yazarim ama ben seni bilgilendirmek için yaziyorum.
………………….
xyz says:
atilla ongun seninle temas kurdu mu
Adnan says:
Hayir kurmadi
xyz says:
martta Türkiye'ye geliyor
xyz says:
ama mhp'ye çalisiyor dikkatli olun
Adnan says:
Gelince görüsürüz.
xyz says:
mhp bende sadece kan ve ihaneti çagristirir
Adnan says:
Türkiye'ye gelince MHP konusunda aydinlanir. Disarida davulun sesi
daha hos gelir.
xyz says:
ileri2000 hakkinda aydinlik'ta çikan yaziyi acilen bana fakslar
misiniz 1-608- 233 49 53
Adnan says:
Internetten alabilirsin, yarin yayinlanacak
xyz says:
atilla Hablemitogluyla iyi arkadas, hablemit çok tarafli oynuyor.
Mhp'li degilse de Türkçü
xyz says:
hablemit polygon, kime çalistigini henüz anlamadim
……………
xyz says:
bir darbe olasiligi var mi
xyz says:
baska çare kalmamis gibi görünüyor
Adnan says:
Mason cuntasi var. Çetin Yetkin de israil baglantili.
………………..
xyz says:
çetin yetkin ve isikli mason. mason localari Türkiye'de çok gerekli
xyz says:
gelince size bazi konuda daha fazla bilgi veririm
Adnan says:
Son ADD kongresinde hepsi ayni cenahta Çevik Bir ve Yekta için
çalistilar.
xyz says:
haklarinda biraz yazilabilir, ama masonlar tehlike gibi gösterilmemeli
xyz says:
herkesin bilecegi bilgiler göstermelik desifre edilebilir. özellikle
iç çekirdek grup korunmali
Adnan says:
Askeri müdahale çare degil, Bati orduyu darbeye zorluyor. Türkiye'de
çok köklü degisiklik yapilmasi gerek. askeri darbeyle bu olmaz. O
zaman ordu bölünür.Siyasal bir güç zorunlu. Kivrikoglu'nun masa
benzetmesi bundan.
Adnan says:
Rumeliler grubu konusunda bilgin var mi?
xyz says:
isimler var tabii ama bunlari pek konusmamak lazim, mesela hospronun
basindaki adam mason
xyz says:
Ertaç Tinar'i mahfilde yalim erez'le kol kola dernekte gördüm
xyz says:
yani tüm is dünyasinin kilit noktalari
Adnan says:
Ali sen, Çevik Bir, izzettin Dogan ekibi için Rumeliler deniyor?
xyz says:
Çevik Bir de mason
Adnan says:
Hangi locada?
xyz says:
bazilarini ABD'deki locaya kaydediyorlar
xyz says:
Ömer sarlak mason, eski gata komutani
xyz says:
tüm basin elimizde, ama Kivrikoglu GATA'daki bazi kardeslerimize
zarar verdi
Adnan says:
Gatada tanidigin varmi senin
xyz says:
elbette. GATA'daki masonlarin çogunu biliyorum
xyz says:
seni tayfunla tanistirayim, çok yetenekli bir doktor
xyz says:
önceleri senden çekinebilir. masonlar hücre usulü çalisir sana hemen
açilmaz
……………………
xyz says:
25 numara yani Nuri ziyada 8000 kisi, 111ler gurubunda 4000 kisi var
Adnan says:
Kimler var yönetimde
Adnan says:
Mesela Rahmi Koç var mi
xyz says:
evet rahmi koç var
xyz says:
hatta benim tekris oldugum locaya özleme gelmisti
xyz says:
sabancinin tüm adamlari var
Adnan says:
Medya patronlari merkezde mi
xyz says:
dinç bilginin adamlari var mesela zafer mutlu
Adnan says:
Galiba Ercan Arikli mason
xyz says:
medya patronlarinin çogu var
xyz says:
yani tepedekilerin, tutuklanan banka patronlarinin çogu mason
Adnan says:
Vural Bayazit'in oldugunu da duydum
xyz says:
bunu bilebilmek mümkün degil, büyük loca baglantili olabilir, ben
ahmet örs (medya patronlarindan) ve engin ekerle ayni locadayim
Adnan says:
iç gruba girmek için ne gerekiyor
xyz says:
anani ve babani bile gözden çikaracak kadar davamiza sahip oldugunda
iç grubumuza girebiliyorsun
xyz says:
çekirdek grup çok gizlidir
xyz says:
Dogu beyde çekirdekte, o iyi bilir
Adnan says:
Bana bile bugüne kadar hiç belli etmedi
xyz says:
belli etmeyecek tabi. sen katilinca sen de belli etmeyeceksin
Adnan says:
Fark edilirse bi sekilde?
xyz says:
gizleyemeyecek duruma gelirsen benim yaptigimi yaparsin
Adnan says:
??
xyz says:
locadan bilgi sizdiriyorum dersin
Adnan says:
Bu ise isinmaya basladim
xyz says:
aydinlik ne kadar yardimci olabilir bana bu kadro isinde bir
arastirabilir misin. yarin görüselim
Adnan says:
görüsürüz.
Tarih: 25.02.2001
(xyz: Ümit SAYIN, abc: Adnan AKFIRAT)
xyz says:
Türkiye ne durumda
xyz says:
yani bu nereye kadar gidecek
abc says:
YÖK'te yeni atamalardan sonra Alemdaroglu'nun durumu da çok saglam
degil. Sezer, rektör olarak Erol Manisali'yi atayacak deniyor. Bu
nedenle YÖK üyeligi önerisini kabul etmemis.
xyz says:
erol manisali mason
abc says:
Bu durumu da degerlendir. Eger kadro açimi hemen olmayacaksa bos yere
kendini zora sokma.
xyz says:
Alemdaroglunun atanmayacagini sezer kendisi söylemis bu
baltalimaninda vural savas, hablemit, çev, kemal yavuz ve
alemdaroglunun toplantisinda söylenmis
xyz says:
kadro hemen açiliyor
xyz says:
yani 15 gün içinde
abc says:
Sen bilirsin
xyz says:
Sevil hanimla konustum diyor ki ya simdi olur ya da hiç olmaz, bu
ölüm kalim mücadelesi benim için
abc says:
Türkiye'ye gelince: ………..……
xyz says:
anladigim kadariyla bizimkiler sezerin etrafini iyi çevrelemeye
baslamislar
xyz says:
önemli bir haber vereyim mi
abc says:
Ver
xyz says:
müdafaai hukuk vakfinin dün toplantisi olmus ankarada
abc says:
Haberim var
xyz says:
van valisi ve dyp milletvekili vakifa çetin yetkinin tanimadigi
anapli dyplileri doldurmus
xyz says:
sonuçta vakfin yönetimini ele geçirmis ve müdafaai hukuk gazetesini
çetin yetkine bile sormadan kapatma karari almislar
xyz says:
çetin yetkin dün yemekte kalp spasmi geçirmis az daha ölüyormus
xyz says:
hablemit oradaymis küfrederek anlatti.
abc says:
Dogru bir açiklama degil bu. Anlasmali olarak baskanliga geldi, Çetin
Yetkin solculara böyle numara yapiyor
xyz says:
baskan kim? ben isimleri bilmiyorum
abc says:
Baskan Mahmut Yilbas.
xyz says:
eski van valisi mi yani dypli milletvekili
abc says:
Evet, DYP Van milletvekili. Hizbullah'in örgütlenmesine göz
yumanlardan.
xyz says:
çetin yetkin ihanete ugradigini düsünüyor, halbuki herkese açigiz
dediginde, kemalizme sadece solculari almak lazim diye kendisine
söylemistim,
xyz says:
ama simdi kazigi yedi
xyz says:
Tugrul Türkes yazi yollamaya baslamis müdafaai hukuk dergisine, yazi
da su
xyz says:
KEMALiZM TÜRK iSLAM SENTEZiDiR. Nasil?
abc says:
Necati Özgen de o zamanlar Asayis Bölge Komutani idi. Yilbas ile o
tarihten beri tanisiyorlar. Hizbullah'in iki hamisi, Müdafaa-i Hukuk
vakfinin basinda!
abc says:
Çetin Yetkin bilerek yapiyor, ihanete filan ugramis degil. Hablemit
de öyle.
xyz says:
hablemit çok yönlü oynuyor ve bence mitin kadrolu elemani
xyz says:
atasagun ona mitin tarihini yazmasini istemis
xyz says:
o da arsive girince asiri fetullahçi bir profesörü görmüs ve vazgeçmis
xyz says:
yani nereye dokunsan batiyor abi...
xyz says:
adama güvendik kemalist diye bir de ama yine de mhp'ye ve
seriatçilara korkunç karsi
xyz says:
çetin yetkin mason biliyorsun, belki de emredileni yapiyor. ama
uykuda çünkü henüz antalyada locamiz yok
xyz says:
ama toplantilar için bodruma gidiyor olabilir
abc says:
Güzel kardesim. ABD'nin post modern darbesi için solculara ihtiyaci
var. Çevik Bir'in çevresinde de hep solcular vardi. Cumhuriyet
gazetesi de Çevik Bir'i bize sosyalist diye yutturmaya çalisti. Çetin
Yetkin'in görevi de ayni. Solcularin yazilarina yer vermek, fasizme
küfrettirmek tertibin örtüsü ya da öksesi.
abc says:
Çetin Yetkin bir süre önceye kadar her ay Tel Aviv'e gidiyormus.
istihbaratçi binbasi bir sevgilisi varmis.
abc says:
Sen Çetin Yetkin'in "Türk devlet yasaminda Yahudiler" kitabini Cefi
Kamhi'ye ithaf ettigini biliyor musun? Yayin tarihi 1992, sonraki
baskilarda ithaf yok
xyz says:
çünkü yazdigi yazidaki bilgilerin hiç birisi kendine ait degil.
abc says:
Çetin Yetkin, istanbul'da babaligi Prof. Suut Kemal Yetkin'den kalan
mirasi olan evi, degerinin kat be kat üstünde Jak Kamhi'ye satti. O
sira 500. Yil Vakfi'nin avukatiydi. Ondan aldigi parayla Antalya'da
olaganüstü güvenlik önlemli bir ev almis
…………………..
xyz says:
25 numara ayri dernektir, siraservilerdeki 33 dereceye kadar olan
dernek ayri dernek, illuminati ve iç çekirdek ayri
xyz says:
25 numarada sadece 3 derece vardir: çirak, kalfa ve usta
xyz says:
onlara mavi localar denir. burada da ismi öyle
xyz says:
öteki ise skotch riti
abc says:
25 numara nuruziyadan ayri mi
xyz says:
25 numara nuriziyanin kendisi ve abd united grand lodge of England'a
ait
xyz says:
111 numaraya düsmandirlar.
xyz says:
111 numara Fransiz ekolu, La grand lodge Franciaese bagli,
abc says:
Nuruziya ile Siraselviler ayni, 111 ayri. dogru mu anliyorum?
xyz says:
simdi söyle.
xyz says:
nuriziya sokak 25 numara bir dernek: hür ve kabul edilmis masonlar
dernegi
xyz says:
siraselvilerdeki ayri bir dernek ama oraya kabul edilmek için üstad
mason olmak lazim
xyz says:
yoksa alinmazsin giremezsin kapidan içeri
abc says:
Siraselviler' e girecekler Nuriziyadan seçiliyorlar. dogru mu
xyz says:
evet
xyz says:
siraselviler çok daha gizli felsefi bir dernek ve 33 numara
xyz says:
oraya kabul edilmek daha zor, ben orada baslangiçtaydim, ama buraya
geldim
abc says:
Siraselviler Cad. No=33 de mi. Dernegin adi ne?
xyz says:
Dernegimizin adi TÜRKiYE FiKiR VE KÜLTÜR DERNEgi
xyz says:
Modül apartmaniydi, bulmak çok kolay, alman hastanesinin karsisindan
sapiyorsun.
xyz says:
Minik 4 katli bir bina, tam adresini bulmam lazim
xyz says:
yani 9000 nuriziyalinin ancak 1000'i siraselvilere gider.
abc says:
Peki sen nasil Siraselviler' de basladin?
xyz says:
Uzun uzun arastiriyorlar
xyz says:
seni iki üyesi oraya takdim ediyor
xyz says:
su anda elimde ritueli var üstünde ORDO AB CHAO yaziyor.
abc says:
Nuriziya'da bekletilmeden hemen aliyorlar mi
xyz says:
hayir en az 5 yil mavi localarda kalman lazim
abc says:
Sen önce Nuriziyaya mi gittin
xyz says:
evet ben 1990 da nuriziyada tekris oldum yani initiation
xyz says:
masonluk süregen bir gizlilik ve emir komuta asilamaya çalisir
insanlara
xyz says:
bunun için birlikte tüm ritüellerden geçmemiz gerekli
xyz says:
daha sonra hizla yükselttiler beni, çünkü yurtdisina gidiyordum,
ingilterede de katildim, gelmeden çok kisa süre önce ingilizce
konusan bir locaya
abc says:
Ne zaman Siraselvilere geçtin
xyz says:
1994'de.
abc says:
ingiltere'de nereye katildin, Türklerin olusturdugu bir loca var miydi
xyz says:
hayir, oxford. hollanda ve abdde de katildim
abc says:
Türkiye'de kayitlara girmesi sakincali bilinen kisilerin yurtdisinda
mason locasina kaydoldugu dogru mu
abc says:
Örnegin Cevdet Sunay, 1968 yilinda Roma'ya götürülüp oradaki locaya
kaydedilmis, sonra genelkurmay baskani yapilmis. Genelkurmay baskani
veya anayasa mahkemesi baskani gibi kisiler yurtdisindaki localarda
kayitli bulunuyormus. dogru mu
xyz says:
evet bu olabiliyor. olay söyle
xyz says:
herhangi yabanci bir ülkede üstad mason olan kisi her ülkede
toplantilara katilir ve her ülkenin localarinin elemani sayilir.
xyz says:
yani çevik bir abd'de mason yapilmis olabilir.
xyz says:
derece atlamak için tören yapiliyor, gizli kelimeler veriliyor
abc says:
Ama girer girmez üstad olabilmesi gerekmiyor mu? istanbul'da Yücel
locasinda çok yakin bir arkadasim var. Biraz anlatti
xyz says:
hayir önce çirak oluyorsun, bir yil sonra kalfa, sonra üstad.
xyz says:
abd'de yaklasik 1-2 yil kalan birisi hizla üstad olabilir.
abc says:
Türkiye'de mavi locada çirakliktan ustaliga geçis için üç yil
gerekiyormus
xyz says:
evet ama abd'de öyle degil, Türkiye de ben iki yilda üstad oldum.
süreyi kisaltman için sana katkida bulunurum
xyz says:
ayrica yurt disina çikanlara toplantilara katilsinlar diye üstad
yapiyorlar, çünkü üstad olmayan ulusalararasi localarda toplantiya
katilamaz
xyz says:
Siraselvilerdeki Skotch riti çok daha farkli
xyz says:
Orada da çok kolay 30'uncu dereceye gelebilirsin, yanliz ingiltere
çok siki orda çok ciddi
xyz says:
ingilterede MI5 ve MI6 büyük ölçüde masonlardan olusur
xyz says:
Dogu beyin asil tanisikligi da oradan geliyor
abc says:
Skotch riti ile Grant Lodge of England ayni degil mi
xyz says:
hayir. Grand Lodge of England tüm mavi localarin basindadir
xyz says:
Scotch riti ayri bir dernektir
xyz says:
ama onun basinda da United Grand Lodge of Rites var ve merkezi ayri,
Londra'da, oraya gittim
xyz says:
herkes girebiliyor. kitaplar da bizdekinin aksine gizli degil
xyz says:
bizde herseyi saklar, gizlerler. Gerçi öylede olmali Türkiyenin
sartlari farkli
xyz says:
solcular, fasistler ve seriatçilar devletle yakinlasip temizlige
girisebilirler
xyz says:
bizim için en büyük risk bu
abc says:
Mavi localar, skotch ritini üst organ olarak kabul ediyorlar mi
xyz says:
evet herkes orada derece atlamaya çalisir
abc says:
Hiyerarsi nasil? söyle mi: tepede skotch riti, altinda Grand Lodge of
England. bunlara düsman olan da Fransiz riti.
xyz says:
evet. Fransiz grubu çok etkili degil, 25 numara ve abd/ingiliz
grubunun onlarla konusmasi bile yasak
xyz says:
oradaki toplantilara katilamaz.
xyz says:
halbuki avrupada öyle degil, bu Demirel yüzünden olusan kavgaya bagli
bir sogukluk
abc says:
Türkiye'de masonlar arasinda israil'e tavir konusunda bir bölünme var
mi
xyz says:
öyle sey olmaz belki göstermelik yapilir, içerde mossadin ve pek çok
yahudinin oldugunu biliyorum
xyz says:
ahmet örs bizim dostluk locasinin eski üstadi muhteremi
xyz says:
üstadi muhterem doguda oturur
xyz says:
her locanin kendi yöneticilerinden olusan bir de iç grubu vardir,
buna ENVAR derler
abc says:
Doguda oturandan kastin ne
xyz says:
locanin dogusunda yöneticiler oturur.
xyz says:
kuzey ve güneyde ise kalfa ve üstadlar.
xyz says:
bati da ise bazi görevliler
abc says:
Sen de doguda oturmussun
xyz says:
hayir ben doguda oturmadim, daha üstadi muhterem olmadim çünkü
xyz says:
üstadi muhterem olursam her hafta belli vaktimi envara ayirmam lazim
xyz says:
bir de sirasiyla gider, birinci nazir, ikinci nazir, ve üstadi
muhterem,
abc says:
Üstadi muhterem kaçinci derece, sen kaça kadar çiktin?
xyz says:
Mavi localarda herkes esittir. mesela rahmetli ilhan güngöreni
biliyorsun
abc says:
Evet
xyz says:
o hiç yukari derecelere devam etmedi. ama piramit, sevgi ve üçgen
localarini kurdu
xyz says:
yani iki dernek birbirinden çok ayri
xyz says:
sadece siraselvilere girebilmek için üstad mason olman lazim
abc says:
Nuriziya'da üstadi muhterem olmadan da loca kurabilir misin
xyz says:
hayir loca kurman için üstadi muhteremlik yapmis olman lazim, sonra
da 30 üstad bulman lazim
xyz says:
illa siraselvilerde devam etmen gerekmiyor, o ayri dernek
xyz says:
bir de bunlarin disinda illuminati var
xyz says:
onu kimse bilmiyor
xyz says:
ama ilhan bey beni hazirlamak için çok sey anlatti
xyz says:
çok samimiydik biliyorsun,
xyz says:
illuminatinin içinde olanlardan biri Ahmet örs
xyz says:
babasi hayrullah örs büyük üstadlik yapti
abc says:
Babadan ogula mi geçiyor
xyz says:
evet bir masonun oglu 18 yasinda mason olabilir,
xyz says:
ama normalde 30 yasindan önce siradan kisileri almazlar.
xyz says:
baban masonsa ve büyük üstadsa her kapi açilir
abc says:
Ama illumaniteye girmek için baska özellikler gerekmiyor mu
xyz says:
illuminatiye girmek için 28 derecenin üstünde olman lazim
xyz says:
illuminati iç istihbarat teskilati gibidir
abc says:
Basinda kim var
xyz says:
basinda kim oldugunu söylersem gülersin
abc says:
Söyle
xyz says:
lucifer yani seytan
xyz says:
saka yapmiyorum. son gelinen nokta seytana tapis
xyz says:
inanamiyorsun degil mi ama öyle ve aslinda bunun rahatsiz olunacak
yani yok, dogrulari ve yanlislari belirleyen bizim düalist çalisan
mantigimizdir
xyz says:
illuminati de büyük locadan kendini seytan rolüne sokan bir üstadimiz
ritueli yönetir
abc says:
Illumunatinin basinda kim var diye sormustum
xyz says:
Ben de illuminatinin basini söylüyorum, inanç bu, basinda seytan
olduguna inanilir. ama tabii ki birisi o rolü oynuyor
abc says:
Mesele ritüel degil, istihbarat faaliyetini ve örgütü kim yönetiyor
xyz says:
istihbarat faaliyetinin basinda büyük loca görevlileri ve büyük
locanin seçtigi bir grup var.
abc says:
Siraselviler derneginin Illuminati'ye bir etkisi var mi veya
iliskileri nasil
xyz says:
kesinlikle var olmaz mi
xyz says:
ama illuminatinin ana binasi farklidir.
abc says:
Nuruziya'nin disinda mi
xyz says:
evet
abc says:
üyeler Dernekler Masasina bildiriliyor mu
xyz says:
iç isleri bakanligina bildirmeleri lazim. ama yasayanlar yerine ölen
eski üyelerini bildiriyorlar, merak etme :-)
abc says:
yani insan acaba diyor
xyz says:
hem öyle herkesin listesi locada tutulmuyor
xyz says:
asker, mitçiler, gazeteciler, hakim savcilar, polis müdürleri, büyük
isadamlari. bürokratlar rektörler, siyasetçiler falan
xyz says:
bunlarin listesini yanlizca büyükelçilik tutuyor
abc says:
Opus dei hakkinda bilgin var mi
xyz says:
Latince bir terim, yani kaostan düzen olur gibi bir terim
…………………
xyz says:
lionesslerin masonlarla iliskisi yok, onlar sadece adam kazanmak için
bir havuz
xyz says:
masonlarda ana örgüt degil
abc says:
Anladim
xyz says:
abi bu gizli cemiyetler rüyana girecek simdi
abc says:
ne yapalim Ümit, simdiye kadar dava diye kendimizi bosuna tüketmisiz,
meger kimler kimler isin içindeymis
xyz says:
geç kalmak göreceli biseydir bosver
abc says:
Sevgili Ümit sabah erken isim var Yatmam gerek.
xyz says:
tamam sevgiler
abc says:
Yasemine de selam. Tamam
Tarih: 02.03.2001
xyz says:
bu adam çok tehlikeli
abc says:
Halkin örgütlü güçleri, aydinlar bir sey yapmali. Bu kadar yükü
ordunun sirtina yikmak haksizlik.
xyz says:
yapacak tek sey kaliyor, silahli hareket
xyz says:
baska bir sey kaldi mi
abc says:
Çok var. Türkiye direniyor. Siyasal destek olmadan ordu bir sey
yapamaz. Yaparsa da yanlis olur.
……………….
abc says:
Neyse, Kemalist Türkbirlikçileri de seferber et, hem de Aydinlik'a
iletmelisiniz.
xyz says:
tamam
xyz says:
onlar zaten yayinladilar dün
xyz says:
devlet teröristse senin de her türlü silaha yönelmeye hakkin vardir
xyz says:
sana söyliyim abi, kahramanlik türkülerine hazirlan
xyz says:
pazar mi diyeyim, pazartesi mi artik sen tahmin et
xyz says:
cep telefonlari ve internet susacak
abc says:
Eger halk silaha sarilmissa ve silahla bir sonuca varacaksan silahi
alirsin. Çok fazla silah lafi edersen, lazim oldugunda kullanamazsin.
xyz says:
ama baska seçenek kalmiyor, çünkü devlet bizzat terörist
xyz says:
devlet 1980'den beri terörist
xyz says:
yani sonuçta devlete güvenmen mümkün degil.
xyz says:
KTBliler kemalist derin devlete çok güveniyor
xyz says:
ben de 28 subati öven yazi yaziyorum, ama içinde tabiki 28 subat
generallerinin hangi sirketlerde emekli olunca yer aldiklarini
yazmiyorum
xyz says:
MGK ve general grubu büyük sermayeyle iç içe ve aydin doganla al
takke ver külah.
abc says:
Ahmet Çörekçi, ilhan Kiliç, Güven Erkaya, Salim Dervisoglu 28 subat'i
ABD'ye baglamaya çalisan takim. Çogu Mason.
xyz says:
Bu kisilerin mason yapilma olgusu yurt disi kaynakli.
abc says:
CNR fuarcilik diye bir sirket var. Ulusal Strateji diye bir savunma
sanayi dergisi çikariyorlar. Yayin Kurulu Baskani Vural Beyazit.
Yukaridaki ekip, Çevik Bir dahil hepsi bu dergide. Güven Erkaya, Ege
ordusunun lagvedilmesini de bu dergide savundu.
xyz says:
General Dynamics silah üreten bir sirket
xyz says:
ilhan Kilicin kiz kardesi Neriman Yüce helikopter firmalari ile
iliskili. Neriman Yücenin kocasi helikopter mühendisi, Mithat
Yüce'nin nasil baglantilari oldugu Democracy Forumda yayinlandi
xyz says:
Neriman Yüceyi bana tanistiran kim biliyor musun
xyz says:
Neriman Yüce de koyu Kemalist geçinir.
xyz says:
ilhan arsel
xyz says:
ilhan Arsel'in karisi Koçlarin kizidir
xyz says:
Neriman Yüce'nin kiz kardesi ise koç holdingte üst düzey yönetici
abc says:
Askerlerin Amerikan silah sirketleri ve masonlukla iliskisinde en
önemli köprü Koç grubu.
xyz says:
abi, iste gerçek güç bu…
abc says:
ilhan Arsel, laikligi anti emperyalizm olarak görmüyor, arap düsmani.
Mason Atatürkçülügüne uygun.
xyz says:
fakat ilhan arsel tüm kemalist aktivitelerimizden uzak durdu
abc says:
Arsel'in bilgisinden yararlanalim, saygi da duyalim.
xyz says:
Evet, arsel belli bir yerde
xyz says:
Neriman yüce sürekli MGK'daki kardesinden bahseder
xyz says:
Neriman Yücenin kizlik soyadi KILIÇ
…………..
eyup_gokhan
19.05.07, 13:33
Belge 13: Aþaðýdaki chat konuþmalarý, Ümit SAYIN'ýn askeri
istihbaratla iliþki kurduðu dönemde, Ümit SAYIN ile Binbaþý Oðan
TÜRKMEN ve Üsteðmen Zafer YENER arasýnda gerçekleþmiþtir.
Tarih: 12.07.2005
umitsayin:
binbaþým orda mýsýn
umitsayin:
ümit sayýn konuþuyor
oganturkmen:
Buradayým hocam.
oganturkmen:
Bir türlü zaman frekansýný tutturamýyoruz galiba hocam.
umitsayin:
arkadaþý yolcu ettim
…………….
umitsayin:
levent paþa ile de bu hatta görüþebileceðiz. harika bir insan
oganturkmen:
Uygun bir vakitte Levent Paþa ile de tanýþabilirim (tabi bir
binbaþýyý kabul ederse).
umitsayin:
bu arada ýlgar iyileþti mi
oganturkmen:
Gayet iyi durumda. Keyfi yerinde.
……………..
umitsayin:
conference genellikle 3 kiþi ile oluyor. zafer baðlanýrsa yaparýz
oganturkmen:
Tamam hocam.
oganturkmen:
Bu arada sizden adres almýþlardý. Herhangi bir ses seda var mý o
konuda?
umitsayin:
evet o iki kiþi hakkýndaki iddialarýn inceleneceði söyleniyor.
elektronik postayý almýþlar
umitsayin:
bu arada yarýn benim ayarlamamla kalemdar Hurþit Tolon ile görüþüyor
oganturkmen:
Anladým hocam. Yine de olumsuz birþey olmamasý iyi bir þey.
umitsayin:
olumsuza çevirebilirler
umitsayin:
o nedenle benim haberim yok diyeceðim
oganturkmen:
Hocam o zaman bari bundan sonra o raporlardan fazla daðýtmayýn bence.
umitsayin:
hayýr daðýtmýyorum
oganturkmen:
bu arada genel sekreter nehrozoðlu'nun direkt büyük üstad kaya
paþakaya baðlý olduðu söyleniyor
umitsayin:
güzel, masonlardan bize zarar gelmez, siz asýl bu kürtler ve irtica
üzerine yoðunlaþýn
…………………….
umitsayin:
iyi çalýþmalarý var behiçin
umitsayin:
mafya iliþkilerini de iyi biliyor ve iþleyecek
oganturkmen:
Sitede mi iþleyecek?
umitsayin:
evet bir takým baðlantýlarý saptadýktan sonra
umitsayin:
o site ve benzerleri psikolojik harp için çok iyi,
oganturkmen:
Bence de. Bu arada "psikolojik harekat" grubuna siz de üyesiniz
galiba.
umitsayin:
evet
umitsayin:
internette kalemdar olayýný yayýyoruz ordan mý gördünüz
oganturkmen:
Ben de gruba üye oldum.
umitsayin:
orda benzer mesajlarý gördünüz herhalde
oganturkmen:
Doðrudur hocam.
umitsayin:
internet iyi bir araç haline geliyor
umitsayin:
internet icad oldu istihbaratçýlýk bozuldu
umitsayin:
binbaþým, bundan sonra bu kanaldan rahat haberleþebiliriz
umitsayin:
hatta ihtilal bile yaparýz
umitsayin:
zafer ve caner de hatta. biraz sonra konferansa girelim
umitsayin:
böylece 3-4 kiþi farklý renklerle çok rahat tartýþýp konuþabiliyoruz.
onu bir görün
umitsayin:
ama onlara da mesaj yollamanýz ve ilave etmeniz lazým
umitsayin:
zaferyener2004@ yahoo.com
umitsayin:
cnrkarahan@yahoo. com
umitsayin:
zafer de þu anda ADSL baðlatýyormuþ
umitsayin:
biraz sonra müsait olurlar
oganturkmen:
Tamam hocam. Bu konferansý yarýna ya da sonraya býraksak olur mu?
umitsayin:
tamam olur
…………………
oganturkmen:
……… hocam burada Çölaþan'la temasa geçmemi saðlayabilecek bir
baðlantýnýz var mý? Çölaþan'ýn Ümit yayýncýlýkta sözü geçiyor. Ümit
Yayýnevi burada olduðu için takibi ve temasý da benim için çok kolay
olur.
umitsayin:
evet Çölaþan beni tanýr
umitsayin:
levent temizle arasý çok iyi. levent bugün enstitüye geldi
umitsayin:
hrant dink'in türklere küfür etmesi davasýnda o da var
oganturkmen:
Ne diyorsunuz? Burada temasa geçebilir miyim?
umitsayin:
ben temasa geçirtebilirim
umitsayin:
leventle konuþayým ona direkt ulaþýyor
umitsayin:
siz buraya gelince de leventle tanýþmanýzda yarar var
umitsayin:
çölaþanla konuþup ümit yayýnlarýný da deneriz.
umitsayin:
ama koþullar önemli her yerde kazýklanýyoruz
oganturkmen:
Tamam hocam ben sizden haber bekliyorum. Bu arada Hýrant'ý beraat
ettirecekler herhalde. Koþullar konusunda tam anlamýyla hem fikiriz.
Bu Levent kim?
umitsayin:
Levent Temiz. Eski Ülkü ocaklarý baþkaný. Kýzýl elma ve sað-sol
birleþmesinden sonra Bahçeli tarafýndan aforoz edildi.
umitsayin:
size bahsetmiþtim
oganturkmen:
Doðru. Þimdi hatýrladým. Güvenilir mi?
umitsayin:
valla çok uzun süredir tanýmýyorum. ama iyi çocuða benziyor.
umitsayin:
ama kim iyi kim kötü artýk ayýrt etmek için çok uzun sürede karar
vermek gerektiðine inanýyorum
umitsayin:
Oðan Türkmen mailinizdeki tüm maillere bakabildiniz mi
oganturkmen:
Bakýyorum. Artýk daha rahatým. Yalnýz bazýsýný hýzlý okuyup
arþivliyorum.
umitsayin:
çok iyi. o zaman aðustosda geldiðinizde bir kaç gün genel bir plan
yapýp aðustos sonu kitabý bitirelim
umitsayin:
jandarma istihbaratý bendeki özel harp kitaplarý ile çok ilgilendi
umitsayin:
o kitaplarý genkura da çekmemiz lazým levent paþaya ileteceðim
oganturkmen:
Onu ben de soracaktým. O Özel harp kitaplarýndan bir suret
ayarlayabilir miyiz? Bir de nereden buldunuz?
umitsayin:
bunlar artýk bulunamaz. abdde bile yasak
umitsayin:
bendekiler ender kopyalardan yeraltýndan buldum, abdde yeraltýnda
herþey var
umitsayin:
tüm bomba ve patlayýcý ve bubi tuzak yöntemleri var
oganturkmen:
O zaman Genkur için bir benim için bir suret ayarlayalým hocam. Tabi
o bahsettiðiniz yer altý cd'lerinden de alýrsam sevinirim.
umitsayin:
tabii cdler kolay, geldiðinizde hemen çekeriz
………………
Tarih: 16.07.2005
…………..
umitsayin:
bugün acýkistihbarat sitesinin yapýmcýsý behiç gürcihan ve levent
temiz bana geliyorlar
umitsayin:
yahoogrouplardan gelen son mesajlarý okudunuz mu
umitsayin:
ermenilerin türklere hakareti ile ilgili internete verdiðimiz mesaja
çok yanýt geldi herkes mehmet beyi aramýþ
umitsayin:
biz yoðun þekilde alemdaroðlu meselesine kitlendik
umitsayin:
bunu da internete yayacaðýz
………..
oganturkmen:
Bu arada Levent Temiz size geldiðinde þu Çölaþan konusunu ona
açabilir misiniz? Hazýr izindeyken bir temas kurmak fena olmaz.
umitsayin:
sizi telefonda görüþtüreyim
umitsayin:
Çölaþan ankarada mý
oganturkmen:
Evet. Razý edebilirsek kitaplar için hiç fena bir destek olmaz.
…………..
umitsayin:
Özlemin de çölaþanla direkt temasý var
umitsayin:
özlemle bugün buluþacak mýsýnýz
oganturkmen:
Ondan haber bekliyorum.
umitsayin:
özlem mustafa balbay ve çölaþaný Avrasyadan tanýyor
umitsayin:
ona da konuyu açýn
oganturkmen:
Biliyorum. Ona da bu konuyu çýtlatmayý düþündüm zaten.
umitsayin:
11 eylül kitabýnda gerçek isminiz mi olacak yoksa barýþ kerimoðlu mu
oganturkmen:
O kitapta gerçek ismimin olmamasý benim yararýma olur. Tespit
ettikleri an defterimi dürerler çünkü.
oganturkmen:
benim için atýþ emeklilikten sonra serbest olacak.
………………
umitsayin:
bizim þu anda Kalemdar konusunda yoðunlaþmamýz arttý. dönme ihtimali
yüksek, onunla ilgili mailleri okudunuz mu
umitsayin:
nur serter ve bizim enstitüdeki ersi abacý kalfoðlu onu satýyor.
umitsayin:
Parlakla görüþüyorlar ve fahiþeler gibi bilgi taþýyorlar
oganturkmen:
Eeeee. Gelen aðam giden paþam devri hocam.
umitsayin:
ama hiç bir omurgalý bulamýyorum etrafýmda.
umitsayin:
emin olduðum tek omurgalý benim, her taraf omurgasýz ve yumuþakça
kaynýyor
oganturkmen:
Bu durum da bu devrin özelliði haline geldi.
oganturkmen:
Yumuþakçalarýn sayýsý oldukça arttý. Zaten malumunuz yumuþakçalarýn
hayata uyum saðlama yeteneði omurgalý insanoðlundan çok daha iyi.
umitsayin:
atasoy da pek matah deðil ama, yine de kadýnda yahudi disiplini ve
iradesi var
umitsayin:
kötünün iyisi
umitsayin:
tiksindiðim yahudi milletinden birisi ile sýrt sýrta mücadele
edeceðim hiç aklýma gelmezdi
umitsayin:
ama kadýnda yahudiliðin tüm özellikleri var
oganturkmen:
Ben size YAHUDÝLER KÖTÜ DEÐÝLDÝR demiyor muydum?
umitsayin:
ayrýca sizi açýk istihbarat sitesinin sahibi behiç gürcihanla da
tanýþtýracaðým
oganturkmen:
Behiç Gürcihan'la tanýþalým, ama ne zaman nerede?
umitsayin:
behiç bugün gelecek
umitsayin:
telefonda tanýþabilirsiniz
umitsayin:
gelince de burda tanýþýrsýnýz
oganturkmen:
Telefonla irtibatý pek tercih etmiyorum. Orada ya da yollarý buraya
düþerse burada tanýþmak ve yüz yüze iletiþim daha faydalý olur.
umitsayin:
tamam
umitsayin:
levent temiz tutturmuþ özel harbe gireceðim diye
umitsayin:
birisinin ona bunun hemen hemen imkansýz olduðunu anlatmasý lazým
oganturkmen:
Tahminim bu vatandaþlarýn yolu sýk sýk buraya düþüyordur. Gelirse
konunun imkansýzlýðýný anlatýrým.
umitsayin:
tamam
……………..
Tarih: 21.07.2005
…………………..
umitsayin:
özlemle baðlantýlarý sýký tutmalýyýz. bir kadýndan beklenmeyecek
kadar tutarlý, ulusalcý ve dürüst ve ilkeli ve sosyal
umitsayin:
siz zaferle onu orda marke edin
umitsayin:
inanýlmaz destek oluyor bilgi yollama açýsýndan
oganturkmen:
Zafer mi?
umitsayin:
evet veya sadece siz
umitsayin:
yani kýzla görüþün ve onun istihbarata olan açlýðýný giderin demek
istiyorum
umitsayin:
kýz istihbarat meraklýsý
oganturkmen:
Özlem Haným konusunda da Zafer konusunda da size katýlýyorum.
umitsayin:
yani özlemi daha iyi kazanmamýz lazým
umitsayin:
o nedenle orda benim geldiðimde toplanan grup arada bir toplanýn ve
onu da aranýza alýn
oganturkmen:
Kýzýn meraký sadece istihbarat deðil. Söylediðiniz gibi bir þeyler
yapabilmek istiyor.
oganturkmen:
Hocam askerler konusunda bir þey diyemem de sivillerle arada
toplanabiliriz.
umitsayin:
tamam iyi iþte. bir ekip oluþtu orda
oganturkmen:
Askerlerden þu an için sadece Zafer olumlu geliyor bana.
umitsayin:
caner de olumlu ama daha çekingen
oganturkmen:
Doðru.
…………………….
umitsayin:
zafer görebiliyor musun
zaferyener2004:
evet
oganturkmen:
Görüyorum hocam.
umitsayin:
bu messenger çok pratik
oganturkmen:
hocam doðru da, herhalde takip ve kontrolü en kolay olan da budur.
umitsayin:
Binbaþým evet ama milyonlarca kiþiden bizi takip etmeleri zor
umitsayin:
ancak hedef olarak göstermeleri lazým
oganturkmen:
Doðrudur.
……………………..
umitsayin:
yani zafer internete hakim olmak artýk büyük bir güç
umitsayin:
zafer bu arada perþembe ÞATO ya rapor götürmeyi düþünüyorum.
umitsayin:
Perþembe akþamý kadýköyde bir grup toplantýsýna davetlisin
zaferyener2004:
beni mi tanýyacaklar
umitsayin:
evet
umitsayin:
yani seni çok övdüm ve merak ediyorlar
umitsayin:
sempatik kanallar olarak tanýyacaklar
umitsayin:
levent paþaya bahsettim
umitsayin:
ama kesin deðil.
umitsayin:
tatilden gelmiþlerse
umitsayin:
duruma göre bakarýz
umitsayin:
akþamki toplantýnýn konusu þu
umitsayin:
Haydarpaþaya ve Selimiye kýþlasýný da yok edip Manhattan gibi bir
alan yapmak istiyorlar
umitsayin:
7 gökdelen dikeceklermiþ
zaferyener2004:
açýk istihbaratta vardý onunla ilgili yazý
umitsayin:
evet
umitsayin:
zaten toplantýya katýlan o yazýnýn yazarý Behiç Gürcihan, ben ve
Levent Temiz ile belki Emin Gürses
umitsayin:
toplantý dediðim bira içeceðiz
umitsayin:
Levent Temizi dün behiçle tanýþtýrdým çok sevdi
umitsayin:
açýk istihbarat iyi bir grup
…………………….
umitsayin:
ZÜLFÜ LÝVANELLÝ SOROSUN ADAMI
umitsayin:
ayný zamanda Yunan barýþçý yanlýsý
umitsayin:
Ayný zamanda kürtlere çok destek çýkýyor ve Mesut Parlakýn adamý
umitsayin:
CHPdeki seçimlerde Sarýgülü destekleyen ve Derviþle birlikte Sarýgül
operasyonunun kilit ismi
umitsayin:
livanelli parlakýn yakýn içki arkadaþý
zaferyener2004:
ben þunu anlamýyorum hocam parlak livaneli ile arkadaþ ÝÜ rektörü,
Livaneli solcu görünüyor, AKP iktidarda, Þebnem Fincancý komünist,
Ýmdat Elmas onun adamý bunlar nasýl oluyor?
zaferyener2004:
sizin bu üniversitedeki kadrolaþmayý kim yönetiyor?
umitsayin:
AKP (alçaklýk ve kürt partisi)
zaferyener2004:
yoksa gerçekten demokratik bir üniversite mi?
umitsayin:
demokratik üniversite diye bir þey yok
umitsayin:
çünkü demokrasi çoðunluðun yönetimi ise ben çoðunluða da inanmýyorum
umitsayin:
çoðunluðun doðruyu gördüðü ne malum
umitsayin:
kalemdar demokratik üniversiteye en fazla zararý veren kiþidir. nur
serter sabetaycýsýyla birlikte
umitsayin:
bu arada yeni bilgiler geldi
umitsayin:
nur serter ruh çaðýrma seanslarýna katýlýyormuþ
umitsayin:
rafet kayserilioðlunun sevgi dünyasý dergisinde makaleler yazmýþ
umitsayin:
atatürkün ruhunu da çaðýrýyorlarmýþ ve beyti dosttan haberler
alýyorlarmýþ
umitsayin:
beyti dost size kimi hatýrlatýyor, dost tarikatýný deðil mi
umitsayin:
dost tarikatý da kemalist geçinen bir tarikat deðil miydi
zaferyener2004:
bu kadar olamaz hocam, Atatürk'ü buna da alet ettiler
umitsayin:
ihsan güvenin tüm ses kayýtlarý geldi bana
umitsayin:
zafer gelince sana dinleteceðim
umitsayin:
dost tarikatýnýn tüm bantlarý var
umitsayin:
atatürkün ruhunu çaðýran ve türbelere giden bir kadýn nur serter!
………………
Tarih: 06.08.2005
umitsayin:
binbaþým orda mýsýnýz
oganturkmen:
Hocam merhaba.
umitsayin:
geçen gün þahin e uðradým
umitsayin:
haydut kapýda duruyordu
umitsayin:
hala ödeyeceðim diyor
umitsayin:
ama isterse kitaplarý vereyim diyor
oganturkmen:
Ilgar bahsetti. Þahin telefonlara bile çýkmýyor artýk. Adamýn
sahtekarlýðý sýnýr tanýmaz hale geldi. Kitap kalmýþ mý ki verecek.
Bence o da yalan.
umitsayin:
Zaferin baðlý olduðu bir ekiple tanýþtým.
umitsayin:
genkur baðlantýlý baðýmsýz çalýþýyorlar
umitsayin:
sizle de tanýþtýracaðým onlar bu iþi çözebilirler
umitsayin:
ayrýca Levent Temiz grubu da çözebilir.
umitsayin:
ama isterseniz kitaplarý en temiz bir biçimde alabiliriz
umitsayin:
kitabý kötülüyor. satmýyor diyor. inanýlmaz sahtekar çýktý. ama
piyasada herkes öyleymiþ
oganturkmen:
Vardýr da elinde o kadar kaldýðýný zannetmiyorum. Sonra kitap alsam
ne yapacaðým ki hocam? Zafer'in baðlý olduðu ekip nasýl Gnkur.
baðlantýlý baðýmsýz oluyor hocam?
umitsayin:
Zafere karþýlaþtýðýnýzda yüz yüze sorun.
umitsayin:
Onlar farklý bir birimmiþ. Ýsmi ÇAÐRI ÖZKAN
…………….
oganturkmen:
Zaman aþýmý olmazsa emeklilikte mahkeme yolunu düþünürüm. Bu Çaðrý
Grubu ya da Levent Temiz olabilir ama sonra çete hikayelerinden
dolayý ana haberlere çýkmayalým hocam? Ayrýca kitap alsam bile hiç
bir iþime yaramayacak hocam.
umitsayin:
Peki o zaman biraz daha bekleyelim.
umitsayin:
bu arada 11 EYLÜL olayýnýn tüm araþtýrma ve bulgularýný Erol
Mütercimler sahiplenmeye baþladý
umitsayin:
yani kitap bir þart oldu
oganturkmen:
Erol Mütercimler doðrudan sahiplendi bile hocam. Görüþüyor musunuz?
umitsayin:
telefonda konuþuyoruz. ama pek görüþmüyoruz. Bu dizi konusunda da
beni kazýkladý. en az Þahin kadar sahtekar
umitsayin:
adam parmaðýný oynatmadý ve olayý kendi bulduðunu anlatýyor her yerde
oganturkmen:
Ne oldu o dizi konusu hocam?
umitsayin:
bir tek slide yapmadý, bir tek resim indirmedi
umitsayin:
O adamla dizi falan yapýlmaz. Kendisine aþýk, kendisini dev aynasýnda
görüyor. Baðlantýlarýný kurar ve o yapar. Onunla hiç bir team work
yapýlmaz. Halbuki ben ona saygýmdan pek çok kanalda programa hayýr
dedim
umitsayin:
O adamla hiç bir þey yapýlmaz. Bu sahtekarlarý deþifre etmekten baþka
çare yok.
umitsayin:
Oðan Türkmen olarak KTB Güvenlik Ýstihbarata bir mesaj yazarsanýz, bu
mesajý diðer gruplarda da yayarýz
oganturkmen:
Hangi konuda mesaj istiyorsunuz hocam.
umitsayin:
Erol Mütercimleri eleþtiren. Nasýlsa böyle mesajlar artýk
yaygýnlaþmaya baþladý
oganturkmen:
Kendimizi açýða vurmayacak þekilde yazmak lazým. Yoksa benim için
tehlikeli olabilir hocam. Bir punduna getirir yazarýz.
umitsayin:
tamam farklý maillerle yazabilirsin.
…………….
umitsayin:
bu kitabý Eylül içinde baskýya verelim
umitsayin:
yani durum farklý, farklý olmasa ve Mütercimler faktörü olmasa o
zaman biraz daha bekletebiliriz
umitsayin:
artýk anladým ki bu bahriyelilerde karakter olarak fazla iþ yok
umitsayin:
1993 KHO mezunu hangi rütbededir
umitsayin:
Kuleli 1984 hangi rütbededir ve KHO 1993 hangi rütbededir biliyor
musunuz
oganturkmen:
1993 KHO mezunu Yüzbaþý, Kuleli 1984 mezunu Binbaþý ya da Yarbay
rütbesindedir hocam. Hayýrdýr?
umitsayin:
onlarýn yahoo grubuna da mesajlar yollayacaðým, onlar tanýyorlar bazý
dostlarýmýzý, tüm asker ve subaylarý bir listede birleþtirmeye
çalýþýyorum
…………………
umitsayin:
bakýyorum siteye
umitsayin:
site çalýþýyor
umitsayin:
username: sayinumit
umitsayin:
parola: cicihatun
umitsayin:
bir deneyin girebilecek misiniz
oganturkmen:
Sitenin adresi uzaðýmda. Atabilir misiniz hocam?
umitsayin:
http://www.code- team.com/ forensic/
oganturkmen:
Bu sefer siteye ulaþtým da username bölümüne ulaþamýyorum hocam.
umitsayin:
pop up menu çýkmasý lazým. zone alarm var mý sizde onun oradan popup
menüyü bloke etme kýsmýný kaldýracaksýnýz
umitsayin:
fake maillerinizle erol mütercimleri protesto eden mesaj
yazabilirseniz sevinirim
umitsayin:
adresler
umitsayin:
bir barýsturkdoganq@ yahoo.com ve guvenlikistihbarat-
owner@yahoogroups. com
umitsayin:
ikincisi ise mutercimlererol@ yahoo.com
oganturkmen:
Tamam hocam.
umitsayin:
binbaþým, size melek isimli birisinden gelen maili de ekleyip, uygun
bir dille yaptýðýnýn ayýp olduðunu belirtirseniz. bir de meleðin
mailini ekleyip, guvenlikistihbarat- owner@yahoogroup s.com adresine de
cc lerseniz sevinirim. Ama bir 5 dk.nýzý alýr, biraz sonra yapabilir
misiniz
oganturkmen:
Hocam ben o iþi yarýn ya da pazartesi halledeyim.
umitsayin:
siz bilirsiniz ama demir tavýnda dövülür. sadece 5 dk.nýzý alýr
oganturkmen:
Hocam haklýsýnýz da benim derdim yorgunlukla yanlýþ bir iþ yapmamak.
Bir deþifre olursam o benim canýma okur çünkü. Malumunuz sabretmem
gereken iki yýl var. Onun için yarýn ya da pazartesi saðlam kafayla
olsun diyorum. Boþuna gündüzün þerri akþamýn hayrýndan iyi dememiþler
hocam.
umitsayin:
tamam binbaþým nasýl uygun görürseniz
…………
Tarih: 15.08.2005
……………
umitsayin:
binbaþým zafer diyor ki jandarma istihbaratý incelemiþ sevil atasoyu
ve kadýný çok kirli bulmuþlar
oganturkmen:
Temiz bulsalardý J.Ýsth. kirlenmiþ demekti zaten hocam.
umitsayin:
J. ist. çok detaylý araþtýrmýþ ve çok kirli diyor. Zafer de
dönebileceðini düþünmüyor. Kalkedon kebabýna iddiaya girdik
umitsayin:
sanýrým zafer kazanacak
umitsayin:
yani suat parlar haklý
oganturkmen:
Günümüzde herkes herkes için çalýþýyor. Yeter ki para ve menfaatten
haber verin. Bende dönebileceðini pek zannetmem.
…………………….
Tarih: 20.08.2005
oganturkmen:
Hocam merhaba.
umitsayin:
selam binbaþým
umitsayin:
suat parlar orsit olmuþtu onunla uðraþýyoruz.
umitsayin:
bu arada sürekli bana kitabý bitirin yoksa baþkasý yazýp bitirecek
diyor
oganturkmen:
Orsit ne hocam?
umitsayin:
testis iltihabý, aðýr geçti
umitsayin:
antibiyotik kullanýyor ama çok aðrýlý olmuþ. benim ürolog arkadaþým
tedavi ediyor
umitsayin:
komplo teorilerinde erol mütercimler yine bir sürü çalýntý yapmýþ
umitsayin:
üstelik bir tanesinin ismini bile yazmamýþ
umitsayin:
bu adam da ona intihal davasý açmýþ
umitsayin:
ayrýca bir de tazminat davasý yiyor
umitsayin:
ama benim makaleler için yaptýðýnýn da intihal olduðunun farkýnda
deðil
umitsayin:
sonuçta çekirge bir zýplar iki zýplar
umitsayin:
bir sabah beni aradý
umitsayin:
ikinci baský için 11 eylül'le ilgili ne yazayým dedi
umitsayin:
ben de bir þeyler söyledim, ama kendi kafasýna göre, bu programýn
çözümü ümit sayýn tarafýndan yapýlýyor diye yazacaðým dedi
umitsayin:
bence orda beni yokluyor, programýn çözümünü yapýp yapmadýðým
konusunda
umitsayin:
bence kendisi bu konuda bizim çalýþmalardan çalma bir kitap
hazýrlýyor. ve suat parlar da bunu biliyor
……………………
umitsayin:
…. MCanatay albay size destek çýkmaya söz verdi
umitsayin:
o kadar önemli ve deðerli kiþilerin el üstünde tutulmasý lazým dedi
oganturkmen:
Siz onunla en son ne zaman görüþtünüz hocam?
umitsayin:
çarþamba akþamý fenerbahçe orduevinde raký içtik
oganturkmen:
Afiyet olsun. Böyle zamanlarda bir kadehte benim için götürün hocam.
oganturkmen:
Peki Canatan Albay bu senede orada devam edecek mi?
oganturkmen:
Yalnýz o tarafa pek fazla bel baðlamayýn hocam. Ýlker Baþbuð pek
tekin deðil çünkü. Politik davranýyor. Bir anda herþey deðiþebilir ve
herkes kendini baþka yerlerde bulabilir.
oganturkmen:
Tüm bu çalýþmalar bir anda sona erebilir. Benim eski yerimde öyle
olmuþtu çünkü.
oganturkmen:
Gerçi sizin orada 1 yýl kalacak ama o bile yeterli olabilir.
umitsayin:
ÝB ye þüphe ile yaklaþýyorlar. tüm Hurþit Tolon ekibi en az bir yýl
daha orda kalýyor
oganturkmen:
Ýþte o süre bir yýl olmayabilir hocam.
umitsayin:
bence ÝB bir yýl kalacak ve hiç bir þeye dokunmayacak, HT alt yapýyý
kurmuþ
oganturkmen:
Ümit ederim dediðiniz gibi olur.
umitsayin:
HT haricinde kimse emekli olmuyor
oganturkmen:
Çünkü bizde her an tayin olabiliyor.
umitsayin:
anlýyorum. neyse bence MC bizim çizgide
umitsayin:
MCyle iyi koordine olmakta fayda var
oganturkmen:
Onlar olabilir hocam. Ama bizde baský altýna almak çok kolay oluyor.
umitsayin:
anlýyorum
oganturkmen:
Tepedeki dur deyince akan sular duruyor ve diðerlerinin rütbe ve
makamlarý yetmiyor.
umitsayin:
o nedenle bir iki yýlki iliþkiler önemli deðil
umitsayin:
örn. Rehanýn KHO baþýna gelmesi bizlerin çok yararýna
umitsayin:
eðer isterseniz sizi hýzla KHO ya tayin ettirebiliriz
umitsayin:
yani olumlu geliþmeler de oluyor
oganturkmen:
Doðrudur. Bizim hesaplar daha uzun süreler için. Bence doðrusu da bu.
eyup_gokhan
19.05.07, 13:35
Aþaðýdaki chat konuþmalarý, Ümit SAYIN'ýn askeri istihbaratla iliþki
kurduðu dönemde, Ümit SAYIN ile Özel Kuvvetler Ýstihbaratýndan Yarbay
Mehmet SÖNMEZ arasýnda gerçekleþmiþtir.
Tarih: 23.06.2005
………
umitsayin:
sevgili yarbayým orda mýsýnýz
umitsayin:
özel harb istihbaratýna sesleniyorum, mektubumu okuyabildiniz mi
sayinsonmez:
mesajý okudum gönderiniz gelince bakar sizi bilgilendiririm,
bugünlerde ö.kuvvetler çok meþgul, zaten konu esas itibariyle emniyet
genel müdürlüðü sorumluluk kapsamýna giriyor. Jandarma ve onlar
ilgili bölüm her olayý izlemesi gerekiyor, umarým öyledir :-(
umitsayin:
evet bu mesaj size yazdýðým bir mektuptan alýntý
umitsayin:
özel harp gereðini farkeder ve yapar
umitsayin:
artýk gayri nizami harp yapmamýz gerekiyor
sayinsonmez:
hocam lütfen biraz da havadan sudan bahsedelim olmazmý?
umitsayin:
tamam
umitsayin:
korkmayýn yarbayým kimse jilet atmaz bu mesajlara
umitsayin:
ne zaman erzincanda olacaksýnýz
umitsayin:
erzincanýn havalarý suyu nasýl
umitsayin:
tulum peyniri de vardý galiba
sayinsonmez:
temmuz ikinci haftasý erzincandayým sanýrým
umitsayin:
emin gürses hocamýn kardeþi hastaymýþ
umitsayin:
vizeye gitti,
sayinsonmez:
vize kýrklarelinin oraya mý? gitti..
umitsayin:
Pazartesi istanbulda
umitsayin:
Aytunç Altýndal, bizim konuya bu APO meselesi dedi
umitsayin:
bir de aytunç üstadýmdan ilginç bir mesaj aldým
umitsayin:
burda söylemeyeyim
sayinsonmez:
hocam birazda havadan sudan lütfen...atamý z ne demiþ ''sinir
gevþetici sözlere, telkinlere, önem ve itimat gösterilmelidir' ' nutuk
1922 s.637
umitsayin:
bu messenger da amma ilerlemiþsiniz
sayinsonmez:
:-P Hocam,bu ay bende yetmiþküsür ödedim
umitsayin:
figürleri ve emotikonlarý görebiliyor musunuz
umitsayin:
geçen hafta yükledim amma da geliþtirmiþler bu programý
umitsayin:
sevil hoca ve öðrencilerle bununla haberleþiyoruz
umitsayin:
sloganýmýz: söz konusu vatansa gerisi teferruattýr
sayinsonmez:
:-P evet görüyorum
umitsayin:
:-) iyi harika böylece duygu transferi de oluyor
umitsayin:
enfes bir program bu
umitsayin:
hurþit paþa ile sohbet mükemmeldi
umitsayin:
3 saate yakýn kaldýk
umitsayin:
herþeyi çok iyi kavradý, alemdaroðlunun iyi dostu
umitsayin:
artýk mesut parlakýn tüm takiyyelerinin farkýnda
umitsayin:
bu arada Jandarma istihbaratý da çok ciddiye aldý ankarada
sayinsonmez:
:-P hocam yanýt yazamadan mesaj adana kebab oluyor yavaþ :-(
umitsayin:
istihbarat baþkaný, kurmay baþkaný da çok iyi bir insan, :-) ben de
ajanlýk yapacaðým herhalde :-)
umitsayin:
tamam yavaþlýyorum, bir kahve alayým
……………
------------ --------- --------- ----
Aþaðýdaki alýntýlar http://www.kirlitez gah.com/pf_ belge8.html adlý
web sitesinden yapýlmýþtýr.
Belge 8: Aþaðýdaki chat konuþmalarý, illegal KTB çalýþmalarý
çerçevesinde, Ümit SAYIN ile Cumhur ERDÝN ve KTB'nin web sitesini
yöneten X þahýs (radkem/radiko) arasýnda gerçekleþmiþtir.
Tarih: 21.01.2001
(xyz: Ümit SAYIN, barbaros: Cumhur ERDÝN)
barbaros says:
sevgili ümit orda mýsýn
xyz says:
evet burdayým selam eþin nasýl
barbaros says:
eþim þu anda evde. sekiz kaburga kemiði ile iki parmaðý kýrýk. alçýya
alýndý. bir de aðrý kesici bir elektrikli cihaz taktýlar
………………………
xyz says:
bunlarý yapmak için bir parti olabilir ama partinin yanýsýra gizli
örgütlenme þart
xyz says:
çünkü dernek, parti, dergi, açýk gruplarýn içine mutlaka
sýzacaklardýr, bizim paramýz yok, karþýdakilerin korkunç parasý var
barbaros says:
……. bunu yapacak kemalist sosyalist kadrolar mevcut. ancak tek sorun
bunlarýn egolarýný yenmek ve bir erek uðruna çalýþmalarýný
saðlamaktýr. ayrýca hiç kývýrmaya gerek yok. tabii ki istihbarat
birimleri ve silahlý militan kadrolarý olmalýdýr. mevcutta bu
unsurlar da var. onlarý bir araya getirmek daha kolay oluyor
xyz says:
temel de ayný fikirleri savunuyoruz senle, söylediðin gibi silahlý ve
istihbarat kadrolarýnýn kompartýman usulü çalýþmasý lazým
barbaros says:
benim geçmiþimde dev-yol dev-genç deneyimi var. silahlý birlikler
oluþturmak sanýldýðý kadar zor bir iþ deðil. buna hazýr deneyimli
insanlar var. bu iþ en kolay yan.
………………
radkem says:
"islamiyete küfür eden allahsýz site sahipleri olan aytül tunçsiper,
burçin aydoðdu ve gürbüz tüfekçiye karþý gereken tepkiyi gösterelim"
radkem says:
gibi bir mesaj o faþistleri bitirir
xyz says:
baþka internet cafe aramak lazým, hepsinde kilitlenmiþ olamaz
xyz says:
mesaja bismillahir. .. diye baþla, ya esselamün aleyküm diye bitir,
bir de milli gazetedeki yazýyý koyarsýn, batýl zail olunca falan.
radkem says:
ok
……………..
xyz says:
barbarosla öteki tarafta konuþuyorum
xyz says:
cinsel sayfada resim, oyuncak, market, sorunlar, farklý ve sapýþ
sayfalarýna baksana
radkem says:
ok
barbaros :
merhaba uzun süredir görüþemedik umarým iyisinizdir
radkem :
merhaba
radkem :
nasýlsýnýz
xyz says:
sen barbarosu görebiliyor musun
barbaros :
ben iyi sayýlýrým ancak eþim çok aðýr bir trafik kazasý geçirdi
radkem :
çok geçmiþ olsun acil þifalar
radkem says:
yeni bir mesaj geldi egroupsa sana gönderiyorum
radkem says:
Sayýn Yetkililer
Lütfen sahte e-maillerle kendine general diyen tamamen Ýþçi
Partisinin aðzý ile konuþan provokatörlerin mesajlarý ile TSK zarar
verecek gerçekle ilgisi olmayan mesajlarý iletmeyin. Bu gizli
marksist general Kemalizm'le din iliþkisini kendi belirlediði koymaya
çalýþýrken kullandýðý dil kendini ele vermektedir. TSK da görev yapan
hiç bir subay böyle bir mesajý bu fikirleri savunsa bile yollamaz.
Amacý her fýrsatta Ozankaya saldýrmak olan (Ozankaya'ya bir çok
noktada bizde katýlmýyoruz) gruplarýn aðzýndan yazýlan bu yazý
sitenizin Aydýnlýk ve ÝP yörüngesinde olduðunun bir kanýtýdýr. Bu
durumda ne Kemalistliðiniz kalýr ne Türklüðünüz
Saygýlarýmla
K. Saki
xyz says:
bu adam kim acaba
radkem says:
bilmiyorum
radkem says:
From:
xyz says:
ortalýk iyice karýþtý galiba
radkem says:
evet
xyz says:
tamam sen cinsel sitede bahsettiðim yerlere gir
radkem says:
ok
radkem says:
oyuncak sayfasý geç açýlýyor baya bir yüklü sanýrým
radkem says:
oyuncak sayfasý harika java da çok iyi çalýþýyor
radkem says:
CÝNSEL HAZ ÞEYTANINDAN KORKMUYORSANIZ BU WEB SÝTESÝNÝ DOLAÞMAYA DEVAM
EDÝN !
………………
barbaros says:
þimdi bu hafta yapýlan toplantýda yapýlmasý gerekenleri baþlýklar
halinde belirledik önce bir bildiri kaleme alýyoruz. insanlar neyi
amaçladýðýmýzý bu bildiri sayesinde öðrenecekler. daha sonra katý ve
disiplinler bir tüzük çalýþmasý yapacaðýz, daha sonra toplumsal
sorunlarýn çözümlerini üretmek için bilim kurullarý oluþturacaðýz
herkes uzmaný olduðu alanda görevlendirilecek. benim ki þu anda
kesinleþmiþ bazý isimleri verebilirim diðerlerini ise baþ harfleriyle
belirteyim: Prof Dr Sina Akþin, Doç Dr. Attila Erden Hacýbektaþ
kültür dernekleri baþkaný, Suphi Gürsoytrak ADD baþkaný, Þakir Keçeli
ADD eski yöneticisi alevi YOL dergisi sahibi, Dr. A. Serdar Kozludere
Ankara Tabip Odasý Kemalist kanat sorumlusu, Dr. Mehmet Altýoklar ATO
Kemalist hekimlerin baþkaný,
barbaros :
yukarýda adý geçen derneklerin bazý il ilçe þube baþkanlarý. Bireyler
tek tek araþtýrýlýp sýnanarak alýnýyor. katýlanlarýn elinden video
kamera önünde imzalý kaðýt dahi almaya baþladýk. sonradan cývýtmak,
satmak yok
barbaros :
Hüseyin Yýldýrým alevi-bektaþi örgütleri üst kurul genel sekreteri,
Prof. M.S, Prof K.B. hakan reyhan Ulusal dergisi sahibi ve yazý
iþleri müdürü, Abir Dursun, A.G. yüksek inþaat müh. inþaat odasý
kemalist sosyalist ittifaký üyesi kemalist, C.V. yapý yol sen ankara
kemalist sosyalist isçileri örgütlemekten sorumlu, C.A. yüksek inþaat
müh. Ankara Ýnþ. Müh Odasý sosyalist, Prof. T.T. I.D.
xyz says:
bunlarý save et
radkem says:
ediyorum merak etme
xyz says:
cinsel veronaya baksana
radkem says:
ok
………….
xyz says:
abi millet oynattý, KTB sitesi artýk günde 1500 týk alýyor
xyz says:
yani senin kemalist sitenin bir yýlda aldýðý linki bu bir günde alýyor
barbaros :
KTB nin bu dönemki iþlevi gerçekten de taktir edilecek bir çalýþma.
ancak yayýnlanacak metinler konusunda biraz seçici olunmasý gerekli.
kendi elimizle ittihatçýlarýn metinlerini Atatürkçülük diye
yayýnlarsak insanlarda yanlýþ öðrenirler. benim tek eleþtiri noktam bu
radkem :
evet ancak biz uyuyan ve sadece bilgi belgeleri toplayýp kendi
arþivini oluþturan bir topluluk istemiyoruz. karþýt görüþlerin
savunmasýný yapanlarýn yazýlarýný yayýnlamalý ve birebir tartýþma
ortamý yaratmalý diye düþünüyoruz. Bu satranç oyununda gerçekler daha
önemli.
barbaros :
bu yaklaþýma asla bir itirazým yok.
radkem says:
sadece bilgileri insanlara ulaþtýrmak ve üye olmak isteyeni kaydetmek
gerçekten çok zahmetsiz bir yapýlanma. ama insanlarý konuþturmak ve
tanýmak onlarý da kemalist görevler için hazýrlamak çýkacak bir iç
savaþta yapýlanmanýn en iyi þekilde iþlemesini saðlamak zorundayýz
xyz says:
madam verona üzerine çalýþýyorum
radkem says:
abicim madam verona filan yok sadece varyasyonlar var
xyz says:
abicim index'de reload et, madam veronanýn düþ günlüðü var
radkem says:
tamam buldum
xyz says:
fantezi sayfasýna kadýnca ve cosmoda yayýnlanan fantezileri
koyacaðým, o sayfa ayrýca var
……………………
Tarih: 27.01 2001
…………………
xyz says:
atatürkün allaha inanmadýðýný biliyoruz, inanmýþ olsa bile ne
deðiþir, tut ki namaz bile kýldý (ki kýlmamýþ, ve islamý rezil
etmiþtir) ne deðiþir. hem biz sadece Atatürk'ün söylediklerine ve
onun kalýplaþtýrýlmýþ hiç bir ilkesine baðlý deðiliz ki
………………….
xyz says:
þimdi örgütlenmeden bahsederken tabii ki düþmanlarý iyi saptamak
lazým.
xyz says:
biz hablemitoðlunu bir türlü anlayamadýk mesela
xyz says:
mhp ile iliþkiliymiþ, ülkücü geçmiþi olanlar kesinlikle düþmandýr.
………………
xyz says:
düþmanlarýmýzý iyi bilmeliyiz ve affetmemeliyiz.
xyz says:
bunca yýllýk hayatým da bir þey öðrendim
xyz says:
seni satan adamlarý bir daha affetmeyeceksin
xyz says:
çünkü affedersen ikinci kez mutlaka seni satacaklardýr
xyz says:
bence en mantýklýsý herþeyi sessiz sedasýz yapacaksýn.
xyz says:
adam mý öldüreceksin, adamý son derece Hassan Sabbah yöntemleri ile
öldüreceksin ve sakýn kendini reklam etmek için ilan etmeyeceksin
barbaros says:
faþist faþisttir. faþistin veya þeriatçýnýn iyisi olmaz. Bu yüzden
yok yeni hayat yok mhp hiç fark etmez
xyz says:
evet
xyz says:
ama mhp kadrolaþýyor hýzla
xyz says:
hedef törensel toplantýlar yapan ve fikirsel çalýþmalar yapan alt
gruplarý üretmek ve bir virüs gibi üç kola yayýlmak:
xyz says:
ordu ve TSK, aydýnlar ve halk
…………..
xyz says:
attilla ilhanla da mutlaka görüþmemiz lazým. kendisi bu sohbetlere
katýlabilir mi acaba
barbaros says:
Attila Ýlhan ýn KTB ye katýlmasý konusunu bilemem ama bana verdiði
yetkiye dayanarak þunu söyleyebilirim: yazýlarý KTB aracýlýðýyla
yayýnlanabilir
xyz says:
atilla ilhanýn yazýlarýný yayýnlamak ktb için þereftir biliyorsun
barbaros says:
isterseniz her hafta Kemalizm ile ilgili bir yazýsýný
yayýnlayabilirsiniz
xyz says:
atilla ilhanýn eðer emaili varsa ktbye yollasýn
xyz says:
mutlaka yayýnlanýr
xyz says:
çünkü ktb'nin etkinliði son 6 ayda çok arttý, pek çok yazýya aydýnlýk
ve cumhuriyet yanýt veriyor
barbaros says:
Ümit BBP konusunda orduyu uyarmak gerekiyor bunu saðlayabilirseniz
çok iyi olur
xyz says:
BBP konusunda hemen bir yazý yaz, istersen kesilmeden yayýnlanacaðýna
söz veriyorum
xyz says:
BBP iðrencin daha iðrenci, hizbo ve fetolarla içiçe
radkem says:
cumhur bey BBP konusunda elinizde bulunan belirli bir belge var mý?
barbaros says:
Tabiki var. bir yýlý aþkýndýr onlar üzerine çalýþýyorum
barbaros says:
Önemli olan ordunun üst kurmay heyetinin eline geçmesi, bu
baþarýlabilir mi?
xyz says:
evet bu mesajlar hepsinin eline geçiyor
xyz says:
ktb listesinde pek çok subayýn özel maili var
radkem says:
bu belgelerin tüm kuvvet komutanlýklarý na ve psikolojik harp
dairesine ulaþacaðýndan emin olabilirsiniz
xyz says:
zaten tüm basýn da ktb'nin listesinde
…………………….
xyz says:
sonuçta gizli örgütlenip, bizim düþündüðümüz bazý eylemleri yapmadan
hiç bir yolu yok
xyz says:
yani gerekirse silahlý.
xyz says:
Dünyadaki en büyük güç nedir biliyor musunuz
xyz says:
Gizlice ADAM ÖLDÜREBÝLMEK.
xyz says:
yok erken ölmesi sakýncalýysa, dayarsýn ilacý mezarcý gibi isa musa
yaparsýn
radkem says:
Tüm Avrupa ülkelerindeki silahlý kuvvetlerden daha iyi yapýlanmýþ ve
yer altýndan kablo að ile örülmüþ kriptoloji dahil her türlü görsel
iletiþimi saðlayan bir güç var. Bu gücün üst yönetim kademesi ve
binlerce subay kemalisttir. Bugün bir iç savaþ çýktýðýnda imkansýz
gibi görünen birçok koþul hayata geçer.
xyz says:
bunu yapabiliyorsaný z güçlüsünüzdür
xyz says:
Hedefimiz iç savaþa hazýrlanmak zaten
………………..
xyz says:
istenirse ordunun tümü iki yýlda örgütlenir
xyz says:
yani alt yapý hazýr olursa ordunun alacaðý yan bizim yanýmýzdýr
radkem says:
Ancak KTB olarak biz güce sýrtýmýzý dayayýp yan gelip yatmýyoruz tam
aksine militan kemalistlerin gerektiðinde kuvvacýlar gibi irticaya ve
etnik bölücüye karþý her þartta direnmesini amaçlýyoruz.
xyz says:
yanlýz çok güvenilir insanlar lazým
barbaros says:
iyi de dostum ordu bu anlamda mücadele verenlere yardýmcý olmuyor ki
radkem says:
ordu hiçbir zaman kurum olarak birilerine yardýmcý olmaz
xyz says:
yardýmcý olsa bile bunu direkt yapmaz
radkem says:
emir komuta zincirine baðlý iþleyiþi ve hiyerarþiyi siz de
biliyorsunuz, ancak ordu içerisinde kemalist gruplarla ittifaka
girenler mutlaka olacaktýr.
…………..
barbaros says:
ODTÜ lü çocuklarý eðittim ve onlarý kullanýyorum
barbaros says:
birinin sorumluluðunu taþýmak bir insanýn ne kadar zor bilirsin
xyz says:
abi sen doðru yoldasýn bence ve bizce ilerle...bak son üç yýlda
herþey ne kadar deðiþti.
xyz says:
hapse gireceðini söylüyordun, girdin mi
barbaros says:
Bu yüzden bu çocuklarý çalýþmadan çekmeyi düþünüyorum. parti
kuruluþuna daha fazla emek harcamak istiyorum. ordunun istihbaratý
benim kurduðum þebekeden iyidir her halde
xyz says:
ordunun istihbaratýnýn bir parçasý haline geldiðini herhalde anlamak
istemiyorsun
radkem says:
Bugün ordunun iç güvenliði ilgilendiren istihbaratý sadece kendi
birimlerinden saðlanmýyor. Sizin gibi birçok kiþi ve gruplarýn
ortaklaþa çalýþýp raporlarý çeþitli yollarla orduya ulaþtýrmasý ile
de saðlanýyor.
radkem says:
Sizin elinizdeki bilgi ve belgeyi bir þekilde orduya iletmeniz
çeþitli yollarla bu istihbarata giriþinizin en önemli belirtisidir.
……………
xyz says:
örneðin atasagunun sonunun geldiðini ktb 15 gün önce söyledi
xyz says:
ve 6 aya kadar atasagun gidecek, ipi çekildi
barbaros says:
arkadaþlar benim yaþým 40. çok çatýþma gördüm. 12 eylül öncesi ben de
silahlý çatýþmalarýn içerisinde bulundum. ama baþkalarýnýn yaþamý
üzerinden iþ yapmanýn faturasý aðýr. örneðin maden fakültesinde Gökay
adýndaki bu Kýrýkkaleli çocuk beni örnek alýp benden öðrendikleriyle
girdi bu iþlere, þu anda belediyedeki yapýlanmayý çözmemde yardýmcý
oluyor. ancak bu iþ çok tehlikeli.
radkem says:
Bizler bugün yeraltýnda isek büyük bir alt örgütlenmenin ürünü olarak
ve teorik planlama için yeraltýndayýz. dýþarý çýktýðýmýzda kimse
bizim alnýmýza sýkýlacak kurþunu engelleyemez. Çünkü hiçbir grup yada
kurum tek tek bireylerin hayatlarýný koruyamaz.
xyz says:
o nedenle gizli olmak zorundayýz. yani parti örgütlenmesi veya
derneðin içine sýzarlar
……………..
eyup_gokhan
19.05.07, 13:43
Bunlarin ne ... oldugunu bilen zaten bilir. Degisik frksiyonlari, degisik kollari vardir da bu ahtapotun, bulustuklari gövde mukaddesat düsmanligi, millet düsmanligidir. Gri propaganda yöntemlerini kullanmayi cok sever bu cevreler. Kendilerini de pek mühim, esrarengiz ve kuvvetli göstermeye calisirlar, hatta bazen bu kurguya kendileri bile inanirlar ama yalnizca paryalardir, piyonlardir.
PC'ye üye olali cok olmadi. Biraz arsivi taradim. Buralara bile ugramislar, bir ton sacmalamislar...
Simdi soru su: Böyle tiplerle nasil mücadele edilmeli ?
Elcevap: Bunlardan hic cekinmemek, ciddiye bile almamak, maymunluklarini yaparken önlerine findik fistik atmak yeterlidir.
deryatulga
20.05.07, 04:20
Dün bugün mü?
Bugün 19 Mayıs. Tarihimizde güzel ve anlamlı bir gün. Atatürk, düşman işgaline karşı İstiklal Savaşımızı başlatmak üzere 19 Mayıs 1919'da Samsun'a ayak bastı.
Meydanlara bakıyorum.
Atatürk'ün kalpaklı resminin yer aldığı bayraklar... Kalpak Kuvâyı Milliye'nin, yani Kurtuluş Savaşımız sırasında işgalcilere karşı halk direniş kuvvetlerinin simgesi sayılır.
Bugün bile neden hâlâ Atatürk'ün kalpaklı resimleri bayrakların üstünde?..
Türkiye yine işgal altında mı?
Bir yanda vatanseverler... Karşı tarafta düşmanla işbirlikçileri, vatan hainleri... Öyle mi? Bunca yıl sonra bugün yine cephelere mi bölünüyoruz?
Meydanlarda dalgalanan kalpaklı Atatürk resimlerinin yer aldığı bayraklara, haykırılan bazı sloganlara bakınca öyle olduğu anlaşılıyor.
Sanki bir savaşın eşiğindeyiz.
Meydanlarda bir taraftan şenlik havası yaşanıyor; iyi güzel.
Laik cumhuriyete ilişkin duyarlık ve kaygılar ifade ediliyor; iyi güzel.
Demokratik bir hak kullanıyor, barış içinde; iyi güzel.
Ama diğer taraftan, özellikle kürsülere kulak verince, savaş narası gibi nutuklar da, demokrasiyi hiçe sayan söylemler de kulağı tırmalıyor.
Yoksa dün bugün mü?
Bir zamanlar biz de Atatürk'ün kalpaklı resimlerini severdik.
Çıkardığımız devrimci dergilere, yayınladığımız devrimci bildirilere Kurtuluş Savaşı'nın simgesi olarak gördüğümüz Atatürk'ün o kalpaklı resimleri koyardık.
Çünkü biz de İkinci Kurtuluş Savaşı'nı başlatmıştık 1960'ların sonuna doğru.
Biz kim miydik?
Devrimci gençler!
Arka plandaki büyüklerimiz, -ya da organize çekirdek güçler- her daim 'devrimci gençler'in sırtını sıvazlardı. Bildirilere kalpaklı resimlerin koyulmasını, yeni kurulan örgüt isimlerinde mutlaka ordu sözcüğünün (Türkiye Halk Kurtuluş Ordusu gibi) geçmesini isterlerdi.
Devrimci gençler de meydanları doldurur, slogan atarlardı: "Ordu gençlik el ele, milli cephede!"
Devrimci gençler, devrim adına meydanlarda koşturup eylem koyarken, organize çekirdek kapalı kapılar arkasında darbe planları yapardı.
Deniz Gezmiş de dalgasını geçerdi bizim büyüklerimizle:
Marksist cunta diye...
19 Mayıs'ları severdik. Samsun'dan başlayan İkinci Kurtuluş Savaşı yürüyüşleri, bağımsızlık yürüyüşleri yapardık Ankara'ya, Anıt Kabir'e doğru...
'Amerikan emperyalizmi'ne karşıydık; NATO'ya karşıydık.
Dergilerimizde 'azınlık komprodorları'nın maskelerini de indirirdik, adı Mıgırdıç olan, adı Moreno olan, adı Sürenyan olan...
Çünkü biz 'millici'ydik.
Türkiye işgal altında idi.
İrtica, 'Nurcu Başbakan Demirel' eliyle devleti sinsice ele geçiriyordu.
Atatürk'ün kalpaklı resimleri... Meydanlarda tam bağımsız Türkiye sloganlarıyla dalgalanan kalabalıklar... İkinci Kurtuluş Savaşı diye koşturan devrimci gençler...
Ana baba günleriydi.
Kamuoyu şaşkındı.
Özellikle büyük şehirlerde oluşturulan anarşi havasından memnun organize çekirdek ise kapalı kapılar arkasında darbe planlarıyla haşır neşirdi.
'Organize çekirdek'in liderlerinden birini, kendi bekar evimde Ankara yakınlarındaki Mürted Hava Üssü'nün Komutanı Korgeneral'le gizliden gizliye buluşturuyor, gözcülük yapıyordum apartman kapısında, takip var mı yok mu diye...
Sonra muhtıra verildi.
12 Mart Muhtırası!
Demirel gitti, asker geldi.
Darağaçları kuruldu.
Deniz Gezmiş'ler idam edildi.
Lorca'nın şiirindeki gibi, "Günleri ve mevsimleri, düşlerimize göre yeniden yaratacağız" derken, bir dipsiz kuyuya yuvarlanmıştık.
Dün bugün olabilir mi?
Sanki yine düşman işgali!
Atatürk'ün kalpaklı resimleri... Atılan sloganlar... Organize çekirdek güç... Bildik isimler... 2003'e giden darbe tertipleri... Bir yandan vatan haini listeleri... Türkiye'yi cepheleştirme, kutuplaştırma çabaları...
Ve 27 Nisan Muhtırası!
Dün bugün mü?
Değil olamaz.
Dünü bugün hâlâ yaşamak isteyenler başarısızlığa mahkumdur. Ve demokrasi tarihidir, bu başarısızlığın bir numaralı tanığı...
h.cemal@milliyet.com.tr
aman aman hocam,
allah o boyut daki kutuplasmayi ve cephelesmeyi türk milletine yasatmasin!
fakat maalesef atmosfer gergin!
bugün TV de bir pasanin,sanirim korgeneral,erzurum bld.bsk. ni nasil azarladigini gördük!sanki cocuk azarlar gibi!bunlari atlattik sanetmistim!
deryatulga
20.05.07, 04:51
aman aman hocam,
allah o boyut daki kutuplasmayi ve cephelesmeyi türk milletine yasatmasin!
fakat maalesef atmosfer gergin!
bugün TV de bir pasanin,sanirim korgeneral,erzurum bld.bsk. ni nasil azarladigini gördük!sanki cocuk azarlar gibi!bunlari atlattik sanetmistim!
Hayir atlatmadik, Hasan Cemal o günleri tam da icinden yasadigi icin rahatca yazabiliyor. Ya milletce köpek sürüsü degil vatandas oldugumuzu kanitlayacagiz, ya da son derece karanlik, ucu bucagi belirsiz bir evreye girecegiz. Asker postali yalayarak abad olan ulus yok bu dünyada cünkü!
J.P.Belmondo
20.05.07, 13:14
Veto yiyen rektör adayı: İdeolojiye yenildim
KASTAMONU-Yeni kurulan Kastamonu Üniversitesi rektör adaylığı seçimlerinde en fazla oyu alan Prof. Dr. Mustafa Safran, Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer tarafından atanmamasını, “Hiçbir siyasi partiyle işim olmaz, ancak ideolojik düşünmediğim için tercih edilmedim. Açık söylüyorum, sayın Cumhurbaşkanımız ideolojik düşünmüştür” sözleriyle değerlendirdi. Gazi Üniversitesi Eğitim Fakültesi Tarih Bölümü Ana Bilim Dalı Bölüm Başkanı Prof. Dr. Mustafa Safran (49), YÖK’ün Ankara’da 6 aday arasında yaptığı mülakatta da 17 puanla en çok oyu alan kişi olduğunu belirterek, buna rağmen Sezer’in her iki seçimde de en az oyu alan 66 yaşındaki bir ismi (Prof. Dr. Bahri Gökçebay) rektörlüğe atadığını kaydetti. YÖK tarafından Cumhurbaşkanlığına ismi gönderilen diğer rektör adayı Prof. Dr. Yılmaz Şendurur da atama kararı üzerine şaşkınlık yaşadığını kaydetti.
eyup_gokhan
20.05.07, 13:50
Dün bugün mü?
Atatürk'ün kalpaklı resminin yer aldığı bayraklar... Kalpak Kuvâyı Milliye'nin, yani Kurtuluş Savaşımız sırasında işgalcilere karşı halk direniş kuvvetlerinin simgesi sayılır.
Bugün bile neden hâlâ Atatürk'ün kalpaklı resimleri bayrakların üstünde?..
h.cemal@milliyet.com.tr (h.cemal@milliyet.com.tr)
Kalpaklı resimleri bizim camia da cok sever. Atatürk'ün o zamanını daha çok beğenirler. Kalpak silindir şapkaya nazaran daha yerli, daha milli bir simge...
deryatulga
20.05.07, 14:41
Kalpaklı resimleri bizim camia da cok sever. Atatürk'ün o zamanını daha çok beğenirler. Kalpak silindir şapkaya nazaran daha yerli, daha milli bir simge...
Evet Bosna-Hersek'in ilhaki sonrasi fes cuhasinin ithal edildigi Avusturya-Macaristan boykot edilince kalpak 1908 yilinda yayginca kullanilmaya baslanmistir. Sonra bunlarin da cogunun Balkanlardaki Avusturya sermayesince imal edildigi ortaya cikmis derler. Ben kalpagi cok severim de Türkiye'de giymek gercekten yasaktir. Erzurum gibi yerlerde kafan donsa bile. Avrupada Isveclilerin ve Finlandiyalilarin bile severek giydigi bir seyi acaba hangi akli evvel mürteci giysiler arasina soktu?
eyup_gokhan
20.05.07, 20:43
Hocam yasak oldugu dogru da, kimse dikkate almiyor artik. bende üc tane vardi, ikisini kaybettim. birini takarim ara sira, cok da hosuma gider. Hele bir de babamlarin jenerasyon giyince cok yakistiririm.
Yakinda iyice moda olur, bak demedi demeyin...
Evet Bosna-Hersek'in ilhaki sonrasi fes cuhasinin ithal edildigi Avusturya-Macaristan boykot edilince kalpak 1908 yilinda yayginca kullanilmaya baslanmistir. Sonra bunlarin da cogunun Balkanlardaki Avusturya sermayesince imal edildigi ortaya cikmis derler. Ben kalpagi cok severim de Türkiye'de giymek gercekten yasaktir. Erzurum gibi yerlerde kafan donsa bile. Avrupada Isveclilerin ve Finlandiyalilarin bile severek giydigi bir seyi acaba hangi akli evvel mürteci giysiler arasina soktu?
deryatulga
21.05.07, 07:31
Bir anlasam!
Bir şeyi anlamakta zorlanıyorum.
Herhalde sorun bende!
"Milliyetçi" yahut "ulusalcı" hitap tarzlarının kimisi, AB hadi bir yana da, ABD ve İsrail meselesinde de mangalda kül bırakmıyor ya...
Peki aynı anda sanki "Silahlı Kuvvetler" de bu görüşteymiş gibi davranmak veya öyle sanmak, öyle sunmak nasıl oluyor?
http://img.sabah.com.tr/i2/yildizlar.gif
Önce hatırlatmalar:
Ne halklara, ne insanlara, ne ırklara, ne dinlere, ne milliyetlere, milletlere, etnisitelere düşman, sıkı ayrımcı, kinci, nefret dolu bir hayat görüşüm oldu. Zerresi olmadı.
Bu sütundaki çok yazı bunların beyanıdır zaten.
Lakin, özellikle 11 Eylül, Afganistan, Irak, işgaller, dayatmalar, küresel askeri ve ekonomik hegemonya, Filistin, Lübnan üstüne yazdığım çok çok sayıda yazıyla, özellikle "bir kısım ABD'li" tarafından "Amerikan düşmanı" da, "Yahudi düşmanı antisemit" de ilan edildim.
Tabii memleketimin kimi "okur yazar" ı da, toptancı, ezberci suçlama ve küfür sallamalarında "ABD uşağı" filan diyebiliyor; bilgi, muhakeme, izan, insaf kıtlığının neticesi.
Bunları geçtik; ne olduğumuzu, olmadığımızı biliyoruz; bilen de biliyor.
http://img.sabah.com.tr/i2/yildizlar.gif
Diğer kimi hatırlatma da şunlar:
Bu sütunu epeydir izleyenler, (hoş artık birbirlerini kırarken İsrail'e ihtiyaçları yok ama) Filistin İsrail tankları altında ezilirken İsrail'le anlaşmalara tavrı da bilirler
İncirlik'in, nükleer depolarıyla da ABD saldırılarının rampası kılınmasına karşı olanları da.
Bu iktidarın, onca muhalif görüntüye rağmen;
1. Kimi milletvekilleri sayesinde reddedilse de işgale ortaklık için tezkere hazırlaması;
2. Sonra özür dilercesine Türkiye'yi ve hava sahasını resmen "işgalin koalisyon ortağı" kılması;
3. Tüm tereddüt ve kırılmalara rağmen, ABD gölgesinde bulunması;
4. TÜPRAŞ'ın yüzde 15'e yakın hissesinin Maliye Bakanı eliyle İsrailli gruba adeta hediye edilmesi;
5. Galata, Kuşadası limanlarının aynı Ofer grubuna kaymaklı servis edilmesi;
Ve benzer bir çok mevzu Dipsiz Kuyu'nun ısrarla deştiği, didiklediği, tavır aldığı konulardı.
Bunlar şöyle dursun, sadede geleyim.
http://img.sabah.com.tr/i2/yildizlar.gif
Arkadaşlar kürsüden bağırıyor, köşelerde yazıyor; "ABD ve İsrail'e karşı" bir tavır, bir tavır.
Sanırsın, sadece iktidarı, hükümetleri değil; Silahlı Kuvvetler pozisyonunu da eleştiriyorlar.
Yoo! Öyle meseleleri yok. Tam tersi. Bir yandan da orduya yaslanıyorlar.
Peki nasıl oluyor da böyle oluyor?
"ABD siparişi tezkere" yi hükümetle birlikte devrin Genelkurmay'ı da istemişti. O bir yana.
Neden Afganistan'dayız; neden Lübnan'da? Neden Somali'ye gitmiştik? NATO ne iş yapıyor?
Yıllarca "İsrail'e tank ihalesi" ni yazdım; hem bizden milyonlarca dolarla İsrail'in batık milli silah şirketinin nasıl ayağa kalktığını, hem ihaledeki kuşkuları, hem de İsrail tankları Filistin'i çiğnerken o tanka kanka olmanın ahlaki yanını.
Bu arkadaşlar bu meseleyi neden anamıyor mesela?
Neden eski Hava Kuvvetleri Komutanı'nın İsrail'e kendi kullandığı uçakla gidip anlaşmalar bağlamasını, neden ortak askeri tatbikatları eleştirmiyor?
Neden milyarlarca dolarlık yeni ABD savaş uçağı alımı üstüne bir kelime etmiyorlar?
İncirlik'te 90 nükleer başlığı, askerisiyasi onayımızla sortilerde Irak'a atılmış 3 binden fazla bombayı, üste işlemeyen hukuku, "ABD ve NATO çıkarlarını korumak" gibi bir vazifeyi dert etmiyor
ABD-İsrail kaynaklı ödüllerin üniformalara yapışmasına sert çıkmıyorlar?
Artık temcit pilavı gibi, "darbelerin arkasındaki ABD" yi, "özel harp ideolojisi" nin milli görünüm ardındaki "beynelmilel" manalarını filan anmayayım.
http://img.sabah.com.tr/i2/yildizlar.gif
Neden böyle peki!
Nasıl bir "anti-emperyalizm" türü bu? "ABD ve İsrail'e tavır" ilan etmek sorun değil de, o anlaşmaları ben mi yaptım!
"Küresel Bak" İncirlik'te anlaşma yenileme zamanı geldiğini hatırlatıyor; bir iptalini isteyiverin bakalım. İptali için açılan davaların neden reddedildiğini az düşünün hele.
UMUR TALU-SABAH
J.P.Belmondo
21.05.07, 20:01
http://www.aksam.com.tr/images/aksam_logo.gif
Kaymakamlığa AKP için veda etti
http://www.aksam.com.tr/foto/2007/05/21/yan3.jpg
ARKA PLAN...İlk sinyaller verildi. Türkiye’de yeni bir dönem başlıyor. Kadınların siyasette yer alacağı bir dönem. Hep susmuş “ikinci cins”in kendini anlatacağı bir dönem.
Kadınların siyasete girmesi pop kültürün yarattığı bir moda akımı mı, yoksa siyasetçiler büyük bir oy potansiyeli mi gördüler; şu noktada bilmiyoruz ama zaten önemli olan altındaki motiften ziyade bu motifin tetiklediği gelişme. Yani kadınların yönetimde söz sahibi olmaları.
Biz de bu hafta siyasette yeni kadınlardan bahsetmek istedik. Cuma günü İstanbul’da Özlem Türköne ile bir araya geldik. Türköne AKP’nin vitrininde kullanmak istediği isimlerden. Türkiye’deki 22 kadın kaymakamdan biriyken partiden adaylık teklifi alan ve işinden istifa eden Türköne henüz 31 yaşında. “22 yaşından beri Anadolu’da dolaşıyorum. Halkın meselelerinin gazetelerde yazılanlardan farklı olduğunu biliyorum ve siyasette bu gerçek meselelere yer vermek istiyorum” diyor. Gazi Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölüm Başkanı ve Zaman gazetesi yazarı Prof. Mümtaz’er Türköne’nin eşi olan Özlem Türköne, AKP’yi Türkiye’deki “tek gerçek merkez sağ parti” olarak tanımlıyor ve “DP demokrasi konusunda hassasiyet gösteremedi, demokrat sıfatını hak etmiyor. Adnan Menderes görse kemikleri sızlardı” diyor.
Laiklik dinamit gibi
AKP’nin vitrinindeki Özlem Türköne: Merkezdeki tek sağ parti AKP. Menderes’in kemikleri sızlıyordur. Siyasette kadın, büyük kelimelerin altında eziliyor. Başı açıkların kapalılarla bir sorunu yok. Siyasilerin onlarla sorunları var. İçki içmeyi ve mayo afişleri asmayı laiklik olarak niteleyerek laikliğe zarar veriyorlar. Laikliği topluma dinamit gibi sunuyorlar. Bu da kutuplaşma yaratıyor
AKP’den siyasete girmek için kaymakamlıktan istifa ettiniz. Parti size teklif mi getirdi?
- Evet. Zaten her mülkiye amiri gibi siyasetle içli dışlıydım.
Daha önce AKP ile bir diyaloğunuz var mıydı?
- Hayır, yoktu.
Peki sizi nasıl buldular?
- İyi gözlemciler. Zaten kamunun içindeyim, Türkiye’deki 22 kadın kaymakamdan biriydim. Beni bulmaları zor olmasa gerek.
AKP değil de başka bir merkez sağ partiden teklif gelse nasıl yaklaşırdınız?
- Kabul etmezdim, çünkü bu ülkede tek bir merkez sağ parti olduğunu düşünüyorum, o da AKP.
Ama merkez sağ denince akla ilk olarak DP geliyor...
- Ben Demokrat Parti’nin merkez sağ olduğunu düşünmüyorum. Özellikle cumhurbaşkanlığı sürecinde yaşananlar bu partinin demokrasi konusunda hassasiyet göstermediğini kanıtladı. Adnan Menderes’in kemikleri sızlıyordur herhalde. Bence onlar için talihsiz bir süreç.
VİTRİNDEYİM DİYEBİLİRİM
AKP’nin vitrinde kullanacağı 20 isimden bahsediliyor. Siz o isimlerin içerisinde misiniz?
- Vitrindeyim diyebilirim ama parti beni nerede konumlandırır, bu 20 kişinin içinde miyim, bu sorulara şimdi cevap vermeyi doğru bulmuyorum.
Partiden teklif gelmese siz yine de adaylık başvurusu yapacak mıydınız?
- Hayır. Ama ileride bir gün olabilirdi. Şimdi o gün bugünmüş, diyorum. Bugün Türkiye’nin önemli bir dönemeçten geçtiği bir süreçte ben de kendimce tarihe bir not düşmek istiyorum. Bu, benim demokrat duruşum açısından anlamlı.
Türkiye neden şimdi önemli bir dönemeçten geçiyor?
- Birçok şey öyle saçma bir boyutta tezahür ediyor ki. Ben bundan iki hafta öncesine kadar Kırşehir’de yaşıyordum. Oradaki halkı çok iyi tanıyorum. Onların dertleri bugün bizim konuştuklarımız değil. Toplumsal ve siyasi kutuplaşma onların özünde yok.
KUTUPLAŞMALAR YAPAY
Onların dertleri ne?
- İstihdam, kendini ifade etme, uygun sosyal ortamı yakalayamama, fırsat eşitliğinden faydalanamama... O yüzden ben bu kutuplaşmaları yapay buluyorum.
Kutuplaşma kendilerini laikler ve İslamcılar olarak tanımlayan iki grup arasında. Aslında kutuplaşmanın temelinde kadın var. Kadının türbanı, kadının mayosu vs. Sizce türbandan kaynaklanan bu kutuplaşma dalgası da mı yapay?
- Hayır, uzun zamandan beri ülkede başörtüsüyle ilgili bir sıkıntı var. Zaten esas sorun başörtüsü değil onun yarattığı kutuplaşma. Bence bu sorunu merkeze almak yerine toplumdaki uyumu, birlikte yaşama arzusunu merkeze almak lazım.
Bu nasıl olacak?
- Toplumu doğru okuyarak. Halkı tanıyarak. Ben o halkın içinde başı açık ve kapalıları yan yana görüyorum. Onların birbirleriyle sorunları yok. Siyasilerin onlarla teker teker sorunları var. Kadın siyaset sahnesinde büyük kelimelerin altında eziliyor. Ben bunu anlamsız buluyorum.
Cumhuriyet mitinglerinde kadınların öne çıkmasını nasıl yorumluyorsunuz?
- Cumhuriyet hepimizin. Bu mitinglerde bir kesiminmiş gibi gösteriliyor. Buna karşıyım. Zaten kutuplaşma böyle yaratılıyor. İçki içmeyi ve mayo afişleri asmayı laiklik olarak niteleyerek laikliğe zarar veriyorlar. Laiklikle bunlar arasında bir sebep sonuç ilişkisi kurmak imkansız. Bu yaklaşım insanları laiklikten soğutuyor. ‘Bu laiklikse ben böyle bir laiklik istemiyorum’ diyorlar. Laikliği topluma dinamit gibi sunuyorlar. Bu da kutuplaşma yaratıyor...
ÇİÇEKDAĞI KAYMAKAMI
ÖZLEM (Piltanoğlu) Türköne, Türkiye’deki 22 kadın kaymakamdan biri. Son görev yeri Kırşehir’in Çiçekdağı ilçesi. Polis memuru bir baba ve ev hanımı bir annenin ikinci kızı olan Türköne, 1976 doğumlu. İlkokulu babasının görevi nedeniyle ABD’de okumuş. (Baba o dönem ABD’de Coşkun Kırca’nın yakın korumasıymış.) Sonra aile İstanbul’a yerleşmiş. Türköne Gazi Üniversitesi’nde kamu yönetimi eğitim almış. Ardından kaymakamlık sınavlarını kazanmış ve göreve başlamış. İçişleri Bakanlığı genç kaymakamı Londra’daki Middle Sex Üniversitesi’ne göndermiş. Orada AB üzerine yüksek lisans yapan Türköne daha sonra Tokat Arçova ve Çankırı Bayramören’de görev yapmış. Prof. Mümtaz’er Türköne ile evli, 1 oğlu var. Eşi siyasete girme aşamasında en büyük destekçisi. Röportajda da bizi yalnız bırakmadı, manevi desteğini hissettirdi.
Nagehan Alçı
_uacct = "UA-1200121-1";urchinTracker();
eyup_gokhan
28.05.07, 15:33
Moderntip Üzerine Düşünceler! http://www.millethaber.com/images/stories/cumhur-2.gifCumhur BULUT
28.05.2007
Bu çağ kendine uygun bir tipoloji oluşturdu: moderntip! Kaygısız, hedonist bir halet-i ruhiye, cilalı bir fizyoloji ve pazarlamacı bir karakter. İlkönce kendini pazarlıyor bu insan! Tepeden tırnağına bir süs yığını. Giyiminden saç ve tırnak bakımlarına kadar bir tezyin ürünü… Her şey marka onun için. Mintanı, pabucu; cep telefonu, saati… arabası, esansı ve sigarası… hem aksesuar kendisi hem de kapital!
İnsanın hakikati binlerce yıldır değişmedi ama hayatı sürekli değişiyor. Biyolojisi aynı lakin psikolojisi sürekli tebeddül(1) halinde. Her keskin viraj yeni yaşam şekilleri doğuruyor insan için. Son iki yüz yılın hayatımızı değiştiren zaviyesi: Modernizm! Geçmişinden kopan insanın maceralarını izliyoruz perdede… Geçmişinden kopan, yani geleneklerinden, öz ve kök değerlerinden! Geleneği oluşturan ve onu devamlı kılan ise kutsal olan değerler! İnanıştan gelen ritüeller, fiiller ve alışkanlıklar… eskiye nazaran, “eskiye” fazlaca değer vermeyen bu tip nereye doğru sürükleniyor? Bir meçhule…
En başta “kutsal”ı yok bu insanın. Mukaddeslerini birer birer terk ediyor. Bireysel kutsallıkların terk edildiği bir varyantta içtimai mukaddeslerden de söz edilemez! Azami müşterekleri oluşturan bütün teçhizatlar milli-sosyal alanda ya kutsaldır ya da kutsal kabul edilmiş. Moderntip bunlardan vazgeçmek üzere! Sunileştirilen bağlar veyahut ihdas edilmeye çalışılan yeni rabıtalar insanları birlik yapamaz, birliği müstakil halde tutamaz!
Kutsalı olmayanın kavgası da olmaz elbet. Ya da mukaddes cidallerin içinde bulamazsınız onu. O başka beklentilerin arzu ve heveslerin derdinde! Bu öznenin tek gerçeği var: keyfim yerinde olsun! Ve tek kaygısı var; keyfiyet, şatafat ve imtiyaz sür git devam etsin! Kimse dokunmasın O’na ve bozmasın rahatını, yılanlar bin yaşasın! Bu bir “Lüküs Hayat”(2) temsili, sahnesi ise bütün hayat.
Yalnızlaşıyor gitgide insan. Yalnızlığı yeğliyor. “Adam” olmadan “birey” olmanın derdinde. Buna tekamül diyemeyiz. Düpedüz irtica bu! İptidai insana yaraşır bir hayat tarzı. Anarşist! Kendisinden başka bir değer taşımayan, sadece kendi çıkar ve faydasını düşünen bu insan aslında bütünü yok ediyor. Üzerinde taşıdığı hastalığı bulaştırmadığı mekan yok gibi. Gayesi ve kaygısı zevk üzerine tesis edilmiş. Maddi olana ulaşmak ve maddiyata sahip olmak için her şey mubah!
Mukaddeslerin yerini “moda ve marka” almış! Yüzyüze geldiğimiz insanlar esasen bir bil board: reklam levhası! Ayak uçlarındaki ojeden saç tellerinin boyasına kadar. Teşhir sadece aksesuarda kalsa iyi, bedenleri de içine almış. Moderntip bir anaforun içinde bilmediği bir merkeze doğru çekiliyor, bir meçhule yol alıyor.
İşte bir örnek: mankenler! Dişi veya erkek. İnsan neslinin en cezbedici olanları. Televizyonlarımızın, gazete ve mecmualarımızın vazgeçilmez gözdeleri sunumlarının çok dışında bir ilkelliği sergiliyorlar aslında. Gayrı ahlaki yaşantılarını bir kenara bırakın, muhtevasızlıkla karşı karşıya bırakıyor bizi. Cehaletleri albenilerinin üzerinden aşıp hayrete gark ediyor tüm izleyenleri. Dışı güzel fakat içi çamur bu insancıkların!(3) Çamurlukları yaşantılarının topluma verdiği zararla doğru orantılı.(4)
Bütün mukaddeslerimiz tali planda. Düşman bir medeniyetin tahakkümü altındayız. O ne derse sorgusuz sualsiz kabul ediyoruz. Moderntip onun eseri! Tıpkı onun gibi hedonist, tıpkı onun gibi emperyalist! Kaygıları da, istek ve arzuları da batılı insanla aynı! En büyük tehdit de burada. Globalleşme, sadece devletlerin sınırlarını yok etmek değil, insanlar arsındaki değer farklılıklarının da ortadan kalkması olsa gerek!
Ölçü elimizde: “Bir kavme benzeyen onlardandır”(5) diyor Yüce Peygamber (S.A.V). Caddeler, sokaklar ve binalar bu ağırlığı taşıyamayacak! Dağların taşıyamadığı yük bu olsa gerek: şuur! Dünyaperest bir medeniyet bizi sarmak üzere. Heyhat! Biz kime benzeyeceğiz? Döktüğü kandan başka bir zaferi bulunmayan bir medeniyete benzemek onlardan olmak olur!
Taşıdığımız cep telefonundan çok daha akdem ve çok daha akdes değerlerimiz var bizim. “Maddi olan ancak cüzdanda yer bulmalı gönülde değil” diyor bir gönül adamı!(6) Fakat bu insan bize yabancı! Demokrasi havarisi olabilir, sekülerizm(!)(7)savunucusu da olabilir… ama akşamı nerede ve kimin yanında geçireceğinin kaygısını çeken bizden olamaz!
Bizim insanımız, kutsallarımız etrafında birleşen insandır. Azami müştereklerde buluşan… pazarlama metaı olmayan, bireyden önce “adam” olma gayretini taşıyan… kaygılarıyla, arzu ve hevesleriyle hepimizin değerlerini savunandır bizim insanımız.
Kutsal sevdaların ve kavgaların içinde de ancak bu insanı görebilirsiniz. Zaaflarının elinde oyuncak olmuş insanlardan kurtuluş reçetesi beklemek abesle iştigal.
Kötü etrafımızda tur dönüyor. Damarlarımızda gezen iblis misali. Kötü olana düşkünlük, onu masum ve meşru göstermek başka bir hata! (8)
Moderntip’in zevkle sömürdüğü aslında bizzat kendisi. Kendisini kaybettiği için bir çok değeri yitiriyor. Mukaddesi olmayan insan her şeye sahip olur! Hem de her metaya… belki de içtimai kaygıları çekmek ve doğrultusunda mücadele etmek bu yüzden zor geliyor olabilir bu insana…
Kolay olan, kolay elde edilen cezbedici özellikler taşır; yormaz evvela insanı, sonra eğlendirir onu. Her gün daha çok şeye sahip olmaktan başka bir derdi olmaz bu insanın. Kadehler “şerefe” kalkarken, cam bardaklardan ne beklenir bilinmez! Kendinden kaçan insanın trajedisi bu. Bir mankurt zihniyeti ile karşı karşıyayız. Sorumsuz! Kendinden geçmek için, başkalarına benzemek için tüm değerlerini satan bir anlayış.
