PDA

Archiv verlassen und diese Seite im Standarddesign anzeigen : Ermeniler: Dün - Bugün - Yarin



Refa
28.07.05, 13:55
BUGÜNKÜ ERMENİ SOYKIRIM İDDİALARI, TARİHİ ERMENİ NİYETLERİNİN DEVAMI

Ermenistan Yönetimi’nin ve dünyanın dört bir tarafına yayılmış Ermeni diasporasının yıllardır, ısrarla sürdürdüğü sözde Ermeni soykırımının uluslararası alanda kabul görmesini hedef alan propaganda faaliyetlerinin, ne yazık ki, bazı Avrupa ülkelerinde etkin olabildiği görülmektedir. Oysa ki, Ermeni Yönetimi’nin soykırım iddialarına meşru zemin arayışına yönelik çabalarının ardındaki asıl niyeti, “Bağımsızlık Bildirgesi”, “Bağımsızlık Kararı” ve “Ermenistan Anayasası” olmak üzere, bugünkü Ermenistan için önem arzeden bu üç belgede açıkça ortaya konulmuştur.

Ermenistan Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti Yüksek Sovyeti’nin, 23 Ağustos 1990 tarihli “Bağımsızlık Bildirisi”nin 11. Maddesinde “Ermenistan Cumhuriyeti, 1915 Osmanlı Türkiyesi ve Batı Ermenistan’da gerçekleştirilen soykırımın uluslararası alanda kabul görmesi yönündeki çabaları destekler” denilmektedir.

“Batı Ermenistan” ifadesi, Türkiye’nin Doğu Bölgesini kastetmekle beraber, geleneksel Ermeni ideolojisine göre; Ermenilerin sözde anavatanıdır ve Ermeniler anavatanlarında yaşayamamaktadırlar.

Ermenistan Parlamentosu, 23 Eylül 1991 tarihinde aldığı bağımsızlık kararında da “Ermenistan Bağımsızlık Bildirisi’ne sadık kalacağını” beyan ve taahhüt etmiş, 1995 yılında kabul edilen Ermeni Anayasası’nda ise, “Ermenistan’ın bağımsızlık bildirisindeki ulusal hedeflere bağlı kalacağı” bir anayasa hükmü haline getirilmiştir. Aynı çerçevede, 1991 Şubat ayında Ermenistan Parlamentosu “1921 tarihli Kars Anlaşması ile çizilmiş olan sınırı tanımadığını” ilan etmiştir.

Ne var ki, Ermenistan yönetimi tarafından bizzat yürütülen sözde soykırım ile ilgili Türkiye aleyhtarı tüm faaliyetler, 19. yy.’ın sonlarına kadar Osmanlı idaresi altında en iyi dönemlerini yaşayan Ermenilerin, zayıflama sürecinde Osmanlı İmparatorluğu’nu sırtından hançerleyerek, Batılı güçlerin Osmanlı’yı bölme ve stratejik çıkarlarına ulaşabilme hedeflerine alet edilmiş oldukları gerçeğini değiştirmeyecektir.

İşte Ermeni propagandalarının yoğun bombardımanı altında bulunan bazı ülkeler tarafından bilinmesi gereken de bu tarihi gerçeklerdir. Bu ülkeler tarafından yapılması gereken, Ermeni iddiaları ile ilgili tek taraflı yargılara ulaşmak değil; [Unutmayalim ki Ermeniler 1000 yıl önce Harcli Sefer Aptallarinin sevdasina ozaman bile müslüman komsularini satmislar ve Avrupadan gönderilen Ayyas ve Haydutlar ile beraber Halki yakip kül etmislerdir. R. ]600 yıldır Ermenilerle yan yana yaşayan Türklerin durup dururken, nasıl olup da onları topyekûn imha etmeye karar verdikleri sorusuna cevap vermektir:

Ermenilerin uğradıkları Bizans zulmü nedeniyle, Türklerin Anadolu’ya gelmelerini bir bayram havası içinde karşıladıklarını kendi tarihçileri yazarlar. Nitekim bu dönemde Selçuklu Türk Devleti, Ermeni kilisesini himayesine almış, Ermeni manastırları ve ruhban sınıfına Bizans tarafından konulan ağır vergileri kaldırarak bunları vergiden muaf tutmuştur. Ermeni toplumunu ibadet, eğitim ve içişlerinde serbest bırakmış ve Ermenileri Müslüman olmaya hiçbir zaman zorlamamıştır. Bu gerçek, Ermeni tarihçilerince de bilinmektedir.

Osmanlı toplumunda Ermeniler ayrıcalıklı bir yer edinmiş ve yüksek refah derecesine kavuşmuştur. Ermeniler Türk-Osmanlı kültürü, yaşam tarzı ve idari sistemine katkıda bulunmuş ve "sadık millet" unvanına hak kazanmıştır. Osmanlı Ermenileri bu ünvan sayesinde iş hayatında olduğu gibi, kamu hizmetlerinde de önemli yerlere gelmişlerdir. Örneğin, Osmanlı İmparatorluğu'nda Ermeni toplumundan 29 paşa, 22 bakan, 33 milletvekili, 7 büyükelçi, 11 başkonsolos ve konsolos görev yapmıştır. Ermeniler dışişleri, maliye, ticaret ve posta bakanlıkları gibi son derece önemli ve kilit bakanlıklarda yüksek görevler almış ve sıkça bakanlık da yapmıştır.

Türk-Ermeni ilişkilerindeki bozulma, Osmanlı Devleti'ni bölerek bölgesel çıkarlarına ulaşabilmeyi planlayan Batılı bazı ülkelerin, Ermenileri Türk toplumundan koparmayı hedefleyerek, yönetime karşı teşkilatlandırılmalarıyla başlamıştır. Böylece ülke içinde ve dışında teşkilatlanan ve silahlanan komiteler ile Ermeni kiliselerinin kışkırtıcı faaliyetleriyle, Ermeni toplumunun yavaş yavaş Türklerden uzaklaşması sağlanmıştır.

Esasen ilk kışkırtmalar Rusya'dan gelmeye başlamış, Rusların bu tutumunu, İngiliz ve Fransızların Ermeniler üzerindeki planları takip etmiştir. Ancak, Osmanlı üzerinde çeşitli emellere sahip olan ülkelerin Ermenilerle ilgili hedefleri, asıl Birinci Dünya Savaşı döneminde yerini bulmaya başlamıştır.

Birinci Dünya Savaşı sırasında doğan milliyetçi akımların, büyük devletlerin stratejik hedefleri ile şekil alan yenidünya düzenine olan etkisi, Ermenilerin de bir takım beklentiler içerisine girmelerine neden olmuştur.

Bazı yabancı devletler tarafından kurdurulan ve maddi - manevi anlamda desteklenen Ermeni komiteleri, silahlanmayı, gerilla kuvvetleri meydana getirmeyi, halkı genel bir isyana hazırlamayı öngörmek suretiyle; Türk jandarmalarına, aşiretlere saldırılar, cinayetler, bombalamalar, köy ve kasabalara yaptıkları baskınlar gibi tedhiş olaylarını gerçekleştirmişlerdir.

1914 öncesinde başlayan Ermeni isyanları, Birinci Dünya Savaşı döneminde büyük artış kaydetmiş, 1915 yer değiştirme (tehcir) uygulamasını mecbur kılacak kadar devlet güvenliğini tehdit eder hale gelmiştir. Yurt dışındaki Ermeniler, Osmanlı'nın seferberlik ilanıyla birlikte "intikam alayları" kurarken, Osmanlı topraklarında yaşayan Ermeniler de özellikle yoğun bulundukları bölgelerde isyan hareketlerine hız vermişlerdir.

Ermenistan Devleti'nin kurulmasını amaçlayan Ermenilerin silahlanmasının korkutucu boyutlarını ortaya koyan Osmanlı arşivlerinde, komiteler öncülüğünde Ermenilerin silahlı olarak Doğu Anadolu Bölgesi’ndeki evlere saldırarak, Müslüman kadın ve çocuklara yönelik katliamlarını belgeleyen -ki bunlardan bazıları İngiliz, Amerikan, Fransız ve Rus belgelerine dayanmaktadır- dokümanlara ulaşmak mümkündür.