Uçurum var! Gerçeğimizle bu insan arasındaki bir uçurum… eğer moderntip’in ardına düşersek sonumuz uçurumdan aşağı yuvarlanmak olacak. Biz gerçeğimizin derdine düşmeliyiz. Gerçek tipolojimizin: Türk Tipi! Duyarlı. Hisleriyle, emel ve fiilleriyle bizden! Bir edep ve ahlak adamı kastettiğimiz. Şerefi cam kadehlerde değil de bizzat “şerefli” yaratıldığının şuurunda olan bir tipoloji…
Dipnotlar
1 Tebeddül: yenilenme değişme
2 Ülkemizde en çok sahnelenen tiyatro oyunlarından.
3 ATSIZ’ ın “Topal Asker” şiiri
4 Lakin aynı komik, aynı muhtevasız: boş, insancıklar Tv dizileriyle bütünü etkisi altına almış durumda… Mankenlik kavram olarak: güzel gösterme sanatı. Geçmişte RP de manken Gülay PINARBAŞI'yı renklerine bağlamıştı! kendisini güzel göstersin diye…
5 Ebu Davut’tan rivayet. Sahihtir!
6 Mehmet Deniz KINIKLI: “ paranın yeri cüzdandır gönül değil”
7 Burada o “sus” yapan hemşire portresi gözünüzün önüne gelsin.
8 M.R.V.
'Ulusalcılar Neo Con'ların uzantısı'Cengiz Çandar'dan ulusalcılara çok ağır eleştiri
28.06.2007 15:40http://www.haberturk.com/kuturesim/candar.jpg
Burası Türkiye. İspanya, İtalya, Fransa, Yunanistan gibi bir Akdeniz ülkesi. Irak, Suriye, Lübnan, İran gibi Ortadoğu ülkesi de sayılıyor. Gürcistan, Azerbaycan, Ermenistan gibi Kafkasya ülkesi de. Bulgaristan, Makedonya, Romanya, Bosna-Hersek, Sırbistan, Kosova, Arnavutluk gibi Balkan ülkesi bir yandan. Diğer yandan, Rusya, Ukrayna gibi bir Karadeniz ülkesi. Rusya ile birlikte tek Avrasya ülkesi. Hem de, bir Güneydoğu Avrupa ülkesi ve Avrupa Birliği’ne katılım adayı.
Kaynak:www.haberturk.com/haber.asp?id=27428&cat=180&dt=2007/06/28
deryatulga
30.06.07, 01:44
30 Haziran 2007 http://www.hurriyet.com.tr/images/siyah_ok.jpg Cengiz ÇANDAR
cengizcandar@referansgazetesi. com
http://www.hurriyet.com.tr/_yazarlar/images/215b.jpg Amerikalı “neo-con”-Türk “neo-İttihatçı” izdivacı
Kimi zaman ayaküstü bir diyalog, birden bir yazıya ilham verir. Bu yazı da öyle bir ayaküstü diyalogun ilhamından yola çıktı.
Prof. Dr. Asaf Savaş Akat’la konuşurken, askerin içinde “gözü kara” bir eğilimin dikkat çektiğinden söz etti ve bu eğilimin Cumhuriyet’in kurucu önderlerinin “Türkiye tasavvuru”yla çeliştiğine işaret etti.
Başta Mustafa Kemal –özellikle o, yani Atatürk- İmparatorluğun çöküşünün derslerinden yola çıkarak, Türkiye’nin “macera”dan uzak durmasını esas alan bir devlet kuruluşuna gittiler.
Mustafa Kemal için, İmparatorluğun, yani o dönemdeki “devletimiz”in çöküşüne yol açan “maceracılık” ile “İttihatçılık” ve Enver Paşa zihniyeti “eş anlamlı” idi.
Mustafa Kemal’in “Yurtta Sulh, Cihanda Sulh” şiarı, bir anlamda, “İttihatçı maceralığın” reddini ifade ediyordu. Nitekim, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile birlikte, sınırları belirlenen “yeni ülkemiz”in üzerinde yükselen “yeni devletimiz”in, sınırlar dışında kalan Türk topluluklarına da ilgisi zayıflamıştı. Asla, “irredentist” bir politika gütmeyen Atatürk Türkiye’si, “Dış Türkler” kavramına da pek duyarlı olmamıştı.
Misak-ı Milli sınırları içinde mütalaa edilmesine rağmen, bugünkü Kuzey Irak’ın tümünü kapsayan “Musul vilayeti”ne, Batum’a ve hatta Batı Trakya’ya ilişkin olarak, Mustafa Kemal’in hiçbir talebi olmamasını bir yere kaydetmeliyiz.
Dahası, Mustafa Kemal, “İttihatçılık” ve “maceracılık”ı, genç Türkiye’nin varoluşu ve esenliği bakımından öylesine bir tehdit olarak görüyordu ki, “İzmir Suikastı”nın ardından kurulan “İstiklal Mahkemeleri”, İttihatçıların kalıntılarının temizlenmesi işlevini gördüler. Enver Paşa-Talat Paşa-Cemal Paşa üçlü lider kadrosu zaten sahneden çekilmişlerdi ama birkaç yıl sonra Atatürk adını alacak olan Mustafa Kemal, İttihatçıların “B” hatta “C takımı”nın bile siyaset sahnesinden silinmesini elzem görmüştü.
Bir “Realpolitik dehası” olan Mustafa Kemal, sadece uluslararası şartların el verdiği bir zaman diliminde, 1930’lu yılların sonlarında “İskenderun livası”nı, bizim tarihimize geçen adıyla “Hatay vilayeti”ni Türkiye sınırlarına dahil etmek ve Montreux Boğazlar Sözleşmesi’ni revize etmek için harekete geçmişti.
*** *** ***
Bugünlerde, adeta her ne pahasına olursa olsun, Kuzey Irak’a girmek ve “Irak bataklığı”na saplanmak, bunu yaparak Türkiye’nin Güneydoğu’sunu, dolayısıyla Türkiye’nin toprak bütünlüğünü tehlikeye atabilecek maceralara dalmak konusunda aşırı bir istek gösteren, ister askerin içinde bir eğilim olsun, ister CHP gibi siyasi partinin sorumluları olsun, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Kemal Atatürk’ün değil, onun temizlemeye uğraştığı “İttihatçılık”ın “genleri”ni taşıyorlar.
Atatürk’ün adını ağzından düşürmeyen “ulusalcı” cereyanın yandaşlarına ne demeli? Onlar, her konuda “içe kapanmacı” ama konu “Kuzey Irak macerası”na gelince, pek ateşliler.
Söylemlerine bakılırsa, pek “anti-emperyalist”, bu çerçevede “tam bağımsızlıkçı”, “anti-Amerikan”, herşeyden önce “anti-AB” onlar. Gelgelelim, İsrail aşırı-sağı ile örtüşen Amerikan aşırı-sağının, “Türkiye projesi”nin taşıyıcısı da, yine onlar.
Yüzlerine ayna tutulmasından, haliyle hoşlanmıyor ve asabiyete kapılıp, tehdit ve hakaret savurmaya yöneliyorlar ama yapılacak bir şey yok; çünkü “gerçeğin bir gün mutlaka ortaya çıkması gibi kötü bir huyu” vardır.
*** *** ***
Türkiye’deki “ulusalcılık” cereyanının, Amerika’da kimlerin “cephanesi” olduğunu, bizzat Amerikalıların kendileri ortaya koydu. Bu isimlerin başında, Richard Perle geliyor. Bir dönemde, “Karanlıklar Prensi” lakabıyla adıyla anılan Richard Perle.
Washington’da yıllardır ciddiyeti ve dikkate değer yorumlarıyla temayüz eden Türk gazeteci Ali Aslan, “Today’s Zaman” adlı İngilizce gazetede yayınlanan “Hating old Europe, Loving old Turkey” (Eski Avrupa’dan nefret, Eski Türkiye’ye aşk) başlıklı yazısında, AB’nin mi yoksa, Perle’in ve Amerika’da temasta olduklarının mı pusulayı şaşırdığından emin olamadığını belirtiyor.
Ali Aslan’ın “ironisi”, Richard Perle’ün başını çektiği neo-con’ların belirli bir kanadının, yönetim kademesinde, Başkan Yardımcısı Dick Cheney’in yanısıra “Godfather”ı ya da “kirvesi” sayılan eski Savunma Bakanı Donald Rumsfeld’in “eski Avrupa” diye tanımladığı AB’ye kızgınlığına karşılık, bu ekibin, Türkiye’de tedavülden çoktan kalkması gerekenlere duydukları muhabbete işaret etmesi.
Zira, Perle, Türkiye’nin AB hedeflerine, “sivillerin asker üzerinde üstünlüğü”nü beraberinde getireceği için soğuk bakarken, AB’yi bir yandan da, Kuzey Irak’a müdahale etmemesi için Türkiye üzerinde baskı uyguladığı iddiasıyla eleştiriyor.
Richard Perle’ün, Türkiye’nin Kuzey Irak’a askeri müdahalesinin ateşli bir savunucusu olduğunu, kısa süre önce bir toplantıda kendi kulaklarımla işitmeseydim, Ali Aslan’dan okuduklarımın isabetinden belki bir kuşkuya kapılırdım. O da zaten şöyle yazmış: “Şimdi Perle’ün ve Michael Rubin gibi ahbaplarının Türk askeri içindeki şahin unsurlar nezdinde niçin bu kadar popüler oldukları için bir neden daha olduğunu görebiliyorum.”
Washington’da ciddi hiçbir çevrenin ciddiye almadığı Michael Rubin’in kısa bir süre önce İstanbul’da Harp Akademileri’ne davet edilip, konuşma yaptırıldığını, bu vesileyle not edelim.
Ve, Ali Aslan’ın yazısının, bence, en ilginç şu satırlarını aktaralım:
“Perle’ün Türk yönetici laik establishment’ı içindeki dostları kendisine şunu söylüyor olabilirler, ‘İslam ve Kürtleri kendi bildiğimiz yoldan halledelim ve AB sürecini durduralım ki, Ankara her zaman ABD’nin ve NATO’nun bir kalesi olarak kalsın.’ Eminim ki, bunlar kendi aralarındaki özel konuşmalarında, AB üyelik seçeneği ortadan kalktıktan sonra Çin ve Rusya gibi ülkelerle ittifaka gitmeyi ciddi ciddi tartışıyorlar. Perle’ün kendisi, ya fena halde aldanıyor veya Washingtonluları aldatmaya çalışıyor.”
Nitekim, Atatürkçü Düşünce Derneği Başkanı, eski Jandarma Genel Komutanı Şener Eruygur ile eski MGK Genel Sekreteri, emekli Orgeneral Tuncer Kılınç’ın birkaç hafta önce Berlin ve Londra’da yaptıkları “AB-karşıtı”, “Rusya ile ittifak yanlısı” konuşmaları hatırlarsak, yukarıdaki değerlendirmenin hiçte boş ve haksız olmadığı sonucuna kolayca varabiliriz.
*** *** ***
Amerika’da bir çevre var ki, İran’a askeri saldırı planları peşinde. Bu çevre, Türkiye’yi Kuzey Irak’a girmeye de teşvik ediyor, AB’den uzak durmaya da. Onların bazıları –örneğin Michael Rubin- için AKP’liler, “İslamofaşistler”. Bunlar, kendi hesapları doğrultusunda, Türkiye’nin demokratik olması gibi bir “öncelik” de taşımıyorlar.
Türkiye’deki müttefikleri ise, “neo-İttihatçılar”. Amerikalı neo-con’ların aşırı sağ unsurlarının Türk müttefiklerinin, kendilerine “ulusalcı” ve “Atatürkçü” etiketi yapıştırmasına aldanmamak gerek. Öylelerine, en başta Atatürk karşıydı.
Niye, nasıl diye soracaksanız şayet...
Yazının sonu için, başına dönebilirsiniz...
deryatulga
30.06.07, 02:39
Yazarlar 30.06.2007
http://www.yenisafak.com.tr/resim/bos.gif http://www.yenisafak.com.tr/resim/bos.gif http://www.yenisafak.com.tr/resim/bos.gif
http://www.yenisafak.com.tr/resim/bos.gif Taha Kıvanç
İlhan Bey ve Mr. Bush
Yine ne varsa eskilerde var; boşuna 'eski toprak' denmiyor… Akıl onlarda, fikir onlarda, nezaket, nezahet, belâgat onlarda… Bugünlerde olup bitenleri planlayanları, 83 yaşındaki 'eski toprak' İlhan Selçuk'a kulak verdikleri için, özellikle kutluyorum…
Dün de gayet 'nezih' bir yazıya imza attı İlhan Bey. 'Köpeklerin türlüsü var' başlıklı yazı Türk edebiyatı kitaplarına geçecek düzeyde. Hangi satırına göz atsan takdir hissini çoğaltan bir 'edebî sanat' ile karşılaşıyorsun.
Yazı İngiltere'de başbakanlık koltuğunu terk eden Tony Blair hakkında. Yakın arkadaşı ABD Başkanı George W. Bush, Blair gidiyor diye yaptığı konuşmada bir noktaya değinmeden edemedi. İlhan Bey'in edebi diliyle söylersek, 'Amerika'nın peşinden ülkesini Irak savaşına soktuğu için Blair'e Bush'un finosu diyorlar; sanki ben 'atla' dediğimde İngiliz Başbakanı 'ne kadar' diye soruyormuş gibi... Ama, Blair benim fino köpeğim değil...' dedi Bush…
Yazısını şöyle bitirmiş Cumhuriyet yazarı: 'Blair, Başkan Bush'un karşısında fino köpeği; ama, Iraklının karşısında ne?.. / Kudurmuş köpek mi?.. / Tarih Baba, Bush'u da Blair'i de defterine iki azgın emperyalist diye yazdı... / Ancak Blair, 'Bush'un fino köpeği' de olsa, beterin beteri vardır... / * / Türkiye'de Bush'a bağlananlara ne diyelim?.. / Bunlar teröristlere karşı çıkacaklarına, efendilerinden yana kuyruk sallıyorlar...'
Ne veciz ifadeler bunlar böyle…
Geçen yılın kasım ayında Bush ve ABD hakkında hayli farklı düşünceleri vardı İlhan Selçuk'un… 16 Kasım 2006'da Cumhuriyet'te çıkan 'Bush'un Türkiye siyaseti değişmeli' başlıklı yazısında 'sağduyulu' saydığı ABD Başkanı Bush'a şu aklı veren oydu: 'Bush, Ortadoğu'da bir yeni istikrar arayışına yönelmek zorundaysa bu işe Türkiye'den başlaması aklın yoludur... / (..) Ortadoğu cehennem... / Bu cehennemde ne yapacağını şaşıran Başkan Bush'un Türkiye'de dincilik ve bölücülük siyasetlerini bir yana bırakarak Atatürk'ün laik Cumhuriyetini Ortadoğu'da bir denge unsuru gibi düşünmesi gerekiyor...'
Bush'u sağduyu abidesi gören tek yazısı o değildi, bir gün önce de ABD'yi Türkiye'deki seçimlerde taraf olmaya dâvet eden bir yazı ile çıkmıştı Cum3 yaşındaki ve 17 yaşındaki çocukların aileleri çocuklarının konu edildiği bu yayından dolayı gazetenin peşine düşmelidirler.
Bu suçu Batı'da bir gazete işlese mahkemeden öyle yüklü bir tazminat çıkar ki söz konusu gazete –inanın- pantolonunu bile kurtaramaz...
Duruşması yasa gereği kapalı olması gereken bir davada davacı konumunda olan 13 yaşındaki çocuğun savcılığa verdiği ifadeyi gazeteye ulaştıran –her kimse- kişi hakkında savcılık derhal soruşturma açmalıdır.
Bu işlerde yetkili kim ise, söz konusu gazeteye 'çocuk pornosu' niteliği taşıyan yayınından dolayı –bir şeyler- yapmalıdır.
Ve tabii Hürriyet gazetesi okurları da bu arada, kendilerini bu utanmaz yayınla karşı karşıya bıraktığı için gazetelerini topa tutmayı ihmal etmemelidirler.
eyup_gokhan
30.06.07, 10:09
Ulusalcı sitede ’şerefsiz ödlek’
30 Haziran 2007Tolga TANIŞhttp://www.hurriyet.com.tr/_newsimages/3640906.jpg Ulusalcı yayınlarıyla tanınan bir internet sitesinde büyük kavga çıktı. Sitenin bir yazarının adı, bomba soruşturmasına karışınca, sitenin diğer yazarlarından Doç. Dr Ümit Sayın, artık burada yazmayacağını söyledi ve eski yazılarını da çekti. Bunun üzerine Dr. Sayın’ın sitedeki köşesinin adı "Dr. Şerefsiz Ödlek" olarak değiştirildi.
Komplo teorisi kitaplarıyla da tanınan Dr. Ümit Sayın, Hürriyet’in sorusu üzerine, "Kişiliğime hakaret ettiler. Site ve sahibini savcılığa şikáyet ettim" dedi.
GEÇEN yıl mayısın 5’inde, 10’unda ve 11’inde Cumhuriyet Gazetesi’ne atılan 3 el bombasından yine mayısın 17’sinde yaşanan Danıştay baskınına, ondan 3 hafta sonra yapılan Atabeyler Operasyonu’na kadar her olayda aynı isimler gündeme geldi. En son 12 Haziran’da, Ümraniye’de bir gecekonduda bulunan 27 el bombası da yine aynı yerde düğümlenince, okuyanların esrarengiz bir örgütle karşı karşıya olduklarından neredeyse şüphesi kalmadı. Suçlananlar ise ilk günden beri ısrarla aynı şeyi savunuyor: "Bu olaylar, cumhuriyet tarihinin en büyük komplosu."
Her ne kadar başlarına gelenlere "komplo" deseler de artan gözaltı baskılarından sonra "ulusalcı" olarak anılan grup arasında şu aralar derin bir "Şerefsiz Ödlek" bölünmesi yaşanıyor. "Dava"ya sadık olanlar, ayrılanları "şerefsizlik" ve "korkalık" ile itham ediyor.http://www.hurriyet.com.tr/_newsimages/3640905.jpg
KOMPLO TEORİSİ SİTESİ
Emekli Yüzbaşı Muzaffer Tekin ve emekli astsubay Oktay Yıldırım’ın başını çektiği gruba, en son 27 Haziran’da gözaltına alınan 2 isim daha eklendi: Ayşe Asuman Özdemir ve Gazi Güder. Bu kişiler, Eskişehir’de annesinin yatağının altına ufak bir cephanelik sakladığı iddia edilen, eski özel kuvvetlerci emekli binbaşı Fikret Emek kadar dikkat çekmedi, ama bu yeni isimlerle birlikte yapıyla ilgili farklı bir boyut daha ortaya çıktı: www.acikistihbarat.com
"Açık İstihbarat", internette ulusalcı yayınlar yapan ve komplo teorilerinin yazıldığı bir site. Şimdiye kadar burayla sadece Oktay Yıldırım’ın doğrudan ilişkisi vardı. Siteye girdiğinizde sitenin sahibi, "komplo teorisi uzmanı", Robert Kolejli, ekonomist Behiç Gürcihan ile "ideolog" Hüseyin Mümtaz’ın yazılarının altında, sağda bir köşesi duruyordu. Ancak "Ulusal Köy Kütüphaneleri" adlı bir projenin yürütücüsü olan, sitede yazıları, duyuruları yayınlanan Ayşe Asuman Özdemir ve Gazi Güder ile birlikte sitenin bağlantıları çoğaldı. Her ikisi de 26 Haziran’da gözaltına alındı, 1 gün sonra serbest bırakıldı. Ancak savcının tutuklanması yönünde talebini tekrarlaması üzerine İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi iki sanık hakkında yakalama emri çıkardı.
CV’Sİ ETKİLEYİCİ
Özdemir, emekli bir banka çalışanı. Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nden "Kardelen projesiyle PKK’ya destek veriliyor" deyip gürültülü bir şekilde istifa etmişti. Gazi Güder ise yüzbaşılıktan istifa etmiş, eski bir deniz subayı. Askerliği boyunca birçok yerde eğitim almış, bir yüksek bilgisayar mühendisi. 1984’te ayrılınca Tekofaks’a genel müdür oluyor. Sonra bir süre Garanti Bankası için çalışıp kendi elektronik şirketi Densan’ı kuruyor. CV’si çok etkileyici. NASA’nın kullandığı yazılımı Türkçeleştirip Türkiye’ye uyarlayan adam.
Bu iki gözaltıyla ilgili şimdilik herhangi bir açıklama yok. Ama sadece elinizdeki isimlerin ilişkilerinden ilerlemeye çalıştığınızda bile ortada küçük bir casusluk romanı yazabilecek kadar malzeme olduğunu görüyorsunuz:
Muzaffer Tekin, Danıştay saldırısı sonrasında arandığını, Fenerbahçe Orduevi’nde arkadaşlarıyla yemek yerken öğrendi. Polisin evine baskın yaptığı haberi geldi. Eve gidip baktıktan sonra orduevine dönen ve "Telefonunu kapat, pilini çıkar ve ortadan kaybol" diyen kişi, Ertaç Giray’dı. Giray, olay sonrası gözaltına alınan emekli yüzbaşı Zekeriya Öztürk’ün dışında eski MİT’çi Mehmet Eymür’ün de avukatı.
Muzaffer Tekin’in arkadaşları, Tekin’in Danıştay saldırısının ardından kaçak duruma düşüp, kalbine 2 kere bıçak saplayarak intihar etmeye çalışmasından Zekeriya Öztürk’ü sorumlu tutuyor. "Giray ve Öztürk komutanı öldürmeye çalıştı" diyorlar.
SİTEDEN KALDIRILDI
Açık İstihbarat sitesinin yazarlarından, Adli Tıp Enstitüsü öğretim üyesi Dr. Ümit Sayın, geçen hafta aniden siteden ayrıldı. Bütün eski yazılarını da kaldırttı. Sitedekiler ise Ümit Sayın’ın köşesinin bulunduğu yere "Dr. Şerefsiz Ödlek" adında, kafasını kuma sokmuş, poposu havada bir adamın fotoğrafını koydular.
KERİNÇSİZ KAVGASI
Ayrışmalar sadece "Açık İstihbaratçılar" arasında değil. 301’den yargılanan yazarların duruşmalarını basan meşhur Büyük Hukukçular Birliği’nin geçen 10 Kasım’da yaptığı bir toplantıda, Kemal Kerinçsiz ve Oktay Yıldırım arasında da ulusalcıların örgütlenmesi konusunda bir tartışma çıktı. İddiaya göre Kerinçsiz’in adamı olduğu söylenen biri, eline bir kül tablası alıp Yıldırım’a fırlattı. Yıldırım’ın korneası yırtıldı.
İşin bir de Ümit Özdağ-Devlet Bahçeli cephesi var. Özdağ, geçen kasımda yapılan kongrede MHP’ye genel başkan olmak istemiş, ama Bahçeli, "Bu adam yabancı servislere çalışıyor" demişti. Bahçeli’nin, Kerinçsiz ve yanındakileri Muzaffer Tekin ve adamlarından uzaklaştırdığı, Ümit Özdağ ile konuşmalarına bile müsaade etmediği iddia ediliyor. Muzaffer Tekin’in arkadaşları, şimdi Devlet Bahçeli’ye çok kızgınlar.
Site ve sahibini Şikayet ettim
Adli Tıp Enstitüsü öğretim üyesi Dr. Ümit Sayın, aynı zamanda "Derin Devletler, Gizli Projeler ve Kirli Gerçekler" ve "Gizli Örgütler,11 Eylül ve Büyük Ortadoğu Projesi, Küresel Terörün Perde Arkası" kitaplarının da yazarı. Dr. Sayın, sitede, eskiden kendisine ait olan köşede, kafasını toprağa gömmüş birinin fotoğrafı altında "Yeni yazarımız Dr. Şerefsiz Ödlek yakında bu köşede" ibaresine büyük tepki gösterdi. Hakaretin kendisine yapıldığını belirten Ümit Sayın, şunları söyledi:
"Bir yıl önce gelip benden siteye yazmamı istediler. Ben de ayda bir-iki yazı göndermeye başladım. Operasyonu ve Oktay Yıldırım ismini duyunca yazılarımı çektim. Behiç Bey’e, bu olaylar bitinceye kadar yazmak istemediğimi belirttim. Oktay Yıldırım’ı tanımam, ama bu olaylar sonuçlanana kadar adımın aynı yerde gözükmesini istemem. ’Ayrılıyorum’ dedim. Sonra bu yazı çıktı sitede. Kişiliğime hakaret ettiler. Site ve sahibini savcılığa şikayet ettim."
Siteye göre kim kimdir
Ümraniye operasyonu ve Oktay Yıldırım’ın tutuklanmasıyla ilgili haberleri polis bültenine benzeten Behiç Gürcihan, sitedeki son yazısında, adı geçen isimler ve ilişkileriyle ilgili rehber hazırladı. Rehberdeki rütbe ve iş karışıklıkları başlığı altında şu bilgiler yer aldı:
Kuvvai Milliye Derneği’nin başkanı Bekir Öztürk, emekli albay değildir. Bekir Öztürk, Mersin’de çalışan bir sağlık görevlisidir. Kuvvai Milliye Derneği’nin Kuvvayi Milliye Derneği ile alakası yoktur.
Muzaffer Tekin’le birlikte tutuklanan Zekeriya Öztürk, emekli albay değil emekli yüzbaşıdır.
Oktay Yıldırım, helikopter pilotu değil komandodur.
Muzaffer Tekin emekli albay değildir, emekli yüzbaşıdır. Çok uzun seneler önce, ünlü Tuzla olayı sonrasında ordudan istifa etmiştir.
ARASI AÇIKLAR
İlişkiler Ağı başlığı altında ise herkesin sıfatının "Ulusalcı/milliyetçi" olduğu için adı geçen isimlerin sanki yediği-içtikleri ayrı gitmeyen kişiler gibi göründüğünü vurgulayan Behiç Gürcihan, çeşitli mitinglerde ve toplantılarda çekilmiş fotoğrafları basına yansıyan kişilerin ilişkilerinin zannedildiği gibi olmadığını ileri sürdü. Gürcihan’a göre:
Muzaffer Tekin ile Veli Küçük’ün arası limoni.
Muzaffer Tekin ile Oktay Yıldırım’ın arası açık.
Oktay Yıldırım ile Zekeriya Öztürk’ün arası açık, görüşmüyorlar.
Oktay Yıldırım ile Kemal Kerinçsiz kavgalıdır. Kerinçsiz’in bir adamı Oktay Yıldırım’a saldırmıştır. Yıldırım’ın korneası çizilse de davaya zarar vermemek için olayı basına ve ilgili makamlara bildirmemiştir.
Bekir Öztürk ile Muzaffer Tekin tanışmıyorlar.
Bekir Öztürk ile Kemal Kerinçsiz’in arası açık.
Oktay Yıldırım ile tutuklananlardan Mahmut Öztürk’ün arası açık ve görüşmüyorlar.
İddiaları yalanlayan avukat Kemal Kerinçsiz ise Oktay Yıldırım’ı toplantı ve faaliyetlerden tanıdığını belirterek, "Başka bir bağlantımız yok" dedi.
deryatulga
01.07.07, 02:32
Sicili temiz kuvvacı aranıyor Kuvvai Milliye Derneği'nde, İstanbul sorumlusu emekli Astsubay Oktay Yıldırım'ın Ümraniye'de cephanelikle ilgili olarak tutuklanmasının ardından peşpeşe istifalar yaşanıyor. Dernek bunun üzerine ilanla "sicili temiz" ve "zorluklara göğüs gerebilecek" kuvvacılar aramaya başladı.
http://www.yenisafak.com.tr/resim/site/bekirozturk2add46722a8d66beby. jpg
HABER MERKEZİ/İSTANBUL
Emekli Astsubay Oktay Yıldırım'ın Ümraniye'deki cephaneliğin sahibi olduğu iddiasıyla gözaltına alınıp tutuklanmasının ardından İstanbul İl Temsilciliği'ni yaptığı Kuvvai Milliye Derneği yaşanan kopuşlarla sarsıldı. Telaşlanan dernek yöneticileri ilanla "zorluklara göğüs gerebilecek kuvvacı" aramaya başladı. Kuvvai Milliye Derneği'ne ait internet sitesinde yer alan "Kuvvacılar aranıyor" başlıklı ilanda Kuvvai Milliye Derneği'nin yaklaşan kongresi için genel yönetim kurulunda görev almak üzere 'gerçek kuvvacılar' arandığı belirtildi. Derneğin 'gerçek kuvvacı' olacak kişilerde aradığı özellikler ise şu şekilde: "Benden canımı, namusumu her şeyimi isteyin ama para istemeyin demeyecek. Milletvekili adayı olayım kazanamadığımda devam ederim demeyecek. Medyada poz verilecek organizelerin dışında çalışmalarınıza katılamam demeyecek. Karşılaştığı ilk zorlukta istifasını sunmayacak. Makam, mevki ve kariyerine önem vermeyecek. Memleket meselelerine kafa yoracak Algıları açık, sicili ve geçmişi temiz, Kendi enerjisini kendisi üretebilen ( Şarja ihtiyaç duymayan)."
AZİZ ERGEN YAZILARINI KESTİ
İlanın, Kuvvai Milliye Derneği'nin sözcülüğünü yapan Emekli Albay Aziz Ergen'in sitedeki yazılarına son vermesinin ardından yayınlanması dikkat çekti. ANAP'lı Enerji Bakanı Cumhur Ersümer'in istifasına yol açan Beyaz Enerji Operasyonu'nu başlatan kişi olarak tanınan Ergen'in "Kirli Eller İttifakı" isimli kitabı da derneğe ait yayınevinden çıkmıştı. Sitenin yazarı ve kirli ilişkileri nedeniyle meslekten atılan eski İstanbul Kaçakçılık ve Organize Suçlarla Mücadele Şube Müdürü Adil Serdar Saçan da, Ergen'in yazılarına son vermesinin ardından "Yolunuz açık olsun" başlıklı bir yazı yazdı ve ayrılanları sert biçimde eleştirdi: "Eğer Oktay'ın başına iş geldi diye bu siteden ayrılan varsa, Kazım Karabekir Paşa'nın, hakkında gıyabi tutuklama kararı olan Mustafa Kemal Paşa'ya sahip çıkmasını nasıl açıklayacaksınız? Yolunuz açık olsun, bize Ali Kemal'e değil Mustafa Kemal'e inananlar lazım. Bazıları Kemalleri karıştırmış."
İSTİFA EDEN EDENE
Gözaltı ve tutuklamaları "psikolojik savaş" olarak nitelendiren Kuvvai Milliye Derneği Başkanı Bekir Öztürk ise derneklerinin son gelişmelerden ciddi biçimde etkilendiğini belirterek, "Psikolojik savaş artık derneğimizi ciddi manada etkilemekte ve bir çok 'Arslan yürekli kuvvacı' arkadaşımız elden yada noter üzerinden istifalarını gönderiyorlar. Hatta bu işin bir yansıması olarak derneğimizin yer sahibi de derneği çıkarmak için girişimlerde bulunuyor. Amacınız bu idiyse sizleri kutlamak lazım" dedi.
01.07.2007
deryatulga
01.07.07, 04:29
Ulusalcıların kavgası sanal âleme taşındı köşe yazarı 'Şerefsiz Ödlek' mahkemelik http://www.radikal.com.tr/veriler/2007/07/01/sanal.gif Doç. Dr. Sayın, Ümraniye operasyonu üzerine siteden ayrıldı. Sayın'ın köşesinin yerine 'devekuşu' benzeri fotoğraf konuldu.
Ulusalcı kavgası, 'acikistihbarat' sitesini de böldü. Yazılarını kesen Ümit Sayın, dava arkadaşı kurbanı! Site sahibi ise dün gözaltına alındı
01/07/2007 (11 kişi okudu)
RADİKAL - İSTANBUL - Ulusalcı gruplar arasındaki bölünme, sanal âleme taşındı. Ulusalcı çizgiye sahip 'www.acikistihbarat.com' adlı internet sitesi yazarları arasında kavga çıktı. Kavga kahramanlarından ve sitenin sahibi Behiç Gürcihan ise Ümraniye'deki bombalarla ilgili soruşturma kapsamında gözaltına alındı.
Adli Tıp Enstitüsü öğretim üyesi Dr. Ümit Sayın, aynı sitenin yazarlarından Oktay Yıldırım, Ümraniye operasyonunda tutuklanınca yazılarını kesti. Bunun üzerine sitede Sayın'ın köşesindeki yere 'Dr. Şerefsiz Ödlek' yazıldı. Bu ismin yanınaysa başını kuma gömen bir adamın fotoğrafı yer aldı. Sayın'ın site sahipleri hakkında savcılığa başvurduğu belirtildi.
Sitenin sahibi Behiç Gürcihan, geçen hafta Ümraniye operasyonuyla ilgili bir yazı kaleme almıştı. Gürcihan, tutuklananların rütbeleri dahil medyada yanlış haberler çıktığını öne sürüyordu. Gürcihan'ın yazısındaki bilgilere göre ulusalcılar arasındaki ayrışma Danıştay saldırısından sonra başladı. Saldırının faili Alparslan Aslan'la Tekin'in tanıştığı ortaya çıkınca, Ümraniye operasyonunda gözaltına alınıp bırakılan emekli Binbaşı Zekeriya Öztürk'ün yönlendirmesiyle Tekin ifade vermek yerine kaçtı. İntihara kalkışan Tekin'e hastanede en yakın arkadaşlarından Oktay Yıldırım sahip çıktı. Bu arada Büyük Hukukçular Birliği'nin başkanı Kemal Kerinçsiz, Kuvvai Milliye Derneği'ne destek vermeyince derneğin genel başkanı Bekir Öztürk'le arası açıldı. Yıldırım araya girdi. Bu kez Yıldırım'la Kerinçsiz'in ilişkileri koptu. Tekin, Kerinçsiz'in yanında yer alınca Oktay Yıldırım'la da ilişkileri bozuldu. Böylece ulusalcı cephe ikiye bölündü. Yıldırım bu olaydan sonra Kuvvai Milliye Derneği'nin isteği üzerine İstanbul'daki örgütlenmenin başına geçti. Yazıya göre bu olaylarda adı geçenlerin arası aslında 'limoni':
"Muzaffer Tekin ile Veli Küçük'ün arası limonidir. Oktay Yıldırım ile Zekeriya Öztürk'ün arası açıktır. Yıldırım ile Kemal Kerinçsiz kavgalıdır. Bekir Öztürk ile Muzaffer Tekin tanışmamıştır bile. Bekir Öztürk ile Kemal Kerinçsiz'in arası açıktır. Oktay Yıldırım ile tutuklu Mahmut Öztürk'ün arası limonidir."
Bu arada site, dün bir gözaltı haberiyle de gündeme geldi. Ümraniye'de ele geçirilen bombalarla ilgili soruşturmada site sahibi Behiç Gürcihan gözaltına alındı. Aynı soruşturmada gözaltına alınıp mahkemede serbest bırakılan ancak savcının itirazı üzerine hakkında yakalama kararı çıkarılan emekli yüzbaşı Gazi Güder de dün yakalanıp tutuklandı.
J.P.Belmondo
01.07.07, 14:20
[Yorum - M. Naci Bostancı] Toplumu kuran milliyetçilik - 2Milliyetçilikle şiddet ve savaş arasında mutlaka bir bağlantı var; ama bu tam da böyle ifade edildiğinde hususen milliyetçiliğin böylesine bir bağ ile hayat bulduğu gibi yanlış bir izlenim doğuyor.http://medya.zaman.com.tr/2007/07/01/yorum1.jpg
Şiddet, insanoğlunun en eski hikâyesi. Kabil, Habil'i öldürdü, kabileler birbirleriyle sonu gelmez savaşlar yaptılar geçmişte. Milliyetçiliği tarihsizleştiren bir anlatıyla işi çok eskilere götürüp insanoğlunun tüm hayat pratiklerine eklemlemiyor, daha özel bir kategori olarak modernliğe yerleştiriyorsak, asıl tarihsiz olanın şiddet ve savaş olduğunu hatırlamak, milliyetçiliği bir dil oyunu niteliğindeki o özel bağdan beraat ettirmek gerekiyor. Üstelik hangi büyük anlatı, hangi siyaset, savaşı gerçek ya da metaforik olarak kullanmadan kendini var edebiliyor? Krallar, imparatorlar kadar sosyalizm, liberalizm gibi evrensel büyük anlatılar da savaşlar yaptılar, şiddetin araçlarını kullandılar. Bugün milliyetçiliği aşkın evrensel perspektiflerin Gandhi benzeri yöntemler kullandığını düşünmüyoruz herhalde. Küresel ticarî dilin dahi savaş metaforlarıyla dolaşıma girdiği bir dünyada, Filistin, Irak gibi ülkeler başta olmak üzere irili ufaklı çeşitli savaşların kuşatması altında yaşadığımız bir zamanda, bunları milliyetçilikle ilişkilendirmek ne kadar doğru olabilir?
Milliyetçilik, bir tarihsel sabite değil
Milliyetçiliğin toplumu parçaladığı iddiası, toplumu kendi başına bütünlüğe sahip bir yapı olarak görmenin yanılsamasını taşır. Toplumu kuran nedir? Ayrıca toplum dediğimizde, iktidar ve çıkar çelişkileri olmadığı için herkesin herkesle gül gibi geçinip giderken, homojen bütünlüğünü ancak ve sadece "milliyetçiliğin" kışkırtıcı ayrımcılığı ile kaybetme tehlikesiyle karşılaşan bir yapıdan mı söz ediyoruz? Her toplumsal yapının içinde hem ayrıştırıcı hem de bütünleştirici dinamikler olur. Modern zamanlarda, içinde ayrıştırıcı unsurlar da olmakla birlikte, milliyetçiliğin en önemli bütünleştirici, toparlayıcı ideoloji olduğunu nasıl ıskalayabiliriz? "Millî devlet"in askerlik, eğitim, kitle iletişim araçları marifetiyle "eşsiz" bir millî kültür üzerinden sağlamaya çalıştığı "standartlaşma" ne içindir? Bunun fazlasıyla ideolojik, insanların rızaları ve özgürlükleri üzerinde maddî ve moral baskıyla sağlanan bir "bütünleştirme" işi olduğunu söylemek mümkündür. Bu yaklaşımın son derece haklı örnekleri, eleştirileri de vardır. Fakat "milliyetçilik toplumu parçalar" hükmünün zımnî olarak talep ettiği "bütünleştirme" işi nasıl sağlanacaktır? Hem her tür farkı kutsal ve dokunulamaz olarak değerlendirmek hem de tüm bu farklılıkların rızaya dayalı olarak bir arada yaşayabilecekleri bir ülke hayal etmek sadece bir düş olarak görünmüyor, aynı zamanda tarihin tekzip ettiği romantik ve iyi niyetli düşünceler kategorisine giriyor. Bu tür fikirler kesinlikle son derece değerlidir; bunlar, alternatif bir toplum kurmaktan ziyade, hayatın rezil yanlarını da ihtiva eden toplumsal gerçekliğin daha makul ve insanî, daha medenî bir şekilde yaşanmasının iklimini kurmaya çalışır.
Milliyetçilik, bir tarihsel sabite değil, yaşananların paralelinde dönüşen bir siyaset ve ideolojidir. Hayata dair her şey tarihe tabi olduğuna göre, milliyetçilik de bundan vareste değildir. Milliyetçiliğin "millî devlet", "demokrasi", "toplumsal bütünleşmenin parametreleri", "diğer milliyetçiliklerle ilişkiler" gibi başlıklar konusunda yaşadığı dönüşümü anlamaya çalışmak gerekir. Herhalde Hegel'in kastettiği anlamda, "Tanrı'nın yeryüzüne inmiş hali" olarak resmettiği devletin "millî" şekli bugün Türkiye'de hiçbir milliyetçinin zihninde mevcut değildir. "Demokrasi", "millî irade" kavramına sadece demokratik teorinin bir ilkesi olarak değil, "millet"i soyutluktan somutluğa dönüştüren bir gerçekçiliğin de gereği olarak milliyetçilerin bugün en çok üzerinde durduğu kavramlardan birisidir.
"Toplumsal bütünleşme" konusunda milliyetçilerin kafalarının biraz karışık olduğu aşikârdır. Millete atfedilen "özcü" "topluluk ruhunun kurucu unsuru" anlayışıyla, aynı toplumun içinde yer alan "başka türden özcülükler"in nasıl bir arada yaşatılabileceği konusunda geçmişin "aydınlık" "herkes aynı milletin fertleridir" ilkesinden uzaklaşmışlar, ancak henüz yeni bir güzergâh da bulamamışlardır. Fakat itiraf etmeliyiz ki, "bulunmuş güzergâhların" hâlihazırda kitlelere ne ölçüde seslenebildiği konusu daha az karışık değildir. Bu konuda kimse cebinde hazır reçetelerin olduğunu söyleyecek konumda durmuyor. Galiba güzergâhı, toplumun deneyiminden hep birlikte çıkartacağız. Buradaki temel ilke ise asgarisinden "saygı ve karşılıklı anlayış" olacak. Elbette "şiddet"in içinde yer almadığı bir yolculuk aynı yolda yürümeyi kolaylaştıracaktır. Milliyetçiliklerin diğer milliyetçiliklerle sadece çatıştığını, hep çatışma potansiyelini muhafaza ettiğini söylemek, millî devletlerin egemen form olduğu zamanların barış dönemlerini atlamak demektir. Son iki yüz yıl, savaşlarıyla milliyetçiliğin sicilini karartırken, barış ve iyi komşuluk ilişkileriyle de tersi yöndeki ilişkilerin kanıtı olarak görülmelidir.
"Dil varlığın evidir" diyen filozof, bir başka bağlamda, milliyetçiliğin varlığımızın en derin yerlerine kadar nasıl sokulduğunu anlamamıza da ışık tutar. Okuryazarlar millî sınırlarla kayıtlı olmayan entelektüel dünyanın coğrafyasında diledikleri gibi "şeyleri" kompoze ederler ve bulundukları rasathaneden yargının kılıcını meşreplerince kullanırlarken aslında dile getirmedikleri bir nihai sığınağın güvencesinde davrandıklarını bilecek "dış bilince" sahiptirler. Bu nihai sığınak, kimi zaman yurtseverlik, ulusçuluk, ülkeseverlik vs. gibi farklı kılıklara bürünmeye çalışan; ama sonuçta mahiyet farkıyla değil derece farkıyla yolu aynı yere çıkan milliyetçiliktir. Bu nihai sığınak, sözlerin bazen keyfî olan kurmacasında görünmez kılınırken, var oluşumuzun o en temel problemiyle yüzleştiğimizde, "öldüğümüzde nereye gömüleceğimiz söz konusu olduğunda" tercihimiz, "milletim nev'im beşer, vatanım ruy-ı zemin" diyenlerin dahi davrandığı gibi, "Anadolu toprağı"dır. Milliyetçilik, varlığımızın en derininde Hakimin karşısında "Saçımın telinden topuğuma kadar komünistim" diyecek kadar haysiyetli ve cesur Nazım Hikmet'in, Anadolu'da bir köyde gömülme vasiyeti hangi tür tartışmalara konu edilirse edilsin, ondan daha önemlisi, Nazım'ın bu millete yönelik derin sevgiyle dolu yüreğini hemen hemen tüm şiirlerinin ruhuna yerleştirdiğidir. Nazım'ın kullandığı dil, bizim varlığımızın evidir, "biz"i kuran en önemli yapıtaşlarından birisidir. Bugünkü siyasî mücadele içinde "milliyetçilik yükseliyor" sözleri her bakımdan dar alanda, 22 Temmuz'un sandığına odaklı bir bağlamın içinde anlam kazanıyor. Bu muhakeme biçimi, milliyetçiliğin uzun tarihinden soyutlanmış fazlasıyla kategorik ve partilerin polemikçi söylemlerini hesaba katarak oluşuyor. "Derin" sözünün klişemsi çağrışımlarını unutmadan, milliyetçiliğin tarihî ve sosyal derinliğine ulaşarak anlaşılmayı hak eden bir "anlatı" olduğunu, güncele yansıyan yönlerinin ise politik polemiklerden önce sosyal analizlere yaslanması gerektiğini söylemek yanlış olmayacaktır. Bu tutum, milliyetçiliğin toplumsal ve politik tarihi ile üzerinde hayat bulduğu ekonomik şartları dikkate alan, buradan "görünümlere ve söyleme" ulaşan bir tutarlılığa imkân verecektir. Aksine politik mücadelelerin, hele de seçim dönemlerinde daha öne çıkan "araçsal" dilin ve anlatım biçimlerinin dünyasına yaslanarak buradan toplumsal tezahürlere ulaşmaya çalışan yaklaşımın ise milliyetçiliğin anlaşılmasına pek fazla katkısı olamayacaktır.
01 Temmuz 2007, Pazar
deryatulga
06.07.07, 08:00
Acı bir kayıp
Haluk Şahin (sahinha@yahoo.com)
06/07/2007 (298 kişi okudu)
Ülkemizin yaşamında belirli dönemlerde çok önemli işlevler üstlenmiş olan bir kelimeyi kaybetmiş bulunuyoruz: 'Vatanseverlik'.
Adında 'vatansever' kelimesi geçen bir dernekle ilgili soruşturmada ortaya çıkanlar medyaya yansıdıkça, daha düne kadar kendilerini göğüslerini kabartarak bu sözcükle anlatan insanların 'Ben vatanseverim' demesi güçleşiyor. Çünkü hemen arkasından şöyle bir soruyla karşılaşmaları olası:
'Hani o vatanseverlerden mi?'
Yani haklarındaki suç iddiaları suikasttan dolandırıcılığa, inanılmaz boyutlara uzanan ve birkaç gün önce mahkemece tutuklanan 'vatansever'lerden mi?
'Vatansever' artık dilimizdeki yaralı kavramlardan biridir.
O 'vatansever' kelimesi ki, bir dönemde özellikle solcular açısından fevkalade özel ve işlevseldi.
Tuhaf gelecek, ama aslında milliyetçiliğe karşı panzehir olarak üretilmiş bir kavramdı 'vatanseverlik'. Daha çok etnik üstünlük iddialarıyla eşanlamlı sayılan milliyetçilikten, salt vatanı sevmekle farklılaşan, ırkçılık şüphelerinden uzak, 'doğru' kavramdı. Etnik ayrımcılık yapmadan, herkesin vatanı sevmeye eşit derecede hakkı olduğunu ima ediyor ve böylece o sevilen ortak vatanı savunma sorumluluğunu, etnik kökeni ne olursa olsun herkese dağıtıyordu.
Pek çok etnik gruptan oluşan Sovyetler Birliği'nde İkinci Dünya Savaşı'ndan 'Büyük Vatanseverlik Savaşı' diye söz edilmesi bundandı.
O dönemlerde bizim solcular da, milliyetçi olmayı asla kendilerine yakıştıramasalar da, 'vatanseverim' demekten kaçınmazlardı.
Küreselleşme ile birlikte kavramların üzerinden çok sular aktı. Kavramlar da bazı insanlar gibi saf değiştirdi. Yelpazenin bir ucundan ötekine postalandı.
Vatanseverliğin sol sözlükten sağ sözlüğe geçişi bunlardan birisidir. Günün birinde bir baktık ki, vatanseverlik, milliyetçilik ve ulusalcılık ile eşanlamlı imiş gibi kullanılmaya başlanmış.
Bu kavramlar arasında, örneğin ulusalcılıkla milliyetçilik arasında, önemli farklar olduğunu öne sürenler çıktı zaman zaman. Ancak bunlar hiçbir zaman netleşmedi. Milliyetçiliğin sağ, ulusalcılığın sol kökenli olduğunu söyleyenlere rastlandı. Milliyetçiliğin manevi değerlere daha bağlı, yani daha dindar; ulusalcılığın ise daha laik (daha doğrusu 'laikçi') olduğunu öne sürenler oldu.
Mutabakat oluşmadı. Kafalar iyice karışmıştı.
Vatanseverlik kelimesinin son yıllarda bu kadar işlevsel hale gelişinin nedenlerinden birisi de buydu sanırım. Milliyetçi olsanız da, ulusalcı olsanız da, vatansever olabiliyordunuz.
Ve böylece yaptıklarınızı, bu arada vatanınıza verdiğiniz ağır zararları bile bu kelimeyle örtebiliyordunuz...
Şimdi o da yok? Ne olacak?
Pinokyo Her Şartta Bir Kukladır http://www.millethaber.com//templates/ja_teline/images/pdf_button.png (http://www.millethaber.com//index2.php?option=com_content&do_pdf=1&id=29087) http://www.millethaber.com//templates/ja_teline/images/printButton.png (http://www.millethaber.com//index2.php?option=com_content&task=view&id=29087&pop=1&page=0&Itemid=75) http://www.millethaber.com//templates/ja_teline/images/emailButton.png (http://www.millethaber.com//index2.php?option=com_content&task=emailform&id=29087&itemid=75) Cuma, 06 Temmuz 2007 Cumhur BULUT
Ülkemiz siyaseti hayrete şayan meselelerle dolu. Bilakis siyaset bir hayret kapısı… Meşrutiyet dönemlerinden bu yana hiç bir şey normallik arz etmiyor.
İhtilaller ve istibdatlar birbiri ardını izliyor. Entrika, cinayet ve tutku… Okuyucuya haz verecek tam bir tarihi maceradır bizim siyaset sahnemiz... Üç yüz yıldır böyle; sırlarla, gizli akitlerle ve planlarla dolu.
Batıdan intikal ve sirayet eden hastalıklara gark olmuş. Gizli tarikat üyelikleri, dış destek dedikoduları Mustafa Reşit Paşa’dan beri gündemimize oturuyor.[1] (http://www.millethaber.com//index.php?option=com_content&task=view&id=29087&Itemid=75#_ftn1) Gerçi kadim devletimiz Hun’lardan bu güne çaşıtlık meselesi cari bir konu, lakin şu aralar biraz daha fazla yoruyor zihinlerimizi.
Belki bir korku belki bir vehim! Batının üstünlüğünü tanıdığımızın göstergesi: Bir batı ürküntüsü taşıyoruz. Hep ABD’nin istediği şekilde yönetiliyoruz! ABD ile münasebeti olmayan iktidar olamıyor bu ülkede, ondan izin almadan ordusu hareket edemiyor, siyasetçisi demeç dahi veremiyor! Hem düşmanıyız, hem müttefikiyiz bu şirketin!
Biraz geriye dönelim. ABD’ den önce İngiltere ve Fransa hamimiz rolünde. İttihat ve Terakki’nin ilk ikamet alanları Londra ve Paris. Sonra Almanya’ya teveccüh! Hep bir sahip arama derdindeyiz. İkinci Cihan Harbinin hitamında dünya siyaseti yeniden şekilleniyor. Bizim siyasetimizde tek bir noktaya bağlanıyor, tek bir ekole: DP, AP, ANAP ve AKP istinatları sebebiyle Amerikan ekolü. Bu Ülke’ nin son atmış yılını incelemek ancak bu yolu takip etmekle mümkün!
Yoksa dünya tekbir devlet oldu da biz mi uyanamadık! Ya da sadece bölgesel bir zorunluluk mu bu? Yaşadığımız coğrafyadan korkmak en büyük zillet! Ortadoğu, Kafkaslar, Avrasya, Akdeniz, Karadeniz, Balkanlar ve Şimal Afrika…yüzlerce yıldır ilişkide olduğumuz sosyo-ekonomik ve kültürel-politik bir alan. Türk’ ten yoksun olması düşünülemez bile!
Biz bu coğrafyada tüm varlığımızla tartışmasız bir “marka” yız. Herkes bunun farkında bir tek biz değiliz. Bıkkınlık veren sorunlarla uğraşıyoruz yüzyıllardır. Geri kalmışlık, işsizlik ve sanayileşememe! Batılılaşma veya çağdaşlaşma demeyelim bu defa. Üzerinde yaşadığımız coğrafyanın en güçlü devletiyiz! Fakat bu yetmiyor. Her devirde bir sahip arıyoruz. Sahibimiz adına yalanlar söyleniyor;biz de kanıyoruz! Şuurumuz ve hafızamız yitik! Yerimiz ya Mahzar Osman ya da yoğun bakım ünitesi olmalı. Söyleyin şimdi biz neredeyiz?
Türk aydını “izm”lerin,[2] (http://www.millethaber.com//index.php?option=com_content&task=view&id=29087&Itemid=75#_ftn2) Türk Millet de sloganların peşinde! Bu sloganlar hem de öyle büyük ağızlardan çıkmıyor. Tahtadan oyulmuş Pinokyo’ lardan dökülüyor bu sözler!
İşte size birkaç Pinokyo yalanı: “Her Mahallede Milyonerler Yaratacağız”[3] (http://www.millethaber.com//index.php?option=com_content&task=view&id=29087&Itemid=75#_ftn3), “Herkese Üç Anahtar Dağıtacağız”[4] (http://www.millethaber.com//index.php?option=com_content&task=view&id=29087&Itemid=75#_ftn4)… ve “Orta Direk”[5] (http://www.millethaber.com//index.php?option=com_content&task=view&id=29087&Itemid=75#_ftn5)… yıkılalı ne kadar oldu? Şimdilerde hiç söz eden yok! Bu büyük bir ayıbın adı. Ne değişti bu Pinokyo yalanlarından sonra? Söyleyelim: Dış borç arttı, İşsizlik arttı, iç borç arttı; gelir seviyemiz düştü! “Yola Devam”![6] (http://www.millethaber.com//index.php?option=com_content&task=view&id=29087&Itemid=75#_ftn6) Bu slogan/sözler birer Japon harikası! Nasıl becerdiği hala anlaşılamıyor ama büyük oy yüzdelerini toplayabiliyor. Siyaset hep propagandayı kullanıyor![7] (http://www.millethaber.com//index.php?option=com_content&task=view&id=29087&Itemid=75#_ftn7)
Kanun-i Sultan Süleyman Han: “Bugün borç alan, yarın emir alır”[8] (http://www.millethaber.com//index.php?option=com_content&task=view&id=29087&Itemid=75#_ftn8) demiş. İşte tecellisi. Bizim yiğitler ABD kamçısına hayran olsa gerek! O kamçıyı yemeden iflah olmuyorlar. Hala “Yola Devam” ediyor! Hastalıklı mazoşist bir halet-i ruhiye bu!
Türk siyaseti hayret verici olaylar ve yalanlarla dolu! Bu defa çok uzadı Pinokyo’ nun burnu! Pekiyi bu Pinokyo’ları kim yonttu? Önemi yok. Ham madde bizim!
Yine bir seçim dönemindeyiz. Seçim yapmak için önce tercih sıralaması yapmamız iktiza ediyor. Bize en yakın olan, kaygılarımızı cevaplayan seçilmiş olacak. Bizim için kaygılarımız, siyasetçi için ise biz önemliyiz. Güzel bir döngü.
Lakin bu seçimlerde siyasi geleneklerimiz çok yoğun yaşanıyor. Merhum Ecevit’ in başlattığı siyasi transfer geleneğini bile aştık. Doğrusu “at izi, it izine karıştı” tabir caizse. CHP’ de sağın en liberalleri, AKP’ de solun en gediklileri saf tutmuş durumda.
Siyasetimiz bu dönem çok renkli olacak. Hazmı kolay olmayan gelişmeler bunlar. Olan yine bize olacak… Pinokyo’lar yine misyonlarının peşinde. Transferler gündemde. Gerçek şu; Pinokyo her şartta bir kukladır...!
Dipnotlar:
[1] (http://www.millethaber.com//index.php?option=com_content&task=view&id=29087&Itemid=75#_ftnref1) Mustafa Reşit Paşa: Koca Mustafa Reşit Paşa namıyla anılır. Tanzimat Fermanı’ nın müellifi. Paris, Londra sefirliği, Hariciye Nazırlığı ve Sadrazamlık yaptığı dönemler tarihimizin en girift bölümüdür!
[2] (http://www.millethaber.com//index.php?option=com_content&task=view&id=29087&Itemid=75#_ftnref2) Cemil Meriç’ ten iktibas
[3] (http://www.millethaber.com//index.php?option=com_content&task=view&id=29087&Itemid=75#_ftnref3) Adnan MENDERES’ in ve DP’ nin meşhur Sloganı
[4] (http://www.millethaber.com//index.php?option=com_content&task=view&id=29087&Itemid=75#_ftnref4) Bir Süleyman DEMİREL repliği (!)
[5] (http://www.millethaber.com//index.php?option=com_content&task=view&id=29087&Itemid=75#_ftnref5) Bir Turgut ÖZAL tarif ve tespitiydi…
[6] (http://www.millethaber.com//index.php?option=com_content&task=view&id=29087&Itemid=75#_ftnref6) AKP ve R. Tayip ERDOĞAN harikası
[7] (http://www.millethaber.com//index.php?option=com_content&task=view&id=29087&Itemid=75#_ftnref7) Propaganda; için eski yazımız “Eflatun’ un Mağrasında Değişen Bir Şey Yok” adlı meşhur yazımıza bakınız.
[8] (http://www.millethaber.com//index.php?option=com_content&task=view&id=29087&Itemid=75#_ftnref8) Aynı sözün İsmet Paşa tarafından da telaffuz edildiği söylenir. Aklın yolu bir tabii
http://www.millethaber.com//index.php?option=com_content&task=view&id=29087&Itemid=75
deryatulga
07.07.07, 15:31
Eyüp Bey.
Birkac gündür fazla okuma imkanim olmamisti. Bugün yazdiklarinizi okudum.
Tebrik ediyorum.
Sonra tekrar sindire sindire okuyacagim.
****
Ebucehille Ebubekir ayni olamaz tabii.
Hazreti Muhammed müsriklerden iki kisinin müslüman olmasi icin Allah'a yakarmistir. Birincisi Ebu Cehil ikincisi ise Hz.Ömer. Ebu Cehil genelde sanilanin aksine paygamberimizin yasidi ve sokakta birlikte oynayarak büyüdügü arkadasiydi. Baska ülkelerde bu malzemeden 3-4 birinci sinif trajedi ve roman cikardi, bizde ise isin özü bile kollektif bellekten silinmis halde.
deryatulga
10.07.07, 18:58
Ich stell mal (wieder) eine dumme Frage.
Atatürkcüyüm diyenler.......Atatürk hic olmus olmasaydi,neci olurdular?
.......anladiysam arap olayim?
Atatürkcülük tek basina zaten bir Ideoloji degil ki, olsa olsa bir siyasi hareket. Onun da Atatürk'ün kendisiyle fazlaca bir alakasi yok. Tarihi bir kisinin biografisinden isine gelen kesime sahip cikarsan bu körün fili tarifine benzer!
Atatürkcülük tek basina zaten bir Ideoloji degil ki, olsa olsa bir siyasi hareket. Onun da Atatürk'ün kendisiyle fazlaca bir alakasi yok. Tarihi bir kisinin biografisinden isine gelen kesime sahip cikarsan bu körün fili tarifine benzer!
Sag olasin hocam,
bak bunu bilmiyordum. Ozaman bu cok duydugumuz "ben atatürkcügüm" nedemek oluyor? Nezaman baslamistir bu? varmi belli baslangic tarihi? Benim gibi yarim egitimli (?) cok var burda hocam aciklada ögrenelim
Hocam sakin wiki'ye yollama beni simdi.
deryatulga
10.07.07, 19:14
Sag olasin hocam,
bak bunu bilmiyordum. Ozaman bu cok duydugumuz "ben atatürkcügüm" nedemek oluyor? Nezaman baslamistir bu? varmi belli baslangic tarihi? Benim gibi yarim egitimli (?) cok var burda hocam aciklada ögrenelim
Hocam sakin wiki'ye yollama beni simdi.
Atatürkcülük denen hareket sanirim 1957 secimleri öncesinde filizlenmeye baslamisti. Ama bugünkü abartili görünümünü 12 Eylül 1980 darbesi ve onun anayasasi sayesinde aldi!
eyup_gokhan
10.07.07, 19:25
Derya Tulga ile hep ayni fikirde olacak degiliz ya, ahan da karsi cikiyorum.
Daha önce Devletim'de de bahsi gecmisti. Moiz Kohen taa 1932'de bahsediyor Kemalizm'den. 1938'den sonra kompleksli "milli sef" Kemalizm kavramindan gicik kapiyor, dolayisiyla belli bir süre tedavülden kalkiyor. Sonra DP Inönü'ye inat Atatürkcülük adiyla Kemalizm'i tekrar tedavüle sokuyor.
Ne acayip. "irticaci" DP, Inönü döneminde unutulan Atatürkcülük kavramini tekrar canlandiriyor. Sonra da din derslerini mecburi yapan Evren bir rüzgar daha üflüyor. iyi de simdi seyrettiklerimiz de Kadro, Yön-Devrim cizgisinin devami degil mi ? Haydiiii....
Atatürkcülük denen hareket sanirim 1957 secimleri öncesinde filizlenmeye baslamisti. Ama bugünkü abartili görünümünü 12 Eylül 1980 darbesi ve onun anayasasi sayesinde aldi!
deryatulga
10.07.07, 19:42
Derya Tulga ile hep ayni fikirde olacak degiliz ya, ahan da karsi cikiyorum.
Daha önce Devletim'de de bahsi gecmisti. Moiz Kohen taa 1932'de bahsediyor Kemalizm'den. 1938'den sonra kompleksli "milli sef" Kemalizm kavramindan gicik kapiyor, dolayisiyla belli bir süre tedavülden kalkiyor. Sonra DP Inönü'ye inat Atatürkcülük adiyla Kemalizm'i tekrar tedavüle sokuyor.
Ne acayip. "irticaci" DP, Inönü döneminde unutulan Atatürkcülük kavramini tekrar canlandiriyor. Sonra da din derslerini mecburi yapan Evren bir rüzgar daha üflüyor. iyi de simdi seyrettiklerimiz de Kadro, Yön-Devrim cizgisinin devami degil mi ? Haydiiii....
Kemalizm demedik sevgili Eyüp, Atatürkcülük dedik, ikisi arasinda belirli bir nitelik farki vardir. Moiz Cohen ayni Kadrocular gibi zorla bir ideoloji yaratmak pesindeydi. Atatürkcülük ise dedigim gibi ideoloji degil, bir hareket. 1957de Forum dergisi cevresinde bunu tasarlayanlarin arasinda Kemal Karpat ve Serif Mardin gibi isimleri görmek, bazilarina bugün cok sasirtici gelebilir.
Demokrat Parti'nin Atatürk'ün resmini paralara, pullara ve devlet dairelerine geri getirdigi, Atatürk'ü Koruma Kanununu cikarttigi falan, bunlarin hepsi dogru. Ben o tarihlerde ilkokul ögrencisiydim, Atatürk'ün Etnografya müzesinden Anit Kabre naklini izledigimde o kadar bile degil. O tarihlerde Atatürk'ü kucaklayan bir sevgi halesi mutlaka vardi, ama hayati ve eserleri siyer ilmi cercevesine alinmamisti henüz. CHP 1954 secimlerinde Hanya'yi ve Konya'yi görüp de, 1957de bütün provokasyonlara ragmen yeniden bozguna ugrayinca bugünkü Kuvvacilar benzeri tipler türemeye basladilar. Atatürkcülügün baslangici siyasal bilim acisindan o tarihtir.
Kadro ile Yön arasindaki bag, galiba Sevket Süreyya'nin her ikisnde de yazmasi. Devrim ise bambaska bir yolu acti, bugünkülerin fikir kuluckaligi esas o dergidir "Genc subaylar huzursuz" sloganlari falan dahil olmak üzere. Genel fikir edinmek isteyenler Hasan Cemal'in anilarina bas vursunlar. Jacob M. Landau'nun "Türkiye'de asiri akimlar" kitabi da özellikle kaynaklari acisindan yararlidir.
deryatulga
10.07.07, 19:48
Bu sorunun analizini Derya Tulgadan rica etsek?
Analize gerek yok, takvime bakin. Atatürk'ün Samsun'a cikisi 19 Mayis 1919. Yunanlilarin Izmir'e cikisi 15 Mayis 1919. BMMnin kurulusu 23 Nisan 1920. Düzenli kuvvetlerin kurulusu ondan da öte. Kuvvayi Milliye o kisitli imkanlarla Yunan ilerleyisini bir yildan fazla engellemeseydi, ne Ankara kalirdi, ne de orada ´ülkeyi kurtarma planlari yapanlar. Ama bir kac tane fanatik Kemalist disinda buna itiraz eden zaten pek kimse yoktur.
deryatulga
10.07.07, 19:57
Şefik Aker kimdir?
http://www.gallipoli1915.org/images/matara/sefik.JPG
Şefik Aker ve maiyeti, sağında Bnb. Halis(S. Ataksor arşivi)
1877’de doğdu. Babası Selim Bey’dir. Kara Harp Okulu’nu bitirdikten sonra 1896’da teğmen olarak İstanbul’da 3. Ordu’da görevlendirildi. 1897’de Osmanlı-Yunan Savaşı’nda takım komutanıydı. 1900’de üsteğmenliği atlayarak yüzbaşı oldu. İki yıl gönüllü olarak Yemen’deydi. Burada aldığı son görev, 14. Tümen kurmaybaşkan vekilliğiydi. Daha sonra Ezine ve Edremit’te görev yapan Mehmet Şefik, 1911-1912’de Osmanlı-İtalyan, 1912-1913’te Balkan Savaşı’na katıldı. Çanakkale Savaşı başladığında 9. Tümen 27. Alay kumandanıydı.
25 Nisan 1915’te Arıburnu’na çıkarma yapan Anzac askerleri, karşılarında ilk olarak bu alayın askerlerini buldu. Çıkarmanın başlamasından üç buçuk saat sonra 27. Alay’ın iki piyade ve bir makineli tüfek bölüğü düşmana taarruza geçti. Üç saat sonra Mustafa Kemal kendi inisiyatifiyle 57. Alay’la yardıma yetişti. O gün karaya çıkan 15.000 düşman askeri durduruldu ve sekiz ay sürecek kara savaşlarının kaderi bir anlamda belli oldu.
1916’da albay oldu. Birinci Dünya Savaşı sırasında Galiçya ve Halep’te de görev yapan Mehmet Şefik, savaş sonunda bir kurtuluş savaşı yapmamız gerektiğini fark eden komutanlardandır. 23 Mayıs 1919’da Harbiye Nezaretine gönderdiği raporda bir Kuvayi Milliye teşkilatının kurulması gerektiğini belirtimiştir. İzmir’in işgalinden bir gün önce, yani 14 Mayıs 1919'da Erkanı Harbiye-i Umumiye (Genelkurmay) Başkanlığı’na getirilen Cevat Paşa (Çobanlı), bu fikri desteklemesine rağmen izlenecek yolun seçimini Mehmet Şefik’e bırakmıştır.
İzmir’in işgali sırasında Şefik Bey 57. Tümen komutanıdır. Efeleri örgütleyerek düşüncelerini uygulamaya sokmuştur. 30 Haziran 1919'da Aydın Yunan işgalinden kurtarılırken en kanlı çarpışmalara katılmıştır. Gökçen Efe ve Yörük Ali Efe’yle çalışmış, Demirci Mehmet Efe’yle Konya ayaklanmasını bastırmaya giden kuvvetin başında bulunmuştur.
1931’de kendi isteğiyle emekli olan Şefik Aker, 6 Şubat 1964’te İstanbul’da öldü. Görevleriyle ilgili bilgi, “Türk Harp Tarihi Derslerinde Adı Geçen Kumandanlar” adlı eserde bulunabilir. (Harp Akademileri Komutanlığı Yayınları, 1983)
Sefik Aker'in 1500 kisilik cogu milislerden olusan kuvvetleriyle, kendisinin 3 kati ve sahra topcusu destekli bir Yunan Kolordusunu dagitmasi üzerine Ingilizler Yunanlilarin bu isi kiviramayacagini tarihe not olarak düsmüsler. Allah rahmet eylesin!
Balabanismus
10.07.07, 21:15
Analize gerek yok, takvime bakin. Atatürk'ün Samsun'a cikisi 19 Mayis 1919. Yunanlilarin Izmir'e cikisi 15 Mayis 1919. BMMnin kurulusu 23 Nisan 1920. Düzenli kuvvetlerin kurulusu ondan da öte. Kuvvayi Milliye o kisitli imkanlarla Yunan ilerleyisini bir yildan fazla engellemeseydi, ne Ankara kalirdi, ne de orada ´ülkeyi kurtarma planlari yapanlar. Ama bir kac tane fanatik Kemalist disinda buna itiraz eden zaten pek kimse yoktur.
Sefik Aker, niceleri gibi kurtulus savasinda rol oynamis bir sahis. Kurtulus savasinin kahramanlarindan. Ama Atatürk gibi karizmatik, ufku genis, cetin fikirler üreten bir Lider olmasaydi, insanlara durusuyla, endamiyla, güven ve güc veren, cizgisine sadik, ülkesine düskün bir Yönetmen eksikligi kurtulus savasini negetif etkilemezmiydi?
deryatulga
10.07.07, 21:28
Sefik Aker, niceleri gibi kurtulus savasinda rol oynamis bir sahis. Kurtulus savasinin kahramanlarindan. Ama Atatürk gibi karizmatik, ufku genis, cetin fikirler üreten bir Lider olmasaydi, insanlara durusuyla, endamiyla, güven ve güc veren, cizgisine sadik, ülkesine düskün bir Yönetmen eksikligi kurtulus savasini negetif etkilemezmiydi?
Etkilenmezdi, su bakimdan: Insanlar bilmedikleri bir seyin eksikligini hissetmezler
de onun icin. Istiklal Harbi su veya bu sekilde mutlaka baslar, kazanilirdi da, askeri acidan bir sorun olmazdi. Esas sorun siyasi alanda olurdu tabii, birinci Meclis'in karmasik sosyal ve siyasal yapisini göz önüne aldigimizda. O kadar celiskili bir kadroyu binbir yokluk icinde bir ideal etrafina yogunlastirmak kolay is degil. Buna ragmen, o devrin insanlari kalite olarak bu devrin insanlarina fark atarlardi. Her ikisini de yakindan tanidigim icin söylüyyorum. Bugünkü kifayetsiz muhterisler kendi icniden geldikleri adam kitligina bakarak o devire dönük yakistirma yoluyla tahminlerde bulunuyorlar. Bu cok yanlis!
Balabanismus
10.07.07, 21:45
Etkilenmezdi, su bakimdan: Insanlar bilmedikleri bir seyin eksikligini hissetmezler
de onun icin. Istiklal Harbi su veya bu sekilde mutlaka baslar, kazanilirdi da, askeri acidan bir sorun olmazdi. Esas sorun siyasi alanda olurdu tabii, birinci Meclis'in karmasik sosyal ve siyasal yapisini göz önüne aldigimizda. O kadar celiskili bir kadroyu binbir yokluk icinde bir ideal etrafina yogunlastirmak kolay is degil. Buna ragmen, o devrin insanlari kalite olarak bu devrin insanlarina fark atarlardi. Her ikisini de yakindan tanidigim icin söylüyyorum. Bugünkü kifayetsiz muhterisler kendi icniden geldikleri adam kitligina bakarak o devire dönük yakistirma yoluyla tahminlerde bulunuyorlar. Bu cok yanlis!
Kurtulus savasi sonrasi senaryo nasil olurdu? Laiklik, Latince alfabe ve Demokrasi gibi unsurlari Sefik Aker veya baskalari tasarlayip, ülkenin yönünü bati ya yönlendirebilirlermiydi? Ülke nasil bir görüntü verirdi? Fesli, oryental ve muhtemelen Seriatci bir düzen gelmezmiydi? Laiklik, Kemalizm ve Atatürkün ilkeleriyle bugün demokratik varligimizi sürdürmüyormuyuz?
deryatulga
10.07.07, 22:01
Kurtulus savasi sonrasi senaryo nasil olurdu? Laiklik, Latince alfabe ve Demokrasi gibi unsurlari Sefik Aker veya baskalari tasarlayip, ülkenin yönünü bati ya yönlendirebilirlermiydi? Ülke nasil bir görüntü verirdi? Fesli, oryental ve muhtemelen Seriatci bir düzen gelmezmiydi? Laiklik, Kemalizm ve Atatürkün ilkeleriyle bugün demokratik varligimizi sürdürmüyormuyuz?
Laiklik, Latin Alfabesi filan zaten Atatürk'ün icadi degil, Osmanli toplumunda yillardir tartisilan seyler, ama onu yapacak adamin tabii büyük bir zaferin verecegi krediye ihtiyaci olurdu. Sefik Aker'i ben o devrin gercek askeri nedir, onun örnegi olarak verdim. Canakkale'de oynadigi rolü kaciniz biliyordunuz ki? Ama kendisi bunca basarinin ödülünü 16 yil Albay rütbesinde birakilarak almistir. Siyasete bulasmayi ise hic istememistir.
Uzun tartismalara gerek yok, bugünkü varligimizi neredeyse 2500 yillik bir siyasi gelenege bagli oldugumuiz icin sürdürüyoruz. Demokrasi ile Atatürk ilkelerinin ille de bir bütün teskil etmedigini de günümüz Kemalistlerinin davranislarindan görmekteyiz.
Dünyada bir cok ulusun milli kahramanlari var. Ama binlerce yillik bir gelenege
sdahip olduktan sonra kendisini bir insanin yarattigini iddia eden sadece bizimkiler mevcut. Atatürk olmasaydi ne hallere düsecegimiz edebiyati Türklerin tek baslarina gelismekten aciz ilkel insanlar oldugunu kanitlar. O zaman da disarilardan birinin ikide birde sizin hesabiniza konusmaya kalkmasina hic kizmayin.
Balabanismus
10.07.07, 22:25
Laiklik, Latin Alfabesi filan zaten Atatürk'ün icadi degil, Osmanli toplumunda yillardir tartisilan seyler, ama onu yapacak adamin tabii büyük bir zaferin verecegi krediye ihtiyaci olurdu. Sefik Aker'i ben o devrin gercek askeri nedir, onun örnegi olarak verdim. Canakkale'de oynadigi rolü kaciniz biliyordunuz ki? Ama kendisi bunca basarinin 16 yil Albay rütbesinde birakilarak almistir. Siyasete bulasmayi ise hic istememistir.
Uzun tartismalara gerek yok, bugünkü varligimizi neredeyse 2500 yillik bir siyasi gelenege bagli oldugumuiz icin sürdürüyoruz. Demokrasi ile Atatürk ilkelerinin ille de bir bütün teskil etmedigini de günümüz Kemalistlerinin davranislarindan görmekteyiz.
Dünyada bir cok ulusun milli kahramanlari var. Ama binlerce yillik bir gelenege
sdahip olduktan sonra kendisini bir insanin yarattigini iddia eden sadece bizimkiler mevcut. Atatürk olmasaydi ne hallere düsecegimiz edebiyati Türklerin tek baslarina gelismekten aciz ilkel insanlar oldugunu kanitlar. O zaman da disarilardan birinin ikide birde sizin hesabiniza konusmaya kalkmasina hic kizmayin.
Atatürkcü düsünce derneklerinin Kemalist ve Laik tanimlamasi benim mantigimla cogu yönde bagdasmiyor, kendi düsüncelerine göre Laikligi tanimlayan cevreleri temsil etmem mümkün degil.
Ama ben sizin düsüncelerinize´de %100 katilmiyorum. Her Lider tek basina degil, kadrosuyla basarili olur, Lidersiz bir kadro bir yere varamaz. Liderlik görevide M.K. Atatürke layik görülmüs. Ve stratejileriyle Samsuna cikisindan öncede Asker olarak cok önemli mesuliyet tasidigi herhalde tartisilmaz.
Bu baglamda bizim milletimiz konuyu abartiyor. Mesela tüm Banknotlarda Atatürk resimi var. Tamam birinde olsun, neden bir Mevlana, Haci Bektasi ve bir Nazim Hikmetin resmi olmasin. Tüm degerlerimiz Atatürkmü? Bu konularda size hak veriyorum ama Atatürkü hice saymak veya kücümsemek bence yanlis olur.
deryatulga
10.07.07, 22:38
Atatürkcü düsünce derneklerinin Kemalist ve Laik tanimlamasi benim mantigimla cogu yönde bagdasmiyor, kendi düsüncelerine göre Laikligi tanimlayan cevreleri temsil etmem mümkün degil.
Ama ben sizin düsüncelerinize´de %100 katilmiyorum. Her Lider tek basina degil, kadrosuyla basarili olur, Lidersiz bir kadro bir yere varamaz. Liderlik görevide M.K. Atatürke layik görülmüs. Ve stratejileriyle Samsuna cikisindan öncede Asker olarak cok önemli mesuliyet tasidigi herhalde tartisilmaz.
Bu baglamda bizim milletimiz konuyu abartiyor. Mesela tüm Banknotlarda Atatürk resimi var. Tamam birinde olsun, neden bir Mevlana, Haci Bektasi ve bir Nazim Hikmetin resmi olmasin. Tüm degerlerimiz Atatürkmü? Bu konularda size hak veriyorum ama Atatürkü hice saymak veya kücümsemek bence yanlis olur.
Atatürk'ün en büyük sanssizligi kadrosuz bir lider olmasidir. Özellikle siviller arasinda tutacak bir dali yoktu. Caginin cok ilerisinde bir insan olmasi, olaganüstü yetenekleri de belki ters islev görmüslerdir, daha kücük capta bir kisiligin o kadrolarla daha rahat uyum saglayarak, daha verimli calisabilecegi de tez olarak ortaya konabilir. Yeni Banknotlari bilmiyorum ama eskilerde Fatih Sultan Mehmed'in filan da resimleri vardi. Tarihe mal olmus insanlari zaten istesen de yok sayamaz veya gercek degerinin altina indiremezsin. Bu tür seyler bizde zorlamalar olmadan dogal akisina birakilsa daha iyi olabilirdi. Olabilirdi diyorum, zira bugünkü gibi cahil ama iletisim-yogun bir kamuoyunun
kendi basina dengeli bir karara ulasabileceginden benim de süphem var. Ama bunun cevabi da bir putlastirma kampanyasi olmamali tabii, bununla sadece yobazlik körükleniyor dünkü!
Balabanismus
10.07.07, 22:58
Bir Önder belki hic birsey yapmaya bilir, herseyi kadrosu veya halk yapar, ama meydanlara seslenip, güven vermesi, istikrar saglamasi, ideoloji göstermesi, örnek olmasi Türkiyeye devrim yasatan sahs olarak ün kazanmasi icin yeterli degilmidir?
Ulusalcılık Milliyetçiliğe Tehdittir http://drvedatbilgin.com/web/images/M_images/printButton.png (http://drvedatbilgin.com/web/index2.php?option=com_content&task=view&id=17&pop=1&page=0&Itemid=30) http://drvedatbilgin.com/web/images/M_images/emailButton.png (http://drvedatbilgin.com/web/index2.php?option=com_content&task=emailform&id=17&itemid=30)
Ulusalcılık Milliyetçiliğe Tehdittir
Doç. Dr. Vedat Bilgin, Gazi Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi öğretim üyesi. Modernleşme ve milliyetçilik sorunları üzerine çalışıyor. Milliyetçi Hareket Partisi MKYK üyesi... Kendisiyle son dönemlerde çok tartışılan milliyetçilik üzerine konuştuk.
Milliyetçilik ve demokrasi ilişkisi, Türk milliyetçiliğini resmi milliyetçilikten ayrı tanımlama gayreti ve bu çerçevede tek parti yönetimini ağır bir şekilde eleştirmesi dikkat çekici... Ulusalcılarla milliyetçilerin farklı medeniyet anlayışlarına yönelik vurgu, “Kızıl Elma” rüyası görenleri rahatsız edecek temeldeki bir anlaşmazlığı ortaya koyuyor. Milliyetçiliğin orta sınıfların, ulusalcılığın bürokratik elitlerin ideolojisi olduğu yönündeki tespit ise sosyolojik farklılığı vurguluyor. Ayrımcılığı antidemokratik müdahalelerin bir sonucu olarak gören Bilgin, “Kürt meselesi”nin çözümünü bireysel hakların serbestçe kullanılabildiği Türkiye’nin demokratikleşme projesinde görüyor. Bilgin’in TÜSİAD’a yönelik sert eleştirileri, sadece rapordaki kültürel haklara ilişkin taleplere değil, büyük sermayenin konumuna yönelik “şaşırtıcı” eleştiriler. MHP’nin Devlet Bahçeli döneminde sokaktan uzak duran soğukkanlı politikasını ve MHP’nin yenilenme çalışmalarını destekleyen Bilgin, MHP’nin bu politikasına milliyetçi aydınların gösterdiği reaksiyonu “milliyetçi aydınlar MHP’nin gerisinde” şeklinde değerlendiriyor… Bu fark gözetilerek, MHP’den çok bu milliyetçi aydınlar ve milliyetçi yayın organlarında çıkan yazıların tartışılmasında fayda var. Milliyetçilik tartışmalarında, milliyetçi görüşü temsil eden kişilerde genellikle gözlemlenen entelektüel zafiyet düşünülürse, Vedat Bilgin’in değerlendirmeleri önem kazanıyor. Belki de milliyetçiler arasındaki tartışma, bu konuda oluşan endişeleri aşmaya yardımcı olabilir. Her halükârda milliyetçilik meselesinde siyasi partiler dışında yeni figürlere ve mecralara ihtiyaç var… Vedat Bey, milliyetçilik yükseliş halinde; fakat bu milliyetçilik başka problemleri de beraberinde getiriyor, şiddetle ilgili bir şekilde gündeme gelen milliyetçilik hakkında neler söyleyeceksiniz? Bu manada milliyetçilikleri nasıl tasnif edebilirsiniz?
“Türkiye’de milliyetçilik zaman zaman çok tartışılan bir konudur. Aslında Türkiye’deki milliyetçiliği tanımlarsak, milliyetçiliğin özelliklerini iyi tanımlayıp analiz edersek şiddetle, şiddet olayları ile milliyetçilik arasındaki ilişki kurmanın hangi problemleri taşıdığını daha iyi görebiliriz. Ben Türkiye’de milliyetçiliğin çok yüksek bir düzeyde olduğunu düşünüyorum. Sebepsiz değil bu. Çünkü Türkiye, dünyanın en büyük imparatorluklarından sonuncusunu kaybetti bu topraklar üzerinde. Dolayısıyla Türklerin her zaman kurdukları millî devletle ilgili endişeleri vardır. Büyük bir imparatorluğu kaybetmenin de etkisiyle bu coğrafyada, özellikle de Batı emperyalizminin karşısında sürekli kendilerini bir tehdit içerisinde hissetmektedirler. Bugün imparatorluğu kaybetmenin hatıraları hâlâ çok canlıdır. Bu hassasiyet normaldir. Başka bir sebep de; özellikle ABD ve AB’nin Türkiye ile ilgili taahhütlerini yerine getirmemesi ve bunun ötesinde zaman zaman Türkiye aleyhtarı çevrelere destek vererek, Türkiye’ye haksızlık yapmasıdır. Dolayısıyla Türkiye’de milliyetçilik duygusu, hassasiyeti çok yüksektir. Bu hassasiyetin kaynağı vatana sahip çıkma, Türkiye’nin bağımsızlığı ile ilgili endişelerin yüksek olması ile ilgilidir.
Peki burada milliyetçiliği nasıl tasnif edeceğiz? Menfî ile müspet olanı nasıl ayırabiliriz?
Burada önemli olan nokta milliyetçilik duygusunun, hassasiyetinin Türkiye’nin yaşadığı toplumsal yapı değişmesi sorunları ile iç içe geçen bir süreçte yaşanmasıdır. Bu hassasiyetlerde toplumsal değişme sorunlarının iç içe geçmesi ciddi sorunlar ortaya çıkarıyor. İnsanların yüzlerce yıllık köylü geleneğinin içerisinden modern bir topluma geçmesi ve modern bir kimlik koyma arayışı içerisine girmesidir. Kimlikler modern toplumda birkaç düzeyde inşa edilebilir. Birincisi modern toplumda insanlar birey olacaklar. Oysa eski toplumlarda biliyorsunuz, köylü toplumlarda, cemaat merkezli bir toplum yapısıdır söz konusu olan. Tabii bu cemaatler ve bireyleşme ilişkisi çok ilginç, ciddi toplumsal kırılmaları beraberinde getirecek bir süreçtir. İnsanlar cemaatten bireye geçerken toplumsal kurumlar düzeyinde, desteğinde geçiyor olsalar daha sağlıklı bireysel kimlik inşa etmek ihtimali yüksektir. Fakat eğer toplumun modernleşme düzeyleri güçsüzse, kalkınmasında, sanayileşmesinde, sermaye birikim biçiminde, kaynaklarında, eğitiminde ciddi sorunlar yaşanıyorsa kurumsal geçişte problemler ortaya çıkacaktır, o zaman insan tek başına bu sorunu nasıl aşacak? Bu aşamada işte kimlik sorunları ortaya çıkıyor.
Türkiye’de bu manada sorunlar aşılamamış mıdır?
Türkiye’de bu manada çok ciddi sorunlar var. Bu millî hassasiyetlerin çok yüksek olduğu bir toplumda, toplumsal değişme sorunlarının yaşandığı bu toplumda, bireyleşme sorunlarıyla karşı karşıya olan insanlar toplumsal kırılmaların yarattığı sorunları bir başka şekilde ifade ediyorlar. İnsanlar kolektif bir hareketin içerisinde kendisini gerçekleştirmek arzusuyla şiddete yönelmek, şiddet içerisinde bireysel kimlik oluşturma çabalarına yöneliyor… Freud’dan, Erich Fromm’dan bu tarafa birçok analitik sosyal psikoloğun ortaya koyduğu modeller var, sapmış rol modelleri var. Bu sapmış rol modelleri milliyetçilik duygularının içerisinde yaşanan bir toplumda kendilerini kutsal din, milliyet, devlet ya da kutsal başka bir şeyle maskeleyebilir. Bu sağlıksız yapının yarattığı sorunları milliyetçilik hareketi ile özdeşleştirmemek gerekiyor. Milliyetçilik heyecanının çok yüksek olduğu bir toplumda bildik sembollerle bayrak, İstiklal Marşı, bağımsızlık, din gibi kutsalla özdeşleştirme eğilimi bu travmaları yaşayan birilerinin kendi davranışlarının sonucu olarak ortaya çıkıyor.
Fakat bir de milliyetçilik deyince ister istemez bir millî devlet ve dolayısıyla siyasi bir boyut akla geliyor. Bu tarihi yaratan bir süreç. Burada şimdiki toplumsal yapının dönüşümünden kaynaklanan problemler elbette önemli; ama meselenin bir de resmî milliyetçilik ideolojisinden kaynaklanan yönü yok mu? Türk milliyetçiliğinin kuruluş sürecinde yaşanan anti-demokratik dönemi ve bu dönemde uygulanan politikaların daha sonra bugün içinde yaşadığımız problemlerin gelişimlerine menfî bir tesiri olmamış mıdır? Bu nasıl aşılabilir?
Bu soru çok önemli; çünkü milliyetçilik ideolojisinin gelişimine baktığımız zaman Türkiye’nin kuruluş sürecinde millî devleti ortaya çıkaran, bağımsızlığı ortaya çıkaran bir yaklaşım söz konusudur. İmparatorluktan cumhuriyete geçiş süreci bu sorunlarla yüz yüze olan bir dönemdir. Millî devletin kuruluş sürecinden sonra ortaya çıkan tek parti yönetimi kurumsallaşması ve millî devletin demokratik açılımlara güvenmemiş olması, demokrasinin kesintiye uğraması, millî devlet ve demokrasi arasındaki ilişkinin kesintiye uğraması çok ciddi bir kırılma noktasıdır. Burada milliyetçiliğin bir anlamda devletçiliğe dönüştüğünü ve devletçilik ekseninde bir ulusçuluk akımı yaratılmaya çalışıldığını görüyoruz. Milliyetçilik ile ulusçuluğu ve bugünkü ulusalcılığı ayırıyorum. Burada sorun şudur; bu ulusçuluk akımı milleti yeniden tanımlamaya, biçimlendirmeye, şekil vermeye kalkmıştır. Bunu tarih dışı bir zemin olarak kurmaya kalkmıştır. Problemi derinleştiren, yaşayan insanlarla tarihi arasında, kafalarındaki devlet arasındaki ilişkileri koparan bu çelişki Türkiye’nin önemli, temel bir çelişkisidir.
Bu çelişki aşılamaz mı?
Bu çelişkiyi çözecek anahtar, demokrasidir. Türkiye’de modernleşmenin, milliyetçiliğin kendi içerisinde gelişimini tamamlayabilmesinin temel şartıdır demokrasi… Kopukluk ortaya çıkar ve bu kopukluk kaçınılmaz olarak devletçi ideolojilerle zaman zaman İtalyan faşizmiyle ilişkili ve ona benzeme arayışları içerisine giren, zaman zaman Sovyet rejimine öykünen, bir çeşit devleti kutsallaştıran ama milletin tarihini reddeden bir anlayışa dönüşür. Buradaki sorun, bir anlamda Batılılaşma ideolojisi ile devletçilik anlayışı ile özdeşleşmiş bir anlayışın Türkiye’nin kendi kimliğinden ve kendi uygarlık geleneğinden kopması sorununu da beraberinde getirmiştir. Bu ciddi bir yabancılaşma sorunudur.
Bu sorun çerçevesinde düşündüğümüzde siz Türkiye’nin demokrasiye geçmesini milletleşme sürecinin gecikmesi veya geriye dönüş olarak değil, tam aksine burada çıkan problemleri ortadan kaldırabilecek bir imkân olarak görüyorsunuz...
Bir imkân olarak görüyorum. Kesinlikle demokrasi, milliyetçilik için bir imkândır. Sadece bir imkân değil, tamamlanması olarak görüyorum. Milliyetçilikte birkaç aşamanın birbirini takip ettiğini düşünüyorum. Bunlardan birisi millî devlet... Sonra demokrasiyi çok önemli bir aşama olarak görüyorum. Şu anda Türkiye’nin temel sorunu hâlâ Türkiye’de ulusalcılık gibi kavramlarla milliyetçiliği tek parti dönemini idealize eden, Türkiye’nin 1930-40′lı yıllarını kutsallaştıran, devleti toplumun önüne koyan, devleti toplumun kültür ve tarihine önem vermeyen bir aktör olarak gören bir ulusalcılık anlayışıdır. Türkiye’de yeniden kutsal devlet, kutsal devrim vs. tarzında bir döneme referans verilmektedir ki; 1950 bu söylemin gözünde kötülüklerin kaynağıdır... Ne olmuştur 1950′de? Hür bir seçim olmuştur. 1950, Türkiye’de çok sade ve basit bir ifadeyle milletin insan yerine konmasıdır. Siyaseten milletin bir şahsiyet olarak siyasi hayata katılmasının kapısının açılmasıdır.
Çok partili demokratik hayatın kapısının açılmasının devamında Türk milliyetçileri zaman içerisinde 1960′tan sonra müstakil bir siyasi harekete dönüştü. Siz konuşmanızda milliyetçilik ve ulusalcılık arasında bir ayrım gözettiniz. Burada milliyetçilik ve ulusalcılık arasındaki ayrım sadece ideolojik bir ayrım mıdır, yoksa bunların sosyal taban itibarıyla da bir farklılığı var mıdır?
Çok önemli bir noktaya temas ettiniz. Bu bahsettiğiniz ulusalcılık ve milliyetçilik arasındaki fark, ulusalcılığı tırnak içerisine alıyoruz; çünkü bunu Türkiye’nin özel durumundan dolayı yaşadığı süreçlerle ilgili reaksiyonel bir hareket olarak değerlendiriyorum. Milliyetçilik gibi kapsamlı bir hareket olarak değerlendirmiyorum. Bu fark sadece ideolojik bir fark değildir. Bunu genişletmek lazım. Bu bir dünya görüşü ve medeniyet anlayışı farkıdır. Milliyetçiliğin medeniyet anlayışı, ‘Biz bu topraklar üzerinde özgün bir medeniyet yarattık, Selçuklu-Osmanlı sentezi özgün bir sentezdir. Sadece biz Türkler için değil, bu coğrafyada yaşayan bütün milletler için, bugün farklı devlet ve milletler olan bütün halklar için… Bu medeniyetin bütün mirası Türk milliyetçilerinin sahip olduğu bir mirastır. Türk milliyetçileri bu senteze sahip çıkarlar. Türk milliyetçileri bu sentezden bir millî devlet çıkardığımızın farkındadır. Oysa ulusalcılar olarak kendilerini tanımlayanların bizim Osmanlı’dan Selçuklu’dan çok kendilerini Hititlere, Friglere yakın hissettiklerini biliyoruz. Onlar bu sentezi reddederek esasen sahip olduğumuz medeniyetin sahip olduğu birikimi reddederler. Bu önemli bir ayrım. İkinci önemli nokta, ulusalcı yaklaşım aslında bürokratik elitin, tabiri caizse imparatorluk geleneği içerisinde Tanzimat’tan sonra neredeyse devletin tek sahibi konumuna gelmiş, nispeten bir bağımsızlığı olan bürokratik elitin ideolojisidir. Onların, Batılılaşmanın 1930-40′lı yıllardan sonraki tırnak içinde resmî ideolojisidir. 60′lı yıllardan sonra siyasal harekete dönüşen Türk milliyetçiliğinin ise dayandığı taban doğrudan doğruya sokakta yaşayan, tarlada çalışan, fabrikada çalışan halktır ve bilhassa orta sınıftır. Bilindiği gibi milliyetçilik orta sınıfların ideolojisidir.
Bu bağlamda MHP milliyetçiliği resmî milliyetçilik anlayışından farklılaşmış mıdır?
Kesinlikle Türk milliyetçilerinin ideolojik bakış açısı devlet merkezli milliyetçilik yerine toplum merkezli bir milliyetçilik, dolayısıyla kendi halkıyla, kendi uygarlığıyla barışık, toplumun siyasal taleplerini dile getiren siyasal çözümlerini dile getiren bir milliyetçilik anlayışı. Bu anlamda halk kültürüne dayanan, o kültürün özgürlüğünü savunan, devletten dışlanmasını değil devlet içinde meşru bir veri kaynağı olarak görülmesini savunan bir milliyetçiliktir. Kendi halkına, kendi halkının kültürüne karşı bir anlayışın milliyetçilik olması mümkün müdür? Onun için ben ulusalcı bir yaklaşımın çok ciddi bir sorun teşkil ettiğini düşünüyorum.
Halk kültüründen bahsettiniz. Ama baktığımızda siz de girişte söylediniz, Türkiye netice itibarıyla Osmanlı bakiyesi üzerine kurulan millî bir devlet ve burada Osmanlı İmparatorluğu’nun çok etnik kimlikli, çok dinli yapısından kaynaklanan ve bugüne de intikal eden gündelik hayatta gördüğümüz farklılıklar söz konusu. Cumhuriyet’in kuruluş aşamasında bu farklılıkların görmezden gelindiğini, üstünün örtüldüğünü görüyoruz. Bugün yaşayan bu farklılıklar, sizin anladığınız milliyetçilik açısından nasıl görülüyor?
Milliyetçiliğin önemli özelliklerinden bir tanesi modernleşme ideolojisi olmasıdır. Modernleşmenin belli kurumsal özellikleri vardır. Bir tanesi millî devlettir. Bunlardan millî devleti tamamlayacak yapı, demokrasidir. Millî kimlik, demokrasi ve rekabete dayalı bir ekonomik anlayış. Bunların üçünü yan yana koyduğunuz zaman milliyetçilik kendi toplumu içindeki hem toplumsal farklılaşmaları hem de kültürel farklılaşmaları, kültürel zenginliğin bir ifadesi olarak görür ve demokrasi içinde yani ırkçılığa, etnik ayrımcılığa varmadan demokrasi içerisinde ifade edilmesini savunur. O zaman milliyetçiliğin şöyle bir misyonu ortaya çıkar: Demokrasi içinde güçlenen bir toplum; ama başka ülkelerle rekabet halinde olan bir ülke yaratmak. Milliyetçilik bir anlamda bir toplumun yaşadığımız çağda başka ülkelerle rekabetini, başarılarını motive eden, dolayısıyla uluslararası ilişkiler düzeyinde ülke sevgisini, bir rekabet gücü haline dönüştürmeye başlayan bir anlayışa dönüşür. Bu bakımdan ülkenin içindeki imparatorluk bakiyesinin taşıdığı farklılıklar, bu milliyetçiliğin zenginlik kaynağı olarak değerlendireceği bir durumdur. Bütün bu farklılıkları bir araya getiren yurttaşlık bağı devreye girer. Onun içindir ki sadece tarihsel beraberliğimiz değil, ortak kültürümüz değil, onların yanında önemli bir kimlik göstergesi olarak siyasal beraberliğimiz, yani bir yurttaşlık bağıyla birbirimize bağlı olmak önem kazanır.
MHP MKYK Üyesi Doç. Dr. Vedat Bilgin
06 ŞUBAT 2007
http://drvedatbilgin.com/web/index.php?option=com_content&task=view&id=17&Itemid=30
Beşinci Mevsimin Çocukları http://www.millethaber.com//templates/ja_teline/images/pdf_button.png (http://www.millethaber.com//index2.php?option=com_content&do_pdf=1&id=29142) http://www.millethaber.com//templates/ja_teline/images/printButton.png (http://www.millethaber.com//index2.php?option=com_content&task=view&id=29142&pop=1&page=0&Itemid=75) http://www.millethaber.com//templates/ja_teline/images/emailButton.png (http://www.millethaber.com//index2.php?option=com_content&task=emailform&id=29142&itemid=75) Cumartesi, 07 Temmuz 2007 Afşin SELİM
West Indies, Kızıl Elma, İtaki, Maçin!
Uzun yola çıkmaya hüküm giydim.
Beyazların yöresinde nasibim kalmadı
yerlilerin topraklarına karşı şuç işledim
zorbaların arasında tehlikeli bir nifak
uyrukların arasında uygunsuz biriyim
vahşetim
beni baygın meyvaların lezzetinden kopardı
kendime dünyada bir
acı kök tadı seçtim
yakın yerde soluklanacak gölge bana yok
uzun yola çıkmaya hüküm giydim. İ.ÖZEL / Mataramda Tuzlu Su
Kürenin allak bullak edildiği ve gidişatın birkaç para babasına bırakıldığı günümüz çağında; yerli kalıp, yerli düşünebilmek ve bu topraklarda yerli bir yaşam sürmek, gün geçtikçe zorlaşıyor. Görebilen için büyük bir boşluk var. Yerliler cemiyetinin dirilerek, mevcut boşluğu doldurması gerekiyor. Aksi halde tabiatın acımasız kanunlarıyla karşılaşabiliriz. Yeni fikirler, yeni düşünce akımları, yeni düşünce adamları bu süreçte kendisi gösterip, duyarlı taraflarıyla bizlere bir “selâm” verebilmelidir. Yaşanmış tecrübeleri görebilirsek, hazıra dağların da dayanamayacağına şahit olabiliriz. Birileri bir şeyler bırakmıştır, birileri o bırakılanları yemekle meşguldür. Süreç böyle devam eder. Tekrar üstüne tekrar yapılır. Genç beyinler, ya vahşi, psikopat, ezberci bir zihniyetin elindedir, ya da mıymıntı, pısırık, ürkek bir zihniyetin… Diğerlerini saymıyoruz bile. Zira duyarlılık seviyelerini kaybettikleri –aslında hiçbir zaman bu seviyeye sahip olamamışlardır- için, onlar sürüye dahildir, yönetilmeyi beklemektedirler.
Bizler -yani medeniyetini kaybetmiş çocuklar- tüm heyecanımızla ve tüm merakımızla bir şeyler –küçük şeyler dahi olabilir bu- yapabilmek telâşındayız. Kaybettiklerimiz, her daim kaybedeceğiz anlamını taşımamaktadır. Dün kaybedilenler, bugün kazanılabilir. Şayet karamsar bir ruh halinin temsilciliğini yapamayacak kadar kendimizden emin ve kararlıyız. Bizi; “her yerde biz varız, her yeri dinliyoruz, en güçlü biziz…” gibi eskimiş ve bayatlamış psikolojik harplerin ezik çocuğu olarak görmek isteyenler yanılacaktır.
Mevcut şartlar dahilinde, şartlara ayak uydurmak ya da şartların adamı haline gelmek arasında gel git yaşayan tiplerin akibetini hiç de iyi görmemekteyiz. Kalıcı olmayacakları aşikar. Düzenin ve sistemin istediği tiplerden olmak, küresellik söylemleriyle de yabancı bir kimliğe bürünerek yaşamak, ardından bu ülke, bu halk, bu dünya demek/diyebilmek ne kadar sahici ve samimi durmaktadır… Kandıran kendisini kandırır. Bir de sürüleri, yığınları, kalabalıkları… Bu ülkede birilerinin bakmaktan öte, görebilmeyi becerebildiğini bilmeleri gerekmiyor mu? Lakin bizi bizden iyi tanıdığını öne sürenler için, bizlik sizlik kavgasına da son vermek gerekiyor. Küreyi küreselleştirdikleri gibi, fikirleri de küreselleştirmeye çalışıyorlar. Bu başlı başına doğanın kanununa ve gidişatına aykırı! Yaratıcının hükümleri ortada. Ortada derken orta yerde değil. Açıkta! Zıtlar ve karşıtların yeryüzünde, zıtları ve karşıtları geçici çıkar ve menfaatler ölçüsünde birleştirmeye çalışmak, küresel lordlara, küresel ağalara, küresel patronlara hizmet etmek anlamına gelir.
Yerliliğe dair…
Yerli, daima ve her koşulda, geldiği kökün bilincinde, gideceği atinin peşinde… Mefkûresini sabırla, sebatla kollayan ve koruyan adam! İdeolojiler öldü propagandasına kapılmadan, yerliliği aşılamak şuurunda, yerliliği anlatan dil! Düşmanlık sınırlarını, her daim saldırganlaştırmadan ve vahşileştirmeden, derdini, yüreğini ve beyninin içini anlatabilecek, aktarabilecek şahsiyet! Şahsiyetten öte, kişilik oluşumu. Kimlik. Kimliksizlere vurulan koca bir medeniyetin tokadı!
Çerçevesi belli, çerçevesinin içi belli, dışarıya duruşu belli, dışarıdan olmayışı belli… “Hayır” dediğinde, kibirden öte, kibirden ziyade, vakurluğun ve adamlık duruşunun örneği olabildiğini göstermek çizgisinde bir yaşam.
Yabancı, aynı topraklarda yaşadığımız halde, merkezine tuhaf oluşumları ve hiç tanımadığımız, görmediğimiz, bilmediğimiz şeyleri koyup yerleştiren, sonra da; “ben de sizdenim” demeye çalışan çene…
Bizi yine ortalara almaya ve ortalarda göstermeye çalışmaları, zihniyetin değişmediğini gösteriyor. Zihniyet, aynı yayılmacı zihniyet. Harbin sanatı değişmiş gibi gözükse de, yapının ve zeminin değişmediği aşikar. Aynı coğrafyanın çocuklarını “düşmanlaştırıp”, sonra da düşman arama serüvenine çıkarmak istiyorlar. Bu düşmanlaştırma siyasetlerine alet ve malzeme olmamak için de, bir yerli gibi düşünmeyi sağlamak gerekli. Yaygın olan fikirler, düşünceler veyahut düşünce adamları, merkezimizde olmadan, dünüyle bugünüyle, bu toprağın değerlerini ve yapı taşlarını tanımaya çalışmak en önemlisi aslında. Bahsettiğimiz şey, harmanlama bir fikir de değil. Çemberin renkli oluşu, samimiyetten değil, samimiyetsizlikten olsa gerek.
Kandırmacalar süslenerek önümüze sunuluyor. Çözüm ise, kandırmacalara karşı donanımlı olmak. Donanım şart ise, önümüzde bir şartlar manzumesinin olduğu da belli. Şartlar yani kurallar, kanunlar.
Küreyi, belli bir sermayenin etrafında düşünmeye çalışmak, kapitalizmi aşamayacağı gibi, kürenin sorunlarına da derman olamaz. Etrafı materyalist gözlerle seyretmek, eleştirdikçe –ötekine hizmet etmek olacağından, maddecilikten ve materyalizmden de uzaklaşmış bir düşünce gerekli.
Milliliğin adı ulusalcılık veya faşistlik olmuş ise, dindarlığın adı dincilik veya irticacılık olmuş ise, meydanda gözükmeyen, ama meydanın her daim içinde bulunan bir düşünce var: Yerlilik!
Küresel düşündüğünü söyleyerek, küredeki çeşitli gizemli odalara ve bu odaların sermayesine yanaşarak, küreselcilik oynamak kandırmaca ve aldatmaca! Aynı şekilde, sıkça halk ve millet vurgusu yaparak, topluluğu her geçen gün birbirinden daha çok ayırarak anti-küreselcilik oynamak da kandırmaca ve aldatmaca!
Yerli, esasen büyük birlikteliklerin adamı. Heybetli oluşumların vakur çocuğu. Coğrafyasını bir bütün düşünüp, dünya insanlığını da kurtarabilme derdine düşmüş bir garip deli! Çileyi her daim yol arkadaşı edinmiş, çilesizliği 80 sonrası “apolitik” tiplere benzetmiş, fedakar ve cefakar adam. Bizi biz yapan değer manzumesini, canı gibi, canından da öte seven, hatta onlara bağımlı kalarak yabancılaşmamaya çalışan bir o kadar heyecanlı, bir o kadar merâklı tip.
Yerlilik… Günümüzde adını sıkça duyduğumuz “Amerikan emperyalizmine” karşı, yerli yayılmacılığı öne sürmek. Vahşileşmiş ve hayvanileşmiş –ne zaman insancaydı ki?- emperyalizme karşı, yerinde durabilmek isteği. Türlü kanalların ve türlü kavramların kölesi olmamak. Karanlık adamların karanlık söylemleriyle, şablonlu bir hayat sürebilmek yerine, karanlıkların içindeki ince, estetik, tiz bir ışık…
Türkler derken İslâm’ı, İslâm derken Türk’ü düşünmek. Türk’ü merkeze değil, yolun hamalı haline getirmek. Esas mesele: Amaçlarla araçları birbirine karıştırmamak! Amaca hizmet etmek adına, aracın içindeki putları yoldaş edinmek: Kaş yaparken, beyin çıkarmak, ruh yok etmek… İdeolojilerden de öte, yerli düşünmeyi ve yerli kalmayı bir hayat felsefesi, hayat düsturu olarak benimsemek…
Beşinci mevsimin çocukları! Gözler sizin üzerinizde. Hurdalaşmış beyinlerin ilacısın. Bir tedavi yöntemisin. Reçete sende. Modern çağın insanı, putlarıyla var olduğunu zannederken, sana ve senin gibilere “marjinal” gözüyle bakabiliyor. “Bir avuç deli” diyebiliyor. Aldırma ve yoluna devam et. Düşmanına hızını ve ifadeni göster. Davran ve şahlan.
Karşındaki güçler –güç olduğunu zannedenler- sendeki eserin ve cevherin farkında değil. Bunu bilmelisin. Bunun farkında olmalısın.
Sen, ülkenin, insanının ve coğrafyanın bağımsızlığından yanasın. Sömürgeci beyinler ve onların insanı aşağılaştıran sömürgeci sistemleri sana göre değil. Bırak onların çarkına yabancılaşmış beyinler girsin. Sen, her daim yerli kalabilmek mücadelesi verensin. –İst’lerin ve –İzm’lerin dünyasında, “yerliyim ve buradayım” diyebilmelisin. Misafir değil, ev sahibisin. Üvey evlat değil, öz evlatsın. “Cemiyetin ahvali ne olacak” sorusunda kendisini gösteren, “bizi ve bizim gibileri unutmayın” cevabıyla kendini gösteren olmalısın. Bil ki sana taarruz edenler, seni ödüllendiriyor. Yılgınlığa kapılıp, modern çağın orta yolcu, duyarsız, apolitik tipleri haline dönüşmeyesin. Seni var edecek şey belli: Tavrın ve tarafın. Bu tavırlılık ve taraflılık, seni salya sümük muhalefet edenlerden eylemesin. Dâvâsız ve kavgasız yaşamayasın.
http://www.millethaber.com//index.php?option=com_content&task=view&id=29142&Itemid=75
Balabanismus
11.07.07, 00:50
Atatürk olmasaydi ne hallere düsecegimiz edebiyati Türklerin tek baslarina gelismekten aciz ilkel insanlar oldugunu kanitlar.
:lach:Hocam 301. yakaniza yapisirsa karismam.
:lach:Hocam 301. yakaniza yapisirsa karismam.
Ben o cümleyi söyle anladim...Atatürk olmasaydi ne yapardik(?) diyenler, aslinda Türk milletinin bir nevi "aciz" oldugunu ima etmek istedikleri olarak anliyorum..
Müsaadenizle bu tartismaya bende katilayim.
***
Atatürkün en önemli özelligi, okuyan ve arastiran bir kisilik sahibi olmasidir. Harp meydanlarinda bile okumayi bir gün olsun terketmemis ve yüzlerce kitabi, notlar tutarak, incelemistir.
merak edenler icin link
http://www.politikcity.de/forum/showthread.php?p=203637&highlight=atat%FCrk%FCn+okudug u+kitaplar#post203637
okudugu kitaplarin konulara göre dagilimi
1233 tarih
173 felsefe
161 dini
387 dil/filoloji
261 askerlik
204 siyasal bilimler
150 hukuk
dikkat edilecek olursa, okudugu kitaplar arasinda askerlik ile ilgili olanlarin sayisi digerlerinden oran olarak fazla degildir.
simdilerde Atatürkcü veya Kemalist olarak kendilerini tanitanlarin, bircok konuda bilgileri olmadigi gibi, bilgili olduklari konularda da derinlikleri yoktur.
ben lise cagimda devamli Kemalist bir dernege giderdim. üc bes tane emekli oturur. cay kahve sohbeti yapar. gazetelerden bazi yazilari kesip, duvardaki panoya asarlardi. kendi yazdiklari bazi cümleleri de dernegin duvarlarina yapistirirlardi.
baska bir is yaptiklarini görmedim. ve bu bahsettigim dernek, Ankara/gökdelende idi.
***
Avrupadaki bircok Atatürkcü dernekle ilgili de fazla degisik birsey söylemek durumunda degilim.
***
Atatürkü sevmegi, heykel acilisi yapmaya indirgediler maalesef.Halbuki Atatürk, bizzat kendisi hicbir zaman Atatürk ilkeleri veya Kemalizm diye bir ideoloji ortaya koymamistir.
Halbuki Atatürk, Türk Milleti ve Türk Milliyetciligi terimlerini kullanmis ve bu terimleri isler hale getirmistir. Ortada herhangi bir ideoloji olmadigi dönemde yapmistir bunu.
Yeni kurulan Cumhuriyet Türkiyesinin en güclü insani, Meclisin her konuda kendiseine yetki verdigi insan, isteseydi ortaya bir ideoloji koyamazmiydi.?
Ve Atatürk ne demistir, hatirlayalim>>
Benim naciz vücudum elbet bir gün toprak olacaktir, lakin Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacaktir. K.Atatürk.
***
Önemli olan sekli degisiklikler degildir. Toplumun bir ülkü, bir hedef etrafinda topyekün birlikte olmasidir.
Atatürk, latin alfabesini Türkceye uyarliyarak, toplumun topyekün egitilmesini ve bilgi cagini yakalamasini hedefledi.
Peki, Atatürkten sonra biz ne yaptik. Türkiyede okuma yazma orani, yayinlanan kitap sayisi, okunan gazete sayisi hangi noktada?
Osmanlica alfabe kalmis olsaydi da bugünkü "cahil" ve "okumaya uzak" ayni zamanda da "ögrenmeye ilgisiz" halimizden daha kötü olmazdik.
Önemli olan seklen degisiklikler degil, kafa yapisi olarak ilerlemektir.
Ileri medeniyetler hizasina cikmak ve gecmek hedefimiz olmalidir.
Balabanismus
11.07.07, 01:24
Atatürk olmasaydi ne hallere düsecegimiz edebiyati Türklerin tek baslarina gelismekten aciz ilkel insanlar oldugunu kanitlar.
Ben o cümleyi söyle anladim...Atatürk olmasaydi ne yapardik(?) diyenler, aslinda Türk milletinin bir nevi "aciz" oldugunu ima etmek istedikleri olarak anliyorum..
Atatürk olasaydi ne yapardik, ve sadece Atatürkün söyedikler ile yetinip, kendim ne degistirebilirim diye düsünmeyen insanlari kastediyor bence.
Türklerin tek baslarina gelismekten aciz ilkel insanlar oldugunu kanitlar.
Türk insaninin Atatürkü kurtarici olarak görüp, minettar olmalarinda bir sakinca yok bence.
Etwas unglücklich formuliert, denke ich.
Laiklige sakiz gibi form vermemek sartiyla ve ADDliler gibi, Atatürkü "kutsal" görmedigimiz sürece, sihhatli bir Atatürkcülük bence bir türk icin dogaldir.
Atatürk olasaydi ne yapardik, ve sadece Atatürkün söyedikler ile yetinip, kendim ne degistirebilirim diye düsünmeyen insanlari kastediyor bence.
Türklerin tek baslarina gelismekten aciz ilkel insanlar oldugunu kanitlar.
Türk insaninin Atatürkü kurtarici olarak görüp, minettar olmalarinda bir sakinca yok bence.
Etwas unglücklich formuliert, denke ich.
Laiklige sakiz gibi form vermemek sartiyla ve ADDliler gibi, Atatürkü "kutsal" görmedigimiz sürece, sihhatli bir Atatürkcülük bence bir türk icin dogaldir.
Cogunlukla "Atatürk olmasaydi" diyoruz...Gelin bu cogunlugu "Atatürk vardi ve bizlere bir Cumhuriyet emanet birakti, biz ne yapabiliriz?" alternatifine kanalize etsek, daha hayirli olmaz mi?
Fatih Sultan Mehmet olmasaydi, Istanbul fetih edilmeyecekti..ama edildi.
Sultan Alpaslan olmasaydi, Malazgirt ile beraber Anadolunun Türklesmesi hizlandirilmayacakti..ama türklesti.
Ve buna benzer bir cok örnek var tarihimizde...bana kalirsa, vasatligimizi ve becereksizligimizi "büyük" insanlara güya besledigimiz sahte "özlemlerle" ve riyakar "hayran" olusumuzla örtmeye calisiyoruz.
Milletce bu zillet´ten kurtulmaliyiz...
Balabanismus
11.07.07, 01:42
Cogunlukla "Atatürk olmasaydi" diyoruz...Gelin bu cogunlugu "Atatürk vardi ve bizlere bir Cumhuriyet emanet birakti, biz ne yapabiliriz?" alternatifine kanalize etsek, daha hayirli olmaz mi?
Fatih Sultan Mehmet olmasaydi, Istanbul fetih edilmeyecekti..ama edildi.
Sultan Alpaslan olmasaydi, Malazgirt ile beraber Anadolunun Türklesmesi hizlandirilmayacakti..ama türklesti.Ve buna benzer bir cok örnek var tarihimizde...bana kalirsa, vasatligimizi ve becereksizligimizi "büyük" insanlara güya besledigimiz sahte "özlemlerle" ve riyakar "hayran" olusumuzla örtmeye calisiyoruz.
Milletce bu zillet´ten kurtulmaliyiz...
Avrupa "Vernunft und Aufklärung" demis, tam örtüsmesede bizde Atatürk demisiz. Alpaslan ve Fatih platform saglamis olsalarda, biz bir degeri Atatürke borcluyuz, oda demokrasi ve parlementer sistem, Alpaslanin ve Fatihin yaratdigi platformda, Atatürkün Türkiyesi kuruldu ve hala yasiyor.
Avrupa "Vernunft und Aufklärung" demis, tam örtüsmesede bizde Atatürk demisiz. Alpaslan ve Fatih platform saglamis olsalarda, biz bir degeri Atatürke borcluyuz, oda demokrasi ve parlementer sistem, Alpaslanin ve Fatihin yaratdigi platformda, Atatürkün Türkiyesi kuruldu ve hala yasiyor.
Milletimiz, dünden bugüne kadar devam eden silsileyi iyi kavramasi gerekiyor...özellikle son cümlen bunu cok güzel özetliyor...
deryatulga
11.07.07, 11:13
devrim yasatan sahs olarak, ün kazanmasi icin
Tarih o tür kücük hesaplarla ugrasmiyor!
deryatulga
11.07.07, 11:17
:lach:Hocam 301. yakaniza yapisirsa karismam.
Bak gözüm, benim yasim 60, Atatürk ben dogmadan 10 yil önce ölmüs, "Atatürk olmasaydi ben ne yapardim?" diye aglarsam, dünyada kimse beni ciddiye almaz ve saygi göstermez. Ama Türklerin Atatürkten degil, Atatürkün Türklerden ciktiginin bilincinde olursan, kimseden de korkmazsin.
301 kere 301 karsima ciksa benim fikrim degismez.
deryatulga
11.07.07, 11:20
Ben o cümleyi söyle anladim...Atatürk olmasaydi ne yapardik(?) diyenler, aslinda Türk milletinin bir nevi "aciz" oldugunu ima etmek istedikleri olarak anliyorum..
Dogru anlamissin, zaten Türkleri mucize beklemek zorunda olan bir acizler sürüsü olarak göstermek cok ince bir ic ve dis propaganda eseridir, insanlarin özgüvenini sifirlamak icin!
Merhaba,
Kisa bir toparlama yapmak istiyorum.
-Atatürkü putlastirmak isteyen ideolojiye, Kemalizm diyoruz.
-Layik, Modern, ve Demokrasi ile yönetilen uygar bir Türkiye isteyen insanlara, Atatürkcü diyoruz.
Atatürkcü olan bir insan "zaten" milliyetci olmak zorunda. Cünkü, Atatürkcü olmanin sartlarindan bir taneside milliyetcilik. Yani, vatanin sinirlari icinde yasayan insanlari - din ve irk ayirimi yapmadan - diger insanlardan daha fazla sevmek.
Fakat, Milliyetci olan bir insan, otomatik olarak Atatürkcü olmuyor. Mesela, Islam adina milliyetci olanlar var... Diger inanclara yasamak hakki vermiyorlar. Bu insanlar, sadece müslüman olan türklerin Milliyetcileri. Vs, vs
Bence; Atatürkcülük, milliyetciligin en ilimli sekli. Ben bütün milliyetci akimlara karsi oldugum halde, böyle bir milliyetciligi kabul etmekte fazla zorlanmiyorum. Cünkü kendi insanini sevebilen bir insan... demekki sevmeyi biliyordur... ve sevmeyi bilebilen bir insan... günün birinde dünyadaki diger insanlari da sevmeyi ögrenebilir.
selamlar.
nazimalemdar
11.07.07, 13:09
Fakat, Milliyetci olan bir insan, otomatik olarak Atatürkcü olmuyor. Mesela, Islam adina milliyetci olanlar var... Diger inanclara yasamak hakki vermiyorlar. Bu insanlar, sadece müslüman olan türklerin Milliyetcileri. Vs, vs
Bu cümleni biraz acmak gerekiyor.
1-Arap Milliyetciligi diye adlandirilan konu, gecmiste kisa bir dönem etkili olan Baas Partisi doktrinidir. Misir, Irak ve Suriyede baslatilan ve daha sonra da kismen Libya da ortaya atilan bir ideolojidir. Fazla bir etkisi olmamistir.
2-Islam adina Milliyetcilik derken, herhalde ümmetcilikten bahsediyorsun. Ümmeti sevmek dogrudur ama ümmetcilik kelime anlami ile uygulama anlami arasinda farklilik göstermektedir.
3-Bir de Kavmiyetcilik vardir ki, islam bunu yasaklamistir. Kavmiyetcilik, irkcilik kelimesi ile de tanimlanabilir. Kabilecilikten ve asiretcilikten baslar, genis akraba toplulugunun diger akraba topluluklarina, diger kavimlere düsmanlik etmesine kadar gider. iste bu yüzden kavimcilik islamda yasaktir. nitekim islama göre, "insanlik kavim kavim yaradilmistir ki, birbirleri ile tanisip anlassinlar" diye. Yani kavga ve düsmanlik etsinler diye degil.
4-Milliyetciligin temeli olan Millet kavrami ise, ayni hedef, ayni tarih, ayni dil, din, soy, ortak cografya gibi özelliklerin bir veya bir kacini icinde barindiran topluluklarin bir araya gelmeleri ve meydana getirdikleri toplulugu sevmeleri, bu toplulugun menfaatlerini korumalari demektir. Yani kisaca bu sekilde özetliyebiliriz.
****
Asiret veya kavim akrabaligi zaten sadece kendi asiret ve kavmini hakli görüp, diger asiret ve akrabalara düsmanlikla ayakta durur.
Ortadoguda cetvelle masada cizilen devletlerin hangisi milliyetci olabilir ki. Devletin basindaki aile herseyin sahibi, yetkilisi, kanunu, mahkemesi vs. hatta o devletteki mezhebin bile tayin edilmesinde tek yetkili. o devletteki mezhebin kurallarini koyma/degistirme konusunda tek yetkili.
Yani, diger bir anlatimla, $irk icinde bir yönetim kafasi. O devletlerin bir kismina göre ha$a Kuran ve Sünnet yanilir ama asiret/devlet baskani aile yanilmaz.
Bu noktada simdilik kisa keseyim, cok uzun konudur. Vahhabilik(Suudi Arabistan) yönetiminin mantigi budur. Hatta o kadar "budur" ki, peygamberimizin aile efradinin mezarlarini bile yerle bir ederek, "kabirleri ziyaret ediniz" hadisini gecersiz kilmaya gayret etmislerdir.
deryatulga
11.07.07, 19:21
Konuklar: Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet İnsel, İP (İşçi Partisi) Öncü Gençlik Başkanı Mehmet Perinçek, Ülkü Ocakları Genel Başkan Yardımcısı Alişan Satılmış, Cumhuriyetçi Demokrasi Partisi (CDP) Genel Başkanı - Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Yekta Güngör Özden
Erdoğan Aktaş: 0Yarın 30 ağustos zafer bayramı.. Bayram tüm yurtta resmi törenlerle kutlanacak.. İstanbul ise türk siyasi tarihi açısından çarpıcı bir mitinge ev sahipliği yapacak.. İşçi Partisi Öncü Gençlik Kolları, Ülkü Ocakları, Atatürkçü Düşünce Derneği üyelerinden oluşan ve "Kızıl Elma" koalisyonu olarak adlandırılan bir grup, zafer bayramında "ya istiklal ya ölüm" mitingi düzenlemeye hazırlanıyor.. Türk siyasi tarihine aralarındaki çatışma ve kavgalarla damgasını vuran bu gruplar yarın ortak bir mitingi için el ele verecekler.. Kuvayi milliye ruhunu yeniden canlandırmak için buluştuklarını söyleyen Kızıl Elma koalisyonu, miting boyunca Irak'a asker gönderilmesini protesto edecek.. "Kızıl Elma" koalisyonunu yakın plana alıyoruz.. Bu birliktelik tabanda nasıl algılanıyor? Birbirine zıt gruplar nasıl oluyor da biraraya geliyor? Ve bu birliktelik gelecekte ne gibi sonuçlar doğurur taraflarla ve eleştrisi olanlarla konuşacağız.. Yarın ki mitingin kendisine mekan olarak seçtiği yer ise istiklal caddesi.. Gruplar burada buluşup gösteri ve yürüyüşlere kapalı olan Taksim Cumhuriyet Meydanına çıkmaya çalışacaklar.. Bu yüzden istanbul'da emniyet alarmda..
"Türkiye O'nların çatışmasına, yakın tarihte birçok defa tanık oldu.. Liselerde, üniversite kampüslerinde başlayan kavgalar, zaman zaman sokaklara taştı.. Şimdi aynı saflarda omuz omuzalar.. İlk kez "Denktaş'a Destek" mitinginde biraraya gelmişlerdi.. Annan planına ve Avrupa Birliğine karşı çıkmak için birlikte slogan attılar.. 6 ay önce temellerini attılan ve Kızıl Elma koalisyonu olarak adlandırılan bu birliktelik, yarın taksim meydanında biraraya gelmeye hazırlanıyor... İşçi partisi öncü gençlik, ülkü ocakları ve atatürkçü düşünce derneği üyelerinden oluşan gruplar bu kez "ya istiklal, ya ölüm" sloganı atacaklar... 30 Ağustos Zafer Bayramında Kuvayi Milliye ruhunu canlandırmak için biraraya geldiklerini iddia eden gruba CHP İstanbul Gençlik Kolları , 68'liler Vakfı, Ulusal Sanayici ve İşadamları Derneği de destek veriyor.. Bu benzeri görülmemiş koalisyon birlikteliklerini Ulusal Sağ ve Ulusal Sol'un yaklaşması olarak tanımlıyorlar.. Yarın ki buluşmada ortak noktaları ise türk askerinin Irak'a gönderilmemesi.. İstiklal caddesinde buluşarak Taksim Cumhuriyet Anıtına doğru "Mehmetçik coniye kalkan olamaz" sloganları ile yürülecek olan grup için İstanbul polisi de geniş güvenlik önlemleri alıyor."
Erdoğan Aktaş: Türkler ve özellikle Oğuz Türkleri arasında dünya hâkimiyetinin sembolü olarak ifadesini bulmuş bir mefhumdur kızılelma. Türklerin yaşadıkları bölgeye göre batı yönünde ulaşılması gereken bazen bir belde, bazen de bir ülkedeki taht veya mabet üzerinde parıldayan veya dünya hâkimiyetini temsil eden som altından yapılmış kızıl renkli altın bir yuvarlak ya da top olarak tanımlanıyor kızılelma... Bu nedenle. Birbirinden farkıl görüyşlerin biraraya gelip ulasl temelde yakınlık gösterilmesi de böyle adlandırıldı... Ülkü Ocakları Genel Başkan Yardımcısı Alişan Satılmış, Ankara stüdyomuzdan, İşçi Partisinin Gençlik Kolu olan Önce Gençliğin Başkanı Mehmet Perinçek stüdyomuzda, CHP Genel Başkanı ve Anayasa Mahkemesi eski Başkanı Yekta Güngör Özden telefon hattımızda olacak... Ancak önce yine telefon hattımızda olan bir başka isme, Galatasaray Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Ahmet İnsel'e dönüyoruz. Sayın Hocam, Birbirinden bu denli farklı grupların biraraya gelmesini eleştirenlerde oldu... Peki bu yakınlaşmayı politik olarak siz nasıl yorumluyorsunuz?
Ahmet İnsel: Bu yakınlaşmanın temelinde şiddetli milliyetçilik var. Yakınlaşmanın adımlarını atanlar daha Atatürkçü Düşünce Dernekleri Federasyonu çerçevesinde oluşan kişiler. Çünkü şunu hatırlatmak lazım ki, Ülkü Ocakları, ülkücü hareket zaten sürekli aynı milliyetçi çizgiyi sürdürerek varoldu, 1970'lerden beri... İşçi Partisi de 1970'lerin sonundan itibaren, yani İP'nin eski isimdeki varlıkları, 1970'lerden itibaren, hatta 1970'lerin sonundan hızlanan biçimde bir kah antiamerikancı, kah antisovyetçi, daha çok oportünist, duruma göre kendisine pozisyon açmaya çalışan bir çizgi izlemişti. Bugünkü dönüşüm döneminde kendilerini çok aşırı şiddetli milliyetçi bir çizgide ülkü ocaklarıyla beraber bulabilmeleri, bence aslında tarihi bir gelişmenin sonucudur. Çok şaşırılmaması gereken, varılması gereken noktaya varmıştır İP... Ve aydınlık hareketi. Atatürkçü düşünce dernekleri olarak organize olmuş çevreler de artık giderek muhafazakar, tutucu, gençlik açısından, Türkiye'deki dönüştürücü güçler açısından ve sosyalist sol açısından hiçbir cazibesi kalmayan bir fikriyatı bir Atatürkçülük, kendine özgü bir Atatürkçülük fikriyatını, otoriter bir siyaset fikriyatını, milliyetçi bir tınıyla birleştirerek aslında bir demokrasiye karşı otoriter cumhuriyet devletini koruma çizgisinde ülkü ocakları ve işçi partisiyle yanyana gelmiş durumdalar. Bu aslında Atatürkçü düşünce dernekleri veya genel Atatürkçü çizgi açısından asıl düşündürücü olması gereken bir cephe. Diğerleri açısından bence dediğim gibi tarihi olarak varolan bir yakınlaşmanın somutlaşması.
Erdoğan Aktaş: Sayın Hocam, çok teşekkür ediyorum. İP (İşçi Partisi) Öncü Gençlik Başkanı Mehmet Perinçek... Siz nasıl değerlendiriyorsunuz? Ciddi bir eleştiri de var. Bu kadar farklı gruplar ya da eskiden farklı olan gruplar için şimdi farklı eleştiriler de var, biraraya gelmesi ve buna Kızıl Elma isminin verilmesi daha çok ülkücü söylemlerine öykünen bir koalisyon olarak değerlendirilmesini nasıl yorumluyorsunuz?
Mehmet Perinçek: Bir defa şunu söylemek gerekiyor. Amerika'nın Türkiye'ye baskıları, tehditleri artık fiilayata döküldü, yani silaha döküldü. Süleymaniye'de 11 askerin askerin kafasına çuval geçirilmesi. Arkasından Türkmenlerin, Kerkük'te katledilmesi ve bunda Amerika'nın bizzat binbaşısının açıklayıp, biz yaptık, demesi, artık Türkiye'ye de bir mesajdır. Esas Türkiye'ye bir mesajdır. Artık tehditlerin silahlı bir şekilde fiiliyata geçildiğini rahat bir şekilde görüyoruz. Aynı Kurtuluş Savaşı yıllarında olduğu gibi artık önümüzde duran görev tek bir milleti birleştirmek, bunun en dinamik kuvveti olan gençliği birleştirmek, vatan savunmasında ya istiklal, ya ölüm sloganı altında birleştirmek kaçınılmaz hale gelmiştir. Eğer bunu yapmazsanız, eğer bunu sağlamazsınız... Çünkü düşman büyük... Eğer düşman büyükse, karşısında direnecek kuvvetlerin, göğüs gerecek kuvvetlerin de büyük olması gerekiyor. Şimdi Sayın hocamız, sırtında yumurta küfesi taşımıyor. Veya savaşanlar, Amerikan emperyalizmine karşı mücadele edenler en geniş cepheyi kurmak için uğraşıyorlar. Fakat, tribünde oturanlar ise sadece oturup, konuşmakla, bazı şeyleri eleştirmekle yetiniyor. Tabi burada şunu görmek lazım. Buna Kızıl Elma koalisyonu deniyor. Fakat esasında bu bir kuvayi milliye cephesidir. Aynı Kurtuluş Savaşında olduğu gibi bir kuvayi milliye cephesi oluşmaktadır. Bu daha da büyüyecektir. Ve vatan savunmasında Türk gençliği tamamen birleşecektir. Biz de bunun için çalışmalarımızı sürdüreceğiz.
Erdoğan Aktaş: Ankara'ya dönüyoruz. Ülkü Ocakları Genel Başkan Yardımcısı Alişan Satılmış, stodyü konuğumuz... Alişan Bey, siz, daha önceden çok daha farklı ortamlarda, asla yanyana gelmeyen grupların, sizin de içinde bulunduğu grupların biraraya gelmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Alişan Satılmış: Ben herşeyden önce şunu belirteyim. Sayın Hoca'nın ifadeleri Türk milliyetçiliği hareketinin, özel adına ülkücülerin tarihi süreç itibariyle ortaya koyduğu değerlendirmeleri, hoca, daha ziyade oportünist bir tavır olarak değerlendirmiştir. Tabi, hocanın ifadeleri daha ziyade Türkiye'deki bir patolojiyi ortaya koyuyor. Kendine aydın entelektüel diyen insanlar, alan çalışması yapmadan ya da bir takım sıfat ve tanımlamaları ifade ederken, o sıfat ve tanımlamaların belirlendiği sosyal ilişkilere değinmeden o sosyal ilişki zemininde herhangi bir çalışma ve gayret içerisinde bulunmadan kendi kafalarına göre teorik bir takım ilişkilendirme yaparak, Türkiye'de bir takım insanlara yönelik bir takım suçlamalar yapıyorlar. Daha ziyade hocanın tavrı, yani oportünist ifadesi bence aslında Türkiye'de, yıllardır farklı kavramlarla ilişkilendiren insanların bu kavramları atfedenlerle alakalı olduğunu da ortaya koymak gerekiyor. Hocanın ifadeleri tamamen faşizan bir ifadedir. Çünkü faşizm, tekelci, baskıcı, öznelci bir anlayışa sahiptir, baktığınız zaman. Dışa yönelik farklı bir anlamlandırmada bulunur. Türkiye'de Türk milliyetçileri, ülkücüler de ne yazık ki, işte hoca gibi zihniyet sahipleri tarafından hep böyle yüzü olmayan adam figüründe istediği nosyonla, istediği şekille, istediği tanımla, kavramla ifade edilmeye çalışılmıştır. Herşeyden önce ülkücü harekete yönelen bu oportünist tanımlamasını faşizan bir söylem sahibi olan Ahmet İnsel'e iade ediyorum.
Erdoğan Aktaş: Sağ ve sol kavramlarının bu kadar yakınlaşmasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Alişan Satılmış: Türkiye'de bir takım kavram garabeti burada da beliriyor. Biz, Türk miliyetçileri, ülkücüleri olarak kendimizi sağ veya sol kavram içerisinde değerlendirmiyoruz. Biz ülkücüyüz. Ülkücülük olarak da işte Türk ülkücüsü olduğumuz için de herşeyden önce Türk milletinin yarınlarını inşa etmede kendimize ait benimsediğimiz fikirler, stratejiler ve bu benimsenen fikirler ve stratejiler itibariyle oluşmuş bir takım tanımlar var. Bu tanımlar, bizim irademizin dışında da olabilir. Bizim irademizle de ilgili olabilir. Biz, herşeyden önce böyle sağ sol kavramı olarak değerlendirmiyoruz. Bu kavramların geçerlilik arzettiği yer zaman, soğuk savaş stratejisinin uygulandığı zamanlardır. Artık gelişen, değişen, dönüşen dünya dengeleri itibariyle baktığımız zaman siyasi hareketlerin de kendilerini ifade etmede, tanımlamada, neyse o doğrultuda bir ifade ortaya koymaları gerekiyor.
Erdoğan Aktaş: Siyasi anlamda belki dönem geçtiği için belki yeni ifadeler gerekiyorsa...
Alişan Satılmış: Dönem geçtiği için söylemiyoruz. Daha önceden de biz, kendimizi, ya sağ-sol gruplar içerisinde değerlendirmiyoruz. Böyle bir tasdikleme vardı, biz ülkücüyüz. Ülkücü hareketin mensupları olarak, yani geçmişte, bize Anadolu'da, Türkiye'de farklı ifade... Kah kimisi Türkeşçi dedi, kimisi sağcı dedi, kimisi faşist dedi. Faşizmi de sıradan soy faşistliğine falan dönüştürdü. Bunlar bizim kendi ifadelerimiz değil. Biz, kendi duruşumuzun ifadesi olarak şöyle bir çağrıda bulunuyoruz Türkiye'ye... Bizi tanımlamayın, bizi tanıyın. Tanımanız için bir takım sosyal ilişkiler içerisinde bulunmamız gerekir. Bu sosyal ilişkileri gerçekleştirmek için soğuk savaş döneminde oluşmuş komplekslerimizden arınmamız gerekiyor. Yani, doğrularda birleşme noktasında Türkiye'nin konjonktürü, durumu bugün neyi gerektirmişse o doğrultuda...
Erdoğan Aktaş: Bu söylediğiniz süreç özeleştirisiz olur mu?
Alişan Satılmış: Özeleştiri olgusuna bakış açısı itibariyle şöyle bir değerlendirme yapmak lazım. Özeleştiri benim anlayışıma ve mantığıma göre pek, kültürel formatımla uyuşmuyor. Çünkü özeleştiri beraberinde bir muhataplığı ortaya koydu. Oysa, kime özeleştiri yapacağız. Yani, üniversitede profesör olmuş hocanın, teorik bir takım kurgulamalarla, koskoca bir hareketi oportünist ilan etmesine mi, bunlara mı özeleştiri yapacağız. Yoksa Toktamış Ateş'in bu oluşmuş birlikteliği ayıplıyorum, demesi de ortada. Yani, özeleştiriyi kime yapacağız. Özeleştiri yapma noktasında bir muhataplık kurmamız gerekiyor.
Erdoğan Aktaş: Mehmet Perinçek, bu yakınlaşmanın ya da bu tip koalisyonun veya yarınki mitingin siyasal anlamdaki sonucu ne olur? Bu birliktelik farklı alanlarda devam eder mi?
Mehmet Perinçek: İlk başta şunu söylemek istiyorum. Türkiye'nin girdiği süreçte artık Türkiye'nin ulusal devleti olmak ya da olmamak ayrımında. Yani, Amerika'nın Türkiye üzerinde uyguladığı tehditler ve fiili baskılar, ya ulusal devletimize devam ederiz, ya da ulusla devlet ortadan kalkacak. Dolayısıyla, artık Türkiye'deki ayırımları sağ-sol olarak koymak da doğru değil. Artık Türkiye'de, bir takım gayrimilliler vardır, bunlar da çok azdır. Bunun karşısında milli olanlar vardır. Artık eksen bu şekilde, kutuplaşma bu şekilde oluşmuştur. Mesela, 'sol' içerisinde de gayrımilli unsurlar mevcuttur. Sağ içerisinde Tayyip Erdoğan'ın, AKP'nin başını çektiği gayrimilli unsurlar, memurlar mevcuttur. Fakat her iki kesim içerisinde de milli olan, yurtsever olan... Fikir ayrılıkları olacak. Mutlaka bunların olması da güzel bir tartışma da iyidir. Fakat bu milli unsurlar, gayri milli unsurlara karşı ve Amerikan emperyalizmine karşı birleşmek zorunda. Ve ülkesine yönelen bir tehdit olduğunda hemen birlik olup, ona cevap vermesi gerekiyor. Bizim mitingi değerlendirmemiz de bu şekildedir. Ve önümüzdeki dönemde bu birlikteliğin, bırakalım devam etmesini daha da büyüyerek devam etmesi gerekiyor ve böyle de olacak.
Erdoğan Aktaş: Alişan Bey, ortak slogan atılan bu tip birliktelikler, bu mitinglerin sonu siyasi anlamda ne olur, nereye varır?
Alişan Satılmış: Şimdi gelecek tasavvuruyla ilgili söyleyeceğimiz şeyleri, hangi referanslara dayandırıyoruz, buna bağlıdır. Birlikteliğin felsefi, kültürel temeli var. Bu felsefi, kültürel temel de işte T.C. devletinin bekası davası. Bu Türkiye Cumhuriyeti devletinin bekası davası konusunda hassasiyeti olan insanlar, tarihsel süreç itibariyle o sürecin mantığını kavradıkları zaman değer üretme açısından tükettikleri değerlerin ya da değerlerin sentezini oluşturma noktasında, ne gerekiyorsa onu yapacak. Önemli olan tabi, burada, şunu belirtmek gerekiyor. Ben, uzun süre cezaevlerinde yaşamış bir insanım. Oralarda da bir takım mantıklar vardı. Yani, birileri, bir şeyler değerlendirdiği zaman, işte, dün kavga ediyorlardı, dövüşüyorlardı, vuruyorlardı, diyorlar. Şimdi 1968'leri, Deniz Gezmiş'leri değerlendirdiğimiz zaman onların ilk çıkışlarını bakınız. Ülkücü hareketin antiemperyalist kimliğine bakınız. Biz, Türk milliyetçileri diye ifadeleri vardır, Deniz Gezmiş'lerin... Ama sonra ne yapmışlardır. Dış güçler işte bu ülkenin potansiyel enerjik gruplarının, bu ülkenin birleşmesine, bütünleşmesine, kalkınmasına katkıda bulunmak noktasındaki faaliyetlerini manipüle ederek, farklı alanlara kaydırarak, bir sağ sol kutuplaşması yaptırmışlardır. Aslında o zaman da Türk milliyetçileri, ülkücüler, antiemperyalist kimliklerini ortaya koymuşlardır. Yani, dış dünyaya, emperyalistlere karşı gerekli olan tavrı sergilemişlerdir. Fakat o zamanın sosyal şartları, belki bugün tanışma noktasında bir takım şeyleri gerçekleşmedi. Bugün ne mutlu değil mi, insanlar bir takım hassasiyetleri açısından birliktelik oluşturuyorsa... Türk aydınları, Türk entelektüelleri, Türk ufuk açıcıları... Bunlardan hoşnutluk duymaları gerekmiyor mu? Ama Türk aydınları, Türk entelektüelleri, Türk hukukçuları, kendilerine Türk demiyorlar gerçi ama beslendikleri değerler itibariyle baktığımız zaman bundan rahatsızlık duyuyorlar. Oysa, niye rahatsızlık duyuyorsun? Bu ülkenin insanlarını sağcı, solcu, şucu, bucu ayırmaktan ziyade, hep birlikte bütünleşmiş, birleşmiş, kalkınmış bir ülkenin potansiyel insanları olarak biraraya getirip, sevgiyi, hoşgörüyü, güzelliği bunlara vermemiz daha iyi olmaz mı? Değişen şartlarda, değişmemek intihardır. Ama neyin ne derece korunacağını bilmeyenler, neyin ne derece değiştirileceğini de bilmezler. İşte korunması gereken değerler, önce bizim varlığımızı anlamlandıran değerler. Önce varlığımıza yönelik bir tehdit var. Şimdi, o sonraki tartışmalar. Tartışmalardan korkmamak lazım. Yani, tanışmalardan korkmamak lazım. Biraraya gelmekten korkmamak lazım. Herkes biraraya gelsin.
Erdoğan Aktaş: Çok teşekkür ediyorum.
http://www.ntvmsnbc.com/news/231426.asp
deryatulga
11.07.07, 19:45
Doğu Perinçek
Vatan şimdi O'nu bağrına basarak...
Attila İlhan'ın son saptaması: 'Bir millet uyanıyor.' Hazırladığı diziye de bu adı vermişti.
Milletler kendiliklerinden uyanmazlar. Milletleri uyandıranlar vardır. Attila İlhan, milletini uyandıran, ateşleyen sahici yazardır, ve hepimizi milleti uyandırmaya, ayağa kal-dırmaya yönlendiren büyük düşünür! Namık Kemal neslindendir. Söz, onlarda bir işaret fişeği gibidir.
DİP DALGASININ KAŞİFİ VE RÜZGARCISI
O güçlü ve büyük akıntının, 'dip dalgasının' yazarıydı. Halkını, milletini ku-caklayan ve geleceğe taşıyan o büyük dalganın hem kaşiflerindendi, hem de rüzgarını yaratan ve pusulasını elinde tutan.
Karnından konuşan, sayıklayan şair değildir; halkının, milletinin şairi ve düşü-nürüdür. Sesi tarihin derinliklerinden gelir ve geleceğe uzanan büyük vâdide yankılanarak gider. Çünkü o ses, toplumun öncüsünün sesidir ve alabildiğine güzeldir.
Söz, onda bir yanardağın ağzından dökülen ateş gibidir. Bir yanardağ! Milletinin enerji birikimini bütün yakıcılığıyla, bütün coşkusuyla yeryüzüne döken bir volkan!
YERYÜZÜNE BASTIĞI TOPRAK
Eğer yeryüzüne basacaksan, ayakların dünyaya bir yerden basacak. İşte o dünyaya basabileceğimiz yer, çağımızda vatandır.
Attilâ İlhan'ın parolası vatandı; işareti namus! Ve aşk elbette. Attilâ İlhan, halkına ve vatanına ve insanlığa delice bir aşkla bağlıydı.
KENDİSİNİ TARİHİN BÜYÜK AKIŞI İÇİNDE TANIMLADI
Ayaklarını toprağa basanlar, daima zamanın büyük akıntısının içindedirler. O'nun hayatla bağını kuran büyük özelliği, kendisini ve yaratıcılığını, bireysel bir serüvenin yalnız-lığında değil, tarihin içinde, milletiyle ve büyük insanlıkla koyun koyuna tanımlaması ve üretmesidir.
Cemal Süreya, sürgündü; göçebeydi; Afrika'ya dahildi; Kadıköy vapurunda bile gezgindi;coğrafyaya geçen şairdi. Attilâ İlhan ise, tarihin doruklarından kopup gelen bir çığdır.
Attilâ İlhan için, bütün rüzgârlar tarihten alınır; bütün ateşler tarihin içinde bulunur, her şey ama her şey tarihin içindedir. Bu nedenle tarihe çalım atılamaz. Devrimcilik her zaman tarihseldir. Devrim tarihin içinde birikir ve tarihin içinde patlar.
Büyük yazarlar da bir volkan gibi tarihin içinde patlarlar; tarihin İçinden taşarlar. Büyük yazarı yaratan, tarihtir. Küçük yazar ise, tarihin dışındadır ve tarihe ihanet eder. Bir de kendisini piyasanın efendilerine sunan yazarlar bulunmaktadır. Onların tarihle ilişkileri, tari-hin içine pislemeleridir. Tıpkı sipariş edilen romandaki kuşun Atatürk heykeline pislemesi gibi. Bir yağmurluk eylemleri vardır. Attilâ İlhan'ın 'Edebiyatın Cim Boynerleri' diye tanım-ladığı o piyasa yazarlarıyla kavgası, aslında bir tarihe bağlılık ve erdem kavgasıdır. Tarihsel-lik, Attilâ İlhan'ın yazarlık tılsımıdır.
TÜRK DEVRİMİ'Nİ TARİHİN İÇİNE MEVZİLENDİRDİ
Düşünürlüğü ve yaratıcılığı, hem insanlık tarihinden, hem de ve sonuna kadar millî tarihin içinden kuvvet alır. İki yüzyıldır kapitalizm ve emperyalizmle savaşan bir milletiz biz! Arkada kalan iki yüzyılın her anında dünyanın efendileriyle göğüs göğüse çarpışıyoruz. Bunun bilincindedir.
Attilâ İlhan, bu nedenle Türk Devrimi'ni, bir yandan kendi toplumsal sürecimiz içinde yorumlarken, bir yandan da evrensel devrimci akım içindeki bağlantılarıyla anlamıştır. İlk Türk milliyetçilerinin çevremizdeki halkçılık cereyanından, sosyalist akımlardan beslenen düşün kaynaklarının ortaya konmasını hep coşkuyla karşılamış; Mustafa Kemal Paşa'nın başyazarlığını yaptığı Hakimiyeti Milliye yazılarındaki sosyalizm açılımını aylarca yazmış ve Kurtuluş Savaşımızın ideolojik kaynaklarının yeniden keşfedilip bilinçlere çıkarılması için bayrak açmıştır.
KEMALİST DEVRİM'İN GELECEKLE BAĞINI KURDU
Kemalist Devrim'i, kaynaklarına indiği için anlamıştır. Attilâ İlhan, Kemalist Devrim'in evrensel kaynağının yalnız büyük Fransız Devrimi'nde değil, aynı zamanda Sovyet Devrimi'nde olduğunu çok iyi saptamıştı. Bu nedenle Kemalist Devrim'i tarihin içinde taşlaş-mış bir hatıra olarak değil, geleceğe akıp giden dinamik bir olay olarak anlamıştır. Kemalist Devrim'in o kireçlenme dönemiyle savaşması, bir tarih yorumu değil, doğrudan doğruya gele-ceğimizi yaratmaya yönelik bir çabaydı.
Onu anlamayanlar, Kemalist Devrim'i anlamayanlardır ve Kemalist Devrim'i ta-mamlama görevine sarılmayanlardır. Dolayısıyla Kemalist Devrim'i kesintisiz olarak top-lumcu bir geleceğin büyük mirası olarak görmeyenlerdir. Yani sinsi ve açık Tanzimatçılar!
Attilâ İlhan, her zaman cephede görev yaptığı için, Kemalist Devrim'i en iyi anla-yan düşünürlerimiz arasındadır. Şunu kanıtlamıştır: Kemalist Devrim'i tamamlama ve ötesine geçme özlemiyle tutuşmak, Kemalist Devrim'i yerli yerine oturtmanın şartıdır. Kemalist Devrim mirasına sahip çıkmak için, Kemalist Devrim'i aşan bir programa sahip olmak gere-kir. Aynen Atatürk gibi.
Gazi Paşa, bütün büyük devrimciler gibi, 'arasız devrimlere' açılan bir ufku ve eyle-mi olduğu için, Atatürk olmuştu. Gazi'nin amacında, tarihin bir anına kazık çakmak gibi bir hurafe yoktur. Menzilini ucu açık olarak 'çağdaş uygarlık' diye tanımlaması, sınıfsız bir dünya özlemini vurgulaması, Atatürk'ü, kendi deyişiyle 'arasız devrimler' diyalektiğine bağlamıştı.
1904 yılında not defterine 'Evvela sosyalist olmalı, maddeyi anlamal& devrimler döneminin Batısı değil, emperyalizmin Batısı idi. Bu nedenle geleceği ve yeniyi değil, yıkımı ve çürümeyi temsil ediyordu. Artık insanlık adına ne olacaksa, doğudan doğacaktı. O nedenle Asya'lı olmak, Attilâ İlhan'da bir bir üstünlük tarifesiydi; bir umudun adresiydi ve büyük uygarlık köklerinden beslenmenin adıydı.
Asya'lı olmak, Attilâ İlhan'da yalnız geleceğin uygarlığı içinde öncü konumlara yerleşmek değil, aynı zamanda yaşamak için, soluk alabilmek için biricik siyasal seçenekti. Atlantik macerasında Kemalist Devrim'le kazandığı her şeyini kaybeden Türkiye, günümüz dünyasında Avrasya ittifakı içinde ayağa kalkabilir ve Kemalist Devrim'i tamamlayabilirdi. Türkiye'nin ufku Avrasya idi. Avrasya denince, Attilâ İlhan'ın gözleri ışıldıyordu. Avrasya seçeneğinin Türkiye'deki ve dünyadaki öncüleri içinde yer aldı.
DÜNYA GÖRÜŞÜ VE TUTARLILIĞI
Kurtuluş Savaşımızı destanlaştıranlar niçin Nâzım Hikmet'ler olmuştur? Kemalist Devrim'i en derin tarihselliğiyle niçin Attilâ İlhan'lar anlamıştır? Attilâ İlhan'ın parolası niçin vatandır, işareti niçin sapına kadar namustur? Bu milletin tarihinin en derinlerine niçin Attilâ İlhan'lar kök salmıştır? Bu milletin birikimine niçin onlar güvenmiş, niçin onlar o derinden gelen 'dip dalgasının' önünde durulamayacağını saptamış ve müjdelemişlerdir?
Bu soruların bir cevabı olması gerekir.
Bu soruların bir cevabı vardır. Keşke bu soruları onun sağlığında sorsaydım. Attilâ İlhan, bu soruların toplumun önüne konmasını isterdi.
Aslında soruları tek bir soruya indirecek olursak, Attilâ İlhan'ı bir tutarlılık, bir dün-ya görüşü olarak tanımlama sorusundan kaçmak ayıptır ve saygısızlıktır. Attilâ İlhan deyince, bazı ayrıksılar dışında, bir tutarlılık, bir sistem var; bir dünya görüşü var ve o dünya görüşüne yaslanan bir duruş var; bir eylem var. Evet, ne çıkar onlar üstünü kapamak isteseler de, Attilâ İlhan da, büyük şairimiz Nâzım Hikmet gibi Bilimsel Sosyalist idi.Yaratıcılığının ve sağlam mevzilenmesinin felsefî kaynağı buradadır.
O, emperyalizmin beşinci kolu olan bir sosyalizm sahtekârlığını değil, devrim yapan sosyalizmi savundu.
Bilimsel Sosyalizm, çağımızda milyonlarca insanı ayağa kaldırmış olan, geleceğin yaratılması eylemine seferber eden biricik ve rakipsiz dünya görüşüdür. En derin vatansever-liğin, halka ve insanlığa en sağlam bağlılığın, toplum için en yaratıcı fedakârlığın, bencilliğin ötesine geçmenin ve eğilmez bükülmez kişiliğin kaynağıdır; erdemli olmanın yoludur.
Tarihsel Materyalizm, Attilâ İlhan için çocuksu bir merakın, delice öğrenme tutku-sunun, yanlışlarına karşı son derece rahat bir nesnelliğin ve bilgi karşısında hazırola geçen alçak gönüllülüğün felsefi ateşleyicisidir. Hepimizin ağabeyi, büyüğü, hatta bazılarımızın de-desi çağında olmasına rağmen, öğrenmeye açıktı. Sabit fikirli ve saplantılı değildi. Gerçeğe
sevda derecesinde bir sadakat, her büyük yazar gibi onun da öne çıkan özelliğiydi. Erdemliydi.
Tutarlılığı içindeki ayrıksılara gelince, Türk tarihindeki Jakobenliği ile Rus yakın tarihine bakışındaki Jakoben karşıtlığı hemen akla geliyor. Mustafa Kemal'e bakan Attilâ İlhan ile Sultan Galiyef'e bakan Attilâ İlhan aynı yerde durmazlar.
CESURDU VE SAFINI AÇIKÇA BELİRLEMİŞTİ
Cesurdu. Gençliğinden beri hep cesur! Öncelikle büyük tarihsel akışın hak verdiği ve zafer vaat ettiği bir konumda olma bilincinden kuvvet alan bir cesarettir bu.
Dalgaların üzerinde yüzen çok köpükler vardır. Onlar bir fiskede balon gibi sönme-ye teşnedir. Hıyanet de bir köpük gibidir aslında. Attilâ İlhan ise, karşı konulamayan büyük dip dalgasının önündedir. Cesareti buradandır.
Milletinin yediği aşa sinsice ağu katan kahpe yazarlar vardır. Dünyanın büyük za-limlerine bağlandıkları halde, korkaktırlar. El hayinün hayifün! Attilâ İlhan ise, emekçi halkın ve milletinin yazarıdır. Baştan aşağı namustur.
Safını açıkça belirlemiştir her zaman.
Dünya ölçeğinde bakarsanız, Attilâ İlhan, emperyalizmin sol ayağı olan İkinci Enternasyonal'in yani Sosyal Demokrasinin değil, Üçüncü Enternasyonal'in safında olduğunu hep iftiharla vurgular.
Türkiye ölçeğinde bakarsanız, 1960'larda Mehmet Ali Aybar'ın Türkiye İşçi Partisi' ni desteklemiştir; 1995, 1999 ve 2003 seçimlerinde ve her fırsatta 'İşçi Partisi'nin başarısı için' kamuoyu önünde açık çağrılar yapmış; kendisini ortaya koymuştur.
'TÜRKÇÜ-DEVRİMCİ DİYALOĞU'
Attilâ İlhan, emperyalizme karşı bütün milleti birleştirecek çözümlerde de cesurdu ve öncüydü. 19. yüzyılın toplumcu-devrimci milliyetçileri ile 20. yüzyılın toplumcuları / soysalistleri arasındaki ortak kökleri ve ortak mevzilenmeyi hep işledi ve bugünlere taşımak için öncü savaş verdi.
O, Millici Cephe ihtiyacını ilk ortaya atanlardandı. Arslan Bulut'un 1997 yılında ya-yınlanan 'Doğu Perinçek ve Attilâ İlhan'la Röportajlar'ı ve 1998 yılında Kaynak Yayınları'nın çıkardığı 'Türkçü-Devrimci Diyaloğu' başlıklı kitabı bu açıdan yeniden okunmalı ve tartışıl-malıdır.
ABD emperyalizmi ve hempalarının 'Kızıl Elma' adını taktıkları Millîci Cephe, milletin ihtiyacı olduğu için önlenememiştir. Bunu çok iyi bilen Attilâ İlhan, Millîcilerin en son Lozan 2005'te omuz omuza eyleme geçmesini coşkuyla karşılamıştı. Mehmet Perinçek ile Lozan'dan sonra yaptıkları görüşmede ve son telefon konuşmalarımızda, milletin uya-nışından duyduğu mutluluktan içi içine sığmıyordu. Gittiği yerlerde, görüştüğü insanlarda, aldığı mektuplarda, dip dalgasının birleştirdiği o öncü tutumun ateşlediği hareketlenmeyi görüyordu. 'Bu sefer ciddi bir şeyler oluyor galiba' diyordu. Böyle bir dönemin Türkiye'de hiçbir zaman yaşanmadığını vurguluyordu. Yeni bir tarihsel sıçramanın eşiğine geliyorduk. Geleceğe içi dolu dolu bakıyordu.
'GÖZÜM ARKADA KALMAYACAK ÇÜNKÜ'
Birkaç ay önce rahatsızlık geçirdiğinde, doktorlar 'Devamlı dinlen, çok dolaşma' diyorlarmış. 'Artık doktorları dinlemeyeceğim, bu kadar sene yaşadım, yarın ölsem gözüm arkada kalmayacak' diyordu. 'İşte dip dalgası geliyor ya, volkanın patlayacağını görüyor ve biliyorum.'
Son telefon konuşmamızda, 'Mehmet Perinçek'e de söyledim' dedi, 'artık gözüm arkada kalmaz, onlar var.' Daha başka şeyler de söylemiş.
TOPRAK ARTIK DAHA BEREKETLİ
Attilâ İlhan, bu milletin tarihsel birikiminin içindedir artık, ama aynı zamanda bu milletin ve insanlığın yarınıdır da.
Büyük yaratıcılar, ölümlerinden sonra da yaratma eylemini sürdürürler. Attilâ İlhan'ı koynuna bıraktığımız o verimli toprağımız, artık daha zengindir. Toprağımız, Attilâ İlhan'la artık daha bereketlidir.
Bir daha Attilâ İlhan olmaz, buna koskoca bir millet, ne kadar üzülsek azdır. Yüreği-miz kan ağlasa, yeridir. Ama büyük yaratıcılarımızın, büyük tarihimizin mirasından yeni ve gür filizlenmeler olacaktır. Attilâ İlhan, o filizleri besleyen büyük toprağımızın, vatan topra-ğının kucağında her zaman vardır ve her zaman bizimdir. Vatan şimdi onu bağrına basarak, daha çok vatan olmuştur.
Haklisiniz! :)
Hz Muhammed öldükten sonra, 1400 seneden beri, islamin gercek fikri, iktidar savaslari arasinda kayboldu!
Günümüzde de devam eden bu iktidar savasinin, Türkiyeyle de dolayli bir sekilde - alevi, sünnü - alakasi var.
Fakat, benim anlatmak istedigim ideoloji bu degildi!
Ben, Müslüman Türkler denildigi ve bu sekilde türklerin % 99 ü ima edildigi zaman, geride kalanlari yok sayan, bir ideolojiden bahsetmek istemistim.
Önce türkmüsün???? yoksa müslümanmi ??? sorusuna... Hic düsünmeden >> Önce Müslümanim! << diye cevap veren, ve türk olmanin en büyük sartini müslümanlikta bulan, bir zihiniyetten bahsetmistim. Müslüman olmayan türkleri, Türk saymayan... ve bu insanlari yok etmeye calisan milliyetciligi, kastetmistim.
Hiristiyan veya alevi olan bir türkün, türklügünden süphelenmek... redetmek.
Veya ne bileyim. Kürt asilli bir bir vatandasin, türklügü kabul ettigini ispat ettigi halde, süpheyle yaklasmak,
örnekleri sonsuza kadar uzatmak mümkün.
Fakat, genel olarak, bu sekilde düsünmenin, Atatürkcü bir düsünceye aykiri oldugunu söylemek mümkün.
Hele milliyetcilikle, alakasi bile yok!
Ne demistik?? ayni cografya icinde yasayan insanlari, hic bir ayirim yapmadan seven insanlara Milliyetci demistik demi??
Milliyetciligi tehlikeli yapan ve hesaplanmasi imkansiz olan sey... milliyetci olan bir insanin, bir sonraki atacagi adimdir.
Bu insan - yanlis bir sekilde yönlendirildigi takdirde -, kendisini diger insanlardan daha üstün görerek, Irkci olabilir. veya ileriye dogru bir adim daha atarak, Fasist olabilir.
Fasistlik ise, En kisa anlamda, savas istemektir... ve savas(lar) bir insanin basina gelebilecek en kötü seydir!
Selamlar
deryatulga
12.07.07, 12:12
'Türk Baasçılığı'
Nuray Mert
12/07/2007 (2452 kişi okudu)
Bu terim, Zaman gazetesinde yayımlanan iki yazının başlığı olarak dikkatimi çekti. Birincisi, Mücahid Bilici imzasıyla yayımlanan 'Türkiye için yeni tehdidin adı: Baasçılık' (15 Haziran 2007). İkincisi, Mümtazer Türköne'nin dün yayımlanan (11 Temmuz 2007) 'Türk Baasçılığının yeni sentez arayışları' başlıklı yazısı.
Önce bu terimi çok yadırgadığımı ifade etmek isterim. Dahası, Mümtazer Türköne gibi, yakın dönem düşünce tarihimiz üzerine değerli çalışmaları olan bir ismin bu terimi, kolayca kullanmasını daha da yadırgatıcı buldum. Daha önce birçok konuda yazdığım gibi, bu konunun da, gazete köşe yazısının sınırlı alanı içinde tartışılmasının çok zor olduğunu hemen belirteyim. Ancak bir başlangıç olarak, birkaç söz söylemek mümkün.
Bu terimi yadırgadım, çünkü tartışma konusu olan Kemalizm veya daha doğrusu Kemalizm'in bugün geldiği nokta veya Türköne'nin doğrudan muhatap aldığı İlhan Selçuk gibi, dar bir çevrenin Kemalizm'i algılayış biçimi bile olsa, Kemalizm ve Baasçılık arasında bu kadar kestirme bir özdeşlik kurmanın yanıltıcı olduğunu düşünüyorum. Kemalizm ve Baas ideolojisi arasında tarihsel denklik ve çok benzerlik olduğu kesin. Bu konuda rahatlıkla akademik bir çalışma ve tartışma yapılabilir. Sadece akademik de değil, daha geniş bir düşünce tartışması da yapılabilir, ama konunun hakkını vermek suretiyle. Söz konusu yazılarda ise, Türkiye'de son dönemde yaşanan siyasi tartışmalar çerçevesinde hızlı ve kestirmeci bir benzetme üzerinden gidildiğini düşünüyorum.
Baasçılık bildiğiniz gibi, Arap dünyasında bağımsızlık döneminde hâkim olmuş, modernleşme ve bağımsızlaşma sürecini yarı askeri bir otoriter sistemle topluma hâkim kılmaya çalışan bir ideoloji. Kemalizm'le bu açıdan benzeşiyor, ancak Türkiye'de, siyasi sürecin ve hatta Kemalizm'in seyri ile Baasçılığın seyri çok farklı oldu. Hoş, Arap dünyasında da Baasçılığın seyri, her ülkede farklı oldu, o da ayrı konu. Amacımız, Türkiye'deki siyasi süreci hakkıyla anlamak ve tartışmak ise, bu noktaya önem vermek gerekir. Yok, maksat karşı taraf olarak gördüğümüz bir çevreyi veya söylemi kısa yoldan karalamak ise o başka.
Hemen söyleyeyim, şu anda Türkiye'de yaşanan bir 'Baasçı tehdit'ten bahsetmek için ya Baasçılığı, ya Türkiye'yi ya da her ikisini de hiç bilmemek gerekir. Kemalizm'i tartışmaya veya tartışmaya devam etmeye gerçekten ihtiyacımız var, ama bunu doğru dürüst yapmak şartıyla.
Şu anda Türkiye'de siyasi-toplumsal çevreler açısından, Kemalizm'in birçok açılımından modernleşmeciliğe itiraz eden olmadığını görüyoruz. Kemalizm'in üniter ulus-devlet modeline kısmen itiraz liberallerden, toptan itiraz Kürt muhalefetinden geliyor. Diğer taraftan, İslamcı muhalefet, laiklik açılımına toptan itirazdan vazgeçti, sağ-muhafazakâr çevrenin kısmi itirazı ile bütünleşti. Bunların hepsini açıkça konuşmaktan kaçmamak lazım, düşünce ve ifade özgürlüğünü bunun için istiyoruz.
Diğer taraftan, Kemalizm'i, hiçbir esnekliğe tahammül etmeksizin algılayan dar bir çevre var. Bu çevre, sağ-muhafazakâraların iddia ettiği gibi, seçkin (elit) bir çevre değil. Bu iddiada bulunmak için Türkiye'de yaşananan ekonomik-sosyoljik süreçleri görmemek gerekir. Bu süreçler sonucu, Kemalizm'in katı versiyonuna sahip çıkan çevre, orta ve hatta zaman zaman alt-orta sınıfın bir kesimine denk düşüyor.
'Yok, işler öyle değil, bu kesim sınıfsal olarak orta sınıf olmuş olabilir, ama resmi ideolojiye sahip çıkmak dolayısıyla, siyasi iktidara sahip' diyorsanız, orada işler biraz karışır. Zira, resmi ideoloji laiklik ve ulus-devlet konusunda, Kemalist dar çevrenin özlemleriyle örtüşen yapısını koruyor, ancak mesele ekonomik devletçilik ve hatta sosyal devlet konusunda yollar çoktan ayrılmış durumda.
Türkiye'de mevcut sınıflarla, siyasi çevreler, bunların devlet ve resmi ideoloji ile ilişkisi son derece karmaşık bir tablo teşkil ediyor. Askeri bürokrasinin bu tablo içindeki konumunu da, tartışmak zorundayız. Ancak, bir konuda kafa karışıklığına veya kafa karıştırmaya bir an önce son vermekte fayda var.
Şu anda siyasi tartışma, sağ-muhafazakâr ve liberallerin iddia ettiği gibi, asker-sivil devlet ve onun etrafında kümelenmiş seçkin bir sınıf ile onun karşısında geniş halk kesimlerini temsil eden siyasi bir hareket veya ittifak arasında yaşanmıyor.
Olayı böyle resmetmeye çalışmak kadar yanıltıcı bir şey olamaz. Burada da durmayıp, 'Türk Baasçılığı' gibi terimler üzerinden tartışmaya çalışmak durumu daha da içinden çıkılmaz hale getiriyor.
Dahası bu terimi tedavüle sokan arkadaşlara, ABD dış politikasının, Ortadoğu'daki gerçek tabloyu karartarak, saldırganlığına kılıf olarak 'Baasçılığı' parmağına sardığını, 'Baasçılık' teriminin Ortadoğu politikasında kazandığı yeni kullanım değerini hatırlatmak isterim.
deryatulga
12.07.07, 16:17
Türk milliyetçiliği ayrıştırmaz, birleştirir
Sayı: 657 - 09.07.2007 | Fatih Uğur -
Türk milliyetçiliği üzerine yaptığı sayısız çalışmayla sık sık adından söz ettiren yazar Nevzat Kösoğlu’na göre, milliyetçiliğin iki fonksiyonu var. Biri birleştirir diğeri ayrıştırır. Kösoğlu, ulusalcılığı ikinci kategoride sayıyor.
‘Ziya Gökalp, bir mikrop var ki, yıllardır Osmanlı’yı parçalıyor; adı milliyetçilik. Şimdi o mikrobu alıp İslam’ın lehine kullanma sırası bize geldi, diyordu bir asır önce. Milliyetçiliğin iki fonksiyonu var, biri birleştirir, biri ayrıştırır. Osmanlı parçalanmadan önce çıkan hastalık ayrıştırıcılıktı. Ancak devletin son dönemindeki milliyetçilik; ki adı Türk milliyetçiliğidir, Anadolu’dan başlayarak etrafındakileri birleştiren bir beton vazifesi gördü. Bugün siyasi argümanların içinde boğulmuş bir milliyetçilik tanımıyla Anadolu halkının ayrıştırılması için sanki yeniden aynı oyun sahneleniyor. Kimileri milliyetçilik dese de bu yeni taktiğin adı ulusalcılık. Müspet milliyetçilik gitmiş, yerini adeta kuşkulara, komplolara, düşmanlıktan türeyen korkulara teslim olmuş bir garip milliyetçiliğe bırakmış. Adında ‘milliyetçilik’ olan siyasi yapılarda bile bir garip ayrılık havası esiyor.’
MHP-CHP YAKINLAŞMASI TEHLİKELİ
Başkentte, Ötüken Ankara Yayın Temsilciliğinde bu ve benzer değerlendirmeleri işitiyoruz yazar Nevzat Kösoğlu’ndan. Yıllarını Türk milliyetçiliği çalışmalarına adamış; merhum Alparslan Türkeş döneminde MHP Genel Sekreter yardımcılığı yapmış; yaşantısıyla, kalemiyle Türk milliyetçiliğinin fikir babalığını yürüten isimlerden biri o. MHP Erzurum eski Milletvekili. Güncel siyasetle, meydanlardaki milliyetçilik tartışmalarıyla ilgilenmiyorum dese de yaptığı tahlillerle yaşadıklarımızı bir çırpıda özetleyiveriyor. MHP-CHP yakınlaşmasını tehlikeli buluyor. Sandıkta CHP-MHP’nin iktidar oluşturacak güce ulaşacağına inanmıyor. Siyasetteki kuralsızlıktan, ölçüsüzlükten ve günübirlik havasından da rahatsız. Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın MHP eleştirilerinde haklı olsa bile, kırıcı olmamasını istiyor. MHP-AKP çekişmesinin millete de her iki partiye de yaramayacağına inanıyor. Ulusalcıların sorununu, milli-manevi değerlerden mahrumiyet olarak nitelendiriyor. Milliyetçiliğin, Türk-İslam ülküsünden, vatan millet, din, İslam ve iman anlayışından ayrı düşünülemeyeceğini ileri sürüyor.
-Sağ sol, iktidar muhalefet her siyasi partide bir milliyetçilik söylemi var. Türkiye’de milliyetçilik hangi zeminde yükseliyor?
Eğer bu boyutlarda bir milliyetçilik gelişmesi varsa, bu, cemiyetimizin sağlığına kavuştuğunun güzel bir işareti olarak değerlendirilmeli. Doğal olan, bu devletin vatandaşı olan, Türk toplumu içinde yaşayan herkesin milliyetçi olması. Çünkü milliyetçilik, bir toplum mensubiyeti duygusu ve şuurudur. İbn Haldun’un ifadesiyle, bir mensubiyet asabiyesidir. Bu ülkede yaşayan insanlar, bu kültür ve çevre içinde sosyalleşip, eğitimlerini alıp, kişilik ve kimlik kazandıklarına göre, bu toplum ve kültüre mensubiyet duygusu taşımaları doğal olandır. Milliyetçiliğin insanî, doğal ve zorunlu olan boyutu budur; içinde yetiştiğim ve yaşadığım toplumu, başka toplumlardan daha çok severim, onun için fedakârlık yaparım, onun fertleriyle dayanışma içinde olurum. Müslüman’ım, anamın dilini severim, türkülerimi söylerim, ayran içer, çiğ köfte yerim, kilimlerimize hayranım, Selimiye’yi dünyaya değişmem. Ve, bu değerleri daha da yüceltmek için elimden geleni yaparım. Görüldüğü gibi, ben hızlı bir milliyetçiyim.
-Peki, nedir Türk milliyetçiliği?
Milliyetçilik bir duruştur, milletinden yana olmak, milleti için milletine göre düşünmek ve eylemek. Doğal olanı budur. Batılı toplumlarda genel çizgileriyle bu anlayış egemendir ve tartışılmayan bir millî tavır, devlet hayatında da sivil toplumda da bireylerin hayatında da hâkim renktir. Batılı toplumlarda özellikle günümüz Avrupa’sında milliyetçilik kelimesinin yüksek sesle söylenmesinden hoşlanmazlar; çünkü milliyetçiliğin iki hastalıklı tezahürü olan Nazizm ve faşizmi kendi kültürleri üretmiş, bunun bedelini pek ağır bir şekilde ödemişlerdir. Bir daha da anmak istemezler. Son yıllarda Avrupa toplumlarında milliyetçi söylemlerin siyasi gelişmeleri etkileyecek boyutlarda yeniden açığa çıkması, özel olarak yaşadıkları ‘yabancılar’ sorununa farklı bakış ve çözüm üretme isteklerinden doğdu.
-Avrupa’da yaşananlar gibi, Türkiye’de de milliyetçilikten bir sapma mı oldu öyleyse?
Evet, doğal olan milliyetçilikten sapmalar olmuştur. Bunun temeli Batılılaşma konusundaki tutum farklılıklarına dayanır. Osmanlı’nın son dönemi, Cumhuriyetin kuruluş yıllarına kadar da uzanır. O günlerde duygusal çerçevede hemen herkes milliyetçi idi; ama Avrupalılaşma konusunda farklı anlayışlara sahiptiler. Ziya Gökalp ve Mehmet Akif çizgisini izleyenler, en kısa ifadesiyle kültürde millî, medeniyette Avrupalı olmayı savunuyorlardı; yani Avrupa’nın ilim ve tekniğini almakla yetinmemiz gerektiğini düşünüyorlardı. Bir başka kesim ise, bütünüyle Avrupa kültürünü kabullenmemiz gerektiğini düşünüyordu. Cumhuriyete ikinci düşünce egemen oldu; müzikten mimariye, manevi hayattan değerlerimize kadar bütün hayat tarzımızla bizi Avrupalılaştırmaya zorladı. Esasen halk ile okumuşlarımız arasında beliren çizgi, giderek bir yarılma yahut kopmaya dönüştü. Yine en kısa ifadesiyle, milliyetçiler Türk kültürünün, halka dönük, özgün üslup ve değerleri üzerinde geliştirilmesini savunurken, devrimciler Avrupa kültür ve hayat tarzını taklide yöneldi. Bu ayrışma siyasi hayatımıza da yansıdı ve milliyetçilik, siyasi bir söylem olarak etkinlik kazandı. Soğuk Savaş dönemi, bu ayrışmaya bir de Rus emperyalizmine karşı mücadeleyi ekleyince yarılma sıcak çatışmalara kadar geldi.
MEYDANLARDAKİ SİYASİ ÜSLUP ÇOK SIĞ
-Türk milliyetçiliği şimdi hangi safhada?
Şimdi, çözümlemesine girmeyeceğimiz bir sürecin ardından, toplum normalleşiyor. Bu bayrağın altında yaşayan herkes, millî bir duruşu doğal bir tavır olarak algılıyor. Siyasi partiler, milliyetçiliğin hiçbir kesimin inhisarında olmadığını doğrudan yahut dolaylı biçimde seslendiriyor. Eğer, millî meseleler hakkındaki çözüm farklılıklarını mübalağa etmezsek ve millî meseleleri iç politikanın ucuz malzemeleri olarak harcamazsak, milletimiz olması gerekene hızla ulaşacak. Buna inanıyorum.
-Meydanlardaki Türk milliyetçiliği söylemini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Seçim meydanlarındaki söylemleri kastediyorsanız; değerlendirecek kadar ilgilenmediğimi söylemek zorundayım. Ancak, siyasî üslupların son derece sığ oluşundan ürküyorum. Milletimizin bu düzeyde bir siyasî mücadeleyi hak etmediğini biliyorum, siyasetçi arkadaşlarımızın daha dikkatli ve hazırlıklı olmalarını diliyorum. Ancak son yıllarda, özellikle uluslararası ilişkilerde fakat onunla sınırlı kalmayan bir şekilde komplo teorileri üretiliyor ve bunlara dayalı düşmanlıklar geliştiriliyor. Bütün bu süreçler de milliyetçilik duygusuna dayandırılarak düşmanlıklar milliyetçilik olarak sunuluyor.
Bu komplo teorilerinin, manevi bünyesi sarsılmış toplumları tahrik etmek ve yönlendirmek için çeşitli istihbarat örgütleri tarafından üretilip yayıldığı ortada. Çünkü, kendi millî değerleri, ölçüleri, bakış açıları sarsılmış, tek kelimeyle kıblesi şaşmış, imanı zaafa uğramış toplumları ajite etmek de, yönlendirmek de kolaydır. Dünyayı kendi gözüyle gören, kendi ölçüleriyle değerlendiren, kendine güveni olan toplumlar kolay kolay etki altına alınamazlar.
-Düşmanlıkları milliyetçilik olarak kullanan komplolar ne tür zararlara yol açıyor?
Burada iki nokta önemli. Komplo teorilerinin yaygınlaşmasından önceki dönemlerde propaganda vardı ve beyazından karasına kadar çeşitleri vardı. Muhtemelen şimdi de böyledir. Ancak asıl ilgilendiğimiz nokta şurası: Bu teoriler genellikle milletimizi/devletimizi, musalla taşındaki meyyit gibi büyük ve karanlık güç merkezlerinin elinde bırakıyor; her şeyi onlar düzenliyor, onlar olduruyor. Biz bir kukla bile değiliz... Allah korusun, bunlara inanan bir millette, bırakın yaratıcı hamleleri, yaşama gücü kalır mı? Ört ki ölem, demez mi? Ümidini ve kendine güvenini kaybeden bir insandan/toplumdan ne bekleyebilirsiniz?
Özellikle Türk milliyetçileri, millî şuuru tehlikeler karşısında uyanık tutmakla, milleti manen öldürmek arasındaki farkı nasıl görmezler? Bu uyarıyı, tüm yurt sathında yankılanacak ölçüde siyasî partilerimize yapmak isterdim: Siyasî eleştiri milletin imanını ve ümidini öldürmek değildir! Hem biz, "Ayağın taşa takıldıysa, önce içine bak." diyen bir kültürün mirasçılarıyız. Yıkılışımız da, yükselişimiz de bizden başlar; bunu nasıl unuturuz! Halbuki komplo teorileri dikkatlerimizi sürekli, dışarıdaki, çoğu zaman da belirsiz bir düşmana çekerek kendimizle hiçbir hesaplaşma fırsatı tanımıyor. Kurtuluşumuz da, batışımız da dış güçlerin elindedir; bize ne bir sorumluluk, ne de bir yükümlülük düşmektedir... Böyle bir şey olur mu?
-Milliyetçiliğimiz bir düşmanlık üstüne kurgulanıyor diyorsunuz yani…
Önemli bir nokta. Türk milliyetçiliği, moda tabirle, ötekine düşmanlık üzerinde gelişmemiştir; imparatorluk sonrası yalnızlığında, kendi kimliğini idrak ve kendi kültürüne bağlanma şeklinde doğmuştur. Millî kimliklerin ötekine düşmanlıkla kavrandığı milliyetçilikler Avrupalıdır. Alman milliyetçiliğinin Fransız düşmanlığı ile beslendiğini görmek için Alman millî romantik edebiyatına göz atmak yeterli. Bizim tarihî düşmanımız Rusya’dır; ona düşmanlık içeren bir iki şiirden başka bir şey bulamazsınız. Biz Rum’a, Bulgar’a, Sırp’a, Ermeni’ye düşmanlık etmedik; çünkü onlar bizim imparatorluğumuzun reayası idi. Ve dünya görüşümüz, hukuk sistemimiz herhangi bir düşmanlığa izin vermiyordu. Onlar kimliklerini Türk düşmanlığı üzerine kurdularsa bile, biz düşmanlık edemedik, çünkü devletin sahib-i aslîsi bizdik, devleti ayakta tutmanın sorumluluğunu taşıyorduk. Gökalp’i, Yahya Kemal’i, Dündar Taşer’i yahut Erol Güngör’ü okuyanlar bunu pekâlâ bilir. Öyleyse, her türlü düşmanlık telkinini çok ihtiyatla karşılamak zorundayız ve milliyetçiliğimizi sevgi, dostluk, güven, dayanışma gibi olumlu duygular üzerinde geliştirmeliyiz.
-Son dönemlerde ulusalcılık ile milliyetçilik yan yana anılır oldu; nedir farkları? Bu yakınlaşma bir tehlike mi?
Ellerinde kızıl bayraklar ve dillerinde Marksist amentülerle 1980 öncesinin acı zamanlarını yaşatanların, hiç değilse bir kesiminin şimdi Türk bayrakları ve milliyetçi sloganlarla sokaklarda olması sevinilecek bir gelişme (gülümsüyor). Demek ki, Sovyetlerin dağılmasından sonra Rus propagandasının kalkmasıyla, bu insanlarımızdaki çıplak milliyetçilik duygusu ortaya çıkmış. Ancak bu duygunun var oluş hedeflerine yönelmesi yahut yeni bir propaganda gücü tarafından kendi hedeflerine uygun kullanılması gibi bir sorunu var.
ULUSALCILAR DİN KONUSUNDA ÇOK BOŞ GİBİLER
-Nedir bu sorun?
Ulusalcıların, milliyetçiliğin kültürel muhtevasıyla yeterince ilgili olduklarını söylemek zor; hele din konusunda tamamen boş gibidirler. Bu onların geçmiş birikim farklılığı ve noksanlığından doğuyor. Yine, muhtemelen geçmiş birikim ve ruhî alışkanlıklarının bir sonucu olarak, bütün söylemlerinin siyaset üzerine kurulu olduğunu görüyoruz. Bu siyasetin de, ABD ve AB düşmanlığı temeline oturması, üzerinde durulması gereken bir özellik. Bu tutum, yani ABD ve AB düşmanlığı ve iç politika tercihleri -AKP karşıtlığı- bir kısım milliyetçilerle bu kesimi bazı ortak tavırlarda birleştiriyor. Bunlar yüzeysel birliktelikler ve hemen hepsi iç politika çıkarlarına dönük.
Sonuçta, milliyetçiliğin kültürel muhtevası ile yeterince tanışamamış yahut bağdaşamamış ulusalcıların, ulusalcılıklarının bir ‘alet’e dönüşmemesi için almaları gereken çok mesafe var. İç politikamız, sergilenen çirkin üsluplardan kurtuldukça ve milliyetçiliğin politik bir "vasıta" değil, bütün politik söylemlerin emrinde olması gereken bir tutum olduğu anlaşıldıkça, bunun da kolaylaşacağını umuyorum.
-Milliyetçiliği bu yanlışlıktan kurtarmanın yolu ne peki?
Önce kolay çözüm olmadığını, formül çözümlerin tamamının aldatıcı olduğunu söylemeliyiz. Siyasî hayatımızdaki sıkıntıların çözümü, demokratik ahlâkın sindirilmesi, egemen kılınması ile mümkündür. Her toplumsal kurumun, onu başarıya götüren bir zihniyet ve ahlâkı vardır. Despot bir zihniyetin demokrasi denemesi, Ortadoğu’daki görüntülere yol açar. Bu açıdan Türk demokrasisine baktığımız zaman, ne yazık ki övünç duyamıyorum; demokratik ahlâk oturmuş değil. Önce ordu, iki yüz yıllık alışkanlığından sıyrılarak kışlasına, görev alanına çekilmelidir. Hiçbir subay, benden daha vatanperver olduğunu, memleketimin meselelerini benden daha iyi bildiğini söyleyemez. Söylerse, iyi bir asker değil demektir. Ordu mensupları sloganları aşıp, biraz tarihle ilgilenmelidirler, o zaman yüz yıl önceki Meşrutiyet senaryolarını, -hem de her şeyiyle aynen- yeniden oynamaya çalıştıklarını görerek, belki yeniden düşünme gereği duyabileceklerdir. Yine o zaman, halkıyla yeniden bütünleşmenin imkânlarını arayabilirler.
SİYASETTE SÖZ ÖLÇÜLÜ KULLANILMALI
-En başa dönersek siyasette milliyetçiliğin yaygın söylem haline gelmesi ne anlama geliyor o zaman?
Sivil siyasetçiler için, milliyetçiliğin yaygın bir söylem haline gelmesi, bir çözüme gidişin işareti sayılabilir. Milliyetçiliğin gerçek ve doğal bir şuur haline gelmesi büyük bir aşama olur. Böylece, particiliğin üstünde millet ve devlet gibi değerlerin olduğu, hak kavramının lekelenmemesi gerektiği gibi hususlar siyasî öncelikler arasına girebilir. Ayrıca, ihanet, satılmışlık gibi çirkin sözler ortadan kalkabilir. Siyasette, söz yeniden ölçülü kullanılan bir değer haline getirilmelidir. Ağzı olan, ağzından çıktığı gibi konuşmamalı, söylediklerinin bir bağlayıcılığı olduğunu düşünmelidir. Buna önce günümüz liderleri sadık kalmalıdır. Böylece, Demirel’den kalma kim ne verirse beş fazlasını veririm üslubundan çıkılabilir. Siyaset de böylece itibar ve güven kazanabilir.
AKSİYON - HAFTALIK HABER DERGİSİ - www.aksiyon.com.tr
Bazen, yanildigimi düsünüyorum.
Genel olarak, bütün milliyetci akimlara karsi oldugum icin, kendimi diger insanlardan daha gelismis olarak görüyorum
Ama!
Ya yaniliyorsam??
Ya benim ülkem, daha az gelismis insanlarin istilasina ugrarsa! O zaman ben istilacilardan ne kadar üstün olursam olayim -kimin umurunda - yok olmak zorundayim.
Kursunlarla parcalanmis - veya, Cenaze tabutuna sarilmis - türk bayragini gören insanlar "neden" acilarini unutuyorlar... Bir araya geliyorlar... ASLINDA, birilerinin cikarlarina alet oluyorlar. Ama olsun! Bu hissi tanimayan bir millet, belki diger milletlerden daha aydindir... fakat en sonunda yok olmaya mahkumdur
Globellesen bir dünyada, milliyetci olmak, aptalliktan baska bir sey degil(mis) gibi gözüküyor... yani baska ülkeleri istila edebilmek icin, savas yapmak zorunda degiliz artik! Parayi basip, O ülkeyi satin alabiliriz... Canimiz bir kadina tecavüz etmek istediginde, bunu zorla degil, parayla yapabiliz! Cocuklara tecavüz etmek isteyenlerin ... ucaga atlayip taylad a gitmek imkanlari var, artik.
Evet! satilan ve satin alinabilen bir dünyada yasiyoruz!.. Her seyin bir fiati var! herkes satilik! serbest pazar!
Pazari kontrol etmek, imkansiz hale gelmis.
Artik pazar, insanlari kontrol ediyor... Politikacilar bile, bu pazarin esiri olmuslar.
Neden bu duruma gelindigini anlatmak icin, yüzlerce kitap yazabilirim. Fakat bu nedeni bir cümleylede anlatabilirim... Tek sebep, insanlarin paraya olan güvenleri...
kildan ince bir güven, yüzünden böyle yasiyoruz... AMA, ya bu güven günün birinde ortadan kalkarsa!! Ya insanlar günün birinde ASLINDA hicbir degeri olmayan kagirt parcalari icin, kendilerini parcaladiklarini farkederlerse???
O zaman ne olur biliyormusunuz??
Evet! O zaman, milletini ölmek pahasina mudafa etmek isteyen insanlara muhtac oluruz.
Evet! su anda söz konusu degil! Ama olaylar, böyle de gelisebilir.
selamlar
evet, para denen elkiri ile bir cok umulmadik seyler satin alinabiliyor.....
maalesef.....
türk milletin de bir söylem vardir.....
hani derler ya, "herseyimizi satin aldilar bir namusumuz kaldi" diye... "utanmazsalar onuda satin almak isteyecekler"......
iste o güzel ülkemde öyle insanlar var ki,devletin ve o yüce milletin bölünmez bütünlügünü "NAMUS" olarak görüyor.....
cebinde belki cigara parasi olmaz,cocuguna bayramlar da bir cift ayakkabayi alamaz.......
ama bu insanlar, "NAMUS" larini asla satmaz.....
böyle insanlar var oldukca da,bu ülkeyi kim cesaret edip de satmaya veya satin almaya kalkar?:naugthy:
arkadasim bu "NAMUS" meselesidir............
Evet olayi böylede görmek mümkün! Fakat, O zaman, Namusun ne oldugunu ve milliyetcilikle herhangi bir alakasi olup olmadigini, arastirmamiz gerekiyor.
Namus ne???
Namusun yüzlerce tarifi var... fakat namusun - patenti bende olan - gercek tarifi, SINIRDIR. Her insanin mudafa etmek istedigi, hatta, mudafa etmek zorunda oldugu, kendisine ait olan alana, Namus denilir.
Tamam, günümüzde bu namus koruma görevinini devlet üstleniyor ve kanunlar ve polisler sayesinde uyguluyor. Ama gelin biz devletin henüz ulasamadigi yerlere - mesela, beyinlerimizin icine - gidelim.
icinde yasadigim toplum, bana, icinde özgür olarak yasadigim serbest bir alan veriyor... fakat bu alani koruma görevini üstlenmiyor... Bu görev sadece bana ait.
Bu sInIr - her sInIr gibi - icerden ve disaridan ihlal edilebiliyor...
Böyle bir durumda, icinde yasadigim toplum benim davranisima orantili olarak, ya bana verdigi serbest alani geri alarak (veya azaltarak) beni cezalandiriyor... yada, benim sInIrlarimi genisleterek beni müfakatlandiriyor.
Yani birileri, benim aile fertlerime hakaret ederse Hatta kaba kuvvet kullandigi halde ben sessiz kaliyorsam, Toplum beni disliyarak, Orada hayatta kalabilmek imkanlarimi elimden aliyor... Buna engel olabilmek ve Ailemin hayatta kalabilmesini saglayabilmek icin, benim olümü göze alarak, bu SinIri mudafa etmem gerekiyor.
aslinda, bu sInIri di$aridan gelen tehlikelere karsi mudafa etmek Ooo kadarda zor degil! Mesela; Köy meydaninda, anneme veya kizkardesime sarkintilik etmek cesaretini gösteren birisini öldürüyorum. yada O beni öldürüyor... Olay bitiyor!
Fakat, bu sIniri iceriden gelen tehlikelere karsi mudafa etmek cok zor.
Cünkü bunu basarabilmem icin, kadinlarin yardimina ihtiyacim var. Evet! problem bu... isin püf noktasi da bu! i$e kadinlar giriyor. Ve kadinlar girdikleri her i$ gibi, bu i$ide karmakarisik yapiyorlar. Benden kendilerini korumami istiyorlar. fakat kendileri mini etekle dolasiyorlar veya ne bileyim Asik, Masik oluyorlar. hemde, bir erkege asik olduklarini herkesin duyabilecegi bir sekilde radyolara ilan vererek acikliyorlar. Böylece sinirlarimi ihlal etmek icin firsat kollayan diger erkeklere, bu alanin zayif ellerde oldugu sinyalini veriyorlar.
Namusun böyle oldugunu kabul etmek, mümkün.
Namusun böyle oldugu kabul edildigi taktirde?! ortaya cikan gercek, Namusun, milliyetcilikle ne yakindan nede uzaktan "hicbir" ilgisi olmadigi.
selamlar
ayyıldız66
14.07.07, 00:44
@sedat
Namus benim icin bana emanet edilen bir seye sahip cikmak demektir. Onu gözüm gibi saklayip korumam anlamina gelir. Konuyla ne ilgisi var anlattiklarinin anlamadim, anlamak da istemem. Bana birsey emanet edildi: Türkiye. Ve bende onu ve onun sinirlari icinde/disinda yasayan ona ait olan insanlarin daima iyiligini istiyorum. Bu diger insanlara karsi art niyetli oldugum anlamina gelmez.
@sedat
Namus benim icin bana emanet edilen bir seye sahip cikmak demektir. Onu gözüm gibi saklayip korumam anlamina gelir. Konuyla ne ilgisi var anlattiklarinin anlamadim, anlamak da istemem. Bana birsey emanet edildi: Türkiye. Ve bende onu ve onun sinirlari icinde/disinda yasayan ona ait olan insanlarin daima iyiligini istiyorum. Bu diger insanlara karsi art niyetli oldugum anlamina gelmez.
sevgili arkadasim,
Kavram kargasi icine düsmek üzereyiz!
Ayni sekilde, - Besiktasli olmak, bana atalarimdan kalan bir miras degil... ogluma devretmek zorunda oldugum bir emanettir - demekte mümkün... Yani Besiktas kelimesini, fenerbahce veya Galatasaraylada degistirsen ortaya yinede ayni anlam cikiyor.
Ama türkiye bir futbol takimi degilki!
selamlar
ayyıldız66
14.07.07, 01:28
sevgili arkadasim,
Kavram kargasi icine düsmek üzereyiz!
Ayni sekilde, - Besiktasli olmak, bana atalarimdan kalan bir miras degil... ogluma devretmek zorunda oldugum bir emanettir - demekte mümkün... Yani Besiktas kelimesini, fenerbahce veya Galatasaraylada degistirsen ortaya yinede ayni anlam cikiyor.
Ama türkiye bir futbol takimi degilki!
selamlar
Yani senin sorunun benim Besiktasli olmam mi? Olabilir, senin zaten bir kimlik sorunun var. Ben ilk önce insanim ve sonra Türk'üm/Müslüman'im. Ondan sonra da eyvallah Besiktasliyim. Benim icin hangi Türk takimi oynarsa oynasin, fark etmez. Hepsini de desteklerim. Sen "atalarim" kelimesini kullandigin zaman ben yerin dibine giriyorum. Daha dün katledilen Türkleri insan yerine koymuyordun. Kisaca ben Türk degilim yada olmak istemiyorum diyebilirsin. Bu kadar zorluk cekmene gerek yok. Ama tartisma burda bitsin. Simdi cevap vermezseniz sevinirim. Ben log-out yaptiktan sonra verilen cevaplardan nefret ediyorum cünkü. Saygilarimla.
Evet olayi böylede görmek mümkün! Fakat, O zaman, Namusun ne oldugunu ve milliyetcilikle herhangi bir alakasi olup olmadigini, arastirmamiz gerekiyor.
Namus ne???
Namusun yüzlerce tarifi var... fakat namusun - patenti bende olan - gercek tarifi, SINIRDIR. Her insanin mudafa etmek istedigi, hatta, mudafa etmek zorunda oldugu, kendisine ait olan alana, Namus denilir.
Tamam, günümüzde bu namus koruma görevinini devlet üstleniyor ve kanunlar ve polisler sayesinde uyguluyor. Ama gelin biz devletin henüz ulasamadigi yerlere - mesela, beyinlerimizin icine - gidelim.
icinde yasadigim toplum, bana, icinde özgür olarak yasadigim serbest bir alan veriyor... fakat bu alani koruma görevini üstlenmiyor... Bu görev sadece bana ait.
Bu sInIr - her sInIr gibi - icerden ve disaridan ihlal edilebiliyor...
Böyle bir durumda, icinde yasadigim toplum benim davranisima orantili olarak, ya bana verdigi serbest alani geri alarak (veya azaltarak) beni cezalandiriyor... yada, benim sInIrlarimi genisleterek beni müfakatlandiriyor.
Yani birileri, benim aile fertlerime hakaret ederse Hatta kaba kuvvet kullandigi halde ben sessiz kaliyorsam, Toplum beni disliyarak, Orada hayatta kalabilmek imkanlarimi elimden aliyor... Buna engel olabilmek ve Ailemin hayatta kalabilmesini saglayabilmek icin, benim olümü göze alarak, bu SinIri mudafa etmem gerekiyor.
aslinda, bu sInIri di$aridan gelen tehlikelere karsi mudafa etmek Ooo kadarda zor degil! Mesela; Köy meydaninda, anneme veya kizkardesime sarkintilik etmek cesaretini gösteren birisini öldürüyorum. yada O beni öldürüyor... Olay bitiyor!
Fakat, bu sIniri iceriden gelen tehlikelere karsi mudafa etmek cok zor.
Cünkü bunu basarabilmem icin, kadinlarin yardimina ihtiyacim var. Evet! problem bu... isin püf noktasi da bu! i$e kadinlar giriyor. Ve kadinlar girdikleri her i$ gibi, bu i$ide karmakarisik yapiyorlar. Benden kendilerini korumami istiyorlar. fakat kendileri mini etekle dolasiyorlar veya ne bileyim Asik, Masik oluyorlar. hemde, bir erkege asik olduklarini herkesin duyabilecegi bir sekilde radyolara ilan vererek acikliyorlar. Böylece sinirlarimi ihlal etmek icin firsat kollayan diger erkeklere, bu alanin zayif ellerde oldugu sinyalini veriyorlar.
Namusun böyle oldugunu kabul etmek, mümkün.
Namusun böyle oldugu kabul edildigi taktirde?! ortaya cikan gercek, Namusun, milliyetcilikle ne yakindan nede uzaktan "hicbir" ilgisi olmadigi.
selamlar
sedat kardes,
"namus" kavrami ni ,türk-islam cercevesinden bakarsan öyle senin anlatdigin gibi esnek DEGIL!
aklima bir sey geldi...........
barista ve savasta,karada,denizde,ve havada
her zaman ve her yerde milletime ve cumhuriyetime
dogruluk ve muhabbetle hizmet,kanunlara ve nizamlara ve
amirlerime itaat edecegime
ve askerligin namusuna ,türk sancagini ve sanini canimdan
aziz bilip icabinda
vatan,cumhuriyet ve vazife ugrunda seve seve hayatimi feda edecegime
"NAMUSUM" üzerine and icerim!
simdi "namus" un milliyetcilik le nasil uzakdan ve yakindan alakasi nasil olmaz!
sedat kardes,
"namus" kavrami ni ,türk-islam cercevesinden bakarsan öyle senin anlatdigin gibi esnek DEGIL!
aklima bir sey geldi...........
barista ve savasta,karada,denizde,ve havada
her zaman ve her yerde milletime ve cumhuriyetime
dogruluk ve muhabbetle hizmet,kanunlara ve nizamlara ve
amirlerime itaat edecegime
ve askerligin namusuna ,türk sancagini ve sanini canimdan
aziz bilip icabinda
vatan,cumhuriyet ve vazife ugrunda seve seve hayatimi feda edecegime
"NAMUSUM" üzerine and icerim!
simdi "namus" un milliyetcilik le nasil uzakdan ve yakindan alakasi nasil olmaz!
Haklisiniz, Namus cok önemli bir kavram... ayni sekilde, emanete sahip cikmak ve ihanet etmemek te cok güzel bir karakter ölcüsü.
Fakat bunlarin milliyetcilikle alakasi yok.
Insan karsisindaki insani inandirabilmek icin, kendisi icin en önemli oldugu baska bir kavram üzerinede yemin edebilir.
Mesela,
barista ve savasta,karada,denizde,ve havada
her zaman ve her yerde milletime ve cumhuriyetime
dogruluk ve muhabbetle hizmet,kanunlara ve nizamlara ve
amirlerime itaat edecegime
ve askerligin namusuna ,türk sancagini ve sanini canimdan
aziz bilip icabinda
vatan,cumhuriyet ve vazife ugrunda seve seve hayatimi feda edecegime
"COCUKLARIM BASI" <= bu kelimeyi baska kelimelerle degistirmak mümkün.) üzerine and icerim!.
Böyle kavramlar, insanlari ölüme göndermek isteyenlerin komutanlarin... ölecek insanlarin, bunu birde zevkle yapmalarini saglamak icin, kullandiklari PAROLA lar
selamlar.
önemli fikir adamlarimizdan Nevzat Kösoglunun bu kapsamli aciklamalarinin önemli buldugum yerlerini özetlemek istiyorum.
Nevzat Kösoğlu’na göre, milliyetçiliğin iki fonksiyonu var. Biri birleştirir diğeri ayrıştırır. Kösoğlu, ulusalcılığı ikinci kategoride sayıyor.
Milliyetçiliğin iki fonksiyonu var, biri birleştirir, biri ayrıştırır. Osmanlı parçalanmadan önce çıkan hastalık ayrıştırıcılıktı. Ancak devletin son dönemindeki milliyetçilik; ki adı Türk milliyetçiliğidir, Anadolu’dan başlayarak etrafındakileri birleştiren bir beton vazifesi gördü.
Bugün siyasi argümanların içinde boğulmuş bir milliyetçilik tanımıyla Anadolu halkının ayrıştırılması için sanki yeniden aynı oyun sahneleniyor. Kimileri milliyetçilik dese de bu yeni taktiğin adı ulusalcılık. Müspet milliyetçilik gitmiş, yerini adeta kuşkulara, komplolara, düşmanlıktan türeyen korkulara teslim olmuş bir garip milliyetçiliğe bırakmış.
Ulusalcıların sorununu, milli-manevi değerlerden mahrumiyet olarak nitelendiriyor. Milliyetçiliğin, Türk-İslam ülküsünden, vatan millet, din, İslam ve iman anlayışından ayrı düşünülemeyeceğini ileri sürüyor.
içinde yetiştiğim ve yaşadığım toplumu, başka toplumlardan daha çok severim, onun için fedakârlık yaparım, onun fertleriyle dayanışma içinde olurum. Müslüman’ım, anamın dilini severim, türkülerimi söylerim, ayran içer, çiğ köfte yerim, kilimlerimize hayranım, Selimiye’yi dünyaya değişmem. Ve, bu değerleri daha da yüceltmek için elimden geleni yaparım. Görüldüğü gibi, ben hızlı bir milliyetçiyim.
Milliyetçilik bir duruştur, milletinden yana olmak, milleti için milletine göre düşünmek ve eylemek.
Batılı toplumlarda özellikle günümüz Avrupa’sında milliyetçilik kelimesinin yüksek sesle söylenmesinden hoşlanmazlar; çünkü milliyetçiliğin iki hastalıklı tezahürü olan Nazizm ve faşizmi kendi kültürleri üretmiş, bunun bedelini pek ağır bir şekilde ödemişlerdir. Bir daha da anmak istemezler.
Ziya Gökalp ve Mehmet Akif çizgisini izleyenler, en kısa ifadesiyle kültürde millî, medeniyette Avrupalı olmayı savunuyorlardı; yani Avrupa’nın ilim ve tekniğini almakla yetinmemiz gerektiğini düşünüyorlardı. Bir başka kesim ise, bütünüyle Avrupa kültürünü kabullenmemiz gerektiğini düşünüyordu. Cumhuriyete ikinci düşünce egemen oldu; müzikten mimariye, manevi hayattan değerlerimize kadar bütün hayat tarzımızla bizi Avrupalılaştırmaya zorladı.
Siyasi partiler, milliyetçiliğin hiçbir kesimin inhisarında olmadığını doğrudan yahut dolaylı biçimde seslendiriyor. Eğer, millî meseleler hakkındaki çözüm farklılıklarını mübalağa etmezsek ve millî meseleleri iç politikanın ucuz malzemeleri olarak harcamazsak, milletimiz olması gerekene hızla ulaşacak. Buna inanıyorum.
Komplo teorilerinin yaygınlaşmasından önceki dönemlerde propaganda vardı ve beyazından karasına kadar çeşitleri vardı.
Bu teoriler genellikle milletimizi/devletimizi, musalla taşındaki meyyit gibi büyük ve karanlık güç merkezlerinin elinde bırakıyor; her şeyi onlar düzenliyor, onlar olduruyor. Biz bir kukla bile değiliz... Allah korusun, bunlara inanan bir millette, bırakın yaratıcı hamleleri, yaşama gücü kalır mı? Ört ki ölem, demez mi? Ümidini ve kendine güvenini kaybeden bir insandan/toplumdan ne bekleyebilirsiniz?
Komplo teorileri dikkatlerimizi sürekli, dışarıdaki, çoğu zaman da belirsiz bir düşmana çekerek kendimizle hiçbir hesaplaşma fırsatı tanımıyor. Kurtuluşumuz da, batışımız da dış güçlerin elindedir; bize ne bir sorumluluk, ne de bir yükümlülük düşmektedir... Böyle bir şey olur mu?
Millî kimliklerin ötekine düşmanlıkla kavrandığı milliyetçilikler Avrupalıdır. Alman milliyetçiliğinin Fransız düşmanlığı ile beslendiğini görmek için Alman millî romantik edebiyatına göz atmak yeterli.
Bizim tarihî düşmanımız Rusya’dır; ona düşmanlık içeren bir iki şiirden başka bir şey bulamazsınız. Biz Rum’a, Bulgar’a, Sırp’a, Ermeni’ye düşmanlık etmedik; çünkü onlar bizim imparatorluğumuzun reayası idi. Ve dünya görüşümüz, hukuk sistemimiz herhangi bir düşmanlığa izin vermiyordu. Onlar kimliklerini Türk düşmanlığı üzerine kurdularsa bile, biz düşmanlık edemedik, çünkü devletin sahib-i aslîsi bizdik, devleti ayakta tutmanın sorumluluğunu taşıyorduk.
İç politikamız, sergilenen çirkin üsluplardan kurtuldukça ve milliyetçiliğin politik bir "vasıta" değil, bütün politik söylemlerin emrinde olması gereken bir tutum olduğu anlaşıldıkça, bunun da kolaylaşacağını umuyorum.
1. Cumhuriyet'te Avrupa kültürüne karsi bir eylim olmasinin nedenleri nedir?
2. Diger devletlerin Milliyetciligi bir baska devlet'te karsi düsmanliktan beslenirken, bizim bugün olmayan milliyetciligimiz gücünü nerden aliyor? Sadece biz Türk'ler mi buna sahipiz?
Bugün olmayan birseyin, gecmiste kalan ideal milliyetciliginin bugün olmasinin sebepleri ne? Bugün olmamasi böyle ideal bir milliyetciliginin realist olmamasi anlamina mi geliyor?
türk milliyetciligi,bati devletlerin milliyetciligi gibi irkciliga ve sömürgeye dayali bir milliyetcilik degil.
ayrica türk milliyetciligini, islam ile "yogrulmus" olmasi farkli kiliyor.
bu cok önemli dir.
misal, dinimizin hosgörüsü ve adaleti vs. türk milliyetciligi kavraminin "zemininde" yer almaktadir.
Milliyetciligin gercek anlaminin ne oldugu konusunda hemfikir oldugumuzu zannediyorum.
Milliyetciligin en kisa tabiri, ülke sinirlari icinde yasayan insanlari - hic bir ayirim yapmadan - sevmektir.
Bundan daha iyisi, dünyadaki bütün insanlari esit bir sekilde sevebilmek ve anlayabilmektir. Bu aslinda o kadarda zor olmamasi gereken bir olayken... insanlarin cogu bunu, neden basaramiyor?? Dünyadaki tüm insanlarin beklentileri asagi yukari ayniyken, neden birbirlerini öldürüyorlar?
Cevabini ben vereyim... Cünkü, insanlar her seyi yeni bastan ögrenmek zorundalar. Yani bir insan öldügü taktirde, bildigi her sey Onunla beraber mezara gidiyor... Onlarca sene ögrenilen Bilgiler, yasanan Tecrübeler, O insanla beraber yok oluyor... Ögrenilen seyler genler vasitasiyla bir sonraki nesile devredilmiyor. Tabiiatin bu konuda neden bu kadar müsrifce davrandigini bilmiyoruz. fakat bunun böyle oldugunu biliyoruz.
Cöcuklar, her seyi en bastan ögrenmek zorundalar, ve bu cocuklarin ögrenmeleri gereken seyleri Politikacilar belirliyor... Okulda ögrendikleri seylerle etraflarinda gördükleri, duyduklari ve yasadiklari seyleri birbiriyle kombine ettiklerinde, hayatlari belirleyen bir temel bilgi sahibi oluyorlar.
Yani bugün Türkiyede dogmus, türkiyede okula gitmis, etrafindaki büyüklerden yalan yanlis tarih dersleri almis bir cocugun milliyetci olmamasi imkansiz. Cünkü, Türk Politika ve toplumu bu yönü tercih ediyor.
fakat ayni cocuk, baska bir ortamda büyüseydi, cok daha degisik bir insan olurdu,
Türkiye milliyetciligi, Milliyetciligin temel anlaminda, dünyadaki diger milliyetciliklerden degisik degil. Fakat türk milliyetcilerin cogu, milliyetci olduktan sonra atilan adimi atarak, düpedüz irkci olmuslar. Isin kötü tarafi, bu adim halka farkedilmeden atilmis. Artik Ilimli veya Sadece milliyetci olanlar, vatan haini veya dönek olarak kabul ediliyor. Sokak ortasinda insanlar katediliyor... degisik inanclar yok sayiliyor... Ve inanilmaz bir olay. Büyük bir cogunluk, bunlari normal karsiliyor.
Halka nefret asilayan kitaplar beststeller oluyor.
En gec burada, durmak, düsünmek ve karsi tutum almanin gerekli oldugunu düsünüyorum.
selamlar.
Not, Osmanlinin yikilmasinda en önemli rolün, Irkcilik oldugunu düsünüyorum. degisik etniklerden olan insanlara adaletli ve esit davranildigi süre icinde hicbirisi osmanlidan kopmadi... Hatta tam tersi olarak, kendi öz iradeleriyle, osmanli topraklarinda yasamayi tercih edenlerin sayisinda bir patlama oldu.
türk milliyetciligi,2 ana temel unsura dayali dir!
"türklük" ve"müslümanlik"!
türk milliyetciligin, irkcilikla ve fasizmle alakasi yoktur.
tarih te irkci ve fasizm "akimlar",türk milliyetciler saflarin da yer almaya calismislar dir fakat zemin bulamamis dislanmislar dir!!
bunu hala bir cok kisi anlamak istemiyor.....burada"türk"tabiri etnik ve irk a dayali degildir.......milletimizin hem "ismi" ve "sifati" dir!!!
milliyetcilik devlete itaat ve saygi,orduya ve mehmetcige gönülden baglilik,
onu sevenleri sevmek ve onun düsmanlari ile mücadeledir.
türk milliyetcileri baska milletler den kendisini "üstün"görmez,fakat ayni anda bizi baska milletler den "asagi"göstererek,kölelestirmek ve bagimsizligimiza göz dikenlere de sert dille cevap vermeyi biliriz!
Sayin Kadirpasa. yazdiginiz yaziyi 2 kelimeyi degistirerek buraya aktariyorum.
Alman milliyetciligi,2 ana temel unsura dayali dir!
"Almanlik" ve"hiristiyanlik"!
Alman milliyetciligin, irkcilikla ve fasizmle alakasi yoktur.
tarih te irkci ve fasizm "akimlar",Alman milliyetciler saflarin da yer almaya calismislar dir fakat zemin bulamamis dislanmislar dir!!
bunu hala bir cok kisi anlamak istemiyor.....burada "alman" tabiri etnik ve irk a dayali degildir.......milletimizin hem "ismi" ve "sifati" dir!!!
milliyetcilik devlete itaat ve saygi,orduya ve mehmetcige gönülden baglilik,
onu sevenleri sevmek ve onun düsmanlari ile mücadeledir.
Alman milliyetcileri baska milletler den kendisini "üstün"görmez,fakat ayni anda bizi baska milletler den "asagi"göstererek,kölelestirmek ve bagimsizligimiza göz dikenlere de sert dille cevap vermeyi biliriz!
tanidik geldi demi? :):)
selamlar
@sedat
vallahi güldürdün beni..........
alman milliyteciligini ele alirsak,nasil irka dayali oldugunu ve hristiyanlik ile aslinda fazla alakasi olmadigini benden herhalde iyi bilirsin.........
bu yaptigin kücük "manipulasiyon" ile türk milliyetciligini kiyaslamak, ben sahsen bir hakaret olarak sayarim.....
cünkü önemli farklari görmemezlikten geliyorsun....
neyse, milliyetcilik "analizlerinde" sana basarilar dilerim
selametle.......kadir......
@sedat
vallahi güldürdün beni..........
alman milliyteciligini ele alirsak,nasil irka dayali oldugunu ve hristiyanlik ile aslinda fazla alakasi olmadigini benden herhalde iyi bilirsin.........
bu yaptigin kücük "manipulasiyon" ile türk milliyetciligini kiyaslamak, ben sahsen bir hakaret olarak sayarim.....
cünkü önemli farklari görmemezlikten geliyorsun....
neyse, milliyetcilik "analizlerinde" sana basarilar dilerim
selametle.......kadir......
Merhaba! Sizi güldürebildigime sevindim:)... Ben de sizin yazinizi okurken gülümsemistim. Fit olduk!:)
Hakaret etmek gibi bir niyetm yoktu! Alman kelimesini ingiliz, fransiz ve ne bileyim Bosnak olarakta degistirebilirdim. Belki O zaman, degisime daha ilmli yaklasirdiniz.
Evet! yaziyi tekrar okudugumda ben bile güldüm!
Alman milliyetcileriyle, Türk milliyetciligini kiyaslamak bizaz abes kacmis. Alman milliyetciligi, yürümeye yeni baslayan bir cocugun milliyetciligine benziyor. Alt yapilari yetersiz ve - dahada önemlisi - "henüz" AZINLIKTALAR.
Fakat genel olarak, milliyetcilikten sonra gelen adimi atanlarin, yazdiklarinin - asagi, yukari -, ayni oldugunu söylemek mümkün... 1-2 kelime degistirince, her zaman ayni anlam ortaya cikiyor.
inanmazsaniz?? benim yaptigim gibi yapip, bir kac kelime degistirerek yaziyi tekrar okuyun.!
Gördünüzmü??:)
-------------
Benim burada yaptigim bir analiz degil!... Analiz dönemi, cook geride kaldi!
Analizi, degerlendirme?? hic degil!