Ayrıca, Ermeniler tarafından düzenlenen birçok saldırıda barbarca öldürülen Türk askerlerinden büyük kayıplar olduğu belgeleriyle sabittir. Ermeniler böylece, bölgeden cepheye gönderilen askerlerin morallerini bozmayı ve onların ailelerinin yanına dönmelerini sağlayarak, Türk kuvvetlerinin gücünü azaltmayı amaçlamışlardır.

...2

Refa
28.07.05, 13:56
Osmanlı’nın ağır savaş koşulları altında olduğu bir dönemde kurulan birçok Ermeni komitesinden biri olan "Dam Taburu"nun ele geçen bildirisi bile başlı başına, Osmanlı’ya karşı ayaklanmış olan Ermenilerin Türk halkına yönelik niyetlerini özetlemeye kâfi gelmektedir:

"Van tarafında Ruslar başarılı olarak ilerlerse bütün Ermeniler, yapılmış olan plan ve özel emirler gereğince başkaldıracaklar, Müslümanları öldürecekler, şehri yakacaklar, resmi binaları yıkacaklar, hükümeti zorlayarak Ermeni önerilerini kabule zorlayacaklar ve Rusların işgalini kolaylaştıracaklar."

Birinci Dünya Savaşı’nın zorluklarını en ağır şekilde yaşayan Osmanlı ordusunu daha da zora sokmak isteyen Ermeniler yüzünden, Osmanlı ordusunun ikmal yolları kesilmiş; birçok Ermeni Rus ordusu saflarına geçmiş ve Ruslar adına casusluk yapmıştır. Böylece Türk ordusu geri çekilmek zorunda kalmış ve bu sayede Ruslar Erzurum, Bitlis ve Trabzon'u da işgal edebilmişlerdir.

Ruslardan aldıkları cesaretle Türklere yönelik saldırı ve tecavüzlerini artıran Ermeniler, Sivas, Van, Erzincan ve Erzurum yörelerinde katledilenlerin Ermeniler olduğunu iddia edecek kadar ileri gitmiş, ancak Osmanlı tarafından oluşturulan araştırma komisyonunun yaptığı inceleme, öldükleri ileri sürülen Ermenilerin aslında yaşadıklarını ortaya koymuştur.

Söz konusu Ermeni isyanlarının Osmanlı kuvvetlerince bastırılması, dünya kamuoyuna propaganda maksatlı olarak "Müslümanlar Hıristiyanları katlediyor" mesajıyla yansıtılmış, böylece Ermeni sorununun uluslararası bir nitelik kazanmasına gayret gösterilmiştir. Nitekim "Ermeni ihtilalcilerin hedefinin karışıklıklar çıkararak Osmanlıların karşılık vermesini ve böylece yabancı ülkelerin duruma müdahalesini sağlamak" olduğunu kaydeden döneme ait İngiliz ve Rus diplomatik temsilciliklerinin raporları da, bu hususu teyit etmektedir.

Ermeni komiteciler tarafından giderek yoğunluğu artırılan olaylar, birçok cephede savaş halinde bulunan Osmanlı ordusunun, cephe gerisinin emniyete alınması ihtiyacını doğurmuştur. Bu nedenle, Osmanlı Hükümeti yıkıcı faaliyetleri nedeniyle, 24 Nisan 1915 tarihinde, Ermeni komitelerini kapatarak, yöneticilerini tutuklamıştır. İşte, Ermenilerin "soykırım günü" olarak adlandırdıkları bu tarih, aslında İstanbul’da 2345 aktif Ermeni komitecisinin tutuklandığı gündür.

Ne var ki, Osmanlı Hükümeti'nin, binlerce Türk’ün hayatına mal olan Ermeni isyan ve katliamları karşısında takınmış olduğu sağduyulu tavır yeterli olmamış, Ermeni isyan ve terör hareketlerinin durdurulmasına kâfi gelmemiştir. Bu sebeple, olayların önüne geçmek üzere Osmanlı Hükümeti, bir önlem olarak Kafkas, İran ve Sina cephelerinin güvenlik hattını oluşturan bölgelerdeki Ermenileri, savaş bölgelerinden uzak yeni yerleşim merkezlerine götürmek zorunda kalmıştır.

Ermenilerin yerlerinin değiştirilmesi, onları imha etmek değil, devlet güvenliğini sağlamak, onları korumak amacını gütmüştür ve dünyanın en başarılı yer değiştirme uygulamasıdır. Yer değiştirme kararı, bütün Ermenilere uygulanmamıştır. Katolik ve Protestan mezhebinde bulunan Ermenilerin yanı sıra, Osmanlı ordusunda subay ve sıhhiye sınıflarında hizmet gören Ermeniler ile Osmanlı Bankası şubelerinde ve bazı konsolosluklarda çalışan Ermeniler devlete sadık kaldıkları sürece göçe tabi tutulmamışlardır. Öte yandan, hasta, özürlü, sakat ve yaşlılar ile yetim çocuklar ve dul kadınlar da sevke tabi tutulmamış, yetimhaneler ve köylerde koruma altına alınarak ihtiyaçları devletçe, Göçmen Ödeneği'nden karşılanmıştır. Bu tablo, Osmanlı'nın yer değiştirme konusundaki iyi niyetini göstermesi açısından önemlidir.

Osmanlı Devleti'nin son nüfus istatistiği 1914 yılında yapılmıştır. Buna göre, Ermeni nüfusu 1.221.850'dir. Ermenilerin yer değiştirme sırasında kayıp verdikleri doğru olmakla birlikte, bunlar çeşitli yol eşkıyaları ve çeteler tarafından öldürülmüş, ya da savaş günlerinin maddi imkânsızlıkları, ulaştırma zorlukları, ağır iklim şartları ve bulaşıcı hastalıklardan dolayı hayatlarını kaybetmişlerdir. Zaten tüm Ermeni nüfusun 1.221.850 olduğu düşünülürse, 1.5 milyon Ermeni’nin ölmesi de mümkün değildir. Ayrıca o dönemde, Suriye bölgesindeki Ermeni nüfusun hızla artması da, ortada büyük bir göçün olduğunu göstermek için yeterlidir. Bu istatistiki veriler bile, Ermenilerin “yer değiştirme sırasında 1.5 milyon Ermeni’nin öldüğüne” dair iddialarının mesnetsizliğini göstermeye yetmektedir. Ayrıca yerli-yabancı arşivlerde yer alan belgelerde, hangi il ve ilçelerde hastane kurulduğu, Ermeni çocuklarından yetim kalanlar için hangi binanın ayrıldığı, sevk, yerleştirme ve geçimlerinin sağlanması için tahsis edilen maddi destek ve uluslararası kuruluşlardan Ermeni göçmenler için istenilen yardımlar ile ilgili tüm detaylı bilgiler bulunmaktadır.

Birinci Dünya Savaşı gibi ağır ve zor bir dönemi yaşayan Osmanlı, tüm olanlara rağmen, kendini arkadan hançerleyen Ermenilere yönelik bir soykırım ya da asimilasyon uygulamamıştır. Üstelik Rus ordusu saflarında Türklere karşı savaşan Ermenilerin birçoğu hayatlarını kaybederken, yeni bölgelere yerleştirilen Ermeniler yaşamlarını sürdürebilmişlerdir.

Ermeni komitelerin kışkırtmalarıyla çıkarılan isyan ve katliamların yanı sıra çeşitli suikastlar düzenleyen Ermeniler, yıllar sonra tekrar aynı metotlara başvurmuşlardır. 1970'li yıllarda, amacı Türkiye'yi istikrarsızlığa sürüklemek ve sözde işgal altındaki Ermeni topraklarını kurtararak "Bağımsız Büyük Ermenistan"ı kurmak olan ASALA sahneye çıkmış, 1984'e kadar 42 Türk diplomatını şehit etmiştir. Ermeni terör örgütleri, dış dünyanın tepkileri üzerine, 1980'li yıllarda taktik değiştirerek, PKK terör örgütü ile de işbirliğine girmişlerdir. PKK ve ASALA ortak basın toplantısı düzenleyerek, deklarasyon yayınlayacak kadar, aralarındaki işbirliğini gözler önüne sermekten kaçınmamışlardır. Nitekim, Roma Türk Hava Yolları bürosuna yönelik olarak düzenlenen saldırılar da, PKK ve ASALA terör örgütleri tarafından ortaklaşa üstlenilmiştir. Bölücü terör örgütü PKK, 24 Nisan tarihini sözde Ermenilerin katledilme günü olarak anarak, toplantılar yapmaya başlamıştır.