Benim yaptigimi, insanlara - en azindan, türk genclerine - yardim edebilmek icin, harcadigim sosyal bir caba. Bu caba icin, harcadigim zamani, belki daha iyi degerlendirme imkanim var! fakat birilerinin, bunu yapmasi gerektigine inaniyorum.
Sizde selametle kalin...
Gute Frage die Antwort die folgt ist aber nicht zufriedenstellend.
Sehe ich genauso. Aber, wenn man zufriedenstelende antworten aufeinmal schreiben würde... Dann, wäre es doch, ein Buch! und kein beitrag. Dann, wäre es doch trotzdem fraglich, ob es wirklich jeder menschen zufrieden stellen könnte.
Ich habe es trotzdem - mit kurzen sätzen, erklären - versucht!
Aber, weil ich, anscheinend technische probleme habe, ist das meiste, was ich geschrieben habe, einfach verschwunden! Ich war dann zu faul um das alles nocheinmal zu schreiben. Dann, habe ich es einfach so sein lassen.
Ich freue mich, daß es ihnen aufgefallen ist:) und sie meiner antwort ins frage gestellt haben.
Es gibt soviele und so verschiedene sachen. Die, die, menschen interesieren... aber 3 dinge interesieren alle menschen gleichmäßig viel.
1- Gerechtigkeit
2- Gleichheit
3 - Freiheit
Für dieser 3 sachen, sind alle menschen bereit, bis zum tode zu gehen. dieser sachen sind weder Türkisch noch Deutsche eigenschaften! oder gehören zur irgiendeiner andere Nation! es sind die sehnsühten von alle menschen.
Deshalb, werden sie spielzeuger von Religionsverterer, Politiker und Militär jeder verspricht dieser traum erfüllen zu können
Ob, dieser 3 sachen, verwirklich werden können, interesiert kein menschen... Jeder mensch - will es - einfach haben.
Aber;
Jeder will dieser sachen, so billig wie möglich haben... Keiner will dafür arbeiten. Keine hat zeit um eigene meinung zu bilden. Keiner informiert sich, wirklich. Stattdessen laufen sie hinter, die, selbsernannter experten hinterher.
MFG
Silahın konuştuğu yerde Barışı kimle konuşacaksın
http://www.aksam.com.tr/foto/2007/07/16/r.jpg Arka plan
Hepimizin yakından tanıdığı ama bu seçim döneminde yeniden keşfettiği bir isim var: Eski İçişleri Bakanı Meral Akşener. 54. dönemde bakanlık yapan Akşener bu kez MHP’nin İstanbul 3. bölge 1. sıra milletvekili adayı. Anketlere bakılırsa MHP Meclis’e girecek ve Akşener de yeni hükümette kritik bir makamda görev yapacak. Bu varsayımdan hareketle eski bakanla seçim öncesi bir araya gelerek son dönem Türkiye’sine bakışını ve MHP’nin milliyetçilik anlayışını konuştuk...
Türkiye’nin temel meseleleriyle ilgili bir tespit yapmıştınız: Terör ve bölücülük, yoksulluk ve yolsuzluk, kurumlar arası yaşanan çatışmalar, fitne ve zulüm. Bu sorunların çözümleriyle ilgili de tespitleriniz var mı?
- Yapılan bir araştırmaya göre Türkiye’nin birinci problemi yüzde 44 oranında terör çıkıyor. Arkasından yüzde 18 ile işsizlik geliyor. Terör konusunda mutlaka kararlılık gösterilmeli. Yani millet, iktidar ve siyasi irade, artı kurumlar arası eşgüdümlü kararlılık.
Sokaktaki insan için cebine giren para, iş daha önemli değil mi?
- Şehit cenazelerinin çoğalması, Barzani’nin rencide edici konuşmaları ve AB ile ilişkilerde itilip kakılan bir Türkiye çıktı ortaya. Bu sosyal psikoloji ile alakalı.
Halkın bu sebeplerle değişen psikolojisi milliyetçilik duygularında artışa mı neden oldu?
- Evet. Ama önce milliyetçilik kavramını bu coğrafyada doğru tanımlamak lazım. Batı’da milliyetçilik gurur kavramını içinde barındırır. Karşı tarafı küçümseyici ve ötekileştiricidir. Bizde ise içinde muhafazakarlık vardır, daha kapsayıcıdır.
HEPİMİZ MİLLİYETÇİYİZ
Nedir bizim coğrafyadaki milliyetçilik?
- Bütün siyasi partilerin seçim çevreleri “Kendinizi nasıl tanımlıyorsunuz?” sorusunu mutlaka içine milliyetçiliği katarak cevaplar. Bir kişi kendini sosyal demokrat olarak tanımlıyorsa ulusal bir kavram ekler, sağ seçmen milliyetçi muhafazakar der, ya da milli görüş der.
Bu tanımlar milletini seven anlamında mıdır?
- Evet, milletin refahını isteyen, ülkesini seven anlamı taşır bu tanımlar. Ben kendimi eskiden beri Türk milliyetçisi olarak tanımlarım.
Sizin milliyetçiliğinizin içinde genetik unsurlar var mı? Türkiye’ye yerleşen ve buranın vatandaşı olan bir yabancı da sizin tanımınıza göre Türk milliyetçisi olabilir mi?
- Kan ve soy bağlamında yok. Milliyetçilik kavramından benim anladığım kültürel bir üst yapı. Kan ve soy olarak bakmak Batı referansları ile tanımlamaktır. O milliyetçilikte “Ben senden üstünüm” var.
Batı’daki gururun yerine Türkiye’de ne var?
- Muhafazakarlık var. Ama muhafazakarlık da Batı’nın kullandığı şekilde değil. Oradaki muhafazakarlık daha elite yakın. Bizde dindarlığın içinde.
Buradaki milliyetçilik kavramının içinde İslam da var, değil mi?
- Tabii.
O zaman Kürt de Türk milliyetçisi olabilir.
- Tabii olabilir. Başbakan’ın kurduğu tuzak bu. Türk milletini bir soyun ismi olarak düşünmek yanlıştır.
Kendini bu coğrafyaya ait hisseden ama “Ben Türk’üm” demek istemeyen biri sizin tanımladığınız Türk milliyetçiliğinde kabul görür mü?
- Diyebilir. Kimseye zorla bir şey söyletmek doğru değil.
Yani MHP “Herkes ben Türk’üm demeli” demiyor mu?
- MHP Anayasa’nın 66. maddesinde şekillenen tarife göre hareket ediyor. Türklük bir üst şemsiyedir diyor.
Bir Ermeni’nin “Ben Ermeniyim” diyerek var olma şansı var mı bu tanımın içinde?
- Elbette var. Bizim Anayasamız Lozan ruhuna göre kuruldu. Ama eğer biz Türkiye’de birlik beraberlik sağlayacaksak asgari müştereklerimizi çoğaltmalıyız. Demokrasinin önceliği farklılıklarımızı ayrıştırma olarak kullanılacaksa üzerinde düşünmek lazım.
Milliyetçilik ve demokrasi zaman zaman karşıt kavramlar haline gelebilir yönünde bir inanç var. Söylediğiniz bu inancı doğrular nitelikte.
- Bu, Batı normları ile tarif edilirse olur. Farklılıkların güce dönüşmesi gerek, ayrıştırmaya değil. Türkiye’de bu yapılıyor.
Teröristi ikna olmaz
Terörün panzehiri nedir? Kuzey Irak’a operasyon mu, Kürtlerle normalleşme sürecine girilmesi mi?
- Normalleşmeden kasıt ne?
Siyasette daha geniş temsil edilmelerini sağlama.
- Silahın konuştuğu yerde barışı konuşamazsınız.
O silah nasıl susar?
- Karşı tarafın bu işten vazgeçmesi ile susar. İlk kurşunu atan, katliam yapan kim?
Nasıl vazgeçer karşı taraf?
- Vazgeçmesinin yolu Türkiye’yi yönetenlerin bu konuda silahı bırakana kadar onunla mücadele kararlılığını göstermesi ile olur.
Yani kana kan, dişe diş mi?
- Şimdi ben size silah doğrultsam ne yaparsınız?
Sizi iknaya çalışırım, olmazsa masanın altına saklanırım.
- Ben sizi öldürmeye kararlıysam beni nasıl ikna edeceksiniz? Siyasi bir hedefim varsa, beni nasıl ikna edebilirsiniz? Bu mantıklar yanlış.
İkna mümkün değil mi?
- İkna için pişmanlık yasası çıkarıldı. Amaç dağdakileri indirmekti ama olmadı. Biz MHP olarak özellikle Diyarbakır gibi yerlerden vekil çıkarmayı çok önemsiyoruz.
Kuzey Irak’a operasyon şart mı diyorsunuz?
- Ya Allah bismillah diye girmemiz gerekmiyor. Ama işin ciddiyetinin fark edildiğini fark ettirmemiz lazım.
AKP KARARSIZ
Partinizi tek kelime ile tanımlasanız?
- Tek kelime kolay değil ama milliyetçilik ve demokrasi diyebilirim. Biz Türkiye Cumhuriyeti’ni Türk milliyetçilerinin iradesinin kurduğuna inanıyoruz.
Sizin hayatta en değer verdiğiniz kavram hangisi?
- Kararlılık.
Ama önce DYP, sonra AKP şimdi de MHP. Parti değiştirmek kararınızı bozmadığına göre bu, partiler arası bir fark olmadığı anlamına mı geliyor?
- ANAP-DYP arasında büyük benzerlik olduğu doğrudur. Ama AKP kendini nereye konumlandıracağını kararlaştırmış bir parti değil.
51 yaşındayım ve çok mutluyum
Estetik yaptırmayı düşünür müsünüz?
- Henüz yaptırmadım ama yaptırabilirim, artık her şeyi düzeltme imkanı var. Bence bir kadının en olgun yaşı 40-60 arası. Beynin zehir gibi çalıştığı zaman bu yaşlar. 51 yaşındayım ve yaşımdan çok mutluyum. Artık içimden geçenleri açık açık söyleyebildiğim yaşa geldim.
51 çekici bir yaş mı bir kadın için?
- Yok be kızım. Benimle ilgili hiçbir zaman güzel kadın algısı olmadı.
Neden? Siz güzel bir kadınsınız. İletişim stratejiniz yüzünden mi?
- Yetişme şartları ile alakalı bir şey. Biz saklanmayı öğrenerek büyüdük.
Çiller annemi kaybedince aradı
Bir dönem Tansu Çiller’in en yakınındaki isimlerdendiniz.
- Kapat o konuyu.
Neden? Tansu Hanım ile görüşmüyor musunuz?
- Tansu Hanım beni ayrıldığımızdan beri iki kez aradı. İlki kuzenim eşini ve çocuğunu kaybettiğinde. İkincisi de annemin cenazesinde, yaklaşık bir ay önce. Ben olsam o kadar zaman sonra cesaret edip arayamazdım ama o aradı ve zor zamanlarda aranmanın ne kadar önemli olduğunu gösterdi bana.
Nagehan Alçı
http://www.aksam.com.tr/haber.asp?a=84259,12
Sehe ich genauso. Aber, wenn man zufriedenstelende antworten aufeinmal schreiben würde... Dann, wäre es doch, ein Buch! und kein beitrag. Dann, wäre es doch trotzdem fraglich, ob es wirklich jeder menschen zufrieden stellen könnte.
Ich habe es trotzdem - mit kurzen sätzen, erklären - versucht!
Aber, weil ich, anscheinend technische probleme habe, ist das meiste, was ich geschrieben habe, einfach verschwunden! Ich war dann zu faul um das alles nocheinmal zu schreiben. Dann, habe ich es einfach so sein lassen.
Ich freue mich, daß es ihnen aufgefallen ist:) und sie meiner antwort ins frage gestellt haben.
Sie schrieben, wenn ich das in meinen eigenen Worten fassen darf, dass die Menschen nicht in Frieden leben (können), weil das Wissen darüber in einem langem Prozess erworben wird, dieses Wissen aber nach dem Tod des Menschen verloren geht.
Dem habe ich widersprochen.
Zwei kurz angedeutede Gründe für meinen Widerspruch:
Wissen kann auch über den Tod hinaus weitergegeben werden. Wenn das nicht so wäre, würden wir ständig die gleichen Fehlerbegehen und die Menschheit hätte sich nicht weiterentwickelt.
Außerdem geben Sie mit Ihrer Definition keinerlei Chance auf eine "gerechtere" Welt, weil sie von vornherein einen positiven Prozess ausschließen.
Es gibt soviele und so verschiedene sachen. Die, die, menschen interesieren... aber 3 dinge interesieren alle menschen gleichmäßig viel.
1- Gerechtigkeit
2- Gleichheit
3 - Freiheit
Für dieser 3 sachen, sind alle menschen bereit, bis zum tode zu gehen. dieser sachen sind weder Türkisch noch Deutsche eigenschaften! oder gehören zur irgiendeiner andere Nation! es sind die sehnsühten von alle menschen.
Ich denke diese drei Bedürfnisse sind für uns wichtig.
Jeder Mensch ist gleicht gestrickt, hat die gleichen Wünsche da stimme ich Ihnen zu.
Die Maslow'sche Bedürfnispyramide sollten Sie sich einmal einsehen:
http://de.wikipedia.org/wiki/Maslowsche_Bed%C3%BCrfnispyram ide
Deshalb, werden sie spielzeuger von Religionsverterer, Politiker und Militär jeder verspricht dieser traum erfüllen zu können
Ob, dieser 3 sachen, verwirklich werden können, interesiert kein menschen... Jeder mensch - will es - einfach haben.
Aber;
Jeder will dieser sachen, so billig wie möglich haben... Keiner will dafür arbeiten. Keine hat zeit um eigene meinung zu bilden. Keiner informiert sich, wirklich. Stattdessen laufen sie hinter, die, selbsernannter experten hinterher.
MFG
Also diese Analyse geht mir ein bisschen zu schnell. Ich glaube Sie werfen da einiges zusammen, was differenziert betrachtet werden muss.
deryatulga
20.07.07, 03:04
Populäre Paranoia
Von Anna Vakali
http://www.faz.net/img/leer.gif
http://www.faz.net/m/%7BDAC79F85-7CE7-495C-B625-4BEE6191A455%7DFile2.jpg (http://www.faz.net/s/Rub117C535CDF414415BB243B181B8 B60AE/Doc~EE6D98E5469CC490DAAB68C715 81A79B9~ATpl~Ecommon~SMed.html )Wie einflussreich sind Verschwörungstheorien? Erdogan im Wahlkampf19. Juli 2007
Verschwörungstheorien verkaufen sich in der Türkei immer gut. Und in Wahlzeiten besonders gut. Der jüngste Bestseller heißt „Musa'nin Cocuklari“, die „Kinder des Moses“. Im April kam er auf den Markt, und schon wird die sechzehnte Auflage verkauft. Verfasst hat ihn der staatstreue Kemalist Ergün Poyraz. Ihm sei gedankt dafür, auf 333 Seiten herausgefunden zu haben, dass der Ministerpräsident und AKP-Vorsitzende Tayyib Erdogan nicht der ist, als den er sich ausgibt. Nicht ein frommer Muslim, sondern - und da stockt jedem Leser der Atem: in Wirklichkeit ein jüdischer Agent, ebenso wie seine sittsam gekleidete Frau. Und so verkaufen beide für ihre amerikanischen Auftraggeber die Türkei. Nein, das Erschreckende ist nicht, dass so etwas geschrieben wird. Ohne jegliche Quellen, versteht sich. Das Erschreckende ist, dass so ein Werk ein Bestseller wird.
In einer Pointe weicht der Autor von seiner Linie ab. Erdogans Eltern waren von der Hafenstadt Rize am Schwarzen Meer nach Istanbul ausgewandert. Daher, der Schluss drängt sich jedem auf, der wie Poyraz denkt, war Erdogan auch heimlich ein Georgier. Mit engen Beziehungen zu den Pontusgriechen, und die versuchen ja noch immer, glaubt man Poyraz weiter, ihr untergegangenes Reich wiederzuerrichten. Einen willigen Helfer haben sie dabei in Erdogan gefunden. Erdogan gebe zwar an, keine Fremdsprachen zu sprechen. Poyraz verdanken wir aber die Einsicht, dass Erdogan 2002 bei seinem ersten Besuch in Griechenland mit dem damaligen griechischen Ministerpräsidenten Kostas Simitis unter vier Augen Griechisch gesprochen habe. Und das alles verkauft sich in sechzehn Auflagen.
Verschwörungstheorien
Je näher die Wahlen kommen, desto mehr Verschwörungstheorien dieser Art sind im Umlauf. Die meisten behaupten, die regierende „Partei für Gerechtigkeit und Entwicklung“ (AKP) sei nichts als eine Agentin der Vereinigten Staaten, kollaboriere mit den Kurden, unterstütze die Gründung eines kurdischen Staats und führe so wissentlich die Teilung der Türkei herbei. Kein Wunder, dass sich verängstigte Kemalisten bereit erklären, nun die ultranationalistische und faschistische „Partei der Nationalen Bewegung“ (MHP) zu wählen.
Verschwörungstheorien sind nichts Neues in der Türkei. Sie grassieren seit der Gründung der Republik im Jahr 1923. Seither sind sie unabdingbarer Bestandteil des offiziellen türkischen Nationalismus. Ohne Unterlass diagnostizieren die staatstragenden Kräfte die Feinde im Innern und im Äußern. Verschwörungstheorien sind charakteristisch für die politische Kultur nicht entwickelter Länder. Vor allem in Krisenzeiten und bei Wahlen wie der am kommenden Sonntag. Denn von dieser erwarten die Träger des kemalistischen Ideensystems den Beginn der ewigen Dunkelheit. Da schießen Konspirationen wie Pilze aus dem Boden. Sie beeinflussen das politische Denken und sogar die Wahlentscheidungen.
Mehr als alle anderen Türken neigen die Anhänger der oppositionellen „Republikanischen Volkspartei“ (CHP) dazu, solche Theorien für wahr und in Umlauf zu halten. Sie verstehen sich als wahren Erben der Grundsätze Kemal Atatürks und damit auch der beiden tief sitzenden Ängste, durch die sich der offizielle kemalistische Nationalismus gegen eine jegliche Weiterentwicklung immunisiert hat: die Angst vor einer Teilung des Landes, die ja nach dem Diktatfrieden von Sèvres 1920 real erschien und seither als „Sèvres-Syndrom“ in den Köpfen vieler Türken fortlebt, und die Angst vor der Einführung des islamischen Rechts, der Scharia. Die Botschaft daraus ist, dass der Einzelne gegen diese bösen Kräfte aus dem Innern und Äußern nichts tun kann. Dazu bedarf es vielmehr eines starken Staats.
Der kemalistische Souffleur
Das ist der Rahmen, in dem die türkischen Verschwörungsphantasien gedeihen. Und sie sprießen besonders gut, seit die AKP, die ja aus einem islamistischen Umfeld entstanden war, im November 2002 die Regierung übernommen hat. Eine heimliche Agenda habe die AKP, die Scharia einzuführen, flüstert einem der kemalistische Souffleur seit fünf Jahren ohne Unterlass zu. Und gewiss werde das nun nach dem Sonntag geschehen. Ohnehin verkaufe die geldgierige AKP gezielt heiligen Grund und Boden an Ausländer, vor allem im kurdischen Südosten, um den territorialen Status quo des Landes zu verändern.
Der Popularität der AKP tut das jedoch keinen Abbruch. Die Wirtschaft der Türkei boomt wie nie, und von Islamisierung keine Spur, auch wenn islamische Frömmigkeit im öffentlichen Leben zunimmt. Gegen den abermaligen Wahlerfolg der AKP rennt die CHP mit Verschwörungstheorien an und mit einer extrem nationalistischen Sprache. Der nationalistische Diskurs der CHP macht auch nicht vor den kleinen religiösen Minderheiten der Türkei halt. Es waren gerade die CHP und ihr Vorsitzender Baykal, die im Herbst 2006 die Angst vor dem angeblich gefährlichen und wachsenden Einfluss der Minderheiten geschürt hatten.
Sie verhinderten die Verabschiedung eines Gesetzes, das die Stellung der Minderheiten gestärkt und ihnen die Immobilien zurückerstattet hätte, die seit 1974 unrechtmäßig konfisziert worden waren. Auch lehnte es die CHP als Betrug an der türkischen Nation ab, den Paragraphen 301 des Strafgesetzbuchs zu revidieren, der die Beleidigung des „Türkentums“ bestraft, eingeschlossen die Bejahung des Genozids an den Armeniern. Allerdings schlossen sich auch aus der AKP prominente Stimmen wie die des Justizministers Cemil Cicek dieser Argumentation an.
Propagandakampagnen
Das war die angespannte und fremdenfeindliche Atmosphäre, in der am 19. Januar 2007 der Intellektuelle Hrant Dink, ein Armenier mit türkischer Staatsbürgerschaft, von einem sechzehn Jahre jungen Arbeitslosen und Mitglied einer ultranationalistischen Bande auf offener Straße erschossen wurde. Immer neue paramilitärische Banden werden seither enttarnt. Sie reden sich ein, den Staat zu retten und seine kemalistische Ideologie. Über die kemalistische Doppelangst vor dem Islam und den Minderheiten identifizieren sie ihre Ziele.
In der CHP hat eine solche Propaganda eine lange Tradition. Von 1923 bis 1950 hat sie die Türkei alleine regiert. Denn es gab zwar das Wahlrecht, aber keine Wahl. 1930 hatten Atatürk und die CHP eine Oppositionspartei „erlaubt“, und so wurde die „Freie Republikanische Partei“ gegründet. Nach nur 99 Tagen wurde sie wieder aufgelöst, denn sie war zu erfolgreich in den Kommunalwahlen gewesen. Also startete die CHP eine Propagandakampagne gegen den Rivalen und benutzte dabei die gleichen Verschwörungstheorien und Attacken wie heute. Sie glaubte, die neue Partei zu diskreditieren, indem sie diese als Gruppe von Reaktionären, Kommunisten und Schmugglern denunzierte, als Partei der Unterschicht und der Nichtmuslime. Sie sei ein „Organ fremder Mächte“, behauptete die Propaganda, also der Griechen, der Armenier und der Juden. Denn die lebten ja, wenn auch als türkische Staatsbürger, als fünfte Kolonne anderer auf dem Territorium der Türkei.
Die CHP machte die neu gegründete Partei deshalb zum verschwörungstheoretischen „Feind im eigenen Land“, weil sie, anders als die CHP, auch nichtmuslimische türkische Staatsbürger als Kandidaten nominiert hatte. Nun behauptete die CHP, die ihre Felle davonschwimmen sah, eine geheime Organisation in Athen dirigiere die Kandidaten der griechischen Minderheit dieser Partei. Als Ziel verfolgten sie, gemeinsam mit dem Ökumenischen Patriarchat, ihre Privilegien, die sie im Osmanischen Reich genossen hatten, zurückzuerlangen. Jeden Tag stellte die Zeitung „Vakit“ die politische Vertrauenswürdigkeit der nichtmuslimischen Kandidaten in Frage und unterstellte ihnen Kontakte zu geheimen Organisationen. So sollen einige Kandidaten die Expansionspolitik Griechenlands unter der Losung der „Großen Idee“ nach dem Ende des Ersten Weltkriegs unterstützt haben, andere die französische und britische Besatzung Istanbuls von 1920 bis 1923. Ähnliche Artikel erschienen über die armenischen und jüdischen Kandidaten.
Die amputierte Landkarte
Paradox waren die Angriffe auf die Kandidaten der griechischen Minderheit. Denn im gleichen Jahr hatten auf einer anderen Ebene - und nach einer langen Eiszeit - die beiden Ministerpräsidenten Eleftherios Venizelos und Ismet Inönü eine Reihe von Freundschaftsverträgen ausgehandelt und unterzeichnet. Die Diplomaten öffneten ein neues Kapitel der Zusammenarbeit, die Propagandisten bedienten sich aber weiter ihres verschwörungstheoretischen Instrumentariums.
Dieses hat sich seit 1930 wenig verändert. Es überrascht nicht, dass es kürzlich die CHP war, die in der ostanatolischen Stadt Erzurum ein Plakat mit zwei Landkarten anbringen ließ: Eine zeigt die Türkei in ihren Grenzen von heute, die andere amputiert. Aus ihrem Rumpf wurde ein großes Stück der Republik Armenien zugeteilt. Die Karte soll die AKP und Erdogan anklagen, der dieses eben als Erfüllungsgehilfe Amerikas zulasse. Ergün Poyraz lässt grüßen. Erdogan erstattete Anzeige, die Staatsanwaltschaft gab das Plakat im Namen der Meinungsfreiheit aber frei. Der Ausgang der Wahl am Sonntag wird über vieles Aufschluss geben. Auch darüber, wie stark Verschwörungstheorien noch immer die politische Kultur der Türkei prägen.
Die Autorin, Griechin-Deutsche, hat drei Jahre an der Istanbuler Bosporus-Universität studiert und im Juni 2007 ihren Magister im Fach Geschichte erworben.
Text: F.A.Z., 19.07.2007, Nr. 165 / Seite 31
Bildmaterial: dpa
deryatulga
06.09.07, 17:27
Ümraniye'de bir tutuklama daha
İstanbul Ümraniye'de bir gecekonduda bulunan 27 el bombasıyla ilgili soruşturmada tutuklu sayısı 13'e çıktı. İki aydır aranan Ayşe Asuman Özdemir yakalandı. Yerel bir gazetede çalışan Ayşe Asuman Özdemir, terörle mücadeledeki sorgusunun ardından İstanbul Adliyesi'ne sevk edildi. Hakkında gıyabi tutuklama kararı bulunan Özdemir, terör örgütüne üye olmak iddiasıyla tutuklanarak cezaevine gönderildi. Aynı soruşturma kapsamında daha önceden gözaltına alınıp çıkarıldığı mahkemece serbest bırakılan Özdemir hakkında savcılığın itirazı üzerine yakalama emri çıkarılmıştı. 13 Haziran'da İstanbul Ümraniye'de bir gecekonduya yapılan baskında çok sayıda patlayıcı bulunmuş, evde 27 el bombası, TNT kalıpları ve fünyeler ele geçirilmişti.
eyup_gokhan
07.09.07, 00:22
Bu Asuman Özdemir bizim gruba da üyeydi. Sürekli abuk subuk mesajlar gönderirdi, özellikle de Fethullah Gülen hakkinda atip tutardi, ama neredeyse her mesajinda. Bir de bunun ekürisi vardi, bir hanimefendi daha. Ama onun ismini simdi cikartamadim.
Ulusalci fobim malum, bunlar ne gönderse sansürlerdim. Vatandaslar din düsmanligini birakmisti bir süre sonra, artik "Islam adina"(!) ulusalcilik yapma ayaklarina yatiyorlardi, teskilat yer mi, yemez :)
Evet bu hanimlar fikri olarak o malum tiplerle birlikte hareket ediyorlardi ama öyle terör merör olaylarinda istirakleri oldugunu zannetmiyorum. O isler bunlara göre degil cünkü. Birlikte siyaset ve nesriyat yaptiklari beyler olabilir de, bunlarin formasyonuna uygun degil o terör merör isleri... Iliskilerinden ötürü baslarini yakarlar mi bilmem... Ama bu ayrima dikkat etmek lazim. Evet her ulusalci (bu kardesinizin nazarinda) gicik ve sevimsizdir :) Ama her ulusalci ceteci degildir.
Ümraniye'de bir tutuklama daha
İstanbul Ümraniye'de bir gecekonduda bulunan 27 el bombasıyla ilgili soruşturmada tutuklu sayısı 13'e çıktı. İki aydır aranan Ayşe Asuman Özdemir yakalandı. Yerel bir gazetede çalışan Ayşe Asuman Özdemir, terörle mücadeledeki sorgusunun ardından İstanbul Adliyesi'ne sevk edildi. Hakkında gıyabi tutuklama kararı bulunan Özdemir, terör örgütüne üye olmak iddiasıyla tutuklanarak cezaevine gönderildi. Aynı soruşturma kapsamında daha önceden gözaltına alınıp çıkarıldığı mahkemece serbest bırakılan Özdemir hakkında savcılığın itirazı üzerine yakalama emri çıkarılmıştı. 13 Haziran'da İstanbul Ümraniye'de bir gecekonduya yapılan baskında çok sayıda patlayıcı bulunmuş, evde 27 el bombası, TNT kalıpları ve fünyeler ele geçirilmişti.
deryatulga
07.09.07, 00:54
Iliskilerinden ötürü baslarini yakarlar mi bilmem... Ama bu ayrima dikkat etmek lazim. Evet her ulusalci (bu kardesinizin nazarinda) gicik ve sevimsizdir :) Ama her ulusalci ceteci degildir.
Ötekisi "Bandirma Vapuru" yolcusu Melek Hanim degil miydi? Ha bunlar tabii tek baslarina ceteci olacak degiller, aslinda fonksiyonlari da kacakci esseklerininkine benziyor. Bir de tabii sanal ortamda zihin bulandirma görevleri var. Türkiyeyi bilmem ama Federal Alman yasalarina göre bunu yapmak da ceteci gibi ceza görmeye yeterli!
eyup_gokhan
07.09.07, 01:10
Sayin hocam, bunlarin ceteciligi bilmemneciligi cerez konular. Hükümet ve emniyet bu ulusalcilik meselesinin köküne inse ya. Bu cetelerin, ulusalcilik rüzgarlarinin, nevzuhur tiplerin tüm izlerini, baglantilarini takip etse ya... Bilinen ama bilmemezlikten gelinen iliskileri aciklasalar ne hos olur. Bakalim "merkez" Ankara'nin hangi sokaginda cikacak. Siz Ankara'ya gelince meshur Haci Arif Bey kebapçısında yemek yiyeceğiz, manzarayı oradan çoook yakından seyrederiz :)
Ötekisi "Bandirma Vapuru" yolcusu Melek Hanim degil miydi? Ha bunlar tabii tek baslarina ceteci olacak degiller, aslinda fonksiyonlari da kacakci esseklerininkine benziyor. Bir de tabii sanal ortamda zihin bulandirma görevleri var. Türkiyeyi bilmem ama Federal Alman yasalarina göre bunu yapmak da ceteci gibi ceza görmeye yeterli!
Millet, Milliyetçilik, Türk Milliyetçiliği http://www.millethaber.com//templates/ja_teline/images/pdf_button.png (http://www.millethaber.com//index2.php?option=com_content&do_pdf=1&id=31892) http://www.millethaber.com//templates/ja_teline/images/printButton.png (http://www.millethaber.com//index2.php?option=com_content&task=view&id=31892&pop=1&page=0&Itemid=75) http://www.millethaber.com//templates/ja_teline/images/emailButton.png (http://www.millethaber.com//index2.php?option=com_content&task=emailform&id=31892&itemid=75) Cuma, 07 Eylül 2007
Afşin SELİM
Milliyetçilik var ola geldiğinden beri, türlü çeşitleri içerisinde barındırmıştır. Kimi zaman, emperyalizm tarafından kötü çocuk ilan edilmiştir, kimi zaman da emperyalizm ile yakın ilişki içerisine girmiştir. İnsanlar yaratılışı itibariyle, kendi yakınındakine daha farklı bağ ile bağlıdır. İsim vermeden milliyetçilik yapanlar bile, milliyetçilik ile beslenir. O halde milliyetçilik “sosyolojik bir gerçek”tir.
Milliyetçiliğin olabilmesi için, belli bir “ortak vatan”ın olması şarttır. Bu ortak vatan üzerinde, aynı tarihi alt yapıya sahip, aynı kültürle yoğrulmuş ve aynı dinsel inancı paylaşan topluluklar “millet” olabilme güzergâhındadır. Yani bir “yerleşikliliğin” olması gereklidir. Bu gereklilik ile beraber, millet olmanın faktörlerine sahiplilik, mevcut topluluğu millet haline getirir.
Milliyetçilik, milletleri ayakta tutmayı gaye edinmiş bir ideolojik hareketmiş gibi gözükse de, ölçüsüzlüğe ve aşırılığa meylettiği takdirde, milletleri lime lime bölme vasfına da sahiptir. Tabii bu toplumdan topluma değişiklik göstermektedir. “İdeolojik olarak ve sistemleşmiş” haliyle, Avrupa anavatanlı olan milliyetçilik, toplumlar için hem sarılacakları ve korunacakları bir ip olmuş, hem de korkulu bir kâbusa dönüşmüştür…
Milliyetçilik, doğal haliyle, seyrine bırakıldığı müddetçe, zarifliğini, yumuşaklığını, efendiliğini koruyacaktır. Lakin, üzerinde oynanarak, değişik tuhaf zeminlere kaydırıldığı müddetçe de, zararlı yönü açığa çıkacaktır. Her şeyden önce “adalet” mekanizmasını yitirmemiş, kaybetmemiş bir milliyetçilik müspet olacaktır.
Milliyetçilik bir “vaziyet”tir. Bu vaziyet, belli bir “milli duruş” ile milliyetçiliği beslemektedir. Bu milli duruş, milli bir devlete sahip olma isteğini de beraberinde hareket ettirecektir. O halde, milliyetçilik için, önce bir “millet” oluşumu, ardından bireysel milli bir “kimlik”, milli bir “devlet” ve bir milliyetçi için olmazsa olmaz olan milliyetçi bir “tarih”(bazen efsanevi, bazen bilimsel) vazgeçilmez şeylerdir. Artı olarak, bir de milli bir edebiyat, mevcut milliyetçiliğin hızlandırıcı niteliği olacaktır. Mesela Avrupa’da kendisini gösteren milliyetçilik, edebiyatıyla ve sanatıyla var olagelmiştir.
18. ve 19. yüzyıllar, milliyetçiliğin ideolojileşmesi açısından mühimdir.
Milliyetçiliğin entelektüel bir ruh elde ettiği 18. ve 19. yüzyıllar, milliyetçiliğin ideolojik olarak seyrine etki etmiş ve katkı sağlamıştır. “Aydınlanma yüzyılı” olarak adlandırılan 18.yüzyıl Avrupa’sında, İngiliz ve Fransız düşünürlerin izlerine rastlayabilmemiz mümkündür. (Bakınız: John Locke, Newton, Condillac) İnanç olarak da, “deizm”in yaygınlaştığı bir yüzyıldır bu. Yani, Tanrı vardır, ama doğanın gidişatına müdahale etmemelidir. 18.yüzyılı “milliyetçilik yüzyılı” olarak adlandırmak yerine, bu yüzyılın 19. yüzyıldaki milliyetçiliğe “zemin” hazırlamış olduğunu bilmek daha doğru olacaktır. 19. yüzyıl Fransız devrimi, toplumun “elit” kesimi tarafından değil, “yoksullar, köylüler ve orta sınıf” tarafından gerçekleşmiştir.
Fransız devrimini gerçekleştirenler, Aydınlanma çağının Aydınlanmacı görüşlerini terk etmiş, onun yerine “milliyetçi romantizmi” inşa etmişlerdir. (Bakınız: I.Kant, Rousseau) 19.yüzyıl romantizminin merkezi olarak Almanya’yı örnek gösterebiliriz. (Bakınız: F.Nietzsche) “Bir gün dünyanın Nihilizm’e doğru sürükleneceğine” inanan Nietzsche için, Avrupa’nın da fikri alt yapısını oluşturduğu düşüncesine inanabiliriz. Ona göre “üst insan” inşa edilmeli, “hiç”çilik benimsenmelidir. Seçkinlikten ve seçilmişlikten yanadır.
Milliyetçilikte, “mensubiyet duygusu” vardır.
“Millet kimliği” ile aynı doğrultuda ve aynı paralellikte hareket eden milliyetçilik, kimi için bir ideolojidir, kimi için öylesine ortak bir duygudur, kimi için yaşam gayesidir, kimi için araçtır, kimi için amaçtır, kimi için şeytancadır, kimi için zararlıdır, kimi için faydalıdır, kimi için şarttır, kimi için olmazsa olmazdır, kimi için doğaldır, kimi için engellenemeyen duyguların taşıyıcısıdır, kimi için İslâm’a aykırıdır, kimi için İslâm’a uygundur, kimi için korunma içgüdüsü taşır, kimi için tepkilerin ortak noktasıdır, kimi için serbest bırakılmalıdır, kimi için yasaklanmalıdır, kimi için biz varsak o da vardır… Ama şu kesindir ki: Milliyetçilik vardır!
Doğu filozoflarından -ve dünyanın ilk sosyologu olan- İbn-i Haldun’a göre, milliyetçilik, “aidiyet ve özdeşlik duygusu” dur. Milliyetçilik; ırkçılığa, dar bölgeciliğe, faşizme dönüşmediği müddetçe “müspet”tir. Milliyetçilik bir “duygu” işidir. Duyarlılıktır.
Türk milliyetçiliğinin öğretmenlerinden Yusuf Akçura’ya göre, “Emperyalist ve Demokratik” olmak üzere iki tür milliyetçilik vardır. Emperyalist olanı, saldırgandır, ezicidir, ölçüsüzdür. Demokratik olanı ise, savunmacıdır, hak korumaya yöneliktir, anti-emperyalist ve bağımsızlık yanlısıdır.
Milliyetçilik, en kaba tabiriyle, “millet/ulus” olmaya dayalı bir yapının ideolojik muhtevasıdır. Gökalp, Anadolu insanının tabiriyle yola çıkarak sistemleştirmek istediği “millet” tanımlamasında şu sonuca ulaşır: “Dili dilime, dine dineme uyan…” Evet, demek ki, millet “olmak” çeşitli toplumsal ihtiyaçlarla mümkündür. Bunları şu şekilde sıralayabiliriz: “Din, dil, ortak kültür, ortak tarih, aynı soya mensubiyet…” gibi…
Yine, merhum Arvasi hoca’nın tanımıyla: “Ortak tasaya sahip olmak. Beraber gülmek, beraber ağlamak…” Demek ki millet olgusu, bir birliktelikle, bir beraberlikte mümkündür. Ve yine, ortada bir millet var ise, milliyetçilikte vardır. Bu gayet normal ve doğaldır. Kınandığı müddetçe, millet dediğimiz birliktelik zedelenir. Bu zedelenme, kopmalar ve kamplaşmalara sebebiyet verir. Mesela, yalnızca etnik vurgularla tanımlanmaya çalışılan milliyetçilik kavramından da bu sonuçlar çıkar. Engelleyemezsiniz.
Her etnik kodlama, yenisini azdırır, tahrik eder. Bu parçalayıcı, ayıran milliyetçilik, batılı bir kültürle beslenmiş olup, azınlıkçı bir “mikro milliyetçilikle” de devam eden bir yapıya götürür bizi. Bu tehlikeli bir milliyetçilik anlayışıdır. Yarardan fazla, zarar verir. Birleştirici özelliği olmadığı için, vahşi ve saldırgan bir hüviyete sahiptir. Bilhassa Türkler için “İslâmi ölçüler ve sınırlar” göz ardı edilerek işlenmiş olan bu tür bir milliyetçilik, Anadolu coğrafyası gibi coğrafyalarda nükleer bomba etkisi gösterir. Bilirsiniz, İsrail misket bombalarıyla şöhretlidir. İşte İsrail gibi sözde devletlerin misket bombalarıyla, dış güdümlü, dışarıya bağımlı “etnik milliyetçiliğin” bir farkı yoktur. İkisi de öldürücüdür!
Alev Alatlı, milliyetçilik bahsinde “turna milliyetçiliğinden” söz eder. “Kendi sazlığını koruyan ama başkalarının sazlığına da müdahale etmeyen” bir milliyetçilik tarifi yapar bize. Bu tarif elbette aksiyoner ve nizam’ı alem zeminli milliyetçilik anlayışlarına yabancıdır. Sürekli taarruz vaziyetinde olan milliyetçilikler için de, milliyetçiliğin afyonlaştırılmış halidir bu. Şüphesiz, saldırgan bir milliyetçilik, ne insanidir, ne de İslâmi…
Efendi bir kimlikle yaşam sürenler için, efendi bir milliyetçilik, olgun bir milliyetçilik, birleştirici bir milliyetçilik, vicdanlı ve adaletli bir milliyetçilik şarttır. Düşmanlaştıran ve herkesi yabancı görerek yabancı düşmanlığı ile var olmaya çalışan bir milliyetçiliğin, iki dünyada da hiçbir topluma faydası olamaz.
18.yüzyıla damgasını vuran Fransız milliyetçiliği Fransız devrimiyle açığa çıkmıştır. Fakat merhum Atsız’ın tespitiyle de, Türklerin “şuur altında bir milliyetçiliği”(Türk tarihinden örnekler verilir. Çi-Çi Yabgu’dan bahsedilir, ilk Türk milli devletinin kurucusu olduğu belirtilir) vardır. Yani, sistemleşmiş şekilde Fransız ihtilaliyle dünyayı kasıp kavuran milliyetçilik anlayışı, kavram olarak ve sistemlenmiş bir şekilde batıdan gelmiş ise de, insanlığın doğasında ve şuur altında hep bir milliyetçilik vardır aslında.
Mesela, milliyetçilik tarifi için, “önce gözünün önünü görmektir” de diyebiliriz. İdeolojik yapısıyla önce işçi sınıfını gören ve işçi sınıfı merkezli düşünen eski tüfek solculuğun da bir nevi farklı bir milliyetçilik güttüğünü söyleyebiliriz. Zaten görmüş olduğunuz üzere, bugün için tarihin tozlu sayfalarında kalan ideolojiler, milliyetçiliğe meyletmişlerdir. Çünkü milliyetçilik her daim, insanlar için, toplumlar için, cemiyetler için bir beslenme deposudur.
Milliyetçiliğin, şiddete yönelik bir tepkiye dönüşmesi, onun “negatif” olarak hızını arttırır. Herkes “–ötekileşir”. Düşmanlaşır. Psikoloji yalnızca milliyetçiliğin devreye girerek, tepki vermesiyle ayakta durabilir. Oysa ki, milliyetçilik, zor zamanda, dar zamanda, baş sıkıştığı anda devreye girerse, iç muhtevasına bakılmaksızın “kuru bir milliyetçi anlayış” ile ayakta durma çabasına dahil olur.
Merhum, Necip Fazıl, “posa milliyetçiliğinden” şikayetçidir. İşte bu “posa milliyetçiliği” bir başka deyimle “kabuk milliyetçiliği” olarak adlandırılır. Kabuk ve deri ölçülü yüzeysel milliyetçilikler, ideolojiden ve dünya görüşünden öte, “faşizm” in ayak seslerine sahiptir. Çünkü gidişatı o yöndedir, o doğrultudadır. Faşizm ise “insanlık suçudur”. Allah’a isyandır. Cinayettir. Diğer “izm” ler gibi, batıdan kopup gelen bu sapık ideolojiler, dünyayı ve insanlığı her daim tehdit etmektedir.
Bugün bunların yüzeysel şekilde öldüğüne şahit olsak da, “şuur altı” dediğimiz şey, onları hep bir köşede göreceğimiz anlamına gelir. Dikkatli olmak için de, bilhassa yarının teminatı gençliğe, yerli düşünceleri aşılamak lâzımdır. Müspet olandan yana tavır aldıkça, sapık ideolojilere aldanmayarak ve inanmayarak yaşamamız mümkün olacaktır. Aksi takdir de, medeniyetimiz ve aldığımız kültürün dışında bir dünya görüşüne mensubiyet, bizi insanımıza ve ülkemize yabancılaştırır.
Fransız devrimiyle birlikte “ulus devletler ve cumhuriyetler” doğmuştur. Mesela Napolyon, milliyetçilik maskesine bürünerek, önce Afrika, sonra Mısır’da işgal girişimlerinde bulunmuştur. Daha sonra “Osmanlı halklarını” kışkırtarak, batının ayran ve her daim parçalayan milliyetçilik anlayışını göstermiştir insanlığa. 19.yüzyılla birlikte zirve noktasına ulaşan milliyetçilik akımı, önce cihan devletini(Osmanlı) yıkmıştır. Çünkü içerik olarak, bütünleşen ve birleşen yapılara düşmandır batı tipi milliyetçilik.
Karışan ve kaynaşan bir kültür ile yoğrulmuş olan coğrafyamızda, bu tür milliyetçilikler, zehirli tesirini göstermiş ve bize yeni yeni sınırlar ve bayraklar armağan etmiştir. Fakat, bölgelerden yükselen milliyetçilik hortlamasıyla birlikte, Türklere de doğal bir hak doğmuş ve yol olma tehlikesinden kurtulmak için Türk milliyetçiliğine sarınılmıştır. 19.yüzyılın hortlayan batı tipi ideolojisi milliyetçilik, bilhassa Asya ve Afrika’da yeni sömürgeler elde edebilmek için hortlamıştır. Vahşi bir yayılmacı zihniyet bırakmıştır yeryüzüne. Bunu İngiltere iyi becermiştir. Birinci Dünya Harbi sonrasında 20.yüzyılın bir milliyetçiliği ile tanışmıştır insanlık. Almanya ve İtalya, milliyetçilikten de öte, faşizmin ana vatanı olarak nam salmıştır o yıllarda. Burada Fransa’ya ve İngiltere’ye olan tepkiyi belirtmekte fayda var. Çünkü, Almanya ve İtalya, Birinci Dünya Harbi sonrası Fransa ve İngiltere tarafından ezilmiştir. Bu eziklik, faşizme sebebiyet vermiştir.
Bizde ise durum farklıdır. Birinci Dünya Harbiyle işgâle uğramış topraklarımızı korumak ve kollamak maksadıyla sarıldığımız milliyetçilik, genel olarak asla faşizme dönüşmemiştir. Şayet böyle bir faşizm olsa idi, bugün Anadolu topraklarından bahsetmemiz mümkün olmayacaktı. Halen daha, batının şaşırdığı şekilde karışıyor ve kaynaşıyoruz!
Milliyetçiliğin tehlikeli olanı, kendisinden olmayan millet topluluklarını düşmanlaştırmasıdır. Bu düşmanlaştırmanın sonu yoktur. Nesiller boyunca devam eden “düşmanlıklar ile beslenen milliyetçilik” düşüncesi, sağlıklı nesillerin yetişmesi yönünde en büyük engellerden biridir. Fakat, toplumların millisizleştirilerek, milli duyguların açığa çıkardığı milli öfkelerin tamamiyle törpülenmesi de, millet adını verdiğimiz toplulukları “afyonlaştırmaktan” başka bir işe de yaramaz.
Hayat çoğu kez acımasız yönüyle karşımıza çıkar. Ve “boşlukları affetmeyen” tabiata yem olmamak için de, gözü pek ve diri olabilmek mecburiyetimiz vardır. Efendiliği, vakur ve adaletli bir duruşu terk etmemek kabulüyle, müspet bir milliyetçiliğin zeminine ihtiyaç vardır.
Eğer ülkemiz açısından değerlendirmelerde bulunursak, yumuşak bir kültüre sahip olduğumuz görülecektir. “Dar bölgeci, kavmiyetçi ve etnikçi” bir milliyetçilik, ülkemizde, topraklarımızda ve coğrafyamızda destek görmemelidir. En azından temennimiz bu yönde olmalıdır.
Neden destek görmemelidir? Çünkü, bulunduğumuz coğrafyada bir kültür bereketi vardır. Coğrafyamızın maddi, manevi zenginliklerini hiçe sayıp, onları bir bir parçalayan bir düşünceye, kapılar kapanmalıdır. Bu kapıların kapanması da, şuurlu vatansever, anti-emperyalist kitlelerle mümkündür. Gerçek ve sahici milliyetçilikle, sahte ve yapay milliyetçiliği birbirinden ayırmanın yöntemi, sömürgeci olan ile sömürgeci olmayanı bilmekten geçer.
Samimi milliyetçiler, bölen ve ayıran tarafta değil, birleştiren ve bütünleştiren taraftadır. Entellektüel bir alt yapı ile beslenmiş ve halen daha beslenen milliyetçilik düşüncesi, öncelikle “yerli” olabilmekle mümkündür. Şimdi çıkıp, efendim anavatanı Avrupa olan milliyetçilik düşüncesi ile yerli olabilmek bizim açımızdan ne derece mümkündür, diyenlerimiz olacaktır. Şunu ifade edelim ki, “kavramların tanımlarını” iyi tahlil ederek, “oluştukları dönemleri” de iyi bilmemiz ve bellememiz gereklidir.
Milliyetçi bir mevsime gebe kalan Osmanlı’nın son dönemlerinde, cihan devletimize yıkıcı etkisini gösteren tek etken ve faktör milliyetçilik değildir. Bizzat son dönem açığa çıkan sistem sorgulanmalıdır. Bir bütün olarak yapılmayan tahliller, bizi yüzeyselliğe götürecektir. Son milliyetçi Türkler, evet, kurtuluş olarak gördüğü milliyetçiliğe sarılmışlardır. Ama bu sarılışta dahi, Avrupa’daki vahşi milliyetçiliğin veyahut faşizmin izlerini göremeyiz. Ulus devleti batıdan inşa etmiş olabiliriz, bunu da tarihin seyrine bırakalım. Batıdan kopup geldi diye, mevcut devletimizi habire zedeleyerek şu zamanda ve şu şartlar da yıkıcı eleştiriler de bulunmamız, yalnızca “kapitalist batı emperyalistlerinin çıkar ve menfaatlerine yarayacaktır…
Bizde “Kuvva-i milliye” güdümlü bir toprak sevgisi, bir bağımsızlık sevgisi, bir hürriyet sevgisi mevcuttur. Hortlayan “azınlık milliyetçiliği” sebebiyle sarıldığımız Türkçülük akımı, bugünkü Cumhuriyetimizi kurmuş olan bir düşüncedir.
Mustafa Kemal’in, “düşüncelerimin babası” olarak tarif ettiği Gökalp ve fikirdaşları, kurtuluşun “Türkçülük” ile mümkün olduğuna inanmıştır. İttahad Terakki’nin gelenekçilerimiz, muhafazakarlarımız ve hatta bazı milliyetçilerimiz tarafından çok sert bir şekilde eleştirildiğine şahit olsak da, dönemi kavuran ve kavrayan bir milliyetçiliğin olduğunu bilmeliyiz.
Şüphesiz, bu milliyetçilik, “Abdullah Cevdet ve İçtihad” dergisi etrafında toplanan bir takım İttahat Terakki yanlılarının, “din olgusu” ile çatışır bir görüntü çizmesi, tepkilere neden olmuştur. Daha rasyonel, akılcı düşündüklerini her fırsattı belirten bu kadronun fertleri, seküler bir milliyetçiliğin tohumlarını atmıştır ülkemizde. Bu, bugün bizi “laisizm”e kadar götürür. İşte bu sebepledir ki, daha “maneviyatçı ve mukaddesatçı” görülen “Türk Milliyetçiliği” kavramı yerine, bugün çeşitli kitleler tarafından “Ulusalcılık” kavramı kullanılmak istenmektedir.
Neden Türk Milliyetçiliği kavramı, daha maneviyatçı ve mukaddesatçıdır… Çünkü, Türk Milliyetçiliğinin beslendiği yerler, “laisist Türkçülükten” ziyade, ülke insanının değer ve yargılarını göz önünde bulunduran fikir adamlarıdır. Bakınız: Mehmet Akif Ersoy, Yahya Kemal, Necip Fazıl, Erol Güngör. Aslında Nihal Atsız’da bu kısımda değerlendirilebilir. Şayet, kendisini laik, seküler bir kimlik ile adlandırmamıştır, mukaddesatçı bir kültüre bağlı olduğu örneklendirilebilir.
Zira, İttahad Terakki yanlılarına sert eleştirileri de mevcuttur. Abdülhamid’e “Gök Sultan” der. Şunu da görmek lâzımdır; O, İslâm’ı merkeze koyup, onu dâvâ olmaktan ziyade, “milletimin dinidir, saygı duyarım” ölçüsünde değerlendirmiştir. Bu da bir nevi, bir milliyetçilik anlayışıdır. Din olgusu, bir millet için olmazsa olmazdır. Toplumu ayakta tutar, en kötü zamanda birleştiricilik özelliği ile kargaşaya müdahale eder.
Ziya Gökalp bir teorisyendir. Yine Akçura, Türk milliyetçiliğinin öğretmenlerindendir. Velidi Togan bir dahidir. Yine Rauf Orbay’ın, Mehmet Emin Yurdakul’un, Gaspıralı’nın, Necmettin Hacıeminoğlu’nun, Taşer’in, Gökalp’in, Fuat Köprülü’nün, Peyami Safa’nın, Türkiye’deki milliyetçilik anlayışına etkileri mevcuttur. Munis Tekinalp’i hatırlatanlar olacaktır, onu saymıyoruz... Atsız her ne kadar Türk ırkçısı olarak lanse edilip, çeşitli kitleler tarafından dışlanmışsa da, onun da Türk Milliyetçiliğine katkıları mevcuttur; bilhassa Türk tarihine dair yazdıkları göz ardı edilemez.
Yine Necip Fazıl’ların, Erol Güngör’lerin, Nurettin Topçu’ların, Arvasi hocaların kültüre dönük, manevi alt yapılı, vatan güdümlü, “ölçülü ve İslâmi kaygılar barındıran” milliyetçilik tarifleri mevcuttur. Onlar merkeze İslâm’ı koymuş, Türk Milliyetçiliğini, İslâm güzergahındaki bir “vasıta” olarak görmüştür.
Cumhuriyetin baş öğretmeni Mustafa Kemal’in, millet ve milliyetçilik tariflerinde de, belli bir ölçü ve sınır gözettiği görülmektedir.
Batı tipi milliyetçiliğin dünyada esen rüzgârlarına rağmen, Anadolu’da farklı bir rüzgâr esmiştir aslında. Batının vahşi yayılmacı, işgâlci ülkelere rağmen -Rusya’yı da unutmamak lâzım-, etnik kaygılar taşımayan bir mücadele anlayışıyla başlatılan Milli Kurtuluş savaşı, toprak ve bağımsızlık delisi bir milletin meydana gelmesine sebebiyet vermiştir. Gâvurâ gâvur demenin yasaklandığı günümüzün modern dünyasında, işgalci gâvura karşı savaş meydanlarında boy gösteren ülke insanı, gâvurla savaşmanın vermiş olduğu haz ile herkesi hayrete düşürecek bir iman gücünü kendisinde bulmuştur.
http://www.millethaber.com//index.php?option=com_content&task=view&id=31892&Itemid=75
Türk Milliyetçiliğinin Karşılaştığı Zorluklar... http://www.etikhaber.com/images/stories/resimyok.jpg
Ulvi YöNTER
03 Eylul 2007 12:47
Kadim Arap toplumunda "defnü'z-zünub" denilen bir takıyye yöntemi vardır. Bu yöntemi Türkçeye ‘günahların gömülmesi' diye çevirmek mümkün.
Bu takıyye yönteminde; günahkârlar kendilerini temize çıkarmak için bir meydanda toplanırlarmış. Yüksek bir sesle suçsuz olduklarını ve günahlarından kurtulmak istediklerini söylerlermiş. Kendi elleriyle küçük bir çukur kazarlar, buna fazilet çukur derlermiş. Geçmişle ilgileri kalmadığını ve günahlarını fazilet çukuruna gömdüklerini haykırırlarmış. Başka birisi de çukuru örter ve emaneti devralırmış. Böylece günahkârlar sanki hiç suçları yokmuş gibi birdenbire arınmış olurlarmış.
İnsanlığın tekâmül aşaması hayal kırıklıklarına gösterilen direncin kararlı duruşunda ortaya çıkmıştır. İnsanlığın bilinen tarihinde sorunlar ve başarısızlıklar; en az başarı kadar bir vakadır. Hiçbir toplum başarıya, huzura, esenliğe güllerle dolu bir yoldan gitmemiştir. İnsanlığın ortaya çıkışından beri var olan kavga, tartışma, savaş bu söylenenleri doğrular niteliktedir. Bir Yunan sözünde ifade edildiği gibi; güzel olan her zaman zor olmuştur.
Hülasa güzele, doğruya ulaşmak hiç de kolay olmamıştır. Birçok tarihi şahsiyet yaşadıkları dönemde haklılıklarını ispat etmek için hiç de hak etmedikleri bedeller ödemiştir. Bunun yanında kişilerin yanında; idealist hareketler, fikirler de meşru ve haklı olduklarını kendilerine reva görülen zorlukları, hatta iftiraları aşarak anlatmaya, ispat etmeye çalışmışlardır. Bir kişinin ya da bir fikrin ısrarla kendini anlatmaya çalışması pozitif dışa açılma enerjisinin heba edilmesini de beraberinde getirmektedir. Günahkâr olunmadığı iddiası ve haklı olunduğu yönünde ki süreklilik arz eden savunma psikolojisi gerek kişinin, gerekse de bir fikrin özgüvenin zedeler. Yıllardan beri kendini sürekli anlatan, ama anlaşılmasında ve algılanmasında bir o kadar gecikilen, layık olduğu konuma gelemeyen fikir hareketlerinin en başında-belki de tek- ise Türk milliyetçiliği gelmektedir.
Türk milliyetçiliği toplumsal yapıda kabul ve karşılık gördüğünden beri kendini anlatmakta, haklı ve meşru olduğuna yönelik sürekli bir çaba ortaya koymaktadır. Ayrıca, Türk milliyetçiliği fikri gelişim mecrası içerisinde mensuplarıyla birlikte hak etmediği birçok haksızlığa, olumsuzluğa da maruz kalmıştır.
Türk milliyetçiliği toplum nezdinde kabul ve karşılık gördüğünden beri türlü zorluklarla karşılaşmış, mensupları birçok bedeller ödemiştir. Kaldı ki bu durum halen bir şekilde değişik hallerde devam etmektedir. Türk milliyetçileri haklı ve geçerli iddialarını, inançlarını samimiyetle savunurken, toplumsal algılama bazen aksi istikamette gelişebilmektedir. Ortaya çıkan bu algılama noksanlığı, Türk milliyetçiliğinin devamlı bir şekilde ne olmadığını, neyle bağı olmadığını anlatan bir ideoloji haline getirmektedir.
Bir ideolojinin ne olmadığını anlatması, ne olduğunu ifade etmesinden daha zordur. Bu bağlamda Türk milliyetçileri savunma psikolojinden bir türlü kurtulamamıştır. Türk milliyetçiliğinin sürekli kendini anlatmak zorunda kalması, mensupları arasında da zaman zaman yılgınlıklara neden olmuştur. Türk milliyetçilerinin ait olmaktan onur ve şeref duyduğu Türk milletinin, kendilerine yönelik tolerans ve ilgi düzeyinin düşük olması moral ve motivasyon değerlerini olumsuz yönde etkilemektedir. Başka grup ya da ideolojilere hak edilenden fazla gösterilen alaka Türk milliyetçilerinde hayal kırıklığının ortaya çıkmasına sebep olmaktadır. Türk milliyetçiliğinin yüz yılı aşkın fikri mücadelesinde toplum tarafından tam olarak anlaşılamamasının birçok nedeni olduğu doğrudur. Ancak nedenler ne olursa olsun sevilenin, sevene bir kez de olsa gülümsemesi; tahammül etmesi, kabul etmesi hiç de imkânsız değildir.
Türk milliyetçiliğinin muhteşem mazisindeki onurlu mücadelenin ana gayesi; Türk milletini mutlu etmek ve refah düzeyini arttırmaktan başka bir şey değildir. Bu süreçte milli kimliğine sahip, geçmişiyle barışık bağımsız bir Türkiye amaçlanmıştır.
Türk milliyetçiliğinin gelişim evrelerinin her birinde zorluk ve imkânsızlıklar hiç eksik olmamıştır. Ancak Türk milletine duyulan kara sevdayla; ‘Nemrutlar vız gelir, gül olur ateş bize' ifadelerinde de yer bulduğu gibi zorluklar aşılmıştır. Her türlü imkânsızlığı yenmek için kararlı olan Türk milliyetçiliği, Türk milletinden hak ettiği ilgi ve desteği beklemesi en tabii hakkıdır.
Öte yandan Türk milliyetçiliği kimi zaman da kendi içinde engeller inşa etmekte, bazı sözde mensuplarının maksatlı tavır ve davranışlarıyla uğraşmak zorunda kalmaktadır. Herkesin aynı şeyi savunması mümkün değilse bile; müşterek kutsallar etrafında olgun bir yaklaşımla benzer davranışlar içinde olmak tutarlılık gereği olacaktır. Her söylenen sözün arkasında farklı niyetler aramak, ortaya konulan her davranışın samimiyetini sorgulamak hiç kimseye bir şey kazandırmayacaktır.
Bir defa Türk milliyetçiliği mensupları içe dönük tartışma ve çatışmaları bir kenara bırakmalı; tüm güçlerini Türk milletinin birliğini ve beraberliğini sağlamak için harcamalıdır. Bunun için Türk milliyetçileri birbirini sevmek konusunda tereddüt içinde olmamalıdır. Sorumluluk mevkiinde olmayanların eleştirisi, tartışması (haksız bir biçimde) çok kolay olmaktadır. Bu itibarla Türk milliyetçiliğine mensup olduğunu iddia edenler mutlaka sorumluluk mekanizmasında bulunanlara asgari tahammülü ve saygıyı göstermelidir. Bununla beraber Türk milliyetçiliğinin gelişmesi, Türk milletiyle buluşması için gösterilecek haklı, ama farklı tavır ve davranışları olgunluk içinde karşılamalıdırlar. Hiç kimse kendisinin daha çok Türk milliyetçisi olduğu yönünde determinist bir kabullenme içinde olmamalıdır. Her bir kişinin inancı, bağlılığı kendisine göre büyük ve önemlidir. İnançların barometresi, ortaya koyulan davranış ve kişisel kalite düzeyinin seviyesiyle ilişkilidir. Başkasının ne olduğu, neyle uğraştığından daha çok her birey öncelikle kendisine bakmalıdır.
Türk milliyetçiliğinin fazilet çukuru açıp, içine gömeceği günahı yoktur. Bu bakımdan sorunun bir unsuru olmak yerine, çözümün bir parçası olmak her şeyi değiştirecektir.
Artık Türk milliyetçileri ne olmadığını anlatmak yerine, ne olduğunu farklı araç ve yöntemlerle izah etmelidir. Türk milliyetçisi bir ressam, heykeltıraş, karikatürist, romancı, şovmen, atlet, şair, gezgin, uzun atlamacı, bilim adamı, mucit, bankacı, holding sahibi çıkmalı; bunlar Türk milliyetçiliğinin taşıyıcılarından olmalıdır. Türk milliyetçileri bir medeniyet projesine sahip olduklarını topluma hem anlatmalı, hem de muhataplarını bu yönde ikna etmelidir.
Cengiz Aytmatov'un Batı dünyasında tanınmasını sağlayan ‘Cemile' adlı hikâyesini Fransızcaya çeviren büyük şair Aragon, söz konusu hikâye için: "Dünyanın en güzel aşk öyküsü" demişti. Bu çerçevede Türk milliyetçisi bir yazarında dünyada konuşulan bir aşk kitabı olmalıdır. Türk milliyetçiliğinin sahip olduğu sevimli ve güzellik dolu tutarlı fikir örgüsü bir aşk kitabıyla ne güzel de anlatılır! Bu kapsamda Nobel Ödülü alanlara kızmak yerine, bir Türk milliyetçisi edebiyatçı Nobel'e aday olabilmeli, hatta Nobel Ödülünü kazanabilmelidir.
Türk milliyetçiliğinin hak ettiği toplumsal itibara ulaşabilmesi için içinde ki inanç zafiyeti geçirenlere de dikkat etmesi gerekmektedir. Gölgesi boyundan büyük, ideal yoksunu kişiler, kutsal ifadeleri çarpıtarak kendi idealsizliğine herkesi ortak etmek istedikleri uzun zamandır bilinen bir gerçektir. Bunun için Türk milliyetçiliğinin silkinmesinin, ne olduğunu anlatmasının zamanı geçmektedir. Bu süreçte Türk milliyetçiliğinin ve ilkeli Türk milliyetçilerinin gömülecek günahı, açılacak fazilet çukuru olmadığına herkesin inanması gerekmektedir.
Son tahlilde hayal edilen Türk medeniyetini kurma konusunda herkes azami derecede tarih önünde sorumludur.
http://www.etikhaber.com/index.php?list=true&author=izzetulvi@etikhaber.com&option=com_content&task=view&id=41099&Itemid=32
Ne Kadar Anlatırsan Anlat
http://www.millethaber.com//templates/ja_teline/images/pdf_button.png (http://www.millethaber.com//index2.php?option=com_content&do_pdf=1&id=31621) http://www.millethaber.com//templates/ja_teline/images/printButton.png (http://www.millethaber.com//index2.php?option=com_content&task=view&id=31621&pop=1&page=0&Itemid=75) http://www.millethaber.com//templates/ja_teline/images/emailButton.png (http://www.millethaber.com//index2.php?option=com_content&task=emailform&id=31621&itemid=75)
Pazar, 02 Eylül 2007
Ahmet KUBİLAY
“Ne anlatırsan anlat, anlatacakların muhataplarının anlayacağı kadardır.”
Hz. Mevlana
İstediğin kadar konuş. Muhatabının lisanıyla seninki aynı değilse konuştukların anlaşılmayacaktır. Öyleyse çok boyutlu bir lisan kullanmak yanlış mıdır? Konuşmayalım mı? Yoksa, belki sonraki nesillere ulaşır diye denize mektup şişeleri mi atalım?
Şüphesiz sonuca ulaşmayan hamaset nutuklarına o kadar alışmış bir toplumuz ki daha derinden konuşmaya kalksanız bile söyleyecekleriniz hamaset ufkunda eriyip, gidiyor. Ne nasihat çaredir, ne ikazlar. Kutsallarıyla kandırılmaya alışmış bir toplumun dipten gelen sürgünleri de “fabrika ayarı”yla öyle geliyorsa kutsalı kullanmadan doğruları anlatmak hep iletişim engellerine takılmış mesajlara sahip olmak anlamına mı gelecektir? Bu zihinlere ulaşmanın bir yolu yok mu?
Görünen tablo vahim. Şüphesiz muhakeme, mukayese ve idrak kabiliyetinin korkunç düşük olduğu bir tabloyla muhatabız. Gün be gün kendisine doğru yol alınan bir uçurum var ve siz istediğiniz kadar gayret edin bünyeler artık yanlış ellere geçmiş kurtuluş başlıklı muhtevası zıddıyla doldurulmuş reçetelerle zehirlenmiş ve gönüllü bir şekilde bu zehirleniş devam etmekte.
Kurtuluş Savaşı esnasında altmış bin mevcutlu ordunun mevcudunun yarısının firari olduğunu okuduğumda yaşadığım şok umarım birkaç nesil müddetince devam etmez. Bırakalım hamaset nutuklarını. Demek herkes ne yapılması gerektiğini anlamayacak. Anlayanlar yeter diyelim ve almazları, çapsızları, ahmakları görmezden gelelim. Analar ne cevherler doğuruyor. Galiba en iyisi az olmakla öğünmek. Çokluğun olduğu yerde çapsızlığın "temel karakter" ve tabi eksenin de "menzilin gayrına düşmek" olacağının “fabrika ayarı” olduğunu unutmamak lazım. Önce komutanlar yetişmeli, erat ne zaman olsa bulunur. Fakat unutulmamalı ki komutanla erat aynı kapta yetişmez. Bir çürük elma bütün bir kasayı çürütür.
Bu millet gerçekten büyük bir millettir. Fakat ölçülerini doğrulttuğunuz ve ona korkusuzluğu öğrettiğiniz müddetçe. Bunun yolu da önce kendiniz gibi olandan başlamaktan geçer. Yoksa yorulur, tekrar tekrar başa dönersiniz. Kimsenin kendine bunu yapmaya hakkı yoktur. Değişmek ve değiştirmek acı da olsa gerçeği tespit etmekle başlar. İçi boş nutuklar atmayı ve başarısızlığı ispatlanmış yöntemleri bırakmak ilk atılması gereken adımlar olsa gerek.
http://www.millethaber.com//index.php?option=com_content&task=view&id=31621&Itemid=75
Milliyetçilik: Yalnızca Zorunluluk mu? http://www.millethaber.com//templates/ja_teline/images/pdf_button.png (http://www.millethaber.com//index2.php?option=com_content&do_pdf=1&id=31971) http://www.millethaber.com//templates/ja_teline/images/printButton.png (http://www.millethaber.com//index2.php?option=com_content&task=view&id=31971&pop=1&page=0&Itemid=75) http://www.millethaber.com//templates/ja_teline/images/emailButton.png (http://www.millethaber.com//index2.php?option=com_content&task=emailform&id=31971&itemid=75) Pazar, 09 Eylül 2007
Afşin SELİM
Milliyetçiliği yalnızca “kodlamak” la tariflendirmek, onun yaşam sahasını daraltarak, varlığını göstermeye çalışan gerçekçi ve sistemleşmiş bir olgu olmasına da zarar verecektir. Bu kodlar, toplumun bütünlüğünü zedeleyeceği gibi, milliyetçiliğin ve milliyetçinin insani ve toplumsal duyarlılığını da olumsuz yönde etkileyecektir. Milliyetçinin önyargılılarla beslenen kodları, dar sınırlara ve dar çerçevelere sıkıştırılıp, onu bozuk bir psikolojinin eşiğine sürükleyeceği gibi, onu vahşi milliyetçiliğin merkezine de çekecektir. Bu da, şoven bir milliyetçiliğin doğmasına zemin hazırlayacaktır.
İnsan psikolojisini ve insanın Ademi yapısını zorlayan bir milliyetçilik, millilikten ve milliyetçilikten öte, tuhaf bir hastalıktır. O herkese düşmandır, herkes ona düşmandır.
Milliyetçilik, şehirli(medeniyet) ve sivil yapısıyla, dar kalıplara sıkıştırılamayacağı gibi, kimlik ve kültür düşmanı sözde küreselcilik etrafında da hayat bulamaz. Dünyaya ve dünyalıya yabancılaşmayan milliyetçilikler, vasat seyrinde ilerleyeceği gibi, dünyaya ve dünyalıya yabancılaşan ve düşmanlaşan milliyetçilikler de, ölçüsüz ve sınırsız seyrinde ilerleyecektir. “Etnisite”ci, mikro-cu, kabileci milliyetçilik, millet sevgisinin doğasını zedeler ve kirletir.
Dayatan her şeyi zorlaştıran bir milliyetçi anlayış, bilinçaltındaki normal ve doğal milliyetçiliği kullanarak, onu vahşi ve saldırgan siyasetlere alet eder. Bu tür bir milliyetçilik, yaşadığı coğrafyaya ve yaşadığı toprak parçasına huzur, refah ve barış getiremeyecektir. Zira dünyayı ve insanlığı, Darvin’in “çatışarak gelişme ve ırkların mücadelesi” güzergahına çekecektir. İşte batı tipi milliyetçilik ve ona özenti, eklenti olan batı dışı topraklarda beliren milliyetçilik(Bakınız: Orta Afrika, Balkanlar, Ortadoğu) “ırki” vurgularla tarifini bulur.
Küreselleşmenin ve küreselcilerin hat safhada kendisini gösterdiği modern dünyada, milliyetçilik, “olmak” ya da “olmamak” gibi iki seçeneği önümüze sunuyor. Bu belli ideolojiler için bir “fobi” haline gelmiş durumda. Gizliden gizliye milliyetçi güdülerle beslendikleri halde, milliyetçilik karşıtı cephelerde durulması da başlı başına bir çelişkiden ibaret.
“Küresel emperyalizm” yanlıları ve destekçileri ile, “küreselcilik” söylemleriyle kendisine küresel bir kimlik edinenlerin aynı yol güzergahını paylaşması şaşılacak ve hayret edilecek bir durum değildir. Yükselen emperyalizm ve küresel kapital sermaye, “ideolojiler öldü” propagandasında, kendi ideolojisini “tek”leştirme derdindedir.
Türkiye’de ise “milliyetçiliğin yükselmesi” onun birileri tarafından yükseltilmesiyle anılır hale gelmiştir. Oysa ki, günümüz Türkiye’sinin yakın çevresinde (Bakınız: Irak, İran, Suriye, Ortadoğu…) karışıklıklar ve karmaşıklıklar yaşanmaktadır. Buna sebebiyet verenlerde, “dışarıdan müdahale” edenlerdir. Bu dış müdahale, şüphesiz bir tepkinin doğmasına ve oluşmasına sebebiyet verir. Bunu ayıplamak, toplumu diri ve uyanık tutan bilinçaltı milliliği, zedeleyeceği gibi, onun karşısında durmak demektir. Fakat toplumu paranoyaklaştıran, hastalaştıran, onu birbirine dahi düşmanlaştıran bir milliyetçi anlayış da faydasız olacağı gibi, zararlıdır da… Yani telafisi mümkün olmayan ya da zor olan, derin yaraların açılmasına neden olacağından uzak durulmalıdır.
Bir “aidiyet duygusu” olarak da nitelendirilen milliyetçilik, ait olunan kavmi, normal ve doğal koşullar eşliğinde sevmektir. Bu, kendi milliyetinden başka dost görmeyen, her daim düşmanlarıyla anılan, egoist ve bencil bir milliyetçiliğe götürdüğü taktirde normalliğini ve doğallığını yitirecektir (Bakınız: Bir zamanların, Sırp ve Hırvat milliyetçiliği. Bir zamanların Alman, İtalyan ve Fransız milliyetçiliği. Bir zamanların Yugoslav milliyetçiliği…)
Kişinin içinde yaşadığı evi ve o ev içerisindeki ailesini, dışarısından daha farklı bir sevgiyle sevdiği söz konusu ise, milliyetçinin “büyük aile”si (Bakınız: Millet)ni içerisinde barındıran mevcut ülkeye olan sevgisi de normal karşılanmalıdır. O halde milliyetçi, “dirlik” kaygısı güdecektir. Dirlikle gelen birlik, birlikle gelen dirlik…
Milliyetçi, milliyetçiliğinin “ölçüt”lerini belirlemeli. Kimi için “ulus devlet” zorunluluğu, Kimi için “ırki” vurguların belirleyici olacağı bir anlayış, kimi için “coğrafi”( Bakınız: Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş felsefesi) bir tanım, kimi için “inanç” merkezli bir milliyetçilik… Milliyetçilik doğası gereği türlü tanımlamalara gebe. Bu tanımlamaların belirleyiciliği “toplumdan topluma” değişim gösteriyor. Yetişilen ve içinde büyülen “kültür”ün etkisini göz ardı etmemek lâzım. “Kültür”, yani “altyapı”… Ve sonra “bilinçaltı”… Hükümlere göre yaşayış ve idrak ediş!
Tarif, Türk milliyetçiliğinin günümüz aydın kadrosunda yer alan bir isimden, Durmuş Hocaoğlu’nun “Milliyetçilik Tabiî ve Fıtrîdir” başlıklı makalesinden : “Bir cemiyetin üyelerinin gerek kendi aralarındaki ve gerekse de devlet ile aralarındaki bağın sıkılığı için, Adalet, Hürriyet, Emniyet ve Mülkiyet gibi en temel şartların sağlanması mutlaka ve behemehâl hayâtî bir zarûrettir; ancak, tarihî tecrübe, bütün bu şartların sağlanmış olduğu en ideal hâllerde dahi, cemiyetin sağlamlığının asıl test edildiği şiddetli krizlerin vukuunda, cemiyet içerisinde bir farklılaşma ve ayrışmanın ve bu farklılaşma ve ayrışmaya bağlı olarak üyelerin bir kısmının veya bâzı kısımlarının diğer bir veya birçok kısmına nisbetle farklı, hattâ çok kereler vaki' olduğu üzere, zıt rüyalar görmeye ve zıt gelecek tasavvurlarına teveccüh etmeye başlayabildiklerini bilbedâhe göstermektedir ki bu, birçok hâlde kan ve şiddete başvurulan çözüm yolları denemelerine dahi kapı açabilmektedir.”
O halde;
Ezberleri bozmalı. Milliyetçiliği “sloganlara” esirleştirmemeli. Hayali ve yalnızca tarihi efsanelerle beslenen romantik bir milliyetçiliği aşmalı. Yeni açılımlar yakalamalı.
Mısırların içinde kargalara rağmen sabit duran korkuluk vazifesi görmemeli. Şüphesiz yamuk çizgilerin, yamuk yaşamların adamı olmamalı. Lakin çizgideki keskinlik, ham yobazlığa terfi ettirmemeli.
Düşmanlıktan beslenmeden sevmeli. Zira sevmenin de ölçüsünü koymalı, sevmenin de ölçüsünü belirlemeli, sevmenin de ölçüsünü ölçülendirmeli.
Bilgilenmeli, okumalı ve okutmalı. Serseri bir kovboy tipi milliyetçilikten uzak durmalı. Fikirleri tahlil etmeli. “Tahlil”li bir hayat sürmeli. Tartmalı. Ölçmeli. Biçmeli. Ona göre, O’nun için sevmeli.
http://www.millethaber.com//index.php?option=com_content&task=view&id=31971&Itemid=75
Kendi Evinin Efendileri: Türkler Cuma, 14 Eylül 2007
Afşin SELİM
İfade Arnold Toynbee’nin. Kendi cumhuriyeti kuran Türkler için böyle diyor: “Kendi evinin efendileri”… “Doğan, büyüyen ve gelişen” Osmanlı’nın, içerisine düştüğü bunalımlar(Bakınız: Saray içi entrikalar, savunmaya geçiş, adalet mekanizmasının kaybı, azınlıklardan gelen milliyetçilik ayaklanmaları, devşirmeler…), onu ölümle tanıştırarak, bir medeniyetin tarih sahnesinden çekilişine sebebiyet verdi.
Osmanlı’nın hakim unsuru Türkler, -ki batı Osmanlı’yı Türkler olarak görüyordu-, milliyetçilik mevsimiyle birlikte, kendi ulus devletine çekilmiştir. Bu çekiliş kısa vadeli olmamış, uzunca ve çetin bir yolun ardından gerçekleşmiştir. 1.Dünya savaşında yenilgiye u&anlamda yeryüzündeki milletleri insani bir merkezde değerlendirerek bir ve eşit algılamış, hodbinlik ve kuru mağrurluk anlayışını terk etmiş, dışarıya kapanmayarak iç barışı da temin etmiş, hızını/duruşunu ve aksiyonunu kabuğundan değil ruhundan almış, uzlaştırıcı, önce “adalet” demiş bir milliyetçilik olmalıdır.
Tarif, Necip Fazıl’dan: “Türk, bizim nazarımızda, belli başlı bir inanış, bağlanış, düşünüş, seziş, hatırlayış, duyuş, davranış ve bildiriş hususiyetleri içinde, belli başlı bir iman, mukaddesat, tefekkür, tahassüs, hayal, hatıra, meşrep, eda ve lisan birliğinin ördüğü, tek nüshalı ve şahsiyetli bir ruh nescinden ibarettir; mutlak ve müstakil bir vâhit temsil eden bu ruh nescinin zarfı da Anadolu’dur.”
\n
http://www.millethaber.com//index.php?option=com_content&task=view&id=32163&Itemid=75
eyup_gokhan
25.09.07, 17:23
Ne Mutlu Türk’üm Diyene !
Büyük şehirlerimizin ten rengini açmaya çalışan sakinlerince Türk milliyetçisi olmak sadece sözel bir ikrardan ibarettir. Üstelik bu sözel ifadelerin “manik-depresif” bir muhtevaya sahip olma katsayısı da çok önemlidir. Bu,“sanal-ulusal” dürtülerine hakim olamayan “melez Türkler” arsında sarf edebileceğiniz akıllı, vicdanlı ve İslamlı yorumlar, bırakın “Türk milliyetçisi” tanımının dışında bırakılmayı, adamı “aldatılmış”, hatta “hain”(!) bile yapar. Şu “aldatılmışlığı” ele alalım öyleyse…
Parası olan, rengi açık, şehirli bir “Türk milliyetçisi”, oğluna-kızına vakti gelince düğün yapar. Batıdan “çeviri” ve “kopyala yapıştır” davetiyeler davetlilere gitmiş, davetliler de en batılı kıyafetleri ve makyajları ile teşrif etmiştir. Düğünde Türkçe sözlü batı müziği çalınır. Gelinle damat batı adetlerine göre bir dans yapar. Gelinle damattan sonra diğer davetliler de batı dansı yaparlar. Batı tarzında dekore edilmiş salonun, yine batı tarzına göre hazırlanmış masalarına oturulur. Çatal solda, bıçak sağdadır. “Aperatifler” gelir. Ana yemekle birlikte içki servisi başlar. Yine batı adetlerine göre bir pasta gelir. Ve hakeza… Şimdi bu Türk milliyetçisi oğluna-kızına Türk düğünü yapamamıştır. Ama bu aklında bile değildir, mutludur. Niye yapamamıştır ? Birileri mahalle baskısı diyordu son günlerde… İşte o baskı fevkalade içselleşmiştir...
O gençler düğünden sonra batı tarzında tasarlanmış koltuklar ve dolaplardan müteşekkil, duvarında hat sanatı, tezhip sanatı bulunmayan, bir Türk evi olduğunu çaktırmayan evlerine giderler... Sabah kahvaltılarını belki evlerindeki masada, belki de güzel bir mekanda “brunch” şeklinde yaparlar. Sonra kesinlikle Türk kültürü ile alakası olmayan bir yerlere balayına giderler.
İzin böyle geçer… İşe gideceklerdir. Batı tipi kıyafetlerini giyerler, çıkar asansöre binerler. Asansörde dört kişi vardır, herkes gibi onlar da başka bir tarafa bakar ve selam-sabah gibi “yerli adetlere” bulaşmazlar. Yolda radyo açarlar. Şımarık bir radyocu Amerikan aksanlı Türkçe ile konuşur, batı müziği çalınır, bunlar mutlu olurlar… İşyerlerine varırlar. Fotokopi makinesinden çıkmışçasına, kendilerine benzeyen tiplerle birlikte çalışırlar. Aralarda sohbet ederler. “Filanca filme gittin mi ? Şu araba çok güzel, v.s.”
Neyse.. Bunların Çocukları doğar, çocuk odası batı tipi düzenlenir. Çocuğun ilk doğum gününde meşhur “happy birthday” şarkısının Türkçe tercümesi söylenir. Çocuğun şaşkın bakışları altında balonlar ve batı süsleri eşliğinde pastadaki mum üflenir… Kremalı pasta yenir, kola içilir. Anne çocuğa Türk masalları anlatmaz. Çocuğunu uyutunca rahatlamak için Türk sanat musikisi de Türkü de dinlemez. “Kullan at” tarzı batı müziği ile rahatlar. Çocuk büyür. Kur’an kursuna gönderilmez. Zira kapıcı çocukları ile aşağıdaki gecekonduda oturanlar oradadır. Bizimki baleye gönderilir. Kanun, ut, saz, ney gibi çalgılara o mahallede rağbet yoktur. Çocuk piyano kursuna gönderilir.
Üniversite çağına geldiğinde İngilizce hazırlık atlama sınavını geçemeyecektir ama olsun, kolejde İngilizce eğitim görür. “Cingıl bels” adlı noel şarkısını bile öğrenir. Türkü ve Türk sanat musikisi burada da öğretilmez. Ama ne hikmetse sabahları Türküm doğruyum diye başlayıp Ne mutlu Türküm diyene diye biten andımızı okur.
Bu böyle devam eder. “Türküzdür, doğruyuzdur” ve “Ne Mutlu Tüküm diyenedir” de, bu “Türklük” nedir ? Türk’e has müspet hiçbir şeyi görmeden, yaşamadan, bilmeden Türklüğü niçin sevmek ve övmektedir insanlar ? Doğumundan ölümüne Türk gibi yaşamayan insanların Türk milliyetçiliği yapmasındaki anlam nedir? Bu damarlarımızdaki kanla alakalı bir şey midir ? Yani dobermanların kanişlerden daha üstün olması gibi, İnsan türünün Türk cinsi de diğer cinslerden üstün müdür ? Böyle inanmak mıdır milliyetçilik ? Dogmatik bir şey midir ? Yoksa aldatıldık mı ?
Türklüğün içi boşaltılarak, Türk’ü Türk yapan her şeyi unutarak, bize has değerleri yok sayarak, geleneği bilmeyerek, geleneği sevmeyerek, yalnızca bir coğrafi sınırın içinde bulunmayı Türklük kabul edip bunun enaniyetini yapmayı bize Türk milliyetçiliği diye mi yutturdular? Ulus devlet teorisine iman etmek, resmi ideolojiye kul olmak mıdır milliyetçilik?
Aldatıldık ey halkım ! Maalesef kendine milliyetçi diyenler millî, milliyetçi falan değildir. Öyle zannetmektedirler... Öyle zannetmeleri isteniyor. Tıpkı ABD’nin barış ve özgürlük için Irak’a zulmetmesi gibi. Kılıf “Türklük”, “Türk milliyetçiliği” söylemidir. “Ben sizden Türklüğünüzü alacağım, sizi kişiliksizleştireceğim” diyerek kimse yola çıkmaz. Bu şekilde amaca ulaşılmaz. Her kapıyı açan maymuncuk bulunmuş ve kullanılmıştır. Türküz, ağayız, paşayız… Neticede sözde “Türklük”(!) için hakiki Türklüğün içi boşaltılmıştır.
Kuru ve ucuz “Türklük-milliyetçilik” edebiyatı artık tiksinti vermektedir. Bu işler maalesef Türk için, Türk’e göre ve Türk tarafından tasarlanmamıştır. Ya Türklük davası güdenler titreyip kendine dönmeli, yahut bu “milliyetçilik oyunu”na bir son verilmelidir.
http://www.millethaber.com//index.php?option=com_content&task=view&id=32538&Itemid=75
Kuru ve ucuz “Türklük-milliyetçilik” edebiyatı artık tiksinti vermektedir. Bu işler maalesef Türk için, Türk’e göre ve Türk tarafından tasarlanmamıştır. Ya Türklük davası güdenler titreyip kendine dönmeli, yahut bu “milliyetçilik oyunu”na bir son verilmelidir.
Agbi...bu oyunsa, piyonlari elbette mevcuttur. Oyun varsa, arz talepte mevcuttur. Oyunlari son vermek degilde..bana kalirsa bu oyunlarin oynadigi masalari devirelim...Canakkale, Dumlupinar, Sakarya, Yemen ve nice "öz" beldeler..bunlar icin zaten tarihi bir "atraksyon"...Esas "atraksyon" neymis, bunlari "vitrine" cikardigimizda görsünler...
Yüregine ve ellerine saglik agbi...
eyup_gokhan
25.09.07, 19:23
"Milliyetcilik" kilifli oyunlar son yüzyilda cok kullanildi. Piyonlar da her zaman mevcuttur. Aslinda piyonmus gibi yapip kendi bildigini, inandigini yapmak bile bir durustur. Ama maalesef yapilan, ezberletileni, "bu is böyle yapilir" diye tarif edileni bilincsizce taklit etmekten ibaret.
Agbi...bu oyunsa, piyonlari elbette mevcuttur. Oyun varsa, arz talepte mevcuttur. Oyunlari son vermek degilde..bana kalirsa bu oyunlarin oynadigi masalari devirelim...Canakkale, Dumlupinar, Sakarya, Yemen ve nice "öz" beldeler..bunlar icin zaten tarihi bir "atraksyon"...Esas "atraksyon" neymis, bunlari "vitrine" cikardigimizda görsünler...
Yüregine ve ellerine saglik agbi...
eyup_gokhan
25.09.07, 19:27
Aslinda bu yazida tarif edilenlere cok sert laflar da etmemek lazim. Biraz ben, biraz sen, biraz anne-babamiz, biraz yakin arkadaslarimiz, yani herkes var bu yazinin icinde. Bize milliyetcilik, vatanseverlik "milliyetciyim-vatanseverim diyeceksin" seklinde ögretildigi icin. Sözden öte bir seylere ihtiyac oldugunu bilmedigimiz, bunu hissetmedigimiz icin.
Türk Milliyetcisiyim deyip, hal ve tavirlari nedeniyle "utanilacak" vaziyetde olanlara gelsin bu yazi... Ellerinize yüreginize saglik...
CHATinCEViZ
25.09.07, 20:13
Aslinda bu yazida tarif edilenlere cok sert laflar da etmemek lazim. Biraz ben, biraz sen, biraz anne-babamiz, biraz yakin arkadaslarimiz, yani herkes var bu yazinin icinde. Bize milliyetcilik, vatanseverlik "milliyetciyim-vatanseverim diyeceksin" seklinde ögretildigi icin. Sözden öte bir seylere ihtiyac oldugunu bilmedigimiz, bunu hissetmedigimiz icin.
Ellerinize, yüreginize saglik :aferin:
Sade milliyetciligimzde degil bencillik haric her alanda amatörüz. Sirket bazinda olsun , siyasette, dinde, aydin ve cagdasligimizda, sporumuzda kisacasi her alanda yozlasmisiz.
Yilmaz Erdogan'in felsefesi hosuma gitmeyebilir fakat "Cebimde Kelimeler" adli gösterisinde "Biz bizi sevmiyoruz ki, yabanci niye sevsin" diyor. Felsefe yanlis olabilir fakat söyledigi aci bir gercek. :kafa:
Milliyetcinin milli suur, dindarin Yüce Yaratan, Siyasetcinin devlet ve millet, halkin sevgi ve saygi sadece dilinde... Yüregimiz ilk etapta para icin carpiyor!
ayyıldız66
25.09.07, 20:33
Bunlar genc cocuklar, bazi gercekleri bizimki gibi Forumlardan ögreniyorlar, ara sira da üzüntüleri tepelerine vuruyor!
Sadece bu degil. Birde gurbette yasadigin zaman, ister istemez bazi seylerden mahrum kaliyorsun. En son ne zaman ezan dinledigimi hatirlamiyorum. Hangi birgün youtube'dan dinleyecegiz! Aslinda yurt disinda yetisen/yasayan genc insanlarin sorunlari cok daha büyük ve agir ama "yurt disinda" yasadigimiz icin hep geriye yitiliyor. Bilmiyorum, belki bizim sorunlarimizi da dinleyen insanlar faaliyetlerde bulunur. Kuskusuz bir cok genc insan cok kisa bir dönem icin de olsa mutlaka hayatinda en az bir kere kimlik sorunu yasiyor. Kendimizi Türk hissetmek istiyoruz, Türk hissetmek degil de, tipki eski dönemlerde oldugu gibi sofrasindan tutun da bayramlarina kadar bir Türk gibi yasamak, ama bazen bizi cevreleyen sebepler buna izin vermiyor. Birde gurbetin getirdigi sorunlardan ötürü araya baska sorunlar da girince, iste o zaman dünya basimiza tamamen yikilabiliyor demek dogru olur.
toplum hic birzaman sadece sagci ve solculardan olusmamistir. nasil otobüs ile yolculuk yaparkan bazilari namaz molasi istiyorsa, baskalari da cocuklarinin dogum gününde happy birthday sarkisini söyliyebilir.
hatta bu parcasinin türkcesini degil ingilizce orjinalini söylese bile, bu onu türklükten cikartmaz. kim, hangi hakla baska birisini türklükten mahrum edebilir ki? böyle bir davranista bulunursak "onlardan" farkimiz ne olacak ki?
fazla akp agzi olmasin, fakat bunlar bir toplumun zenginlikleridir.
Sadece bu degil. Birde gurbette yasadigin zaman, ister istemez bazi seylerden mahrum kaliyorsun. En son ne zaman ezan dinledigimi hatirlamiyorum. Hangi birgün youtube'dan dinleyecegiz! Aslinda yurt disinda yetisen/yasayan genc insanlarin sorunlari cok daha büyük ve agir ama "yurt disinda" yasadigimiz icin hep geriye yitiliyor. Bilmiyorum, belki bizim sorunlarimizi da dinleyen insanlar faaliyetlerde bulunur. Kuskusuz bir cok genc insan cok kisa bir dönem icin de olsa mutlaka hayatinda en az bir kere kimlik sorunu yasiyor. Kendimizi Türk hissetmek istiyoruz, Türk hissetmek degil de, tipki eski dönemlerde oldugu gibi sofrasindan tutun da bayramlarina kadar bir Türk gibi yasamak, ama bazen bizi cevreleyen sebepler buna izin vermiyor. Birde gurbetin getirdigi sorunlardan ötürü araya baska sorunlar da girince, iste o zaman dünya basimiza tamamen yikilabiliyor demek dogru olur.
ayyildiz,
ikimizde burda yetistik, ama ben olaya farkli bakiyorum.
ben evim burda, burda yetisdim ve su an türkiye'de yasmayi düsünemiyorum. tabi, türkiye'ye gidince güzel oluyor, gercekten havasi, suyu insana ister istemez baska geliyor.
evim burda, almanyada diyorum, kendimi yinede türk olarak görüyorum. hic bir zamanda senin bahs ettigin "identiätskrise" ye düsmedim.
düsününce, evet icimde vatan sevgisi var, hatta kendimi milliyetci olarak da görüyorum, fakat almanyada yasamak istiyorum...:think:
CHATinCEViZ
25.09.07, 22:03
Baslica sebebi kendimizi (kültürümüzü)sevmeyisimiz ve profesyonel olmayisimiz. Bastan savma ve yaptigimiz her isi kestirmeden halletmek arzumuzdan. Dünya tarihimizi yazdi biz bire bir tercüme ettik ve Osmanliya küstük, orta asya ile bagimizi kestik. Mercedes, Fiat, Ford araba imal etti bize satti özendik fakat kendimiz yapinca bir litre benzin ile yolda kaldi. Biz beceremeyiz dedik hazira konduk Mercedes otobüs, kamyon Ford ve Fiat araba kopyalamak daha kolaydi nitekim. Tarihten ders cikarmadik ki Truva Ati tarihte yer etmis ve örnek gösterilmis fakat biz yine kopyasini oraya dikmekle ama ders cikarmamakla kolayina kactik isin. Yakin tarihimizde Canakkale gecilmez dedik savasta gecilmedi fakat savasta gecilse sanirim milli suurumuz daha saglikli olurdu. Savasla yenemeyen Truva atini kullandi.Atatürk büstlerini, heykellerini diktik yakamiza rozetini taktik evimizin bas kösesine resmini koyduk fakat düsüncelereni, söylediklerini yerine getirmedik. Atam izindeyiz diyoruz fakat türkce lastikli oldugu icin Atam hala tatildeyiz diyebiliriz sanirim.
TRye ilk geldigimde acayip hayal kirikligina ugramistim.
Bu yazdiklarin niye böyle?
ayyıldız66
25.09.07, 22:11
ayyildiz,
ikimizde burda yetistik, ama ben olaya farkli bakiyorum.
ben evim burda, burda yetisdim ve su an türkiye'de yasmayi düsünemiyorum. tabi, türkiye'ye gidince güzel oluyor, gercekten havasi, suyu insana ister istemez baska geliyor.
evim burda, almanyada diyorum, kendimi yinede türk olarak görüyorum. hic bir zamanda senin bahs ettigin "identiätskrise" ye düsmedim.
düsününce, evet icimde vatan sevgisi var, hatta kendimi milliyetci olarak da görüyorum, fakat almanyada yasamak istiyorum...:think:
Du verstehst das nicht. Würdest Du Dir nicht irgendwann arm vorkommen, ständig Dich nach Deiner Heimat sehnen zu müssen. Es gibt auch Menschen, die jahrelang ihre Heimat und Familie nicht gesehen haben.
Es ist nicht ausschlaggebend, in welchem Land Du lebst. Es ist ausschlagggebend, ob Du die Gegebenheiten an Ort und Stelle findest.
Vielleicht fehlt Dir nichts. Vielleicht kannst Du, das was auch in der Türkei ist, hier greifbar in der Hand halten. Ich aber nicht. Ich muss die Gegebenheiten entweder hierhin schleppen oder aber dort sein.
Es ist die Atmosphäre, Raum, Zeit und die Menschen in der Umgebung, die die Sichtweise beeinflussen. Einen Menschen prägen seine Beobachtungen, Erfahrungen, Erziehung, Natur und Vieles mehr. Ich bin nicht Du und auch nicht die anderen Gurbetciler. Ich kann für mich sprechen. Und wenn viele anderen Menschen die gleiche Meinung wie ich vertreten (würden), dann kann man durchaus Rückschlüsse ziehen.
Du verstehst das nicht. Würdest Du Dir nicht irgendwann arm vorkommen, ständig Dich nach Deiner Heimat sehnen zu müssen. Es gibt auch Menschen, die jahrelang ihre Heimat und Familie nicht gesehen haben.
Es ist nicht ausschlaggebend, in welchem Land Du lebst. Es ist ausschlagggebend, ob Du die Gegebenheiten an Ort und Stelle findest.
Vielleicht fehlt Dir nichts. Vielleicht kannst Du, das was auch in der Türkei ist, hier greifbar in der Hand halten. Ich aber nicht. Ich muss die Gegebenheiten entweder hierhin schleppen oder aber dort sein.
Es ist die Atmosphäre, Raum, Zeit und die Menschen in der Umgebung, die die Sichtweise beeinflussen. Einen Menschen prägen seine Beobachtungen, Erfahrungen, Erziehung, Natur und Vieles mehr. Ich bin nicht Du und auch nicht die anderen Gurbetciler. Ich kann für mich sprechen. Und wenn viele anderen Menschen die gleiche Meinung wie ich vertreten (würden), dann kann man durchaus Rückschlüsse ziehen.
Ja, wahrscheinlich sehe ich das alles ein wenig nüchtern und ich bin froh darum. Ganz dummes Beispiel vielleicht: Wenn ich in der Türkei einkaufen gehe, hasse ich es mit dem Verkäufer minutenlang über den Preis zu verhandeln. Und wenn ich es nicht tue, fühle ich mich verarscht.
Es ist in vielen Lebensbereichen so, dass ich die Gewohnheiten Deutschlands übernommen habe. Da helfen vatan und millet auch nicht weiter.
Ich behaupte auch, dass die große Anzahl der Türken ab der dritten Generation in Deutschland bleiben wollen.
CHATinCEViZ
25.09.07, 22:20
toplum hic birzaman sadece sagci ve solculardan olusmamistir. nasil otobüs ile yolculuk yaparkan bazilari namaz molasi istiyorsa, baskalari da cocuklarinin dogum gününde happy birthday sarkisini söyliyebilir.
hatta bu parcasinin türkcesini degil ingilizce orjinalini söylese bile, bu onu türklükten cikartmaz. kim, hangi hakla baska birisini türklükten mahrum edebilir ki? böyle bir davranista bulunursak "onlardan" farkimiz ne olacak ki?
fazla akp agzi olmasin, fakat bunlar bir toplumun zenginlikleridir.
Yok arkadasim bu kadar uzun boylu degil. Sadece bir özentiden ibaretse ve "Arap kizi sakiz cignerken bizim kiz tadini cikariyorsa" bu senin bahsettigin globellesmek degildir. Hazira konup ben modernim entelim tarzinda hareket edenler midemi bulandiriyor. Sacini sariya boyayip mavi lens takani biliyorum ben yarim yamalak almanca bilsede görüntüde almandi. Tabi onu taniyan alman agziyla gülmekle kalmiyor :druck:
Happy birthday söylemek veya yilbasinda alakasi olmasada cam agaci dikip gölgesinde rengarenk külahlarla yilbasi kutlamak degil Türklügümüzü kaybetmemiz. Sinirlari cizdigimiz an olmali. Sakizi cigneyelim ama tadini cikarmak adina cakkidi cakkidi cignersek yaptigin taklit bir maymun edasindan öteye gitmez. Elbette herseyimizle yüzde yüz Türk olalim demiyoruz fakat el insaf...
Yok arkadasim bu kadar uzun boylu degil. Sadece bir özentiden ibaretse ve "Arap kizi sakiz cignerken bizim kiz tadini cikariyorsa" bu senin bahsettigin globellesmek degildir. Hazira konup ben modernim entelim tarzinda hareket edenler midemi bulandiriyor. Sacini sariya boyayip mavi lens takani biliyorum ben yarim yamalak almanca bilsede görüntüde almandi. Tabi onu taniyan alman agziyla gülmekle kalmiyor :druck:
ici bos milliyetcilik, türkcülük icin de aynisini düsünüyorsan proplem yok.
Happy birthday söylemek veya yilbasinda alakasi olmasada cam agaci dikip gölgesinde rengarenk külahlarla yilbasi kutlamak degil Türklügümüzü kaybetmemiz. Sinirlari cizdigimiz an olmali. Sakizi cigneyelim ama tadini cikarmak adina cakkidi cakkidi cignersek yaptigin taklit bir maymun edasindan öteye gitmez. Elbette herseyimizle yüzde yüz Türk olalim demiyoruz fakat el insaf...
:lach: ya ne deyim ki? cam agacini savunacak kadar daha olmadim. hele senin bu güzel ifadelerinden sonra.
eyup_gokhan
25.09.07, 22:40
Ah azizim ah. Buradaki bayanlar yazilardan, fikirlerden baska seylere bakiyor. Bu da bir yozlasmadir. Her türlü yozlasma ile mücadelemiz sürecektir !!! :lach:
bir bayan olsam eyüp kardesimize evlenme teklifi yapardim simdi :)
CHATinCEViZ
25.09.07, 22:49
ici bos milliyetcilik, türkcülük icin de aynisini düsünüyorsan proplem yok.
:lach: ya ne deyim ki? cam agacini savunacak kadar daha olmadim. hele senin bu güzel ifadelerinden sonra.
Burada yaziklarima ve fitili atesleyen Eyüp Gökhan imzali yaziyi okursan ici bos olan herseye karsiyim. Ama karsi olduklarimin basinda anadilini dahi ögrenme cabasini gösteremeyenlerdir.
Cam agacini noel bayraminda kullanirlar bilirsin yani yilbasi ile hicbir alakasi yoktur! Küresel isinmanin söz konusu oldugu günümüzde noel icin kesilen cam agacani elbette savunmani tavsiye etmem ki Hristiyanlikla bir alakasi olmayan batil bir gelenekten ibaret...
öncelikle yüregine saglik eyüp kardesim.
maalesef, ülkemizde toplumumuz yil gectikce bir takim deger kayiplarina ugramis.Sikca türkiye ye gittigim icin insan ister istemez farkina variyor.
sadece sehirlerde degil kirsal kesimde de, az da olsa,bu belli oluyor.
bizim musabeyli de mevlüt okuttuk 3 hafta evvel.
ikindi sonrasi cemaat geldi evimize.yemegi,tatlisini ve mesrubati verildi.
fakat hocanin okumasi bitmeden ,cemaatin yarisindan fazlasi cikti evden.
10-15 yil evvel hocamiz duasini bitirmeden ve kalkmadan kimse kalkamazdi.
neyse yine de helal hos olsun,allah kabul etsin!
bu sadece bir cok örneklerden birtanesi.
bizlere ne olmus veya ne oluyor?
hani derler ya ,siyasetciler toplumun aynasi dir diye.
iste bugün, türkiye de türk milliyetcileri su veya bu sebeblerle aralarinda( ve kendileriyle) hala bir takim sorunlari var.
bunun en önemli sebeblerinden ,kanaatimce,türklük erdemlerini tam olarak anlamamak ve uygulamamaktan gelmektedir.
büyük medeniyetler kurabilen ve büyük medeniyetlere son verebilen atalarimiza karsin,bizler ne yaptik veya yapamadik ta bugün türklük icin gittikce olumsuzlasan olaganüstü sartlari yasiyoruz.
"ne mutlu türküm diyene"yi söyleyeni bile ,utanmalari olmasa,savciya verecekler.üstelik TÜRKIYE de!
"gercek" türk milliyetcileri bunlari sorgulamasi ve bu kötü gidisi tersine cevirmesi gerekiyor."sahte" ve "sezon" türk milliyetcileri den bahs etmiyorum.
milletimiz örfünden,adetinden uzaklasirsa; edebinden ,ahlakindan ve milli suur bilincinden taviz verirse iste o zaman happi yuttuk demektir!
gidisatimiz gidisat degil!!allah sonumuzu hayirli eylesin........
bu arada,herkesin mübarek ramazan ayi hayirli gecmesini, cani yürekten dilerim!
selametle kadir........
eyup_gokhan
25.09.07, 22:54
Muhterem annecigim biraz üzerine alinmis ve tanismadigimiz bir okuyucu gibi bana cevap vermis. Ben de ona cevap yazdim, sizinle de paylasayim... Belki anneme verdigim cevapla omar arkadasa da cevap vermis oluruz. :)
-------
Hanımefendi, öncelikle ilginize teşekkür ediyorum ve kendinizi ifade etme biçiminizi takdir ile karşıladığımı belirtmek istiyorum.
Zannediyorum zihninizde meseleyi salt örneklerden yola çıkarak şekillendirmişsiniz, biraz daha açayım öyleyse...
Mesele düğünlerdeki haremlik-selamlık özlemi değildir. Mesele bütün bir hayat konseptindeki "yerlilik", "buralılık" özlemidir. Gelişim ile gelenek birbirlerine muhalifmiş gibi takdim ediliyor. Polis kıyafetleri samuray kıyafetlerinin günümüze uyarlanmış hali olan Japonlar için hiç de öyle değil. Zaten soğuk fizyon çalışmaları yapan bir bilim adamının hat sanatına da ilgi duymasına, önemli yayınlarda makaleleri yayınlanan bir tıp doktorunun Dedeefendi dinlemesine mani bir durum da yok. Pozitivist mantık "ya o ya bu" dayatmasını önümüze koyuyor ama hayat biraz kuantum mantığı ile işlemektedir. "Hem o hem bu" da olur, "hiç biri" de...
Birileri "Türk milliyetçiliği" demezse bu yazıdaki duruma, zaten hiç bir problem yoktur. Zira arzu ettiği gibi bir hayat yaşamaktadır ve bir şey deme ehliyetiniz yoktur ona. Ama bütünüyle milliyetsiz bir yaşam milliyetçilik diye takdim edilirse buna itiraz etmemiz gerekir. Maalesef köylülük ile "yerlilik-buralılık" karıştırıldığı için şehirlileşme sürecinde buralı şehirlilik değil, ötekileşen şehirlilik şablon kabul edilmiştir. Çünkü "köylülük bırakılacaktır" ama yerine ne ikame edilecektir..? Şehirli ve asil Türk için rol modeli hep Cumhuriyet seçkinliğidir. Oysa bizim bir Saray kültürümüz, bir şehir kültürümüz vardı değil mi... (ki bu kültür tam da sizin bahsettiğiniz "Türk yaşam tarzının özgün, özgür ve eşitlikçi ruhu" ile meczolmuş bir kültürdür) Neyse...
Düğün deyince, geçenlerde ilk olarak Karadeniz'de bir Çerkez düğününü, sonra da Gökçeada'da bir Rum düğününü izledim. Coşkuları, neşeleri, dansları, kendilerine has gelenekleri ile. Aileler de, gelinler damatlar da mutluydular. Kendilerine has bir düğün yapmışlardı. "Nasıl olacak" kaygısı hiç yoktu gözlerinde. Çünkü biri Rumların Rum düğünü, diğeri Çerkeslerin Çerkes düğünü idi. Sahi Türklerin Türk düğününe ne oldu ?
munevver <munevver@ wrote:
....Zira, "Türk insanı tanımı" açık, etkin ve hoş bir şekilde yapılmamıştır! Türk'ün yaşamı belki de sadece destanlarda saklı bırakılmıştır. Türk yaşam tarzının özgün, özgür ve eşitlikçi ruhu, kaç-göç, haremlik- selamlık gibi hoş olmayan yaşam kısıtlamaları ile yeteneklerin, kişiliklerin ve eşit dünya çağı bireyi olmada taraf tutmanın etkisi ile tatsızlaşma yolunda kalmıştır belki de.. Düğünler "haremlik selamlık" mı, yani erkeğe göre ve kadına göre ayrı ayrı mı yapılacaktır? Doğan, büyüyen çocuklarımızın serpilme coşkusunu yaşarken ne tür ritüellerden yaralanabilmeliyiz? Sabah kahvaltımıza brunch demek zorunda değiliz zaten, Türkiye'de kaç kişi "brunch" demektedir sayar mısınız? Türkler gelişmeyi sadece batı taklitçiliği ile mi yapmaktadır dersiniz? Belki batı da gelişmekte ve değişmekte iken Türkler de gözlerini açık tutuyor, beğendiğini alıyor beğenmediğini asla.. Bu kısım mesajınızdaki sorgulamalarım için örnekti. Gelgelelim iki ayrı mesajınızda "doğruluk payı" açıkça gözlenebilmektedir: ***Ulus devlet teorisine iman etmek, resmi ideolojiye kul olmak mıdır milliyetçilik?
***Kuru ve ucuz “Türklük-milliyetçilik” edebiyatı artık tiksinti vermektedir. Bu işler maalesef Türk için, Türk’e göre ve Türk tarafından tasarlanmamıştır.
Nasıl tasarlanmalı ve kimler tasarlamalı ve de ne zaman tasarlanmalıdır peki? Biraz "ağır" ve "tez canlılık" içeren bir soruydu galiba..Teşekkürler..
Bir bayan okurunuz.
Başarı dileklerimle..
toplum hic birzaman sadece sagci ve solculardan olusmamistir. nasil otobüs ile yolculuk yaparkan bazilari namaz molasi istiyorsa, baskalari da cocuklarinin dogum gününde happy birthday sarkisini söyliyebilir.
hatta bu parcasinin türkcesini degil ingilizce orjinalini söylese bile, bu onu türklükten cikartmaz. kim, hangi hakla baska birisini türklükten mahrum edebilir ki? böyle bir davranista bulunursak "onlardan" farkimiz ne olacak ki?
fazla akp agzi olmasin, fakat bunlar bir toplumun zenginlikleridir.
eyüp kardesim,
sorunu "onlarda" armaktan ziyade bugünkü milliyetcilikte aramak daha dogru olur.
secim den kisa bir süre sonra milliyetcilik üzerine bir yaziniz vardi. bu yaziniz mesale cok hosuma gitmisti. iste böyle düsünceler ile ancak toplumun gercek degerlerini geri kazanabiliriz, bunlara anlarsak, happy birthday yerine türkü söyleriz.
"dogru" milliyetcilik yerini toplumun büyük kesimleri tarafindan, kadir kardesimizin dedigi gibi "sezon" milliyetciligine biraktiysa, sorun cam agci kuranlarda degil, milliyetciler de dir.
eyup_gokhan
25.09.07, 23:14
zaten öyle. sorun "onlarda" degil. cünkü onlar diye birileri yok. onlar biziz. o yüzden namik beye "Aslinda bu yazida tarif edilenlere cok sert laflar da etmemek lazim. Biraz ben, biraz sen, biraz anne-babamiz, biraz yakin arkadaslarimiz, yani herkes var bu yazinin icinde. Bize milliyetcilik, vatanseverlik "milliyetciyim-vatanseverim diyeceksin" seklinde ögretildigi icin" dedik ya.
"ben profesörüm" deyince profesör olunmadigi gibi, "ben milliyetciyim" denince milliyetci olunmuyor. Millî olmak adi üstünde millî olmayi gerektirir. Millîlige, milletini millet haline getirmis degerlere, öz kültürüne aykiri bir hayat yasayarak milliyetci olunabiliyorsa bu milliyetcilik davasi cok ucuz bir davadir. Birakalim gitsin.
eyüp kardesim,
sorunu "onlarda" armaktan ziyade bugünkü milliyetcilikte aramak daha dogru olur.
secim den kisa bir süre sonra milliyetcilik üzerine bir yaziniz vardi. bu yaziniz mesale cok hosuma gitmisti. iste böyle düsünceler ile ancak toplumun gercek degerlerini geri kazanabiliriz, bunlara anlarsak, happy birthday yerine türkü söyleriz.
"dogru" milliyetcilik yerini toplumun büyük kesimleri tarafindan, kadir kardesimizin dedigi gibi "sezon" milliyetciligine biraktiysa, sorun cam agci kuranlarda degil, milliyetciler de dir.
"ben profesörüm" deyince profesör olunmadigi gibi, "ben milliyetciyim" denince milliyetci olunmuyor. Millî olmak adi üstünde millî olmayi gerektirir. Millîlige, milletini millet haline getirmis degerlere, öz kültürüne aykiri bir hayat yasayarak milliyetci olunabiliyorsa bu milliyetcilik davasi cok ucuz bir davadir. Birakalim gitsin.
gercek milliyetci kim? m. ali birand, baskin oran, baykal? hepsi ya milliyetci, ya ulusalci.
mesala akp politikasi liberal bir politika. onlara sorarsan türkiye icin. yani milliyetci olmuyorlar mi?
eyup_gokhan
25.09.07, 23:37
B. Oran ile Birand zaten milliyetcilik iddiasinda degiller. Baskin Oran'a sen milliyetcisin deseler herhalde sinirinden aglar :)
Baykal milliyetcilik iddiasindadir. Ama yazimizda (ve baska yazilarimizda) bahsettigimiz gibi "resmi ideolji milliyetcisi"dir.
Ben filanca partiliyim ve kimin milliyetci olduguna ben karar veririm, kimin dindar olduguna ben karar veririm deme ehliyetine kimse sahip degil. Ama "milliyetcilik" kavraminin muhtevasina göre kimin milliyetci olup olmadigina karar verebiliriz.
gercek milliyetci kim? m. ali birand, baskin oran, baykal? hepsi ya milliyetci, ya ulusalci.
mesala akp politikasi liberal bir politika. onlara sorarsan türkiye icin. yani milliyetci olmuyorlar mi?
"milliyetcilik" kavraminin muhtevasina göre kimin milliyetci olup olmadigina karar verebiliriz.
Herkes milliyetcilik kelimesini kendine göre yorumladigina göre yine de sonuc yok.
eyup_gokhan
25.09.07, 23:48
herkes farkli yorumlayabilir. ama en azindan "millet", "millilik", "milliyet" gibi kavramlarla gecmis, bugün ve gelecek acisindan iliski kurmak zorundadir. milleti millet yapan unsurlara, milletin degerlerine, milletin geleneklerine atifta bulunmak mecburiyetindedir.
iste bu yapilmadigi yahut eksik yapildigi vakit (ve ille de "milliyetcilik" kelimesi kullanildigi, birileri kendini milliyetci diye konumlandirdigi vakit) tasnif yapmak durumunda kaliniyor. resmi ideoloji milliyetciligi, etnisist milliyetcilik, galiyevist milliyetcilik, v.s. diye...
Herkes milliyetcilik kelimesini kendine göre yorumladigina göre yine de sonuc yok.
bilgin sait
26.09.07, 22:25
oyle bir kopus icerisindeyiz ki.. simdi asagidaki satirlari bir arkadasima gosterdim.. izlenimin ne dedim, dinci bi adam iste, vakitte mi cikti deyivermez mi?!! sonra o arkadasima "yazar"in golf takimini gosterdim; bir kac fotograf daha.. ispanyada mesela Turkiye Cumhuriyeti adina elcilik yaptigini filan soyledim... hic biri kurtarmadi.. "bu adam dinci, o kadar" dedi de baska bir sey demedi.. bu arkadas milliyetci gecinen bir arkadas haa...
neyse efendim, Eyup'un makalesine bir nazire;
buyrun netekim ezansiz semtlere
(makalenin yazarini bildirsem mi bildirmesem mi diye seyettim bir an icin..
bildirmeyiverem bakalim..)
EZANSIZ SEMTLER
Kendi kendime diyorum ki: Þiþli, Kadýköy, Moda gibi semtlerde doðan, büyüyen, oynayan Türk çocuklarý milliyetlerinden tam bir derecede nasip alabiliyorlar mý? O semtlerdeki minareler görülmez, ezanlar iþitilmez, Ramazan ve Kandil günleri hissedilmez. Çocuklar Müslümanlýðýn çocukluk rüyasýný nasýl görürler.
Ýþte bu rüya, çocukluk dediðimiz bu Müslüman rüyasýdýr ki bizi henüz bir millet halinde tutuyor. Bugünkü Türk babalarý havasý ve topraðý Müslümanlýk rüyasý ile dolu semtlerde doðdular, doðarken kulaklarýna ezan okundu, evlerinin odalarýnda namaza durmuþ ihtiyar nineler gördüler, mübarek günlerin akþamlarý bir minderin köþesinden okunan Kur-an'ýn sesini iþittiler; bir raf üzerinde duran Kitabullah'ý indirdiler, küçücük elleriyle açtýlar, gülyaðý gibi bir ruh olan sarý sahifelerini kokladýlar. Ýlk ders olarak besmeleyi öðrendiler; kandil günlerinin kandilleri yanarken, Ramazanlarýn, bayramlarýn toplarý atýlýrken sevindiler. Bayram namazlarýna babalarýnýn yanýnda gittiler, camiler içinde þafak sökerken Tekbirleri dinlediler, dinin böyle bir merhalesinden geçtiler, hayata girdiler. Türk oldular.
Bugünün çocuklarý büyük bir ekseriyetler yine Müslüman semtlerde doðuyorlar, büyüyorlar, eskisi kadar derin bir tahassüs ile deðilse bile yine Müslümanlýðý hissediyorlar. Fakat fazla medenileþen üst tabakanýn çocuklarý ezansýz semtlerde, yani alafranga terbiye ile yetiþirken, Türk çocukluðunun en güzel rüyasýný göremiyorlar. Bu çocuklarýn sütü çok temiz, hilkatleri çok metin olmalý ki ileride alafranga hayat Türklüðü büsbütün sardýktan sonra milliyetlerine baðlý kalabilsinler, yoksa ne muhit, ne yaþayýþ, ne semt hiçbirþey bu yavrulara Türklüðü hissettiremez.
Ah! Büyük cedlerimiz! Onlar da Galata, Beyoðlu gibi frenk semtlerine yerleþirlerdi, fakat yerleþtikleri mahallede Müslümanlýðýn nuru belirir, beþ vakitte ezan iþitilir, asmalý minare, gölgeli mescid peyda olur; sokak köþesinde bir türbenin kandili uyanýr, hasýlý o toproðýn o köþesi imana gelirdi. Beyoðlunu ve Galatayý saran yeni yapýlarýn yýðýný arasýnda o mescidlerden, o türbelerden bir ikisi kaldý da gördük ki cedlerimiz kefere frenk mahallelerinin topraðýna böyle nüfuz ederlerdi. Biz bugünün Türkleri bilakis Þiþli, Niþantaþý, Kadýköy, Moda gibi küçücük bir þehri andýran yerlere yerleþtik, fakat o yerler Müslüman ruhundan ari, çorak ve kurudur. Bir Üsküdar'a bakýnýnz bir de Kadýköyü'ne. Üsküdarýn yanýnda Kadýköy Tatavla (Kurtuluþ)'yý andýrýr. Eski Türklerin ruhlarý ile yeni Türklerin ruhlarý arasýndaki farký anlamak isterseniz, bu son asýrda peyda olan semtlerle, Ýstanbul içlerini mukayese ediniz. Medenileþtikçe Müslümanlýktan çýktýðýmýzý tabi ve hoþ gören eblehler uzaða deðil, Balkan Devletlerinin þehirlerine kadar gitsinler. Görürler ki baþtan baþa yenilþen o þehirlerin her tarafýnda çan kuleleri yükselir. Pazar ve yortu günleri çan sesleri iþitilir. Manzara halkýn dinini ve milliyetini hatýrlatýr. O þehirler bizim yeni semtlerimiz gibi milli ruhtan ari deðildirler. Artýk Türk milletinin ruhu bir rayiha gibi uçtu mu? Hayýr büyük bir kütlede yine o ruh var, fakat biz son nesil bir sürü gibi, büyük kafileden uzaklaþtýk, kaybolduk, fakat daha uzaða gitmeyeceðiz, yeni tarzda yaþayýþla cedlerimizin diyanetini meczedip (bir araya getirip) bizi bu çoraklýktan, bu karanlýktan, bu ufunetten (pis kokudan) kurtaracak mürþidler, þairler, edipler, hatibler, yetiþmedi, fakat gayet tabii bir reviþle (gidiþle) büyük kafileye, kendi kendimize döneceðiz.
Dinsizliðin, kayýtsýzlýðýn aksülameli baþladý bile. Çocuklutan beri diyanet yolundan ayrýlmamý olan kardeþlerimiz, bizim gibi rücu hislerini itiraf edenlere henüz inanmýyorlar. Onlara tamamiyle iltica edeceðimiz zaman da bizi birden tanýmayacaklar. Çünkü onlardan çok ayrý ve uzak düþtük.
Dört sene evvel büyük adada oturuyordum, bayramda bayram namazýna gitmeye niyetlendim, fakat frenk hayatýnýn gecesinde sabah namazýna kalkýlýr mý? Sabah erkenden uyanamamak korkusu ile o gece hiç uyumadým. Vakit gelince abdest aldým, Büyükada'nýn mahlle içindeki sakit (sessiz) yollarýndan kendi baþýma Camie doðru gittim. Vaiz kürsüde va'az ediyordu. Ben kapýdan girince bütün cemaatýn gözleri bana çevrildi. Beni daha doðrusu bizim nesilden birini, camiide gördüklerine þaþýyorlardý. Orada o saatte toplanan Ümmet-i Muhammed, içine bir yabancýnýn geldiðini zannediyordu. Ben içim hüzünle dolu yavaþ yavaþ gittim. Va'zý diz çöküp dinleyen iki hamalýn arasýna oturdum. Kardeþlerim Müslümanlar bütün cemaatin arasýnda yalnýz benim vücudumu hissediyorlardý. Ben de onlarýn nazarlarýný hissediyordum. Vaazdan sonra namazda ve hutbede onlarýn içine karýþýp Muhammed sesi kulaðýma geldiði zamangözlerim yaþla doldu. Onlarla kendimi yek-dil, yek-vücut olarak gördüm. O sabah o Müslümanlýða az aþina Büyükada'nýn o küçücük camii içinde, þafakta ayný milletin ruhlu bir cemeaati idik. Namazdan çýkarken kapýda ayandan Reþid Akif Paþa durdu. Bayramlaþmayý unutarak elimi tuttu: "Bu bayram namazýnda iki defa mes'udum. Hamdolsun sizlerden birini kendi baþýna Camie gelmiþ gördüm! Berhudar ol oðlum, gözlerimi kapamadan evvel bunu görmek beni müteselli etti!" dedi.
Hem geldiðimi hemde Bayramýmý tebrik etti. Yanýndaki eski adamlar da onun gibi tebrik etti. bu basit hadiseden pek samimi olarak mahzuzdular. o sabah gönlüm her sabahtan fazla açýktý.
Biz ki minareler ve aðaçlar arasýnda ezan seslerini iþiterek büyüdük. O mübarek muhitten çok sonra ayrýldýk. biz böyle bir Sabah Namazýnda anne millete dönebiliriz. fakat minaresiz ve ezansýz semtlerde doðan, frenk terbiyesiyle yetiþen Türk çocuklarý dönecekleri yeri HATIRLAYAMAYACAKLAR!
Ne Mutlu Türk’üm Diyene !
Büyük þehirlerimizin ten rengini açmaya çalýþan sakinlerince Türk milliyetçisi olmak sadece sözel bir ikrardan ibarettir. Üstelik bu sözel ifadelerin “manik-depresif” bir muhtevaya sahip olma katsayýsý da çok önemlidir. Bu,“sanal-ulusal” dürtülerine hakim olamayan “melez Türkler” arsýnda sarf edebileceðiniz akýllý, vicdanlý ve Ýslamlý yorumlar, býrakýn “Türk milliyetçisi” tanýmýnýn dýþýnda býrakýlmayý, adamý “aldatýlmýþ”, hatta “hain”(!) bile yapar. Þu “aldatýlmýþlýðý” ele alalým öyleyse…
http://www.millethaber.com//index.php?option=com_content&task=view&id=32538&Itemid=75
Aslinda bu yazida tarif edilenlere cok sert laflar da etmemek lazim. Biraz ben, biraz sen, biraz anne-babamiz, biraz yakin arkadaslarimiz, yani herkes var bu yazinin icinde. Bize milliyetcilik, vatanseverlik "milliyetciyim-vatanseverim diyeceksin" seklinde ögretildigi icin. Sözden öte bir seylere ihtiyac oldugunu bilmedigimiz, bunu hissetmedigimiz icin.
Eyüp Bey, haklisiniz hakli olmasina da...Simdi sizin bu satirlarinizi okurken Önkuzu kardesimle zamanin birinde yaptigim bir sohbet gecti aklimdan...
"Kardesim", dedi Önkuzu, "Insanlar düsündükleri gibi olamayabilir bir cok konuda! Önemli olan düsündügün yolda ilerlemek!"...... "Her insan düsündüklerini yüzde yüz uygulayamayabilir!", demisti...
Bende kendisine: "Peki ama kardes", dedim, "Peki, akildaki fikir, dilden dökülen sözler ile, yasanan hayat arasinda hic mi benzerlik olmaz? Biraz olsun dahi insanlar inandiklari gibi yasamak zorunda degil mi?"...
Tabii sözkonusu olanlar tarihin cöplügünde yerini bulmasi nedeniyle, Önkuzu kardesim de hakli cikti bende:)))
Önkuzu bak aklima yine bir mani geldi hemen yazayim da tarihte yerini bulsun:)
Namik akildanelik etdi gece gece,
Her sözü ayri bir bilmece,
Bilen bilir, sual yok bilmeyene,
Sorulur herkesten birgün secere...:)))
bilgin sait
28.09.07, 19:56
Bizden korkanlar sizi seviyor
Sosyalistler, Türkçüler ve Ýslâmcýlar hay huy içinde geçen son kýrk yýl süresince güçlü bir "biz" sahibi olamadý. Bir geliþmeye talip olarak yürüyüþe geçtikleri zamanlarda önlerine çýkan her mania onlarý onarýlamayacak derecede parçaladý. Kariyerizm illeti ideologi ortaklýðýný görünmez hale getirdi. Yalnýzca öbekler oluþturmak suretiyle parçalanmadýlar, ayný zamanda her kafa bir baþ olma iddiasý taþýdý ve bildiðini okudu. Bildiði neydi acaba? Geçen kýrk yýl boyunca ideologi takipçileri düþüncenin ve düþünmenin kendilerine muhtemel katkýsýný küçümsedikleri kadar hiçbir þeyi küçümsemediler. Düþünce merkeze alýnmadýðý için düþüncenin muhiti de doðmadý. Sosyalistler, Türkçüler ve Ýslâmcýlar vurgulandýðý zaman kendi üstünlüklerini hissettirecek bir "biz" alanýna iþaret edemediler. Çünkü kendi aralarýnda her þeyin bir yeri olduðunu tespit eden baðý kuramamýþlardý. Her þeye bir yer temin edilemeyince herhangi bir þeyin de kendi yerinde bulunmasý imkânsýzdý.
Sosyalistler, Türkçüler ve Ýslâmcýlar son kýrk yýlda çok farklý sebeplerle bile olsa fincancý katýrlarýný ürküttü ve bunun sonucu olarak ölçüleri birbirinden çok farklý olsa bile her ideologi sahibi sopalandý. Sopa yemeyenler olduysa, onlar fincancýya alenen veya gizlice kendisinin fincancýnýn karþýsýnda yer alan tarafa mensup olmadýðýný beyan edenlerdi. Hasýlý kelâm, Türkiye'nin toplum yapýsýnýn adý konulmuþ bir þekle girerek düzeleceðine inanan kim varsa kendilerine sopa korkusundan "biz" diyemez oldular. Demek isteselerdi zaten öne sürecekleri bir "biz" elde edememiþlerdi. Bütün bir kampa mahsus bu baþarýsýzlýk hem sosyalistlerin, hem Türkçülerin ve hem de Ýslâmcýlarýn fazladan birer maske edinmesini kolaylaþtýrdý. Mazeretleri þuydu: "Sopa yemekten korktuðumuz için deðil; dile getirmeye müsait bir "biz" olmadýðý için bizden bahsetmiyoruz." Ýleri sürdükleri akýllara sezâ bu gerekçe bir yandan düþük bir ahlâký, diðer yandan düþük bir statüyü belgeliyordu. Çünkü bir türlü punduna getirip biz diyemeyenler fincancý tarafýndan kendilerine siz denilmesinden mazoþist bir zevk alýyorlardý.
Eðer bu saatten sonra biri kalkýp sosyalistlere, Türkçülere ve Ýslâmcýlara onlarý istiskâl edercesine "siz" derse hiçbir sosyalist, Türkçü veya Ýslâmcý bu hitap tarzýna itiraz etmiyor ve belli etmese bile bundan memnuniyet duyuyor. Bu memnuniyetin birinci sebebi insanlarýn hiç statüsüz kalmaktansa düþük statüye razý olmak eðilimidir. Yani insanlar hiç bilinmemektense kötü bilinmeyi tercih ederler. Kýrk yýlý geride býraktýktan sonra kalýntý sosyalistlerin, kalýntý Türkçülerin ve kalýntý Ýslâmcýlarýn "biz"den korktuklarý halde "siz"i sevmelerinin benimsedikleri ahlâký ifþa eden ikinci ve asýl sebebi Türklere mahsus gündelik hayatýn akýþý sýrasýnda kamu gözünde bir kampa ait olunduðunun farz edilmesiyle birlikte hâlâ istifadeye mazhar bir þeyler kaldýysa onu kaçýrmamak, avantadan mahrum kalmamak endiþesidir.
19 Ocak 2001
Kemal ÇAPRAZ
kemalcapraz@ufukotesi.com (%20kemalcapraz@ufukotesi.com)
Kafatası ölçenler!
02 Ekim 2007 Salı
Türkücü İsmail Türüt"ü bahane ederek Türkiye"nin en çok satan gazetesinden Türk Milliyetçiliğine hakaretler ediyorlar. Peki bu hakaretlerin mesnedi var mı? Türk Milliyetçiliğini kafatasçı bir hareketmiş gibi göstermek ne derece moda tabiriyle etik olur? Hele hele, Türk Milliyetçiliği"ni devlet yapan Atatürk"ün görüşlerini bile bile, yine Türk Milliyetçiliği"nin en önemli fikir adamı Ziya Gökalp"ın fikirlerini bile bile, Atsız ve Alparslan Türkeş"in fikirlerini bile bile Türk Milliyetçilerini kafatasçılıkla suçlamak ve de kafatası ölçen kişiler olarak göstermek çok büyük haksızlık olur. Kamuoyu ciddi manada yanıltılmış olur.
Şimdi, öncelikle şunu ifade etmek lazım. Azınlıklar istedikleri kadar ırkçılık yapabilirler, onlara kimse bir şey söylemez. Hatta bunu demokratik bir hak gibi gösterirler. Ama, Türk Milliyetçileri bırakın ırkçılığı birazcık milliyetçilik yapmaya kalksalar, hemen kampanyalar başlar; ırkçılar, kafatasçılar...
PKK terör örgütünün yaptığı ırkçılık değil midir? Irkçı terör değil midir? Ya Ermenilerin yaptığı ırkçılık değil midir? Sırf Türk oldukları için diplomatlarımız öldürülmedi mi? Bu terör saldırıları ırkçılığında ötesinde soykırımdır. Ama yok sadece Türkiye"de ırkçılığı Türk Milliyetçileri yapar... Bu mantığı kafalara yerleştirmek isteyenlere söylenecek çok söz var ama sadece şunu söyleyeyim, Türk Milliyetçileri ırkçılık yapsaydı bu ülkede bir tek etnik azınlık yaşayamazdı. Dünyada ırkçılık geni olmayan bir millet olduğumuzu hep yazmışımdır. Ama bu ülkede ırkçılık yapanlar çok oldu.
Yazıda özellikle Nihal Atsız"ın kafatası ölçümü yaptığı yazılmış. “Nihal Atsız"ın masasının üzerinde duran ve Hitler"in özel olarak armağanı olarak bilinen bir aletle isteyenlerin kafatasını ölçer, kargacık burgacık bir yazıyla karışık hesaplar yaptıktan sonra yüzde kaç Türk olduklarını söylerdi. Bu aletin ne olduğu sonradan ortaya çıktı: Dr. Rıza Nur"dan kalan bu alet, meğer doktorların hamile kadınların rahat doğum yapıp yapamayacaklarını anlamak için leğen kemiklerinin bulunduğu bölgeyi ölçtükleri “havsala ölçme aleti”nden başka bir şey değildi.” İnanın bu iddialar öylesine komik ki, anlatamam. Bir kere böyle bir aletle kafatası ölçülmez. Alet Dr. Rıza Nur"dan kalma bir hatıradır. O dönemde Türk Milliyetçilerinin üzerine yine kafatasçı gibi yakıştırmalarla gidilmesi üzerine, yapılan şakaların kamuoyunda ciddiye alınmasından başka bir şey değildir. Hiçbir milliyetçi kafatası ölçmemiştir. Ama o dönemde bunun şakaları yapılmıştır. Ayrıca, Nihal Atsız"ın Hitlerle hiçbir tanışıklığı yoktur. Kaldı ki, o dönemde özellikle ülkeyi yönetenler Almanya"yı destekleyen politikalar izlemişlerdir. Ta ki, Almanların yenileceği anlaşılıncaya kadar. O dönemde Cumhuriyet Gazetesi bile koyu bir Alman taraftarlığı yapmaktadır. Yani ülkede Faşist Almanya özentileri türemiştir ama bunlar Türk Milliyetçileri değil devleti yönetenlerdir. Almanların yenileceği anlaşılınca Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği"ne mesaj verilmek istenmiş ve Türk Milliyetçileri hapislere doldurulmuşlardır. Bunun da sebebi, Rusların yakından tanıdığı Prof. Dr. Zeki Velidi Toğan gibi ünlü isimlerin Türk Milliyetçilerinin arasında olmasıdır. Çünkü Zeki Velidi Toğan, Başkurdistan Cumhuriyeti"nin ilk devlet başkanıdır. Başkurdistan, Sovyetler Birliği tarafından işgal altına alınınca kaçmıştır. Yine Türkiye"de Dış Türkleri savunan yayınlar yapan Türkçü aydınlardan Nihal Atsız, Alparslan Türkeş, Orhan Şaik Gökyay, Sait Bilgiç, Fethi Tevetoğlu gibi birçok aydın da tutuklananlar arasındadır. Sovyetlerin yakından takip ettiği bir gruptur Türk Milliyetçileri... Çünkü Sovyetler Birliği"nin içinde milyonlarca Türk vardır. Kaldı ki, Türk Milliyetçilerinin o dönemde savundukları ve uğruna zindana atıldıkları bu fikirlerin gerçekliği şimdi gün ışığı gibi ortaya çıkmıştır. Şimdi 7 bağımsız Türk devleti vardır. 30"a yakın da bağımsızlık mücadelesi veren Türk topluluğu bulunmaktadır.
Türk Milliyetçilerinin doğru politikalarını böyle saçma sapan iddialarla küçümsemek isteyenlerin uydurdukları bu yalanları anlatmaya devam edeceğim. Ama şunu net bir şekilde ortaya koymak lazımdır. Bu ülkede Türk Milliyetçileri haricinde her etnik grup ırkçılık yapmaktadır.
http://www.internethaber.com/author_article_detail.php?id=6 119
sayýn arkadaþlar, bazý temel kavramlar üzerinde fikir beyan etmek istiyorum. sanýrým elli yýldýr, ülke gençliðinin kafa kafaya verip bir ideal üzerinde düþünmelerine engellemek için ilk sað-sol kavgasýný baþlattýlar. sonra alevi-sünni, kürt-türk, açýk-kapalý. bakýn dikkat ederseniz hep bu kavga ortamýnda(dikkatinizi çekerim; tartýþma deðil) millet ikiye bölünmüþtür. ve ayný süreç devam etmekte, bu sefer laik-antilaik kutuplara ayrýþtýrýlmaktayýz. öncelikle kavramlarý tanýmlamaya çalýþalým.
milliyetçilik: atatürk ilkelerinden(ki bu terim Atatürkün ölümünden sonra ortaya atýlmýþtýr, Atatürk bir kuramcý deðil ayný zamanda eylem adamý olduðu için, kuramsal söylemlerde bulunmak yerine, realist ve rasyonalist eylemlerde bulunmayý tercih etmiþtir.) biridir. ayný zamanda ülkücü terminolojide, vatanýn-milletin karþýlýksýz sevilmesi ve bu deðerlerin ne pahasýna olursa olsun korunmasýný amaç edinir. daha doðrusu, türk milletinin diðer kültürlerden üstün olduðu görüþünden dayanak alýr. þimdi iki temel görüþten hareketle diðer milliyetçilik tanýmlarýný deðerlendirelim. sol görüþe göre ise en sade anlamýyla milliyetçilik, emeðin hakkýnýn korunmasý ve kollanmasýný ifade eder. emeðe hak ettiði deðeri ve ilgiyi göstermeyen(emeði bir sömürü kaynaðý olarak gören) milliyetçi olamaz. temelde iki basit tanýma göre milliyetçiliðin iki yüzü vardýr. birincisi maddiyata bakan yüz, ikincisi maneviyata bakan yüz. yani ekonomik milliyetçilik ile kültürel milliyetçilik, temelde milliyetçiliði tanýmlayan olmazsa olmaz iki çekirdektir. ikisinin bir arada bulunmadýðý anda çekirdeklerden biri kolay bir þekilde siyasi sömürü aracýna dönüþebilir. kültürel olan milliyetçilik baðlý bulunduðu milleti, ülkeyi(diðer milliyetlerden üstün görmemek kaydýyla_çünkü o zaman ýrkçýlýk söz konusu olur ve bu tabir milliyetçiliðin yanýnda yer alamaz) inancýyla, tarihiyle varlýðýnýn bekasý için korunmayý savunurken(ki kültür toplumlarýn sonsuz kaynaklarýdýr, bu yüzden diðerinin aleyhine birinin savunulmasý deðil, birbrilerinin aleyhine hareket etmeyi önlemektir esas olan), ekonomik milliyetçilik ise(daha çok sol düþüncenin savunduðu) ekonomik baðýmsýzlýk, emek haklarý ve gelir adaletsizliðinin önlenmesi gibi maddi unsurlarýn, toplum lehine düzenlenmesi gerektiðini öne sürer. ne var ki atatürk milliyetçiliði denen(ki böyle bir milliyetçilik yoktur, milliyetçilik sýfatsýz, iki unsurdan oluþan tek terimdir) olayda bu iki görüþün özü yatmakta fakat kavga ve çatýþma ortamý karþý görüþlerin birbirlerini anlamalarýna izin vermediði için halk kavram kargaþasýna düþebilmektedir.
Ziya Gökalp ve Buhranlı Zamanlar
09.04.2006
TÜRK Milleti, tarihinin çeşitli devirlerinde buhranlı dönemler yaşamıştır. Milletimiz, geçmişte karşılaştığı meselelerle mücadeleden, akılcı ve basiretli tavrı sonucu başarıyla çıkmıştır. Bugün de yeni bir çağda ülkemizin ve milletimizin karşı karşıya bulunduğu karmaşık ve çetin meselelerle her zaman olduğu gibi akılcı ve basiretli bir tutumla mücadele etmek ve çözüm yolları bulmak büyük bir önem taşımaktadır.
Dünya ve Türkiye, çok çetin bir dönemeçten geçerken böyle bir dönemde Ziya Gökalp'in düşünceleri bizler için büyük bir önem taşıyor. 23 Mart 1876 tarihinde Diyarbakır'da doğan Ziya Gökalp, bundan yüz yıl önceki en buhranlı dönemimizde ortaya koyduğu düşüncelerle bugünkü devletimizin fikri temellerinin de harcını oluşturmuştur. Ziya Gökalp, Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak, Türkçülüğün Esasları, Türk Töresi, adlı kitapları başta olmak üzere kitap ve makaleleriyle bir düşünce feneri gibi milletimizi aydınlatmıştır.
Gökalp, II. Meşrutiyet devrinde ve sonrasında doruğa çıkan buhranlı zamanda, fertler ve milletler buhranlı anlarda keşfettikleri idealler vasıtası ile kurtulurlar düşüncesine inanıyordu.
Ziya Gökalp, ülküsü dışında hayatta hiçbir şeye değer vermezdi : Mala, mülke, paraya... Ziya Gökalp'in bu yönü için Yusuf Ziya Ortaç, Cerrahpaşa'da, arka pencereleri geniş maviliklere bakan küçük, ahşap bir evde oturuyordu. Yer, çıplak tahta. Pencereler, patiska perde. Eşya, eski bir sedir, çarpık bacaklı üç sandalye... Bu şatafatsız adam, Osmanlı İmparatorluğu'nu avucunda tutan adamdı. Bu fakir ev de onun eviydi. Hem de kira evi... Ziya Gökalp, parayı tanımadan yaşadı, tanımadan da öldü. Evinin kışlık odununu bile arkadaşları alırdı. O yalnız hayalinin içinde mutluydu... demektedir.
O hazırladı
OSMANLI İmparatorluğu'nu avucunda tutan Ziya Gökalp'e göre, Türkiye için en lüzumlu şey, mill? şuurun uyanmasıdır. Türkçülük akımının felsefesini yapmış olan Gökalp, Türk Milleti'nin varlığını sürdürebilmesi için tek çare olarak görünen mill? devlet fikrini ilk sezen düşünürümüzdür.
Erdem Eraslan, Ziya Gökalp hakkında, Türkiye'nin yetiştirdiği en büyük fikir adamlarından biri ve modern Türkiye'ye şekil veren temel düşünce ve müesseselerden bir çoğunun babasıdır. Türkiye'nin ilk sosyologu olma özelliğini taşımakla beraber birçok yenilikçi fikirleriyle yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin kurulmasında Mustafa Kemal Atatürk'ün ilham kaynağı ve örnek aldığı muhterem bir şahsiyettir. Karışık unsurlardan mürekkep olan Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılarak, yerine milliyetçilik esaslarına dayanan yeni bir devlet kurulacağını çok önceden sezmiş ve genç devletin sosyal felsefesini, geniş ve derin kültürünü ile o hazırlamıştır demektedir.
Son derece ürkütücü bir dünya fotoğrafıyla karşı karşıyayız. Ülkeler arasındaki gelişmişlik farkı, açlık ve yoksulluk, umutsuzluğun yarattığı kin ve nefret, etnik ve dini kimliklerdeki ürkütücü tansiyon artışı, hukuku, meşruluğu, egemenlik haklarını ve toprak bütünlüğünü hiçe sayan yeni emperyal arayışlar, ahlaki değerlerin erozyona uğratıldığı bir dönemde tüketiyorsam o halde varım diyen milyonlarca insan, insanlık bu hale mi gelmeliydi sorusunun zihnimizde oluşmasına neden oluyor.
İnsanlarımızın daha bilinçli olmasını beklediğimiz bir dönemde, Türkiye 400 bin kahvehaneye karşılık bin 455 kütüphaneye sahip olmanın utancını yaşıyor. İnsanlarımızın içi boş ve anlamsız dizilerle televizyon karşısında dünyada izleme rekorları kırdığı bir dönemde, düşünce hayatımız da tam bir çölleşme yaşıyor.
Ziya Gökalp'in, İnsanlar, irade, mefkure varken zilleti kabul edemez sözü günümüzde büyük bir önem taşıyor. Ülkemizin ve milletimizin birlik, bütünlük ve refahı için mücadele etmenin yanı sıra, küresel bir refah yerine küresel bir talan yaşayan dünyamızın da daha adil, barışçı ve mutlu olması için gerekli olan irade ve mefkureyi hep beraber ortaya koymak gerekiyor.
Ziya Gökalp, 25 Ekim 1924 tarihinde 48 yaşındayken arkasında önemli düşünceler ve idealler bırakarak İstanbul'da hayata veda etmiştir. İzzet Ulvi Yönter'e göre, Atatürk, Gökalp'in eşine gönderdiği telgrafta, bir radyoma benzeyen beyni sukut etmiştir, Türkiye elim bir ziya içindedir diyerek Türk Milleti'nin ne denli bir kayıpla karşı karşıya olduğunu ifade etmiştir. Ziya Gökalp'i vefatının 82. yılında saygı ve rahmetle anıyorum.
Gürcan DAGDAS
http://www.gurcandagdas.com/read.php?id=43ec517d68b6edd301 5b3edc9a11367b
deryatulga
25.10.07, 20:14
Ziya Gökalp 1922 yilinda korkunc bir meblag olan 2000 Lirayi siradan bir risale yazmak icin pesin isteyen bir zat idi. Ittihat ve Terakki'nin iktidar yillarinda Büyükada'da lüks bir köskde oturmus, kendisine tahsis edilen kirmizi arabayla da Beyoglu'nun münasebetsiz sokaklarinin müdavimi olmustur. Darülfünun'da kendisini yakindan taniyan Emin Erisirgil'in biyografisi cok ilginctir.
Gözünün toklugu, paraya pula ehemmiyet vermedigi hikaye yani. Etnik konularda da o kadar cok fikir degistirmistir ki, en azindan bu konuda ciddiye alinmasi mümkün degil. Yasadigi cagda sadece Diyarbakir'in degil, hic bir il merkezinin dise dokunur bir Kürt nüfusu yoktu. 1950 ortalarinda bile Diyarbakir tam anlamiyla bir Kürt sehri degildi ama kale duvarinin disina da tasmamisti. Gökalp'in Diyarbakir'i ile simdikinin arasinda en ufak bir benzerlik yok!
deryatulga
25.10.07, 20:35
Ziya Gökalp kürtmü, zazami, Türkmenmidi ?? Anlamadim gitti...
Ana tarafindan Pirincciogullari ile akrabadir, onlar da hasso Kürttür. Babasi icgüveysi girdigi icin olacak pek fazla bilinmiyor soyu ve sopu.
http://kapak2.netkitap.com/170zk/Z/ziyagokalp.jpgZiya Gökalp
Hilmi Ziya ülken Seçme Eserler - 1
Hilmi Ziya Ülken (http://www.netkitap.com/arabul2.asp?kisiID=19180)
TÜRKİYE İŞ BANKASI KÜLTÜR YAYINLARI (http://www.netkitap.com/yayinevi/2376/turkiye_is_bankasi_kultur_yayi nlari.htm) / Hilmi Ziya Ülken Seçme Eserleri (http://www.netkitap.com/arabul2.asp?diziid=4698&yayineviid=2376) Etiket Fiyatı: 14,00 YTL NetKitap Ederi: 12,60 YTL
<Ord. Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken (1901-1974) İstanbul'da doğdu. Mülkiye'den mezun oldu, 1924-33 arasında çeşitli kentlerin liselerinde tarih, coğrafya, psikoloji sosyoloji öğretmenliği yaptı. 1933'teki Üniversite Reformu ile İstanbul Üniversitesi'nde görevlendirildi. 1940'ta felsefe profesörü oldu. Sosyoloji bölümü'nün kurulmasını ve kurumsallaşmasını sağladı. 1944-48 yıllarında İTÜ'nün daveti üzerine burada sanat tarihi dersleri verdi. Çalışmalarını uluslararası platformda da sürdürdü. UNESCO üyeliğinin ardından ISA'nın (Uluslararası Sosyoloji Derneği) kurucu üyesi, sonra da başkan yardımcısı oldu ve 1953'te 15. uluslararası Sosyoloji Kongresi'nin İstanbul'da toplanmasını sağladı. Genç yaşında başladığı ve sosyolojiden felsefeye, tarihten edebiyata ve sanata uzanan çeşitli alanları bütünleştiren yayın faaliyetini vefatına dek kesintisiz sürdürdü. Türk kültür düşünce dünyasındaki etkisi, geride bıraktığı 1300'ü aşkın makale ile aralarında Çağdaş Düşünce Tarihi, Aşk Ahlâkı, 20. Yüzyıl Filozofları ve Uyanış Devirlerinde Tercümenin Rolü'nün de yer aldığı 50yi aşkın kitapla da devam etmektedir. Ziya Gökalp (1876-1924) kısa ömrüne ve Cumhuriyet'in ilk yılında vefat etmesine rağmen, çağdaş Türk düşünce dünyasında kalıcı izler bırakan bir sosyal bilimcimiz düşünürümüzdü.
Ord. Prof. Dr. Hilmi Ziya Ülken 'in Gökalp hakkında kapsamlı ve eleştirel bir sunuş yazısıyla hazırladığı bu monografi, Ziya Gökalp'in büyük bölümü güncelliğini hâlâ koruyan metinlerinden oluşuyor. Ziya Gökalp'in özgün terimleriyle büyük bir titizlikle işlediği bu temel metinler, hem haliyle hem de günümüzün dilinde yeniden ifade edilmiş olarak, karşılıklı lalarda yer alıyor Gökalp'in kimlik, uygarlık, millet, çağdaşlaşma, idealler, ahlâk, kamu yaran, milli ekonomi ve daha pek çok konudaki metinlerini 21, yüzyılda yeniden okumak için...
http://www.netkitap.com/kitap/71933/ziya_gokalp.htm
SİSTEMATİK SOSYOLOJİ AÇISINDAN ZİYA GÖKALP
Ziya Gökalp’in sosyolojik sistemi üç ehemmiyetli kavram üzerine kurulmuştur. Sistemin temelinde örf, gövdesinde hars ve üst kısmında da mefkure kavramları ve bunların muhtevaları yer alır.
Gökalp sisteminin temelinde yer alan kilit noktalarından birini meydana getiren örf kavramı mükellefiyet (yani bir işi yapmaya mecbur olmak) ve müeyyide (kanun ve nizamlara itaatsizlik cezası) kavramları ihtiva eder.
Örf’e büyük önem veren Gökalp ilkin örf ile adetin birbirinden ayırt edilmesi gerektiğini ve genellikle örf ve adetin karıştırıldığını söyler. Gökalp diyor ki; “Bazı adetler örftür, bazı örfler adettir, fakat her adet örf olmadığı gibi her örf de adet değildir”. Burada şunu anlatmak istemiştir: Öyle haller olur ki davranışları ve sosyal hareket tarzlarını kontrol eden durumların bazılarında örf ön planda yer alır, fakat temeldeki adeti de görmemezlikten gelemeyiz.
Adet ile örf arasındaki farkı belirtirken Gökalp her adetin örf olmadığına işaret eder. Çünkü, adetlerin kesin olarak geçerli olanı da var, istenmemiş olanı da var.
Gökalp sisteminde adeti örften ayıran en ehemmiyetli özelliklerden birisi de budur. Yani adetlerde geçerli olanı da, beğenilmeyeni de olduğu halde örflerde bu ikili durum söz konusu olamaz.
Bir sosyal kaidenin örf olabilmesi için açık ve seçik olarak cemaatin bünyesinde ve yaşayışında ortaya çıkan sosyal vicdan ile iç içe olması gerekir. Cemaatin vicdanı örf ile yükselen güçlü bir sesi olduğu takdirde şahıs üzerinde baskısını duyurabilir. Bunu gören Gökalp örf için şunları söylüyordu: “Örf ise cemaatin tatbiki ahlakından ve yaşayışında görünen içtimaî vicdanıdır.
ZİYA GÖKALP’TE CEMAAT ANLAYIŞI
Ziya Gökalp sisteminde cemaat sosyal yapısına geçiş sosyal gerçek ile olmaktadır. Bir kaidenin sosyal olabilmesi için fertlerin hem hayati tabiatı haricinde hem de iradesi üstünde bulunmak lazımdır diyen Gökalp’e göre ferdin hayati tabiatından çıkan fiiller sosyal olamaz.
İçtimai kaideler ferdi iradelerin fevkindedir, çünkü ferdin iradesi kendi mizacının, seciyesinin bileşkesidir. Her fert ayrı bir mizaca, ayrı bir seciyeye sahip olduğu için ferdi iradelerden çıkan ameller yeknesak bir şekilde bulunamazlar ki, bir kaide maliyetini haiz olabilsinler.
Gökalp’ın da sisteminde kabul ettiği gibi, cemaat kendini meydana getiren fertlerde mevcut olmayan özel bir sosyal bünyeye sahiptir.
Tekelilerin beyan olunan halleri Hayve Türkmenlerinin son derecede müsavatçı, demokrat olduklarını gösteriyordu.
Burada görülen tabii ve canlı hukuk o cemaatin kendi bünyesinden doğmaktadır. Bu hukuk örf ile takviye olmaktadır.
Cemaat tipi sosyal yapıların muhtevası ne olursa olsun genel karakterleriyle aynıdır. Bu muhteva din olabildiği gibi, lisan da olabilir. Kader birliğini yaratan fonksiyonlarda cemaatin muhtevasında yer alır. Sonuç olarak muhteva sosyal bünyede cemaat tipi sosyal yapıyı oluşturur.
HAKİMİYETİN TİPLERİ
Hakimiyet unsurunun girdiği her yerde cemaatliğinin parçalandığı görülür. Üst ve alt tabakaların meydana geldiği andan itibaren cemaat tipi yaşamdan bahsedilemez. Hakimiyet her zaman insanları altlı üstlü bir sıralamaya tabi tutmuştur. Hakimiyet tiplerinin insanî olanı demokratik bir iradeye dayalı bulunanıdır.
Türklerdeki hakimiyet tiplerini Ziya Gökalp şu sıralamaya tabi tutar; TUDUNLUK, YABGULUK, HAKANLIK, İLHANLIK, İMPARATORLUK.
Tudunluk:
Tudun aşiret reisidir. Dağılma halleri müstesna olmak üzere, bağımsız aşiret olmadığı gibi bağımsız tudun da yoktur. Tudunluk, ekseriyetle, yabgulara tabidirler.
Yabguluk:
Eski Türklerde tudunların üstünde olan ve bütün ilin üzerinde ferdi hakimiyet icra eden siyasi reise yabgu derlerdi. Tudun boy beyi demekti. Yabgu da İl Beyi manasında idi.
Gökalp’ın izahatından anlaşıldığına göre, sosyolojide çok iyi bilenen karizmatik hakimiyet tipi ile başlayan büyük hakimiyet, daha sonra ananevi hakimiyete dönüşüyor.
Hakanlık
Hakanlıklar, ekseriyetle bir ecnebi devletinin geçim yeri ve dayanak olarak kabul ederek teşekkül ederdi.
İlhanlık
İlhan, hakanlar hakanı demektir. Hakanın haiz olduğu selahiyetleri ilhan daha fazlası ile haizdir.
İlhanlıkta kökü olan İl’e ve hakanlığa dayanır. O da hakanlık ve yabguluk gibi, demokratik ve cumhuri illerden doğmuştur.
Gökalp’in sistematiğinde, bu sistematiğin temelini Türk Devletinin ve milletinin tekamülü teşkil etmektedir ki, devlet aşiretten başlayarak gittikçe genişleyen ve iç içe kutular halinde büyüyen ilhanlık ve sultanlıklara kadar yayılmaktadır. Böylece büyük devletler, imparatorluklar doğmaktadır, daha sonra da milli devletler meydana gelecektir.
Aşiret
Türk aşiretleri gittikçe birlik ederek küçük, il, orta il, büyük il ve en büyük il safhalarından geçtiği gibi.
Oğuzlarda aşirete “öz” denilirdi. Türklerde müstakil aşiretler yoktu. Her aşiret mutlaka bir ilin içine girip onun bir uzvu olmuştur.
Yukarıdaki ifadelerden anlaşılıyor ki, aşiret, devleti oluşturan bir özdür. Bu küçük cemaat tipi sosyal yapıda devletin ilk unsurları bulunmaktadır.
MİLLET
Millet, lisanca dince, ahlâkça ve bediiyatça müşterek olan, yani aynı terbiyeyi almış fertlerden mürekkep bulunan bir zümredir.
Gökalp’te içtimai vicdandan, milli kıymetler doğuyor, çünkü içtimaî vicdan, Gökalp sisteminde aynı zamanda örf’tür.
Millet, mefkurevi bir cemiyet olup hiçbir kavimde tamamıyla tecelli edememiştir.
Millet, şahsiyetini tam olarak kazanmış bir içtimai zümredir. Milletin şahsiyeti de zaman zaman buhranlı onlarda dahilerde, büyük şahsiyetlerde şuurlu olarak ifadesini bulur. Kavim ise kavimi devlet bünyesi içinde henüz şahsiyetini bulamamış bir zümredir. Ne zaman kavim şahsiyetini kazanırsa o zaman millet olma yolunu tutmuş olur.
Netice olarak millet hakkında Ziya Gökalp şu hükme varır: “Milletler, medeniyet itibari ile tecanüse doğru gidiyorlar, fakat hars itibari ile birbirinden uzaklaşıyorlar. O halde beynelmilliyeti medeniyetle, milliyeti ise harsta aramak lazımdır.
Millî Vicdan
Kavimleri, müstemleke olma durumundan kurtararak duygu ve düşünce muhtevası milli duygunun temelinde yer alan milli vicdanda bulunmaktadır. “Milli vicdan nerede teşekkül etmişse artık orası müstemleke olmak tehlikesinden ebediyyen kurtulmuştur.
Manevi duyguların ve düşüncelerin millî kıymetlerle olduğu her yerde millî vicdan teşekkül eder.
Millî Devlet
Artık yüzlerce milletlerden mürekkep olan suni camiaların devamına imkan kalmamıştır. Bundan sonra, her millet ayrı bir devlet olacak, mütecanis, samimi, tabi bir cemiyet hayatı yaşayacaktır.
Gökalp, Türklerin millî devleti hakkında şöyle diyordu: “Mefkure, istikbalin halikidir. Dün Türkler için hayali bir mefkure halinde bulunan Millî Devlet, bugün Türkiye’de bir şe’riyet halini almıştır.”
Mefkure
Bir millet büyük bir felakete uğradığı, korkunç bir tehlike karşısında bulunduğu zaman fertlerindeki şahsiyetleri bel eder (yutar, emer): O zaman umumun ruhunda yalnız <Milli Bir Şahsiyet> yaşar, bütün kalplerde bu <Milli Şahsiyeti> idame etmek tehalükünden başka bir duygu kalmaz. Bu kargaşada fertler kendi hürriyetlerini değil, milletlerinin istikbalini düşünürler. İşte o muazzez duygu ile karışık olan bu mukaddes düşünceye mefkure denilir.
Bir millet tehlikede kaldığı vakit onu fertler kurtarmaz; bizzat millet kendi kendinin kurtarıcısı olur.
KAVRAM ANALİZİ
Kültür Nedir?
Sosyal bünyenin muhtevası olan kültür,sosyal hayat alanının prensiplerini teşkil eder. O sebeple, kültür, sosyal hayatın önemli bir kısmıdır.
İnsanın hayatı, duygu ve düşünce ile dirilir.
Kültür, fertleri bir yönden içinde yaşadıkları tabii çevreye intibak ettirirken, aynı zamanda beri yandan şahısları birbirine ve içinde yaşadıkları sosyal tabiata, başka bir ifade ile sosyal hayat alanının sosyal çevrelerine alıştırma hizmeti görür.
Tylor’a göre; “Kültür; bilgi, inanç,sanat, ahlâk, kanun, adet ve cemiyet hayatının üyesi olan insanın kazandığı alışkanlıklar ve kabiliyetleri ihtiva eden karmaşık bir bütündür.”
Bu tespit bir gerçeği belirtmektedir. O da, kültürün insan tarafından meydana getirildiğini, fakat sonra kültürün, insan şahsiyetini yarattığı hususudur.
Kültür ile Hars Arasındaki Mahiyet Farkı
Geliştirilmiş zevklerin ve bilgilerin tutarlı olarak meydana getirdiği kalıp veya örüntü harsı teşkil edecektir. Manevi kültürün sanki bir üst tabakasını teşkil edercesine teşekkül eden değerler ve onların muhtevaları tam manası ile harsı meydana getirmektedir. Hars kendi muhtevasında tutarlılık ister. Hars içinde, muhtevalar arasında çatışma olmaz.
Kültür muhtevasından çatışarak ve süzülerek kabul edilen ve geçen muhteva unsurları harsa geldiklerinde aralarında tam bir insicam ve uygarlık teessüs etmiş olur. Hars sosyal durumların kültürel berraklığını, kültürel açık ve seçikliğini, kesinliğini belirtir.
Hars, üyelerinin, yani harsa bağlı olan şahıslara cemiyetlerini, nasıl göreceklerini, dünyalarını nasıl göreceklerini başka bir ifade ile dünya görüşlerini öğretir. Hars olumlu unsurların ve evetlerin birleştiği bir merkezdir. Kültürün orijin merkezidir.
Kültür muhtevalarına göre kurulan sosyal gruplar, değerlerin taşıyıcıları olarak, yine kültürel fonksiyonlara uymak zorundadırlar. Sosyal gruba katılmak aynı zamanda kültür muhtevasına katılmak manasını da taşıyacağından Ziya Gökalp, fazlası ile şahısların kültür muhtevasından ve harstan nasiplerini almalarını tavsiye etmiştir.
Kültürden Hars’a Geçiş
Kültür öğrenilen bir davranıştır demiştik. Nesiller arasında aktarılan tecrübeler ve bilgilerdir.
Ziya Gökalp, fert ve biyolojik yapısı ile canlı tabiat, fizik ve sosyal tabiat çevreleri düşünüldüğünde kültür kavramını benimsemiş, kültürün manevi kısmı ve bilhassa bu kısmın değerler manzumesi ile ahenkli manevi bağlar düşündüğünden de harsı ifade etmiştir.
Şahıs, sosyal tabiat içinde kabiliyetleri ile kültürü yaratmış, şahsiyetler kültür muhtevasına yeni unsurlar katmış, fertte fizik tabiat içinde kendi uysal tabiatı ile kültür muhtevasına ve dolayısı ile fiziki çevresine intibak etmiş, insan ise üstün vasıfları ile değerler alemini yaratarak harsi muhtevasına yaşamıştır.
Kültür ve lisan ilişkisine dikkat etmek gerekir. Çünkü lisan, insanın meydana getirdiği müesseselerin en eskisi ve temelde bulunanıdır.
Kültürü yaratan asıl faktör lisandır. Lisan, insana üç hususta yardımda bulunur: 1. Öğrenme, 2. Anlama ve 3. Kavrama.
Bir kültüre katılmakla anlamak, öğrenmek ve kavramak ameliyeleri birbirini takip edecek ve şahısta kültür muhtevasını kazanmış olacaktır.
Bu üçüncü ameliye ile yani vukuf peydahlamak ve kavramak ile insan kültürden harsa doğru inmiş, yani kültürün Ziya Gökalp’e göre, derinliklerine, köküne inmiş ve harsı elde etmiş olur.
DEĞERLENDİRME
İçtimaileşme (Sosyalizasyon) ve maşeri şuur
Bütün insan cemiyetlerinde zümre şuuru sosyo-psikolojik mahiyettedir. Maşeri şuur denilen zümre şuuru şahısları duygu, düşünceleri ile kavrayan ve belirli hedeflere yönelten kuvvetlere sahiptir. Zümre şuuruna bağlanmak, zümreye bağışlanmak halleri aynı zamanda aynı gayeye bağlanan bir gayeye yönelen kişileri de kendi aralarında birbirine bağlar. İşte buradan da dayanışma doğar. Aile de, bu dayanışmanın muhtevasını ahlâk doldurur. Ahlâki olduğu gibi, dinî, hukukî, bediî ve zevk ve kaideleri ihtiva eden kültürel hususiyetler, kişilerine belirli davranışları kazandırmaya yararlar. Bu içtimaileşme süreci, sosyal organizasyonlara temel teşkil eder.
İnsanlar arası münasebetler fertleri evvela aile içinde ve daha sonra komşuluk grubunda ve derece derece cemaat yapıları içinde geliştirir. İşte bu geliştirme, insanları tedricen cemiyet hayatına alıştırma olayına sosyalizasyon adı verilir.
Sosyalizasyonun oluşumu içinde, insanlar kademe kademe cemiyet hayatına ve onun muhtelif davranışlarına sahip olurlar. Müşterek keder, müşterek sevinç ve kader birliği cemaatin esas hususiyetleri olduğuna göre millet de bir cemaattir. En azından Hans Freyer’in dediği gibi, “millet bir dil cemaatidir.”
Sosyal kuvvetler, cemaatin içinde bütün geçmişe sahiptirler. Sosyal kuvvetlerin geçmişini anlamadan cemaatin geçmişi idrak edilemez. Geçmiş ile hali hazır işbirliği geleceği hazırlayacağı için Ziya Gökalp, Hars ve cemaat anlayışında, geçmişe ve hali hazıra büyük ehemmiyet vermiştir.
Yabancılaşmanın Karşısındaki Gökalp
Eski kültürlerin cemaat tipi sosyal yapılarında her ne kadar kültürel tamlaşma sade haliyle çok daha kuvvetli ise de; o zamanki bütünleşme az sayıda faktörlere dayandığından ve kültürel hususiyetlerin de çok basit olmasından dolayı gelişmiş insan tipi yaratmaları şansı azdı. Bugünün modern cemiyetlerinin ve cemaat yapılarının kültürel tamlaşması siyasi, sosyal, ekonomik, hukuki, dini, ahlâki gibi muhtelif müesseselerin öncelikle kendi sistemlerinde tamlaşmalarını ve sonra da kendi aralarında tamlaşıp bütünleşmelerini gerektirmiş vaziyettedir ki, mevcut durum geçmiş zamanların durumlarından çok daha karmaşık bir karakter ortaya koymuştur.
Kültür kısımları kendi aralarında tamlaşma oluşumu yaratarak kültür bütününü meydana getirirler. Kültür kalıbı ve onun içindeki kültür muhtevasının tamlaşmış bütünlüğü esastır. Bu esasın kendine özgü bütünlüğünü görerek bütünden kısımlara doğru inmek ve kısımları bütün içinde değerlendirmek Gökalp’a göre asli vazifemiz olmalıdır. Her kültürde bütünün, kendisine has karakterini ve kısımlar arasındaki sıkı bağlarını görmek gerekir. Bir memlekete bakıp, başka bir memlekette ona göre hükümler vermeye kalkışmak yanlış olur.
SONUÇ
Sonuç olarak, bir millete müşahade edilen gelişmeler, milletin harsî kuvvetlerine ve hususiyetlerine sahip olmasına bağlıdır.
http://www.felsefe.gen.tr/ziyagokalp.asp
TÜRK MODERNLEŞMESİNDE ZİYA GÖKALP’İN ÖNEMİ
Nilüfer AKPINAR
I- GİRİŞ
“Ziya Gökalp’in Türk Modernleşmesindeki Önemi” konulu bu çalışmada, öncelikle, II. Meşrutiyet’in ilanı ile birlikte önem kazanan İslamcılık, Batıcılık, Türkçülük akımlarından ve bu akımlar içinde Ziya Gökalp’in yerinden bahsedilecektir. Bundan sonra Ziya Gökalp ideolojisinin temel özellikleri ele alınacak, onun, Yeni Türkiye’nin oluşum aşamasına ideolojik anlamda etkileri tartışılacaktır. Üzerinde asıl olarak durulacak konu Ziya Gökalp’in “Hars ve Medeniyet” ayrımıdır.
II- ÜÇ DÜŞÜN AKIMI
1908 yılında II. Meşrutiyetin ilanı ile birlikte geniş kapsamlı bir ideolojik farlılaşma dönemi başlamıştır. 1908 olayının nitelik bakımından bir “inkılap” mı, yoksa bir “ihtilal” mi olduğu konusu tartışma yaratmıştır. Yaygın görüş, ihtilal niteliğinde olduğundan yanadır, çünkü bir inkılap, gelişmenin yollarını açacak şekilde toplumun belli başlı kural ve kurullarının yeni temellere oturtulması demek olmalıydı. (BERKES, 1978? ; 404)
İnkılap niteliğinden yoksun olduğundan dolayı, bu olay yalnızca aydınlar arasında kalmış, toplumsal yapı değişikliği getirememiştir. İslamcılık, Batıcılık, Türkçülük (ya da Ulusalcılık) denen üç düşünce akımının başlaması bu zamana denk düşer.
Bu üç akımın düşünürlerinin hemfikir olduğu nokta, Osmanlı’nın geri kalmış olduğuydu. Herkes bu noktada anlaşırken, bu durumun sebeplerinin neler olabileceğine verilen yanıtlar ve getirilen çözüm önerileri bağlamında önemli ayrılıklar yaşanmıştır.
Batıcılar, geriliğin sebeplerini Batı uygarlığından kopuk kalınmasında bulurlar. bu kopukluğun yaşanmasındaki temel etken de İslam dinidir. Şeriat, hayatın hemen hemen her alanına gitmiş, böylece gelişimin önündeki engel olmuştur. Örneğin Abdullah Cevdet’e göre:
“Geri kalışımızın nedeni Asyalı kafamızdır; dejenere geleneklerimizdir. Bizi yenen güç bizim görmek istemeyen gözlerimiz, düşünmek istemeyen kafalarımızdır. Bizi geride bırakan, bırakmaya devam edecek, gelecekte de bırakacak olan güç dünya işlerini hükmü altına alan bir din-devlet bileşimi sistemidir.” (BERKES, 1978? ;406)
Müslümanların yalnız maddi değil, manevi uygarlık alanında da Batı uygarlığının gerisinde olduğunu İslamcılar da kabul ediyorlardı. Ancak, onlara göre bu geri kalışın sebebi İslam dini ve şeriat değil, tam tersine, şeriatın hayatın her alanına genişletilememesiydi. Onlara göre İslam, diğer dinlerden farklı olarak, zaten bir akıl diniydi ve geçmişte en yüksek uygarlık İslam uygarlığıydı. Müslümanların ilerlemesinin önündeki asıl etken İslamlık öncesi ve İslamlık dışı inançların yaşamaya devam etmesiydi. Arap olmayan kavimler İslamlık dışı geleneklerini yaşatmaya devam ettiklerinden İslamlığı çarpıtmışlardı.
İslamcılar arasından özellikle Sadrazam Sait Halim Paşa’ya göre Müslümanların gerilemesindeki bir başka etken, Hıristiyan düşmanlığıydı. Müslümanların Hıristiyanların siyasal egemenliğine girmesiyle İslam kavimleri arasında din birliği yok olmuştu. Hıristiyan düşmanlığının etkisi altında Müslümanların kimileri geriliklerinin sebeplerini istibdatta, kimileri ulemanın bilgisizliğinde, kimileri dinin ihmalinde, kimileri din taassubunda bulmaktaydı ve bu durumda ortaya çıkan sonuç, geri kalışın gerçek nedenlerini fark etmemize engel olan şeyin kendi kafalarımızın karışıklığı olduğuydu.
Bununla birlikte Batı, ilerlemenin tek yolunun onlar gibi olmak olduğu inancını kafalara işlemekteydi. Böylelikle Batı hayranları Batı’dan gerekli şeyleri almakla Batılılaşmayı birbirine karıştırıyorlardı. Bunun sonucu olarak doğan boşluk da ilerlemenin bir başka engeliydi.
Sadrazam Sait Halim Paşa ayrıca İslamlık ile Hıristiyanlık arasında bir kıyas yapmış ve politik, ahlaki, toplumsal sorunlar gibi konuların hepsinde İslamlığın Hıristiyanlıktan üstün olduğu sonucuna varmıştır.
Meşrutiyet dönemindeki fikir tartışmalarında görüş birliğine varılan bir başka nokta, reform sorunlarının hep Batı uygarlığı ile karşılaşmanın doğurduğu sorunlar olduğudur. (BERKES, 1978? ; 409)
Batıcılar’a göre, Batı uygarlığı sadece maddi ilerlemelerde değil; yaşayışta, düşünce ve sanatta diğer uygarlıklardan açıkça üstün, mükemmel bir uygarlıktır. Bu nedenle geri kalmış bir ulusun kendi geriliğinden kurtulması ve Batı’nın ilerleyişine katılması ancak onu bütünüyle anlayıp kabul etmesi ile mümkün olabilecektir. Batı uygarlığını ayıran özellikler kişinin din ve devlet baskısından kurtulması, birey olarak değer kazanması, insan haklarının üstünlüğü; aklın, inanç ve geleneğin üzerinde tutulması ve bilimin cehalete karşı zaferiydi.
İslamcı düşünceye göre ise Batı’nın özü hümanizm değil, Hıristiyanlıktı. Bu nedenle de İslamlıkla uyuşması mümkün değildi.
İslamcılar da Batı uygarlığının maddi yanlarının alınması fikrine katılıyorlardı. Ancak İslamcılar’a göre, Batı’da bilimin ve teknolojinin ilerleyişi, bu yanlar Hıristiyanlık sayesinde değil, Hıristiyanlıktan uzaklaşıldığı için gelişmişti. Batı’da ortaya çıkan demokrasi sorunu gibi bazı sorunlar İslamlıkta ortaya çıkamazdı, çünkü zaten Batı toplumu eşitsizlikler ve sınıf ayrımı üzerine kuruluydu. Oysa İslam eşitlik ve kişi özgürlüğüne dayanırdı(!), dolayısıyla İslamlıkta ne demokrasi sorunu vardı, ne de özgürlük... “İslam toplumlarında da böyle sosyal sorunlar bulunduğunu düşünmek kör bir taklitçilikten başka bir şey değildir. Bizim toplumumuzun sorunlarına, anayasal rejim, yasama organları, parlamenterizm gibi Batı’ya özgü tedbirleri uygulamaya kalkışmak sadece anlamsız eylemler olmakla kalmaz; İslamlığın kendini geliştirmesini zararlandıracak engellemeler olur.” (BERKES, 1978? ;410)
Böylece bizim Avrupa’nın biliminden, endüstrisinden yararlanmamız gerekirken, bu uygarlığın adetlerinin ve ahlakının ülkemize girmesini önlememiz şarttı. Avrupa’nın medeni kanunlarının toplumun ahlakı üzerinde ne denli yaralayıcı olduğu ortadaydı.
Ulusçu görüşün Batı anlayışı ise bu iki görüşünkinden tamamen farklıydı. Bu görüşün asıl temsilcisi Ziya Gökalp’e göre, geri kalmışlığın sebepleri ne İslam kavimlerinin bu dini seçmeden önceki geleneklerinin yaşatılıyor olmasındaydı, ne de bugünkü Avrupa egemenliğindeydi.
“Müslümanlar geri kalmışlardır: çünkü (a) dünyanın koşullarının geliştirdiği çağdaş değişiklikleri hiçe saymışlardır; dinlerini bu yeni koşullar altında yeniden yorumlamaktan kaçınmışlardır; dinlerine çağdaş koşullar altında yeni anlamlar verememişlerdir. Batı uygarlığı, üstün bir uygarlık olarak ortaya çıktığı zaman Müslümanların gösterdiği taassubun altındaki neden de budur. (b) İslam dininin ve şeriatının, Müslümanlaşmış ulusların ulusal kültürlerini, onlar üzerine kendi ümmet uygarlığı hukukunu kurmakla yıkılması ikinci baş nedendir; bu yüzden İslam uygarlığı çağdaş uygarlık karşısında iflas edince bu halklar, ulusal kültürden yoksun yığınlar olarak ayakta duramıyorlar.” (BERKES, 1978? ; 408)
Ziya Gökalp, modern Batı uygarlığının temel gerçeğinin akıl, aydınlık, insanlık değil; içinde dinin de rol oynadığı ulus kültürleri olduğu fikrini savunmuştur. Batı uygarlığı değişik ululardan meydana gelmiştir ve o bir Avrupa ulusal birliği değildi. Avrupa’yı meydana getiren uluslar kendilerine özgü kültürleriyle birbirlerinden ayrılmaktaydı. Böylece, Batı uygarlığına katılmak demek Batıcılar’ın söylediği gibi Batı uluslarının kültürlerini almak demek değildi; çünkü bir ulus, ancak kendi kültürünü muhafaza edebildiği sürece ayakta kalabilirdi. O nedenle öncelikle ulus olmayı başarmak gerekmekteydi.
İslamcılar’ın gösterdikleri model Japonya idi. Japonlar Batı uygarlığının iyi ve kötü yanlarını ayırt edebilmişler, iyi yanları kendi dinleriyle birleştirerek ilerleme yoluna girebilmişlerdi. Fakat aslında Japonya doğru seçilmiş bir örnek değildi. Çünkü İslamcı yazarlar Japonların da İslamlık ve Hıristiyanlık türünden bir dinleri olduğunu (Budizm) ve bu dinin de İslam gibi bir din olduğunu sanıyorlardı. Oysa Japonya’nın ulusal kültürü Şinto’dur. Bu ne bir kitap dinidir, ne de bir şeriatı vardır. Bir Şinto Japon istediği herhangi bir dini seçebilir. Buna göre Japonlar, kitapsız, şeriatsız, peygambersiz olduklarından aslında İslamcılar için dinsiz bile sayılabilirlerdi. (BERKES, 1978; 414)
İslamcılar’a göre, şeriatın kapsamadığı alanlar Batı uygarlığına açılabilirdi. Fakat bunlar örf ve adetler de dahil olmak üzere yaşamın neredeyse her alanını şeriat kapsamına sokmaya başladılar. Ayrıca, bilimin gelmesiyle birlikte insanlar düşünmeye başlayabilir, bunun da şeriat üzerinde yıkıcı etkileri olabilirdi. Nitekim bilim, Batı’da dinsizliğin yayılmasına sebep olmuştu ve posta, demiryolu gibi teknolojik ilerlemeler sayesinde bu durum tehlikeli ölçüde yayılabilirdi. Fakat İslam dini bilim güneşinin karşısında eriyecek dinlerden değildi. “Bizim yapmamız gereken şey, bilimin ışınları karşısında İslam dininin bütün ışıklarını parlatmaktır.” (BERKES, 1978? ; 415)
Bu sıralarda Ziya Gökalp devrimcilerin toplandığı bir çevre olan Selanik’e gitmiş ve bu konularda yazmaya başlamıştır. Ömer Seyfettin’in başlattığı halk dili akımı bu çevrenin ele aldığı sorunlardan biri olmuştur. Burası aynı zamanda ilk toplum düşüncülüğünün başladığı, sosyalizm ilgisinden sosyoloji ilgisinin geliştiği yerdir.
Gökalp, düşüncelerinin kaynağı olarak sosyalizmi değil, Durkheim’ın sosyolojisini seçmiştir. Sosyolog Ziya Gökalp toplumda sorunun normal ile patolojik olanın ayırt edilmesi olduğunu öne sürmüştür.
III- ZİYA GÖKALP İDEOLOJİSİNİN TEMEL ÖZELLİKLERİ
Ziya Gökalp’e göre bir toplumun yönünü asıl etkileyen şey o toplumun değerleri ve ülküleridir. Ülküler toplumun özlemlerinin bir görüntüsüdür ve asıl sorunun çözülebilmesi için toplumun içindeki özlemlerin neler olduğunu bulmak gerekmektedir. Yoksa bu çözüm, yarar ya da akıl ölçütleriyle kararlaştırılacak ıslahat programlarıyla sağlanamaz. Toplumdaki aydınlara düşen şey, doğuş halindeki bir ulus toplumunda bilinçli olmayan bu özlemleri bilinçli ve tutarlı, bütünlü ülküler haline getirmektir.
İslamcıların temsil ettiği ülküler artık Türk toplumunun özlemlerini yansıtmıyor, bu ülküler çağdaşlaşma özlemlerinin engeli oluyordu. Bu tür ülküler ancak bir ümmet toplumunun ülküleri olabilirdi ve Türk toplumu artık bir ümmet olmaktan ulus olmaya geçiyordu. Çağdaş toplumlar ulus toplumlarıydı ve en yüksek ülküleri ulusal ülkülerdi.
Batı uygarlığından neler alınacağına karar vermek için önce şeriat dahiline alınan ve İslamlık ile bir tutulan yanların temizlenmesi gerekirdi. Çünkü bu yanlar gerçekte dinden değil, çağdaş uygarlıkla uyuşması olası olmayan yakın doğu ortaçağ uygarlığından gelmekteydi. Bir toplum aynı anda iki uygarlıklı olamazdı. Aksi takdirde tutarsızlıklar ve çatışmalar ortaya çıkardı ki patolojik olan da buydu.
Çağdaşlaşma, İslamcılar’ın Batı uygarlığının iyi buldukları yanlarının alınmasını zorunlu kılıyordu. Fakat bu uygarlıkların kültürleri alınamazdı, çünkü her ulusun kültürü kendine özgüdür.
Selanik'te açılan İttihat ve Terakki İdadisi programına ilk kez sosyoloji dersini koyduran ve bu dersi bizzat kendisi okutan Ziya Gökalp ilk Türk sosyoloğudur.
Sosyolojinin konusunu belirlerken öncelikle olayları uzvi (organik) hayati olaylar, ruhi hayati olaylar ve içtimai (toplumsal) hayati olaylar olarak üçe ayırdı. Böylece Gökalp sosyolojiyi diğer bilimlerle eşdeğer bir bilim dalı olarak Türk toplumuna sunmuştur. (KONGAR, 1985; 106)
Gökalp sosyolojiyi zümrenin incelenmesine yönelik bir bilim olarak ele alır. Zümre, ona göre “maddeten birbirinden ayrı olan bireylerin çeşitli nitelikteki, manevi, zihinsel ve ruhsal bağlarla birbirlerine bağlanması sonunda ortaya çıkan insan topluluklarıdır.” (KONGAR, 1985; 106).
Ziya Gökalp bütün toplumların üç aşamadan geçtiklerini kabul eder. Bu aşamalar da, 1) Kavim devri, 2) Ümmet devri, 3) Millet devridir. (KONGAR, 1985; 106)
Kavim devrinde, toplumda bütünlük dil ve ırk birliği ile sağlanır. Ayrıca toplumda ortak adetler ve kurumlar vardır. Bu ortak noktalar bir kavmin diğerlerinden farkını belirler. Ümmet devrinde toplumsal yapıya evrensel dinler egemen olur ve bu dinlerin etkileri altına giren kavimler kendilerine özgü nitelikleri kaybederler. Millet (ulus) devrinde toplumlar kişiliklerine yeniden kavuşurlar. Bu kişiliğin oluşabilmesi için de toplumun kendi bünyesindeki değerlerin yüksek uygarlık düzeyinde yeniden örgütlenmesi gerekmektedir. Bu aşamalara göre yaptığı tarihsel incelemelerinde Gökalp Türk toplumunu,
1) İslamdan önce Türkler (kavim devri),
2) İslamda Türkler (ümmet devri),
3) Modern Türkiye (millet devri)
şeklinde ayırır (KONGAR, 1985; 107). Gökalp’e göre Türkler henüz ikinci aşamadaydı ve onun çalışmalarının amacı Osmanlı Ümmetini Türk Milletine dönüştürmekti.
Düşüncelerinde Durkheim’dan oldukça etkilenen Gökalp, onun geliştirdiği toplumsal bilinç fikrinden yola çıkarak kendi ulusal bilinç kavramını geliştirmiştir. Buna göre bir toplumun ulus olmasının birinci koşulu ulusal bilincin gelişmesidir. Gökalp’e göre ulusal bilincin yaratılmasının bir yolu, o sırada mevcut olan fikir akımlarının uyuşturulmasıdır. Bu uyuşturma çabası Türkleşmek, İslamlaşmak, Çağdaşlaşmak çalışmasında görülebilir. Aşağıdaki sözleri ayrıca bu konudaki fikrini ortaya koyar:
“O halde her birinin nüfuz dairelerini tayin ederek bu üç gayenin üçünü de kabul etmeliyiz; daha doğrusu bunları bir ihtiyacın üç muhtelif noktadan görülmüş safhaları olduğunu anlayarak ‘muasır bir İslam Türklüğü’ ibda etmeliyiz.” (KONGAR, 1993; 58)
Bir ikinci yol, Türk ulusal kültürünü (hars) geliştirmektir. Bu amacını gerçekleştirmek için de Türk dili, Türk estetiği, Türk ahlakı, Türk hukuku gibi konularda incelemeler yapmıştır. Ayrıca iktisadi Türkçülük, siyasi Türkçülük, felsefi Türkçülük gibi bir ulusun fonksiyonel bir bütün olmasını amaçlayan çalışmalar yapmış, bütün bu çalışmalar sırasında Türk toplumu ile ilgili somut öneriler getirmiştir. Bunlar arasında zengin bir burjuva sınıfının yaratılması, bankacılığın geliştirilmesi, tarımsal sendikaların kurulması gibi öneriler sayılabilir. (KONGAR, 1985; 109)
Ziya Gökalp, bir toplumun gelişmesinde endüstrinin de çok önemli bir yeri olduğunu, bir ülkede endüstrileşme başlayınca bilimin de gelişeceğini söyler. Gökalp’e göre, sadece köylü ve memur sınıflarına dayanan bir kavimde örgütlenme gücü olamaz. Çiftçiler hayatın yaratıcı kuvvetinden yararlanarak yaşadıkları için bizzat yaratıcı değildirler. Memurların ise zaten üretimle alakaları yoktur. Bu nedenle zihinsel yeteneklerin ve iradenin gelişmesi ancak, endüstri, imalat gibi işlerle, ticaret ve serbest meslek gibi konularla ortaya çıkar. (KONGAR, 1985; 108)
IV- ZİYA GÖKALP’TE HARS VE MEDENİYET AYRIMI
Ziya Gökalp’in Türk sosyolojisine en büyük katkılarından biri “hars ve medeniyet” ya da “kültür ve uygarlık” ayrımıdır. Gökalp bu ayrımı şöyle belirtir:
“Bir medeniyet, müteaddit milletlerin müşterek malıdır. Çünkü her medeniyeti sahipleri olan müteaddit milletler, müşterek bir hayat yaşayarak, vücuda getirmişlerdir. Bu sebeple, her medeniyet, mutlaka, beynelmileldir. Fakat bir medeniyetin, her millette aldığı hususi şekilleri vardır ki, bunlara ‘hars’ adı verilir.” (KONGAR, 1993; 52)
Ziya Gökalp’e göre hars ulusal kültürdür. Medeniyet ise farklı toplumların bir arada geliştirdikleri bir kültürel bütündür. Hars, bireylerde değerleri, dolayısıyla ulusal bilinci; medeniyet ise bilimsel yaklaşımı ve aklı geliştirir.
Gökalp’e göre, hars ile medeniyet arasındaki en büyük ortak nokta, hem harsın, hem de medeniyetin bütün toplumsal hayatları kapsamasıdır. Ona göre bu hayatlar, 1) Dini hayat, 2) Ahlaki hayat, 3) Hukuki hayat, 4) Muakalevi (Akli) hayat, 5) Bedii hayat (Estetik ve Güzel Sanatlar), 6) İktisadi hayat, 7) Lisani hayat ve 8) Fenni hayat (Bilim ve Teknik) olarak ayrılabilir.
(GÖKALP, 1990; 25)
Bu ortak alanlarda varlığını sürdüren hars ve medeniyet arasındaki ayrımlar da şöyle maddelenebilir (KONGAR, 1993; 54-55):
1- Hars ulusaldır, medeniyet uluslararasıdır. Hars toplumsal hayatın sekiz alanında birden bir ulusun niteliklerini belirtir. Medeniyet ise bütün ulusların bu alanlardaki özelliklerini bir arada belirtir.
2- Medeniyet yapaydır. Bireylerin iradi olarak yaptıkları davranışlar sonucunda ortaya çıkar. Hars ise doğaldır. Kendiliğinden ortaya çıkar.
3- Medeniyet, harstan doğar. Fakat bir medeniyetin fazla gelişmesi, bazen bir ulusun harsını bozar. O zaman dejenere uluslar ortaya çıkar.
4- Harsı kuvvetli, fakat medeniyeti zayıf bir ulusla, harsı bozulmuş fakat medeniyeti yüksek olan başka bir ulus, siyasal mücadeleye girince, harsı kuvvetli olan ulus daima galip gelir.
Gökalp’e göre Osmanlı medeniyeti ile Batı medeniyeti uzlaşmaz, çünkü iki medeniyetin bir arada varolması olanaksızdır. Fakat bir medeniyet ile hars bir arada yaşayabilir, ancak bir ulusun bunu başarması için harsını güçlendirmesi gerekmektedir. Gökalp, Türk harsını Batı medeniyeti ile birleştirmek istemiştir.
Gökalp’in Türkiye için önerdiği çözüm, toplumsal yaşamın belirlenmiş sekiz alanını Batı’dan akla, bilime ve tekniğe ilişkin olan yanları alarak doldurmak; duyguya ve inanca bağlı olanları ise Türk tarihinin ve toplumunun derinliklerinden alarak geliştirmekti. Ziya Gökalp’in bütün çabası, Batı uygarlığı içinde Türk toplumunun yeni bir ulusal bilinçle ve kendi kültürünü koruyarak yer almasını sağlamaktı.
V- SONUÇ
Ziya Gökalp, Türkiye’de toplumbilimin öncülüğünü yapmış, çok önemli bir düşünce adamıdır.
Türk toplumunun çağdaşlaşması için çeşitli düşünceler elbette başkaları tarafından da ileri sürülmüştür. Ziya Gökalp’in farkı, onun önerilerine milli bir nitelik katmasıdır. Ayrıca Türk toplumunun sorunlarına ilk kez sosyolojik çözümlemeler getiren yine odur.
Ziya Gökalp hiçbir zaman yalnızca bir düşün adamı olarak kalmamış, aynı zamanda yaşamı boyunca bir eylem adamı olmuştur. Öğrencilik yıllarından itibaren kendini Türk toplumunun öncelikle özgürleşmesine, sonra da çağdaşlaşmasına adamış, erken gelen ölümüne kadar çalışmalarına aralıksız devam etmiştir. Henüz Abdülhamit istibdadının devam ettiği dönemlerde, önceleri Diyarbakır’da, sonraları İstanbul’da sürekli olarak özgürlük hareketlerinin içinde olmuş, birkaç kez yakalanıp ceza almasına rağmen bu eylemselliğinden vazgeçmemiştir.
Çağdaşlaşmanın nasıl olması gerektiği yolunda ortaya koyduğu formül ve getirdiği öneriler, Türk inkılabının ideolojisiyle önemli ölçüde paralellik göstermiş; onun düşünceleriyle Atatürk ilkeleri arasındaki tutarlılık, kimilerinde inkılabın Ziya Gökalp’ten etkilenmiş olabileceği düşüncesinin doğmasına yol açmıştır. Hatta Gökalp’in “Türk inkılabının ideoloğu” olduğunu söyleyenler vardır. Yalnız Ziya Gökalp’in Turancılık ile ilgili görüşleri Mustafa Kemal’in ideolojisine ve inkılabın niteliğine ters düşmektedir.
Emre Kongar, Türk Toplum Bilimcileri adlı çalışmasında Ziya Gökalp ile ilgili yaptığı değerlendirmesinde, onun kültür ve uygarlık ayrımı konusunda aslında zayıf kaldığını iddia ediyor. Kongar’a göre, bir toplum bir başka toplumdan yalnızca din ya da yalnızca teknik alamaz; maddi ve manevi öğeler mutlaka birlikte etkileşime gireceklerdir. (KONGAR, 1993; 65)
Kongar’a bu konuda hak verdiğimi söyleyebilirim. Bence Ziya Gökalp’in önerisi teorik olarak kulağa hoş gelmekle birlikte, pratikte onun öngördüğü şekilde yaşanması zordur. Yine onun yaptığı ayrımdan yola çıkarak konuşursak, hem kültür hem de uygarlık belli maddi araçlardan ve manevi değerlerden oluşur. Gökalp’in maddi ve manevi diye ayırdığı alanlar aslında bence birbirleriyle tamamen etkileşim içinde, hatta birbirlerini yaratır niteliktedir. Bir toplumun içinde bulunduğu maddi koşullar (maddeye dayalı herşeyi kastediyorum), o toplumun değerlerinden ve inançlarından oluşan bütün bir manevi değerler düzleminin belirleyicisidir bence. Aynı şekilde, maddi şartların oluşturulmasının da manevi değerlerden kopuk bir şekilde gerçekleştirilemeyeceğini düşünüyorum. “Bir toplumun maddi araçlarının ve manevi değerlerinin toplamı o toplumun kültürünü ya da uygarlığını oluşturur.” (KONGAR, 1993; 65). Dolayısıyla, iki farklı toplumun etkileşimi yalnız maddi değerlerin alışverişi ile olamaz. Nitekim, konu bu olduğunda sürekli gösterilen Japonya örneği de fiyasko ile sonuçlanmıştır; Japonlar’ın günlük yaşamı artık kısmen Batı standardındadır. Yeri gelmişken Kongar’dan bir alıntı daha yapmak uygun olur sanırım:
“Gökalp’in batı uygarlığının bilimini, tekniğini, aklını alıp, öteki hars alanlarını ulusal kültürün özgün ögeleriyle doldurma önerisi olanaklı değildir. Olanaklı olan, tüm yaşam alanlarında etkileşimin gerçekleştirilmesi ve böylece yeni bireşimlere varılmasıdır. Nitekim, tam bir taklitçilikle alınan karayolu taşımacılığı bugün Türkiye’yi ekonomik yok oluşun eşiğine getiren en önemli ögelerden biridir. Oysa, ülkemizin üç-bir tarafının denizlerle çevrili olduğu bilinerek, özgün bir bireşim yaratılması çok daha ‘akla’, ‘bilime’ ve ‘tekniğe’ uygun olurdu.” (KONGAR, 1993; 66)
KAYNAKÇA
1- 1- BERKES, Niyazi. 1978?. Türkiye’de Çağdaşlaşma, Doğu Batı Yayınları, İstanbul.
2- 2- KONGAR, Emre. 1985. Toplumsal Değişme Kuramları ve Türkiye Gerçeği, Remzi Kitabevi Yayınları, İstanbul.
3- 3- KONGAR, Emre. 1993. Türk Toplum Bilimcileri 1, Remzi Kitabevi Yayınları, İstanbul.
4- 4- GÖKALP, Ziya. 1990. Türkçülüğün Esasları, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara
5- 5- 1976 yılı Sosyoloji Konferansları 14. Kitap, İstanbul Üniversitesi Yayınları.
6- 6- PARLATIR, Prof. Dr. İsmail.- ZÜLFİKAR, Prof. Dr. Hamza.- GÖZAYDIN, Prof. Dr. Nevzat. 1997. Okul Sözlüğü, Türk Dil Kurumu Yayınları.
http://www.anarsist.org/felsefe/423-turk-modernlesmesinde-ziya-gokalp-onemi-nilufer/
Ziya Gökalp'ten felsefe dersleri
http://www.radikal.com.tr/veriler/2006/11/08/yayim.gif Ziya Gökalp ve arkadaşları Malta sürgününden dönerken.
Ziya Gökalp'in Malta'daki sürgün günlerinde, kader birlikteliği yaptığı bürokrat ve subaylar için hazırladığı felsefe dersleri kitaplaştı. 12 defterden oluşan notları, Konya'da bir yayınevi yayımladı
08/11/2006 (1784 kişi okudu)
BURCU AKTAŞ (Arşivi (http://www.radikal.com.tr/arama.php?ara=1&y=1&edi=BURCU AKTAŞ))
İSTANBUL - Çağdaş Türk düşünce tarihinin önemli isimlerinden Ziya Gökalp'in Malta sürgünü yıllarında (22 Eylül 1919-30 Nisan 1921), yazdığı felsefe metinleri nihayet yayımlandı. Gökalp'in sürgün yıllarında, eski nazırların ve mebusların da aralarında yer aldığı kader arkadaşlarına verdiği felsefe dersleri ekseninde hazırlanan 'Felsefe Dersleri' adlı kitap, 85 yıl sonra gün yüzüne çıkmış oldu. Ziya Gökalp'in sağlığında yayımlayamadığı ve kendi el yazısıyla tutulmuş '12 defter' halinde kalan eseri kitaplaştırıp yayımlayansa Konya'daki Çizgi Kitabevi...
Ali Utku ve Erdoğan Erbay'ın yayıma hazırladığı 'Felsefe Dersleri', 'İlim ve Felsefe,' 'Psikoloji,' 'Dil ve Sanat,' 'Mantık,' 'Ahlâk' ve 'Metafizik' başlıklarını taşıyan altı ana bölümden ve ilgili alt bölümlerden oluşuyor. Kitabın önemli bir yönü, Ziya Gökalp'in Pascal, Leibniz, Comte, Locke, Hume, Rousseau, Hegel, Marx, Nietzsche, Spencer, Durkheim, Bergson vb.'nin de aralarında yer aldığı pek çok Batılı düşünüre gönderme yapmış olması. Meşrutiyet'ten Cumhuriyet'e giden süreçte yazılan felsefe metinleri arasında ayrıksı bir yer işgal edebilecek olan 'Felsefe Dersleri', Malta sürgünü yıllarında kaleme alınmış olmasıyla da ayrı bir önem taşıyor. Kitabı yayıma hazırlayan Utku ve Erbay, bu önemi şöyle açıklıyor: "Gökalp için sürgün yılları, çokuluslu imparatorluktan ulus-devlete geçişin siyasal projesine, tarihsel şartların tetiklediği gerçekçi bir Türk milliyetçiliği formülasyonuna yönelimi açısından, başka bir tespitle, erken dönemini karakterize eden Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak'tan (1912-1918) geç dönemini karakterize eden Türkçülüğün Esasları'na (1923) düşünsel gelişimi açısından önemli bir yeniden-yönelim uğrağı olmuştur."
Çizgi Kitabevi: 0332 353 62 65-66
Adalet açısından kapitalizme itirazlar
Ahlâki Mahiyetteki İtirazlar: Öncelikle adalet açısından yapılan itirazları inceleyelim. Eğer temellük hakkı 'kutsal ve kaldırılamayacak' bir hak ise, daima mesafeli bir gayeye uygun olarak ve başkalarının hakkını asla zarara uğratmaksızın icra edilmek şartıyladır. Oysa bazı insanların yahut insani grupların bütün üretim araçlarını kendi menfaatlerine topladıkları zaman, hal böyle midir? Bu üretim araçları, ki fabrikalar, makineler, arazi, paradır, bu araçları kendilerine hasredenler, üretime faaliyet vermek yahut kesintiye uğratmak, işçilere fazla yorgunluk yahut tatiller empoze etmek ve ücretlerin oranlarını hemen kendi kendilerine göre kararlaştırmak hususlarında hâkim değil midir? Gerçekten de bu iktidar, grev hakkı ile ve sendikaların ortaya çıkarılması ile sınırlandırıldı, fakat bütün işçiler sendikaya dâhil değillerdir ve birçokları greve müracaat etmekte tereddüt ediyorlar. Servetiyle kuvvetli bir surette yaşayan ve bekleyebilen sermaye sahibi ile çoğunlukla günü gününe yaşayan işçiler arasında şartlar eşit değildir. Bundan dolayıdır ki ücretler, çoğunlukla emeğin gerçek değerinin altındadır. Zamanımızın bazı servetlerinin hırsızlıkla oluşturulması bundan ileri geldiği gibi, birbiriyle sevişmeleri ve yardımlaşmaları lazım gelen çalışanlar arasında gayet az fikir birliğinin varlığı da bundan ileri geliyor...
(Kitaptan)
http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=203838
http://www.turkocagi.org.tr/images/topics/zaman.JPG 26 Eylül 2006
Şair ve düşünür Ziya Gökalp’in Malta sürgünü yıllarında kader arkadaşlarına verdiği felsefe dersleri notlarını bir araya getirdiği kendi el yazısıyla tutulmuş on iki defter, kaleme alınışından 85 yıl sonra kitaplaştı.Ali Utku ve Erdoğan Erbay tarafından yayına hazırlanan ‘Felsefe Dersleri’, yakın dönem düşünce tarihimizin ve felsefe serüvenimizin önemli belgelerinden biri niteliğinde. 922 sayfalık eser, Konya’daki Çizgi Kitabevi yayınları arasında çıktı. Ali Utku ve Erdoğan Erbay, günümüz okuyucusunun yararlanabilmesi için kitabı çeviriyazı ve sadeleştirme metoduyla hazırlamış. Yayına hazırlayanlar eserin girişine, “Ziya Gökalp İçin: Kayıp Eserin Yazgısı Üzerine (Malta Sürgününde Felsefe Dersleri)” başlıklı ayrıntılı bir metin eklemiş. Okur, bu metinde, yazıldığı tarihten günümüze kitabın şaşırtıcı serüvenini öğreniyor.
Mondros Mütarekesi’nin ardından İstanbul’u işgal eden İngilizlerin talimatıyla, 30 Ocak 1919’da Dârülfünun Edebiyat Fakültesi’nde görevi başındayken eline ‘tevkif tezkeresi’ tutuşturulan Ziya Gökalp, tutuklanışından dört ay sonra, İttihatçıların ileri gelenleriyle birlikte Malta’ya sürgüne gönderildi. Burada üniversitenin ‘felsefe ve içtimâiyât’ kürsüsünü sürgüne taşıyacak bir açık üniversite mantığı geliştiren Gökalp, çevresinde disiplinli bir eğitim-öğretim halkası oluşturmuştu. Gökalp’in geniş bir konferans salonunda verdiği dersler ve konferanslar, o sırada yanında bulunanların hatıralarında aktardıklarına göre ‘Türklerin içtimâî tarihi, Türk filolojisi, İslâmiyet’in esasları, Türklerin İslâmlığa eşsiz hizmetleri, Türklerde ahlâk, içtimâiyâtın esasları, felsefe dersleri’ gibi konuları içeriyordu. Gökalp, Malta’da felsefe dersleri verdiği sırada bütünlüklü bir eser meydana getirecek şekilde sistematik notlar da tutmuştu. 30 Nisan 1921’de serbest bırakılan Gökalp’in 1924’teki ölümüne kadar geçen süre içindeki yoğun meşguliyeti, ‘Felsefe Dersleri’ adını taşıyan bu eserin yayımlanmasına fırsat tanımadı. Yazarın ölümünün ardından terekesinde uzun süre bekleyen Felsefe Dersleri, Gökalp külliyatının bugüne kadar bilinmeyen kayıp parçasını oluşturuyor.
Ziya Gökalp’in Felsefe Dersleri, yakın dönem düşünce tarihimizin önemli belgelerinden birini gün yüzüne çıkarıyor. Eserde yer alan kavramsal tartışmalar, Gökalp düşüncesinin bugüne kadar bilinegelen okunma/alımlanma biçimlerine katkı sağlayacak nitelikte. Kitabın, Pascal, Leibniz, Condillac, Comte, Locke, Hume, Rousseau, Hegel, Marx, Nietzsche, Spencer, Durkheim, Bergson vb.’nin de aralarında yer aldığı pek çok Batılı düşünüre göndermede bulunması, Gökalp düşüncesinin kaynaklarına ilişkin yeni tartışmalara zemin hazırlıyor. Meşrutiyet’ten Cumhuriyet’e giden süreçte yazılan felsefe metinleri arasında farklı bir yer işgal edeceğini peşinen söyleyebileceğimiz Felsefe Dersleri’ni, Gökalp’in Malta sürgünü yıllarında kaleme almış olması da esere ayrı bir değer kazandırmakta. Zira eseri hazırlayanların girişte belirttikleri üzere, “Gökalp için sürgün yılları, çok-uluslu imparatorluktan ulus-devlete geçişin siyasal projesine, tarihsel şartların tetiklediği gerçekçi bir Türk milliyetçiliği formülasyonuna yönelimi açısından, başka bir tespitle, erken dönemini karakterize eden Türkleşmek, İslâmlaşmak, Muasırlaşmak’tan (1912-1918) geç dönemini karakterize eden Türkçülüğün Esasları’na (1923) düşünsel gelişimi açısından önemli bir yeniden-yönelim uğrağı olmuştur”.
Gökalp’in yayınlanan en kapsamlı eseri
Ziya Gökalp’in yayımlanmış eserleri arasında en hacimli çalışma olarak da görünen Felsefe Dersleri, ‘Bilim ve Felsefe’, ‘Psikoloji’, ‘Dil ve Sanat’, ‘Mantık’, ‘Ahlâk’ ve ‘Metafizik’ başlıklı altı bölümden oluşuyor. ‘Bilim ve Felsefe’ başlıklı ilk bölümde, Gökalp’in erken döneminde Genç Kalemler ve Yeni Hayat gibi dergi ve gazetelerde yayımlanan makalelerindeki bilim ve felsefe anlayışını geliştirerek sürdürdüğü görülüyor. ‘Psikoloji’ başlıklı ikinci bölüm, psikoloji bilimini geniş bir perspektiften ele alıyor. Bölümün satır aralarından, Gökalp’in sürgün yıllarında psikoloji ve psikiyatriyle ilgilenmesinin temel sebebi de anlaşılıyor. Gökalp bu dönemde psikolojiye dair kitaplar okuyor, içinde bulunduğu şartların bir tür sinir hastalığı meydana getirdiğini, bundan kurtulmak için tedavi yollarını bilmek gerektiğini düşünüyordu. Edindiği bilgilerle, hem kendisini, hem de aile fertlerini tedavi etmeyi tasarlıyordu. ‘Dil ve Sanat’ başlıklı bölümde ise Gökalp, dil ile sanatı dilin kökeni, sanat ve güzellik tartışmaları bağlamında ele alıyor. ‘Mantık’ bölümünde, mantığı ve bir alt başlık olarak genel metodoloji sorununu tartışıyor. Kitabın en önemli kısmını ise ‘Ahlâk’ bölümü oluşturuyor. Nitekim Gökalp’in toplumsal ve siyasal öğretileri sadece analitik nitelikte değildir, güçlü bir ahlâk felsefesine dayanan normatif ögeler de barındırmaktadır. Bu bakımdan Felsefe Dersleri, Gökalp’in sosyal teorisinin ahlâkî temellerine ışık tutacak bir içeriğe de sahiptir. ‘Metafizik’ başlıklı son bölümde ise madde, hayat, Allah ve ruh hakkındaki görüşler tartışılıyor.
Zaman
http://www.turkocagi.org.tr/modules.php?name=Gundem&file=article&sid=125
[PDF]
ZİYA GÖKALP VE ÇOCUK EDEBİYATI Murat ATEŞ (http://www.sosyalbil.selcuk.edu.tr/sos_mak/makaleler%5CMurat%20ATE%C5%9E% 5C95-114.pdf)
Ziya Gökalp çocuklara olan sevgisini ve onları iyi anlamasını kendi ... Ziya Gökalp’ın düşünce dünyasında çocuk yüce ve kutsal bir varlık, ...
http://www.sosyalbil.selcuk.edu.tr/sos_mak/makaleler%5CMurat%20ATE%C5%9E% 5C95-114.pdf
Turancılık, Ziya Gökalp
GEÇEN gün biri "Türkçülük, ırkçılık, Turancılık Ziya Gökalp'in icadıdır" diyordu.
Konu, mülkiyetçilik ve ulusalcılığı eleştirmek olsa da Ziya Gökalp'e dokunmadan geçememişti.
Kimdir Ziya Gökalp ve nedir Turancılık?
Rahmetli Prof. Tarık Zafer Tunaya, Ziya Gökalp için, "Yakın tarihimizin en etkin, en güçlü fikir ve politika portrelerinden biridir" der. (x)
***
ZİYA Gökalp politikacıdır, koyu bir İttihatçıdır, İttihat Terakki Partisi'nin en yüksek organı olan genel merkez üyesidir ve partinin tek ideoloğudur.
Ziya Gökalp "Turan"ı da şöyle hayal eder:
"Vatan ne Türkiye'dir Türklere, ne Türkistan
Vatan, büyük ve müebbed bir ülkedir Turan"
Ziya Gökalp, Osmanlı İmparatorluğu'ndaki bütün unsurların birer millet olduklarını, yalnız Türklerin henüz milletleşememiş olduklarını saptamış, Türklerin de birleşmesinin, milletleşmesinin gerekli ve çağdaş gidişe uygun olduğunu düşünmüştür.
Zaten Fransız yazarı Rene Pinon, Türklerin durumunu adeta alay ederek şöyle özetler:
"Osmanlı İmparatorluğu'nda herkes için bir yer vardır, Türkler için bile!"
***
PEKİ, "Turan"ın amacı neydi, "müebbed ülke" neresiydi, vatan ne Türkiye ne de Türkistan olmadığına göre?..
Kısacası "Turan" nasıl kurtulacaktır?
"Turan" Türklerin oturduğu ve Türkçe konuşulan tüm ülkelerin toplamıydı.
Önce Türk kolları bağımsız devletler kuracaklar, başkanlarını Oğuz Han yönetimine göre seçecekler ve onlara kayıtsız şartsız itaat edeceklerdi.
İkinci aşamada, devletlerin başkanları, genel bir kongre toplayarak içlerindeki "en kahraman"ı genel başkan seçeceklerdir. Bu başkanın unvanı "serdar" olacak, ya kendi içlerinden ya da Osmanlı Türkleri arasından olacaktı.
Üçüncü aşamada Osmanlı devletiyle birleşilecek ve "Turan" kurulmuş olacaktı.
***
ZİYA Gökalp, Birinci Cihan Savaşı yenilgisinden sonra İstanbul'da kurulan, işgalcilerin emrindeki divanıharpte, hem politikacılığından hem de "Turancılık", Türkçülük ideolojisinden yargılandı, mahkûm edildi ve Malta'ya sürüldü.
Malta'dan döndükten sonra, Ankara'ya geçti, milletvekili oldu. "Turancılık" fikirleri artık geride kalmıştı, milli devleti bir gerçek olarak kabul edecek, selamlayacak, CHP'nin ideolojisini oluşturma çabasına katılacaktır.
***
ZİYA Gökalp'in ideolojisi o gün uygulanabilir miydi?
Uygulanamadı, daha doğrusu deneme fırsatı bile olmadı.
Şimdi ise bazıları için "hoş bir hayal". Bazıları içinse Turancılık, ırkçılıkla eş tutulan bir hayal umacısı...
Bugünkü milliyetçiliği ya da ulusalcılığı Ziya Gökalp'in düşüncelerine dayanır sanmak ise yanlış, geçmişte kalan bir yakıştırma...
—————————-
(x) İnsan Derisiyle Kaplı Anayasa, Arba Yayınları, 1988.
h.pulur@milliyet.com.tr (h.pulur@milliyet.com.tr)
http://www.milliyet.com.tr/2007/03/08/yazar/pulur.html
Türk Milliyetçiliğinin Kökenleri ve Ziya Gökalp
Günümüzde en çok tartışılan meselelerden biri kuşkusuz millet ve milliyetçilik gibi kavramlardır. Her iki kavram da yaşamın farklı alanlarında karşımıza bir fenomen olarak çıkmaktadırlar. Günlük sohbetlerde, iş hayatında, okul sıralarında sık sık karşılaştığımız bir meseledir millet ve milliyetçilik.
Ama sorun türk milliyetçiliği olunca ister istemez tartışma başka bir yöne doğru kayabiliyor. Yani tartışılan boyutu ırkçılık oluyor.
Neden acaba?
Dünyada sadece milliyetçi olan Türkler midir? Veya bütün milliyetçilikler türk milliyetçiliği gibi midir?
Hayır, değil. Ne dünyada sadece Türkler milliyetçidir ne de bütün milliyetçilikler türk milliyetçiliğine benzer. Milliyetçiliğin farklı çeşitleri vardır. Yani ırkçı, saldırgan ve şoven milliyetçiliğin yanısıra barışçı olanları da vardır. Önemli olan milliyetçiliğin hangi ideolojik temeller üzerine kurulu oluşudur.
Yoksa her toplum kendi içinde milli his ve duyguları taşır. Toplumları bir arada tutan şey, onların ortak yaşam duydusudur. Ortak duygu olmadan bir toplumda milli iradeyi ve ulusal birliği sağlamak mümkün değildir.
Çağdaş batı toplumları bu ortak duygu ve irade üzerine kuruludur. Bunun en basit örneği İsviçre’dir. Farklı dil ve etnik köken üzerinden İsviçre milli kimliği oluşturulmuştur. Bu milli kimliğin oluşumu farklı etnik kökenleri reddetmiyor, aksine farklılıkları koruyor ve geliştiriyor. Bundan dolayıda dünyada demokrasinin en güçlü olduğu ülkelerden biri olarak kabul ediliyor.
Bir İsviçre’linin kendisini milliyetçi olarak tanımlaması, ki zaten farklı boyutlarla bunu dile getiriyor, insanı pek rahatsız etmiyor. Mesela çok rahatlıkla kendi milli takımına sahip çıkıyor ve destekliyor, hatta gurur duyabiliyor. Farklı dillere ve etnik kökenlere sahip olmalarına rağmen. Yani burada gördüğümüz barışçıl bir millliyetçiliktir. Fakat söz konusu türk milliyetçiliği olunca durum hemen değişiyor.
Neden acaba?
Bunun nedeninin Osmanlı’nın son döneminde oluşturulan ‘türk ulusal kimliği’ ile ilgili olduğunu düşünüyorum.
Osmanlı tarihine kısa bir attığımızda, osmanlı aydın tabakasının son ana kadar ‘osmanlı kimliğini’ tercih ettiğini görürüz.
Fakat Osmanlı içindeki büyük toprak kaybı, zaman içinde ‘türk kimliğinin’ oluşmasına yol açtı. Fakat bu, hiç bir zaman Osmanlının birinci tercihi olmamıştı. Osmanlı aydın tabakasının temel hedeflerinden biri ‘vatanseverlik’ kavramıydı. Yani ‘vatanseverlik’ kavramı çerçevesinde ‘osmanlı ulusal kimliği’ yaratılmak isteniyordu. Bu osmalı kimiliğine göre, dinleri dilleri ve etnik kökenleri ne olursa olsun, farklılık gözetmeden kanun önünde eşitlik ilkesi gerekliydi.