İşte, Türkiye’yi soykırım yapmakla suçlayan ve bunu uluslararası arenaya taşıyacağını anayasal hedefi olarak ortaya koyan, Türkiye’nin bir bölgesinden “Batı Ermenistan” olarak söz eden, Azerbaycan topraklarının %20’sini işgal ederken, Hocalı gibi bölgelerde sivil katliamlar yapan, Kars Anlaşmasını, dolayısıyla Türkiye ile olan sınırını tanımadığını ilan eden Ermenistan bugün de, bahsettiğimiz tüm bu tarihsel amaç ve ard niyetlerinden vazgeçmediğini ortaya koymaktadır.

O zamanki Osmanlı Hükümeti’nin niyetlerini, aldığı kararların nedenlerini ve o dönemde meydana gelen olayları, objektif bir şekilde ortaya koymak ise tarihçilerin görevidir.

Osmanlı arşivleri araştırmacılara bu konuya ışık tutacak belgelerle doludur. Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan ve ana muhalefet partisi olan Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal, 7 Mart 2005 tarihinde, Türk ve Ermeni tarihçilerinin Türkiye’nin arşivleri dahil, ilgili tüm arşivlerde 1915 dönemini araştırarak aydınlığa kavuşturmaları yolunda bir ortak çağrı yapmışlardır.

Ayrıca, Başbakan Erdoğan, Ermenistan Cumhurbaşkanı Robert Koçaryan’a, 1915 dönemine ait gelişme ve olayları incelemek amacıyla ortak bir komisyon kurulması yolundaki önerisini içeren bir mektup göndermiştir. Başbakan Erdoğan, mektubunda, Türk ve Ermeni halklarının ortak bir tarihi ve coğrafyayı paylaştıklarını, uzun yıllar bir arada yaşadıklarını ve liderlerin başta gelen görevinin gelecek nesillere hoşgörünün ve karşılıklı saygının hâkim olduğu bir ortam bırakmak olduğunu vurgulamıştır.

Gerçek şudur ki; geçmişte olanlar, her iki tarafın da ağır kayıplar vermesine ve büyük acıların yaşanmasına neden olmuş, saptırılmış tarih üzerinden bir takım kazanımlar elde etmeyi hedefleyen çevreler ve özellikle de tarihi tarihçilere bırakmak istemeyen Ermeni diasporası tarafından körüklenen “düşmanlık siyaseti” iki ülkenin bugün bile ilişkilerini geliştirmesinde büyük engel yaratmıştır.

Ancak son yaşananlar da göstermiştir ki; konuyu tartışmak istemeyen Ermeniler tüm dünyanın tarihte bir Ermeni katliamı olduğuna inanmasını istemektedirler. Ermeniler, bilim adamlarının oturup konuyu incelemesini reddetmekte ve dünyanın, Türk hükümetini konunun araştırılmasına karşıymış gibi görmesini istemektedirler. Fakat, son dönem itibariyle Ermeni iddiaları sonucunda ortaya çıkan durum, iki ülke tarihçilerinin konuyla ilgili ortak çalışma grubu kurarak arşivleri araştırması gerektiğini göstermekte ve gerçek tarihin ortaya konulmasını zorunlu kılmaktadır. Bu şekilde Ermeni iddialarını tek taraflı olarak değerlendirerek, yanlış kararlar alan mercilerin, tarihe olan sorumluluklarını yerine getirmeleri sağlanmış olacaktır.

Ve gerçek tarih, bugünkü Ermeni soykırım iddialarının, tarihi Ermeni niyetlerinin devamı olduğunu kanıtlayacaktır.

Kaynak:
http://www.turkatak.gen.tr/templates/store_design/images/main02.jpg (http://www.turkatak.gen.tr/index.php?option=com_frontpage&Itemid=1)

T a r k a n
28.07.05, 19:13
Iiiiiiirrrrminiiii 'ler :d

dertli4u
28.07.05, 20:35
tarihi konularda yapilan aciklamalar, bazi hatiralarla birlestirilince, daha önemli oluyor.


hicbir art niyeti olmasi mümkün olmayan "vatandas" ne anlatioyr, buyrun okuyun.

*****



Dünya Harbi sonlarında Bayburt''u işgal eden Rusların ve onların kirli maşası Ermenilerin giriştikleri vahşetlerin, katliâmların canlı şâhidi olan babam Mehmet Hocaoğlu''nun, bir hâtırat

"Yine günler biri birini kovaladı; yaz geldi.

Bu defa da bir başka bela belirdi.

Ermeniler, Rusların yardımıyla bize yakın köylerde ileri gelenlerden bazılarının evlerini basmaya, mallarını yağmalamaya, kendilerini öldürmeye başladılar.

Böyle bir felaketin günün birinde bizim de başımıza geleceği muhakkaktı.

Bir başka yerde, evimizden başka bir evde gizlice gecelemeye karar verdi, babam.

Gecenin ilerlemiş bir saatında gizlice evimizden çıkıyor, içeriden içeri bir samanlıkta geceliyorduk.

Çocuktum, gecenin bu saatına kadar uyanık kalamıyor, uyuyordum.

Babam veya annem beni sırtlarında taşıyorlardı.

Bu sırada bazen uyanıyor, gökteki dolunayı görüyor içime anlaşılmaz bir korkunun sindiğini hatırlıyorum.

Aradan altmış yıl geçtiği halde hâlâ gökte dolunayı görünce babamın sırtında samanlığa yatmaya gittiğim o acı gecenin korku ve heyecanı ile karışık boğucu geceleri bütün burukluğu ile hatırlarım."

"Yaz geçti.Kış geldi.

Bir gün öğleden sonra köyde bir kaynaşma, telaş ve heyecan...

Ermeniler şehirde vurgun yapıyorlarmış.

Köyümüzden o gün şehirde (halamın oğlu) Bahadır oğlu Salih çavuştan başkası yoktu.

Kardeşleri, akraba ve yakınları akşamdan şehre gittiler.

Ertesi gün öğle yakını Salih çavuşun cenazesi köye geldi.

Ermeniler, taş mağazaların önünde şehit etmişlerdi Salih çavuşu...

Ağlama, sızlamalar...

Bir de Ermeniler ya köye gelirlerse korkusu...

Müdafaa için ne bulunduysa hazırlıklar...

Ertesi gün Akbulut köyünden, yukarıda sözünü ettiğim, İrfani''yi Ermenilerin yine taş mağazalarda şehit ettiklerini ve göğsünde balta ile haç çıkardıklarını öğrendik...

Daha sonra da Ermenilerin Bayburt''ta yaptıkları katliamın bütün ayrıntılarını, olayın içinde yaşamış olanlardan dinledik...

Katliamın yapıldığı Sarı Hamdi''nin taş mağazalarındaki duvarlarda bulunan kurşun izlerini her yıl gördük...

Ve yine burada kurşun ve bombaya karşı taşla mücadele eden bir avuç Türk kahramanının çarpıştığı bölümü ziyaret ettik, acıklı hikâyesini dinledik...

Deniz
11.08.05, 07:39
aşağıdaki metni okumanızı tavsiye ederim, ermeni meselesine ilişkin bir özet:

- okuduklarınızı lütfen dertli abinin yukarıda naklettiği anılarla birleştirin..


ERMENİ MESELESİNDE TEHCİR SORUNU
Kaynak: http://www.geocities.com/begunay/Z45.htm
--------------------------------------------------------------------------
RIFKI MURAT SOYSAL
Önsöz

Günümüzde “Ermeni Sorunu” olarak anılan mesele, kendisini tarihin çıkarcı politikalarında göstermiştir. Son aylarda ülkemiz kamuoyunda da oldukça tartışılır olan bu mesele, daha ziyade soykırım yapıldığına dair bir tasarının Fransız Parlamentosundan geçmesiyle dış politikada önemli bir hale gelmiştir. Aynı tasarı Amerika Birleşik Devletleri parlamentosunda da görüşülmüş fakat dönemin başkanı Bill Clinton tarafından devlet çıkarlarına uygun düşmediği gerekçesi ile kabul görmemiştir.1

Ermeni Sorunu olarak adlandırılan meseleye pek çok farklı açıdan bakılabilmektedir. Her bakış açısının kendi açısından bir psikolojik yarası mevcuttur. Bizim burada yapacağımız ise bir nevi sentez çalışması olacaktır. Osmanlı Devletinin, daha önce pek çok devletin himayesinde çok zor şartlarda yaşayan Ermenilerle olan uyumlu bütünleşmesinin çöküş dönemiyle birlikte nasıl bu kadar büyük bir sorun haline geldiği incelenecektir. Azınlıklara gayet saygılı bir devlet olan Osmanlı’nın çöküş döneminde emperyal devletler tarafından nasıl oynatıldığı ve bu uğurda azınlıkların ne biçimde kullanıldığı da sentezimizin içinde yer alacaktır. Ermenilerin kendi içlerinde örgütlenmeleri, o yıllarda yaşam düzeyleri ve durumları, aynı yıllardaki Osmanlı halkının durumu ve bu halkın azınlıklara bakış açısı da aynı potada eritilmelidir.

“Ermeni Sorunu” kavramının günümüzde nasıl bu kadar tartışılır bir hal aldığı ise yine kendisini dış devletlerin çıkarcı politikalarında göstermektedir. Dışarıda yaşayan Ermeni cemaatinin oylarını alabilmek uğruna araştırılma gereği dahi duyulmadan çeşitli kararlar alınmıştır. Bunu açıklayan en güzel örnek şudur; Osmanlı arşivlerinden 1925 yılından bu yana sadece 3400 yabancı araştırmacı yararlanabilmiştir. Bunlardan ise dördü Amerikalı, dördü İranlı, biri Alman, biri İngiliz, biri Bulgar ve biri de Azeri olmak üzere sadece 12 kişi Ermeniler’le ilgili belgeleri incelemişlerdir.2

Bu örnekten de anlışılabileceği gibi, günümüzde bir sorun olarak hissettirilen “Ermeni Meselesi” bir “oy avcılığı” bahanesiyle ortaya atılmaktadır. Ancak sadece bu bakış açısının meselenin boyutlarını tam olarak açıklayamadığı kesindi

Uygulamadan Önce Bilinmesi Gereken Çeşitli Kavramlar

Ermeni meselesi tartışılırken pek çok tanım kullanılmakta ve olayların içerisinde sunulmaktadır. Olayın içinde geçen kavram niteliği taşıyan azınlık, soykırım, tehcir, katliam, sürgün gibi kelimeler bunlardan bazılarıdır. Şimdi bu kelimelerin neleri ihtiva ettiğine bir bakalım.

Azınlık:

Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Komitesi’nin azınlıklara ilişkin yaptığı tanımlama konuya en uygun tanımlama şeklindedir.

“Başat olmayan bir durumda olup, bir devletin geri kalan nüfusundan sayısal olarak daha az olan, bu devletin uyruğu olan üyeleri etnik, dinsel ve dilsel nitelikler bakımından nüfusun geri kalan bölümünden farklılıklar gösteren ve açık olmasa bile kendi kültürünü, geleneklerini ve dilini korumaya yönelik bir dayanışma duygusu taşıyan grup”.3

Ermeniler, Osmanlı Devleti içinde “millet” olarak, hatta “milleti sadıka” sıfatı ile tanımlanmışlardır.

Katliam:

Topluca öldürme, yok etme anlamlarına gelir. Çok geniş bir boyutta ele alınırsa kırım olarak da ifade edilebilir.

Soykırım:

Jenosid kavramı ile de ifade edilmektedir. Toplu katliam niteliği taşır. “Savaş ve barış zamanlarında belirli bir ırk veya milliyete mensup bireyleri, etnik ya da dini bir grubun üyelerini öldürmeye, onlara zihinsel ya da bedensel açıdan zarar vermeye, nesillerini sürdürmelerine engel olacak bir takım tedbirler almaya, daha aşırı düzeyde onları toptan yok etmeye yönelik eylemlerin tümü”4 şeklinde yapılan tanımlama konuyu geniş bir çerçeveden görmemizi sağlar.

Bu kavramda geçen “bir takım tedbirler alma” metodu aklımıza Osmanlı Devletinin tehcir kararı alarak bu çeşit bir tedbire mi gittiği sorusunu getirebilir. Ancak geniş anlamda bir “toptan yok etme” den de söz edilemez.

Sürgün:

Ceza olarak belli bir yerin dışında veya belli bir yerde oturtulan kimse ya da kimseler.

Tehcir:

Göç etme ve göç ettirme anlamlarını taşır. Denetimli yer değiştirme şeklindedir.

Bu anlam bakımı ile Osmanlı’nın Ermenileri sürgün etmesinden söz edilemez. Çünkü tehcir kanunu bir ceza niteliği taşımamaktadır. Daha ziyade savunma ve korunma amaçlıdır.

Ermeni Meselesinin Tarihi Seyri

Ermeni Meselesi, dış devletlerin çıkar ilişkileri etrafında gelişmektedir. Bu yönüyle sorunu dış devletlerin dış politikalarında aramaya başlayabiliriz. Bu durum bizi “Şark Meselesi” adı verilen, Avrupa devletlerinin Osmanlı’ya olan bakış açısını ifade eden kavrama götürür. Avrupa’nın Şark Meselesi ile kastettiği olgu, doğuda bulunan ve oldukça geniş sınırlara ulaşan Osmanlı Devletini bu sınırların dışına atmasıdır. Oldukça keskin olan bu yargı, çok eski zamanlara kadar (ör. Türklerin Anadolu’ya girmeleri, hatta İslamiyete geçişleri) götürülebilir. Bakış açısı yakalandığı takdirde, büyük devletlerin bu emellerini gerçekleştirmek için azınlık olan grupları içeride nasıl kullandıkları daha iyi anlaşılabilir.

Ermeni vatandaşlarının Türklerle ilk tanışmaları 1071 Malazgirt Savaşı ile olmuştur. O dönemde kendilerine zulüm eden bir Bizans varken, Selçuklu hükümdarlarından çok büyük hoşgörü görmüşlerdir. Aynı hoşgörü Osmanlı döneminde de devam etmiş ve Ermeniler Osmanlı devleti içinde çiftçilik, ticaret ve endüstri gibi işlerle uğraşmışlardır. Ayrıca devletin üst kadamelerinde de görev alarak rahat bir yaşantı sürmüşlerdir.5

Bu ilişkiler 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşına kadar sürdü. Bu yıllarda Rusya, Ermenileri kendi tarafına çekmek üzere çalışmalarına başlamıştı. Bu anlamda, yaşanan savaş sonrası imzalanan Ayastafanos Antlaşması ile birlikte Ermeni Sorunu cereyan etmeye başladı. Bu antlaşmanın imza aşamasında Ermeni Patriğinin de müdahalesiyle antlaşmaya Ermeniler lehine bir madde ilave edildi. Bu durum zaten Rusya’nın da istediği doğrultuya uyuyordu. Böylece Rusya Doğu Anadolu’ya hakim bir konuma yükseliyordu. Gelişmelerden rahatsız olan devlet ise İngiltere idi. Kendi çıkarlarına tamamen ters olan bu durumu lehine çevirmek amacıyla Berlin Kongresini tertipledi. Berlin Kongresi’nin 61. Maddesi ile birlikte Ermeniler sadece Rusya’nın değil, diğer büyük devletlerin de güdümüne girmiş oldular. Ermeniler üzerindeki Fransız devrimi ve milliyetçilik akımı etkisini de belirtmek gerekir.

Osmanlı Devletine “Anadolu Islahatları” adı verilen bir dizi yaptırım uygulaması dayatıldı. (Berlin Antlaşması md.61) Ermeniler de aynı antlaşmayı bahane ederek silahlı çatışmaya başladılar.

Anlaşılan odur ki, artık Osmanlı devletinin Ermeniler üzerindeki politikaları bu iki devlet (Rusya ve İngiltere) tarafından şekillendirilmektedir.

Tarihi seyir Ermenilerin kurmuş oldukları komiteler ve okullarla birlikte devam etti. İlk başlarda sosyal faaliyetler içinde olan komitelerin varlığına karşın, daha sonraları ihtilalci fikirlerin yayıldığı komiteler oluşturuldu ve buralarda Türk düşmanlığı tohumları atılmaya başlandı. İlk önce kurulan Hınçak komitesini daha sonra Rusların da desteğini alan Taşnaksutyun komitesinin kuruluşu izledi.