Osmanlı aydın tabakasının bu fikirleri Fransız devriminin bir sonucuydu, çünkü kendilerine Fransız anayasal akımını örnek alıyorlardı. Genç osmanlıların temelini attığı anayasal haraket (1.Meşrutiyet), daha sonra Jöntürkler tarafından devam ettirildi (2.Meşrutiyet). Osmalı ‘ulusal kimiliğinin’ yaratılmasını ilk dönemlerde bütün Jöntürk aydınları destekliyordu.
Bu osmalı ‘ulusal kimliğinin’ oluşturulmasına karşı çıkan kişi Yusuf Akçura ve Ahmet Ağaoğlu gibi Rusya’dan kaçan ateşli türk milliyetçileriydi.
Türk milliyetçiliğinin gelişmesinde bu iki ideoloğun katkıları oldukça fazladır. Fakat Yusuf Akçura’nın savunduğu milliyetçilik tamamen ‘etnik ve ırksal’ bir milliyetçiliktir, ki günümüzde yaşanan ırkçı türk milliyetçiliğinin temelleri Akçura’nın bu teorisine dayanır.
Buna karşı türk milliyetçiliğininin babası sayılan Ziya Gökalp, Yusuf Akçura’nın aksine milliyetçiliği ‘ırksal’ olarak tanımlamamıştır, aksine milliyetçiliğin ırkçı boyutuna devamlı karşı çıkmıştır. Gökalp’ın milliyetçiliği ‘kültür’ üzerine inşa edilmiştir. Milliyetçiliği, aynı dili konuşan, aynı kültürü paylaşan, aynı eğitimi alan, ortak yaşama ideali olan bir topluluk olarak yorumlamıştır. Bundan dolayı Gökalp başka milletlerin varlığını hiç bir şekilde reddetmemiştir. Bu bakımdan temelini attığı türk milliyetçiliğini barışçıl ve salgırgan olmayan bir tür milliyetçilik olarak tanımlayabiliriz.
Bunun en basit örneği Gökalp’ın Kürtlere ilişkin yazdıklarıdır. Kürtlerin bir halk ve ulus olarak varlığını hiç bir zaman reddetmemiştir. Gökalp’ın Kürtler tarafından az bilinen veya araştırılmayan en önemli yönü budur. Gökalp’ın Kürtlerle olan ilişkisinin bilmsel metodlarla araştırılması, karanlık bir çok noktayı aydınlatacaktır diye düşünüyorum.
Gökalp’ın Kürtlerle olan ilişkisini sonraki yazılarımızda ele alacağız.
Sonuçta balkanlarda yaşanan toprak kaybı ve gayrimüslüm azınlıkların Osmanlı’dan ayrılma istemleri, gecikmiş türk milliyetçiliğini de birlikte getirdiğine şahit oluruz. En zayıf olan ihtimal, yani devletin Türklük üzerine inşa edilmesi, Osmalı’nın son döneminde karşımıza en güçlü ve tek ihtimal olarak çıktığını görürüz, ki bunun bir zorunluluk ortaya çıktığı açıktır.
Fakat ‘türk ulusal kimliğinin’ ilk etepta şekillendirilmesi gerekiyordu.
Yani ‘türk ulusal kimliğinin’ temelleri eksikti ve sıfırdan yaratılması gerekiyordu. Devlete yeni bir millet ve bu millete de yeni bir kimlik gerekiyordu. Bunu adı da zaman içinde ‘türk ulusal kimliği’ olarak gelişti.
Bu kimliğin oluşturulmasındaki en önemli etkenlerden biri ‘edebiyattır’. İlk olarak edebiyat yoluyla ‘türk milli kimliği’ geliştirilmeye çalışılmıştır. İkinci boyutu ise, Türklerin ‘ekonomik’ alanda söz sahibi olmasıdır. Çünkü Osmanlı’da ekonomi ağırlık olarak gayrimüslümlerin elindeydi. Bundan dolayı da Türkler ekonomide en alt katmanı oluşturuyorlardı.
Sonuç olarak bugün türk milliyetçiliğini değerlendirdiğimizde, karşımıza Osmanlı’nın son döneminde temelleri atılan farklı türk milliyetçiliklerini ve ulusal kimliğini görürüz, ki bunların izleriyle toplumsal yaşamanın sosyal, siyasal ve kültürel alanında devamlı karşılaşırız.
Sebahattin Topçuoğlu
topcuoglu@aktuelbakis.com
http://www.aktuelbakis.com/news/1294.html
Ziya Gökalp-I / Mehmet Kaan Çelen (http://mkcelen.blogcu.com/1166269/)
1. Giriş
Türkçülüğün sistematik bir fikir hareketi haline gelmesinde Ziya Gökalp’in hissesi büyüktür. Türk fikir tarihinin müstesna şahsiyetlerinden biri olan Gökalp, Türk düşüncesine sosyoloji disiplinini ilk sokan kişi olmuş ve aynı zamanda Cumhuriyetin kuruluş felsefesini de inşa etmiş büyük düşünce adamlarımızdan birisidir[1] (http://www.blogcu.com/manager/edit_entry.php?e_id=1166269#_f tn1). Bu hususu Atatürk, “vücudumun babası Ali Rıza Efendi, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp’tir” sözleriyle ifade etmiştir[2] (http://www.blogcu.com/manager/edit_entry.php?e_id=1166269#_f tn2).
Ziya Gökalp’in Türk milliyetçiliği tarihindeki yerini inceleyeceğimiz bu çalışmada öncelikle Gökalp’in hayatına, fikirlerinin tekamül sürecinde etkilendiği kaynaklara ve Türkçülüğün doğuş dönemine de kısaca temas etmenin yararlı olacağı kanaatindeyiz.
Devami:...
Ziya Gökalp-II / Mehmet Kaan Çelen (http://mkcelen.blogcu.com/1166358/)
Ziya Gökalp-III / Mehmet Kaan Çelen (http://mkcelen.blogcu.com/1166235/)
Ziya Gökalp-IV / Mehmet Kaan Çelen (http://mkcelen.blogcu.com/1166208/)
Ziya Gökalp-V / Mehmet Kaan Çelen (http://mkcelen.blogcu.com/1166182/)
Ziya Gökalp-VI / Mehmet Kaan Çelen (http://mkcelen.blogcu.com/1166151/)
Ziya Gökalp-VII / Mehmet Kaan Çelen (http://mkcelen.blogcu.com/1166133/)
Hain İttifak ve Milliyetçilik! http://www.millethaber.com//templates/ja_teline/images/pdf_button.png (http://www.millethaber.com//index2.php?option=com_content&do_pdf=1&id=34555) http://www.millethaber.com//templates/ja_teline/images/printButton.png (http://www.millethaber.com//index2.php?option=com_content&task=view&id=34555&pop=1&page=0&Itemid=75) http://www.millethaber.com//templates/ja_teline/images/emailButton.png (http://www.millethaber.com//index2.php?option=com_content&task=emailform&id=34555&itemid=75) Perşembe, 15 Kasım 2007 Özcan YENİÇERİ
Türk milletine karşı yürütülen amansız fesat hareketinin çok çeşitli nedenleri vardır. Bir defa Türk milleti tarihi bir millet, Türkiye Cumhuriyeti de her şeye rağmen güçlü bir devlettir. Bu millete ve onun Önasya topraklarındaki Türk hâkimiyetine yönelik, bin yıllık bir direniş vardır. Bu direniş yalnız dışarıdaki emperyal odaklardan değil, onların çıkarlarıyla kendi çıkarlarını özdeşleştirmiş olan iç odaklardan da gelmektedir.
Bugün Türkiye’de millet, milliyetçilik, milli devlet, milli kültür ve milli değer düşmanlığı yapanlar Türkiye diye bir kaygısı olmayanlardır. Onlar kendilerini önce insan sonra da dünya vatandaşı olarak görmektedir. Bu anlamda hain ittifakın yerel işbirlikçilerinin tamamı evrenselcidir. Onların Türkiye ve Türk milletiyle sorunları vardır.
Hain ittifak olgusunu, öncelikle büyük projenin hedefleri noktasında ele almak gerekir. Bu bağlamda bakılırsa, bölgedeki güçlü bir Türkiye’nin dünyanın tek küresel gücü olan ABD ve küresel sermayenin çıkarlarına uygun düşmediği görülür. Küresel güçler bölgeyi, kendi ihtiyaçlarına uygun bir biçimde yeniden istimlâk etmektedir. Bölgenin küresel istimlâki için uygulamaya sokulan küresel proje gereği küresel güçler; bölgenin bazı kısımlarını işgal etmiş, bazı yönlerinde kadife devrim yapmış ve diğer bir kısım alanlarında ise güç konuşlanması gerçekleştirmişlerdir.
Dikkatle bakılırsa Türkiye’nin sınırlarındaki hemen hemen bütün ülkelere soğuk savaş sonrası yeni konumlar ve yeni görevlerin verildiği görülür. Bulgaristan, Yunanistan ve Romanya; NATO ve AB üyesi olmuştur. Gürcistan ve Ukrayna ise gerçekleştirilen kadife devrimlerle ABD eksenine kaydırılmıştır. Irak, fiilen üç parçaya ayrılmıştır. Suriye ise İsrail ve ABD’nin yoğun tehdidi altına alınmıştır. İran’ın durumu malumdur. Karadeniz için ABD yeni statüler peşindedir.
Avrasya bölgesi ABD ve küresel sermayenin istimlâkine göre yeniden yapılandırılmaktadır. Türkiye’nin bütün bu olan bitenden muaf tutulmasını beklemek bölgedeki gelişmeleri anlamamak demektir. Türkiye’nin uluslararası sistemin ihtiyaçlarına uygun hale getirilmesi, bölgenin geleceği bakımından hayati önem taşımaktadır. Halbuki Türkiye’deki milli devlet, üniter yapı ve bağımsızlık algısı uluslararası sistemin amaçlarıyla çelişmektedir. Milli devlet ve üniter yapının enerji santrali de milliyetçiliktir.
Türkiye’de milliyetçilik oldukça güçlüdür. Milli bilinç, milli kültür, bir arada bulunma iradesi, aidiyet duygusu, ülkesi ve milletiyle bölünmezlik, milliyetçiliğin doğal sonucudur. Milliyetçilik ile milli devlet arasında sebep sonuç ilişkisi vardır. Bu nedenle milliyetçilik yenilmeden, milliyetçiler diz üstü çöktürülmeden milli devleti yıkmak ya da eyalet/federasyona dönüştürmek mümkün değildir. Türkiye’nin etnik, mezhep, bölge ya da ideoloji temelinde bölünmesi ancak milliyetçilerin ve milliyetçiliğin marjinalleştirilerek etkisizleştirilmesiyle mümkün olabilir. Onun için milliyetçilerin etkisizleştirilmesi yetmez, milliyetçiliğin de gözden düşürülmesi gerekir. Kendi gücüne dayanan, kendi çıkarlarını savunan ve kendi gerçeklerini önceleyen milliyetçi bir hareketi küresel güçler affetmez.
O bakımdan Türkiye’nin iç çelişkilerle, ihtilaflarla, terör ve çatışmalarla muhatap edilmesi gerekmektedir. Bunun yolu da Türkiye’nin iç dinamiklerini ülke aleyhine harekete geçirmekten geçmektedir. Türkiye’de milliyetçilik düşmanlığı yapanlar, özde neoemperyalizmin amacına uygun ideolojik zemini yaratmakla görevlidir. Bu zeminin yaratılabilmesi için öncelikle hedefe “Türk”, “Türklük”, “Atatürk”, “milli”, “milliyetçilik” gibi değerler konulmuştur. 301. Madde ile Türklük aşılmaya; yeni Anayasa çalışmalarıyla da “Atatürk” ve “milli devlet” geçilmeye çalışılmaktadır. Bu amaç için Türkiye, her anlamda emperyalizmin yerli hizmetkârları tarafından bir ılımlılaştırma operasyonuna tabi tutulmuş bulunmaktadır. Milliyetçilik düşmanlığı, küresel güçlerin taşeron olarak kullandıkları mahfillerce yapılmaktadır. Her türden kavram ve değer istismar edilerek halkın birliği, ülkenin bütünlüğü, devletin devamlılığı tehdit altına alınmaya çalışılmaktadır.
Türkiye’nin birden fazla devlete bölünmesi temel amaçtır. Bunun yolu da ancak milli devletin hakkından gelinmesinden geçmektedir. Böylece ülke bir zamanlar “Sevr” in öngördüğü gibi etnik ve inanç temelinde bölünebilir.
Türkiye’ye yönelik iç ve dış şer odaklarının amaçladıkları neticeyi alabilmeleri için birlik, bütünlük, beraberlik ve aidiyet hissi veren kavramların değersizleştirilmesi şarttır. Bu da yetmez, milli devletin tek güvencesi olan milliyetçiliğin yıpratılması ve suç haline getirilmesi gerekir. Yapılmaya çalışılan da odur.
http://www.millethaber.com//index.php?option=com_content&task=view&id=34555&Itemid=75
Türkiye Cumhuriyeti de her şeye rağmen güçlü bir devlettir.
Hangi acidan?
Bugüne kadar hep böyle avutuk kendimizi. Türkiye'yi büyük devlet yapan Türk Milleti, onun kültürü, ahlaki vs. Bunlar bir ülkeyi güclü yapar mi? Herhalde yapar, ama bu degerlerin yaninda baska faktörler varsa. Hem bugün bu degerler gittikce yozlasmakta.
Bugün Türkiye’de millet, milliyetçilik, milli devlet, milli kültür ve milli değer düşmanlığı yapanlar Türkiye diye bir kaygısı olmayanlardır.
Yazar'da zaten güclü devletten bunu aliyormus. Bunlar "qualitative" faktörler.
Onlar kendilerini önce insan sonra da dünya vatandaşı olarak görmektedir. Bu anlamda hain ittifakın yerel işbirlikçilerinin tamamı evrenselcidir. Onların Türkiye ve Türk milletiyle sorunları vardır.
Hayir YAZARIN Türkiye ve Türk milleti görüsleri ile sorunlari var herhalde.
Hain ittifak olgusunu, öncelikle büyük projenin hedefleri noktasında ele almak gerekir. Bu bağlamda bakılırsa, bölgedeki güçlü bir Türkiye’nin dünyanın tek küresel gücü olan ABD ve küresel sermayenin çıkarlarına uygun düşmediği görülür.
Dogru. Cünkü Türkiye güclü bir devlet degil.
Küresel güçler bölgeyi, kendi ihtiyaçlarına uygun bir biçimde yeniden istimlâk etmektedir. Bölgenin küresel istimlâki için uygulamaya sokulan küresel proje gereği küresel güçler; bölgenin bazı kısımlarını işgal etmiş, bazı yönlerinde kadife devrim yapmış ve diğer bir kısım alanlarında ise güç konuşlanması gerçekleştirmişlerdir.
Küresel gücler? Sanki bir cin'den bahs ediyor. Amerika kendi cikarlarina göre hareket ediyor. Sadece asker ile degil, büyük sirketler vasitasiyla da. Güclü devlet budur! Sen güclü degilsen bu güclü devlettin altinda ezilirsin. Milliyetcilik, vatan sevgisi vs. iyi, güzel, ama bu degerler bugün bayrak sallamayla olmuyor. sen'de kuracaksin sirketlerini, cikarlarini izleyeceksin.
Aman moralim bozuldu.
Yok, Türkiye güclü devlet falan degil. Ücüncü dünya devleti gibi birsey.
Hangi acidan?
Bugüne kadar hep böyle avutuk kendimizi. Türkiye'yi büyük devlet yapan Türk Milleti, onun kültürü, ahlaki vs. Bunlar bir ülkeyi güclü yapar mi? Herhalde yapar, ama bu degerlerin yaninda baska faktörler varsa. Hem bugün bu degerler gittikce yozlasmakta.
Yazar'da zaten güclü devletten bunu aliyormus. Bunlar "qualitative" faktörler.
Hayir YAZARIN Türkiye ve Türk milleti görüsleri ile sorunlari var herhalde.
Dogru. Cünkü Türkiye güclü bir devlet degil.
Küresel gücler? Sanki bir cin'den bahs ediyor. Amerika kendi cikarlarina göre hareket ediyor. Sadece asker ile degil, büyük sirketler vasitasiyla da. Güclü devlet budur! Sen güclü degilsen bu güclü devlettin altinda ezilirsin. Milliyetcilik, vatan sevgisi vs. iyi, güzel, ama bu degerler bugün bayrak sallamayla olmuyor. sen'de kuracaksin sirketlerini, cikarlarini izleyeceksin.
Aman moralim bozuldu.
Yok, Türkiye güclü devlet falan degil. Ücüncü dünya devleti gibi birsey.
Güclü kelimesi cok "cesitlilik" barindirir.
Kimi "fizik" gücüne sahip,
Kimi "ekonomi" gücüne sahip,
Kimi "cevre" gücüne sahip,
Kimi "soy/aile" gücüne sahip,
Kimi "beyin" gücüne sahip,
vs vs vs vs
Bu cesitli gücleri bir araya getirip, adaletli bir sekilde yürütebilmek belki en büyük "güctür"...
Bu gücün "dis" kismidir...yani "beden" anlaminda...gelelim "ic" ve "ruh" anlamina...
Mikro bir örnek: Küfürbaz, hilekar, zalim ve merhametsiz bir adam bütün bu güclere sahip oldugu icin toplumda, ister istemez "saygi(!) ve itibar(!)" görmekte..ama ona saygi ve itibar gösteren kisiler iclerinde "ulan, elime bir firsat gecsin senin anani aglatmazsam banada "..." desinler"...yani "mecburi" bu itibar ve saygi gösterisler...kalici degil bir firsat "devrilecek" hatta "yokolmaya" mahkumdurlar...
Baska birisi ise belki ilk kisi kadar "güc" sahibi olmaya bilir ama elindeki güclerin "vicdani ve adil" kullanmasi onu toplulukta saygin ve itibarli kilmasinin sebebi "mecburi" degil..."istekli"...
Yazar, Türk Toplumuna göre "Milliyetciligi" tarif etmis. Türk Milliyetciligini "Bayrak sallamakla" izah ettigini okumadim. Türk Milliyetciligi agirligini "maneviyata" daha cok verir. Cünkü; maddiyat gelebilir, gidebilir, yükselebilir, alcalabilir...dogaldir bu. Ama maneviyat öyle degildir. Maneviyatin "riski" olamaz. Maneviyatina önem veren, agirlik veren bir Milliyetcilik kendi insanlarina adaletli oldugu gibi, dünya insanliginada adaletli davranir. Yazari ne kadar taniyorsun bilmiyorum ama ben Özcan hocayi tanirim. Kendisi tam anlamiyla cagdas, ufku genis, öyle senin "bayrak sallama" örnegi ile yakindan bile alakasi olmayan, sloganlardan uzak, rasyonel düsünen, cözüm üretici bir Türk aydini. Ilimde, teknikte ve ekonomide basarili olmamizin gerektigini bircok makalelesinde konu etti. Derslerindede bunlari hep islemistir.
Türkiye Cumhuriyeti elbette güclü bir devlettir. Türkiye Cumhuriyeti devleti su kisa "Devlet ömrü" icinde gecirdigi dönemlerden baska topluluklar, devletler gecirse "ortalik" kan reva olur...Evet belki istedigimiz kadar güclü ve kalkinmis olmayabilir ama dünyada ve ülkemizde yasanan, gelisen olaylari gözönünde bulundurmadan, ülkemiz hakkinda "Ücüncü dünya devleti" kiyasinda bulunarak haksizlik etmiyormuyuz?
ayyıldız66
16.11.07, 17:59
arkadaslar...
patriot kelimesi milliyetcilik kelimesi ile esdegermi? degilse patriotluk ne dir ozaman?
Patriot demek vatansever demek oluyor. Yani vatanini, devletini, memleketini ve vatani ile bagli olan degerlere sahip cikan ve seven insandir. Milliyetci bir insan ise mesela zor durumda her zaman insaninin yardimina kosan biridir. Diyelim Ahmet kaza geciriyor ve arkadasi Mehmet'e haberi veriyorlar. Mehmet kardesi gibi sevdigi arkadasi Ahmet'in yanina gelir ve Ahmet ve ailesi icin elinden gelen yardimi kayitsiz sartsiz yapar. Bu insan milliyetcidir. Tabii bu bir örnek.
Milliyetci bir insan patriot da olabilir, ki cogu zaman öyledir.
Muss aber nicht alles stimmen, was ich geschrieben habe. :) Alles ohne Gewähr!
ozaman biz simdi türk-patriotlari miyiz? :lach:
isin ilginc tarafi bazi pekeke sempatizanlari milliyetciligi fasizm ile ayni safa koyuyorlar.. ki bu da onlarin ne kadar cahil olduklarinin ispatidir bence.
ayyıldız66
16.11.07, 18:20
ozaman biz simdi türk-patriotlari miyiz? :lach:
isin ilginc tarafi bazi pekeke sempatizanlari milliyetciligi fasizm ile ayni safa koyuyorlar.. ki bu da onlarin ne kadar cahil olduklarinin ispatidir bence.
Bu konunun uzmani Eyüp Gökhan. Ona sor. :)
Ama benim icin Milliyetcilik ve Patriotluk ayni seylerdir. Biri olmadan bir digeri olmaz. Vatanimi sevdigim kadar insanimi severim, insanimi sevdigim kadar da vatanimi. Bu kelimeler benim icin birdir.
Yalniz farkli yorumlar mevcut. Bu yüzden.
İdealist Bir Milliyetçi Olabilmek...
Ulvi YöNTER
18 Aralik 2007 13:16
Turhan, unutulmaya yüz tutmuş münevverlerimizden Ahmet Hikmet Müftüoğlu'nun ‘Turhan Nasıl Çıldırdı' isimli hikâyesinin kahramanıdır. Milliyetçiliğin olmazsa olmazlarından olan idealizmin gerçekler karşısında ki zor ve çelişkili halini muazzam bir biçimde anlatan bu hikâyenin, birçok biçimiyle bugün de maalesef karşı karşıya bulunmaktayız.
Turhan'ın babası Kara Memişoğlu Süleyman Manisalı olmakla beraber, 93 Rus savaşında esir düşer. Esaretten kurtulduktan sonra Kazan'a yerleşir. Zengin bir Tatar'ın kızıyla evlenir. Biri kız diğeri erkek iki çocuğu olur. Çocukların eğitimine azami önem verir. Erkek çocuğunun adını Turhan koyar. Turhan Paris'te okur. Cava'da bulunan amcasının telkin ve tavsiyeleri ile İstanbul'a gelmeye karar verir. Yolculuğunu gemiyle yapar. Kafasında; Türk-İslam dünyasını eski ihtişamlı günlerine döndürecek büyük projeler vardır. Gemide anı defterine 18 Nisan 1327 tarihiyle şunları yazar:
''Üç gündür Akdeniz'de dolaşıyorum. Türk bayrağını çekmiş bir gemiye rast gelmedim. Yunan bayrağı, İngiliz bayrağı, İtalyan bayrağı, Fransız bayrağı nerede Oruç gaziler, Turgut reisler?... Barbaroslar, piyaleler nerede?
''Asya! İnsaniyetin ninesi Asya, Türk! İnsaniyetin babası Türk, evladının menfuru olamaz. Asya'ya nur, Türk'ün meşalesinden uçacak.
"Milletim, o dünkü boğa, bugün bir kaplumbağa olmuş. Onu mahbesinden, eğreti mahbesinden, yeis ve cehalet mahbesinden kurtaracağım. Ona benliğini, ümidini, gururunu, efendiliğini, hakanlığını, iade edeceğim."
Turhan'ın içinde bulunduğu yolcu gemisi Ahırkapı fenerinin önünden geçerken, Turhan güvertede özlediği güzellikleri heyecanla seyreder: ‘İşte Padişahımın sarayı, işte Sultanahmet, işte Süleymaniye' diyerek düşünür. Vatana öyle tutkundur ki; rıhtıma çıktıktan sonra yerden bir avuç toprak alır ve öper. Vatan toprağını yüzüne, gözüne sürer. Bir arabaya bineceği sırada rıhtımda boylu boyuna kahvelerdeki, meyhanelerdeki şapkalıları görür. Şaşırır, utanmasa; yanlış olmasın, burası İstanbul mudur? Burası Türk Payitahttı mıdır? Diye gördüklerine soracaktır!
Turhan gördüğü çelişkiler karşında tahammül edemeyen katıksız bir idealisttir. Bankalarda, şirketlerde Fransızca işlemlere, güvenlik görevlilerinin dilinde ki Almanca sözlere, denizcilerde gördüğü İngiliz tavırlara dayanamaz.
Dikkatini bir husus çekmiştir: Başkentte, ticaret âleminde, yalnız Türkçe bilen Türk iş bulamıyor, aç kalıyordu. Yalnız Fransızca bilen bir ecnebi ise her zaman her işini rahatlıkla hallediyor ve müreffeh bir halde yaşıyordu.
Turhan sokakta, duvarlarda ve camekânlardaki, dükkânların üstlerindeki Fransızca, İngilizce, Almanca, İtalyanca hatta Rusça ilanlara, yaftalara, reklâmlara bakarak: "Yarabbi! Bu memlekette bir zabıta, bir şehremaneti, bir matbuat nizamnamesi yok mu?" diye feryat ederdi. Çünkü Avrupa'nın hiçbir memleketinde kendi dillerinden başka bir dil, bir yazı ile sokaklarda ilan, yafta görmemişti. Gerçekten inanan birisiydi. Bu gördüğü hazin manzaraları düzetmek için tavizsiz bir mücadele azmi ortaya koydu. Kendi idealleri için herkesi gözden çıkacak kadar kararlaydı. Sevdiği kızı -Zehra- bile ideallerine inanmadığı için terk etti. Kendi tabiriyle söylersek Zehra'yı, fikrine ve milletene feda etti.
Bir gün yanına gelen bir arkadaşına pencereden dışarıyı göstererek şöyle der:
"Bak! Pencereden dışarı başını çıkar, şu evlerin yapılışlarındaki duygusuzluğa, milletsizliğe, biçimsizliğe bak! Benliksizliğe bak! Artık yetişir! Herkese benliğini öğreteceğim. Benlik olmayınca varlık olmaz. Millet sanatkâr olacak, sanatında Türk damgasını, Türk usulünü, benliğini gösterecek! Milet tezgâhtar olacak, mamulâtında Türk düşünüşünü, Türk benliğini satacak! Millet zengin olacak, çalışmasında benliğini rehber edecek! Dağlardan, yaylalardan, derelerden, denizlerden, sokaklardan, saraylardan, konaklardan, evden, kulübelerden, döşemelerden, halılardan, libaslardan, yüzlerde, bir Türk benliği, İslam benliği parlayacak. Bir Türk-İslam sanatı, medeniyeti taşacak, bir Türk-İslam ruhu, zihni görünecek. Anladın mı?"
Bir keresinde Turhan, milletin uyuşukluğundan, hükümetin ihmalinden, dini ve milli terbiyeye itina edilmemesini konu edinen tansiyonu yüksek bir konferans verir. Ertesi gün, beş sivil polis evini basar. Bu sırada Boşnak bir polisten tokat yer ve bir hafta süresince alıkonulur.
Bir süre sonra Turhan tamamen ümitsiz bir ruh haline girer. Sakalı uzamış, saçları yağlanmış, geceleri karanlıklarda tenha sokaklarda gezer. Tek sevdiği yer loş Yer Altı Camii'dir. Orada saatlerce düşünür, kendi kendine söylenir. Duvarlarda gördüğü yabancı lisanlarındaki ilanları yırtar, atar. Hatta öyle ki bir de bunların üstünde tepinir.
Sonunda hayata ve çevresine küsen Turhan, Sultan Selim Camii'nin minaresinden kendini atarak intihar eder. Sabah namazı için camiye gelenler şadırvanın önünde kafatası patlamış, bacakları kırılmış, kan revan içinde bir ceset bulur, hüviyetini anlamak için ceplerini karıştırırlar; Turhan'ın hayran olduğu Yavuz Sultan Selim'e hitaben yazılmış bir not çıkar: "Ey Yavuz! Milletimin selametini yalvaracaktım. Ayaklarına kapanmak için sana yükselmek istedim. Yari yolda gözlerim karardı ve düştüm. Allah günahımı affetsin!"
İbretlik bir hikâye, derslerle dolu bir serüven... Turhan onca imkân ve servete rağmen, ideallerini yaşamaktan asla geri durmadı. Babasının ısrarlı çağrılarına da kulak asmayarak Rusya'ya geri dönmedi. İnandığı ve kendini adadığı vatanı için sürekli bir şeyler yapmakla yandı kavruldu. Ama hiçbir şey istediği gibi olmayınca ve dayanılmaz hayal kırıklıklarıyla karşılaşınca; reel hayat ile hayallerinin uzlaşmaz ihtilafı onu intihara götürdü. İşin ilginç tarafı ölürken bile inanarak, idealinde ki kahraman Hünkâra ulaşmak için çabalamasıdır. Yani ölürken bile idealist bir tavrı vardır.
Turhan tartışmasız biçimde gerçek bir milliyetçiydi. Ancak hayal ettiklerini gerçekle buluşturamamasının çelişkisini bir türlü aşamadı. Burada milliyetçiliğin romantik ve duygusal tarafı tüm çıplaklığıyla ortadadır. Belki de idealistlerin tarih boyunca yaşadıkları en önemli çelişkisi burada bir kez daha ortaya çıkmaktadır. İdealist; kurguladığı, hayal ettiği toplum yapısına kavuşamadığı takdirde bir biçimde varlığını fiziken ya da ruhen sonlandırır. Bu anlamda idealistlerin kahir ekseriyeti naif bir yapıya sahiptir. Bu naiflik kendileriyle ilgili olmayıp, tamamen idealize ettikleri durumla ilgilidir. İdealist için vazgeçmek de bir sondur ve Turhan'ın sonundan hiçbir farkı yoktur. Zira sonuna kadar direnen, gerçek durumu değiştirmek için aceleci olmayan, sabırla hareket eden, ama asla yılmayan idealistleri de tarih kahraman diyerek her zaman hatırlar ve her çağda selamlar.
Şüphesiz her dönemde her şeyin en ideali vardır. İdealizmi en çok hisseden ve yaşayan ise milliyetçiler olmuştur. Bunun içinde en idealini hayal edip amaçlayan milliyetçiler, çok zaman hayal kırıklığına en çok uğrayanlar olmuştur. Ülkemizin yakın geçmişi bu durumun hazin örnekleriyle doludur. Milliyetçi olmanın ve hissetmenin zorluğunun yanında, milliyetçi olarak yaşamanın da inanılmaz bedellerini bu toprakların en masum ve en saf idealistleri ziyadesiyle ödemişlerdir. Gerçekten Turhanlar hiç eksik olmamıştır. Ama Turhanların hepsi bir özlem ve sevda uğruna en kıymetli varlıkları olan vatan için, canından bile vazgeçecek azizliği gösterebilmişlerdir. Onlar basit, rahat ve kısa yolu değil, zor ve çile yüklü; kandan bir imtihanı tercih etmişlerdir. Dursun Önkuzu böyledir, Mustafa Pehlivanoğlu böyledir, Yusuf İmamoğlu ve daha niceleri böyledir...
Türk milletinin varlığına ve birliğine feda edilen gencecik fani bedenler bir bir toprağa düşerken, Turhan olmanın zorluğu elbette biliniyordu. Ancak, inanmışlık ve kendini adamışlık bir kor gibi düşünce gönüllere her imkânsızlık bir gül bahçesini andırdı. İşte Turhanlar da birbiriyle yarıştı gül bahçesine girebilmek için... Milliyetçiliğin tüm zamanlardaki en çetin ve muhteşem mücadelesi böyle filizlendi ve Türk medeniyetinin ufkunda hilaller doğdu. İdealizmin doruklarda ki haykırışı, zorluklara diklenişi bu şekilde ortaya çıktı.
Bir davranışı ya da ideolojiyi idealize etmek hem kolay, hem de maliyetsizdir. Asıl olan idealize edileni yaşamak ve yaşatmaya kararlı ve azimli olmaktır. Bu durum beraberinde tutarlı bir davranışı gerektirir. Tutarlı olmak her idealiste güç ve kudret kazandırır. Kim ne derse desin, kim ne yaparsa yapsın inanç ve gidilecek istikametin belirlenmesi bütün engelleri yerle bir eder. İdealistler her çağın en mağduru, ancak katıksız mağrurudurlar aynı zamanda.
İdealist olmak, başka bir deyimle Turhan olmak hem zordur, hem de kolaydır. Lakin en meşakkatli mesele Turhan olarak yaşayabilmektir.
Turhan'ı yoran ve bunalıma sokan maddi kaygılar değil, maneviyatında yaşadığı ağır tahribat ve güven kaybıydı. Ne yazık ki, yanında kendisine benzeyen kimseler de yoktu. Yalnız ve çaresizdi.
Oysa bu zamanın Turhanları yalnız ve çaresiz değildir. Turhan'ın gidişi bir biçimiyle de bir kaçış, bir kurtuluştur. Bu açıdan bakılırsa mücadelesinde süreklilik görülmez. Eğer bir yerde mücadele varsa, mutlaka bir iyi, bir de kötünün tarafı vardır. Nitekim tarihin her döneminde bu mücadele hep yaşanmamış mıdır? Bazen söylenir; sonu olmayan mücadelelerden kaçınmak gerekir, diye. Unutulmamalıdır ki her haklı mücadelenin mutlaka bir sonu vardır. Zira insanın bile bir ömrü olduğu düşünüldüğünde, bu duruma şaşmamak gerekir.
Küsmek, kırılmak, vazgeçmek, bırakmak, benden bu kadar demek, bu da nerden çıktı, bu da kim demek, dayanamıyorum söz ve yaklaşımları idealizmin kutsallığına ve varlığına telafisi zor zararlar verir. Kaldı ki bu tip sorunlu yaklaşımların idealizmle bir ilgisi de olamaz. Biz yerine ben diyen, inanmadan uyan, hizip çıkaran, dedikodu yapan ve buna imkân hazırlayan, katkı sağlamak yerine var olan açığını/eksiğini eleştiriyle kapatmaya gayrete eden günü birlik sakat kişiliklerin idealizminden bahsetmeye hem hakları yoktur, hem de buna inançları yetmez.
Şu anda bu aziz vatanın her bir köşesinde Turhanlar belki de birbirinden habersiz bir biçimde hayaller kurmakta, idealizmin doruklarındaki toyu yaşamaktadırlar. Ama şu anda ki toplumsal yapı, yüzyıl önceki Turhan'ın karşılaştığı toplumdan daha olumsuzdur. Ama Turhanlar böylesi bir durumda asla vazgeçmemeli, birbirine destek ve ilgi göstermelidir.
Son tahlilde eğer Türk medeniyeti yükselecekse, bu ancak ve ancak vazgeçmeyen, direnen, teslim olmayan ve birbirine tutkulu milliyetçiler sayesinde olacaktır. Bundan herkes tarih önünde sorumludur...
NOT: Değerli okuyucularım hepinizin bayramını tebrik eder, saadet ve huzurun; ruh ve bakışlarınızdan hiç eksik olmamasının dilerim.
http://www.etikhaber.com/index.php?list=true&author=izzetulvi@etikhaber.com&option=com_content&task=view&id=46598&Itemid=32
Mümtaz'er'e Bir Tepki de Alperen Ocakları'ndan
Cuma, 28 Aralık 2007
Zaman gazetesi yazarı Mümtaz'er Türköne'nin ismi, milliyetçi camianın kayıt defterinden epey önce silindi aslında. Fakat Zaman gazetesi tuhaflık içeren açıklamalarını eski Ülkü Ocakları yöneticisi sıfatı eşliğinde duyarmaktan vazgeçmedi. Daha önceki açıklamalarından dolayı eleştirilen Türköne'ye Ülkü Ocakları'ndan sonra Alperen Ocakları da bir cevap verdi. İşte Alperen Ocakları Genel Başkanı Eyüp Gökhan Özekin'in yazısı:
Ülkü Ocakları Genel Başkanı Harun Öztürk'ün yazısı için tıklayınız
Alperen Ocakları Genel Başkanı Eyüp Gökhan Özekin'in yazısı için tıklayınız
http://www.millethaber.com//index.php?option=com_content&task=view&id=35962&Itemid=32
deryatulga
07.01.08, 16:42
MHP'li Gül'e YEŞİL baskın
07 Ocak 2008 Pazartesi 14:50
MHP'li Mehmet Gül'ün evi polis tarafından basıldı. Çete soruşturması nedeniyle baskın yapıldı.
İlgili Haberler
Vekillere YEŞİL tehdit!
Eski MHP İstanbul millletvekili Mehmet Gül'ün evi çete soruşturması kapsamında polis tarafından basıldı. Ruhsatsız silahla yakalanan Gül'ün oğlu gözaltına alındı!
Kendilerini "derin devlet" olarak tanıtarak işadamlarından haraç alan Yeşil'in sağ kolu Zakir Selvi ile eski MHP milletvekili Mehmet Gül'ün oğlunun da aralarında bulunduğu 13 kişi gözaltına alındı.
Çeteyle ilişkili oldukları belirlenen bir albay, bir emniyet müdürü, 2 polis memuru ve bir uzman çavuş hakkında ise soruşturma başlatıldı. Çete liderinin Mehmet Gül ile sık sık görüştüğü belirlendi.
ESNAFIN ŞİKAYETİ DÜĞÜMÜ ÇÖZDÜ
Beşiktaş'ta bir esnaf Savcılığa başvurarak kendilerini "derin devlet, JİTEM ve Mahmut Yıldırım'ın adamları" olarak tanıtan bazı kişilerin, "Bayrak diktireceğiz, bize yardım et" diyerek kendisinden para istediğini söyledi.
REZİDANSTA BASKIN
Esnafın şikayeti üzerine harekete geçen İstanbul Organize Şube Müdürlüğü ekipleri, derin çeteye yönelik planlı "Matkap" operasyonuna başladı. Yapılan 10 aylık teknik takibin ardından çete elemanları birer birer yakalandı. Liderliğini Muşlu Orhan Aykut'un yaptığı çete elemanları düzenlenen eş zamanlı operasyonla yakalandı. Aykut Zeytinburnu'ndaki evde yakalanırken, çeteyle ilişkisi olduğu belirlenen 'Yeşil' kod adlı Mahmut Yıldırım'ın sağ kolu Zakir Selvi ve 3 adamı Selenium Recidence'a düzenlenen film gibi operasyonla yakalandı.
GÜL'ÜN OĞLU RUHSATSIZ SİLAHLA YAKALANDI
Çeteyle ilişkisi olduğu belirlenen eski MHP milletvekili Mehmet Gül'ün oğlu ise Edirne'deki evinde gözaltına alındı. Oğul Gül ile birlikte bir ruhsatsız silah ele geçirildi.
KENDİSİNİ VEKİLLERE JİTEM ÜYESİ OLARAK TANITTI
Çete lideri Orhan Aykut'un en yakın arkadaşlarına bile kendisini derin devletin adamı olarak tanıttığı belirlendi. Aykut'un milletvekilleri İhsan Arslan ve Abdullah Veli Seyda'ya kendisini derin devlet ve JİTEM elemanı olarak tanıtarak, 'PKK sizi tehdit ediyor, ama merak etmeyin biz sizi koruruz' diyerek yakın ilişki sağladığı ve vekillerin bu yakınlığından faydalandığı ileri sürüldü.
ÜST DÜZEY İLİŞKİLER KURDU
Aykut'un kendisi gibi Muşlu olan 'Yeşil' kod Mahmut Yıldırım'ın sağ kolu Zakir Selvi'yi de yanına alarak milletvekili, komutan, müdür ve polislerle yakın ilişki kurduğu belirlendi. Selvi'nin bir süre önce mahkeme kararıyla ismini Bedirhan Esenlik olarak değiştirdiği de belirlendi.
Milletvekillerini bile kandıran Aykut'un, bir dönem Muş'ta görev yapan bir albay ve bir emniyet müdürü ile yakın ilişki kurduğu ve onların bu nüfuzlarından faydalandığı öğrenildi. Albayın, çetenin haraç aldığı kişilerle irtibata geçerek makamına çağırttığı ve başlarına gelen işten devletin haberinin olduğu imajı yaratarak mağdurların şikayetçi olmalarının önüne geçtiği belirtildi. Aykut ve çetesine yardım yataklıkta bulunan, halen İstanbul'da görevli 2 polis memuru ile bir uzman çavuş hakkında da adli tahkikat başlatılacak.
MEHMET GÜL ARANIYOR
Çete liderinin MHP eski milletvekili Mehmet Gül'le sık sık görüştüğü belirlendi. Gül'ün milletvekillerini bizzat arayarak, çetenin işlerini çözdüğü tespit edildi.
Gül'ün dün gece Memorial hastanesine gittiğini öğrenen polis, bugün hastaneyi aradı ancak Gül'ü bulamadı. Şimdi Gül her yerde aranıyor. MHP'li Gül'e, geçtiğimiz aylarda karaciğer nakli yapılmıştı.
Kaynak:Vatan
deryatulga
16.01.08, 01:46
Ulusalcıların Patalya zirvesinde konuşulanlar ve Prof. Haberal
15/01/2008 :
--------------------------------------------------------------------------------
ÖNKIBAR
Önce Ufuk Söylemez ardından Kamran İnan aradı.
İkisinin ortak mesajı şuydu:
- “Patalya Oteli’ndeki toplantıya mutlaka katılmanızı istiyoruz.”
Ve önceki gün öğle sonrasında bu davete icabet için Gölbaşı’nda bulunan Patalya Oteli’ne gittik.
Organizasyonun büyük destekçisi, Başkent Üniversitesi’nin Rektörü Prof. Mehmet Haberal’ın karşıladığı 100’ün üstündeki davetli, toplantı salonuna alındı.
Önce mini bir kokteyl ve ardından toplantı.
Konuşulanların içeriğine geçmeden önce katılımcılardan bir kesit sunalım:
Gülsüm Toker Bilgehan, Mümtaz Soysal, Doğu Perinçek, Yaşar Okuyan, Hurşit Tolon, Yusuf Halaçoğlu, Tuncer Kılınç, Anıl Çeçen, Armağan Kuloğlu, Hasan Ünal, Necdet Pamir, Hulki Cevizoğlu, Mustafa Balbay, Güler Kömürcü, Rıza Zelyut, Çetin Yetkin, Vural Savaş, Şükrü Sina Gürel, Gökhan Çapoğlu, Ali Ilıksoy, Sina Akşın, Sadi Somuncuoğlu, Ayfer Yılmaz, Hasan Korkmazcan, Talat Şalk, Bilal Şimşir, Alpaslan Işıklı, Yaşar Hacısalihoğlu, Zerrin Başer, Abdülkadir Çevik, Fethi Bolayır, Naci Ünver, Ender Arkan, Ahmet Mumcu, Mete Akyol ve daha bir çok isim.
Bu arada Melih Aşık’dan Can Ataklı ve Sabih Kanadoğlu’an kadar pek çok davetlinin mazeretleri sebebiyle katılamadığını ve mesaj gönderdiklerini de belirtelim.
Gelelim toplantının gerekçesi ve konuşulanlara:
Çok sayıda davetlinin görüş bildirdiği toplantının amacı, AKP’ye muhalefet için metot ya da yöntem belirlenmesiydi.
Acil bir siyasi oluşum ya da partileşmenin gerekip gerekmediği sorgulandı ve AKP’ye karşı yapılacak muhalefetin stratejileri seslendirildi.
Yok, bazılarının umduğu gibi toplantıda değil çığırtkanlık, darbe ile ilgili olarak emin olun zerre bir imada dahi bulunulmadı.
Salon ya da katılımcı profili, ihtiras tramvayına binmiş heyecanlı tiplerden ziyade, Cumhuriyet için gerçekten samimi olarak endişelenen insan portrelerini yansıtıyordu... Paranoya, ya da gerçek, katılımcılarda müthiş bir endişe hakimdi. Davetlilerin pek çoğu toplantıyı, Kurtuluş öncesindeki Sivas ve Erzurum kongreleri hüviyetinde algıladı ve kendilerini de bu kongrelere katılan delegeler gibi gördü.
Hülasa toplantıyı ulusalcıların sahaya inmek için harekete geçmesi olarak yorumlamak mümkündür.
Hayır, atılacak adımlar için alınan somut bir karar henüz yoktur. Dahası, hemen bir parti ya da oluşum görüşü de ağırlık kazanmamıştır. Yapılan, arayış sürecinin fiiliyata dökülmesidir.
Kuşkusuz bu toplantı ve organizasyonun eleştirilecek yanları da vardı ki, bendeniz ve pek çok katılımcı da bunların altını çizdi.
Mesela katılımcılar arasında milli kimlikli İslamcılar yoktu. Keza milliyetçiler de çok çok azınlıktaydı. Salonun genel profilinde Kemalistler göze çarpıyordu. Oysa AKP ve Erdoğan’ı Kemalist bir halk hareketi ile devirmenin imkanı yoktur. Tersine Kemalist bir çıkış, AKP’yi daha da büyütür ve bir arada tutar.. Dolayısı ile ulusalcıların bu toplantısındaki katılımcıların kimliklerine baktığımda, bu hareketin mevcut kompozisyonla bir yere varmasını hiç mi hiç mümkün görmüyorum. Çünkü, eğer öyle bir şey mümkün olsaydı Perinçek’le Mümtaz Soysal’ın partileri birazcık olsun oy alırlardı.
Tam bu noktada bir parantez açıp start alan bu Uluslacı dalga ya da heyecanın sadece ve sadece merkez bir harekete dinamo olabileceğini söylemek durumundayız.. Bu hareket de şu haliyle ancak Prof. Dr. Mehmet Haberal önderliğinde gerçekleşebilir.. Haberal Hoca’nın böyle bir niyeti var mı bilmiyorum ama onun ismi bütün topluma güven verip referans olabilir.. Tıp’ta mucize adam olan Prof. Haberal, merkez sağdan gelen kimliği ve muhafazakar değerlere olan gerçekten samimi bakışı nedeniyle, her kesim tarafından kucaklanabilir ve ulusalcı dalga ya da endişenin halka inmesi veya o endişelerin halk tarafından da benimsenmesine vesile olabilir. Haberal isminin böyle bir kredisi var... Bu ve benzer yöntemlerin dışında ulusalcıların halka inmeleri ve kendini kabul ettirmeleri çok zordur.
Sonuç olarak söyleyeceğimiz şudur:
Ulusalcıların önceki günkü zirvesi öyle suya tirit bir toplantı değildi. Devamları gelecek olan bu buluşmaların mutlak bir sonucu olacak gibi görünüyor... Ulusalcıların dışında da pek çok çevre tarafından desteklenen ve politik arenaya davet edilen Prof. Haberal ismine dikkat diyoruz...
Çatla Sodom Gomore, Patla Bizans ve Roma*
Cumartesi, 19 Ocak 2008
AFŞİN SELİM
Oğlan hoppa, kız züppe,ana sürtük, baba kaz
Bundan daha asri aile olamaz
Asriliğin manası edep,irfan demektir
Bizdekine gelince düpedüz bok yemektir
O.Y. Serdengeçti / Asrı Aile
“Türkler kendi evinin efendileri” demişti ya Arnold Toynbee. Durum dönüşüm yaşadı: Şimdi Türkler kendi evinin uzaylısı, kendi evinin sismik cismi. Baksanıza adamlara; Türkleri anlama kılavuzları, Türklerin huy ve adetleri ve benzeri tuhaf tuhaf propagandanlar. Sayfalarda, sakil fotoğraflarda, özüne-içine ve kendisine yabancılaşmış köşelerde, oralar şöyle böyleyken, Türkler neden şöyle böyle çekiştirmeleri… Böyle bir furya işte! Kendinden meçhul, ukâlâ, ağbici/dayıcı şımarık sömürge çocukları… Aleni bir şekilde Türkleri “ötekileştirme” propagandaları. Türk derken, salt bir ırk akla gelirse, o aklın sorunu, zoru, yarası...
Öyle ya, post-modern, köküne ve sapına kadar yusyuvarlak dünya! Ne işgâle işgâl, ne zalime zalim, ne de haine hain diyebiliyorsun… Zira, der isen büyük suçlusun. Şeytanın tekisin. Fitne savarsın! Mevzu bu ya; laf gargaraları eşliğinde, pek bir amatör entelektüel salvo ve naralar eşliğinde, pek demokrat serzenişler… Aman ne hoş!
Hattı zatında; işgâlci, gâvur, hain, işbirlikçi, zalim kavramlarını lügatinden çıkarmış olanların, gevşekliği, yavanlığı ve de genişliği hayranlık uyandıracak bir soytarılık müdavimliğinde. Ah soytarılık, sen ne gülünç şeysin! Herkesin görevi kendine değil mi?
Köşeyi bucağı, her yeri, herkesi düşmanlaştıran, gâvurlaştıran, işbirlikçilikleştiren mikrobik bir hastalığı da tasvip etmeyiz muhakkak. Velakin vahşi emperyalistlerin/kapitalistlerin kendi lügatlarını dayatması karşısında susanlarladır hesabımız, kavgamız. İşgâlciye işgâlci demeyen/diyemeyen işgâlcidir. Gâvura gâvur demeyen/diyemeyen gâvurdur. Haine hain demeyen/diyemeyen haindir. İşbirlikçiye işbirlikçi demeyen/diyemeyen işbirlikçidir. “Davası olmayan adam değildir”.
Onu, bunu, şunu kutsayacaksın. Sıra kendi çocuğuna gelince yerle yeksan olacak her şey. Abalıya vur sopayı! Don paça gezen afacanlar dahi yemez bunu! Yöntem, taktik, metod değişmeli. Ki pespayelik bu denli teşhir olmasın. Ha olursa üzülmeyiz, fakat darılırız, güceniriz. Biz yalnızca gücenirken, kızaranlara, kızanlara buz tavsiye ederiz. Soğuk duş etkisi yapar belki. Bakmayın soğuk olduğuna, buz o derde deva olacaktır. Buz değip geçmeyin. Hayat boyunca “öyledir işte” deyip geçtiklerinizin çarpım tablosuna denk geldiğiniz hiç mi olmadı?
Malûm, hepimiz yaşamışızdır ergenlik heyecanı, tedirginliği ve saire… Lakin az hasarla atlatmalı! Kimi kenarda köşede gezer, kimi mevzunun içinde boğulur, kimi türlü taklalar atar…
Kavramların bu denli iğdiş edildiği bir ülke var mıdır ki? Var diyen beri gelsin. Naylondan kahramanlık durumları belki de… Bizim oraların tabiriyle: Çok yantiri! Vallahi de öyle.
Çağın insanına çok tuhaf, çok acayip ve çok ucube bir dil kazandırıldı ahali. Bunu mümkün olduğunca açmak/açabilmek gerek. Vurgu üstüne vurgu yapmalı. İşin ne idüğünü kavrayabilmek için, bu hayati bir mecburiyet. Zira “gerçekler teferruatta gizli”.
O dil, sizden gözüküp size vuranlarda saklı. Kimi zaman “kitap yüklü merkep” konumunda, kimi zaman “kaide bozma” oynaklığında… O dilden zıt, kutup, taraf, tavır beklemek başlı başına saçmalıktan ibaret. O dil artık “buranın” değil.
“Yayılmak mı? Pekala! Yahu nereden çıktı bu yayılmacılık şimdi…” Bu ne yaman çelişki! Yayılmayanı yayarlar. Büyümeyen, büyüklük ideali, kaygısı taşımayan küçülür, acizleşir, bit olur çıkar. Sonunda da ezilir. Kanun budur. Ötesi yoktur. Hem Osmanlı hamaseti yapıp, Osmanlı vizyonundan, vitrininden bahsedeceksin, hem de vay efendim ulus devlet yayılmacı olmaya başlamış nakaratları eşliğinde, “Amerikancı bir anti-amerikan” naralar savuracaksın!.. Hem ezber bozma niyeti ile çıkacaksın sahneye, hem de paldır kültür bozulmamış ezberlerinle gargara yapacaksın!.. “Hoş” ve “şık” duran arabesk esintiler eşliğinde, “ezikler, yenikler, boynu bükükler” acizliğine girişeceksin!.. Yutarlar öyle romantizmi.
Diyoruz işte: Sorun yüzde yüz zihinsel. Oryantal bir kurgu eşliğinde “anlam haritamız” ile oynuyorlar. Bushlara ve Puştlara hiç gerek yok. Biz bize yetiyoruz!
*NFK
http://www.millethaber.com//index.php?option=com_content&task=view&id=36585&Itemid=75
İtidal...
Pazartesi, 21 Ocak 2008
Bahadır BİLGE
İtidal… İsyankar ruhların törpüsü, kalabalıklara sunulan mucizevi ilaç… Sefer dönüşü işgüzarlığı ile köprü başında vergi toplayan Sinan Paşa... . Köprüde üstlerinin aranmasına razı olan akıncılar… İtidal… Köprüye isabet eden top, ikiye ayrılan, Tuna’ya dökülen kuvvet… İtidal... . Sefer dönüşü birliğe vurulan gem ve katle ferman... İtidal yanlış ellerde yanlış sonuç...
İtidal… Sürek avını bırakan ordu… İtidal… Sancağa çıkmaktan vazgeçip sarayda kafes arkasından devlet yöneten padişah... İtidal… Baştan kokan balığa işaret esnaflığa başlayan yeniçeri... İtidal... Kadın kucağını savaş meydanına tercih eden maaşlı asker... İtidal... İfrat tefrit ayrımını kaybeden devletin düştüğü acz... İtidal... Bir süslü söz, bir yaldızlı örtü...
İtidal... Ordusunun kalabalıklığı ile övünen Sultan... İtidal... Savaş meydanında yaralı düşman tarafından vurulan Hükümdar... İtidal... Esarete baş kaldırmaktan korkan kalabalıklar... İtidal... Öz yurdunda garip, öz vatanında parya ruhlar...
İtidal... Evindeki rahatı kaybetmek istemeyen miskinin avuntusu... İtidal... Meydanların heyecanını sindiremeyecek kalplerin kaygısı... İtidal... Bana dokunmayan yılan bin yaşasıncılık... İtidal... Evlatlarını bulundukları devre göre değil kendi zamanlarına göre yetiştirenlerin hatası... İtidal... Kurdun karşısında kuzuluk... İtidal... Söyleyecek sözü olmayanların söz söyleme sanatı...
İtidal... Vatanlarını yaşanmaz bulanların, vatanlarını yaşanmazlaştıranlar olduğuna kapanan göz... İtidal... En doğruyu biz biliriz diyen aydının, çıkmayan seslere nispet bütün doğrulara çektiği set...
İtidal... Yanlış zarflara vurulan yanlış pullar... İtidal... Düşünmekten vazgeçip, akletmeyi terk eden dünyaya meftun kullar... İtidal... Sırf heyecanlarına ram, duygularına teslim yazarlar... İtidal... Başkaları benim yerime düşünür nasılsa diyen üşengeç okurlar...
İtidal... Devrin sorunlarıyla baş edip, yanlışları düzeltme basireti gösteremeyenlerin sığındıkları tarih limanı... İtidal... Biz bir şey yapamadık diyemeyenlerin hala ecdada atıf yapan dünyası... İtidal... Geçmişten kopamayanların geleceğe yürüme korkaklığı... İtidal... Kavram kargaşasında boğulan tabansız muhalif, genç İslamcının(!) buhranı... İtidal... Milliyet kavramına karşılık “ulu”lu bir ek bulamayan Ulusalcının açmazı... İtidal... Bir devre damgasını vuran, “Camideki Rektör” diye bilindiği için vefat ettiği gün bütün şehrin cenazesine aktığı fikir adamına yabancı Milliyetçi...
İtidal... Meydanlarda parlayıp sönen anlık nutuklar... İtidal... Bir gün yürüyüşle vatana sahip çıktığına kani vatandaş... İtidal... İdare-i maslahatı bekanın temeli gören neşriyat... İtidal... Koltuk derdinde muhalefet, oy derdinde iktidar... İtidal... Soruna aranmayan çözüm, çözüme vurulan yafta...
İtidal... Asala’nın şehit ettiği bürokratlara vefasızlık… İtidal... Yırtık ayakkabıların sahibi, cenazesi ortada, son yolculuğunda mahzun Akif’e uzaklık... İtidal... Bizim olan değerlere saldırı... İtidal... Her fırsatta orduya haykırış, devlet bekasına tecavüz, manevi şahsa tahkir... İtidal... Türk’e küfre verilen özgürlük, başkasına küfre yüklenen tepki... İtidal... İki yüzlü siyaset, iki yüzlü hitabet...
İtidal... Türk bayrağı taşıdı diye saldırıya uğrayan vatandaş... İtidal... Şehide sahip çıkana konulan engel... İtidal... Herkese öğüt veren zihniyet... İtidal... Çuvaldıza uzak, iğneye teşne hürriyet...
İtidal... Her yerde yankılanan ses... İtidal... Köşebaşında harami, televizyon ekranında hatip... İtidal... Zarfı yazmak hevesinde mazruf, hüküm icrası derdinde katip...
Vakit ise artık “itidal” sözcüklerini anlamsız kılıyor. Öz yurdunda horlanan bir milletin, rahatsızlık kaldırmaz uykusuna verilen bu ismi reddediyoruz.
İtidal, doğru zamanda doğru tepki vermenin adı olsaydı yegâne kabulümüze mazhar olurdu. Lakin bugün itidal sırf tepkisizlik addediliyorsa buna itirazımız bakidir. Ya yeri geldiğinde kendimizi hatırlayacağız, ya da itidalle bize sunulan o sahte manaya ekleneceğiz.
Kısaca; ya biz düşüneceğiz, ya başkası bizim yerimize düşünecek.
http://www.millethaber.com//index.php?option=com_content&task=view&id=36641&Itemid=75
deryatulga
13.02.08, 15:04
8 Kasim 1998 Pazar Zaman Yazilari
Hilmi Yavuz 'Jakobenlik Cumhuriyetin niteliği değildir'
Türkiye'de sahiden inanılması güç şeyler yaşanıyor Bir Anayasa profesörü önce 'Demokrasi Cumhuriyeti öldürüyor ' diyerek daha sonra da Cumhuriyet'in Anayasa'da belirlenmiş olan niteliklerine 'jakoben'liği de ilâve ederek katmerli (evet katmerli ) Anayasa suçu işlemekte ve savcılar (başta Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş) seyirci kalmakta Bu nece iştir anlamak mümkün değil Amerika'da Harward Üniversitesi'nde Cumhuriyet'in 75 yıldönümü dolayısıyla 'Türkiye'nin Dış Politikasının Geleceği' konusunda bir panel düzenlendiğini bu panele Türkiye Yunanistan İngiltere ABD ve İsrail başta olmak üzere birçok ülkeden konuşmacı(nın) katıldığını öğreniyoruz 1 Kasım Pazar günkü Zaman'da Ekrem Dumanlı'nın Boston'dan bildirdiğine göre bu panelde Anayasa profesörü ve DSP Zonguldak Milletvekili Mümtaz Soysal bir konuşma yapmış Ekrem Dumanlı Soysal'ın bu konuşmasının 'tam bir şok' etkisine sebep olduğunu belirtiyor Habere göre Prof Soysal'ın sözleri özellikle ABD'li akademisyenler arasında 'şaşkınlık' yaratmış Gelelim Prof Mümtaz Soysal'ın söylediklerine Şöyle demiş 'Cumhuriyet'imizin jakoben niteliğini (altını ben çizdim H Y ) göz önüne almadan bizi anlayamazsınız Biz Sevr haritası obssresyonu ile yetiştik ve çocuklarımızı bu şekilde yetiştiriyoruz ve bu jakoben niteliğe aykırı olan her şey Cumhuriyet'in temel niteliklerine aykırıdır Bu bağlamda ılımlı Müslümanların yaptıklarını jakoben geleneğimizin laiklik anlayışına ters buluyoruz ve bunu bir tehlike olarak kabul ediyoruz ' Prof Mümtaz Soysal'ın bu sözleri bırakınız 'şok' veya 'şaşkınlık'ı bana sorarsanız dehşet vericidir Evet dehşet verici –çünkü anayasa profesörümüz Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 4 maddesi delâletiyle 2 maddesinde sarahatle ifâde edilmiş olan 'Cumhuriyet'in Nitelikleri'ne bir yenisini 'Jakoben'liği ilâve etmektedir Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 2 maddesinde 'Cumhuriyet'in Nitelikleri' sırasıyla şöyledir 'Demokratik laik ve sosyal hukuk devleti' bir başka deyişle 'Cumhuriyet'in Nitelikleri' arasında 'jakobenlik' yoktur Dahası Prof Soysal bu sözleriyle Türkiye Cumhuriyeti Anayasası'nın 4 maddesini de açıkça ihlâl etmiş olmaktadır Zirâ Anayasa 2 maddedeki 'Cumhuriyet'in Nitelikleri'ne ilişkin hükmünün 'değiştirilemez ve değiştirilmesi teklif edilemez' olduğunu bildirmektedir Demek ki Prof Soysal Cumhuriyet'in Anayasa'nın lafzındaki sırasıyla 'Demokratik laik ve sosyal hukuk devleti'nden ibâret olan niteliklerine 'jakoben'liği de ilâve ederek 2 maddeyi değiştirmektedir Prof Soysal bununla da kalmıyor Kendisinin bir milletvekili olduğu göz önüne alındığında 2 maddeye bu eklemeyi yaparak zımnen 'değiştirmeyi teklif' ediyor Geçen haftaki yazımda da söylediğim gibi bu bir anayasal suç değilse nedir Türkiye'de sahiden inanılması güç şeyler yaşanıyor Bir Anayasa profesörü önce 'Demokrasi Cumhuriyeti öldürüyor ' diyerek daha sonra da Cumhuriyet'in Anayasa'da belirlenmiş olan niteliklerine 'jakoben'liği de ilâve ederek katmerli (evet katmerli ) Anayasa suçu işlemekte ve savcılar (başta Yargıtay Başsavcısı Vural Savaş) seyirci kalmakta Bu nece iştir anlamak mümkün değil Prof Soysal'ın konuşmasına ABD'li bir bilim adamı Dani Rodric cevap vermek ihtiyacını duymuştur Rodric şunları söylüyor 'Konuşmanızı dinlerken tam anlamıyla daraldığımı ve depresyona sokulduğumu hissettim ( ) Nasıl oluyor da 21 yüzyılın eşiğinde ilhamını Batılılaşmadan aldığını belirttiğiniz bir anlayışı demokrasiyle taban tabana zıt bir düzleme oturtup jakobenlik adına her türlü farklılığın bastırılabileceğini söylüyorsunuz Hem pozitivist olduğunuzu söyleyip hem de değişme ve farklılıklara karşı nasıl bu kadar tahammülsüz olabiliyorsunuz ' Birileri çıkıp da Anayasa profesörümüze ta Lamennais'den beri (19 yüzyıl) bilinen bir gerçeği demokratik özgürlük ile jakobenliğin yani buyurgan tepeden inmeci tekçi ve aşırı merkezileşmiş bir devlet fikrinin demokratik özgürlüklerle bağdaşmasının mümkün olmadığını hatırlatsa ne iyi olur diye düşünüyorum.
08 Kasım 1998, Pazar
deryatulga
16.02.08, 10:37
Gündem Haberi
Ulusalcı Rektör ailecek İngiltere vatandaşı!
Oğlunu hülle yoluyla Türkiye'nin en iyi fakültelerinden birine kaydettiren Rektör'de perde yeni aralanıyor...
Haber Tarihi: 16 Şubat 2008Kategori: GündemYorum Sayısı: 3Okunma Sayısı: 575Haber Puan: 5
1 2 3 4 5 Muğla Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Şener Oktik, Öğrenci Seçme Sınavı'nı kaybetmesine rağmen hülle yoluyla mimarlık fakültesine kayıt yaptıran oğlunun İngiliz vatandaşı olduğunu, bu sebeple yabancı öğrencilere verilen haktan yararlandığını söyledi.
Ancak Orhan Tan Oktik'in yabancılar için zorunlu olan Yabancı Öğrenci Sınavı'na (YÖS) girmediği ortaya çıktı. Oktik'in yatay geçişte kullandığı İngiltere'deki Northumbria Üniversitesi'nin de Türkiye ile öğrenci değişim anlaşması yok. Oktik ailesinin vatandaşlık durumu da ilginç. Ulusalcı söylemleriyle tanınan Rektör Prof. Dr. Şener Oktik, 1996 yılında İngiliz vatandaşlığına geçmiş. Aynı üniversitede görev yapan eşi Doç. Dr. Nurgün Oktik de İngiliz vatandaşı. Ailenin 1982 yılında Ankara'da dünyaya gelen oğulları İhsan Can ile İngiltere'de doğan Orhan Tan da İngiliz vatandaşı.
Üniversiteye giriş sınavında başarılı olamayınca İngiltere'deki bir okula mülakatla kayıt yaptırıp yatay geçişle Yıldız Teknik Üniversitesi (YTÜ)'ne gelen Muğla Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Şener Oktik'in oğlu Orhan Tan'ın yabancı uyruklu öğrenciler için yapılan Yabancı Öğrenci Sınavı (YÖS)'na da girmediği ortaya çıktı.
Rektör Oktik, oğlunun, İngiliz vatandaşı olması sebebiyle yatay geçiş hakkını kullanarak YTÜ'ye kayıt yaptırdığını ifade etmişti. Ancak, yabancı öğrencilerin Türk üniversitelerinde okuyabilmesi için iki yöntem bulunuyor. Bu öğrenciler, ya okudukları üniversitelerin Türkiye'deki üniversitelerle yaptıkları ikili anlaşmalar çerçevesinde öğrencilik yapabiliyor ya da ÖSS benzeri bir sınav olan YÖS'e girerek Türkiye'deki bir üniversiteye yerleştiriliyor. Rektör Oktik'in oğlunun YÖS'e girmediği gibi yatay geçiş yaptığı Northumbria Üniversitesi ile Yıldız Teknik Üniversitesi'nin de öğrenci değişimi adına ikili anlaşması bulunmuyor.
Rektörün oğlu Orhan Tan Oktik, geçtiğimiz yıl ÖSS'den 176 puan alıp, dört yıllık bir fakülteyi tercih edebilmek için gerekli olan 185 barajını bile geçememesine rağmen mülakat yoluyla İngiltere'deki Northumbria Üniversitesi'ne yazılmıştı. Oktik, ismi pek bilinmeyen bu okulda 9 ay kaldıktan sonra, taban puanı 343 olan Yıldız Teknik Üniversitesi Mimarlık Fakültesi'ne yatay geçiş yaptı. Yatay geçişler için ayrılan 218 kişilik kontenjandan sadece 1'inin yurtdışı için kullanılması ve bu hakkın Orhan Tan Oktik'e kullandırılması dikkat çekmişti. Oğul Oktik, yurtdışından yatay geçişlerde aranan '1 yılı hazırlık olmak üzere en az 2 eğitim sezonu okumak' şartını da yerine getirmeden Türkiye'nin sayılı fakültelerinden birine kayıt yaptırmıştı.
Rektör ailece İngiliz vatandaşıymış
Ulusalcı söylemleri ile tanınan Muğla Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Şener Oktik'in, ailece İngiliz vatandaşı olduğu ortaya çıktı. 1996'da İngiliz vatandaşlığına geçen Şener Oktik'in aynı üniversitede görev yapan eşi Doç. Dr. Nurgün Oktik de İngiliz vatandaşı. Oktik ailesinin 1982 yılında Ankara'da doğan oğulları İhsan Can ve İngiltere Durham'da dünyaya gelen Orhan Tan da İngiliz vatandaşı.
Hasret Olduk Eski İstibdada Biz*
Cumartesi, 16 Şubat 2008
Afşin SELİM
Tarih dersindeyiz. Konu: Abdülhamid Han! Sınıfta tuhaf bir feveran: “İstibdat dönemi” ile başlayan cümleler, sövgü mülâhazaları eşliğinde devam etmekte. Ötesi yok; münakaşa zuhur ediyor. Kürsüye serzeniş: “Dersinizi anlatın, ideolojinizi değil!” Kürsü, duymamış gibi yapıyor. Perde iki: “II. Abdülhamid bir şizofreniydi!” Sabır cidden taş olmuş heralde, tahammül yetim çocuk. Malûm, Abdülhamid Han kadar bağışlayıcı olamayabiliyoruz; öfke adam boyunu geçiyor. Hastaneden, ilk okula, akademiye, güzel sanatlara, dilsiz, kör, ticaret ve ziraat okullarına değin düşünen bir idrakin ve hassasiyetin; “cahildi, despottu, korkaktı” türünden iftira yüklü suçlamalara maruz edilişi, tarih şuursuzluğundan ziyade, kök fukaralığı olarak da peydahlanıyor. Hatırlatmalı: Dünü şeytanlaştırarak, bugüne övgüler düzmek, bugünün dünden nüksettiğini bilmemek aymazlığı olmuyor mu?
Diyorum ki: Tarih, tarihçilere bırakılamayacak kadar değerlidir bu ülkede. Çok sakil bir huydur ki, “gelenin keyfi için geçmişe sövme”, bir meziyet olarak idrak edilir. Velev ki, öyleydi şöyleydi… Sormalı o halde: Bu nasıl bir basiretsiz cehalet abideliğiydi ki; bugünkü istihbaratından, Cumhuriyetin kurucu kadrosuna kadar, Abdülhamid Han komutası dahilinden geçicilik söz konusu… Kimin ordusunda idiler? Hem, İttihat Terakki, Cumhuriyete zemin hazırlamakla birlikte, onun kurucu unsurudur da… Zira, İttihat Terakkiciydi denilerek, topyekün/bütün bir taarruz, cephelerde çarpışanlara da insafsızlıktan öteye gidemez. Parantezimiz olsun: İttihatçılar, Abdülhamid’den ziyade onun çevresinden daha fazla rahatsız idi. Bilfarz, “Enver Paşa vatan hainidir” suçlayıcılığı da, aynı yüzeysel tarih okuyuculuğu düzlemindedir. Mağlûplar taifesinden değil de, galipler taifesinden olsa idi, bu ülkenin bugünkü kahramanı olmayacak mıydı? Şunu da belirtmek isterim: “Osmanlı’yı İttihatçılar yıktı”, ifadesi kullanılırken, yıkılış veyahut çözülüş sanki “anlık” bir hadiseymiş gibi… “Devlet, bir insan gibi doğar, büyür, yaşlanır ve ölür” der İbn-i Haldun.
33 yıl: Kalenin istilasına karşı müdafaa; dirayet timsalinde. Can çekişen bir Osmanlı’nın devralınışı… Cihanşümul devlet idraki için, tuhaf bir azınlık azgınlığı. Ki rüzgârını Avrupa’dan alan. İçeride ve dışarıda zirve yapmış türlü desiseler… Zamanla sarayda yalnızlaştırılmış bir halet-i ruhiye. Dışarıda, dışarı himayesinde bir kargaşa: Cemi cümle, “hürriyetimizi isteriz” buhranında… Sonra Türklere de okul sıralarında öğretilecek kara propagandaların devam edişi… Gadre uğramışlık! Kanlı ve de yanlı! “Padişah kulluğundan çıktık” yaygaraları… Velâkin, birilerinin(ecnebinin) dahi yapamayacağı bir düşmanlık şırıngası… Kime? Necip Fazıl’ın, “Ulu Hakan” , Atsız’ın, “Gök Sultan”, Kürt aşiretlerinin, “Bavê Kürdan”(Kürtlerin Babası), Beşiktaşlıların, “Baba Hükümdar” dediği Devlet-i Aliye hükümdarı II. Abdülhamid’e…
Kim bu Devlet-i Aliye? “Bütün hanedanlar içinde en iyi, en asil insanlar” diyen İlber Ortaylı’nın ifade ettiği Osmanlı. Atsız dahi Türk Tarihini(Bakınız: Türk Tarihinde Meseleler) bir bütün görüyor, Osmanlı’yı cansipârâne sahipleniyor; lakin kendisinden başka Türk(!) tanımayan bir kısım ajanlaşmış Türkçüler, Osmanlı’nın menşeini sorgulamaya kalkarak, bir nevi kabuk milliyetçiliği ölçüsünde hareket edip, gâvurun dahi veremediği tahribatı veriyor. Ve başıboş bir atmosferde soluklanan, bu kuru köken kaygıcılarının, Osmanlı düşmanlığı, İslâm düşmanlığı ile bütünleşiveriyor… İşçisine öfkelenerek, “eşek Türk” diye çıkışan bahçıvan’a, pencereden seslenen Abdülhamid Han: “Unutma ki, Devlet-i Aliye sultanı da bir Türk’tür!” Devam edelim:
Onca çetrefilli hâdiselere rağmen, Yahudi’nin, “Osmanlı borçlarını bütünüyle silelim” sinsiliğine verdiği manidâr cevap dahi kâfi! Ya Rousseau’nun İslâm’a hakaret edici tiyatro oyununa tepkisi: “O oyun bugünden itibaren oynanırsa o tiyatro salonunu başınıza yıkarım!” Yer: Fransa. Nereden nereye… Keza, Abdülhamid Han sonrası, emperyalizm tüm şiddetiyle İslâm diyarlarına musallat oluyor. İçeriden çözücülük bir nevi. Yine: Kendisine bırakılan yüksek dış borcun, yöneticiliği devrinde azalması… Mimari sahada, muhteşem eserlerin inşa edilmesi. Yolları da unutmamalı.
Hürriyet mevzuu ise, mevcut bir “hürriyet kültürü” için koşulların oluşup oluşmadığı alâkadarlığında. Talihsizliğimiz, tetkiksizliğimizden ve tahlilsizliğimizden kaynaklı. O ki, Meclise söz hakkı verebilecek kadar hürriyetperver. Suâl şu ki: Sonra niçin kapatıldı? Pahalıya mâl olan 93 Harbi sonrasında, Meclis- i Meb’ûsân’da güya “çözücü” meselelerden bahsedilmekte: Ermenistan, Kürdistan, Pontus… Kapanış. Ve bir kargaşa daha! Baskın… Yine, Türk’ün mecliste azınlığa düşmesi de söz konusu. Ayrıca nükseden, Ruslarla harp edelim hengamesi de, onun iradesi dışında gerçekleşiyor. Dikkat: Vicdanî bir vaziyetle tenkit edilirken, onun bir kabile idarecisi olmadığı esas alınmalı! “Onun devrinde topraklarımızı daha fazla kaybettik” şartlanmışlığı, o kayıpların, idarenin ilk devrine tekamül etmesi hesap edilmeden ifade edilmekte. Ki tarih, günah ve sevaplarıyla okunmalı, değil mi?
Onun marangoz sanatkârlığını da biliyoruz. Ve yine yaptıklarından elde ettiği geliri fukaralara dağıtışını… Kendisine gelen yabancı heyetleri marangozhanesinde ağırlaması, neyi düşündürmekte size?
Psikolojik harbe mahsus, bitirici gaye güden iki lakap: “Hasta Adam” ve “Kızıl Sultan”(Le Sultan Rouge). “Hasta Adam” tabiri, nasıl paylaşalım tasasındaki bir Rus Çarına ait. Bu sözü işiten emperyalist batılı adamın, onu hemen benimseyip, işgal için her daim fırsat kollayan bünyesine yerleşivermesi… Bir bühtan olan “Kızıl Sultan” tabiri ise, “Ermeni isyanları kanla bastırıldı” bâbında söylenmiş. Mucidi, bir Fransız; Albert Vandal. Yayıcısı ise, “ruh göçü”ne gark, içerideki Fransız… Vahim: Köksüzleştirilmek istenen bir neslin, mazisini öksüzleştirmesi… Ardından kopan çığlık: “Türklük, yoktan var oldu!”
*Süleyman Nazif
http://www.millethaber.com/index.php?option=com_content&task=view&id=37060&Itemid=75
Na to kafa ine na to mermeri
Engin Ardic
Şimdi herkes Tansel Çölaşan'ı tartışıyor ya, Danıştay başsavcısı, çağdaş kadın, Emin Çölaşan'la evli... O da çağdaş bir adam, "gugıl mugıl" tanımıyor...
Bayan Çölaşan, Menderes, Polatkan ve Zorlu'nun idamlarının toplumda coşkuyla karşılanmış olduğunu söyledi, kıyamet koptu ya...
(Ben hatırlarım, derin bir sessizlikle karşılanmıştı, üstelik haber gazetelerin en dibinde tek sütuna, minicik verilmiş, ortalık dalgalandırılmamıştı... Menderes'ten nefret edenler bile sessizce üzülmüşlerdi... İşin buraya varmasını istememişlerdi...)
Ben çocuktum, belki Ankara'da, memur mahallesi Bahçelievler'de coşku yaratmıştır, onu bilemem.
Neyse, ben size daha bir "ibretlik vaka" anlatacaktım.
Bir başka çağdaş cumhuriyet kadını... Emekli albay Şenay Güray...
Şenay Hanım, geçenlerde "idrak ettiğimiz" Dünya Kadınlar Günü dolayısıyla İstanbul'da, Çağlayan'da düzenlenen mitinge katıldı. (Biz Kaç Kişiyiz Hareketi partisi... Partiyi küçük harfle yazdım.)
Kürsünün arkasında birtakım kalpaklı adamlar, bunlar gazi olsalar gerek ama yaşları tutmuyor... En yaşlısı benden azıcık büyük... "Temsili gazi" herhalde.
Bu tür mitinglerin vazgeçilmez, değiştirilmez ve değiştirilmesi teklif edilemez başoyuncusu Tuncay Özkan'dan önce sahne alan, pardon, kürsü alan Şenay Hanım, bu gibi konuşmalarda gelenek olduğu üzere, Atatürk'e seslendi. Dedi ki:
"Sen ki Atam... Can çekişen bir hastaya şifa vermek üzere Allahtarafından görevlendirilmiş bir elçi, bir adı konmamışpeygambersin... Sen, sarı saçlım, mavi gözlüm, neredesin?"
Sarı saç mavi göz edebiyatı zerre karar ilerleme kaydedememiş.
Belki de Deniz Baykal gibi adamlar kumral saçlı, kahverengi gözlü oldukları için seçim kazanamıyorlardır.
Rahmetli Ecevit de kara kuru, kavruk bir adam olduğu için 1977 seçimlerinde 213 milletvekilinde kalmıştı...
Fakat Cem Uzan'ın yüzde üçte kalmasına ne demeli o zaman?
Sakarya'da mı bir yerlerde, bir pankart hatırlarım bir Genç Parti mitinginden (bu sefer büyük harfle yazdım): "Senin de saçların sarı, senin de gözlerin mavi... Yoksa sen ikinci Atatürk müsün?"
Stockholm'e belediye reisi mi seçiyoruz kardeşim?
Fakat, sarı saç mavi göz edebiyatı bütün hızıyla sürse de, artık "sen kalk da ben yatam" numarası bayatlamış, yapmıyorlar.
Herkes kalkmasını istiyor ama, kimsenin yatmaya niyeti yok.
Onun yerine, "uzun uzun kavaklar, dökülüyor yapraklar, ben Atam'a doymadım, doysun kara topraklar" yaklaşımı öne çıkıyor.
Ya da, işini yapmayan doktora kızacaksınız: "Doktor doktor kalksana, ışıkları yaksana, Atam elden gidiyor, çaresine baksana!"
(Doktor kim, Profesör "Fisanje" mi? Hani şunun aslının nasıl yazıldığını bana öğretecektiniz yahu? Özdemir Bey, sen Fransızca bilirsin, alo?)
Neyse, bu arada hiç olmazsa Atatürk'ün "adı konmamış bir peygamber" olduğunu böylece öğrenmiş olduk.
O zaman bana "Anıtkabir'i peygamber türbesine, Nutuk'u kutsal kitaba çevirdiniz" dediğim zaman kızmasınlar. Ben Şenay Hanım'ın yalancısıyım.
Aaah ah, sevgili bürokrasi... Telefonlarımı dinleyeceğine lafımı dinleseydin bu kadar gülünç duruma düşmezdin!
http://sabah.com.tr/ardic.html
3 ay sonra milliyetçilik de tehdit diyecekler
30 Mart 2008 09:34
Aygün, Emniyet'in brifing dosyasında ulusalcılığın "tehdit" olarak değerlendirildiği yolundaki haberi gösterdi.
--------------------------------------------------------------------------------
Ankara Ticaret Odası Başkanı Sinan Aygün, milliyetçi kesimin buluştuğu toplantıda, "Bugün ulusalcılığı tehdit kapsamına alanlar, 3 ay veya 1 yıl sonra milliyetçiliği de aynı kapsama alacaklar" dedi.
301. maddenin kaldırılmasını savunanlara yönelik sert ifadeler kullanan Aygün, "Sen milliyetime hakaret edeceksin, tabii ben de seni dışarıda bekliyorum yani" dedi.
Aygün, dün Türk Ocakları'nın kuruluşunun 96. yılı nedeniyle dün gerçekleştirilen "Milliyetçilik Düşüncesi Üzerine Yeni Arayışlar" konulu panelde konuştu.
Türkiye'de yaşananları en iyi Devlet Bakanı Mehmet Şimşek'in özetlediğini belirten Aygün, "Bakan Şimşek, ‘bu kavga milliyetçiler ile küreselciler arasındaki kavga' dedi. ‘Bizler küreselciyiz ve milliyetçilerle kavgalıyız' diyor. Öyle görüyor" diye konuştu.
Aygün, şöyle devam etti: "Milliyet gazetesinde ‘ulusalcılık tehdit oldu' haberi var. Diyorlar ki, Emniyet Genel Müdürlüğü'nde, ulusalcılık akımı aşırı sağ faaliyet kapsamında değerlendirildi.
‘Ulusalcı kesimler devletin egemenliğinin AB sürecindeki yasal değişikliklerle zedelendiği varsayımına dayanmaktadır' deniyor. Bu adamlar AB sürecinden rahatsız olunca terörist faaliyet yapanlar arasında alınmışlar. Belki 3 ay, 1 yıl sonra ‘milliyetçilik tehdit oldu' diye manşetler atılacak, hazırlıklı olalım.
http://www.etikhaber.com/content/view/52308/77/
Arslan Bulut
arslanbulut@yenicaggazetesi.co m.tr
Milliyetçiliğe ve ulusalcılığa kim, neden saldırıyor?
Son beş-altı yıllık dönemde, milliyetçiliğe ve ulusalcılığa saldırıyı, ABD eski büyükelçisi Edelman başlattı. Ardından “Ulusalcılığı aşacağız” komutu alan bir şebeke de iftira yağdırdı. Aslında TÜSİAD, 2002 yılında liseler için hazırlattığı felsefe kitabında, küreselleşmeyi önünde durulması imkânsız bir güç, ulus devleti ise küçültülmesi gereken bir canavar olarak sunuyordu.
Kitabın 195’inci sayfasındaki “Ulusçuluğun tehlikeleri” başlığı altında Türkiye’nin kuruluş felsefesi tehlike olarak gösteriliyordu.
* * *
Orgeneral Yaşar Büyükanıt, Genelkurmay Başkanlığı’nı devralırken şöyle demişti:
“Türkiye Cumhuriyeti kurulduğu günden bugüne kadar hiçbir zaman, bu kadar tehditle aynı anda karşı karşıya gelmemiştir.”
Türkiye, böyle şartlar içindeyken, milliyetçiliğe veya ulusalcılığa saldırmak, tehdidin ta kendisiydi! Ve bu saldırıyı, zaman zaman bazı bakanlar üstlenecekti!
Milli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik, 2005 yılında 14 Nisan günü, bir lisede düzenlenen konferansta yaptığı konuşmada, ulusalcılık rüzgârının zararlarından bahsetti. Çelik, bir öğrencinin, yabancılara toprak satışı konusundaki endişeleri dile getirmesi üzerine, AB’ye girince zaten sınırların ortadan kalkacağını söyledi.
* * *
Aslında Türk solcularının milliyetçi olmasından korkuyorlardı! ABD korkuyordu, AB korkuyordu ve daha çok içerideki işbirlikçiler korkuyordu.
Bizim çıkış noktamız, 1993 yılından beri yazdığımız gibi Prof. Dr. Osman Turan’ın “Bugün Türklerin kendi düzenlerini tatbikata geçiremeyişinin sebeplerinden biri de, milliyet, din, insanlık ideallerini tarihteki gibi birbirine kaynaştırmak, bağdaştırmak yerine, bu kavramları birbirine aykırı unsurlar imiş gibi ele almalarıdır” tespitiydi.
1997 yılından itibaren Attila İlhan ile birlikte ayrılıkları ortadan kaldırmaya başladık. Gerisine karışmadık! Bu fikir bir dip dalgasına dönüşünce, küreselciler iftiralara başladı.
&t kann ich es so erklären: Die Türkei sollte sich an den westlichen Werten orientieren und in jedem Fall weitere demokratische Schritte gehen. Allerdings sehe ich keine "entweder" "oder" Alternative zum Westen und zu Russland / Iran.
Seien wir mal ehrlich: Die Türkei wird in der EU nicht aufgenommen, dass weiß jeder. Es gibt einige die sogar unken, dass einige größere EU-Staaten eine Teilung der Türkei zustimmen, um die Bevölkerungzahl der Türkei zu verkleinern... Denn Bevölkerung bedeutet in der EU mehr stimmen. Wer immer noch nicht versteht, warum gerade Deutschland und Frankreich dagegen ist, sollte sich dies (http://de.wikipedia.org/wiki/Europ%C3%A4isches_Parlament) mal anschauen.
Dennoch: Eine Orientierung an der EU sollte natürlich an der Tagesordnung bleiben. Des Weiteren gerade wegen der wirtschaftlichen Bedeutung auch eine enge Zusammenarbeit mit den direkten Nachbarn bzw. auch den nahen Regionen (Ukraine, Russland, Ägypten, Iran), da die Türkei immer mehr zu einer wirtschaftlichen Größe heranreifen muss.
Des Weiteren sollte der Prozess der Turanisierung weitergeführt werden. Die Türkei hat in den letzten Tagen wirtschaftlich die Fühler in Regionen ausgestreckt, die sie bisher links liegen gelassen hat. Hier (http://www.turkishpress.com/news.asp?id=223151)und hier (http://www.plenglish.com/article.asp?ID=%7B3FE06A07-3765-4944-8833-686095BD8C21%7D)&language=EN).
Deshalb: Natürlich eine freiheitliche Demokratie, in der die Wählerstimme gilt.
Allerdings keine eindimensionale Politik mehr. Das ein Schirinowski uns verhöhnt, liegt nicht an ihm, sondern an unserer Politik der "52 Jahre" von 1950 bis 2002... Seit dem ist einiges besser geworden.
Was soll diese Umfrage genau bezwecken?
deryatulga
01.04.08, 03:34
Serdar Turgut
Ulusalcılık bir hastalıktır
serdar.turgut@aksam.com.tr
‘Ulusalcı tepki’ diye bir şeyi ben ilk kez AKP’lilerden duymuştum. O dönemde ‘ulusalcı tepki’ ne demektir bilmiyordum ama onlar bundan hayli çekiniyorlardı. Sonra çekindikleri oldu, ‘ulusalcı tepki’ başlarına bela oldu.
Ben ilk başlarda da bu ‘ulusalcı tepki’nin ne anlama geldiğini tam anlamamıştım. Aradan geçen onca zamandan ve olaydan sonra hâlâ daha tam anlamış durumda değilim.
Kavrayabilmek için, ulusalcı tepkinin önde gelen isimleriyle konuşuyorum, etraflarını sorup soruşturuyorum ‘bu nedir?’ diye ama şu ana kadar ‘ulusalcılık’ diye bir net ideoloji tanımlayabilecek halde değilim.
Bunda bende olduğu kadar ‘ulusalcıyım’ diye ortaya çıkan adamların da payı var. Kendilerini ortaya atanlar, Kurtlar Vadisi dizisinin ekstraları gibiler. Ben ‘bunlar da ulusalcı ise ben liboş olmalıyım’ diye de düşündüm.
Fakat araştırma sürecimde bazı insanları dinlerken bu ‘ulusalcılık’ denilen şeyin hayli ağır bir ruh hastalığı da olabileceğini fark ettim. Ve bu yeni hastalığın bazı semptomlarını not ettim. Bugün onları sizle paylaşacağım:
Ulusalcılık hastalığının semptomları:
1-Aşırı bir Atatürk takıntısı. Atatürk’ün normal bir
insan olduğunu kabul etmeyi reddetme. Onu neredeyse peygamber düzeyinde ulaştırma ve ona tapınma ihtiyacı.
Bu tapınmaya kendilerini adayanlar neredeyse bir tarikat gibi davranıyor. Bu tarikatın kendine özgü tapınma ritüelleri bile var. Bu tarikata üye insanlardan biriyle konuşurken, Atatürk’ün adı geçince o insanın bakışlarının değiştiğini resmen görebilirsiniz. O bakış, düşünme melekesinin kaybı ve yerine tapınmadan gelen irrasyonel düşünce anlamına geliyor.
Bu sendrom aynen aşırı dindar insanların bakışlarına ve davranışına benzer.
2- Bu tarikattaki insanlar, aynen dünyanın sonunun geldiğine kendini inandırarak çıldıran tarikattaki insanlar gibi Türkiye’nin sonunun geldiğine kendilerini inandırarak çıldırmışlardır. Aslında ‘Çılgın Türkler’ bağlantısı da budur.
Dünyanın sonunun yaklaşmakta olduğuna kendini inandırarak çıldıran tarikatın üyeleri gerekirse panikleyerek kendilerini öldürebilirler. Tarihte dünyada kitle ölümlerinin yaşandığı tarikat intiharları vardır. Türkiye’deki ‘ulusalcılık tarikatı’na mensup insanlar her an sonun yaklaştığı inancıyla gündelik yaşamlarını sürdürürler. Her türlü çılgınlığı yapmaya hazırdırlar. Gerekirse suç ve cinayet de işlerler. Çünkü sonun zaten gelmekte olduğuna kendilerini inandırmış oldukları için öldürdükleri insanın ve kendi hayatlarının bir değeri yoktur gözlerinde. Rahatlıkla başkalarını da kendilerini de harcarlar.
3- Ulusalcı tarikat, hayatı aşırı dindarlara özgü bir fantastik tablo içinde algılar. Onlara göre de dünyada iyi ile kötü arasında final mücadele yaşanmaktadır. Onlara göre karşılarındaki güç şeytandır. Bu, final mücadelesidir. Çünkü yapılan mücadele onların kafasında Türkiye’nin sonunun gelip gelmeyeceğini belirleyecek nihai kavgadır. Ölüm kalım meselesi, nihai kavga haline getirdikleri hayat hakkında bu delilik sınırındaki insanlar akla gelmeyecek her türlü çılgınlığı her an yapmaya hazırdırlar. Onlara bu aşamada normali anlatmaya çalışmak imkansızdır.
4- Hastaların bir bölümü geçmişte yaşar. Bugün onların beyninde hayli dumanlı vaziyettedir. Onlar için bugün şeytan ile mücadelenin kaotik halidir. Rahat oldukları, kendilerini sakinleştiren yaşam; geçmişin yani Atatürk’ün yaşadığı günlerdeki ortamdır. Bu nedenle tarikatın aşırı eğilimli üyeleri kendilerini Atatürk gibi görür. Kendilerini Atatürk olamayacak kadar aşağı düzeyde görenler ise eski dönemin kıyafetlerini giyer ve eskinin hatıralarıyla yaşarlar.
Gördüğünüz gibi AKP’liler ulusalcı tepkiden korkmakta hayli haklılarmış. Karşı karşıya kaldıkları şey bir siyaset, bir ideoloji filan değil, bir hastalık düpedüz. Ergenekon hakkında gazetelerde çıkan haberler doğruysa, bu tür olaylar aslında delilerin yaptığı işler.
AKP’liler ve yandaşları da aşırı dindarlık dolayısıyla rasyonellikten çıkmış olduklarından mücadele aslında iki deli grup arasında sürüyor. Umarız iki taraf da tam delirmeden bir şekilde tedavi edilir.
NOT: Kafalarında kurdukları dünya ve mücadele zorunluluğu, harekete geçenler hakkında açılan davaların genellikle telefon dinlemesine dayanması da aslında normaldir ama sakıncalıdır da. Çünkü çıldırmış insanlar kendi aralarında her türlü fantastik konuda fantastik çözüm önerileri getirebilirler. Bunları duyan rasyonel bir beyin hem ürker hem de duyduklarına zor inanabilir.
01.04.2008
deryatulga
01.04.08, 03:55
Arslan Bulut
arslanbulut@yenicaggazetesi.co m.tr
Milliyetçiliğe ve ulusalcılığa kim, neden saldırıyor?
Arslan Bulut efendi gene kükremis. Bir de isin icine rahmetli Osman Turan'i sokmus. Kendisine Hoca'nin ünlü sözünü hatirlatalim: "Imam yobaz, ögretmen de dinsiz olmaga devam ettikce bu ülke batar!" derdi. Böyle laflar ettigi icin Yassiada'ya gitti, sözünün ardinda erkek gibi durdugundan bugünün ulusalcilarinin postallarini yalamaktan bikmayacagi ada komutani Tarik Güryay'in kamcisini suratina yedi.
Türk milliyetcisi kendini saklamaz ki dipten gelen dalga olsun. Attila Ilhan gibi kime ve neye hizmet ettigi belisiz, sagdan da soldan da bakildiginda sicili son derece karanlik birinin pesine de takilmaz. Ana diline saygisi oldugu icin de Mogolcadan devsirilmis ve Türk dilbilgisine nanik yapan Ulusalci gibi laflari da kendisine sifat edinmez. Komünistler eskiden milliyetcilikten olan nefretlerini
kendilerine "yurtsever" adi takarak asma yoluna giderlerdi. Bugünün ulusalciliginin tohumu o yurtseverliktir, kimse kendisini aldatmasin.
Ulusalcilik ve Kizilelmacilik yillardir Türkiye'de cikacak bir ic savasin ön kosullarini
harekete geciriyorlar. Son tahlilde kifayetsiz muhterisler alayindan ibaret olmasalardi, bugün Türkiye diye bir devlet zaten yoktu. Ama Türk milliyetcilerine sakin ola ki bulasmasinlar. Bir cürük elma bir cuvali berbat eder cünkü! Sizin en büyük yildiziniz ABD ugruna Türk genclerini Iran'a karsi savasta
kirdirmanin propagandasini yapmiyor muydu bir zamanlar? Hafta sekiz, gün dokuz oraya kamp kurarak talimat almiyor muydu? ABD'nin Kürt devleti kurmaya
niyeti olmadiginin garantisini TV ekranlarindan vermiyor muydu? Ulus sözünü tersten okuyun, iste sizler osunuz! Ama elinizi Türk milliyetciliginin yakasindan cekin!
Bu sözüm de sana Aslan Bulut efendi: Satilmis ariyorsan önce yakin cevrene bir göz at!
Yüz Yıllık Yolda Fikir, Ahlak ve Kalite
Eyüp GÖKHAN
Milliyetçilik çok büyülü bir kavramdır. Kimin eline geçerse onun isteğine göre kullanılabilir, niyete göre tesiri farklılaşan bir silah hükmünü alabilir. "Türklük" yahut "Türk milliyetçiliği" gibi kavramlar resmi ideolojinin de, üçüncü dünya solculuğunun da, liberalizmin de, etnisizmin de, mukaddesatın da savunuculuğuna hizmet edebilir. Nitekim yakın tarihimiz, milliyetçilik silahının kimi zaman halis niyetli veya ehil, kimi zaman art niyetli yahut beceriksiz odakların elinde tutulmasının örnekleri ile doludur.
1908 önemli bir tarihtir. Belki tarihimizdeki en ciddi kırılma noktası, belki de ileride atılacak bir yumruk için gerilme, gerilemedir. Allah en doğrusunu bilir. Ama o tarihlerde Türkiye'nin kaderini etkilediği kabul edilen bir çok gelişmenin, büyük hadisenin yanında, gözden kaçan bir başka konu da "milliyetçilik" hususundaki önemli bir çıkıştır. 1908 senesinde baş yazarlığını Mehmet Akif'in yaptığı ve kimi çevrelerce "İslamcımısınız, Türkçümüsünüz bir karar verin" diyerek eleştirilen bir dergi yayın hayatına başlamıştır. Sırat-ı Müstakim...
Sırat-ı Müstakim de Mehmet Akif'le birlikte en başta Eşref Edip, sonra Muhammed Abduh, Abdülaziz Çaviş, Bereketzade İsmail Hakkı, Babanzade Ahmet Naim, Ferit Kam, Mehmet Fahrettin, İzmirli İsmail Hakkı, Tahirül Mevlevi, Osman Yüksel Serdengeçti'nin dayısı (ileride Diyanet İşleri Başkanlığı yapacak) Aksekili Ahmet Hamdi , M. Şemseddin, Manastırlı İsmail Hakkı, Bursalı Mehmet Tahir, meşhur Türk milliyetçisi Yusuf Akçura, sonraları çizgisi epey değişen Türkçü Ahmet Ağaoğlu gibi yazarlar vardır. Sırat-ı Müstakim'de İttihad-ı İslam fikri, İslam ahlakı, Kur'an ve Sünnete riayet etme gibi görüşlerinin yanında milliyetçi söylemler ve kadim bir medeniyeti yitirmeme davası da açıkça ortaya konmuştur. Bu dergi bilerek yahut bilmeyerek milliyetçiliği bize has bir medeniyetçilik tezahürü olarak kabul etmiş ve "buraya" sessiz sedasız bir tohum gömmüştür.
Ardından İttihat Terakkili yıllar, Sırat-ı Müstakim'den ayrılan bir grup tarafından kurulan Türk Dergisi ve Türk Derneği, sonra Türk Ocakları, Ziya Gökalpler derken en nihayetinde cumhuriyet elitinin elinde kalan "Türk milliyetçiliği” kavramı... İşte bu dönem ironik bir şekilde "Türk milliyetçiliği"nin adeta mukaddesat düşmanlığı için, Türk düşmanlığı için, kadim bir medeniyetin düşmanlığı için kullanıldığı yıllar olmuştur. "Ümmet yok millet var" sloganı eşliğinde seküler bir Türkiye kurgulamanın en kuvvetli enstrümanı sözde milliyetçiliktir. Ezan kaldırılırken bile Türklük, milliyetçilik adına(!) "Türkçeleştirmek" şeklinde kaldırılmıştır. Eğitim sistemi Türk'ün kadim değerlerinden uzak bir halde şekillendirilirken bu tahribatın adı "millileştirmektir". Batının, bizzat yurtdışından getirilen yabancı uzmanlarca oluşturduğu eğitim sistemi "milli eğitim", kaybedilen kilometrekarelerce topraktan sonra batı tarafından taktir edilen, arta kalan mağlubiyet sınırları "milli sınırlarımız", hatta İngiltere'nin meşhur "British Museum"una, "Milletler ve Giysileri" sergisine gönderdiğimiz smokin "milli kıyafetimiz" olabilmiş, kadim değerlerimizden, Türklüğümüzden, gerçek milliliğimizden bahsetmek ise "milliyetçilik-Türklük düşmanlığı" olarak algılanır hale gelmiştir. Bu anlayışın en traji-komik tezahürlerinden birisi de, hiç şüphesiz , 1934’de milli musikimizin gelişimi için Türk müziğinin yasaklanmasıdır.
Bu anlayış biçimine göre tuhaf bir milliyetçilik kavramı geliştirilmiş, aslında milliyetçilikle alakası olmayan fikir ve uygulamalar milliyetçilik adı altında meşrulaştırılmıştır. Türk Milliyetçiliği denince akla ilk gelecek isimlerden olmayan, hatta milliyetçi kitleler tarafından pek de sevilmeyen İsmet İnönü'ye göre "Türk Milliyetçiliği Osmanlı'dan kurtuluş hareketidir". Ama Benedict Anderson’un tarifini yaptığı ulus devlet sürecinde inşa edilmesi gereken “hayali cemaat”, farklı kurumlar ve milliyetçi olarak markalaşan şahıslar tarafından oluşturulmaya çalışılmıştır. Bunlardan biri hiç şüphesiz Türk Ocaklarıdır. 1930 yılında Türk Ocakları Merkez Binası’nın açılışında konuşan Hamdullah Suphi, “Milliyetçi Nesil Samimiyetle, kanaatla garpçıdır.” der ve ekler; “Anadolu İstiklal Mücadelesi, Asya’nın bu köşesinde vatan istiklali kadar Türk’ün garpçılık emellerini müdafaa etti. Karşımızdaki Avrupa orduları ne gariptir ki Avrupalılığın mümessili olan yepyeni, mücahit bir zümreye karşı dolayısıyla, hilafetle beraber Şeraiti müdafaa ediyordu. Biz yenilseydik, Avrupalılık mağlup olacaktı. Biz kazandık, Avrupalılara karşı garp fikirlerini, garp esaslarını muzaffer kıldık. Türk Ocağı dasitanî Anadolu mücadelesinin bu ruhunu kendine bir esas tanımıştır.” Hamdullah Suphi burada alenen yalan söylemiş ve henüz yaşamını sürdüren Osmanlı Devleti’nin işgalinden küffarı “Allah Allah” nidaları ile kovmak için savaşan ve bu uğurda şehit olan ecdada büyük saygısızlık etmiştir.
Zaman ilerlerken artık “milliyetçilik” kavramını batılılaşmanın ve sekülerleşmenin kılıfı olarak kullanmaya gerek duyulmamış; özellikle 1940’larda milliyetçi söylemlerden mümkün olduğunca uzak durarak, doğrudan batılılık ve sekülerlik savunulur olmuştur. Bu durumdan muzdarip olan milliyetçi münevverler ve genç milliyetçiler tepkilerini yavaş yavaş dile getirirken, biriken enerjiye istikamet verecek fikri önder arayışları başlamıştı. İşte Nihal Atsız tam bu süreçte genç milliyetçiler için izlenecek bir rehber haline gelmiştir. Nihal Atsız’ın Türklüğü heyecanlı bir üslupla ve seçkin bir dil ile savunması, ifadelerindeki belagat ve cesaret gençleri ziyadesiyle etkilemiştir. Ne varki Orta Asya Türklüğünün bu yılmaz savunucusu Türk’ü Türk yapan değerler silsilesiyle ve bin yıldır inşa edegeldiği medeniyet ile çok fazla ilgilenmemiş, hatta bazı noktalarda bu değerlerin ve medeniyetin karşısında durmuştur. Nihayetinde, ırkçılık olarak nitelendirilebilecek bir çok fikre sahip olan, Türk’ün mukaddesatına dayanmayan ve farklı etnik kökenlere düşmanlık besleyen Atsız’ın aşısı da milli bünyeye pek tutmamıştır.
Fakat yine de milliyetçiliğin tehlikeli ve sevimsiz bir mecrada ilerlemesinde etkili olduğu kadar, genç milliyetçilerin milli heyecanlara sahip olmasında da Atsız’ın etkisi-katkısı yadsınamaz. Zira Atsız’dan aldıkları ilk heyecandan sonra Atsız ile yollarını ayıracak pek çok münevver, Türk düşünce hayatına müspet katkılarda bulunmuş, doğru istikametlerde hizmet etmiştir. Ülkücü hareketin abide isimlerinden Osman Yüksel Serdengeçti bunlardan biridir. Yeri gelmişken Alparslan Türkeş’in de başlarda Atsız ile birlikte hareket edip sonraları Atsız’ın çizgisi ile ters düştüğünü, hatta bu ayrılıktan ve anlaşmazlıklardan ötürü Atsız’ın Türkeş’e hakarete varan mektuplar kaleme aldığını hatırlamakta fayda vardır.
Milliyetçiliğin mukaddesat düşmanlığına, batılılaşmaya ve milli kimliğimizden uzaklaşarak yeni bir kimlik inşasına hizmet eden bir enstrüman olarak kullanılmasına karşı çıkan ve milliyetçiliği doğru bir zemine oturtma endişesi taşıyanların başlarında Osman Yüksel Serdengeçti, Necip Fazıl, Nurettin Topçu gibi isimler gelirken, belli bir süre sonra çıkış yapan Erol Güngör’lerin, Ahmet Arvasi’lerin, Dündar Taşer’lerin de milliyetçiliğin bir nevi “medeniyetçilik” olarak algılanmasındaki ciddi katkıları inkar edilemez. Fakat işin ilginci, milliyetçiliğin doğru bir zemine oturması, medeniyetçilik kıvamında algılanması, mukaddesat savunuculuğunun kuvvetli bir silahı olmasındaki asıl müsebbipler bunlar değildir. Onlar “Ocaklılar”dır.
Evet, 60’ların sonundan başlayarak özellikle 70’lerde Anadolu’dan gelen bir nesil milliyetçiliğin ve dolayısıyla memleketteki fikir mücadelesinin gidişatını değiştirmiştir. Ocaklılar Anadolu’dan değerleri ile, mukaddesatları ile, töreleri ile beraber gelmiş, milliyetçiliğin millet tarafından, millete göre ve millet için icra edilir olmasını sağlamışlardır. Milli olmayan bir milliyetçilik anlayışı ocaklılarla birlikte dışlanmıştır, milletin değerlerine karşı kullanılma hükmünü yitirmiştir… Osmanlıyla, Selçukluyla, değerlerimiz ve tarihimizle tam anlamıyla buluşmuş, barışmış ve kaynaşmıştır. Yukarıda saydığımız abidevi isimler yolu aydınlatmış, o aydınlanan yoldan istikamete varmak ise Ocaklılara nasip olmuştur ki, her bir kafile o yola katkıda bulunmuş, güzelleştirmiş ve genişletmiştir. Münevverleri olmayan bir hareket var olamaz, dolayısıyla kimilerinin ismini zikrettiğimiz olgun münevverler ocaklı genç münevverlere el vermiş, ocaklılar genç yaşta hem aktivist hem teorisyen olarak hizmet etmiştir. Hasılı, tabiri caizse Sırat-ı Müstakim çizgisi yeniden yakalanmıştır.
Bahsettiğimiz ocaklı nesil ideolojiyi çok yoğun bir şekilde yaşamış, hem teorik olarak hem de pratikte ürünler ortaya koymuş, mücadele etmiş, cezaevleri ile tanışmış, orada çile doldurup olgunlaşmış ve Türk siyaset sahnesine yetişkin politikacılar olarak çıkmışlardır. 90’lar, cezaevlerinden çıkan bu neslin siyasete girmelerine ve 80 öncesinin başarılı yapılarını tekrar hayata geçirme gayretlerine sahne olmuştur. Bu arada milliyetçiliğin yüzyıldır yaşadığı serüvenin içinde gözlemlenebilen değişik fikirler; dini hassasiyetlerin ideolojideki yerine dair ihtilaflar, sivil milliyetçiliğin var olma arayışları ve siyaset-ahlak ilişkisindeki anlayış farklılıkları milliyetçi camiada bir takım yol ayrılıklarına sebep olmuştur. Her işte bir hayır vardır ve filmin sonu henüz belli değildir… Gaybı Allah bilir.
Gelelim günümüze… Sene 2008’dir. Soğuk savaş bitmiştir. Türkiye ve dünya değişmiştir. 2018’i, 2028’i, 2038’i görecek bir nesil yetişmiş ve bu onurlu davanın savunuculuğunda inisiyatif almaya başlamıştır. Yolu 80 öncesinin ocaklıları aydınlatmıştır ve halen aydınlatmaktadır ama günümüz gençleri onların yapabildiklerini yapamamaktadır. Önem verdiğimiz bir genç düşünürün ifadesiyle “kurmak” kavramı üzerine değil, “korumak” ve “kurtarmak” kavramları üzerine yoğunlaşan günümüz milliyetçileri, ocakçılığı, teşkilatçılığı, yayıncılığı, eylemciliği ve dava adamlığını halen 80 öncesinin paradigmalarına göre algılamakta, “genç nesil” olmanın gereğini yerine getirmeyip, taklitçi ve sıradan olmayı gururuna yedirebilmektedir. Üretim, tasarım ve bu kutlu davayı zamanın ruhuna uygun bir şekilde, kaliteli bir üslupla savunma gibi dertleri olmayan bir nesle bu davayı yükseklere taşımak değil, davanın cenaze namazını kılmak nasip olur. Kalitesizlik aynı zamanda ahlaksızlıktır, zira “biz varız ve mührü elimize alınca yapacağımız tamirat istikbali aydınlatacaktır” iddiasına sahip olanların kendilerini geliştirmeleri ve memleketteki diğer ideolojik alternatiflerden daha kaliteli olduklarını göstermeleri beklenmektedir. Aksi, savunulan dava içerisindeki tutarsızlığın ve dolayısıyla iddia-ahlak ilişkisindeki yanlışlığın ispatıdır.
Olacaktır… Beklediğimiz günler sancılı da olsa doğacaktır. Çözüm bellidir. Zamanın milliyetçileri ilk başta pınarın kaynağından, yani yüz yıl öncesindeki Sıratı Müstakim’den su içmelidir. Sonra soğuk savaş dönemindeki dava adamlarını, ağabeylerimizi iyi anlamalı; onların o koşullarda inşa ettikleri, kurdukları binaların değil, “inşa etme”, “kurma” düşüncelerinin ve dava ahlaklarının taklitçisi olmalıdır. Son olarak bu inşa etme-kurma eylemini kaliteli bir üslupla, çağa uygun bir şekilde, kadim değerlerimiz ışığında icra etmelidir. İşte o zaman bugün de, yarın da bizimdir. Zira ümitsizlik Müslüman Türk’ün vasfı değildir.
http://www.millethaber.com/38667-Eyup_GOKHAN_Yuz_Yillik_Yolda_F ikir_Ahlak_ve_Kalite_yazilar.h tml
Kovulduk Elhamdülillah...
İsmail ŞAHİN
24 Mart 2008 12:09
"deme şu niçin şöyle / yerincedir o öyle
bak sonuna sabreyle
görelim mevla neyler /neylerse güzel eyler"
13 Mart sabahı son dokuz yıldır yaptığım gibi odama geçerek bilgisayarımı açtım, mutad olduğu üzere sabah ajanslarını takip etmek için internet haber ajanslarını incelemeye başladım.
O sırada telefonum çaldı…
“İsmail bey günaydın, sabah sabah rahatsız ediyorum ama…”
Zaten epeydir dedikodusu çıkan “şey”in gerçekleştiğini anladım…
“Rektörlük tarafından sözleşmenize son verildi, personele kadar buyurup evrakları doldurur musunuz?”
Bu kadar yalın ve basit bir şekilde; önceden uyarılıp hazırlık yapmamıza fırsat bırakılmadan öğrencilikten bu yana hizmet verdiğimiz Gazi Üniversitesi ile ilişkimiz kesildi…
Bu telefondan sadece dört gün sonra (aradaki hafta sonunu atlayarak) kapıdan ismimin söküldüğünü gördüm…
Ayrılışımı tebellüğ edişimin beşinci gününde odamı boşaltmam gerektiği aksi takdirde çilingir marifetiyle açılıp boşaltılacağı ihtar edildi…
Onlarca kitap ve dosyanın bir an önce tahliye edilmesi istendi…
Onu da yaptık…
Odamızı teslim edecek eleman bulup teslim de ettik.
Bu sefer de, odadaki malzemelerin çalışıp çalışmadığını kontrol etmek istemişler. Yapmış olduğum bilimsel araştırmalar sonunda aldığım ve proje bitimiyle birlikte görevli olduğumuz bölüme kazandırdığım malzemelerin sağlamlığını araştırmak istemişler…
Bu durum “komedi” tanımlamasıyla izah edilebilir mi?
Peki bu kadar nefreti üzerimde toplayacak neler yapmıştım?
Bilimsel çalışmalarımız mı yetersizdi? Veya bir disiplinsizlik mi yapmıştım?
Bilimsel çalışmalarımız sözleşmemizi feshedenlerin masasının üzerindedir. Çalıştığımız üniversitenin Yardımcı Doçentlik puanının fevkinde puan sahibi olduğumuzu söylemekle yetiniyorum.
Çalışmalarımızın başarıları “muarızlarımız” tarafından geçmiş dönemde değişik mahfillerde dile getirilmiştir. Makul olan, “bilim” yaşamında en fazla çalışma yaptığı şahsı en azından “bilimsel” yetersizlikle suçlamamaktı ve bunu da yaptılar…
Dokuz yıllık vazifem boyunca hiçbir soruşturma geçirmedim, ceza yemedim.
Peki nedir İsmail Şahin’e reva görülen bu muamelenin sebebi…
Bu süreçte “aşırı Milliyetçilik, örgütçü ve mililtan” olduğum için hakkımda pek çok dedikodu çıkmıştı…
Tabii ki Milliyetçiyim. Bu haslet bana Atatürk’ten ve ömrüm boyunca izinden gittiğim büyük adamdan geçmiştir. Türk milleti tabiatı itibarı ile Milliyetçi, milletçi olmuştur.
Kendinden olanı tutmuş, onun için her şeyini vermiştir. Bu topraklar üzerinde yaşayan herkesi sevmenin tezahürü olan Milliyetçiliğin “aşırısı” nasıl bir şeydir merak etmekteyim…
Örgütçülükten kasıt “örgütlü” hareket ise doğru, hepimiz örgütlü olmalıyız. Neticede her kurum bir örgüttür.
Eğer birilerine zarar vermek için bir “teşekkül” oluşturmak, bir takım faaliyetler içerisinde bulunmaksa onları tanıyorum: Son iki yıldır, hakkımda yürütülen değişik dedikodular ve “ihbarlar” etrafımızda takdire şayan bir “örgüt”lü çalışmanın yürütüldüğünü gösteriyor…
Örgütlülük şu ise…
Görevli olduğumuz birimde ilk “yasal” topluluğu kurmak, öğrencilerin sosyal faaliyetlerinde idarenin izni ile refakatçı olmak, bu çocuklarla birlikte bir ilki gerçekleştirerek atıl duruma gelmiş bir bilgisayar labaratuvarını modernize etmek ise…
Doğru örgütçülük yaptık…
Militanlık hususunda, kapıdaki ismimize iki gün tahammül edemeyenler ve sağda solda kargaların bile güleceği iddialarla bizi “bize” kötüleyenlerin ellerine su dökemeyeceğimiz aşikardır…
Tabii ki siyasi görüşlere sahibim, tıpkı benim hakkımdaki bu hukuksuz işlemi yürütenlerin olduğu gibi. Ama ömrüm boyunca ne kimsenin ne de bir şeyin militanı olmadım. Kimseye dinlemeden, okumadan düşman olmadım.
Bizler “her şeyde bir hayrın” olduğunu va’z eden bir inancın mensuplarıyız. Bu yüzden bu işlere isyan edici değiliz. Her şeyden evvel Türkiye bir hukuk devletidir. Bu işlemle ilgili hukuki süreç başlamıştır, bunun takipçisi olacağız…
Bu noktaya gelene kadar yaşadığımız pek çok olumsuzluk, bizi “hasım” belleyenlerin sevdiklerimiz tarafından kabul görmesi ve hatta sözleşmemizin feshine müteakiben dahi bu “kabul”ün devam etmesi tabii ki üzmüştür. Kimi zamanlar bunun “vefasızlık” olduğunu düşündüm; ümitsizliğe düştüğüm zamanlar oldu…
Lakin…
“Ben kadroya geçerken sen geçemedin, hakkını helal et” diyen arkadaşlar.
“İnşallah bizden önce yükselirsin” diye dua edenler…
Sanki bu işin müsebbibiymiş gibi, ne söyleyeceğini bilemediği için benden köşe-bucak kaçanlar.
Arkamızdan gözyaşı döken dostlar…
Günlerdir attıkları mesaj ve ettikleri telefonlarla, memleket sevgisini yerleştirdikleri küçücük yüreklerinde beni misafir eden gencecik çocuklar; öğrencilerim…
Ümitsizlik haletinden bizi sıyırıp geleceğe ümitle bakmamızı sağladı…
Bugün görüyorum ki, bu nesille gelecek Türkiye için daha aydınlık olacak.
Sadece bunu görmek için sıkıntı çekmeye, mücadele etmeye, kovulduğumuz için hamd etmeye değer…
http://www.etikhaber.com/index.php?list=true&author=ismailsahin@etikhaber.c om&option=com_content&task=view&id=52100&Itemid=32
Serdar Turgut
Ulusalcılık bir hastalıktır
serdar.turgut@aksam.com.tr
Ulusalcı tepki’ diye bir şeyi ben ilk kez AKP’lilerden duymuştum. O dönemde
‘ulusalcı tepki’ ne demektir bilmiyordum ama onlar bundan hayli çekiniyorlardı. Sonra çekindikleri oldu, ‘ulusalcı tepki’ başlarına bela oldu.
Ben ilk başlarda da bu ‘ulusalcı tepki’nin ne anlama geldiğini tam anlamamıştım. Aradan geçen onca zamandan ve olaydan sonra hâlâ daha tam anlamış durumda değilim.
Arslan Bulut
arslanbulut@yenicaggazetesi.co m.tr
70 milyonluk hastane yok!
Serdar Turgut, “Ulusalcılık bir hastalıktır” diyor. Bu tespitini destekleyecek dört veri de sunuyor:
“Atatürk’ü peygamber düzeyine ulaştırmak ve ona tapınma ihtiyacı duymak, dünyanın sonunun geldiğine kendini inandırarak çıldıran tarikattaki insanlar gibi Türkiye’nin sonunun geldiğine kendilerini inandırarak çıldırmak, hayatı aşırı dindarlara özgü bir fantastik tablo içinde algılamak ve geçmişte yaşamak.”
Turgut, yazısını “AKP’liler ve yandaşları da aşırı dindarlık dolayısıyla rasyonellikten çıkmış olduklarından mücadele aslında iki deli grup arasında sürüyor. Umarız iki taraf da tam delirmeden bir şekilde tedavi edilir” diye bitiriyor.
* * *
Turgut’un dört madde halinde yansıttığı tiplemelerin, toplumumuz içinde bulunmadığını söylemek mümkün değil. Fakat, Turgut’un unuttuğu bir gerçek var! Türkiye’de uzunca bir süredir rasyonel düşünce yoktur. Dolayısıyla, tıpkı geçmişte ve belki hâlâ kendisinin de inandığı gibi bizim insanlarımız mesela Marksizmi bile bir din gibi algılamış, Marks’ı bir peygamber, Lenin’i bir halife gibi yüceltmiştir. Kapital ise çok kimse için hâlâ kutsal kitaptır!
Biz bu konuya Attila İlhan ile konuşmuştuk. İlhan, “İnsanlarımız neden hiç düşünmüyor?” soruma “Şarklılar düşünmez. Adetimiz değil” diye cevap vermişti!
Dolayısıyla, genel bir hastalığı bir veya iki gruba yansıtarak işin içinden çıkmak mümkün değildir.
Üstelik Serdar Turgut da belki rasyonel düşünerek “çağdaş milliyetçi” bir gazete yapmak istemiş, fakat ani bir rahatsızlık geçirmiş; iyileştikten sonra bu girişimden vazgeçmişti!
* * *
Milliyetçiliğin bir hastalık olduğunu Einstein söylemiştir derler. Olabilir. Fakat bütün Yahudi düşünürler veya bilim adamları, Yahudi milliyetçisi veya ırkçısıdır.
Birkaç yıl önce Zaman gazetesinde Herkül Milas da “milliyetçilik hastalıktır” diye yazmıştı!
Bütün milletler milliyetçilikten aynı anda vazgeçecek olsa, dünya barışını kurmak mümkün olabilir miydi? Bu sorunun cevabını Namık Kemal, zamanında vermişti? Böyle bir ihtimal yoktur! Siz milliyetçilikten vazgeçerseniz, vazgeçmeyenlere yem olursunuz!
Bu konuda Kur’an’da “Bütün insanlığı tek bir millet olarak yaratsaydım, dünya fesada boğulurdu” anlamında bir ayet vardır. Bunu bir ayet değil, bilimsel bir önerme kabul ederek düşünelim! Ve bugün ulus devletleri ortadan kaldırmaya dönük küreselleştirme sürecini gözümüzün önüne getirelim. Kapitalist, Marksist, anarşist, hatta terörist zorlamalar ile bütün insanlığı tek bir millet yapmak mümkün müdür?
Mümkün olmadığını, Sovyetler Birliği laboratuvarı gösterdi! Demek ki, insanların yaradılışlarına, doğalarına aykırı hareket etmesi de toplumsal hastalıktır.
* * *
Toplumsal meselelere haddim olmayarak psikiyatri gözüyle bakmayı zaman zaman ben de denemişimdir. 10 yıl kadar önce kavramsal şizofreniye bağlı toplumsal şizofroniden söz etmiştim. Hatta, “Kendi millî ve dini kimliğini benimseyememiş insanlar, hem kendilerine, hem içinde bulundukları topluma zarar verir. Çünkü halkla çatışma içine düşmüşlerdir. Bu hastalıkların tedavisi şarttır. Hangi görüşe sahip bulunursanız bulunun, bu gerçekliği kabul etmek aklın ve bilimin gereğidir. O halde millî ve dinî kimliği birbirine aykırı unsurlarmış gibi ele almak, birbirinin alternatifi gibi takdim etmek, bu yüzden çağın şartlarına uyum sağlayamamak da aynı derecede hastalıktır ve tedavi edilmelidir. Türkiye’nin çözümü, sosyal psikolojide aranmalıdır” görüşümü de hâlâ koruyorum.
* * *
Bu tür hastalıklar, sadece bizim toplumumuza has değildir. Hatta karşılaştırma yapılırsa, Türkler, en iyi durumda olan milletlerden sayılabilir.
Fakat, Sovyetler Birliği’nin, Yugoslavya’nın parçalandığı, Afganistan ve Irak’ın işgal edildiği, “22 İslam ülkesinde harita değişecek” denildiği bir ortamda “rasyonel” olarak milliyetçiliğe sarılmaktan başka çare yoktur!
70 milyonluk, hatta 6 milyarlık bir hastane kuramazsınız!
Serdar Turgut "Türk Milliyetciligi hastaliktir" demiyor ki...Ulusalciligin bir hastalik oldugunu söyler...Arslan Bulut kelimelerle oynamaya biraksin..cirpindikca batiyor cünkü...
Serdar Turgut "Türk Milliyetciligi hastaliktir" demiyor ki...Ulusalciligin bir hastalik oldugunu söyler...Arslan Bulut kelimelerle oynamaya biraksin..cirpindikca batiyor cünkü...
Serdar Turgut da benim gibi düsünenleri tarikat müridi yapti gitti ya, anlamis degilim veselam!
deryatulga
13.04.08, 01:31
13 Nisan 2008
Ahmet HAKAN
ahmethakan@hurriyet.com.tr
Gönül Ana destanı
28 Şubat günlerindeydik...
Henüz "internet" gelişmediğinden...
Ali Kırca ustamızın, başka alanlardaki performansı hakkında bir fikir sahibi değildik...
Bildiğimiz şuydu:
Ustamız "memleketimizden harikulade yaratıklar" bulup, Siyaset Meydanı’na sürmekte çok mahirdi...
Mesela...
"Küçük Onur" diye gıcık ve bilmiş bir veledi keşfetmişti...
Yaşından büyük laflar eden bu küçük çocuğun hepimize parmak ısırtacağına o kadar inanmıştı ki, "Söyle bakalım Onur... Türkiye nasıl kurtulur?" diye soruyor, sonra da Onur’un verdiği basmakalıp cevaplara "filozofik açılımlar" muamelesi çekiyordu...
* * *
"Gönül Ana", işte bu bağlamda ortaya çıktı...
Mersin’in bir köyündendi galiba... Hiç okumamıştı... Ama dağlarda bin kitap okuyarak kendini yetiştirmişti... Kırsalda açan bir çiçekti...
"Ata bineceğim" demiş, buna karşılık "Sen kadınsın, binemezsin" yanıtını alınca da ilk feministlerin bilinçlenme aşamasına benzer bir aşama kaydetmişti.
Atatürkçü ve kelimeyi doğru bir şekilde telaffuz edemese de laikti...
Köylüydü, dağdan gelmişti ama kendisini yetiştirmiş, oyunun Aysun’un oyuna eşit olmasını sağlamayı başarmıştı.
Gerçi her Siyaset Meydanı’nda hiçbirimizin tahammül edemeyeceği türden şiirler okuyordu ama ne gam...
Hatemi ailesinin, Zekeriya Beyaz’ların, Yaşar Nuri Öztürk’lerin arasında bir güneş gibi parlıyordu "Gönül Ana"...
Sonra iki şey oldu...
BİR: Bir iletişim káhininin, "Öyle bir devir gelecek ki herkes 15 dakikalığına şöhret olacak" kehaneti gerçekleşti... Ve "Gönül Ana", 15 dakikayı da aşan bir şöhrete kavuştu.
İKİ: Kapitalist süreç işledi ve "Gönül Ana", bir margarin reklamında rol aldı... Tarhana kaynatan, baklava açan ve köyün delikanlılarıyla top sektiren "Gönül Ana"mız, sevimli bir marka kadın olarak "Evin Ana" oldu...
Nasıl ki...
Meşhur "Kumkapı cinayeti"nin sanığı da, cinayete kurban giden adamın karısı da, bu cinayet sayesinde şöhret olmuş, ancak işin sonu Bursa barlarında şarkıcılık ve bir dolu hayal kırıklığı olmuşsa...
Nasıl ki...
Bir zamanlar ekrana çıkarak "Kadınlar dövülmelidir" şeklinde bir görüş ileri sürüp şöhret olan o adam, fena halde unutulmaya mahkûm olmuşsa...
Sevgili "Gönül Ana"mız için de kader ağlarını örmüştü...
Önce fena halde demode oldu...
Çünkü "Bilge köylü kadın" modası geçmişti... Unutuldu, gitti...
Ardından da...
Hafif çapta bir skandalla "Gönül Ana"lıktan "Üvey Ana"lığa düşüverdi...
Skandal şuydu:
Bilge köylü kadınımız, hakikaten yaman çıkmış ve bir tarihi eser kaçakçılığı şebekesinin tam göbeğinde yer almıştı... Suçu şuydu:
Elindeki sahte dolarla Roma dönemine ait 4 bin küsur sikkeyi satın almaya kalkışmak...
Hatta "Yaman kadın" Gönül Ana, plan içinde plan yapıp şebekeyi bile dolandırmaya kalkmıştı...
Ve bize düşen bir kez daha hayal kırıklığıydı...
* * *
Tam da "Gönül Ana", pek "izzet ve ikbal" ile olmasa da, "Siyaset Meydanı"nı terk edip köyüne gitmiş ve bizim milli hafızamızda zor hatırlanır hale gelmişti ki...
Dün öğle saatlerinde Kanaltürk adlı kanalımızda, sloganlarından biri "Aranan kan: Tuncay Özkan" olan "ulusalcı / Atatürkçü / Amerikan karşıtı / Tayyip’ten nefret edici" bir grubun Tandoğan Mitingi’nde "Gönül Ana"ya rastlamayayım mı?
Anamız, tıpkı eski günlerde olduğu gibi kürsüye çıkıp esiyor gürlüyordu...
Türbanlı değil başörtülüydü... Aydın, sevimli, inanmış bir köylü kadındı...
Ve meydanlardakini coşturdukça coşturuyordu...
Böylece...
Amerikan karşıtı mitingde, en çok alkışı sahte Amerikan parasıyla yakalanmış Gönül Ana alıyordu...
Ne diyelim?
Allah ulusalcılarımıza biraz da milli hafıza bahşetsin... Amin...
"Aranan kan: Tuncay Özkan"
Bir kafiyede ben ekleyim bu slogana: Aranan kan: Tuncay Özkan. Hadi oradan :D
Yazar E-Posta: omerlutfimete@bugun.com.tr
Düşene vurmanın asgari ahlâkı...
Tarih boyunca 'Daima zayıfın yanında yer alan, mazlumu koruyan, muhtacın yardımına koşan, başkaları için fedakârlık yapan.....' millet olduğumuza ilişkin yaygın söylemi bilirsiniz. Yalnız hemen kaydedeyim; 'Türkün Türk'e propagandası' diye söze başlayıp millete ve tarihe kara çalanların izinden gittiğim yok. Bu yolun erbabı, 'Türkün Türk'e propagandası' derken en iyi ihtimalle yarı yarıya haklıdırlar.
Zira işin öbür yüzünden bakıldığında bilinçli veya bilinçsizce yaptıkları 'Türk geçinenlerin Türk'e karşı propagandaları' olarak kayda geçmekte, etki etmektedir. Bendenizinki, insafı elden bırakmamaya azmederek kendi kendimizi sorgulamaya dair örnekleme umudu güden arayışlardır. Ne dedik? 'Zayıfın yanında, mazlumu koruyucu, muhtaca yardımcı, başkaları için fedakârlık yapan millet...' Bu hasletler aslında -bazı aşırı mezhep ve akımları hariç- hemen bütün dinlerce yüceltilen güzelliklerdir.
Biz, millet olarak sanki her zaman bu hasletlerin her birinde birinciyiz gibi hissederiz, hissetmeye yönlendiriliriz. Çok mu kötü? Her millet, yetişen nesillerini bu güzelliklerin hakikatini yaşamaya ve yaşatmaya özendirmek için böyle toplu telkinleri gelenekleştirmiş bulunsa ne hoş! Bu noktada bir kayıt daha düşmem şart: 'Türk milleti' tamlamasını asla ırkçı bir çağrışım kastı güderek kullanıyor değilim. (Bu bahisle ilgili geniş hesaplaşmam; Milliyetsizlik-Milliyetçilik kitabımda...) Şimdi: Türk milletinin bu güzel özelliklerin her birinde yıldız gibi parladığı dönemlerin başka toplumlarınkinden çok daha fazla olduğuna inansam da, her zaman böyle yaşamadığımız, böyle hissetmediğimizi muhakkaktır.
Tamam, geçmişte pek çok yabancı gözlemci, Türk milletinin bu parlak hasletlere sahip bulunduğu yönünde tanıklık etmişlerdir! Bununla birlikte; tam tersi özelliklerimizin öne çıktığı, zayıfın değil güçlünün yanında yer aldığımız, mazluma bir darbe de bizim indirdiğimiz, muhtaçtan bir yama da bizim kopardığımız, başkaları için değil kendimiz için bile en küçük fedakârlığı yapmadığımız dönemler olmuştur. Yıkımları da böyle çözülme ve bozulma çığırlarından sonra yaşadık...
Bu günlerde de, çürük yanlarımızın can sıkıcı derecede yaygınlık kazandığı bir dönemden geçiyoruz. Ne kadar çok insanımız 'Düşene bir tekme de ben vurayım' diyor...
Çoğu açıktan da vurmuyor üstelik. Denebilir ki: 'Efendim, etme-bulma dünyası bu; bugün düşen de dünkü düşene tekme atmıştı.' Olabilir de insanı ve toplumu yücelten haslet, asıl böyle durumlarda dahi 'düşene vurma' bayağılığından kendisini sakındırabilmek değil mi?
Elbette savaşta düşene vurmayı anlayabilirim. Zira düşmanı yaralı bırakmak tehlikeyi göze almaktır. Fakat bugün düşene vuranlar, yaşanmakta olan savaşta cephe tutmuş bulunanlardır. Kendini bir cephenin tetikçisi olarak görenlerin vurmasına ne diyebilirim? Onlar görevlerini yapıyorlar. Yalnız onlar da asgari ahlâkla vicdanlarında bir açık kapı bırakmalılar: Düşene, düşürülene vurmayanlar onun her işini kutsadıkları için değil, hakiki Türklüğün ve aynı zamanda hakiki Müslümanlığın şanından bildikleri için savunuyor olabilirler.
http://www.bugun.com.tr/yazar.asp?yaziID=22381
Altemur Kilic
altemukilic@ttmail.com
Milliyetçilik ırkçılık!
Atatürkçülük, Atatürk’ün NUTUK’u, tavsiyeleri, herhalde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın mezun olduğu İmam Hatip Okulu’nun müfredatında yok - “rahle-i tedrisinde” okutulmamıştır... Bu çoktan belli idi ama son günlerde, Barroso’unun ziyareti vesilesiyle AB konunda söyledikleri bunlardan hiç nasip alamamış olduğunu bir defa daha gösterdi. Zaten bu, Erdoğan’ın AKP den Başbakan olmadan önce söyledikleri, bantlarda sabit ve hiç yalanlayamadığı konuşmalardan - “mâalumdan” maâlum!
Şimdi ne kadar takıyye yaparsa yapsın Atatürk’e ne kadar “rüşvet-i kelâmda” bulunursa bulunsun, her vesileyle “yeşil mintan” gibi yakasından yeninden seyirtiyor! Örnek çok.
Eğer TC’nin bugünkü Başbakanı Atatürk’ten ve düşüncelerinden biraz olsun nasibini alsaydı, O’nun çok açık-seçik tavsiyesine, “hiçbir bağımsız milletin” kalkınmak için yabancıların plan ve projeleriyle, kalkınamayacağına inanır ve kendisini ve memleketi AB’ye Avrupalılara ABD’ye teslim etmezdi. Zaten söz- de aydınlar da Atatürk’ün bu tavsiyesini dinlemiyorlar; “şimdilik” açıkça - lafı dolandırmadan ifade edemeseler de 1919’daki selefleri gibi “Mustafa Kemal yanlış: Biz AB mandası veya uydusu olmadan kalkınamayız, adam olmayız” derlerdi. Diyorlar! Barroso’nun ziyaretindeki acı sahneler- AB Komisyonu’nun başkanı yani “memuru” Barroso cenapları, Devlet Başkanı gibi karşılandı ve “milli egemenliliğin” kürsüsünden konuşturuldu, milletimizin “vekillerine” ders verdi!
Barroso açıkça “Adaysanız sizi yargılar” yani “ev ödevlerinizi yaptırırız” diyor ve Türkiye’nin adaletine, içişlerine karıştırılıyor! İlerde Erdoğan’dan ve AKP’den sadece bunlar ANB -ABD’ye bağımlıktan ve AKP’nin kapatılması davası dolayısıyla Cheney’e Barroso’ya şikâyet etmelerinden dolayı sorgulanmaları gerekecek!
Etnik milliyetçilik
Bizleri, Erdoğan ve cemaatinden ayıran bir fay hattı var... TCK’nin 301. maddesinin değiştirmesi için verilen öneride daha fazla ortaya çıktı. Bu değişikliklerde, mesela “TC Cumhuriyeti” yerine “TC Devleti” - “Türklük” yerine “Türk Milleti” ibarelerinin konmasında , “incelikten” - “dostlar alış verişte görsünler-yapmış olalım” düşüncesinden de öte ve asıl, bir “hınzırlık” var gibi. İnsan düşünüyor, acaba “Cumhuriyet” rejimi, laikliği kapsadığı için-buna karşılık, “TC Devleti” daha dar bir kavram olduğu için mi değiştirilmek isteniyor? Ve “dava açmak yetkisi, neden Cumhurbaşkanına verilmek isteniyor...” Eğer Gül’ün kendisi hakkında suç duyurusu yapılırsa, Cumhurbaşkanı, hem savcı hem de sanık mı olacak! Bu, hukukçuların değerlendirmeleri gereken bir konu!
Fakat “Türklük yerine ” Türk Milleti “ denmek istenmesine gelince, bu kişilerin niyeti, Erdoğan’ın ve diğerlerinin bu konularda daha önce söyledikleri - Erdoğan’ın ” alt kimlik -üst kimlik “ - sözleri ve ” Türkiye Türklerindir “ demenin yanlış olduğunu söylemesi hatırlanınca, - ” Türk Milleti “ sözünü ve ” Türk Milliyetçiliğini “ nasıl anladıkları anlaşıyor! Şeytan bu ” teferruatta. “
Erdoğan ve şürekâsı, bir takım sözde aydınlar ” Atatürk milliyetçiliğini “ ” etnik milliyetçilik “ addediyorlar. Yani , ” Türk ırkına “ dayanan milliyetçiliktir.
” Türk Milletinin “ nüvesi, kökeni ” Türk ırkıdır “... ” Türk milleti “ bu kökende bütünleşmiş, olmuştur... Yanlış olan, bu ” milliyetçiliği “, Kürt ” Etnik Milliyetçiliğiyle “ aynı kefeye koymak, kıyaslamaktır... ” Türk etnik Milliyetçiliği “, Kürtçülerin, Türkiye’yi bölmek için kullandıkları ” Kürt etnik milliyetçiğine “ karşı bizim savunmamız, silahımızdır. Yakın tarihte, Osmanlıyı bölen ” etnik milliyetçiliklere “ karşı ” ırkımızın “ yüceliğine dönerek ortaya çıkmıştır! ” Türklük “, alt kimlik değil ” asli “ kimliktir! ... ” Nefsi müdafaa “ Kurtuluş Savaşı bununla kazanıldı! .
Eğer ” Türk Irkını “ silerseniz, İstiklal Marşımızdan ” kahraman ırkım “ ... Harp okulu Marşı’ndan da ” Yıldırımlar yaratan bir ırkın ahfadıyız “ sözlerinin de çıkarılması gerekecek! Eğer bırakırsak bunun da eli kulağında!
” Türk milletini “habis ırkçılıktan”, Atatürk’ün dehası: kurtarmıştı! O, Türk ırkını hep yüceltti- kökenlerimizi araştırdı, ama “Ne mutlu Türküm diyene” dedi! Bu, inceliği ve Türkiye’yi - “İLERDE DAHİ” bölünmekten gene bu anlayışın kurtaracağını Sayın Erdoğan acaba anlar mı?
deryatulga
03.05.08, 18:20
Yargı: Hıristiyanlığa hakaret cezalandırılsın
Poyraz, Ergenekon operasyonunda tutuklanmıştı.
03/05/2008 (378 kişi okudu)
ANKA - ANKARA - Yargıtay 4. Ceza Dairesi, Hıristiyanlığa hakaretin bir yıla kadar hapisle cezalandırılması gerektiğine hükmetti.
Ergenekon operasyonunda tutuklanan yazar Ergun Poyraz hakkında 'Dünden Bugüne Hıristiyanlığın ve Yahudiliğin Analizi, Misyonerler Arasında 6 Ay' başlıklı kitabında adı geçen dinlere basın yoluyla hakaret ettiği iddiasıyla Ankara 2. Asliye Ceza Mahkemesi'nde dava açıldı. Mahkeme, yargılama sonucunda Poyraz'ın beraatına karar verdi.
Karar temyiz edilince dosya Yargıtay 4. Ceza Dairesi'ne gitti. Daire yaptığı inceleme sonucunda beraat kararının bozulmasına hükmetti. Yargıtay'ın gerekçeli kararında Poyraz'ın yazdığı kitapa Hıristiyanlığı alenen aşağıladığı belirtildi. Daire, Poyraz'ın kitabında yer alan şu ifadeleri kararına gerekçe yaptı: "Hıristiyanlar tecavüz ettikleri annenin bebeğini öldürüp, kıyma yapıp aynı anneye yediriyorlardı... Yalancı İsa... Hıristiyanların kutsal kitaplarının hangi sayfasını açarsanız açın karşınıza İsa'nın yalanı, yalanları çıkıyor... Vallahi Dallas bile Mukaddes Kitap'tan çok daha masundu... Hıristiyanların ve Yahudilerin kutsal kitaplarının hangi sayfasını açarsanız açın bir başka anlamsızlık, bir başka melanet fışkırıyor...
O kutsal kitap fahişeliği ve zinayı teşvik ediyor... Kutsal kitap denilen rezillik abidesi... Hıristiyanlığın sapık öğretileri ile yetişen papazlar... Hıristiyanlara göre İsa Allah'ın oğludur diyen katiller, hırsızlar, sapıklar, dolandırıcı ve her türlü melaneti taşıyanların ise gideceği yer tam yol cennet!.. Hiç böyle sapık, böyle iğrenç, bir inanç olur mu?.. İsa'nın tam bir iblis olduğuna karar vereceklerdi..."
Yerel mahkemenin, kitapta yer alan küçültücü değer yargılarının ve sanığın bu eyleminin Türk Ceza Kanunu'nun (TCK) bu suçlara ilişkin maddeleri gözetilmeden hüküm kurduğuna dikkat çekilen Yargıtay'ın gerekçeli kararında, beraat kararının bozulmasına oybirliğiyle hükmedildi.
Bozma kararının ardından Poyraz, TCK'nın 216. maddesinin 3. fıkrasında yer alan "Halkın bir kesiminin benimsediği dinî değerleri alenen aşağılayan kişi, fiilin kamu barışını bozmaya elverişli olması hâlinde, altı aydan bir yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır" suçunu işlediği iddiasıyla yeniden yargılanacak. Mahkeme kararında direnirse dosya Yargıtay Ceza Genel Kurulu gündemine gelecek.
''Türkiye'de milliyetçilik ve şiddet arttı''
AA
Uluslararası Af Örgütü, yeni yıllık raporunu yayımladı. Raporun Türkiye bölümü, 'Siyasi belirsizliğin ve ordunun müdahalelerinin yoğunlaştığı ortamda, milliyetçi duygular ve şiddet de artış gösterdi' sözleriyle başlıyor.
Raporda, ifade özgürlüğü kısıtlamalarına ve suçların cezasız kalmasına vurgu yapıldı.
Örgüt raporunda, Türk Ceza Kanunu'nun 301'inci maddesinden yargılananlarda artış olduğu savunuldu,
Raporta Hrant Dink cinayetiyle ilgili olarak, "Güvenlik güçlerinin sorumluluğu tam olarak araştırılmadı" denildi.
Malatya'daki Zirve Yayınevi cinayetine yer verilen raporda, "Türk Silahlı Kuvvetleri ile PKK arasındaki çatışmaların artması, insan hakları ihlallerine yol açtı" ifadesi de yer aldı.
Güvenlik güçlerinin orantısız güç kullanımı, Nijeryalı Festus Okey'in gözaltında ölmesi ve 1 Mayıs'ta sadece İstanbul'da 800 kişinin gözaltına alınması raporda vurgulanan diğer konular.
"Suçların cezasız kalması" başlığı altında da Mardin Kızıltepe'de Ahmet Kaymaz ve oğlu Uğur Kaymaz'ın öldürülmesi davasında yargılanan 4 polisin beraat etmesine ve Şemdinli davasının tahliyeyle sonuçlanmasına yer verildi.
Kaynak:www.gazetevatan.com
''Türkiye'de milliyetçilik ve şiddet arttı''
Uluslararası Af Örgütü, yeni yıllık raporunu yayımladı. Raporun Türkiye bölümü, 'Siyasi belirsizliğin ve ordunun müdahalelerinin yoğunlaştığı ortamda, milliyetçi duygular ve şiddet de artış gösterdi' sözleriyle başlıyor.
Kaynak:www.gazetevatan.com
Isbirligin,satilmisligin, hainligin had saffada oldugu bir dönemde, halkin buna manen tepki göstermesine sasirmamak gerekir. Dogrusu, olmasi gerekeni de zaten budur. Siyasiler ya bunu dikkate alir, yada kitlelerin gazabina ugrar..
deryatulga
08.06.08, 16:19
Harp Akademisi’nin özel konuğu ‘ulusalcı’ Rubin
AK Parti hakkında açılan kapatma davasını bir yıl önceden haber veren ABD’li Neocon Rubin, bir yıl sonra yine Genelkurmay’ın konuğu oldu. Türkiye karşıtı Rubin, darbe planları yapan ‘ulusalcılar’a destek vermişti
TÜRKİYE karşıtı söylemleriyle ve AK Parti’ye açılan kapatma davasında Türkiye’deki ‘ulusalcılar’ın akıl hocası olarak bilinen ABD’nin en sert Neoconlar’ından Michael Rubin, Harp Akademileri’nde düzenlenen ‘Ortadoğu; Belirsizlikler İçindeki Geleceği ve Güvenlik Sorunları’ konulu sempozyumun özel konuğu oldu.
Genelkurmay’a bağlı Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı Stratejik Araştırma ve Etüt Merkezi tarafından düzenlenen sempozyumun ikinci gününde bir konuşma yapan Rubin, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Yaşar Büyükanıt’ın, ‘Türkiye’ye kimse sıfat takmasın. ABD’ye Hıristiyan ABD diyorlar mı?’ cümlelerine atıfta bulundu. Rubin, Türkiye’nin bir demokrasi olduğunu belirterek, ‘Türkiye İslami demokrasi derseniz, bu demokrasiye zarar verir. Kimse böyle bir hata yapmamalı’ diye konuştu.
DAVAYI BİR YIL ÖNCE HABER VERDİ
Türkiye düşmanlığı bilinen Rubin, AK Parti hakkında açılan kapatma davasını da bir yıl önce haber vermişti. 2 Şubat 2007’de American Enterprise Enstitue’de yayımlanan bir makalesinde, davaya giden süreci yazan Rubin, Cumhurbaşkanlığı seçimlerini, Cumhuriyet mitinglerini yazmıştı. Rubin, ‘Başbakan Erdoğan Cumhurbaşkanı olmaması için uyarıldı. Eğer uyarılara kulak asmazlarsa bu kez tanklar sokaklara çıkmayacak ancak siyasi ve yargı süreci başlayacak’ demişti.
GÜÇ ODAKLARINA ŞİDDET ÖNERİSİ
‘İSLAMCI bir Cumhurbaşkanı mı olacak’ başlıklı yazısında Rubin, Cumhuriyet mitingleri ve Ergenekon bağlantılı şiddet eylemleri çıkmadan önce hükümeti erken seçime zorlamak için yapılması gerekenleri sıralamış, güç odaklarına sokak gösterileri ve şiddet olaylarının tırmandırılmasını önermişti. AK Parti’li birinin Cumhurbaşkanı olmasının mutlaka engellenmesi gerektiğini ileri süren Rubin, ‘Erdoğan’ın inadı krizi daha ciddi boyutlara getirirse AK Parti, Refah ve Fazilet Partisi gibi yasal bir sürecin içine sürüklenebilir’ diye yazmıştı.
Ergenekon’un sadık muhafızı
Rubin, Türkiye’de darbe ortamı oluşturarak, AK Parti iktidarından askeri darbe ile kurtulmayı planlarken deşifre olan ‘ulusalcılar’ın muhafızlığına da soyunmuştu. Rubin, 30 Nisan’da Middle East Forum’da yayınlanan bir makalesinde de Ulusalcılar’a arka çıkmıştı. ‘İslamofaşist’ kavramının mucidi de olan Rubin, AK Parti’ye yapılan saldırıların ‘Daha fazla demokrasinin kanıtı’ olduğunu savunmuştu. Tuncay Özkan, Can Ataklı, Nihat Genç, Reha Muhtar, Serdar Akinan gibi önde gelen Ulusalcılar’a övgüler dizen Rubin, bu isimlerin Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı eleştirdikleri için tehdit altında olduklarını öne sürmüştü. 27 Nisan’daki ‘geceyarısı bildirisi’ni de destekleyen Rubin, bunun bir darbe olmadığını iddia ederek, Başbakan Erdoğan ile Avusturyalı faşist lider Jörg Haider’i karşılaştırmıştı.
Bu yaz için kehanet
ABD’de Anayasa Mahkemesi’nin başörtüsü kararıyla ilgili ciddi yorumlar yapılmamışken ilk tepki yine Rubin’den geldi. Rubin önceki gün ‘Türkiye’nin Putin’i gitmeyi hakediyor’ başlıklı Wall Street Journal’da yayınlanan yazısında, bu yaz AK Paarti’nin kapatılacağını öne sürdü. Bu gelişmenin de ABD’de iyi karşılanması gerektiğini savunan Rubin, Başbakan Erdoğan ile Rusya Başbakanı Vladimir Putin’i bir tuttu.
08.06.2008
Ulusalcılığın ne olduğu hakkında bu Thread'de bir sürü yorum yapılmış. Bende bir milliyetçi-ulusalcı olarak konu ile ilgili olarak kısaca şahsi düşüncelerimi dile getirmek istiyorum.
ABD veya AB'deki güçlerin Türkiye'de kendi çıkarlarına uygun yeni bir sistem oluşturmak istediğini görüyorum. Buna karşı birebir mücadele etme taraftarıyım. Bundan dolayı Emperyalizmi karşı bütün gücüyle savaşan, karşında dik duran ama Batı'nın gelmiş olduğu medeni değerleri savunan çizgisidir benimki. Gerçek demokrat cumhuriyetçilerin düşünceside budur. Olmazsa olmaz olan bir şey var ise, oda demokrasinin Türkiye'de tam olarak işleyebilmesi için, herşeyden önce tam bağımsız olma zorunluluğudur. Tam bağımsızlık, milli konular baz alınarak Türkiye'nın hem iktisadi, hemde siyasi bağımsızlığıdır. Esas olanda budur.
Bunun dışında insanları sömüren aşırı özgürlükçü(Neo liberal) serbest piyasa ekonomisini tasvip etmeyerek, Türkiye'nin kalkınması için ilk saffada gerekli olan Milli-Ekonomi programının hayata geçirilmesinin zorunluluğunu düşünüyor ve savunuyorum.
Şimdilik benden bu kadar. ;)
lozan 2005
20.06.08, 15:01
sunu eklemeyi unutmussun:
Imza: Hadi Uluengin
bak imzaya bak
Avrupanin simarik cocugu.
hadu uluengin vay be
bu adam bir dönekdir
Helal olsun yani
ulusalcilik hakkinda yorum yapacak öylemi.
lozan 2005
20.06.08, 15:03
Serdar Turgut da benim gibi düsünenleri tarikat müridi yapti gitti ya, anlamis degilim veselam!
Sedet turgut Ikinci cumhuriyetcidir.
Saldirisi normal karsilarim.
Saldirmazsa sasarim.
deryatulga
20.06.08, 15:23
bak imzaya bak
Avrupanin simarik cocugu.
hadu uluengin vay be
bu adam bir dönekdir
Helal olsun yani
ulusalcilik hakkinda yorum yapacak öylemi.
Evet eskiden Onun Cocuguydu, simdi ise Bunun Cocugu oldu! Perincek bile itiraf etti ya, gercek döneklerin sadece kendi saflarindan ciktigini!
deryatulga
20.06.08, 15:28
Sedet turgut Ikinci cumhuriyetcidir.
Saldirisi normal karsilarim.
Saldirmazsa sasarim.
Serdar Turgut "Mülayim Postalyalayici"dir, Ikinci Cumhuriyetcilerle veya liberallerle de arasi seker renktir. Aksam'daki kösesi onlarla yaptigi polemiklerle
dolu. Yargitaya Bassavcisi'nin bile Google'un nimetlerini kesfettigi bir dünyada yasarken, böyle serbest atis talimi yapmak biraz gülünc oluyor!
Kendi hesabima ben de Ikinci Cumhuriyetci ve Liberal takimindan gicik kaparim da bu Ulusalci denen güruha prim vermeme sebep teskil etmez!
lozan 2005
20.06.08, 16:01
Evet eskiden Onun Cocuguydu, simdi ise Bunun Cocugu oldu! Perincek bile itiraf etti ya, gercek döneklerin sadece kendi saflarindan ciktigini!
Dönek Herkezden cikar.
deryatulga
20.06.08, 16:05
Dönek Herkezden cikar..
Valla ben Dogu Perincek'in yalancisiyim. Adam koskoca basyazi dösendi Aydinlik'ta o konuda. Ama her Ulusalci Aydinlik okumuyor tabii, "Türk Solu" gibi
degerli baska dergiler de var!
lozan 2005
20.06.08, 16:24
DOĞU PERİNÇEK
Aydınlık Başyazı (1 Haziran 2008)
http://www.doguperincek.gen.tr/perincek_başyazı.jpg
Seviyeli dönek
"Seviyeli dönek" kavramını Şahin Alpay'a borçluyum. Kendisini 16 Mayıs 2008 akşamı CNN Türk'te dinlerken bu kavramı keşfettim. Taha Akyol, "Eğrisi Doğrusu" programında sorgucu edasıyla Şahin Alpay'ı bayağılaşmaya ve devrimcilik dönemini ve eski arkadaşlarını suçlamaya zorluyor. Şahin Alpay rahatsız oluyor, dönekliğini ideolojik seviyede tutmaya çalışıyor. Oysa Cengiz Çandar, Oral Çalışlar, Halil Berktay, Hadi Uluengin, Gülay Göktürk, Engin Ardıç gibilere sormaya bile gerek yok. Her fırsatı sistemin efendilerine yaranmak için ne üstün gayretlerle değerlendiriyorlar. İşte bu noktada dönekler arasındaki fark usumuza vuruyor: yaranmak ölçütü.
Hiç unutmam, 1990 eşiğinde Halil Berktay ve Murat Belgeler Neoliberalizme yelken açtıkları zaman, Cemal Süreya 2000'e Doğru Yazı Kurulu'nda "Doğu niye üzülüyorsun, onlar zaten oraya aitlerdi. Yuvalarına dönmüş oldular. Orada zaten onları bekliyorlardı" demişti.
YUVAYA DÖNENLER
Şahin Alpay ile birlikte diğer seviyeli dönekleri hatırlayınız, Nuri Çolakoğlu, Ömer Madra, onlar burjuvaziden geliyorlardı; Robert College'larda veya yurtdışında sistemin seçkin çocukları olarak eğitilmişlerdi. Birkaç yıl yaramazlık yapıp ait oldukları yere döndükleri zaman, kendilerini kabul ettirmek diye bir sorunları yoktu. Herkes onları bir geziden, hoş bir maceradan dönmüş gibi karşılıyordu. Görevleri, işleri, maaşları, misyonları, hepsi hazırdı.
YUVASIZ KALANLAR
Seviyesiz dönekler, daha çok küçük burjuvazinin çocukları, memur çocukları. Küçük mülk sahiplerinden ve hatta daha alttaki sınıflardan geliyorlar. Onlar yuvaya dönmüyorlar; sistemin içinde bir yuvaları yok. Üstelik sistemin kenarındaki veya dışındaki yuvalarını da bozmuşlar, yuvasız kuşlar gibi kendilerine yeni bir yuva yapmaları gerekiyor. Kendilerini nasıl ispatlayacaklar? Seviyesiz döneklerin meselesi budur. Bunun için özel görevler yapmak, göze girmek ihtiyacı içinde kıvranırlar. Hâkim sınıflar içinde bir kökleri, bir yerleri yoktu. Oturabilecekleri tek yer vardı: Sistemin kucağı. Satabilecekleri tek sermayeleri vardı: Onurları ve kişilikleri. Bunlar dün düşman ilan ettikleri hâkim kuvvetlere kendilerini affettirme ruh hali içinde kendilerinden beklenenin çok ötesinde bir gayretkeşlik yarışına girdiler.
MUHALLEBİ ÇOCUKLARI VE MAHALLE ÇOCUKLARI
Seviyeli dönekler muhallebi çocuğudur; terbiyesi gereği dönekliği entelektüel düzeyde tutmaktadırlar. Seviyesiz dönekler ise mahalle çocuğudur. Dönek olunca mahalle çocuğunun bütün olumlu özelliklerini, arkadaş düşkünlüğünü, mertliğini terk eder. Mahalle baskısından, mahalle adap ve terbiyesinden özgürleşir. Artık rahatlıkla vatanını, milletini, arkadaşını, anasının ipini satabilecektir. Sistemin ancak zaptiye kuvvetleri içinde kadro bulabileceğinin farkındadır. Cellatlık ve tetikçilik bunlara yaptırılır. O nedenle kalleş, sinsi, ikiyüzlü ve yılışık olmak zorundadırlar. Maaşları, ihanetin, kahpeliğin ve sırnaşıklığın bedelidir. Hiç Şahin Alpay, Taha Akyol'a sırnaşır mı? Taha Akyol Yozgat'ta mahallede uzuneşek oynarken, o Ayvalık'ta, kapılarında azgın köpeklerin beklediği beyaz boyalı köşklere damat oluyordu. Seviyeli dönekler, beyaz köşklerde bir gurur, bir şeref sahibi olmuşlardır.Fırlamalıktan gelen veya alt tabakadan gelip de üst tabakanın arasında bulunma özlemiyle ruhunu satmış olanlardan boş yere seviyeli dönek asaleti beklemeyiniz. Geçende onlardan biri İngiliz Kraliçesi'nin yemeğine katıldığı için göklere erişmişti. Bir hatıra işportacısı için hem büyük fırsat, hem de bulunmaz gurur. Sağında falanca oturuyormuş, solunda ise filanca. Onlardan biri hatıra işportacısına "...cığım" diye hitap etmiş. Şahin Alpay'lara böyle yılışık yazılar yazdıramazsınız. Çünkü seviyeli döneklerin "...cığım"lara, "...ciğim"lere ihtiyaçları yoktur. Onlar yılışmazlar, onlara yılışılır. Seviyesiz dönekler ise yalnız sistemin sahiplerine değil devrimcilere de yılışmaya uğraşırlar. Şahin Alpay'a bunu da yaptıramazsınız. O, kralın soytarısı değil, mâbeyincisidir. Gülmesi bile ölçülüdür. Ağzı kulaklarına varmaz. Hiç olmazsa hakim sınıfların değerlerine sahiptir. Küçümsemeyin, sömürücü de olsa bir çarkı çeviren değerlerdir bunlar: Hümanizm bile o değerlerin içinden çıkmıştır.Seviyesiz döneklerde ne insan sevgisi, ne ana sevgisi, ne baba saygısı, ne çocuk sevgisi, ne arkadaş muhabbeti vardır. Ne vefa, ne sadakat! Sevgiye ve saygıya ilişkin bütün değerlerini terk ettikleri yuvalarında bırakmışlardır. Onlar için tek ihtiyaç, işte örneğin İshak Alaton'un onlara "...cığım", "...ciğim" diye hitap etmesidir. Efendilerinin merhamet ve şefkati biricik sermayeleridir. Bu nedenle seviyesiz döneklerin en çok geliştirdikleri organları dilleridir. Dillerini efendileri için kullanacaklardır. Bu macerada çizme yalayacaklardır; tükürdüklerini yalayacaklardır.
ŞANSIN ŞANSSIZLIĞA DÖNMESİ
Dönekler arasında Halil Berktay'ı nereye oturtacaksınız?
Açık söyleyeyim, ben ondan seviyeli bir dönek olmasını beklerdim. Daha doğrusu onun dönek olmasını yıllarca kabul edemedim. Erdoğan Ağabey nedeniyle. Erdoğan Berktay, bizden önceki kuşağın bilimsel sosyalistlerindendi. Dürüsttü, karakterliydi, birikimli bir aydındı, onurluydu. Tecrübelerim bana, ana ve babanın önemini öğretmiştir. İnsan, önce ana-baba ocağında yetişiyor. Kendimi bu açıdan çok talihli bulurum. Halil Berktay da şanslıydı, Erdoğan Ağabey'in oğlu; Alparslan ve İlhan Berktay ağabeylerin yeğeniydi. Hepsi pırıl pırıl, birikimli, devrimci aydınlardı. İşte Halil Berktay'ın bu şansı, şanssızlığı oldu. Dönünce şans da dönüyor. Şöyle: Halil, komünist tevkifatlarından geçmiş bir aileden geliyordu. Şahin Alpay'dan farkı budur. O zaman komünizm düşmanlığı içinde şekillenmiş hâkim güçlere kendisini ispatlayabilmek için diğer döneklere göre, çok daha ağır ve özel gayretlere girmesi gerektiğini hesapladı. Oysa o da Şahin Alpay gibi Robert College mezunuydu; dahası ABD'de Yale Üniversitesi'nde okumuştu; seviyeli bir dönek olabilmek için bayağı birikimi vardı. Seviyeli dönek olamadı; daha ürkütücü olanı, entelektüel olarak da yıkıma uğradı. İki kitabı vardı; iyi kitaplardır. İyi olmalarının esas kaynağı, bilimsel teoriydi. Tarihsel Materyalizm idi. Halil Berktay artık o kitaplardan utanıyor; kitaplarını nereye saklayacağını bilemiyor, iyi olan her şeyden, olumlu geçmişinden yüzü kızarıyor.Bilim adamı, dönünce, Tarihsel Materyalizmden dönmüş oluyor. Temel çöküyor. Düşününüz kırkınızı aşmışsınız, o güne kadar yaptığınız bütün bilimsel temeli kendi elinizle yıkıyorsunuz. Yani sehpaya çıkmış bir idam mahkûmu gibi sandalyenizi kendi ayağınızla tekmeliyorsunuz.Dönek, ipte fırıl fırıl dönerken, sona eren bilimsel hayatıdır. Döneklik, bilim adamı için bir intihar olmaktadır. Çünkü herkesin bildiği gibi, teorisiz bilim olmuyor. Kırkından sonra devşirilen, hakim sınıflar artığı teorik döküntülerle bilim yapamıyor. Yapmaya kalkanlar, "Türkler, Kurtuluş Savaşı'nda Anadolu'yu yeniden işgal ettiler" diye teori kesiyorlar. Halil Berktay'ın bu bilimsel zavallılığına Yale Üniversitesi bir yana, Atina ve Erivan üniversitelerinde bile gülünmektedir.
SİNDİRİMLİ VE YARILAN DÖNEKLER
Dönekleri ruhsal sindirim yeteneklerine göre sınıflandırmak da mümkündür.
Yapılan gözlemlere göre, döneklik bazılarına kolay geliyor. Çünkü onur dediğimiz, vicdan dediğimiz kişilik unsurları gelişmemiş. Bu gibiler bütün hafiflikleriyle devrim cephesinden ihanet konumuna hop diye zıplayıp geçebiliyorlar. Yüzlerine iyi bakınız, bütün değerleri yitirdikten sonra hâlâ yılışık yılışık gülebilmeleri, vicdanlarının eskiden de yüklü olmamasından ileri gelir.Diğer bazı dönekler ise ruhsal yarılma yaşıyorlar. Bir ayağı iskelede, bir ayağı denize açılan sandalda kalmış gibi ruhları ortadan yarılıyor. Aslında her döneğin vicdan ağırlığına göre böyle bir dönemi oluyor. Ben, o döneme "kuluçka dönemi" adını vermiştim. Bir tek İshak Alaton'un "cığım" dediği, İngiliz Kraliçesi'nin yemeğinde ağzı kulaklarına ulaşan dönekte böyle bir kuluçka dönemi olmadı. Onun müstesna olan tek özelliği budur. Böyleleri hep vurdumduymazdır. Bilmiyoruz ama solucanların yürek acısı duymadıkları varsayılır.Sindirimli dönekler, her tür düşkünlüğü gülerek ve rahat karşılarlar. Onursuzluğa uyumlu olmaları, ayırıcı özellikleridir.Yarılma yaşayanlar ise, kafayı üşütüyorlar. Yarılma, döneğin kişiliğinde şiddetli bir iç bunalım yaratıyor. Bir yarısı sisteme yaranmak için sadakatsizliği, vefasızlığı, ihaneti bir meslek haline getirmiştir. Öbür yarısı, aynaya bakınca ona "hain, şerefsiz, alçak" diye bağırır. Böyleleri dönekliği dizginleyen frenleri patlatmak için daha çok gaza basıyorlar. Döneklikte tutarlılaşmak için, vicdan kırıntılarına karşı daha acımasız oluyorlar. Ailesine, anasına, babasına, eşine, eski arkadaşlarına dizginsiz ihanetle ruhsal yarılmadan kurtulmak istiyorlar. Bütün insani değerlerini ayaklarının altına alıp üzerinde tepiniyor, tepiniyor ve çiğnediği vicdanını kitaptır diye bir kez de kamuoyunun ayaklarının altına atıyorlar. Çünkü kendi çiğnemesi yetmiyor, ayrıca bütün topluma çiğnettirmesi gerekiyor. Toplum da kendileri gibi hainleşse rahatlayacaklar.
DEVŞİRMELERDEN OLUŞAN "İNTELİJANSİYA"
Türkiye'de Şahin Alpay gibi seviyeli döneklerin sayısı azdır. Çünkü ülkemizde 1960'larda gelişmiş, gelenek yaratmış, süzülmüş bir burjuvazi çok dar bir kesimle sınırlıydı. Burjuvazi, daha çok hacıağa takımından geliyordu. Sistem mafyalaşınca bu kez sistemin tepesinde bulunanlar da mafyalaştı. Yaygın olarak hacıağa-mafya karışımı bir burjuvazi oldu. Burjuvazi bu yüzden kendi entelini üretemedi. Hâkim sınıflar entelektüel kadrolarını kendileri yetiştiremediler. İdeolojik hegemonyalarını soldan devşirmeye başladılar. Bu, savaşta esir alınanların cariyeleştirilmesi ve köleleştirilmesi gibi bir olaydır. Burada içi boşalmış, sisteme kölece bağlı, zaptiye ruhlu psikolojik savaş elemanları ile sistemin ideolojik hegemonyasını daha özerk konumlarda inşa eden seviyeli dönekler arasındaki fark belirdi. Dönekleri incelerken, ideolojik hegemonyanın memurları ile psikolojik savaş elemanları arasındaki ayrım bazen iç içe geçer. Murat Belge'nin sistemin ideolojik hegemonya görevlerinden zaman zaman psikolojik savaş alanına fırlaması doğrusu beni şaşırttı.
Türkiye'de mafyalaşan hâkim sınıflar, zaptiye ruhlu yılışık döneğe daha çok maaş veriyorlar. Çünkü sistem oturmuş değil ve çarkı çeviremiyor. Hâkimiyetini ideolojik hegemonyadan çok açık yalanlarla, kısa vadeli aldatmacalarla, kurnazlıklarla sürdürmeye bakıyor. Tarikatlara muhtaç olması da buradan geliyor. Peki, Şahin Alpay'ın dönekliğe Milliyet gazetesiyle başlayıp en sonunda Fethullah Hoca'nın gazetesine kapılanmasına ne demeli? Yoksa döneğin seviyelisi olmuyor mu?
ÖNEMLİ NOT
Canım Arkadaşım Hasan Yalçın'ın "Dönekler" kitabı hiç unutulur mu? O kitap, 20. yüzyıl Türk edebiyatının şaheserleri arasındaki yerini almıştır. Değerli yazarımız Hasan Pulur, "Dönekler" kitabı için "Başucu kitabım" demişti. Hepimizin "başucu kitabı". Hâlâ okumayanlara, hele bugün o eşsiz tadı, olağanüstü mutluluğu öneririm.
Yanilmiyorsam en son yazdigi dönek yazisi bu idi
lozan 2005
20.06.08, 16:57
Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Düşmanlığı Meşrulaştırılıyor!
20.06.2008
http://www.ulkem.k12.tr/pic_show.asp?picid=9&type=1
Türkiye Gençlik Birliği İstanbul Şubesi bir basın toplantısı düzenleyerek
son günlerde yaşanan bazı gelişmeleri değerlendirmiştir.
Ulusalcılığın terör kapsamına alınmasının ardından yatan gerçek;
Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Düşmanlığı Meşrulaştırılıyor!
Ülkesinin geleceğine yön verme kararlılığıyla, Atatürk'ün devrimlerini rehber edinen Türk Gençliği olarak siyaset sahnesinden bir kavramın silinmeye başladığını tespit ediyoruz. AKP'ye açılan kapatma davası ile birlikte "ikiyüzlülük" kavramı silikleşmeye başlamıştır. İkiyüzlülük silikleşirken ardından gerçekleri açığa çıkarmaktadır.
Biri dün olmak üzere son haftalarda iyice ayyuka çıkan bazı gerçekleri iç yüzüyle milletimizin bilgisine sunuyoruz.
1- Türbanlı kızın itirafı : Atatürk'ü Sevmiyorum
Türkiye, Fatih Altaylı'nın sunmuş olduğu Teke Tek programında Nuray Canan Bezirgan'ın ağzından çıkan "Atatürk'ü sevmiyorum" sözlerini tartışıyor.
Nuray Canan Bezirgan ve Kevser Çakır isimli şahıslar canlı yayınlanan programda fikirlerini özgürce söylemiş ve Atatürk'ü değil, Humeyni'yi sevdiklerini de açıkça dile getirmişlerdir. Ayrıca Türkiye'nin Kurtuluş Savaşı tarihi konusundaki bilgisizlikleri de hayret vericidir.
Bezirgan ve Çakır'ın ağzından Atatürk'ü ve Kurtuluş Savaşı tarihimizi öğrenelim; "Maraş'ta Fransız askerleri Nene Hatun'un başörtüsüne uzandı. Sütçü İmam ilk ateşi açtı, böylelikle Kurtuluş Savaşı başladı. O dönemin sosyolojik yapısını incelerseniz, cephedeki insanlar hep Müslüman... Atatürk olmasaydı, İngilizler olsaydı, haklarım daha geniş olacaktı."
Atatürk'ün padişahtan yetki aldığını iddia eden bu kişiler, bize öğretilenler böyle diyerek bir gerçeği ortaya çıkarmışlardır. Türkiye'de ilköğretimden, üniversiteye kadar hiçbir tarih kitabında bu fikirlere rastlayamazsınız. Bu kişiler nereden eğitim almaktadırlar? Milli Eğitim Bakanlığı'nın ve YÖK Başkanlığı'nın konuyla bağlantısı nedir? Bu durumun üzerine gidilmeli ve derhal açığa çıkartılmalıdır.
2- Taraf Gazetesinde Rasim Özkan Kütahyalı: Tam bağımsızlık tam barbarlıktır
Açığa çıkan ikinci gerçek ise Deniz Gezmişlerin önderlik ettiği 68 gençlik hareketinin ulusalcı olup, olmadığından yola çıkarılarak varılan bağımsızlık ve Atatürk düşmanlığıdır. Bunun en somut örneği 07 Haziran 2008 günü Rasim Özkan Kütahyalı'nın Taraf Gazetesi'nde "Tam bağımsızlık tam barbarlıktır" başlıklı yazısı.
13 Haziran Cuma (Dün) günü İstanbul Üniversitesi'nde gerçekleşen ve Cumhuriyet Gazetesi'nin eski, Radikal Gazetesi yeni yazarı Oral Çalışlar'ın başkanlık ettiği "Yeniden 68" konulu forumda o dönemin tanıkları biraraya gelmiş ve öğrencilere "Deniz Gezmiş'in ve 68 gençlik hareketinin Kemalist olmadığı, ulusalcı olmadığı" anlatılmaya çalışılmıştır.
İstanbul Üniversitesi Rektörü Mesut Parlak'a karşı pankartların açıldığı forumda 40 yıl önce amfilerde "tam bağımsız Türkiye" diye bağıranları bugün "aslında biz ulusalcı olmadık, hiç Atatürk'ü savunmadık, bağımsızlık barbarlıktır" yakarışlarının elbet ki siyasi bir değeri yoktur. Bilgi düzeyleri Canan Bezirgan'la aynıdır. Psikolojik bunalımları da cabası.
Üniversite işgallerinin tanıklarının ardından söz sırası öğrencilere geldiğinde İ.Ü. öğrencisi TGB üyesi arkadaşlarımız söz isteyerek Deniz Gezmişlerin kaleme aldığı "Milli Cephe" bildirisini okumak istemişlerdir. Demokrasi ve özgürlük naraları atan Oral Çalışlar inatla Atatürkçü gençlere söz vermemiş ve onun yerine öğrenci bile olmayan kişiler konuşturulmuştur. 68 hareketinin varoluş nedeni "tam bağımsız Türkiye" fikrini savunamayan bu kişilerin, Denizlerin okuduğu sıralarda konuşturulmasını kınıyoruz. Üniversitenin bahçesinde sorduğu soru üzerine gazetecinin elinden mikrofunu almaya çalışan Oral Çalışlar'ın tahammülsüzlüğü de basının görevlerini yapmasına engellemeye dönüktür.
Elbet ki tüm bu tartışmalar ideolojiktir. Mesele Atatürk'ün ve devrimlerinin halkçı, milliyetçi, cumhuriyetçi, laik, devletçilik ve devrimci oluşudur. Hesaplaşma bu düzlemdedir.
Bizim tespit ettiğimiz ve kamuoyu ile paylaştığımız bu gerçeklerin yanında daha anlamlı ve tüm hesapları değiştiren bir gerçek var ki o da; AKP'nin karşı karşıya bulunduğu kapatılma davasıdır.
Hazırlanan iddianame Tayip Erdoğan'ın BOP içinde görev üstlendiği gerçeğini; kendi görüntüleri ve sesiyle yaptığı itiraflara dayandırıyor. Yani AKP için hiçbir çıkış yok. Başsavcılık sadece Büyük Ortadoğu Projesi'nin değil, Medeniyetler İttifakı'nın da bir başka siyasi hegemonya projesi olduğunu belirliyor.
Şimdi Anayasa Mahkemesi şuna karar verecektir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin Başbakanı emperyalist bir devletin çıkarlarını esas alan bir projede görev üstlenebilir mi? Yabancı bir devletten görev alabilir mi?
Biz Atatürk'ün Cumhuriyet'i emanet ettiği Türk Gençliği olarak diyoruz ki; Cumhuriyet değil, AKP yıkılacak!
Fakat Nuray Canan Bezirganların, Rasim Özkan Kütahyalıların, Oral Çalışlarların bu pervasızlıkları aynı zaman da Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu tehlikenin durumunu gözler önüne seriyor.
Ulusalcılığı terör kapsamına alarak tarikatçı, liberal ve emperyalist zihniyetin fikirlerini meşrulaştran AKP'yi uyarıyoruz.
Atatürk Gençliği olarak, Atatürk Devrimiyle hesaplaşan, Türkiye'ye ve milletimize karşı, yabancı devletlerin yanında yer alan her gücün karşısındayız. Gittiğiniz her yerde, girdiğiniz her delikte karşınızda olacağız! Yemin ediyoruz!
Atatürk Gençliği Görev Başında!
Önder Öztürk
İstanul Şube Başkanı
TÜRKİYE GENÇLİK BİRLİĞİ
www.tgb.org.tr (http://www.tgb.org.tr/)
Muhabir
© Copyright Solbirlik.org
deryatulga
20.06.08, 17:25
[/FONT]
Dogru aslinda her gün fikir degistiren, her saat bir ideolojiyi isportaya döken Perincek'in son yazdigi yaziya bakmak lazim. Ama bu yazida da adlarini saydigi
dönekler alayi, hep kendi yetistirmeleri. Perincek ihanetin bu derecesini burjuva milliyetcisinin yapamayacagini itiraf erkekligini göstermistir. Eh kendileri de Mustafa Kemal'den nefret eden biriyken simdi Kemalist-Basi kesildigine göre,
dönekligin sadece bir tarafa olmayacagini kabul etmesi lazim. Soy sop Ermeni Soykirimina arka cikan, Ittihatcilara etmedigi küfrü birakmayan adam simdi inkarcilarin patronu kesildi ya, al da rafa koy!
deryatulga
20.06.08, 17:31
Atatürk ve Kurtuluş Savaşı Düşmanlığı Meşrulaştırılıyor!
Atatürk Gençliği Görev Başında!
Önder Öztürk
İstanul Şube Başkanı
TÜRKİYE GENÇLİK BİRLİĞİ
Size bu millet bütün torpil ve baskilara ragmen 0,37% oy veriyorsa postal yalamaniz ve darbe kotarmaniz kadar normal bir sey olamaz. Ama agababanizin
Istiklal Harbi kahramanlarina küfür yagdirdigi zamani, "Fasist ordu Kibris'tan defol!" diye kicini yirttigi zamanlari, sirtini dayadigi darbeci amcalari unuttuysa biz unutmadik. Ayrica bu Forumda Perincek'le ilgili threadler var. Ilgili yazilar oraya!
lozan 2005
20.06.08, 17:56
Reklama gerek yok. Burasi tartisma platformu
tesekürler
burada ben rekram yapmadim
Birileri perincek hakkinda atip tutuyor
bende bende anlayana cevap veriyorum.
bugün Atatürkcü oldu diyenler cevap olarak gönderdim
Perincek´in sirasi ile yazmis oldugu Kemelizim Arasdirma kitaplarini yapisdirdim.
lozan 2005
20.06.08, 17:58
Soy sop Ermeni Soykirimina arka cikan, Ittihatcilara etmedigi küfrü birakmayan adam simdi inkarcilarin patronu kesildi ya, al da rafa koy
Sözde ermeni soykirimi Uluslar arasi bir yalandir.
bunu bile kabil edemiyorsun.
lozan 2005
20.06.08, 18:00
Size bu millet bütün torpil ve baskilara ragmen 0,37% oy veriyorsa postal yalamaniz ve darbe kotarmaniz kadar normal bir sey olamaz. Ama agababanizin
Istiklal Harbi kahramanlarina küfür yagdirdigi zamani, "Fasist ordu Kibris'tan defol!" diye kicini yirttigi zamanlari, sirtini dayadigi darbeci amcalari unuttuysa biz unutmadik. Ayrica bu Forumda Perincek'le ilgili threadler var. Ilgili yazilar oraya!
Almanyada hitlerde cok oy alarak ikdidar oldu
.Lakin kendileri kendi sonlarini hazirladilar.
kipris konusunda o kadar atip tutmalara karsin 3 defa mahkemede aklanmisdir.
kiprisdaki fasit orduyu bilenler bilir.
Mandacilara bir sey diyemem.
Hala darbe ile yatip kalkmaniza her seyin acik örnegidir.
Türkiyede darbeler devri bitmisdir ,umarim uyanirsiniz.
deryatulga
20.06.08, 19:45
Burada ben perincek yazma heveslidi degilim
Perincegi kendin yazdin
Bende cevap verdim
------------------------
Eh kendileri de Mustafa Kemal'den nefret eden biriyken simdi Kemalist-Basi kesildigine göre,
bu yazinda hic bir gercekle iliskisi yokdur sadece camur atmak icin uydurulmusdur
Kemelizimle ilgili 6 tane kitap yazmisdir
ben buraya göre bilmen icin yapisdirdim .
lakin aninda kaldirildi.
45 yildir tanidigimiz adami bize mi ögreteceksin? Ha bak onunla ben ayni ilkokuldan mezunuz, ortak yönlerimiz de var. Perincek'te yüz göz mahkeme duvari olmasa "Eskiden su sebepten yanilmistim!" der ve isin icinden cikar. Onu da neden diyemiyor biliyor musun? Cünkü hala batmis bir ideolojinin her bilimsel sorunun anahtari oldugunu sandigindan. Marksist-Leninist, yani Stalinist biri ne Atatürkü sevebilir, ne de Atatürkcü olabilir. Ayni sevgili dostu Yalcin Kücük gibi!
Kemalizm hakkinda 6 degil 66 kitap yazsa ne olacak? simdi ben Perincek hakkinda bir kitap yazarsam Perincekci mi olacagim?
deryatulga
20.06.08, 19:54
Soy sop Ermeni Soykirimina arka cikan, Ittihatcilara etmedigi küfrü birakmayan adam simdi inkarcilarin patronu kesildi ya, al da rafa koy
Sözde ermeni soykirimi Uluslar arasi bir yalandir.
bunu bile kabil edemiyorsun.
Neler de biliyorsun yahu, bizi biraz aydinlatsana! Kim, neden, nerede, hangi amacla yalan söylemis mesela? Ayni soruyu Isvicre'de hakim kendisine sorunca
ne cevap verdi üstadin, söyle, biz de onu her yerde tekrarlayalim. Bilirkisi tanik olarak getirdigi adam bile "karsilikli soykirimi yapildi!" lagalugasina sapmisken, ne yalani, ne iftirasi! Ermeni Sorunu Papagan ciftliginden firar edenlerin üstesinden gelecegi bir olay degil, üzme tatli canini!
deryatulga
20.06.08, 19:59
Kemalizm hakkinda 6 degil 66 kitap yazsa ne olacak? simdi ben Perincek hakkinda bir kitap yazarsam Perincekci mi olacagim?
helal olsun simdi sana.
Sag ol, 0,37% oy alip da dünyaya nizam veren adama hayran olmak gerekir aslinda. Isvicre'de de palavra atiyordu ya "Ben tarihciyim!" diye, böyle adamlarin bürolarinda kagit sepeti bulunmaz, ne yazarlarsa baskiya verirler cünkü!
deryatulga
21.06.08, 04:39
21 Haziran 2008, Cumartesi
Amasya genelgesi
21 - 22 Haziran günleri Amasya Genelgesi’nin açıklandığı tarihtir.
Aradan 89 yıl geçti...
Mustafa Kemal’in; 21 - 22 Haziran 1919 gecesi emir subayı Cevat Abbas Bey’e Saraydüzü kışlasında yazdırdığı bu genelgenin ilk üç maddesi şöyledir:
1. Vatanın bütünlüğü ve milletin istiklali tehlikededir.
2. İstanbul Hükümeti, üzerindeki sorumluluğun gereklerini yerine getirmemektedir.
3. Milletin istiklalini yine milletin kendi azim ve kararı kurtaracaktır.
Görüldüğü gibi... 89 yıl öncesiyle bugün arasında fazlaca fark yoktur...
Sadece bugün görevde olanın adı İstanbul değil, Ankara hükümetidir...
Ulusalcı güçlerle işbirlikçi Vahdettin’e bağlı güçler arasındaki mücadele o gün bugün sürüyor...
Arkadaslar
Son zamanlarda düsünür oldum. Ülkücülük nedir?
Ay-Yıldız'ım sana Ülkücülüğün tarifini yapardım ama merhum Başbuğ Alparslan Türkeş beyin "9 Işık" kitabındaki "Ülkücülük" maddesinden alıntılar alarak sana okumayı tavsiye ediyorum. Bu alıntılarla ilgili soruların varsa bana, cevaplandırmaya çalışırım.
Buyur:
Ülkücülüğümüz nedir? Ülkücülüğümüz; Türk milletini en kısa yoldan en kısa zamanda modern uygarlığın en üst seviyesine çıkarmak; mutlu, müreffeh hale getirmek; bağımsız, özgür, kendi haklarına sahip bir hayata kavuşturmaktır.
Kişilere hürriyet, milletlere istlklâl başta gelen prensiplerimizdendir. İnsanlar hür ve eşit haklara sahip olarak doğarlar. Kabiliyet ve görevlerinin dışında insanlar haklarına tam olarak sahip kılınmalıdırlar.
Toplum içerisinde insanlar kişisel liyakat ve kabiliyetlerine göre görevlendirilmeli ve bir sıraya konulmalıdır. Bütün bunlarla beraber ayrımsız olarak herkese bir imkân eşitliği sağlanmalıdır. İmkân eşitliği derken mücerret anlamda bir eşitlik anlaşılmamalıdır.
Bu ülkücülüğümüzün içine bu günkü sınırlarımızın dışında bulunan Turklere ait herhangi bir şey girer mi?
Türk adı taşıyan herkes bizim sevgi ve ilgimizin çevresi içindedir. Bundan vazgeçemeyiz. Bu her milletin tabiî hakkı olduğu gibi Türk milletinin de tabiî hakkıdır.
...
Fakat biz ülkücülüğümüzde dâima gerçekçi olmayı ve girişilecek faaliyetlerde Türkiye'yi hiçbir zaman tehlikelere, risklere, maceralara sürüklemeyecek bir yol üzerinde bulunmayı esas kabul ederiz. Ülkücülüğümüz bir macera fikri değildir. Ülkücülüğümüz, Türk milletinin en kısa yoldan, en kısa zamanda modern uygarlığın en üst kamedesine yükseltilmesi, müreffeh, mutlu bir hayata erdirilmesi, kendi gücüyle ayakta durabilecek bir hale getirilmesi ve her çeşit korkudan, baskıdan uzak olarak, hür, müstakil yaşaması ülküsüdür. Bu ülkü aynı zamanda Türk olan herkese karşı ilgi ve sevgi göstermeyi, onların mutluluğunu dilemeyi ve onların mutluluğunu, Türkiye'yi risklere, tehlikelere maruz bırakmadan, bırakmaksızın, bırakmamak şartıyla sağlamaya çalışmayı içine alan bir ülkücülüktür.
Alparslan Türkeş/ 9 Işık (Ülkücülük bölümü)
yozgatli66
01.07.08, 10:58
bak ne güzel söyledin .. iste ayrilan nokta burda ...milliyetciik ile fosaluk ayriliyor ama bunu anlamayan cokkkk
evet kardes cok güzel söyledin!
wie recht du hast ülkücülük beduetet idealist!
aber auf türkischer seite bedeutet Ülkü ziel oÄ!
halt zielverfolger oder so etwas:lach::lach::lach:
deryatulga
28.07.08, 19:26
Semih İdiz
sidiz@milliyet.com.tr
Neoconlarla ulusalcıların garip flörtü
Frank Gaffney, Daniel Pipes ve Michael Rubin, Washington’daki Neoconların en keskin “kalemşorları” sayılırlar. Şiddetli derecede İsrail yanlısı olmaları ise üçünün ortak özelliği.Bu ekibin son aylarda, Türkiye’de kendilerine “ulusalcı” diyen gruplarla aynı noktalardan hareket ederek, ABD’deki AKP aleyhtarı kampanyanın öncülüğünü yaptıkları görülüyor. Kendilerini tanımak açısından hatırlatmada bulunalım.
Özellikle Washington Times’taki yazılarından tanıdığımız Frank Gaffney, AKP için “İslamofaşist” tanımını icat eden isimdir. Yazıları Amerikan sağında etkindir. Ankara’daki bir Amerikalı diplomat, kendisini “Emin Çölaşan’ımız” diye tanımlıyor.
‘AKP İslamlaştırıyor’
Amerika’daki İsrail yanlısı sağın en önemli kanaat önderlerinden Daniel Pipes ise, AKP’nin Türkiye’yi kademeli olarak İslamlaştırdığına ve dolayısıyla İsrail’den uzaklaştırdığına dair çok sayıda yazı yazmıştır. Washington ile AB’nin AKP’ye arka çıkmasını da ağır sözlerle yermiştir.
Washington’daki muhafazakâr “American Enterprise Institute” adlı kuruluşun araştırmacılarından olan Michael Rubin’e gelince, bu grubun en azgınlarından sayılabilir.
Başbakan Erdoğan’ı Usame bin Ladin’le özdeşleştirerek, AKP’nin kapatılmasını hararetle destekleyen yazılar yazmış ve yazmaya da devam etmektedir. Bir ara Pentagon için çalışan Rubin, geçmişte TSK’nın “e-muhtırasını” da hararetle övmüş ve bir askeri darbenin Türkiye’yi İslamcılardan kurtaracağını açıkça ima eden görüşler beyan etmiştir. ‘Barzani Öcalan’ın yanına’
Kuzey Irak’ta “eğitmenlik” de yapmış olan Rubin, Türkiye’deki şahinleri memnun edecek ifadelerle, Mesud Barzani’nin ABD silahlarını PKK’ya sattığını, bu yüzden yargılanıp İmralı’da Öcalan’ın yanına konması gerektiğini de söylemiştir.
Peki, Washington kapatma davası çerçevesinde genellikle “AKP yanlısı” bir tavır sergilerken, aralarında “Karanlıklar Prensi” diye bildiğimiz “Neoconcubaşı” Richard Perle’ın da bulunduğu söylenen bu ekibin derdi nedir?
İlk etapta elbette ki 3 Mart tezkeresinin reddedilmesinden kaynaklanan ve üstesinden hâlâ gelinemeyen büyük kızgınlık var. Bunun sorumluluğunu ise tümüyle AKP’ye fatura ediyorlar. Ancak dahası var.
Türkiye’nin İran ve Suriye konularında Washington’un istediği yolda değil de, kendi seçtiği yolda yürümesinin nedenini de AKP’ye bağlıyorlar. İsrail aleyhtarı olarak gördükleri bu gelişme, AKP’ye karşı duydukları kızgınlığı daha da artırıyor.
‘Tuhaf yoldaşlar’
Başkan Yardımcısı Dick Cheney nedeniyle Washington’da hâlâ etkin olan bu isimlerin, son haftalarda ve aylarda yazdıklarını peş peşe okuduğumuzda, ortaya çıkan görüntü şudur:
AKP bir an evvel kapatılır ve TSK güdümündeki ulusalcı güçler Türkiye’nin başına geçerlerse, ABD’nin İran planlarının önündeki en önemli engellerden biri ortadan kalkacaktır. Türkiye-İsrail ilişkileri de tekrar Washington’un rotasına çekilip, Ankara’nın bağımsız bir Ortadoğu politikası geliştirmesi önlenecektir.
Söylenen, ceviz kabuğu içinde budur. Ancak burada esas ilginç olan şey, Neoconların AKP konusunda, Türkiye’de ABD aleyhtarlığının öncülüğünü yapan kesimlerle aynı noktaya gelmiş olmalarıdır. Buna dolaylı bir “flört” dahi denebilir.
Türkiye’deki gelişmeler gerçekten de, içeride olduğu kadar, dışarıda da tuhaf “yoldaşlar” yaratıyor.
Kann mir bitte jemand erklären, was sich hinter "Ulusalci" verbirgt. Ist das die türkische Version der 'nationalistischen Sozialisten'? Ich habe mir den Thread durchgelesen und konnte leider noch keine konkrete Antwort finden.
Kann mir bitte jemand erklären, was sich hinter "Ulusalci" verbirgt. Ist das die türkische Version der 'nationalistischen Sozialisten'? Ich habe mir den Thread durchgelesen und konnte leider noch keine konkrete Antwort finden.
Jepp, die korrekte Übersetzung wäre Nationalsozialisten.
Kann mir bitte jemand erklären, was sich hinter "Ulusalci" verbirgt. Ist das die türkische Version der 'nationalistischen Sozialisten'? Ich habe mir den Thread durchgelesen und konnte leider noch keine konkrete Antwort finden.
Wenn Du den "Terror-Organisation Ergenekon"-Thread liest erkennst Du einige der Führer dieser ulusalci´s, die nun allesamt in Untersuchungshaft sind.... hier ein aktuelles Bild von Herrn Tuncay Özkan, einer der Show-Männer dieser ulusalcis, nach seiner Verhaftung...
http://medya.zaman.com.tr/2008/09/28/ozkan.jpg
Wenn Du den "Terror-Organisation Ergenekon"-Thread liest erkennst Du einige der Führer dieser ulusalci´s, die nun allesamt in Untersuchungshaft sind.... hier ein aktuelles Bild von Herrn Tuncay Özkan, einer der Show-Männer dieser ulusalcis, nach seiner Verhaftung...
http://medya.zaman.com.tr/2008/09/28/ozkan.jpg
Jepp, die korrekte Übersetzung wäre Nationalsozialisten.Vielen Dank, aber ich möchte viel mehr über den theoretischen Unterbau wissen. Im Internet findet man unterschiedliche Schlagwörter:
- anti-imperialistisch (aber die Marxisten und Maoisten sind auch anti-imperialistisch)
- anti-westlich (wider "AB" und "ABD") (aber beispielsweise viele religiöse Fanatiker sind auch anti-westlich)
- milliyetci (aber alle Anhänger der MHP sind auch milliyetci)
- kemalistisch (aber alle Anhänger der CHP sind mit ihrem Auslegungsmonopol kemalistisch)
Ich krieg' das alles nicht unter einen Hut.
Jepp, die korrekte Übersetzung wäre Nationalsozialisten.
Soweit ich weiss:
ulus = nation
ulusal = national
ulusalcı = nationalist
Wo bitte nehmt ihr das nationalsozialistische her?
allerdings darf man das Wort ulusalci nicht wortwörtlich zu Nationalist übersetzen,
da es doch einen Bedeutungsunterschied im Deutschen und im Türkischen gibt.
Ein Nationalist im deutschen Sinne wäre ein Nazi, aber zu behaupten die ulusalcis wären Nazis ist absoluter Schwachsinn.
hier die Defintion aus Vikipedi für Ulusalci cephe:
Ulusalcı Cephe, temelde tam bağımsız ve Atatürkçü (http://tr.wikipedia.org/wiki/Atat%C3%BCrk%C3%A7%C3%BC) bir devlet yapısı öngören ve Türkiye (http://tr.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkiye)'de demokrasinin ancak bu yolla gerçekleştirilebileceğini savunan pekçok siyasi akımdan birisidir.
Kemalist (http://tr.wikipedia.org/wiki/Kemalist) ve genelde Türkiye Cumhuriyeti'nin adli ve akademik mevkilerinde görev alan bir kesimin önderlik ettiği bir harekettir.
Vielen Dank, aber ich möchte viel mehr über den theoretischen Unterbau wissen. Im Internet findet man unterschiedliche Schlagwörter:
- anti-imperialistisch (aber die Marxisten und Maoisten sind auch anti-imperialistisch)
- anti-westlich (wider "AB" und "ABD") (aber beispielsweise viele religiöse Fanatiker sind auch anti-westlich)
- milliyetci (aber alle Anhänger der MHP sind auch milliyetci)
- kemalistisch (aber alle Anhänger der CHP sind mit ihrem Auslegungsmonopol kemalistisch)
Ich krieg' das alles nicht unter einen Hut.
Das ist die Linke die die "Magie" des Nationalismus entdeckt hat. Lies mal die Beiträge,Artikel und Kommentare die auf Türkisch verfasst wurden. Dann kann man sich ein gutes Bild machen.
Soweit ich weiss:
ulus = nation
ulusal = national
ulusalcı = nationalist
Wo bitte nehmt ihr das nationalsozialistische her?
Lies mal einfach was Sir Victor dazu geschrieben hat. Glaub mir, der Mann ist kompetent in dieser Frage.
Das hat mit Hintergrund der "Ulusalci" zu tun. Das sind überwiegend Leute mit sozialistischem und kommunistischem Hintergrund. Da man aber in der Türkei mit dem Kommunismus kein Blumentopf gewinnen konnte, spielen sie jetzt dazu die nationalistische Karte.
Mir ist schon klar das ihr das Wort "Nationalsozialist" nicht gerne hört, weil es negativ behaftet ist. Es ist aber die korrekte Beschreibung.
Lies mal einfach was Sir Victor dazu geschrieben hat. Glaub mir, der Mann ist kompetent in dieser Frage.
Das hat mit Hintergrund der "Ulusalci" zu tun. Das sind überwiegend Leute mit sozialistischem und kommunistischem Hintergrund. Da man aber in der Türkei mit dem Kommunismus kein Blumentopf gewinnen konnte, spielen sie jetzt dazu die nationalistische Karte.
Mir ist schon klar das ihr das Wort "Nationalsozialist" nicht gerne hört, weil es negativ behaftet ist. Es ist aber die korrekte Beschreibung.
Na ja gut, das mag schon sein, aber die Tatsache dass Atatürk kein Kommunist war und diese leute sich als ''Kemalisten'' ausgeben rückt das
ein bisschen in den Hintergrund.
Da diese Leute einen kommunistischen Hintergrund haben, meinst du sie sind ''Nationalsozialisten'' (Ulusalcı). Ich glaube aber die deutschen Nazis waren keine Kommunisten, oder?
Ich glaube du suchst nach einem anderen Ausdruck, aber ''Nationalsozialist'' finde ich eher unangebracht.
ayyıldız66
13.10.08, 20:16
milliyetcilik= sadece kendi irkini seven insan oder??
Milliyetcilik islam da yasak degilmi?
Soyla sopla övünmek Islam'i acidan hos görülmeyen seydir. Ama bir söz vardir peygamberimizin kullandigi: "Vatan sevgisi imandan gelir".
Milliyetcilik ayri birseydir. Irkcilik ayri birseydir.
Türkçülük Irkçılık Değildir !
17 Kasım 2008 Pazartesi Saat 12:41
Türkçülüğü, tam bir gerçekçi gözle inceleyen ve Türklüğe bilimsel değer kazandıran Ziya Gökalp’in çalışmalarının en önemli ürünü "Türkçülüğün Esasları" adlı eseridir.
Gökalp’in bu eseri, kuruluş sırasındaki "Genç Türkiye"ye rehber oldu, onun karanlık ve sarp yolunu aydınlattı. İşgal altındaki yurttan modern bir devlet yaratan büyük Atatürk’ün yaptığı devrimlerinin temelinde yatan ana düşüncelerin kaynağını Gökalp oluşturdu.
"Türkçülük, ırkçılık değil, Türk milletini yükseltmek demektir" diyen Ziya Gökalp, dinde de sevgiyi esas alır. "Cennet" ümidi ya da "cehennem" korkusuyla yapılan tapınmaların çürük ve geçersiz olduğunu anlatarak şöyle der:
"Benim dinim ne ümittir, ne korku, Allah’ıma sevdiğimden taparım!
Ne Cennet, ne Cehennem’den korku almaksızın, vazifemi yaparım."
* * *
Türk basınında 50 yılı aşkın hizmetleri nedeniyle Burhan Felek Basın Hizmet Ödülü’ne layık görülen Orhan Karaveli’nin uzun araştırmalar sonunda hazırladığı "Ziya Gökalp’i Doğru Tanımak" adlı kitabı, Ziya Gökalp’ın kökenini ve Atatürk üzerindeki etkilerini anlatıyor.
"Türklük hem mefkûrem, hem de kanımdır" diyen Ziya Gökalp, Türk olduğunu haykırsa, Türklüğün esaslarını yazsa da, Kürtleri sevmiş, kendini Kürtlere daima yakın hissetmiş büyük bir düşünürdür. Onun şu satırları bir ders niteliğindedir:
"Kürtleri sevmeyen bir Türk varsa, Türk değildir,
Türkleri sevmeyen bir Kürt varsa Kürt değildir."
Ziya Gökalp bugünlerde yaşasaydı da Türkiye’nin parçalanmasını isteyen, ülkenin sömürgeleşmesi için uğraşan alçakların, Türklerle Kürtleri birbirine düşürmek isteyen rezillerin hainliklerini görseydi, kahrından bir kez daha ölmez miydi?
Güçlenmemizi engelleyen, Türklerle Kürtler arasındaki dostluk ve kardeşlik duygularını yok etmeyi amaçlayan bölücülere fırsat vermemek gerekiyor.
* * *
Atatürk büyük bir içtenlikle "Fikirlerimin babası Ziya Gökalp’tir" demiştir.
Gerçekten Türkiye’nin manevi kurucusu, babası, ideoloğu ve düşünsel mimarı Ziya Gökalp’tir. Türk milliyetçiliğinin temellerini atan da odur.
Atatürk, düşünce üretme ve görüş geliştirme konularında Ziya Gökalp’in öğrencisidir.
Ziya Gökalp’e göre, dünyanın hiçbir yerinde saf ırk tasavvur edilemeyeceği gibi saf bir kavim de olamaz. Sosyoloji ilmine göre, insanlar dünyaya gelirken sosyal vicdanlarını da beraberlerinde getirmezler. Dille, dinle, ahlak, estetik, siyaset ve iktisatla ilgili vicdanlarını sonradan edinirler, toplumdan alırlar. Millet de zaten bu ortak terbiyeyi almış bireylerin oluşturduğu bir topluluktur.
"Türkçülük, Türk milletini sevmek demektir. ’Türküm’ diyen herkesi Türk biliriz" diyen Gökalp, şair, felsefeci, yazar ve devrimci kişiliğiyle, Mustafa Kemal’in önderliğindeki atılımların baş destekçisi oldu.
25 Ekim 1924’te, 48 yaşında iken, Atatürk’ün daha sonra gerçekleştirdiği devrimleri göremeden ölmesi onun için bahtsızlık oldu. Atatürk ve Ziya Gökalp, çağlarını aydınlatan iki görkemli ışıktı.
Atatürk Ziya Gökalp’in ölümünden sonra onun eşine şu "taziye" mektubunu yazdı:
"Muhterem eşiniz Ziya Gökalp Bey’in, bütün Türk álemi için acı veren bir kayıp oluşturan ebedi yokluğunun yarattığı başsağlığı duygularımı ve Türk milletinin samimi ve kalpten üzüntülerini yüksek kişiliğinize arz eder ve Türk milleti ve hükümetinin büyük düşünürün ailesi hakkındaki müşfik duygularını temin ederim efendim.
Ankara, 26 Ekim 1924,
Reisicumhur
Gazi Mustafa Kemal."
Büyük Türk düşünürünü daha iyi, daha doğru tanımak için Orhan Karaveli’nin "Ziya Gökalp"ini okumak gerekir. (Doğan Kitap, Ekim 2008)
Rahmi TURAN / Hürriyet
http://www.2023haber.com/haber_detay.php?haberid=12503
Milliyetçiliğin Karşısındaki Engel ve Tehditler
Ulvi YöNTER
03 Aralık 2008 19:03
Türkiye'nin dünden bugüne değişmeyen, etki ve muhteviyatı sürekli artan büyük sorunları bulunmaktadır. Tarihin şahitliğinde, yarının dünden daha iyi olacağı sosyolojik bakımdan doğru ise de, bunun bu zamana kadar böyle olmadığı tecrübelerle ortaya çıkmıştır.
Zinde bir toplum, dinamik kurumlar, çağın gereklerini içselleştirmiş kavramlar muhatabı olduğumuz sorunların karşılanması için şu an itibariyle en çok ihtiyacımız olan hususlardır. Ne var ki, meselelerin tespitinde bile uzlaşamazken, çözüm için lazım olan yöntemlerin belirlenebilmesini bugünkü şartlar altında mümkün görmüyorum. Nitekim değerler üzerinden yaptığımız her yeni öneri, girişim ve hamle; taşıdığı cesametten kat be kat büyük bir problem olarak sosyal ve siyasal hayatımıza yansıyor.
Türk milletinin sosyal yapısını yönlendiren ve yöneten Türk kültürünün ise; değişim ve sosyal olgunluğu sağlamakta zaman zaman yetersiz kalması, karşılaşılan sorunları anlamlandırmada krize girmemize neden oluyor.
Bir gerçek var ki, birlikte yaşama konusundaki heyecan ve isteğimiz gün geçtikçe dumura uğruyor. Kural ve kaidelerde hem fikir olamamamızın beraberinde getirdiği zorluklar artık telafi edilemeyecek bir aşamaya geliyor. Sosyal kesimler arasındaki ahengin, uyumun ve dengenin bir teminatı olan hukuk sistemine olan inanç derin bir zafiyet geçiriyor. Önüne gelen adaleti kendisi tayin etmeye çalışıyor. Metropoller eşkıyadan, yan kesiciden, gözü dönmüş canilerden geçilmiyor. Avcılar'da polis yelekleri giyerek bir müzikholü basıp bir kadını sürüyerek kaçıran ve arkasından tecavüz eden zorbaların cüretlerinin arka planında, izah etmeye çalıştığım bu başıbozukluk hali vardır.
Elbette böylesine bir eylemin değişik psikolojik ve sosyolojik faktörleri olsa da, makalenin taşıdığı amaç açısından bu faktörlere şimdilik temas etmek yerinde olmayacaktır.
Uzunca bir süredir sahnelenen devlet, toplum ve siyaset arasında yaşanılan gerilimler, mahkûmu olduğumuz sorunların sadece görünürdeki yansılamalarıdır. Uzlaşmaz çelişkilerin varlığı, bir kaşık suda fırtınaların koparılmasına yol açabilmektedir. Böyle olunca toplumsal hayatı habis bir ur gibi saran açmazlar fark edilememekte, edilse bile üstüne düşülmemektedir.
Bu itibarla sosyal sistem ve devamında ekonomik yapı bir türlü dengeye kavuşamıyor. Sorun çözebilme kabiliyetinin kültür ve tarihsel tecrübelerden kopuk olması, zamanın problemlerine karşı gerçekçi ve temelli cevaplar üretilmesine ne yazık ki mani oluyor.
Türk medeniyetinin fertleri kökü ve kaynağı dışardan olan yöntemlerle çağı anlamaya uğraşırken, çağın virüsleri bir ok gibi değerlerimizin kalbine saplanıyor. Geleneksel kıymetlerin küçümsenmesiyle başlayan sancılı süreç, özenti psikolojisiyle birlikte toplumu sarıp sarmalıyor.
Siyasi sorumluluk taşıyanların kısır ve sonu olmayan tartışmalarla vakit öldürmesi de, medeniyetimizin öznesi konumundaki fertlerin unutulmasına, ihmaline ve hatta dışlanmasına bile yol açabiliyor.
Ortalıkta boy gösteren güruh ise, sorunların asıl kaynağı olarak telakki ettikleri devlet yapısını işlemez bir hale getirmek için ellerinden geleni yapmaktan geri durmuyorlar. Oysaki devlet dediğimiz yapı soyut bir imgedir. Bunu somutlaştıran ve anlamlandıran fertlerden kurulu toplum olgusudur.
Bütün sorunların müsebbibi olarak görülen devlet, yağma ve talan edilerek, sorgulanacak bir aşamaya indirgenince de kuralları savunacak, koruyacak ve son tahlilde yayacak bir güç ortadan kalkmış oluyor.
Prof Timoyef Granovski 19. yüzyılda Rusya'nın yetiştirdiği önemli düşünürlerden biriydi. Granovski bir makalesinde şöyle diyordu: "... Kitlelerin, düşüncelerin gücüyle bireylere dönüştürülmeleri, tarihsel gelişmenin özünü oluşturur. Tarihin hedefi, kendisini dış etkilerin yazgıcı baskısından kurtarmış ahlaklı ve aydınlanmış birey ile onun ilkeleri üzerinde kurulmuş bir toplumdur..." Peki, biz bu hedefe ulaşabildik mi acaba? Bu dönüşümü ve olgunlaşmayı sağlayabilmek için gerekli olan dinamikler toplumsal sisteme yerleşebildi mi?
Bana kalırsa, düşüncelerin gücüyle bireye dönüşen, ahlaklı ve aydınlanmış fertlerden müteşekkil bir toplumsal yapının kurulamaması yaşadığımız sorunların temelini oluşturuyor. Burada milliyetçi bir analizle, bu meseleyi değerlendirdiğimizde; rasyonel ve şahsiyetli fertlerden kurulu bir millet hayatının sorunlara teslim olmayacak kadar dirençli ve güçlü olacağını söylememiz yanlış olmayacaktır. Milliyetçiliği matematik bakış açısıyla formüle edelim ve buradan milletten milliyetçiliğe giden tutarlı yolu farklı bir yaklaşımla ele alalım.
Y= F(x) fonksiyonunda; y, x bağlı olarak değişir. Bu fonksiyonda; x bağımsız değişken, y bağımlı bir değişkendir. Bunu söylerken ne demek istiyorum: Bu denklemi millet-milliyetçilik ilişkisi kapsamında el aldığımızda şöyle bir eşitliğe ulaşırız: Milliyetçilik= F(Millet).
Modern yaklaşımla bu denkleme baktığımızda; milliyetçilik, milletin bağımlı bir değişkenidir. Denklemde millet kavramı bağımsız, milliyetçilik ise bağımlı değişkendir. Milliyetçilik ve millet arasında bu açıdan doğrudan doğruya bir ilişki bulunmaktadır. Fertten millete ulaşan sosyolojik süreç; etki ve sonuçlarını milliyetçilikte mutlaka gösterecektir.
Meselenin üzücü tarafı fertte baş gösteren sorunların, travmaların, hayal kırıklarının millet hayatında somutlaşması; nihayetinde millet anlayışının sorgulanmasına yol açmasıdır. Böylesine bir hal, matematiksel olarak bile milliyetçiliğe yansıyacaktır.
Buna göre fertlerdeki umutsuzluk ve bunalım halinin belirtileri yekûn olarak millette toplanacaktır. Bilinçli bir psikolojik operasyon süreciyle iğdiş edilmeye çalışılan, magazin programlarıyla düşünemez bir hale gelen, dizilerin büyüsünden çıkamayan, yoksulluk, işsizlik girdabında bunalan fertlerin ilk sorgulama ve hesaplaşmaları çoğunlukla değerlere yönelik olmaktadır. Bu bağlamda gelecekle bağını koparan, günü ve anı yaşamaya odaklanan bir ferdin, kuralların bağlayıcılığını umursayacağını düşünmek fazlasıyla iyimserlik olacaktır.
Hoşgörüsünü kaybeden, gelir dağılımındaki büyük adaletsizlikten kaynaklanan öfkeyi kontrol etmek istemeyen fertlerin, toplumsal hayatta pimi çekilmiş bir el bombası gibi nerede patlayacakları belli değildir.
Kömür yardımlarıyla, erzak paketleriyle patronaj bir ilişkiye mahkûm edilen fertlerin feraset yetenekleri de maalesef zedelenmektedir. İşte asıl sorun da buradadır. Bu sürecin tersine çevrilmesi mümkün iken, siyasi sorumluk sahipleri sorumsuzca bu ilişki ağını kemikleştirmeye çalışmaktadır. Yardıma sevinenler, bir an için bile olsa; ben bu yardıma neden muhtacım diyerek hayıflansalar, her şeyin daha faklı olacağı bir süreç kendiliğinden belirecektir.
Sonuçta değerlerden kopan, yardımla ayakta durmaya çalışan ya da vurgunla, hukuk dışı yollarla, kaba tabirle ifade etmek gerekirse, yolunu bulmaya çalışan bir zümre ortaya çıkmaktadır. Elbette bunun sonucu olarak milliyetçiliğe bakış ve yaklaşım da, yukarıda ifade etmeye çalıştığım fonksiyon kapsamında istenilen düzeyde olamayacaktır.
Var olan ve sistemik bir hale gelen patolojik sosyal ağı değiştirmeden, milli tezlerimizi uluslararası platformda savunmanın çok güç olduğuna inanıyorum. Endişem, hayatın sorunlarından yorulan, zevkleri, değerlere tercih edenlerin; sözüm ona rahat yaşama hayaliyle bu coğrafyada başka hayallerin dahi peşinden gidebilme ihtimalinin bulunmasıdır. Devlet, millet ve milliyetçiliğin önündeki en büyük tehlike işte budur.
Devam edeceğim...
http://www.etikhaber.com/content/view/67093/27/
Ulusalcılık akımı neyin nesi?
22 Ocak 2009 Perşembe
Ergenekon'un 11. dalgasıyla birlikte ulusalcılık yeniden gündemde. Peki nedir bu ulusalcılık?
Ergenekon gözaltılarındaki isimler ağırlıklı olarak usulsalcı fikirlere sahipler. "NTV Yazı İşleri" programına konuk olan araştırmacı yazar Tanıl Bora, ulusalcılıkla ilgili ilginç bilgiler verdi. İşte o açıklamalar:
"10 yıl öncesine kadar müstakil bir atım olmaktan uzaktı. Laik, CHP geleneğinden gelen onların milliyetçiliğine ulusalcılık denirdi.
10 yıldır ayrı bir atık çizgi ifade ediyor. Yükselişinde laik, şehirli, tahsilli orta sınıflı insanları milliyetçi sınıfa kazanma kampanyası ile akım hale geldi. Milliyetçilik doğrultusunda militanlaştırmaya dönüştü.
Merkezi tek elden yönetilen bir şey değil. İdeolojik dalganın toplumda epey güçlü etkileri var. Çok püpelerleşmiş ve kolayca fanatikleşecek bir takım temas noktaları var.
Dink cinayetin şok tesiri ile burada ters giden gayri medeni ölçülere varan zararlı tehlikeli büyük işler olduğunu sezerek bir kısmı terketti.
Ulusalcılar akım olarak anılmazken ırkçı söylemlerden zok sakınırlardı. Bu hicap örtüsü ortadan kalktı. Irkçı, hamasi söylem kullanmaya yakın hale geldi. Yabancı düşmanlığı ve komplo teorilerine düşkünlük ve her şeyi olan biteni komplo teorilerle açıklama, AB süreci ve AK Parti iktidarı ile bağlıntılı düşünmek lazım.
Osmanlı'nın son dönemiyle, milli mücedele dönemi ve erken cumhuriyet döneminin koşullarını aynen günümüze yansıtmak ve her şeyi o projeksiyon koşulları içinde açıklamak.
Tüm olguları bire bir o dönemin vahim mili beka davasıyla bağlantılı işleyerek açıklamak ve bundan müthiş enerji, müthiş hamaset ve nefret üretmek."
http://www.internethaber.com/news_detail.php?id=175774
Ulusalcılık akımı neyin nesi?
22 Ocak 2009 Perşembe
Ergenekon'un 11. dalgasıyla birlikte ulusalcılık yeniden gündemde. Peki nedir bu ulusalcılık?
Ergenekon gözaltılarındaki isimler ağırlıklı olarak usulsalcı fikirlere sahipler. "NTV Yazı İşleri" programına konuk olan araştırmacı yazar Tanıl Bora, ulusalcılıkla ilgili ilginç bilgiler verdi. İşte o açıklamalar: Tanil Bora milliyetcilik ve sag ideolojilerinde uzmanlasmis bir arastimaci-gazeteci olarak geciniri durur. Lakin kendisinin yapmis oldugu "Ulusacilik-Milliyetcilik" tanimlamasinin hayra alamet olmadigi görülmektedir.
Ulusacılık nedir?
Birliğimizi savunmak esas
“ Ulusalcılık ile Milliyetçilik eşdeğerdir. Bu değerlerin anlamı, ülke menfaatlerini, şahsi menfaatlerden daha üstün görmek, üniter devleti savunmaktır.