Aynı yıllarda Amerikan misyonerleri de emellerini Ermeniler üzerine yoğunlaştırmaya başladılar. Müslüman halk üzerinde etki oluşturamayan misyonerler, hedeflerini Ermeni cemaatine yönelttiler. Anadoluda yaşayan bu siyasal azınlık gücünü kendi lehlerinde kullanabilmek amacı ile okullar kurdular. Bu okullarda Türklük bilinci adı verilen Türk düşmanlığı propagandası yapılmaya başladı. Politik ve milli bağımsızlık ilkeleri etrafındaki faaliyetler hızlandırıldı.

Kitlesel eylemlerle birlikte protesto gösterileri başlatan komitelerin faaliyetleri kendisini son olarak Anadolu’nun çeşitli illerindeki isyanlarda gösterir.Bu isyanlar 1896 yılına kadar sürmüş ve Ermeni cemaati Doğu Anadolu’daki isyanlarla birlikte anılır olmuştur.

Bir görüşe göre, isyanların sebebi temelde Osmanlı Devleti’nden kopmanın geleneksel yoludur. Tüm Hristiyan azınlıklar bu metoda göre hareket etmektedirler. Silahlı hareketlenmeler ve ayaklanmalarda bulunurlar ve buna karşı hükümet ya da halk tepki gösterince de katliam diye gürültü kopartırlar ve büyük devletleri ayağa kaldırırlar. 6

1896 yılndan sonra ise terör faaliyetleri niteliğinde eylemler görülmeye başlanır. 7

Terör faaliyetlerinin ilki 26 Ağustos 1896 günü Osmanlı Bankası’nın bombalanmasıdır. 8 Ermenilerin düzenlediği terör faaliyeti daha sonra yirminci yüzyılın ilk suikasti olarak kendisini gösterir. 21 Temmuz 1905’te II. Abdülhamit’i “Yıldız Suikasti” ile öldürme girişiminde bulunurlar. 9

Ermenilerin bu tutumu ve başkaldırışları Osmanlı Devletini zor durumda bırakmıştır. Dışarıda büyük devletlere karşı mücadele veren ve iyiden iyiye zayıflayan Osmanlı devleti, aynı zamanda iç isyanlarla da uğraşmak zorunda kalmıştır. Ermenilerin ve diğer azınlıkların faaliyetlerinin önüne geçilememesi nedeniyle, tehcire giden süreç hız kazanmıştır.

Ermeni tarih seyrinde bir diğer olay da 27 Nisan 1909’da II.Abdülhamit’in tahttan indirilerek yerine V.Mehmet’in geçişidir. Bu tarihten itibaren yönetimde İttihat ve Terakki cemiyeti yönetimde etkin bir hale gelmiştir. Bu cemiyetin özelliği ise özellikle 31 Mart vakasından sonra yönetimde baskı yoluna gitmesidir. Bu baskı kendisini her alanda hissettirdiği gibi, Ermeniler üzerinde de hissettirmiştir.

1910-12 yılları arasında yaşanan dış gelişmeler (Arnavut isyanı, Osmanlı-İtalya savaşı) ve Balkan Savaşı nedeniyle Ermeniler gerekli ilgiyi çekemediler ve seslerini pek fazla duyuramadılar. Ancak 1912’den sonra Rusya’nın da girişimleri ile “bağımsız bir Ermenistan” kurma fikri tekrar uluslar arası arenaya taşındı.


1.Dünya Savaşının kendisini hissettirmeye başladığı yıllarda da başta Rusya olmak üzere diğer devletlerin Ermenileri kullanma çabaları, Osmanlı devletini tehcir kanununu çıkartmaya zorlamıştır.

Tehcire kadar olan gelişmelerle birlikte tarihi seyrimize devam edecek olursak; Ermeniler pek çok kişi kurum ve devlet desteği ile birlikte örgütlenmelerini birinci dünya savaşına kadar tamamlamış oldular. Birinci dünya savaşında Ermeni alayları Rus ordusuna katılarak Türklere karşı savaşmaya başladı. Çeşitli isyanlar da beraberinde gelerek iç karışıklıklar çıkartılmaya çalışıldı. Osmanlı Devleti kendini korumaya yönelik olarak şubat 1915’te ordudaki tüm Ermeni askerlerin silahsızlandırdı. 10 Buna rağmen Ermeni eylemcileri Nisan ayında Van’da çok büyük çaplı bir isyan hareketi başlattılar ve çok sayıda Türk’ün ölümüne sebep oldular. 21 Nisan 1915 tarihli bu isyan Osmanlı Devletini iyice çileden çıkardı ve bir takım tedbirler alma yoluna itti. İlk olarak Ermeni Patriği’ne müslüman kıyımına son verilmesi çağrısında bulunuldu. Ancak bu çağrı sonuç getirmedi. Bunun üzerine 24 Nisan 1915’te tüm zararlı Ermeni komiteleri kapatıldı ve yöneticilerinden 2345 kişi devlet karşıtı çalışmaları nedeniyle tutuklandı. (Bu tarih daha sonra bütün dünyada soykırım günü olarak anılacaktır.)

Ermenilerin başlayan savaş ortamında devam ettikleri bir takım zararlı faaliyetler, tehciri zorunlu kılmaya başlamıştır. Bu faaliyetler arasında askerden tamamen kaçma, büyük ve taraf olan devletlar adına casusluk yapma, cephede savaşan Türk askeri cephesine giden yollara ve köprülere zarar verme gibi eylemler bulunmaktadır.

Bütün bu gelişmelerin ışığında, Osmanlı Devleti kendisine ihanet etmekte olan Ermenileri savaş bölgesinden uzaklaştırma ve kendisine gelecek zararları asgariye indirme kararı aldı.

Bu gaye etrafında 27 Mayıs 1915 günü tehcir maddelerini içeren “Muvakkat Kanunu” resmi olarak çıkartılmış oldu. 1 Haziran 1915 tarihinde de resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girdi.

Osmanlı Devletinin bu kanunu yürürlüğe koymadaki amacı rahat bir ortam yaratmak ve savaş sırasında oluşabilecek gerginliğe ve kışkırtmalara son vermekti. Bu yönüyle tehcir kanunun bir sürgün planı olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Üstelik son derece titiz bir şekilde Ermeni sivllerinin korunmasına da çalışılmıştır.

Çalışmamıza aynı yıllarda Türk halkının durumunu anlatarak devam etmemiz yerinde olacaktır. Çünkü isyan olaylarına karışan aktörler sadece Osmanlı hükümeti ve Ermeniler değillerdi. Türk halkı da bizzat olayların içinde yaşamış ve bir takım aksiyonlarda bulunmuşlardır. Tarihin seyri içerisinde halkın bu gelişmelere seyirci kalmasını beklemek şüphe yok ki yanlış olur.

Aynı yıllar zarfında Türk halkının durumu

Ermenilerin dış destekli olarak ve milliyetçi hareketlerden de etkilenerek kendi bağımsızlıklarını ve büyük Ermenistan devletini kurma çabaları devam ediyordu. Bu gayede gerçekleştirilen bir dizi isyan hareketleri ve terör faaliyetleri, aynı bölgede yaşayan halk kesimini de zor durumda bırakmıştı.

Doğuda yaşayan Türk kesiminin de Ermeni isyancılarına olan bakış açıları olumsuzdu. Zaten

uzun yıllar savaşlardan yorgun düşmüş bulunan halk, bir de azınlıklara sağlanan haklar nedeniyle Ermenilere hoş yaklaşmıyordu. Batının oyuncağı haline gelen Osmanlı Devleti’nin değil kendi halkını, kendini koruyacak gücü bile kalmamıştı. Batılı Devletlerin çıkarcı politikaları ile birlikte azınlıkları korumaları, zayıf bir Osmanlı nedeni ile sahipsiz bir Türk halkı yaratmıştı.

Ayrıca Osmanlı Devleti’nin halkını kul olarak görmesi de meşruluğunu dini temellerden alışının göstergesiydi. Buna rağmen Osmanlı Devleti’nin bu gücü de zayıflamış ve artık “kaçınılmaz son” a doğru yaklaşılmıştı.