“Özelleştirmeye karşı çıkmak... Ülkenin kaynaklarının peşkeş çekilmesine itiraz etmek... AKP’yi, ABD’yi, AB’yi, IMF’yi, NATO’yu eleştirmek... Olli Rehn, Lagendijk gibi AB komiserlerinin Türkiye’nin içişleri hakkında yaptıkları, yapacakları konuşmaları eleştirmek... PKK’ya terör örgütü demek, Apo’ya ’Sayın’ dememek... , laikliği savunmak... Başbakan’ın açıkladığı kişi başına milli gelir ve büyüme rakamlarına inanmamak...” Bunun dısında, AB kendi isteklerinin gerçekleşmesi yönünde engel olarak milliyetçileri görmektedir. Emperyalizme direnen güçler, milli güçlerdir. Ayrıca herkes milliyetçi olmalıdır. Milliyetçilik milli değerlere sahip olmaktır. Hükümetin de emperyalistlerin taleplerine alet olmaması gerekir.”
Ulusalcıların Milliyetcilik anlayışları:
Bizim milliyetçiliğimiz Atatürk milliyetçiliğidir. Bu da hiçbir zaman etnik temele dayalı bir milliyetçilik anlayışı olmamıştır. Bizim milliyetçiliğimiz kendi insanımızı, vatanımızı, bayrağımızı, devletimizi sevmek demektir. Yani bizim milliyetçiliğimiz, vatanseverliktir. Bunda endişe duyulacak hiçbir şey yoktur. Tam aksine bu milliyetçilik, gurur duyulacak, ifade edildikçe mutlu olunacak bir milliyetçiliktir...
deryatulga
28.02.09, 14:15
Millet şarkısı
Çiğnendi yeter, varlığımız cehl ile kahre;
Doğrandı mübarek vatanın bağrı sebepsiz.
Birlikte bugün bulmalıyız derdine çare;
Can kardeşi, kan kardeşi, şan kardeşiyiz biz.
Millet yoludur. Hak yoludur, tuttuğumuz yol.
Ey hak yaşa, ey sevgili millet yaşa, var ol!
Gel kardeşim annen sana muhtaç, ona koşmak...
Koşmak ona, kurtarmak o bîbahtı vazifen.
Karşısında göğüs bağrı açık ölgün yatıyor bak,
Onsuz yaşamaktansa beraber ölüş ehven!..
Her an o güzel sineyi hançerliyor eller;
İmdadına koşmazsak eğer, mahvı mukarrer.
Zulmün topu var, güllesi var, kal'ası varsa,
Hakkın da bükülmez kolu, dönmez yüzü vardır;
Göz yumma güneşten ne kadar nuru kararsa
Sönmez ebedi her gecenin gündüzü vardır.
Millet yoludur, hak yoludur. Tuttuğumuz yol,
Ey hak yaşa, ey sevgili millet yaşa, var ol!
Vaktiyle baban kimseye minnet mi ederdi?
Yok, kalmadı hâşâ sana zillet pederinden
Dünyada şereftir yaşatan milleti, ferdi;
Silkin şu mezellet tozu uçsun üzerinden,
İnsanlığı pâmâl eden alçaklığı yık, ez;
Billah yaşamak yerde sürüklenmeye değmez.
Haksızlığın envaını gördük... Bu mu kanun?
En gamlı sefaletlere düştük... Bu mu devlet?
Devletse de, kanunsa da artık yeter olsun;
Artık yeter olsun bu deni zulm ü cehâlet...
Millet yoludur, hak yoludur, tuttuğumuz yol,
Ey hak yaşa, ey sevgili millet yaşa, var ol!
TEVFIK FIKRET 1909
memik oglan
28.02.09, 14:24
Arkadaslar bu üc kavrami yani Miliyetcilik,Ükülcülük , Fasiztlik aciklayacak olan var mi ?
Allesamt primitive Pseudoideologien, welche der Natur und Wissenschaft fremd sind. Sozusagen inhaltsleere Spielzeuge für Menschen, die ihren Geist aufgrund von Unvermögen, Empathie für die wirklich wesentlichen Dinge auf der Welt empfinden, mit Schwachsinn füllen.
Nicht wirklich, Nationalismus steht noch immer hoch im Kurs. Kinder brauchen halt ihre Spielzeuge. Hierfür ist nicht zuletzt auch dieses Forum ein eindrucksvolles Beispiel.
ohne Nationalismus, hätten wir keine nation wie die jetzige Türkei!
Das solltest du dir mal gut einprägen, denn nur weil Atatürk alle Bevölkerungsteile zum mitkämpfen überreden konnte, haben Wir den Befreiungskrieg gewonnen!
Allesamt primitive Pseudoideologien, welche der Natur und Wissenschaft fremd sind. Sozusagen inhaltsleere Spielzeuge für Menschen, die ihren Geist aufgrund von Unvermögen, Empathie für die wirklich wesentlichen Dinge auf der Welt empfinden, mit Schwachsinn füllen.
Fasistlik neysede, ülkücülük ve milliyetcilik ne alaka? lafini bilmeyen cavuslar döner pisligini avuclarmis.bence lafini bilde konus.
burda okumus insan cok, okumus ve milliyetci olmak iki zIt bisey degil, tabii kapasiteye bagli.senin kapasiten sadece bos hümanistlige yetiyosa yapcak bisey yok.
Allesamt primitive Pseudoideologien, welche der Natur und Wissenschaft fremd sind. Sozusagen inhaltsleere Spielzeuge für Menschen, die ihren Geist aufgrund von Unvermögen, Empathie für die wirklich wesentlichen Dinge auf der Welt empfinden, mit Schwachsinn füllen.
fasizmi gecelim!onu tartisacak degilim.
Fakat,hicte hafife alinmayacak bir Milli Suuruna ve samimi iman gücüne sahip olan, milyonlarca Ülkücülere ve bu harekete inanan insanlara agir hakarette bulunuyorsun.Istisnalari ve sahte milleyetcilik/ülkücülükle övünen sahislari her zaman tartisirim ,senin gibi düsünenlerle.Bundan mutluluk duyarim!
Bak güzel kardesim,
Ülkücülük sadece bir siyasi ideoloji degildir.öyle sig ve düz mantikli yaklasim ile konuyu kavramak ve cözmek mümkün degil.
Ülkücülük,bir cok insana ,ayni anda bir yasam tarzi ve algilamasidir.
Bir Insan veya Humanist en azindan bu tarza ve algilamaya saygi göstermesi gerekmezmi?Selametle..... Kadir.......
memik oglan
07.03.09, 21:40
Fasistlik neysede, ülkücülük ve milliyetcilik ne alaka? lafini bilmeyen cavuslar döner pisligini avuclarmis.bence lafini bilde konus.
burda okumus insan cok, okumus ve milliyetci olmak iki zIt bisey degil, tabii kapasiteye bagli.senin kapasiten sadece bos hümanistlige yetiyosa yapcak bisey yok.
Okumus olmak ile milliyetci olmanin birbirine zit seyler olduklarini iddia ettigimi hatirlamiyorum.
Milliyetcilik gibi ici bos, sirf ego tatmini icin kullanilan bir palavraya bu kadar önem veren senin ve senin gibi insanlarin hümanizmin bos oldugunu iddia etmelerine de sasirmiyorum tabi.
Milliyetci olmak icin cok yüksek bir kapasiteye sahip olmak gerektigini de sayende ögrenmis oldum. Haklisin, bir insanin zeka seviyesi ne kadar yüksek ise, milliyetci yönü o kadar agir basar. Mantigina hayran kaldim. :)
Okumus olmak ile milliyetci olmanin birbirine zit seyler olduklarini iddia ettigimi hatirlamiyorum.
dedigim gibi, konustugun lafi bilmedigin icin, hatirlamaman cok dogal:)
Milliyetcilik gibi ici bos, sirf ego tatmini icin kullanilan bir palavraya bu kadar önem veren senin ve senin gibi insanlarin hümanizmin bos oldugunu iddia etmelerine de sasirmiyorum tabi.
ben hümanizim bos demedim, senin tasladigin tarzda hümanizim bos dedim.insanlari asaglayip, milli duygulari asaglayip, kendi egosunu tatmin etmek isteyen sensin. milliyetcilik allah´tan senin gibilerine kalmadi, yoksa isimiz zor olurdu
Milliyetci olmak icin cok yüksek bir kapasiteye sahip olmak gerektigini de sayende ögrenmis oldum.
ne güzel bak, ögrenecegin cok sey oldugu icin ne kadar erken baslarsan okadar iyidir. komik duruma düsmezsin en azindan.milliyetci olabilmek icin tarihi bilgi, milli suur, seref ve namus duygusuna sahip olmak gerekir
Haklisin, bir insanin zeka seviyesi ne kadar yüksek ise, milliyetci yönü o kadar agir basar. Mantigina hayran kaldim.
aynen öyle, herkesin kapasitesi milli suuru, neyi kime muhtac oldugunu, tarihi baglantilari kavramaya yetmiyor, sekilde göründügü gibi:) o yüzden kimimiz herseyi ayni cati altinda yasiyor, kimimiz ise sözde hümanistlik taslayip, hümanizmin ne oldugunu bilmeyenlerde milli benliklerinden uzak bir sekilde yozlasiyor.herkesin kendi secimi
benim mantigima hayran kalabilmen icin, mantigin kelime anlamini sözlükde arama kapasitesine sahip olman gerek, ondan ötesi bos yani :)
memik oglan
07.03.09, 21:52
fasizmi gecelim!onu tartisacak degilim.
Fakat,hicte hafife alinmayacak bir Milli Suuruna ve samimi iman gücüne sahip olan, milyonlarca Ülkücülere ve bu harekete inanan insanlara agir hakarette bulunuyorsun.Istisnalari ve sahte milleyetcilik/ülkücülükle övünen sahislari her zaman tartisirim ,senin gibi düsünenlerle.Bundan mutluluk duyarim!
Bak güzel kardesim,
Ülkücülük sadece bir siyasi ideoloji degildir.öyle sig ve düz mantikli yaklasim ile konuyu kavramak ve cözmek mümkün degil.
Ülkücülük,bir cok insana ,ayni anda bir yasam tarzi ve algilamasidir.
Bir Insan veya Humanist en azindan bu tarza ve algilamaya saygi göstermesi gerekmezmi?Selametle..... Kadir.......
Milliyetciligin bir yasam tarzi ve algilamasi oldugunun farkindayim. Ama dedigim gibi, sirf bu kadar insan bu tür benim acimdan sacmalik olan seylere hayatini adamis diye, benim bu tür seylere saygi göstermem gerekmez. Kimsenin milliyetcigilini elinden alacak degilim. Cocugun elindeki oyuncagi da almam, bana ne, oynasin. Ama bu o cocugun elindeki seyin oyuncak oldugu gercegini degistirmez.
Ayni sekilde milyonlarca insanin milli duygular icinde kavruluyor olmasi, milliyetciligin elle tutulur bir sey olmadigi , sadece zihinleri gercek sorunlara kapali insanlarin aidiyat hissi yaratarak kendilerini özel hissetmelerine, egolarini tatmin etmelerine yarayan bir oyuncak oldugu gercegini degistirmez.
Tabi bu ideolojinin tarihte milyonlarca insanin ölümünden sorumlu oldugundan ve tüm diger olumsuz etkilerinden hic bahsetmiyorum bile. Konumuz su an o degil.
memik oglan
07.03.09, 22:01
ben hümanizim bos demedim, senin tasladigin tarzda hümanizim bos dedim.insanlari asaglayip, milli duygulari asaglayip, kendi egosunu tatmin etmek isteyen sensin. milliyetcilik allah´tan senin gibilerine kalmadi, yoksa isimiz zor olurdu
Hangi tarzda bir hümanizm tasladigimi aciklarsan, belki yardimci olabilirim.
Ama böyle bilmeden, tanimadan kafana göre yorumlarda yapmamalisin.
Milli duygulari asagilama konusuna gelince, asagilamak kelimesi biraz abartlili kaciyor.
Alay etmek desek, daha yerinde olur.
aynen öyle, herkesin kapasitesi milli suuru, neyi kime muhtac oldugunu, tarihi baglantilari kavramaya yetmiyor, sekilde göründügü gibi:) o yüzden kimimiz herseyi ayni cati altinda yasiyor, kimimiz ise sözde hümanistlik taslayip, hümanizmin ne oldugunu bilmeyenlerde milli benliklerinden uzak bir sekilde yozlasiyor.herkesin kendi secimi
benim mantigima hayran kalabilmen icin, mantigin kelime anlamini sözlükde arama kapasitesine sahip olman gerek, ondan ötesi bos yani :)
Milliyetci olmayan insanlara bu kadar kin ve nefret beslemen yanlis.
Ortaya bu kadar kavram atiyorsun, onlara takilip kaliyorsun.
Bir konuyu tartisabilmemiz icin, ilk önce o kullandigin kavramlari aciklamasin.
"Milli benlik"ten kastin nedir? "Milli suur"dan?
Seni milli benligi olmayan insanlardan ayiran nedir?
Milliyetci olmayan insanlar senin gözünde neden ahlaksiz ve serefsiz konumunda?
Amacin sadece hakaret etmek degilse, eminim bu sorularimi cevaplayacaksin.
Milliyetcilik gibi ici bos, sirf ego tatmini icin kullanilan bir palavraya bu kadar önem veren senin ve senin gibi insanlarin hümanizmin bos oldugunu iddia etmelerine de sasirmiyorum tabi.
Milliyetçilik, daha doğrusu Türk Milliyetçiliği, ülke ve milletimiz için önemli bir kaynaktır. Türkiyemizin çimentosudur. Tabi senin gibi Milli Duygulardan yoksun olanların Milliyetçiliğe sinsi ve küstahça kin ve nefret beslemeleri gayet doğal.
''İçi boş'' ve ''ego tatmin edici'' diye yaftaladığın Milliyetçilik olmasaydı bu ülke Sakarya'yı, Dumlupınar'ı ve Çanakkale'yi görmeyecek ve milletimiz hürriyet ve bağımsızlığına kavuşamayacaktı.
Türk Tarihinde her zaman Türk Milliyetçiliği varolmuştur. Bunun aksini iddia etmen, tarihte ki büyük Türk devletlerini inkar etmene denk gelir.
Bir Kür Şad'ın, bir Bilge Kağan'ın, bir Bilge Tonyukuk'un, bir Fatih Sultan Mehmed'in, bir Yavuz Sultan Selim'in, bir Abdülhamid'in söz ve icraatlerinin hiçbirinde Milliyetçilik yok muydu?
Hayır deyip, bu büyük ve yedi cihana kendini ıspatlamış şahsiyetleri ''içi boş'' ve ''ego tatmin'' etmek isteyen kişiler olarak vasıflandırmayacağını umuyorum.
Demokrasilerde üstün ideolojiler daima üstünlüğünü açığa kavuşturur. Misalini Türkiye'de görebiliyoruz. Türk devletinin en önemli unsurları şüphesiz Türk Milliyetçiliği ve Laikliktir.
O halde: Yaşasın Atatürkçülüğümüz! Yaşasın Milliyetçiliğimiz!
Hangi tarzda bir hümanizm tasladigimi aciklarsan, belki yardimci olabilirim.yardimci olmani isteyen olmadi ki:) görünen köy kilavuz istemiyor
Ama böyle bilmeden, tanimadan kafana göre yorumlarda yapmamalisin. hersey ortada:)
Milli duygulari asagilama konusuna gelince, asagilamak kelimesi biraz abartlili kaciyor.
Alay etmek desek, daha yerinde olur. asaglamak, alay etmek, adini ne koyarsan koy.sen böyle yaparsan insanlarda seninle alay eder:)
Milliyetci olmayan insanlara bu kadar kin ve nefret beslemen yanlis. yoo kin ve nefret demiyelim buna, alay etmek diyelim:-)
Ortaya bu kadar kavram atiyorsun, onlara takilip kaliyorsun.
Bir konuyu tartisabilmemiz icin, ilk önce o kullandigin kavramlari aciklamasin.
"Milli benlik"ten kastin nedir? "Milli suur"dan?en kolay kelimelrin icerigini bilmiyorsan, ozaman bu tür tartismalara girmiyeceksin.büyük lokma yiyen insan yutmasinida bilmeli,yoksa böyle tikanir kalirsin
Amacin sadece hakaret etmek degilse, eminim bu sorularimi cevaplayacaksin.sen hayatta herseyi baskalarindan bekliyosun;) böyle kolay olamali.
seninde amacind alga gecmek degilse, insanlari aptal yerine koyup kendi egonu tatmin etmek degilse, burda adam gibi tartismaya baslarsin.insanlarla alay etmeden, hor görmeden ve asaglamadan.
sen yaptigin taktirde ayni muameleyi görüncede dayilanmaya gerek kalmaz:-D
sen burda sözde hümanistlige, insanlarla alay etmeye devam et.ben sana diyeceklerimi dedim.eminim burda sana daha laf anlatmak isteyecek insan coktur, ben izleyip haline gülmeye devam edecegim.cünki fasizim, milliyetcilik ve ülkücülük kavramlarini karistiran insanlar benim daha fazla muhatabim olamaz
deryatulga
07.03.09, 22:10
Milli duygulari asagilama konusuna gelince, asagilamak kelimesi biraz abartlili kaciyor.
Alay etmek desek, daha yerinde olur.
.
Sende ironi cephesi bayagi güclü, üstüne üstlük de bu kadar birikim! Kirk bir kere Maasallah! Ama sen birilerinin her ne olursa olsun duygulari ile alay etme hakkini kendinde bulursan, baskalari da senin burnuna hrizmayi geciriverir, etme bulma dünyasi bu!
Herkesi milliyetcilige kabul etsen o isin zaten mayasi bozulur, nerede cokluk orada yozluk muydu, yoksa baska bir sey miýdi?
memik oglan
07.03.09, 22:11
Milliyetçilik, daha doğrusu Türk Milliyetçiliği, ülke ve milletimiz için önemli bir kaynaktır. Türkiyemizin çimentosudur. Tabi senin gibi Milli Duygulardan yoksun olanların Milliyetçiliğe sinsi ve küstahça kin ve nefret beslemeleri gayet doğal.
Insana ve dogaya zarari olmayan milliyetcilere kin beslemem. Düsünce özgürlügü denen bir sey var.
''İçi boş'' ve ''ego tatmin edici'' diye yaftaladığın Milliyetçilik olmasaydı bu ülke Sakarya'yı, Dumlupınar'ı ve Çanakkale'yi görmeyecek ve milletimiz hürriyet ve bağımsızlığına kavuşamayacaktı.
Milliyetcilik olmasaydi, Sakarya, Dumlupinar ve Canakkale zaten olmayacakti. Daha dogrusu bu savaslara, ölülere, acilara gerek kalmayacakti. Hic bu acidan baktin mi olaya?
Türk Tarihinde her zaman Türk Milliyetçiliği varolmuştur. Bunun aksini iddia etmen, tarihte ki büyük Türk devletlerini inkar etmene denk gelir.
Bir Kür Şad'ın, bir Bilge Kağan'ın, bir Bilge Tonyukuk'un, bir Fatih Sultan Mehmed'in, bir Yavuz Sultan Selim'in, bir Abdülhamid'in söz ve icraatlerinin hiçbirinde Milliyetçilik yok muydu?
Demo
Vardi herhalde.. de ben Tarihte Milliyetciligin oldugunu inkar etmedim ki.
Bazi yazilar ve yorumlar gercekten ilginc :)
Insana ve dogaya zarari olmayan milliyetcilere kin beslemem. Düsünce özgürlügü denen bir sey var.
Milliyetcilik olmasaydi, Sakarya, Dumlupinar ve Canakkale zaten olmayacakti. Daha dogrusu bu savaslara, ölülere, acilara gerek kalmayacakti. Hic bu acidan baktin mi olaya?
Vardi herhalde.. de ben Tarihte Milliyetciligin oldugunu inkar etmedim ki.
Bazi yazilar ve yorumlar gercekten ilginc :)[/quote]
Sakarya, Dumlupınar ve Çanakkale olmasaydı bağımsızlığın yerine Teslimiyetçilik olacaktı ve senin gibiler bazılarına yalakalık yapmaktan geri kalmayacaktı.
Tarihte Milliyetçiliğin olmadığını inkar etmedin ama benim bilmek istediğim bu kişileri de ''içi boş'' şeylerin ardından koşmuş olan insanlar olarak tanımlayıp tanımlamaman?
memik oglan
07.03.09, 22:20
yoo kin ve nefret demiyelim buna, alay etmek diyelim:-)
en kolay kelimelrin icerigini bilmiyorsan, ozaman bu tür tartismalara girmiyeceksin.büyük lokma yiyen insan yutmasinida bilmeli,yoksa böyle tikanir kalirsin
Yo , alay etmek diyemeyiz. Eger bir insan milliyetciligin insanlarin kendilerini özel hissetmeleri icin kullandiklari oyuncak oldugunu iddia ediyorsa, bu alaydir.
Ama bir digeri, milliyetci olmayan insanlari ahlaksizlik, serefsizlik, kapasitesizlik ile sucluyorsa, bu kindir, nefrettir, hakarettir, küfürdür ve dolayisiyla terbiyesizliktir.
Aradaki farki senin dahi kavrayabilecegine inaniyorum :)
sen hayatta herseyi baskalarindan bekliyosun;) böyle kolay olamali.
seninde amacind alga gecmek degilse, insanlari aptal yerine koyup kendi egonu tatmin etmek degilse, burda adam gibi tartismaya baslarsin.insanlarla alay etmeden, hor görmeden ve asaglamadan.
sen yaptigin taktirde ayni muameleyi görüncede dayilanmaya gerek kalmaz:-D s
Farkindaysan, ben deminden beri tartismaya calisiyorum. Ki o yüzden, sana "milli suur"dan ve "milli benlikten" kastinin ne oldugunu sordum. Tartisabilmem icin, aklindan gecenleri anlamaliyim.
Ama benim bu sorularima "sen hayatta herseyi baskalarindan bekliyosun" diye bir karsilik verirsen, kolaya kacarsan, tartisma isi biraz zor olur.
s[/quote]
memik oglan
07.03.09, 22:23
Sakarya, Dumlupınar ve Çanakkale olmasaydı bağımsızlığın yerine Teslimiyetçilik olacaktı ve senin gibiler bazılarına yalakalık yapmaktan geri kalmayacaktı.
Tarihte Milliyetçiliğin olmadığını inkar etmedin ama benim bilmek istediğim bu kişileri de ''içi boş'' şeylerin ardından koşmuş olan insanlar olarak tanımlayıp tanımlamaman?
Tekrarliyorum, milliyetcilik diye bir sey olmasaydi, Sakarya, Dumlupinar ve Canakkale gibi savaslar da olmayacakti.
Biraz daha düsün, eminim anlayacaksin :)
Milliyetçilik ve Milli Duygular engellenemeyeceği için, bu konu üzerinde durmaya lüzum yok.
belki engellenemez dogru, fakat zaman icinde degisime ugrayamaz mi?
avrupa birligi diye bir kurum var, milliyetcilik veya din olmayan baglar üstünde bir birlik olusabilecegini göstermiyor mu?
belki engellenemez dogru, fakat zaman icinde degisime ugrayamaz mi?
avrupa birligi diye bir kurum var, milliyetcilik veya din olmayan baglar üstünde bir birlik olusabilecegini göstermiyor mu?
Tarih'e baktığımızda değişmediği malum.
AB dediğin Avrupacılığı ön plana çıkarmayı hedefliyor. Bundan ziyade Avrupa Birliğinde kaç tane hıristiyan olmayan millet ve ülkeleri var?
ayyıldız66
07.03.09, 22:41
belki engellenemez dogru, fakat zaman icinde degisime ugrayamaz mi?
avrupa birligi diye bir kurum var, milliyetcilik veya din olmayan baglar üstünde bir birlik olusabilecegini göstermiyor mu?
Avrupa Birligi, ülkelerin Milli yönetiminden vaz gectigi anlamina gelmiyor. Milli yönetim devam ediyor.
Tarih'e baktığımızda değişmediği malum.
AB dediğin Avrupacılığı ön plana çıkarmayı hedefliyor. Bundan ziyade Avrupa Birliğinde kaç tane hıristiyan olmayan millet ve ülkeleri var?
geriye degil ileri bakmata fayda var.
"avrupacilik" ne? hangi degerler cemberinde toplaniyor?
galiba türkiye diye bir ülke yakinda birlige gircekmis. hö, hö:europe:
geriye degil ileri bakmata fayda var.
"avrupacilik" ne? hangi degerler cemberinde toplaniyor?
galiba türkiye diye bir ülke yakinda birlige gircekmis. hö, hö:europe:
İlk cümlende küçük bir değişim yapmak gerek.
''Geriden, daha doğrusu geçmişten ibret alıp, ileriye bakmakta fayda var'' deseydin, ağzına sağlık diyecektim.
''Avrupacılık'' dediğim, AB'nin AB'ye üye olan ülkelerin milletlerine kendi öz milliyetçiliğinin yerine Avrupalı duygusunu aşılamaktır.
Türkiye yakında AB'ye girecekse, Yalova Kaymakamı'da yakında Türkiye'ye Başbakan olur.
memik oglan
07.03.09, 23:13
Başarılı olması mühim değil. Ben Türkiye'den bahsediyorum. Türkiye'nin AB'ye üye olamayacağı malum.
Ayrıca bu konuda Türk Ulusu Avrupa Halkıyla kıyaslanamaz.
İki kutbun farklı kültürlere ayrıldığını göz önünde bulundurmamız lazım.
Öyleyse az önce yazdigini simdi gözden gecirip düzeltiriyorsun.
Yani milliyetciligin genel olarak daima oldugu ve olacagi, bunun asla degismeyecegi ve engellenemeyecegi fikrinden vazgectin.
Daha ziyade milliyetcilik azalabilir, degisebilir, engellenebilir (Avrupa birliginde oldugu gibi), ama bir tek Türk milliyetciligi icin gecerli degil bu?
Sadece Türk milliyetciligi ilelebet yasayacaktir. Cünkü Türk milliyetciligi digerlerinin milliyetciligine benzemez, daha sereflidir, üstündür, olaganüstüdür, farklidir, su uyusa Türk milliyetciligi uyumaz, bitmez , tükenmez, yikilmaz, ayakta kalir.
vay be :)
Allesamt primitive Pseudoideologien, welche der Natur und Wissenschaft fremd sind. Sozusagen inhaltsleere Spielzeuge für Menschen, die ihren Geist aufgrund von Unvermögen, Empathie für die wirklich wesentlichen Dinge auf der Welt empfinden, mit Schwachsinn füllen.
über ideologien kann man diskutieren,viele ideologien haben grundsätzliche denkfehler - keine frage - aber man sollte die ursprünge solcher ideologien durchleuchten -die sind weder naturfremd noch wesenskrank,beispielsweise
nationalismus..kennst du den kleinsten nenner auf dem nationalismus im kern aufbaut ? jeder mag es auf seine weise definieren
aber meiner meinung nach ist es
die familie
eines jeden menschen,jeder mensch hat vater oder mutter,und mit glück ist jeder in einer intakten familie grossgeworden,das bedeutet ,das alles was ein mensch darstellt -sein verhalten,seine moral -letzendlich sein sozialverhalten in der familie geprägt wird -alles wofür die familie steht überträgt sich mehr oder weniger auf die kinder,
ein mensch der sich als nationalist bezeichnet,wird sich in der ersten und letzten instanz immer zu seiner familie bekennen - und zu allem wofür diese familie steht,sei es zur,kultur/sprache,religion,sitten und moral - man "bekennt farbe" zum eigenen ursprung - zu seinem eigenen "wappen",
diese ursprünge liegen nicht in der steinzeit sondern unmittelbar in der familie -im gegenwärtigen,im weitesten sinne ist man ein "verbündeter" seiner familie,man ist in diesem fall ebenso auch ein verbündeter mit allem was dem eigenen "wappen" nahe steht - somit verbunden ist
nationalismus ist eine verbündung
auf dem lande oder in der provinz ist es eine lokale verbündung zwischen menschen in einem dorf -man lebt miteinander,arbeitet,teilt vieles miteinander,in den städten und ballungsräumen ist es die nachbarschaft
menschnen wachsen mitunter miteinander auf -auch wenn sie nicht verwandt sind
ein anderer punkt -der wiederum auch sehr natürlich ist - (man kann es ebenso bei vielen säugetieren beobachten)
jede familie/sippe/clan/gemeinschaft hat ein terretorium -und terretorien
werden nicht verteilt in dem jemand ein los zieht,menschen suchen sich terretorien -um zu überleben! -in früheren zeiten wurde drum gekämpft
die stärkeren -dominanten- gruppen haben für sich terretorien erstritten
die unterlegenen hatten die wahl entweder zu gehen -oder sich anzupassen
,ich glaube die vorfahren der meissten menschen haben dies auf eine relativ gesunde art bewältigt -andernfalls hätten wir nicht so eine bunte welt -oder wären ausgelöscht
es gibt gesunden nationalismus und ganz sicher auch irrationalen,
fakt ist,jemand der behauptet nationalismus wäre grundsätzlich natur-fremd
und krank,könnte dies ebenso auf die eigene familie beziehen -
aber die meissten halten zu ihrer familie -zu den eigenen ursprüngen-
es mag sein das in dieser welt alles komplizierter aussieht,und die "zivilisation" und wissenschaft alles ersetzen kann -aber dann würde man sich nur selbst belügen,dieses verhalten steckt in uns und es ist nicht schlecht sondern richtig und gesund -wenn systeme zusammenbrechen
-und das könnten sie jeden tag ,dann hält jeder zu "seinen" eigenen leuten und in erster linie ist es die eigenen >familie< und alles was damit asoziiert wird,menschen mit denen man vertraut ist und aufgewachsen,fahne,sprache ,kultur,sitten..usw
in einer "sicheren" zivilisierten welt kann es so ausschauen als wenn dies alles nicht mehr nötig wäre..aber das ist ein trugschluss
jeder mensch verkörpert das -woher er kommt ,nichts anderes -ausser er kappt die verbündung zu seinen ursprüngen,allerdings wären solche menschen niemals wirklich überlebensfähig -wir wachsen nicht umsonst in familien auf,das hat der liebe gott sicher nicht ohne grund so erschaffen
hier nochmal ein zitat von dir:
Sozusagen inhaltsleere Spielzeuge für Menschen, die ihren Geist aufgrund von Unvermögen, Empathie für die wirklich wesentlichen Dinge auf der Welt empfinden, mit Schwachsinn füllen.
würdest du deinen bezug zur eigenen familie als schwachsinn bezeichnen ?
memik oglan
08.03.09, 23:48
über ideologien kann man diskutieren,viele ideologien haben grundsätzliche denkfehler - keine frage - aber man sollte die ursprünge solcher ideologien durchleuchten -die sind weder naturfremd noch wesenskrank,beispielsweise
nationalismus..kennst du den kleinsten nenner auf dem nationalismus im kern aufbaut ? jeder mag es auf seine weise definieren
aber meiner meinung nach ist es
die familie
eines jeden menschen,jeder mensch hat vater oder mutter,und mit glück ist jeder in einer intakten familie grossgeworden,das bedeutet ,das alles was ein mensch darstellt -sein verhalten,seine moral -letzendlich sein sozialverhalten in der familie geprägt wird -alles wofür die familie steht überträgt sich mehr oder weniger auf die kinder,
ein mensch der sich als nationalist bezeichnet,wird sich in der ersten und letzten instanz immer zu seiner familie bekennen - und zu allem wofür diese familie steht,sei es zur,kultur/sprache,religion,sitten und moral - man "bekennt farbe" zum eigenen ursprung - zu seinem eigenen "wappen",
diese ursprünge liegen nicht in der steinzeit sondern unmittelbar in der familie -im gegenwärtigen,im weitesten sinne ist man ein "verbündeter" seiner familie,man ist in diesem fall ebenso auch ein verbündeter mit allem was dem eigenen "wappen" nahe steht - somit verbunden ist
nationalismus ist eine verbündung
auf dem lande oder in der provinz ist es eine lokale verbündung zwischen menschen in einem dorf -man lebt miteinander,arbeitet,teilt vieles miteinander,in den städten und ballungsräumen ist es die nachbarschaft
menschnen wachsen mitunter miteinander auf -auch wenn sie nicht verwandt sind
ein anderer punkt -der wiederum auch sehr natürlich ist - (man kann es ebenso bei vielen säugetieren beobachten)
jede familie/sippe/clan/gemeinschaft hat ein terretorium -und terretorien
werden nicht verteilt in dem jemand ein los zieht,menschen suchen sich terretorien -um zu überleben! -in früheren zeiten wurde drum gekämpft
die stärkeren -dominanten- gruppen haben für sich terretorien erstritten
die unterlegenen hatten die wahl entweder zu gehen -oder sich anzupassen
,ich glaube die vorfahren der meissten menschen haben dies auf eine relativ gesunde art bewältigt -andernfalls hätten wir nicht so eine bunte welt -oder wären ausgelöscht
es gibt gesunden nationalismus und ganz sicher auch irrationalen,
fakt ist,jemand der behauptet nationalismus wäre grundsätzlich natur-fremd
und krank,könnte dies ebenso auf die eigene familie beziehen -
aber die meissten halten zu ihrer familie -zu den eigenen ursprüngen-
es mag sein das in dieser welt alles komplizierter aussieht,und die "zivilisation" und wissenschaft alles ersetzen kann -aber dann würde man sich nur selbst belügen,dieses verhalten steckt in uns und es ist nicht schlecht sondern richtig und gesund -wenn systeme zusammenbrechen
-und das könnten sie jeden tag ,dann hält jeder zu "seinen" eigenen leuten und in erster linie ist es die eigenen >familie< und alles was damit asoziiert wird,menschen mit denen man vertraut ist und aufgewachsen,fahne,sprache ,kultur,sitten..usw
in einer "sicheren" zivilisierten welt kann es so ausschauen als wenn dies alles nicht mehr nötig wäre..aber das ist ein trugschluss
jeder mensch verkörpert das -woher er kommt ,nichts anderes -ausser er kappt die verbündung zu seinen ursprüngen,allerdings wären solche menschen niemals wirklich überlebensfähig -wir wachsen nicht umsonst in familien auf,das hat der liebe gott sicher nicht ohne grund so erschaffen
hier nochmal ein zitat von dir:
würdest du deinen bezug zur eigenen familie als schwachsinn bezeichnen ?
Danke für deinen ausführlichen Beitrag, der deswegen jedoch nicht weniger Logikfehler und unbegründete Behauptungen enthält als viele der in diesem Thread zum Besten gegebenen Einzeiler.
Zunächst einmal ist der Vergleich zwischen Familie und Nation abwegig.
Der Grund hierfür ist offensichtlich: Während die Familienmitglieder dem Einzelnen bekannt sind und die Tatsache, dass man womöglich zusammen aufgewachsen ist, ein auch wie immer geartetes emotionales Band zwischen den einzelnen Familienangehörigen zu schaffen vermag, geht diese Möglichkeit der Nation als künstliches Gebilde willkürlich und für gewöhnlich durch Zwang unter einem Dach versammelter Individuen völlig ab. Darum mag auch das Gefasel von "gemeinsamer Geschichte" oder "nationalem Kulturgut" nicht hinwegtäuschen.
Der Einzelne kann sich natürlich eine herzzereissende Abhandlung über gewisse historische Ereignisse zur Hand nehmen, eine emotionale Bindung zu den von diesem Ereignis betroffenen Menschen aufbauen und sie in seiner Sehnsucht nach Zugehörigkeit gleichsam zu seiner eigenen Geschichte erklären. Derlei Kindereien werden aber kaum etwas an der Tatsache ändern könnte, dass der Leser nun einmal nichts, aber auch gar nichts mit jenen, womöglich Jahrhunderte vor seiner Zeit stattgefundenen Ereignissen zu schaffen hat.
Die Vorstellungen, die Gesamtheit der innerhalb von Menschenhand gezeichnetener Grenzen lebenden Menschen eines Staates wäre innerlich durch eine gemeinsame Geschichte verbunden, ist dabei kaum mehr als eine alberne Selbsttäuschung.
Weder sind die Grenzen heutiger Staaten mit den Grenzen verschiedenste r geografischer Einheiten von vor Jahrhunderten von Jahren dieselben, so dass etwa Millionen von Vorfahren von Menschen aus anderen Staaten womöglich näher an jenen Ereignissen gewesen sind als die Vorfahren jener, die sich im Nachhinein mit den besagten Ereignissen identifizieren.
Noch spielt dies auch nur die geringste Rolle. Denn schlussendlich bleibt es dabei, dass es sich nun einmal um Menschen handelt, die wie schon gesagt nichts zu jenen Menschen früherer Epochen verbindet.
Eine tatsächliche Verbindung zum Leben und Leid kann allenfalls für Ereignisse aus naher Vergangenheit angenommen werden, so etwa, wenn das Kind mit den Kriegserinnerungen des Großvaters aufgewachsen ist.
Der Versuch jedoch, vor 500 Jahren stattgefundene, angeblich glorreiche militärische eroberungen fremder Menschen zwecks Stärkung des Selbstwertgefühls für sich zu vereinnahmen, kann nur als infantiler und ebenso lächerlicher Unsinn abgestempelt werden.
Nur weil sich viele Menschen willkürlich eine historische Gestalt, einen Stamm oder eine Kriegspartei längst vergangener Tage herauspicken und diese zu ihrer eigenen Geschichte erklären, bedeutet dies noch lange nicht, dass es auch so ist.
Und an diesem Ergebnis ändert sich auch dadurch nichts, dass die mächtigeren, die Obrigkeit bildenden Teile der genannten Menschen diese im Nachhinein zu ihrer eigenen Geschichte erklärten Begebenheiten durch Schulbücher und Propaganda unters Volk bringen (was übrigens vor allem im Fall der Türkei oftmals zu lustigen Ergebnissen geführt hat), welche diesen Müll dann natürlich oftmals begierig übernehmen.
Diesen Vorgang kann man dann noch so oft als "Wiederwecklung des Wasauchimmertums" zelebrieren. Sie ist und bleibt nichts weiter als eine gewöhnliche Geschichtsklitterung.
Neben der gemeinsamen Geschichte wird natürlich oft auch die gemeinsame Sprache als konstituierendes Merkmal einer Nation angeführt.
Dieses Kriterium kann jedoch schnell wieder verworfen werden.
Denn Sprachen kann man nun einmal erlernen, sie sind nichts natürliches.
Ein Indio aus der Karibik, der aus welchen Erwägungen auch immer die Türkische Sprache erlernt, spricht dann eine zustätzliche Sprache. Nicht mehr und nicht weniger.
memik oglan
09.03.09, 00:06
Zum ganzen Thema fällt mir noch ein Vermerk des guten alten Schopenhauer ein:
"Die wohlfeilste Art des Stolzes hingegen ist der Nationalstolz. Denn
er verräth in dem damit Behafteten den Mangel an *individuellen*
Eigenschaften, auf die er stolz seyn könnte, indem er sonst nicht zu
Dem greifen würde, was er mit so vielen Millionen theilt. Wer
bedeutende persönliche Vorzüge besitzt, wird vielmehr die Fehler
seiner eigenen Nation, da er sie beständig vor Augen hat, am
deutlichsten erkennen. Aber jeder erbärmliche Tropf, der nichts in
der Welt hat, darauf er stolz seyn könnte, ergreift das letzte
Mittel, auf die Nation, der er gerade angehört, stolz zu seyn: hieran
erholt er sich und ist nun dankbarlich bereit, alle Fehler und
Thorheiten, die ihr eigen sind, [mit Händen und Füßen] zu
vertheidigen."
:)
Ich finde wenn wir gegen kurdische extremen sind, dann müssen wir auch unsere extremen bekämpfen. Nur mit harmonie und brüderlichkeit und nicht mit faschimus und rassmisus regiert man einen souvärenen staat
Danke für deinen ausführlichen Beitrag, der deswegen jedoch nicht weniger Logikfehler und unbegründete Behauptungen enthält als viele der in diesem Thread zum Besten gegebenen Einzeiler.
Zunächst einmal ist der Vergleich zwischen Familie und Nation abwegig.
Der Grund hierfür ist offensichtlich: Während die Familienmitglieder dem Einzelnen bekannt sind und die Tatsache, dass man womöglich zusammen aufgewachsen ist, ein auch wie immer geartetes emotionales Band zwischen den einzelnen Familienangehörigen zu schaffen vermag, geht diese Möglichkeit der Nation als künstliches Gebilde willkürlich und für gewöhnlich durch Zwang unter einem Dach versammelter Individuen völlig ab. Darum mag auch das Gefasel von "gemeinsamer Geschichte" oder "nationalem Kulturgut" nicht hinwegtäuschen.
nichts zu danken;)
allerdings wüsste ich nicht inwiefern du meine aussagen wiederlegt hast,-vielleicht war es unverständlich,
ich schrieb nicht von dem üblichen nationalismus im politischen sinne, den du hier breitgefächert hast,sondern von einer essenz die dem zugrunde liegt,diese essenz ist zweifelsohne :der familien - bund,leider bist du ja meiner letzten frage vereinfacht ausgewichen,es ist klar das man diese art der beziehungen wie es in familien oder verwandschaften der fall ist,nicht einfach auf ein nations-gebilde übertragen kann -natürlich leben wir eigentlich in einer "anonymität"-
jeder ist sich gegenseitig im grunde fremd
-dies bedeutet aber nicht, das es keine terretorien gibt auf denen menschen leben und klarkommen müssen,in unserer "zivilisierten" welt ist es das gesellschafts-gebilde,das ist sicher nicht immer das gelbe vom ei,aber so ist es im laufe von jahrtausenden überall auf der welt entstanden,diese gesellschaften bestehen grösstenteils nun mal aus familien-"inseln",innerhalb dieser populationen bestehen "verträge" und bündnisse -das ist nichts neues und auch nichts "kindisches",bündnisse kommen unter anderem auch durch gemeinsamkeiten zustande und diese sind eigenheiten wie sprache,sitten o.ä..(!)
es ist nichts kindisches oder rückständiges darin zu finden,wenn ein mensch sich mit seinem umfeld asoziert -sei es durch sprache,sitten,religion oder sonstiges -solange anderen dabei kein schaden zukommt..,es liegt in der natur des menschen sich verbünden zu wollen,
das es sogenannte "einzel-menschen" in der heutigen gesellschaft gibt,die ohne diese "eigenheiten" klarkommen können, ist nur ein luxus unserer modernen zeit,allerdings steht diese "zivilisation" auf sehr wackeligen säulen,in krisenzeiten kann jede gesellschaft in eine art anarchie fallen deren verbündung nur aus naiven "humanistischen" ideen und philosophien bestehen - unsere heutigen menschheit ist sehr bunt -das hat sie ganz alleine geschafft - auch ohne globalisierungs ideen -
andererseits wie sieht die alternative aus ? du sagst nationalgefühle sind "kindisch"..findest du verbündung auch "kindisch" ? :
Der Einzelne kann sich natürlich eine herzzereissende Abhandlung über gewisse historische Ereignisse zur Hand nehmen, eine emotionale Bindung zu den von diesem Ereignis betroffenen Menschen aufbauen und sie in seiner Sehnsucht nach Zugehörigkeit gleichsam zu seiner eigenen Geschichte erklären.
jedes wirken der eigenen vorväter hat eine wirkung die sich zur eigenen geschichte entwickelt,frag dich selbst wo du herkommst und wie das zustande kam (?)
warum nennst du dich beispielsweise "memik oglan" und bist auf diesem board?
wenn ich mich nicht täusche haben die meissten die dieses board aufsuchen etwas was sie miteinander teilen bzw.sie sehen sich als teil einer gemeinschaft und das bewusst (!)
für meinen teil kann ich sagen das alles was meine vorväter getan und nicht getan haben,sich auf mein heutiges leben schicksalhaft auswirkt,
bsp: es gab einen befreiungskrieg des osmanischen reiches,durch den ein nationalstaat entstanden ist: die türkei
meine beiden familien haben in diesem befreiungskrieg verwandte verloren ,gekämpft und überlebt -ebenso nachbarn und andere familien aus den jeweiligen regionen -mit denen sie sich verbunden sahen (..)
das ist alles nicht allzu lang her, es ist sehr einfach nachzuvollziehen das ich am ende einer ereignisskette stehe -somit wird dies alles ein teil meiner eigenen geschichte.,diesen ahnen bin ich mit dank verpflichtet
-denn aus diesen menschen bin ich letztendlich hervorgegangen -und lebe,
der dank drückt sich dadurch aus das man diese nahen vorfahren als vorbilder sieht,
so wie jedes kind auch seinen eltern nacheifert -durch letern wird man geprägt -auch eine natürliche sache -nicht unlogisch,sondern zweckreich zum überleben
-bei diesem beispiel geht es nicht um einzelne historische figuren die man sich "herauspickt" um sein ego aufzupolieren -sondern um die eigene geschichte und reale personen,es gibt natürlich immer menschen deren nationalismus stärker ausgeprägt ist - aber das ist ein völlig anderes thema-
denn deine aussage war schlicht und einfach das jede form des nationalismus "irrational" wäre,du kannst nicht bestehende reale verbündungen zwischen realen menschen in realen terretorien als irrational bezeichnen.."nationalismus" bringt nur zum ausdruck das sich alle an ein bündniss halten das von realen menschen beschlossen wurden - ob die leute
eine gemeinsame sprache sprechen -oder eine fremde übernommen haben-
ist ersteinmal völlig egal -solange sie sich in ihrem bündniss einig sind--
das sich bestimmte sprachen/traditionen entwickeln und festlegen ist eine ebenso natürliche wie sinnvolle sache -
-andernfalls hiesse es :anarchie -jeder gegen jeden ,und ich glaube in so einer welt würdest du persönlich sicher nicht leben wollen geschweige denn überleben,
wenn sich menschen mit einer nation asoziert bzw als nation verbunden fühlen hat es einen realen zweck in einer realen welt -alles andere halte ich für theoretisches geschwätz ohne grundlage..
nationalgefühl heisst für mich nichts anderes als das ich mich all denjenigen verbunden fühle,die sich mir verbunden fühlen -unter anderem auch wegen gemeinsamkeiten die wohlmöglich dazu führten das sich schon deren vorfahren mit meinen verbündet haben,in erster linie sind es natürlich menschen die einem nahe stehen -wie z.b auch freunde und nachbarn -wie sich diese beziehungskette weiter erstreckt müsste für jeden logisch denkendem menschen erschliessen--
aber was zählt ist nur die gegenwart,und du kannst menschen nicht absprechen sich als gemeinschaft zu sehen und zu handeln -wenn sie es so wollen -das ist irrational
Der Einzelne kann sich natürlich eine herzzereissende Abhandlung über gewisse historische Ereignisse zur Hand nehmen, eine emotionale Bindung zu den von diesem Ereignis betroffenen Menschen aufbauen und sie in seiner Sehnsucht nach Zugehörigkeit gleichsam zu seiner eigenen Geschichte erklären. Derlei Kindereien werden aber kaum etwas an der Tatsache ändern könnte, dass der Leser nun einmal nichts, aber auch gar nichts mit jenen, womöglich Jahrhunderte vor seiner Zeit stattgefundenen Ereignissen zu schaffen hat.
Die Vorstellungen, die Gesamtheit der innerhalb von Menschenhand gezeichnetener Grenzen lebenden Menschen eines Staates wäre innerlich durch eine gemeinsame Geschichte verbunden, ist dabei kaum mehr als eine alberne Selbsttäuschung.
Weder sind die Grenzen heutiger Staaten mit den Grenzen verschiedenste r geografischer Einheiten von vor Jahrhunderten von Jahren dieselben, so dass etwa Millionen von Vorfahren von Menschen aus anderen Staaten womöglich näher an jenen Ereignissen gewesen sind als die Vorfahren jener, die sich im Nachhinein mit den besagten Ereignissen identifizieren.
Noch spielt dies auch nur die geringste Rolle. Denn schlussendlich bleibt es dabei, dass es sich nun einmal um Menschen handelt, die wie schon gesagt nichts zu jenen Menschen früherer Epochen verbindet.
Eine tatsächliche Verbindung zum Leben und Leid kann allenfalls für Ereignisse aus naher Vergangenheit angenommen werden, so etwa, wenn das Kind mit den Kriegserinnerungen des Großvaters aufgewachsen ist.
Der Versuch jedoch, vor 500 Jahren stattgefundene, angeblich glorreiche militärische eroberungen fremder Menschen zwecks Stärkung des Selbstwertgefühls für sich zu vereinnahmen, kann nur als infantiler und ebenso lächerlicher Unsinn abgestempelt werden.
Nur weil sich viele Menschen willkürlich eine historische Gestalt, einen Stamm oder eine Kriegspartei längst vergangener Tage herauspicken und diese zu ihrer eigenen Geschichte erklären, bedeutet dies noch lange nicht, dass es auch so ist.
Und an diesem Ergebnis ändert sich auch dadurch nichts, dass die mächtigeren, die Obrigkeit bildenden Teile der genannten Menschen diese im Nachhinein zu ihrer eigenen Geschichte erklärten Begebenheiten durch Schulbücher und Propaganda unters Volk bringen (was übrigens vor allem im Fall der Türkei oftmals zu lustigen Ergebnissen geführt hat), welche diesen Müll dann natürlich oftmals begierig übernehmen.
Diesen Vorgang kann man dann noch so oft als "Wiederwecklung des Wasauchimmertums" zelebrieren. Sie ist und bleibt nichts weiter als eine gewöhnliche Geschichtsklitterung.
Neben der gemeinsamen Geschichte wird natürlich oft auch die gemeinsame Sprache als konstituierendes Merkmal einer Nation angeführt.
Dieses Kriterium kann jedoch schnell wieder verworfen werden.
Denn Sprachen kann man nun einmal erlernen, sie sind nichts natürliches.
Ein Indio aus der Karibik, der aus welchen Erwägungen auch immer die Türkische Sprache erlernt, spricht dann eine zustätzliche Sprache. Nicht mehr und nicht weniger.
berkhan,
wie erklärst du dir, dass trotz "gemeinsamer geschichte" es heute in der türkei vielleicht millionen von menschen gibt, die dir widersprechen würden, deine ansichten vom nationalismus nicht teilen würden?
mir ist ehrlichgesagt deine "romantisch- verträumte" ansicht von nationalismus zu wage.
die akp, chp, selbst m. ali birand wird sich auf irgendeine weise als nationalist sehen. kann es vielleicht sein, dass deine ansichten nur eine meinung unter vielen ist? kann es sein dass jeder etwas anderes unter diesem begriff versteht? wer bestimmt überhaupt was nationalistisch ist und was nicht? ist ein mensch der türkisches land verkauft und arbeitsplätze schaftt nicht nationalistischer als ein schreihals der ständig vom heiligen boden und flagge spricht?
mit diesem gemeinschaftsgefühl hast du aber wohl recht. der mensch fühlt sich in der gruppe stärker, wahrscheinlich auch der grund warum einige säugetiere starke familiäre bindungen haben, menschen nationen gründen etc. meinst du deshalb nicht, dass in zukunft die nation als gruppe nicht mehr reicht und deshalb größere, "sichere" wertegemeinschaften entstehen?
hallo Omar,
nationalismus ist ein behälter - nur ein wort für dinge die jahrtausende lang selbstverständlich waren und immer noch sind,allerdings sind sie mittlerweile pervertiert sonst gebe es keine dinge wie rassistische ideologien oder andere geisteskrankheiten der gesellschaft,ich glaube solange menschen versuchen in politischen terminus zusammenhänge zu definieren,die eher mit sozialverhalten erklärt werden müssten, werden sie nur unterschiede sehen und finden -keine gemeinsamkeiten-die menschen der heutigen zeit sind -glaube ich- sehr instinktarm
menschen sind gesteuert durch ihre prägung,die ist stark beeinflusst durch die neuzeit,es gibt faktoren die es früher nicht gab,die art zu leben "infrastruktur",technik,usw
aber darunter sind immer noch die selben verhaltensweisen die wir schon immer in uns trugen, instinktiv verankert und wirken,wie z.b das schon erwähnte "sich verbünden",wissenschaftler würden sagen wir sind "säugetiere" und "rudeltiere" -und das ist wahr
stell dir eine welt vor in der von einem zum anderen tag jede errungenschaft die wir heute haben verschwinden würde -so eine art zivilisatorischen zusammenbruch,wir hätten einfach nur einen globus mit einem haufen menschen,was würden die tun ? -genau sie würden versuchen sich erneut etwas aufzubauen,wie würde das geschehen ? ich denke nicht anders als bisher,denn jeder mensch kommt mit den selben instinkten und bedürfnissen auf die welt,wir haben primärbedürfnisse : nahrung,unterkunft,sozialität -menschen wollen sich ja fortpflanzen -so sind wir,nicht anders
diese bedürfnissen könnte kein mensch lange ohne "zivilisation" bewältigen -
menschen müssten sich immer mit anderen zusammentun -verbünden
für diese grundbedürfnisse -die ich oben schon nannte-braucht ein mensch ein terretorium,in dem er leben und überleben kann,das wird er sich zwangsläufig immer suchen -mit seinen verbündeten,
vor jahrtausenden als unsere welt noch nicht so bevölkert und technisiert war,hatten wir genau die vorraussetzungen,menschen lebten in kleineren gruppen aus denen clans wurden,danach stämme und grössere verbunde,die devise war,eine stärkere gemeinschaft bedeutet = grössere terretorien/überleben/wachstum,das ist ein instinkt der uns dazu treibt -nicht die "kultur",in unsere welt ist dies alle komplizierter geworden,es gibt mehr menschen auf der welt,das leben und überleben hat andere vorraussetzungen und qualitäten bekommen -aber nur oberflächlich-
da drunter sind immer noch die selben psychischen anlagen versteckt,unsere welt sieht nur anders aus,aber das darf nicht darüber hinwegtäuschen das menschen sich im grunde nicht verändert haben
mir ist ehrlichgesagt deine "romantisch- verträumte" ansicht von nationalismus zu wage.
meine ansicht diesbezüglich würde ich eher als realistisch bezeichnen,mich interessiert kein schwelgen in vergangenen zeiten und auch kein übertriebenes glorifizieren von dingen die selbstverständlich sind,wenn es morgen keinen menschen mehr auf der welt geben würde der türkisch spricht oder sich mit dem türkischen asoziiert -warum sollte ich es dann aufgeben und die sprache/ lebensweise der " inuit "oder der "zulu"
annehmen ?
ich würde genau das fortsetzen was ich zuhause gelernt habe -meine sprache,sitten,religion fortzuführen -denn es ist einem vertraut,zur not würde ich mir einen neuen stamm gründen-,die die mit mir leben wollten können sich dann anpassen oder -gehen,es ist die wahl die jeder mensch hat..
wer bestimmt überhaupt was nationalistisch ist und was nicht?
eigentlich ist es ein überflüssiges wort,es kommen immer die zusammen die sich verbünden wollen,wenn heutzutage menschen einen begriff wie "nationalismus" verwenden, gibt es immer andere die sich ausgeschlossen fühlen - quasi ausgeschlossen aus dem "stammesbündniss",so jemand hat die wahl sich einzuordnen und mitzuarbeiten, oder wiederum -zu gehen,und sich einen eigenen stamm zu suchen, -
das ist alles sehr simpel,um deine frage klar zu beantworten,derjenige der seinen stamm führt und alle seine "stammesgenossen" -die gemeinschaft die das terretorium unterhält - bestimmen wie sich ihr "nationalismus" definiert und umsetzt
meinst du deshalb nicht, dass in zukunft die nation als gruppe nicht mehr reicht und deshalb größere, "sichere" wertegemeinschaften entstehen?
das was wir als nation bezeichnen ist schon die grösstmöglichste wertegemeinschaft - die grösste verbündung,eine gruppe -egal wie gross sie ist,braucht etwas was sie verbindet,wenn nicht sprache/kultur und eigenheiten wie sitten und auch religion -was soll uns alle sonst verbinden ?
diese welt steckt -meiner meinung nach nur in einer sehr langen krise (seit jahrtausenden ?),eigentlich ist die welt gross genug um allen mit all ihren eigenheiten platz zu bieten,aber das wird sicher noch dauern bis dies alle verstanden haben,vielleicht wird es nie sicherheit geben -da müssen wir durch, so ist das leben.
berkhan,
wie erklärst du dir, dass trotz "gemeinsamer geschichte" es heute in der türkei vielleicht millionen von menschen gibt, die dir widersprechen würden, deine ansichten vom nationalismus nicht teilen würden?
mir ist ehrlichgesagt deine "romantisch- verträumte" ansicht von nationalismus zu wage.
die akp, chp, selbst m. ali birand wird sich auf irgendeine weise als nationalist sehen. kann es vielleicht sein, dass deine ansichten nur eine meinung unter vielen ist? kann es sein dass jeder etwas anderes unter diesem begriff versteht? wer bestimmt überhaupt was nationalistisch ist und was nicht? ist ein mensch der türkisches land verkauft und arbeitsplätze schaftt nicht nationalistischer als ein schreihals der ständig vom heiligen boden und flagge spricht?
mit diesem gemeinschaftsgefühl hast du aber wohl recht. der mensch fühlt sich in der gruppe stärker, wahrscheinlich auch der grund warum einige säugetiere starke familiäre bindungen haben, menschen nationen gründen etc. meinst du deshalb nicht, dass in zukunft die nation als gruppe nicht mehr reicht und deshalb größere, "sichere" wertegemeinschaften entstehen?
Ich finde wenn wir gegen kurdische extremen sind, dann müssen wir auch unsere extremen bekämpfen. Nur mit harmonie und brüderlichkeit und nicht mit faschimus und rassmisus regiert man einen souvärenen staat
Was heisst hier "kurdische extremen"?
Wir sind gegen spalterischen Terror der von der kurdischen Pkk und seinem sprachrohr der DTP ausgeht!
Wenn der Rassismus in der Türkei regiert hätte, dann würde es heute keine menschen geben die sich selber "kurden" nennen oder?
befürwortest du den rassismus? man könnte auch sagen, wenn kurden rassistisch wären, dann gäbe es keine türken...
befürwortest du den rassismus? man könnte auch sagen, wenn kurden rassistisch wären, dann gäbe es keine türken...
Nein ich zeige dir nur das der Türkische Staat nicht in "rassen" unterschieden hat.
Die pkks hingegen sind aufjedenfall rassistisch, das haben wir bei dem Vorfall mit dem Bus gesehen, als ausschliesslich Türken aus einem Bus rausgeholt und anschliessend erschossen wurden.
Wie soll das gehen das es in der TÜRKEI keine Türken mehr gibt?
Das Militär etc ist in Türkischer Hand, was würden die kurden denn tun wenn Sie rassistisch wären?
memik oglan
09.03.09, 23:53
nichts zu danken;)
allerdings wüsste ich nicht inwiefern du meine aussagen wiederlegt hast,-vielleicht war es unverständlich,
Im Grunde gab es an deinen Aussagen nichts sonderlich viel zu wiederlegen. Vielmehr erschöpften sich die Aussagen in einem wie schon gesagt unbegründeten Vergleich zwischen Nation und Familie. Dass dem nicht so ist, dieser Vergleich gar als abwegig einstufen ist, habe ich bereits zu erklären versucht, werde es aber gerne wiederholen.
ich schrieb nicht von dem üblichen nationalismus im politischen sinne, den du hier breitgefächert hast,sondern von einer essenz die dem zugrunde liegt
Es existieren keine 3 oder 4 verschiedene Nationalismen, sondern den einen Nationalismus als politische Ideologie, die jedoch in Unterarten wie etwa "völkischer Nationalismus" unterteilt werden kann.
,diese essenz ist zweifelsohne :der familien - bund,leider bist du ja meiner letzten frage vereinfacht ausgewichen,es ist klar das man diese art der beziehungen wie es in familien oder verwandschaften der fall ist,nicht einfach auf ein nations-gebilde übertragen kann
Genau so ist es. Schön, dass du dies erkannt hast.
-natürlich leben wir eigentlich in einer "anonymität"-
jeder ist sich gegenseitig im grunde fremd
-dies bedeutet aber nicht, das es keine terretorien gibt auf denen menschen leben und klarkommen müssen,in unserer "zivilisierten" welt ist es das gesellschafts-gebilde,das ist sicher nicht immer das gelbe vom ei,aber so ist es im laufe von jahrtausenden überall auf der welt entstanden,diese gesellschaften bestehen grösstenteils nun mal aus familien-"inseln",innerhalb dieser populationen bestehen "verträge" und bündnisse
Bei der Gesellschaft handelt es sich natürlich um kein "Gebilde", sondern schlicht und einfach um die Gesamtheit der außerhalb des Staatsapparates stehenden, also quasi allen Menschen.
Und dass der Großteil der Menschen über eine Familie verfügt, zu der es eine wie auch immer geartete Verbindung unterhält, das braucht hier nicht extra betont zu werden. Die Frage ist nur, inwiefern dies die politische Ideologie des Nationalismus vor dem Hintergrund seines Sinnes und Zwecks nun in einem besseren Lichte erscheinen lässt.
Ja, Familien sind ein wichtiger Bestandteil einer jeden Gesellschaft.
Und ja, Familien bildeten eine wichtige Stütze auch vor Aufkommen des Nationalismus. So auch etwa schon vor Hunderttausenden von Jahren.
Und ja, auch im Tierreich spielt die " Familie" eine Rolle. Alles schön und gut.
Und nun?
Inwiefern spricht dies nun für eine Gleichstellung von Familie und Nation?
Welche Gemeinsamkeiten sprechen denn nun dafür?
Allein die immer wieder vorgebrachte Aussage, dass es sich bei den Menschen nun einmal soziale Lebewesen handelt, sie sich folglich schon seit jeher zwecks Organisation und Schutz zu Gruppen zusammengeschlossen haben, kann doch wohl kaum dafür ausreichen. oder?
Denn unter diesen Umständen wäre nicht nur die heißgeliebte Nation "unsere Familie", sondern ebenso die Gemeinde, das Bundesland, Die Uno, der Europarat, unter Umständen der Raucherclub, die Organisation der Anonymen Alkoholiker, der Fußballverein und so einiges mehr.
Deine Logik erschließt sich mir beim besten Willen nicht.
150 ist ebenso wie 250 durch 5 teilbar, also 150 = 250? :)
-das ist nichts neues und auch nichts "kindisches",bündnisse kommen unter anderem auch durch gemeinsamkeiten zustande und diese sind eigenheiten wie sprache,sitten o.ä..(!)
es ist nichts kindisches oder rückständiges darin zu finden,wenn ein mensch sich mit seinem umfeld asoziert -sei es durch sprache,sitten,religion oder sonstiges
Die Sprache ist wie schon gesagt kein Kriterium, welches als konstituierendes Merkmal für die Annahme einer sich von anderen abgrenzenden Nation herhalten könnte. Denn neben der Tatsache, dass sie von jedem erlernbar ist und damit auch kein natürliches Abgrenzungskriterium darstellen kann, muss auch beachtet werden, dass in der Geschichte seltener eine gemeinsame Sprache zur Herhausbildung einer Nation führte, als viel mehr auf umgekehrtem Wege die Obrigkeit durch Bestimmung einer Staatsprache erst das Fundament dazu legte, dass innerhalb bestimmter Grenzen nur eine einzige Sprache sich zur der vorherrschenden entwickelte. Von daher ist es ziemlich gewagt, die gemeinsame Sprache als Argument für das Existenzrecht jener künstlcihen Gebilde anzuführen.
Eher lässt sich die Existenz einer vorherrschenden Sprache in letzter Konsequenz (auch) an die Bestrebungen zur Schaffung einer "Nation" zurückführen als umgekehrt.
Da diese Tatsache ja gerade im Falle der Türkei so offensichtlich ist, ist es schon verwunderlich, dass auf die Frage, was eine Nation denn nun ausmache, immer wieder die Antwort "die gemeinsame Sprache" zu vernehmen ist.
Das Argument der "gemeinsamen Sitten" ist natürlich ebenso unsinnig.
Diese existieren zwar innerhalb bestimmter Gruppen. Jedoch handelt es bei den Staatsgrenzen kaum um eine Nachzeichnung jener Grenzen, welche bei Abwesenheit von trennenden oder abschottenden Staatsgrenzen ,die natürlichen Grenzläufe zwischen Gruppen mit unterschiedlichen Sitten darstellen würden. Nur weil einige Herrn etwa auf einer Afrika-Karte einige Grenzen einzeichnen, bedeutet dies noch lange nicht, dass jene Grenzen auch die Grenze zwischen zwei völlig unterschiedlichen Sittenauffassungen folgenden geografischen Einheiten bilden. Eben dies gilt - wenn auch in aufgeweichter Form ebenso für andere Staatsgrenzen.
-solange anderen dabei kein schaden zukommt..,es liegt in der natur des menschen sich verbünden zu wollen,
Es liegt aber sich nicht in der Natur des Menschen, in eine aufgezwungene Verbindung hineingeboren zu werden, welche sich unter Nichtbeachtung von Millionen von Gemeinsamkeiten zwischen den Menschen auf einige Unterscheidungsmerkmale beruft (die für gewöhnlich auch erst durch die Verbindung erschaffen werden), um dann einen Zaun zwischen die Menschen aufzustellen. Wenn man dann noch das unermessliche Leid vor Augen führt, welche der Nationalismus nun seit seinem Aufkommen verursacht hat, kann man dessen Vorzüge mit Fug und Recht als schwindend gering bezeichnen.
das es sogenannte "einzel-menschen" in der heutigen gesellschaft gibt,die ohne diese "eigenheiten" klarkommen können, ist nur ein luxus unserer modernen zeit,allerdings steht diese "zivilisation" auf sehr wackeligen säulen,in krisenzeiten kann jede gesellschaft in eine art anarchie fallen deren verbündung nur aus naiven "humanistischen" ideen und philosophien bestehen - unsere heutigen menschheit ist sehr bunt -das hat sie ganz alleine geschafft - auch ohne globalisierungs ideen -
Schon wieder dieser Logikfehler, aus der Notwendigkeit einer Organisation der Menschen die Existenzberechtigung der Nationen bzw des Nationalismus inclusive all seiner schädlichen Nebenwirkungen herzuleiten.
Wie schon gesagt ist das künstliche Gebilde der Nation nur eine von unendlichen Möglichkeiten der Organisation. Und eingedenk der Tatsache, dass sie neben ihrer Willkürlichkeit auch auf der praktischen Seite wenig Gutes zu schaffen vermochte, gehört sie nicht nur zu den albernsten, sondern sicherlich auch den gefährlicheren ALternativen.
Ihr könnt mich jetzt alle steinigen oder hassen oder sonst was....evtl. komm ich auch ein bisschen vom Thema ab.
Aber ich muss mal eins los werden. Bei uns in der Türkei, darf man mit PKK fahnen ein Demo machen !
Wie würde so was aussehen, wenn ich z:B in Deutschland eine Demo mit Osama Flagen mache oder das vorgehen der Taliban für gut heiße ?!?
Das beste ist ja noch das die PKK in der Türkei ihr 10 Jähriges Jubiläum feiert....,dass geht doch echt zu weit.
Für mich PERSÖNLICH ist ein klar. Nach 10 Jahren versuchtem friedlichem weg, ist es an der zeit hart durch zu greifen....egal ob mit der unterschtüzung der usa oder sonst wem.
Und ich bin weder Rechts noch Links. Für mich spielt die Politische richtung keine Rolle. Für mich gibt es nur eins und das ist das in meine geliebten vater land, alle menschen in ruhe und frieden leben können und sollen !
deryatulga
10.03.09, 12:18
befürwortest du den rassismus? man könnte auch sagen, wenn kurden rassistisch wären, dann gäbe es keine türken...
Oh Mann, bist du wieder in Geberlaune! Warum denn so bierselig, haut mal direkt auf den Lukas! Seid aber hinterher Mannes genug und beschwert euch nicht!:aferin2:
Im Grunde gab es an deinen Aussagen nichts sonderlich viel zu wiederlegen.
natürlich,es war ja auch nichts verkehrt.
Vielmehr erschöpften sich die Aussagen in einem wie schon gesagt unbegründeten Vergleich zwischen Nation und Familie. Dass dem nicht so ist, dieser Vergleich gar als abwegig einstufen ist, habe ich bereits zu erklären versucht, werde es aber gerne wiederholen.
eine nation ist nichts weiter als ein bündniss zwischen einem haufen menschen (einem ziemlich grosse haufen)dieser haufen von kleinere "zellen" besteht aus -familien-verwandt oder auch nicht,jedenfalls hat die mehrheit sich wohl dazu bereit erklärt dieses bündniss "nation" einzugehen
eine nation ist nichts abstraktes -wie du es scheinbar hier darlegen willst-
sondern eine reale grösse,nichts theoretisches
Es existieren keine 3 oder 4 verschiedene Nationalismen, sondern den einen Nationalismus als politische Ideologie, die jedoch in Unterarten wie etwa "völkischer Nationalismus" unterteilt werden kann.
wenn ich deine darstellung jetzt übernehme,existieren sogar so viele "nationalismen" wie es menschen auf der welt gibt -jeder mensch asoziiert sich mit irgendwas,sogar minderheiten die nach unabhängigkeit schreien -was wollen die am ende ? :eine verbündung mit ihren leuten ,somit bilden sie mehr oder weniger eine
nation..es ist einfach nur ein wort,nenne es meinetwegen "superstamm"
vom "völkischen" sehe ich völlig ab,rassismus hat keine grundlage,und meiner meinung auch nichts mit einem national
oder "bündniss-gefühl" zu tun
Bei der Gesellschaft handelt es sich natürlich um kein "Gebilde", sondern schlicht und einfach um die Gesamtheit der außerhalb des Staatsapparates stehenden, also quasi allen Menschen.
der begriff gesellschaft umschreibt die population die sich um ein bündniss herum ge-bildet hat -daher habe ich die bezeichnung "gebilde" herangezogen.
sondern schlicht und einfach um die Gesamtheit der außerhalb des Staatsapparates stehenden, also quasi allen Menschen.
ausserhalb stehend .. ? der staatsapparat besteht also aus menschen die nicht zur gesamtheit gehören ?
Und dass der Großteil der Menschen über eine Familie verfügt, zu der es eine wie auch immer geartete Verbindung unterhält, das braucht hier nicht extra betont zu werden.
warum ? eine gutgeartete verbindung -wie du es so schön ausgedrückt hast-
ist eventuell die beste vorrausetzung für einen menschen soziale fähigkeiten zu entwickeln -dort lernt ein mensch das er nicht alleine auf der welt ist -im idealfall,menschen mit eben diesen fähigkeiten schaffen gesellschaften in denen man leben kann,aber das nur am rande -obwohl man bei all diesen themen übergreifend denken muss.
Ja, Familien sind ein wichtiger Bestandteil einer jeden Gesellschaft.
Und ja, Familien bildeten eine wichtige Stütze auch vor Aufkommen des Nationalismus. So auch etwa schon vor Hunderttausenden von Jahren.
Und ja, auch im Tierreich spielt die " Familie" eine Rolle. Alles schön und gut.
Und nun?
familien spielen nicht nur eine "rolle"
gesellschaften bestehen aus vielen familien..woher soll die ganze population herstammen -aus dem reagenzglas ?
familien sind z.b nicht nur väter ,mütter,kinder,brüder und schwestern,es sind enkel,cousins,tanten,onkel,gro ssenkel und so weiter -
irgendwann überschneiden sich die verwandschaften mit anderen familien und deren verwandten ,etc
da hast du deine gesellschaft :ein grosser haufen menschen,
das IST die gesellschaft,und schlussendlich auch das was sich in form eines bündnisses das man heutzutage "nation" kennt -mehr oder minder vereint,
man braucht als einzelnes individuum keine aktive rolle spielen damit das ganze funktioniert,ebensowenig müssen alle die dicksten freunde oder gar verwandt sein,es bedarf keiner homogenität um solche bündnisse einzugehen -sie entstehen,du lebt beispielweise in so einem bündniss -
das nennt sich "bundesrepublik deutschland",erzähl denen mal die sollen ihre grenzen auflösen und jeder macht wie er lustig ist ,dann wirst du schnell erkennen ob sie sich über eine kultur definieren und sich mit ihrer umgebung asoziieren oder nicht
Inwiefern spricht dies nun für eine Gleichstellung von Familie und Nation?
das ist ein unlogisches satz,eine nation ist das bündniss zwischen allen menschen die einen bestimmten lebensraum teilen,die mehrheit ist in familien organisiert,man arbeitet und lebt zusammen,versteht sich -oder auch nicht,manche wählen -andere wiederum nicht -aber es läuft -jeden tag
Allein die immer wieder vorgebrachte Aussage, dass es sich bei den Menschen nun einmal soziale Lebewesen handelt, sie sich folglich schon seit jeher zwecks Organisation und Schutz zu Gruppen zusammengeschlossen haben, kann doch wohl kaum dafür ausreichen. oder?
was soll sie sonst dazu bewogen haben? vorschläge..?
-früher gab es weniger menschen -da waren es kleinere bündnisse zwischen stämmen,daraus haben sich noch grössere entwickelt -
heutezutage nennt man so ein bündniss "nation"
und wenn du einen atlas aufschlägst,was siehst du dann ?
nationalstaaten -überall,bei der masse an menschen die es auf der welt gibt die begehrte terretorien bevölkern,mussten kompromisse her,das dies nicht überall gut läuft lässt sich wohl kaum vermeiden -jeder will leben und überleben -also schloss man sich einem jeweiligen land,einer nation,und ihrer gesellschaft an -so sieht unser welt heute aus.
Denn unter diesen Umständen wäre nicht nur die heißgeliebte Nation "unsere Familie", sondern ebenso die Gemeinde, das Bundesland, Die Uno, der Europarat, unter Umständen der Raucherclub, die Organisation der Anonymen Alkoholiker, der Fußballverein und so einiges mehr.
uno & europarat sind organisation zwischen nationen - hat mit unserem thema nicht viel zu tun -schlechtes beispiel..
man lebt wo man lebt,in der eigenen gemeinde -unmittelbar vor ort wird es menschen geben die man mag und mit denen man zusammenlebt -sie sind teil der gemeinde - alle die ich nicht kenne -die dort aber leben und meinetwegen im raucherclub sind,oder beim fussballverein oder weiss der henker ,sind insofern nachbarn,vielleicht welche die man öfter sieht oder auch selten,jeder lebt auf seinem fleck -scheinbar sind es alle menschen die sich an das grosse bündniss halten :zusammen auf einem terretorium leben zu wollen und sich -so gut es geht - zu respektieren - als menschen einer nation.
ich weiss nicht was dir für eine welt vorschwebt,willst du dich mit der ganzen welt befreunden oder dich von allen abschotten weil du sie nicht kennst und "frei" leben?
ich versteh deine argumentation nicht,wenn heutztage irgednwo sich jemand
von der allgemeinheit ablösen will,muss er sich einen fleck finden wo er das machen kann und die mittel dazu haben,aber in jedem fall muss man sich immer arrangieren -überall gibts menschen die mitreden werden,sogar ein "gesetzloser" hält bei rot an der ampel - man muss sich den gegebenheiten anpassen,tut man es nicht "wird" man angepasst
etwas anderes vielleicht konkreter, heute oder morgen wird das land in dem du lebst von aussen angegriffen -ich hab keine ahnung was du als lebensraum oder heimat betrachtest,aber -was würdest du tun wenn die menschen aus deiner umgeben zu dir kämen und sagen würden das sie ihren lebensraum gegen fremden eindringlinge verteidigen müssen ?
ihnen vielleicht sagen das sie alle genauso fremde darstellen und du dich mit ihnen nicht verbündet fühlst ? könntest dich hinterher immer noch mit irgendjemandem organisieren ?
Deine Logik erschließt sich mir beim besten Willen nicht.
150 ist ebenso wie 250 durch 5 teilbar, also 150 = 250? :)
tja ,einer muss mit seiner logik daneben liegen,ich bin es sicher nicht ,
ich beschreibe hier nur die lebensverhältnisse in denen du auch lebst -das ist realität
Die Sprache ist wie schon gesagt kein Kriterium, welches als konstituierendes Merkmal für die Annahme einer sich von anderen abgrenzenden Nation herhalten könnte. Denn neben der Tatsache, dass sie von jedem erlernbar ist und damit auch kein natürliches Abgrenzungskriterium darstellen kann, muss auch beachtet werden, dass in der Geschichte seltener eine gemeinsame Sprache zur Herhausbildung einer Nation führte, als viel mehr auf umgekehrtem Wege die Obrigkeit durch Bestimmung einer Staatsprache erst das Fundament dazu legte, dass innerhalb bestimmter Grenzen nur eine einzige Sprache sich zur der vorherrschenden entwickelte. Von daher ist es ziemlich gewagt, die gemeinsame Sprache als Argument für das Existenzrecht jener künstlcihen Gebilde anzuführen.
Eher lässt sich die Existenz einer vorherrschenden Sprache in letzter Konsequenz (auch) an die Bestrebungen zur Schaffung einer "Nation" zurückführen als umgekehrt.
mag alles sein -ob nun irgendjemand eine bestimmte sprache forciert hat oder nicht -irgendwie müssen die menschen kommunizieren!
eine sprache setzt sich immer durch -letztendlich einigt sich die mehrheit der menschen in jedem land auf eine sprache -oder besser gesagt -
darüber hat man sich schon lange geeinigt bevor du oder ich auf der welt waren
es hat keinen sinn wenn in einem land jeder 50 sprachen können muss um zu wissen was sein gegenüber möchte,..wir würden uns dann am ende alle mit händen und füssen unterhalten..das will niemand
Da diese Tatsache ja gerade im Falle der Türkei so offensichtlich ist, ist es schon verwunderlich, dass auf die Frage, was eine Nation denn nun ausmache, immer wieder die Antwort "die gemeinsame Sprache" zu vernehmen ist.
offensichtlich leben dort wohl menschen die sich mehrheitlich (!) als türken betrachten oder zumindest mit türken und ihrer kultur asoziiert fühlen
zusammenfassend kann man ohne weiteres sagen,das die türkische sprache die vorherrschende identität im lande zum ausdruck bringt: die türkische
Es liegt aber sicher nicht in der Natur des Menschen, in eine aufgezwungene Verbindung hineingeboren zu werden
weisst du,eigentlich ist es sogar so das sich niemand aussucht überhaupt auf die welt zu kommen -und wohin,das liegt ganz sicher nicht in unserer hand,wir werden geboren - eine tatsache
ob verbindungen oder auch lebensumstände aufgezwungen sind ist auf dieser welt sehr unterschiedlich zu betrachten,in unserer natur liegt es ganz sicher,uns anpassen zu können oder auch ums überleben zu kämpfen ,wenn es erforderlich ist -dafür hat der liebe gott einen mit vielen überlebensinstinkten ausgestattet,wir werden in eine intakte welt hineingeboren -vor uns haben schon viele hier alles mögliche gemacht und getan ,aufgebaut und beeinflusst,ein gewisses vorrecht derjenigen die wortwörtlich auch schon vorher da waren,die nachkommenden müssen immer erst lernen bevor sie ihren beitrag leisten können,das leben hier ist nicht immer einfach ,aber sonst wäre es wohl sinnlehr -dafür der wiederstand an dem man wachsen soll
welche sich unter Nichtbeachtung von Millionen von Gemeinsamkeiten zwischen den Menschen auf einige Unterscheidungsmerkmale beruft (die für gewöhnlich auch erst durch die Verbindung erschaffen werden), um dann einen Zaun zwischen die Menschen aufzustellen
Wenn man dann noch das unermessliche Leid vor Augen führt, welche der Nationalismus nun seit seinem Aufkommen verursacht hat, kann man dessen Vorzüge mit Fug und Recht als schwindend gering bezeichnen.
wessen nationalismus ? der eskimos,deutschen ,usw ? wie gesagt
nationalismus ist für mich nur ein wort - jeder kann da seine verschiedenen ideen hineinprojezieren ,aber
leid wird durch böse menschen verursacht,ideologien/theorien/ideen
werden von menschen umgesetzt ,nur ein buch oder ein gedanke alleine bringt ebenso wenig jemanden um wie eine waffe ohne nutzer,ganz bestimmte menschen sind es die leid verursachen,
wenn ich eine sprache gerne spreche und mit bestimmten leuten gerne zusammen bin und mich ihnen verbunden fühle ,muss dies nicht dazu führen das andere darunter leiden -dafür ist jeder mensch auf dieser welt selbst verantwortlich
Wie schon gesagt ist das künstliche Gebilde der Nation nur eine von unendlichen Möglichkeiten der Organisation. Und eingedenk der Tatsache, dass sie neben ihrer Willkürlichkeit auch auf der praktischen Seite wenig Gutes zu schaffen vermochte, gehört sie nicht nur zu den albernsten, sondern sicherlich auch den gefährlicheren ALternativen.
tja , wenn es unendlich viele andere möglichkeiten gibt ..
..dann kannst du mir ja sicher wenigstens eine alternative zusammenlebensform oder organisierungs-möglichkeit nennen ?
deryatulga
26.03.09, 22:58
Yusuf Akçura, Türk Ocakları tarafından yayınlanan "Türk Yılı 1928" adlı eserin "Türkçülük" bölümünde kendi ailesi hakkında şu bilgileri vermektedir. "Akçura ailesi; Şimal Türklüğünün kadim ailelerindendir. Bütün aristokrat aileler gibi, Akçuraoğulları da baba ve dedelerini dörtyüz yıl evveline kadar bilmem kaç göbek sayar durular. Yusuf un babası, büyücek bir çuha fabrikası sahibi oldukça zengin Hasan Bey adlı bir fabrikatör idi. Anası, Kazan'ın en maruf bir burjuva ailesi olan Yunusoğullarından Bibi Kamer Banu Hanım'dır. Yusuf 1879 senesi Kanun-u Evveli'nin (Aralık) ikinci günü Volga sahilindeki Simbir (elyevm Olyanovski) şehrinde tevellüd etti. Yusuf henüz iki yaşında iken babasını kaybetti ve yedi yaşını ikmal etmeden anasıyla beraber İstanbul'a geldi."
O, ilk Akçura'nın Kırım'dan Kazan'a göç ettiğini büyük amcasından duymuş ancak bunun doğruluğunu tespit edememiştir.
Akçura'nın mensup olduğu Volga Tatarları, Rus egemenliği altında yaşayan Müslümanlar arasında en iyi durumda olanlardı. Bir yabancı yazar buradaki Tatarların Rusların dinsel engellerle giremedikleri Orta Asya ile Batı arasındaki ticarete aracılık ettiklerini böylece zengin bir tüccar sınıf meydana getirdiklerini belirttikten sonra şöyle yazıyor:'
"Tatarların bu konumu, Rumların Osmanlı İmparatorluğu'nda oynadığı rolü hatırlatıyordu. Ortodoksların bünyesindeki Rumlar gibi Tatarlar da Rusya Müslümanlarının bünyesinde kültürel ve ekonomik bakımdan seçkin bir kesimi oluşturuyorlardı. Yine onlar gibi, Doğu Batı ticaretindeki rollerinden dolayı, yüksek bir gelişme düzeyi elde etmişlerdi. Rum burjuvazisi papaz ve tüccarlarını Balkanlara nasıl gönderdiyse, tatar din adamları ve tüccarları da Rusya ve Türkistan'daki Müslüman toplulukların arasına öyle yayılmışlardı.
Rusya'da mensup olduğu ailesinin toplumsal düzeyi, yapısı ve mevkii İstanbul'a göç eden Yusuf Akçura'nın tüm düşünsel davranışlarını etkilemiştir. Rusya'da azınlık durumunda fakat zengin bir aileye mensup olan Akçura, Türkiye'de o durumda olan unsurlarla, çoğunluğa mensup fakat fakir ve geri kalınış bir milletin üyesi olarak karşı karşıya gelmiştir. Bu durum onun olaylara, Türkiye'de yetişmiş aydınlardan daha gerçekçi bir yaklaşımı sergilemesine neden olmuştur. Akçura'nın bu özelliği onun bütün Türk dünyasını kucaklayan bir Türkçülük anlayışını geliştirmesinin de en büyük etkenidir.
-İSTANBUL'A GELİŞİ VE BURADAKİ YAŞAMI
Akçura'nın babası öldükten sonra annesinin de sağlığı bozulmuş, bu arada mali durumları da kötüye gitmiştir. Hem mallarına haciz konulması hem de annesinin sağlığı nedeniyle Rusya içinde birkaç şehir gezmişler sonra da İstanbul'a yerleşmişlerdir. Burada okula başlayan Akçura'nın annesi Dağıstanlı Osman Bey ile evlenmiştir. Osman Bey Akçura'nın tahsiliyle yakından ilgilenmiş ve O'nu askerî okula gitmeye teşvik etmiştir.
Akçura'nın hatıra defterine göre askerî rüştiyenin üçüncü sınıfında iken annesi ile birlikte baba yurdu Kazan'ı ziyarete gitmiştir. Bu seyahatte İstanbul ile Kazan arasındaki medeniyet ve ümran farkı dikkatini çekmiştir. Rusların İstanbul'u berbat ve çamur deryası diye tahkir etmelerine kızmakla birlikte İstanbul'un bağımsız bir Türk şehri olmasına rağmen Rus yönetiminde bir şehirden geride olmasından üzüntü duymaktan kendisini alamamıştır.
Akçura kendisinin biraz şuurlu milliyetçiliğinin Harbiye'de tahsil ya*zensiert*parken başladığını yazıyor. Yunan Harbi'nin hemen öncesine rastlayan bu dönemde Necip Asım'ın, Veled Çelebi'nin, Bursalı Tahir Bey'in Türkçülüğe ait yazıları yayınlanmakta ve Gaspıralı İsmail Bey'in "Tercüman"ı bir ara İstanbul'da dağıtılmaktaydı. Bu eserler Akçura'nın fıkrî gelişiminin temellerini atmışlardır.
Akçura'nın Türkçülük fikirleri daha başından beri bütün Türkleri kapsamaktaydı. 1897'de Erkan-ı Harbiye sınıflarına ayrılan Akçura aynı yıl ilk makalesini "Malumat" dergisinde yayınladı. "Şehabettin Hazret" adlı bu makalesinde Kuzey Türklüğünün en ünlü kişilerinden ve Kuzey'de dinî yenilik ve millî uyanış hareketinin ilk liderlerinden Şehabettin Mercani'nin düşünce ve çalışmalarını aynı zamanda da Kuzey Türklüğünün irfan seviyesini, fikri hareketlerini Güneyli Türklere anlatmak istemişti. Amacı Rusya Türkleri ile Osmanlı Türklerini tanıştırabilmekti.7
Akçura, Harbiye'nin ikinci sınıfındayken Genç Türk'lük düşüncesine katılıp hizmet ettiği gerekçesiyle 45 gün mahkum olmuştu. Hapisten çıkıştan sonra bir hareketi daha görülürse okuldan atılacağı söylenmiş ve Erkan-ı Harbiye sınıfına ayrıldıktan birkaç ay sonra Taşkışla Divan-ı Harbi'nde yargılanmıştır. Mahkeme hiçbir sebep yokken Akçura ve arkadaşı Hikmet Vefık Bey'i askerlikten uzaklaştırdı. Aynı zamanda Akçura'yı müebbet olarak Fizan'a sürgün etti.
3-TRABLUSGARP'DAN FRANSA'YA KAÇIŞ VE BURADAKİ FAALİYETLERİ
Fizan'a sürgün edilmek için Trablusgarp'a gelenler Akçura ile beraber 84 kişiydiler. Bunların yol masraflarını karşılayacak para bulamadığından Trablusgarp'ta hapsedilmelerine karar verildi. Daha sonra şehir içinde kalmak koşuluyla serbest bırakıldı ve bazı resmi görevler aldı. Buradan arkadaşı Ferit Bey'le birlikte bir kayığa binerek Fransa'ya kaçtı.
1899 yılında Fransa'ya gelen Akçura'nııı Türkçülük fikirleri burada olgunlaşmıştır. Paris'te ilk görüştüğü Türk mültecilerinden eski bir Jön Türk olan Dr. Şerafettin Mağmumi kendisine Osmanlıcılık fikrinin çöktüğünü, çeşitli unsurların anlaşmasını sağlamanın olanaksız olduğunu, Türk milliyetçiliğinden başka çıkar yol bulunmadığını izah eder. Mağmumi, Batılıların Doğu ve Türk düşmanlığından, dillerinde doladıkları adalet ve insaniyet sözlerine inanmanın tam bir ahmaklık olacağından ve bütün bu hakikatleri Paris'teki hayat ve gözlemlerinin ona telkin ettiğinden bahseder. Akçura bu telkinlerin kendisinde büyük izler ve tesirler bıraktığını söyler.
Paris'te Ahmet Rıza'nın Osmanlıcılığını, Mizancı Murat'ın İslâmcılığını ve Prens Sebahattin'in Adem-i Merkeziyetçiliğini Mağmumi'nin telkinleri doğrultusunda incelemek fırsatı bulmuştur.
Niyazi Berkes, Yusuf Akçura'nııı fikirlerindeki gelişmeyi şöyle dile getiriyor: "Bu üç hizip arasında, çocukluğunda Rusya'dan gelmiş olan bir subaylık öğrencisi iken sürüldüğü Tripoli (Trablus)'dan Fransa'ya geçen, üçlerin en genci Sebahattin'den bir yaş büyük olan Akçuraoğlu Yusuf adlı bir genç vardı. İlhamını Augııste Comte'den, Le Play'den değil, Science Politique okulunda devamı ettiği Albert Sorel, Emile Boutmy ve Frıunck Brentano gibi tarih ekonomi ve milliyetler sorunu konularıyla ilgilenen profesörlerden alıyordu. Murat gibi Kafkasya'dan değil, Çarlık İmparatorluğu'ndaki milliyetlerin ayrılma ya da özgürleşme davasını oranın devrimci akımlarıyla beraberleştiren bir gelenekten geliyordu."
Gerçekten de Akçura Paris'te üç yıl süreyle devam ettiği Science Politique (Siyasal Bilgiler) okulunda ulus öğesinin tarihteki önemini anladı. Prusya bozgununun hemen ertesinde ve bu bozgunun öcünü alacak kadrolar yetiştirmek üzere tam milliyetçi bir şekilde donatılan bu okuldaki derslerde Albert Sorel ulus öğesinin önemi üzerinde ısrarla duruyordu.
Akçura bu okulu bitirirken yaptığı tezinde "Osmanlı devletinin bu şekliyle korunmasının artık mümkün olmadığına karar vererek, milliyet fikirleri bu derece geliştikten sonra çeşitli unsurları bir araya toplayarak millet meydana getirmek mümkün değildir" diyordu.
Bu arada Ahmet Rıza'nın Şurayı Ümmet ve Meşveret adlı gazetelerinde de yazıları çıkan Akçura, buralarda düşüncelerini tam olarak açıklayamamıştır.
4-FRANSA'DAN RUSYA'YA GİDİŞ VE RUSYA'DAKİ FAALİYETLERİ
1903 yılında Siyasal Bilgileri bitiren Akçura, Türkiye'ye dönmesi ya*zensiert*sak olduğundan Rusya'ya doğduğu yere döndü ve amcasının evine yerleşti. Çok büyük tartışmalar yaratan ve üzerine kitaplar yazılan, Türkçülüğün ilk kez bilimsel izahının yapıldığı "Üç Tarz-ı Siyaset" adlı makalesini burada kaleme aldı.
Üç Tarz-ı Siyaset
Y. Akçura 1904 yılında yazdığı 32 sayfalık Üç Tarz-t Siyaset adlı makalesini Mısır'da yayınlanan Türk Gazetesi'nin 23-34'üncü sayılarında Nisan-Mayıs 1904'te yayınladı. Türk Gazetesi bu makalenin yayınlanmasından birkaç ay evvel gazeteci Ali Kemal'in etrafında toplanan bir grup liberal tarafından Kahire'de yayınlanmaya başlamıştı.
Bu makalede üzerinde durulan ve uygulanabilirlikleri tartışılan ana ko*zensiert*nular şunlardır:
1 .Bir Osmanlı ulusu meydana getirmek,
2. İslâmcılığa dayanan bir devlet yapısı kurmak,
3. Iraka dayalı bir Türk siyasal ulusçuluğu meydana getirmek.
Her biri Osmanlı Devleti'ni kurtarma yolu olarak görülen bu konuları şöyle irdeliyor.
Osmanlıcılık: Bu fikrin amacı yeni bir Osmanlı milleti oluşturmaktır.
Osmanlı devleti'nin devamı için bu iş başarılabilirse elbette çok yararlı olur. Bunun için cins, din ve mezhep ayrımı gözetilmeksizin Osmanlı halkları haklar ve ödevler açısından eşit hale getirilecek, böylece ortak vatan kavramı etrafında Amerikan ulusu gibi bir Osmanlı ulusu oluşturulacaktır. Tek amacı sınırları korumak ve İmparatorluğu yaşatmaktır
Akçura, Osmanlılık fikrini hem sakıncalı hem de imkansız görmektir. O, sınırların korunmasını devlet için yeterli bir amaç görmemektedir İmparatorluk halkları örgütlenip bir halk haline geldiğinde devletin kurucusu ve yöneticisi Türkler eriyip gidecek, egemenlik Arap çoğunluğa geçecektir. Ayrıca, Osmanlı topluluklarının birbirleriyle kaynaşmak istemeyeceklerini de öne süren Akçura, dinsel, siyasal ve mezhepsel nedenlerle bütün Avrupa'nın buna engel olmak için çalışacağını söyleyerek Osmanlı milleti meydana getirmeye uğraşmanın boşa yorulmak olduğuna kanaat getirecektir.
İslamcılık: Osmanlı milliyeti siyasetinin başarısızlığı üzerine İslamiyet politikası meydan aldı diyen Akçura, İslamcılık siyasetinin Dünyadaki Müslümanlardan bir İslam birliği meydana getirmek amacı ve eylemi olduğunu söylüyor. Avrupalı yazarların Panislamizm dediği bu fikir Osmanlılık fikrinin zayıflamasıyla Abdülaziz zamanında başlamış olup,Abdülhamit zamanında fikirden eyleme geçmiştir. Bu dönemde Müslüman memleketlerinde geniş bir Panislamist propagandaya girilmiştir.
Akçura, bu politikanın güçlüklerini anlatırken şunları göz önüne alır: Önce Tanzimat'ın Osmanlı toplulukları arasında yaymayı amaç tuttuğu siyasal ve hukuksal eşitlik artık söz konusu olmayacaktır. Hatta Türkler arasında bile mezhepsel, dinsel çatışmalar çoğalabilecektir. Müslüman ülkelerin çoğunun idaresini ellerinde tutan batılı devletler de bu tasarının gerçekleşmesine izin vermeyeceklerdir. Ancak bu politikanın olumlu yanları da vardır. Onlar da, Osmanlı memleketlerinde din esasına dayalı güçlü bir Müslüman birliği kurulacağı, Dünyadaki Müslümanların Halife'nin etrafında toplanmaları için sağlam bir zemin hazırlanacağı idi. Bu arada İslam'da din ile devletin bir bütün olarak kabul edilmiş olmasını, Kuran'ın anayasa niteliği taşımasını, halifenin Müslümanlarca imam kabul edilmekte olmasını, İslamcılığı kolaylaştırıcı etkenler olarak görmektedir. Ancak dış engelleri çok kuvvetli gören Akçura bu siyasete, İslam tebaya sahip büyük devletlerin, İslam ülkeleri üzerindeki etkilerini kullanarak engel olacaklarını söylüyor.
Türkçülük: Bu siyasetin uygulaması, önce Osmanlı İmparatorluğu'ndaki Türklerin, Türk olmadıkları halde az çok Türkleşmiş olanların ve ulusal bilinçden yoksun olanların bilinçlendirilmesi ve Türkleştirilmesi ile başlayacaktır. Asıl fayda Asya ile Doğu Avrupa2da yayılmış olan Türklerin birleştirilmesi sonucu meydana gelecek azametli bir siyasal milliyetin elde edilmesiyle sağlanacaktır. Türkçülük fikrinin uygulanmasında Osmanlı Devleti Japonya'nın sarı ırk için oynadığı rolü oynayacak ve liderlik edecektir.
Bu siyasetin engelleri ise şunlardır: Önce Osmanlı Devleti'nde Müslüman olup da Türk olmayan ve Türkleştirilmesine imkan olmayan topluluklar Osmanlı Devleti'nden ayrılmak isteyeceklerdir. Büyük bir Türk nüfusa sahip olan Rusya'nın da bu siyasete engel olmak isteyeceği kesindir. Ancak Türkçülüğün harici engelleri İslamcılığa göre daha azdır.
Sonuç olarak Akçura, Osmanlıcılığı uygulanması imkansız bir siyaset olarak gösteriyor. İslamcılık ve Türkçülüğü ise, eşit denebilecek yarar ve zararlara sahip olarak niteliyor. Makalesini şöyle bitiriyor:
''Hülasa öteden beri zihnimi işgal edip de kendi kendimi ikna edecek cevabını bulamadığım sual yine önüme dikilmiş cevap bekliyor: Müslümanlık, Türklük siyasetlerinsen hangisi Osmanlı Devleti için daha yaralı ve kabil-i tatbiktir.''
Yusuf Akçura bu makalesiyle yüzyılın ilk yarılarında İstanbul'da Mekteb-i Tıbbiye öğrencileri arasında etkili olmaya başlaysan Türkçülüğü sistematik olarak ilk kez ortaya koydu. Bu nedenle ''Üç Tarz-ı Siyaset'' Türkçülüğün manifestosu kabul edilmektedir .
Rusya'daki Siyasî Faaliyetleri
Y. Akçura'nın Rusya'da bulunduğu yıllar Türkçülük fikrinin buralarda yayılmasına müsait bir ortama sahipti. Rus-Japon Savaşı ve onu takip eden 1905 ihtilâli ve Rus meşrutiyetinin ilanı sırasında Akçura Rusya'da idi. Burada uygun zemin bulmuş olan Türkçülüğü yaymak amacıyla Kazan'da tarih, coğrafya ve Osmanlı-Türk edebiyatı öğretmenliği yaptı. "Kazan Muhbiri" adlı bir gazete çıkarmaya başladı. Gaspıralı İsmail Bey, Ali Merdan Bey, Abdürreşit Kadı ibrahimof gibi Türkçülerle birlikte 1905'te "Rusya Müslümanları İttifakı" adında büyük bir parti kurdu. Bu partinin merkez idare heyeti üyeliğine ve umumî katipliğine seçildi.
Bu parti ile vicdan hürriyeti, hukuk eşitliği ve kültürel gelişmeye müsait bir ortam için mücadele eden Akçura birinci seçimlerde Rus meclisi Duma'ya Kuzey Türklerinin girmelerini sağladı. Bu arada tutuklanarak seçimler bitene kadar hapiste tutuldu. Akçura Türkiye'ye geldiği 1908 yılına kadar siyaset ve kültür çalışmalarına devam etti.
1906'da toplanan İttifak'ın üçüncü kongresinde, genel sekreter olarak görev yaptı ve Türkçülüğün gelişmesi için aynı zamanda Rusya'da bulunan Türkler arasındaki ayrılıkların giderilmesi için önemli kararlar almasını sağladı.
1907'de Rusya'da katı yönetim tekrar başlayıp meclis dağıtılıp, kanun*zensiert*lar Rus olmayanlar aleyhine değiştirilince buna karşı yayın yapan Akçura takibata uğradı. Kendisi tevkif edilmek için arandığı sırada Osmanlı Devletinde II. Meşrutiyetin ilan edildiğini öğrenince işlerini tasfiye ederek Ekim 1908'de İstanbul’a geldi.
5-TÜRKİYE'YE DÖNÜŞ VE TÜRKİYE'DEKİ FAALİYETLERİ
Y. Akçura İstanbul'a döner dönmez, Türkçü çalışmalarına aynı hızla devam etti. Aralarında Ahmet Mithat, Emrullah Efendi, Necip Asım, Bursalı Fuat Raif, Feylesof Rıza Teyfik ve Ahmet Ferit (Tek) gibi şahısların bulunduğu kişilerle 25 Aralık 1908'de Türk Derneği'ni kurdular.
1909-1910 sıralarında Sırat-ı Müstakim adlı bir dergide yazılarını ya*zensiert*yınlamaya başladı. Ömrü kısa olan Türk Derneği'nin yerine 18 Ağustos 1911'de Mehmet Emin (Yurdakul), Ahmet Hikmet, Ağaoğlu Ahmet, Hüseyinzade Ali, Doktor Akil Muhtar ile birlikte "Türk Yurdu" adlı bir dernek kurdu. Bu derneğin yayın organı olarak da "Türk Yurdu Dergisi"ni çıkarmaya başladı. Bu dergi Akçura'nın idaresinde tam 17 yıl yayın hayatında kalacaktır. Akçura, 1912'de açılan Türk Ocağı'nın kuruluşuna da aktif olarak katıldı.
1916 yılında "Rusya Mahkumu Müslüman Türk-Tatarların Hukukunu Müdafaa Cemiyeti" adlı büyük bir siyasi örgüt kurdu. Bu örgüt Avrupa'nın çeşitli kentlerinde konferanslar verip yöneticilerle temasa geçerek Rusya'daki Türklerin haklarını dile getiriyordu. Akçura'nın buradaki konferansları bir muhtıra şeklinde Fransızca ve Almanca olarak yayınlandı. İsveç, Danimarka, Norveç, İsviçre ve ABD gibi o tarihlerde tarafsız olan ülkelere de Rusya'daki Türklerin durumunu anlatan ve yardım isteyen muhtıralar yolladı.
1918 yılında Hilal-i Ahmer temsilcisi olarak Rusya'daki Türk esirlerini kurtarmak için görüşmelerde bulunmak üzere Rusya'ya gitti ve bir yıl kadar burada kaldı. 1919'da yenilmiş ve işgale uğramış Türkiye'ye dönen Akçura, Ekim 1919'da Ahmet Ferit'in kurduğu "Milli Türk Fırkası"na katıldı. 1919 sonunda İngilizler tarafından hapsedildi. 1920'de hapisten çıkınca Selma Hanım ile evlenerek karıkoca Millî Mücadele'ye katılmak üzere Anadolu'ya geçtiler. Burada Dışişleri Bakanlığında Genel Müdür olarak görev yaptı. 1923'te İstanbul milletvekili seçildi. Osmanlı Dönemi'nde İttihat ve Terakki ile organik bağları olmasını istemeyen ve Cemiyete üye olmayan Akçura, Cumhuriyet döneminde Cumhuriyet Halk Fırkası'ndan milletvekili olmayı kabul etmiştir.
1925'te açılan Ankara Hukuk Mektebi'nde siyasî tarih hocalığına baş*zensiert*lamış, 1931'de Atatürk tarafından Türk Tarih Kurumu'nu kurmakla görevli bilim adamları arasında yer almış ve 1932'de buranın başına getirilmiştir. 1933 Üniversite Reformundan sonra İstanbul Üniversitesi'nde Siyasi Tarih profesörlüğü de yaptı.
1934'te sağlığı bozulan Akçura 11 Mart 1935'te Kars Milletvekili iken kalp krizi geçirerek öldü.
SONUÇ
Yusuf Akçura ömrü boyunca Türkçülük fikrine sadık kalmıştır. Sosya*zensiert*list fikirleri de yakından tanıyan bir insan olarak, bu fikirleri Türkçülük fikriyle bağdaştırmaya çalıştı. Akçura'nın Türkçülüğü, Balkanlardan Çin'e kadar çeşitli ülkeleri kapsamaktadır. Osmanlı Devleti ise Türk Dünyası'nın ancak bir parçasıdır.
Akçura tarih araştırmalarında faydacılığa taraftardır. Birinci Türk Tarih Kongresi'nde sunduğu tebliğde "Tarih mücerret bir ilim değildir. Tarih hayat içindir; Tarih milletlerin, kavimlerin varlıklarını muhafaza etmek, kuvvetlerini inkişaf ettirmek içindir" demiştir.
Akçura ölümünden sonra neredeyse unutulmuştur. Onun Türk tarihçileri tarafından dışlanmasını Ercümend Kuran şöyle yorumluyor:
"Bu durumu izah etmek kolaydır: Akçura Moğol İmparatorluğu'nu yüceltmiş ve Cengiz Han'ı Türk saymıştır. Ayrıca Türk tarihinin gelişmesinde İslamiyet'e tali derecede yer vermiştir. Son olarak o sosyalizme yatkındı. Türk tarihçilerinin çoğunun 1940'lardan sonra Moğolları Türk kabul etmemeleri, Türk-İslâm sentezine yönelmeleri ve sosyalizme cephe almaları milliyetçi çevrelerin Akçura'yı ihmal etmelerine sebep olmuştur. Üstelik Akçura'nın Ziya Gökalp'in muasırı olması onun için bir talihsizlik teşkil etmiştir. Çünkü o Gökalp'te bilgili olduğu halde, Gökalp'in terkip kabiliyetine sahip bulunmuyordu. Gökalp'in ülkücülüğü Türk aydınlarının psikolojisine daha uygun düşüyor adeta büyülüyordu."
Y. Akçura'nın Türkçülük, Türk tarihi ve Türk fikir hareketine katkılarını şu ana başlıklar altında gruplandırabiliriz.
- Üç Tarz-ı Siyaset" adlı makalesiyle Türkçülüğü ilk defa bir siyaset şekli olarak ortaya koyması,
- Türkçülüğü bir bütün olarak görmesi ve bunu sürekli savunması,
- Türk milliyetçiliğinin teşkilatlanmasında kurduğu dernek ve yazılar*zensiert*la oynadığı rol,
- Rusya'daki Türklerin bilinçlenmesi ve örgütlenmesi konusunda ö*zensiert*nemli rol oynaması,
- Türk Yurdu Dergisiyle Türkçülük konusunda yaptığı çalışmalar,
- Türkçülüğün tarihini yazan ilk araştırmacı olması (Türk Yılı 1928 adlı eseri bu konuda tektir),
- Nihayet Türk Tarih Kurumu ve buradaki hizmetleri.
Yusuf Akçura'nın "Bütüncü Türkçü" görüşlerinin Rus egemenliğinde yaşayan Türk devletlerinin bağımsızlıklarına kavuşmalarıyla yeniden güncel hale geldiği kanısındayız.
Powered by vBulletin® Copyright ©2012 Adduco Digital e.K. und vBulletin Solutions, Inc. Alle Rechte vorbehalten.
SEO by
vBSEO 3.6.0