Sürekli aşağılanmakta olan halk tepkisini azınlıklara göstermek istiyordu. Eski konumlarına olan özlemleri de Türk halkını iyice düşündürmeye başlamıştı. 11

İşte bu düşünce ve psikolojideki Türk halkı, savaşa gidilirken başlayan tehcir neticesinde 2 farklı tutum takındı. İlk tutum tehcir edilenleri korumaya yönelik iken, ikinci tutum öfkelerini boşaltmak istemeleri şeklindeydi. İkinci tutumu takınan halk daha ziyade Ermeni çetelerinden zulüm görmüş kesimdi. Başlarına daha önceden gelen felaketlerden dolayı Ermeni halkına olan bakış açıları olumsuz bir nitelikteydi. Bu halk varlığının yanında diğer kesimin varlığını da inkar etmemek gerekir. Ayrıca azınlıklara verilen hakların Türklerde olmayışı, yaşananlara sebep oldu. Bu durumun haksızlığı ortadaydı fakat tepkiler başka türlü nasıl gerçekleştirilebilirdi? Burada kafamızda çeşitli soru işaretlerinin kalması mümkündür

TEHCİR


27 Mayıs 1915 tarihinde kabul edilen ve 1 Haziran 1915 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe giren bu kanun geçici bir nitelik taşıyordu ve toplamda 4 maddeden oluşuyordu.

Kanunun birinci maddesi "devlet güçlerine ve kurulu düzene karşı muhalefet, silahla tecavüz ve mukavemet görülürse şiddetle karşı konulması ve imha edilmesini", ikinci maddesi "silahlı güçlere yönelik casusluk ve ihanetleri tespit edilen köy ve kasabaların başka mahallere sevk ve iskan edilebileceği", üçüncü maddesi kanunun geçerliliği ve dördüncü maddesi kanunun
icrasından sorumluluğu belirtmektedir. 12

Görüldüğü üzere kanun aslında iki maddelik ve tamamen Devleti ve kanunu düzenini korumaya yönelik, şiddete karşı yetki kanunudur. En önemli özelliği ise; kanun metninde herhangi bir etnik grup veya zümrenin adının geçmiyor oluşudur. Kanun kapsamına giren Müslüman, Rum ve Ermeni asıllı Osmanlı vatandaşları yerlerinden başka yerlere sevk edilerek iskana tabi tutulmuştur. Dolayısıyla Tehcir Kanunu'nu tek bir halka yöneltilmiş olarak
görmek yanlış olur.

Ayrıca 28 Mayıs 1915 tarihinde Osmanlı Devleti tehcirin nasıl ve hangi şartlar altında yapılcağına dair de bir yönetmelik yayınlamıştır. Bu yönetmeliğe göre de;

· Nakli gereken halkın gönderilme işi, mahalli idare memurlarının yönetimine aittir.
· Göç ettirilenler, bütün hayvan ve taşınabilir mallarını beraberinde götürebilirler.
· Göç sırasında göçmenlerin can, mal güvenliklerinden, yedirilme ve istirahatlerinin sağlanmasından, geçiş yollarındaki memurlar görevlidir. Bu konuda meydana gelecek aksaklıklardan rütbe sırasıyla bütün görevliler sorumlu tutulacaktır.
· Göç sonunda göçmenler, sağlıklı çalışmaya, tarımla uğraşmaya elverişli köy ve kent evlerine yerleştirileceklerdir.
· Yeni yerleşme bölgesinde göçmenlere verilecek arazi yoksa, devlet malı ve çiftliklerinden faydalanılacaktır.
· İskan bölgesine yerleşinceye kadar, muhtaç durumda bulunanlara uygun miktarda hükümet yardımı sağlanacaktır.
· Tarım yapacaklardan ve sanatkarlardan muhtaç bulunanlara uygun miktarda araç veyahut sermaye verilecektir. 13

Bu bilgilerin ışığı altında tehcirin kötü bir niyetle yapıldığını nasıl söyleyeceğiz bilemiyorum. Ortada güney illere doğru başlamış olan bir göç, büyük bir insan akını, bu akına yardım eden pek çok insan, aynı zamanda kötülük eden ama daha sonra hükümet tarafından cezalandırılan bir diğer pek çok insan var. Bu keskin grupların davranışlarının bütünleştirilmesi gerekiyor.



Devamı aşağıda

Deniz
11.08.05, 07:41
Tehcirin sebepleri

Tehcir kanunu çıkartılırken amaç ne idi? Osmanlı Devleti politikasının birinci dünya savaşı etkisinde şekillenmeye başladığı sırada yaratılan bu kanun bölge halkı içinde nasıl bir etki gösterdi? Hedef gerçekten de Ermeni halkının sürgün edilerek topluca imha edilmesi miydi?

Bütün bu soruların cevaplarını yine tarihin gerçek belgelerinde aramak gerekir.

Bu gerçeklere dayanarak konuşacak olursak; Osmanlı arşivlerinde Ermenilerin imha edilmelerine ilişkin bir kararı ya da bir emri ihtiva eden bir belge yoktur. 14

Osmanlı Devleti içinde tehcir kelimesi geçmediği halde tehcir kanunu olarak anılan bu metni birinci dünya savaşını yaşarken kabul etmiştir. 3 Ağustos 1914 tarihinden itibaren Osmanlı Devleti seferberlik ilan etmişti. Yurdun tüm bölgelerine uygulanacak olan bu ilan devlet sınırları içerisinde yaşayan Ermeni halkını da içeriyordu.

Osmanlı devleti Ermenilerin savaşta Rusya’ya karşı Osmanlılarla birlikte olmalarını istiyordu. Buna karşılık Ermenilere savaş sonrası için otonomik bir yönetim vaadinde dahi bulunuldu. 15 Ancak Ermenilerin hareketleri Rus hükümetinin lehine olacak şekilde gelişmeye başladı. Bu durum, doğu cephesinde Osmanlı için çok büyük sorunlar teşkil etmeye başladı.

Ermeniler, düşmanın hareketlenmesini kolaylaştıracak davranışlarda bulunuyorlardı. Türk lojistik konvoylarını durdurmaya ve cepheye giden yardımın kesilmesine sebep oluyorlardı. Osmanlı ordusunun durumu gittikçe kritik bir hal almaya başlıyordu. Ayrıca askerlik ve memuriyet gibi sorumlu oldukları görevlerden firar eden Ermeniler Rus subay ve komutanlarının yanlarına katılarak taburlar oluşturmaya başladılar. Rusyanın maşası gibi kullanılacak olan Ermeniler bu hareketleri ile vatana ihanet etmiş oluyorlardı. Bu ihanetin savaş hukukundaki karşılığı oldukça ağırdır.

Ermeni grupları Van, Muş, Bitlis, Kars, Gümrü, Erzurum, Erciş, Şafak, Elazığ, Kağızman, Gümüşhane, Hasankeyf, Mahmudi, Adilcevaz, Zeytun, Şebinkarahisar, Suşehri, Divrik, Gürün, Gemerek, Amasya, Tokat, Diyarbakır ve doğudaki daha pek çok yerleşim yerinde önce örgütlenmişler, sonra isyan etmişler ve savaşın başlamasıyla birlikte Rus güçlerinin ilerleyişini kolaylaştırarak Türk kuvvetlerinin hareketlerini engellemişlerdir. 16

Ermenilerin savaş zorluklarıyla paralel bir biçimde artan zarar verici tutumları, Osmanlı Devleti’ni, bu gruplara yardım ve yataklık eden azınlıkların tümünü kapsayacak bir biçimde, bir takım tedbirler almaya yöneltmiştir. Bu tedbirlerin insanlık dışı olup olmadığını sorgulamak şu durumda zordur. Çünkü Osmanlı Devleti o günün koşullarında yüzbinlerle ifade edilecek insan kayıpları vermektedir ve kendini korumaya mecburdur.

27 Mayıs 1915 MUVAKKAT KANUNU - Tam Metin


Düşmana yardımcı olan azınlık gruplarının zararlarını asgariye indirmek ve savaş alanından uzaklaştırılmaları amacı ile ve Osmanlı Devletinin kendisini korumasının doğal bir sonucu olarak gösterilen 27 Mayıs 1915 tarihli Muvakkat Kanunun tam metni aşağıdaki gibidir:



1-)Vakt-i saferde ordu, kolordu ve fırka kumandanları ve bunların vekilleri ve müstakil mevki kumandanları ahali tarafından herhangi bir suretle evamir-i hükümete ve müdafaa-i memlekete ve muhafaza-i asayişe müteallik icraat ve tertibata karşı muhalefet ve silahla tecavüz ve mukavemet görürlerse hemen kuvay-i askeriye ile en şiddetli surette tedibat yapmaya ve tecavüz ve mukavemeti esasından imha etmeye mezun ve mecburdurlar.


2-) Ordu, kolordu ve fırka kumandanları icabat-ı askeriyeye mebni veya casusluk ve hıyanetlerini hissettikleri kariyeler ve kasabat ahalisini münferiden veya müctemian diğer mahallelere sevk ve iskan ettirebilirler.


3-)Kanun, yürülülük tarihinden itibaren geçerli olacaktır. 17

Diğer madde ise kanunun icrasından sorumluluğu belirtir.


Bu metnin bize gösterdiği ışık doğrultusunda, metnin hiçbir yerinde tehcir kelimesinin bulunmadığını görüyoruz. Bu kelimenin bu kanunla nasıl bu derece içli dışlı bir hale geldiği merak konumuzdur. Ancak yine de “tehcir” kelimesinin konuya en uygun gelen karşılık olduğunu belirtmekte yarar vardır. Fransız kamuoyunda bu kelime yerine kullanılan “deportation” terimi yanlış kullanılmaktadır. Bu kelime bir sürgün anlayışını içerir. Ancak burada bir sürgünden söz edilemez. Uygun kelime hiç olmazsa “tehcir” olmalıdır.


(Tehcirin Almancası: doğrusu "Umsiedlung"
- "Deportation" yanlış kelime!!!)

Ayrıca metnin içeriği sadece tek bir ırk ya da etnik gruba yönelik değildir. Suçları gerçekleştiren bütün topluluklar bu maddelerden yükümlü olacaklardır.

Bu doğrultular etrafında şekillenen kanun, 1 Haziran 1915 tarihinde resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiş ve bahsi geçen üçüncü maddesine dayanılarak, göç ettirme ve uzaklaştırma işlemleri başlatılmıştır.

devamı aşağıda

Deniz
11.08.05, 07:42
Tehcirin uygulanması ve bölgeler

Tehcir metni, diğer mahallelere sevk ve iskan şeklinde belirttiği temellerine uygun bir şekilde, savaş bölgesi civarlarındaki bölgelerin boşaltılması ile uygulanmaya başlamıştır. Ermenilere yönelik olarak uygulanan tehcirde de bu kıstaslar esas alınmış ve savaş bölgesi ile Akdeniz’e bitişik olan mevkiilerde tehcire başlanmıştır. Tehcirin nasıl gerçekleşeceğine yönelik olarak ise 26 Mayıs tarihli genelgeye göre iki tane görüş vardır. Bunlardan ilki göçe tabi Ermenilerin gittikleri yerlerdeki Türk-Müslüman nüfusunun yüzde 10’unu geçmemeleri, ikinci görüş ise gidilen yerlerdeki Ermeni hane sayılarının 50’yi geçmemesi şeklindedir.

Bu ayrımı da yaptıktan sonra, göçün nerelerde ve hangi bölgelerde uygulandığına geçebiliriz. Verilen emirlere ve uygulamanın yapılışına göre; Erzurum, Van ve Bitlis vilâyetlerinden çıkarılan Ermeniler, Musul'un güney kısmı, Zor ve Urfa sancağına; Adana, Halep, Maraş civarından çıkarılan Ermeniler ise Suriye'nin doğu kısmı ile Halep'in doğu ve güneydoğusuna nakledilmişlerdir.
Bu nakil işlemleri sırasında Ermeni halkının nüfus durumlarını incelemek gerekebilir. Osmanlı Devleti'nin 1914 yılında yapılan son nüfus istatistiklerine göre Ermeni nüfusu 1.221.850'dir. Yer değiştirmeye tabi tutulmayan nüfus; 82.880'i İstanbul, 60.119'u Bursa 'da, 4.548'i Kütahya Sancağı ve 20.237'si Aydın vilayetinde olmak üzere toplam 167.778'dir.
9 Haziran 1915'ten 8 Şubat 1916 tarihleri arasında Adana, Ankara, Dörtyol, Eskişehir, Halep, İzmit, Karahisarı sahib, Kayseri, Mamuretülaziz, Sivas, Trabzon, Yozgat, Kütahya ve Birecik'ten toplam 391.040 kişi yerleştirilecekleri yeni bölgelerine sevk edilmiş, bunlardan 356.084'ü yerleşim bölgelerine ulaşmıştır. Yani, Ermenilerin yer değiştirme uygulaması sırasında verdiği kayıplar 35.000 kişi civarındadır.
Öte yandan, Osmanlı Devleti yer değiştirme uygulamasına tabi tuttuğu Ermenilerin nakli sırasında, ağır savaş şartlarına rağmen olağanüstü gayret göstermiş, bu gayret, yabancı diplomatlarca da tesbit edilmiştir. Hükümet, göçmenlerin iaşesi ve korunmasına yönelik büyük harcamalar yapmıştır. Uygulamaya ait belgelerde hangi il ve ilçelerde hastane kurulduğu, Ermeni çocuklarından yetim kalanlar için hangi binanın ayrıldığına kadar detaylı bilgiler verilmektedir. Yer değiştirmeye tabi göçmenlerin; sevk, yerleştirme ve geçimlerinin sağlanması için 1915 yılında 25 milyon, 1916 yılı sonuna kadar ise 230 milyon kuruş harcandığı belgelerden anlaşılmaktadır. 18

Osmanlı Devletinin bütün iyi niyetine rağmen, tehcirin karanlık olan yüzüne de bakılmalıdır.

Tehcirin karanlık yüzü

Bir dünya savaşı ve ayaklanma koşullarının oluşturduğu genel asayişsizlik ortamı ve kişisel kin ve intikam duyguları içinde, tehcir sırasında kafileler bazı saldırılara uğramıştır. Osmanlı Hükümeti bu durumu elinden geldiğince önlemeye çalışmış ve sorumluları da cezalandırmıştır. Osmanlı Hükümeti'nin yayınladığı çeşitli emirlerde, nakledilen Ermenilerin can ve mal güvenliğinin sağlanması, iaşe ve ibate ihtiyaçlarinin devletçe karşılanması, kafilelerin güvenliğinin özel görevlilerce temin olunmasına ilişkin ayrıntılı hükümler bulunmaktadır. 19

Herkesin kendi aklıyla da çıkartabileceği gibi, Ermeniler bu tehcir sırasında büyük can ve mal kaybına uğramışlardır. Ancak bunu sadece Osmanlı Devletine ve o dönemlerde Osmanlı Devletinin yöneticisi konumunda bulunan İttihat ve Terakki cemiyetine yüklemek doğru olur mu? Bu soruyu düşünürken, tehcir sırasındaki Ermeni kayıplarına ilişkin tespitlerimize de devam edelim.

Öncelikle söylenmesi gereken, pek çok yerde göçmen Ermenilerin açlıkla karşı karşıya kaldığıdır. Devrin zor koşulları ve sefilliği altında bir de açlıkla mücadele etmek kolay olmasa gerektir. Bunun yanında; hastalık, iklim şartları, zor olan yol koşulları, geçmişine duyduğu öfkenin dinmediği bir halkın saldırıları, bazı idare amirlerinin kanun dışı davranışları da bu ölümleri beraberinde getirmiştir.

Ölenler yalnızca bunlarla da sınırlı değildir. Yapılan savaş sırasında Osmanlı’ya karşı savaşan ve öldürülen Ermeniler de soykırıma tabi tutulduğu söylenen topluluğa dahil edilmişlerdir. Burada nasıl bir soykırım söz konusudur, anlaşılması zordur.

Tehcirin bir diğer karanlık yüzü olarak görülebilecek durum ise o yıllarda vuku bulan ağır hastalık salgınlarıdır. Bu hastalıklar sadece Ermeni halkını etkilemekle kalmamış, tüm bölge insanlarına korkunç boyutlara varan zararlar vermiştir. Tifüs, tifo ve çiçek salgını gibi salgın hastalıklar pek çok masumun canını almıştır. Bu hastalıklardan da Osmanlı Devleti sorumlu tutulacak değildir elbet.

Ancak burada yine sorulması gereken bir soru vardır. Acaba Osmanlı Devletinin muvakkat kanununun düzgün ve güvenli bir şekilde uygulanmasına yönelik aldığı kararlar göstermelik midir? Ciddi bir ihmal ve bunun sonrasında meydana gelen bir kırım söz konusu olmuş mudur?

Bu sorunun da cevabını o günün koşullarında arayabilir ve gerekli yanıtları bulabiliriz.

Buna göre, o yıllar zarfında Osmanlı devleti dört koldan birden savaş vermektedir. Koşulları gereği ülkenin her tarafında tam bir asayiş sağlaması imkansız bir hale gelmiştir. Bütün bu imkansızlıklara rağmen, yine de göç edenlere yapılacak saldırıların en ağır biçimde cezalandırılacağı vurgulanmış ve bu karar dönem koşullarında güç de olsa uygulanmıştır. Ancak alınan bütün bu kararlara rağmen, halkın dinmek bilmeyen öfkesi ve hiddeti bazı yerlerde göç eden halka tepki şeklinde kendisini göstermiştir. Osmanlı Devletinin kendi halkına da müdahalesi olmuş ve gerekli cezalar verilmeye çalışılmıştır. Bütün iyi niyete rağmen tehciri üzenleyen kanun ve talimatların tam olarak uygulandığını söylemek mümkün değildir. Bunun nedenleri yukarıda da verildiği gibi son derece zayıf olan ve dört koldan savaşmakta olan Osmanlı Devletidir.

Zaten yazımızda daha önce bahsettiğimiz gibi, Osmanlı Devleti kendi sınırları içerisindeki Türk halkının dahi haklarını koruyamamaktadır. Bu durum her türlü kanunun devlet sınırları içinde uygulanması sırasında kendisini göstermektedir.


Tehcirin devamı ve son bulması


1915 ve 1916 yılları arasında aralıksız olarak devam eden tehcirin 1916 yılı sonunda toplam 702.900 kişinin göç ettirilmesi ile son bulduğu Dahiliye Nezaretinden Başbakanlığa sunulan 7 Aralık 1916 tarihli belge ile tescil edilmiştir. 20

Tehcire dair anlatımımıza son vermeden önce, Osmanlı’nın tehcir uygulaması sırasında sergilediği demokratik yüzüne de bakmamız gerekir. Her ne kadar bazı kanunları tam olarak uygulayamasa da, Osmanlı Devleti Ermeni halkına mensup hamile kadınları, çocukları ve yaşlıları kollamıştır. Devletin sahip çıktığı bu kesimden başka, kin ve öfkesini dizginlemeyi başarmış bir kısım halkın da Ermenilere yardım ettiği söylenebilir. Buna kendi barınaklarında saklama da dahildir.

Konuyla ilgili olarak bir başka saptamamız da Dr. Karakın Pastırmacıyan'ın "Anadolu'yu sarkı şimendifer meselesi" adlı kitabında, Erzurum çevresinde yaşayan 15.000 civarındaki Ermeni'nin kendi isteğiyle Türkiye'yi terk ettiği, Ermenilere Türkler tarafından baskı yapılmadığı ve soykırım gibi bir olgudan bahsedilemeyeceğidir. 21

Konuyu incelerken gözden kaçırmamamız gereken son bir boyut da olayın psikolojik yanıdır. Bu durum incelenecek olursa, Ermeni halkının “sorun” sözcüğünden kırgınlık duyduğu Doç.Dr. Erol Göka’nın “Ermeni Sorununun Psikolojik Boyutu” adlı makalesinde görülmektedir. Ayrıca Ermenilerin psikolojilerini etkileyen iki unsur vardır. Birincisi Yahudi Soykırımı olarak tabir edilen “holocaust” ve bunun yarattığı suçluluk duygusunun pek çok millete yüklenmek istenmesi, bir ikincisi ise mağduriyet psikolojisidir. Mağduriyet psikolojisi sayesinde bir takım haklar elde edilebileceği akla gelmektedir. 22


Günümüz koşullarında duruma bakış ve Geleceğe yönelik varsayımlar

Ermeni sorunu birinci dünya savaşı sona ermesine rağmen sonlandırılamamıştı. Savaştan yenik çıkan Osmanlı Devleti parçalanmak isteniyordu. Bu amaç doğrultusunda Mondros Ateşkes Antlaşması ile, bağımsız bir Ermenistan kurulmasına yönelik adımlar atılmak istendi.23

Ancak Mondros Ateşkes Antlaşmasından sonra dağılmayan tek ordu olan 15.kolordu ve komutanı Kazım Karabekir , doğu cephesinde Ermenileri yenilgiye uğrattı. Barış isteyen Ermenilerle 3 Aralık 1920 tarihinde Gümrü Antlaşması imzalandı. Bu antlaşma aynı zamanda TBMM’nin uluslar arası alanda kazandığı ilk zafer olmuştur ve Mustafa Kemal’İn yorumuna göre Ermeni meselesine getirilen en uygun çözüm bu antlaşmadır.

Ancak günümüz gelişmelerine bakıldığında Ermenilerin meseleyi bu şekilde kabullenmek istemediklerini ve yaraya dış devletlerin de isteği ve kışkırtması ile sürekli olarak parmak basmak istediği görülmektedir. Bu durumda yabancı emperyal devletlerin parmağı olduğu kadar, Ermeni Diasporasının da etkisi mevcuttur. Diaspora nedir? Diaspora bir devletin yabancı ülkelerde yaşayan vatandaşlarının lobi faliyetleri olarak tanımlanabilir. 24

Özellikle A.B.D. ‘de bulunan Ermeni Diasporasının etkinliğinden söz etmek mümkündür. Fransa’da yaşanan durum da bundan çok farklı değildir.

Bağımsız bir Ermenistan Cumhuriyeti kurulması ise SSCB'nin dağılmasından sonra, 23 Eylül 1991 tarihine rastlar. Ermeni Cumhuriyeti Türkiye'ye yönelik "sözde soykırım" iddialarını bir devlet politikası haline getirmiştir. Ermeniler, zulme ve haksızlığa uğramış bir toplum imajı yaratarak, dünya kamuoyunu başta ABD ve Fransa olmak üzere belli başlı devletleri ve uluslararası kuruluşları, Ermeni davası lehine çekmeye çalışmaktadır.

Böyle davranmalarındaki amaç soykırım iddiaların kabulü ve tesciline bağlı olarak, Türkiye'den yüklü bir tazminat almak ve son aşamada ise Türkiye sınırları içerisinde bulunduğunu iddia ettikleri sözde Ermeni topraklarının iadesini sağlayarak büyük Ermenistan'ı kurmak yönünde bir siyaset izlemektir. Nitekim Ermenistan parlamentosu 23 Ağustos 1990'da kabul ettiği bildiride; "Ermenistan Cumhuriyeti, Osmanlı Türkiyesi ve batı Ermenistan'da gerçekleştirilen 1915 soykırımının uluslararası kabul görmesi çabasını destekler" maddesine yer vermiştir.

Sözde soykırımın tanınmasını hedefleyen girişimler, özellikle Belçika, Fransa, Avustralya, Yunanistan, Lübnan, Kanada, Rusya, ABD ve Arjantin'de yoğunlaşmış ve bu ülkelerde ardı ardına soykırım anıtları dikilmeye başlanmış, hatta bazılarının okullarında sözde soykırım ders olarak okutulmaya başlanmıştır. 25

Bütün bu anlatılanlarla beraber, geleceğe yönelik nasıl bir varsayımda bulunulabilir?

Çıkartabileceğimiz bir takım kesin sonuçlar vardır. Bunlardan bir tanesi Erivan yönetiminin güçlü bir diasporaya sahip olduğu ve buna bağlı olarak sözünü geçirttiğidir. Türkiye’nin de kendi bildiklerini aynı zemin üzerinde belirtmesi gerekmektedir.

Erivan hükümetinin şu andaki amacı “özür diletmektir.” Bunun kabulü soykırımın kabullenilmesidir ve buna mukabil, tazminat talepleri gerçekleşecektir. Tazminat talebi para talebi olarak başlayacak e toprak talebi noktasına kadar tırmanacaktır. Bu durumda yapılması gereken şey yavaş yavaş işlemekte olan bu çarka Türkiye’nin kapılmamasıdır. Neresinden bakılırsa bakılsın, Türkiye’nin toprak bütünlüğü ve bağımsızlığı tehlikeye girmemelidir. Maşa devletler aracılığı ile emperyal devletlerin iç işlerimize karışmaları önlenmelidir.

Fakat bunu yaparken de kırıcı olmamaya özen gösterilmelidir. Öldürme meseleleri açıldığında “yaptım, yine yaparım” anlayışı çok büyük sakatlıkları peşinde getirmektedir. Ermeni meselesi oldukça hassas bir konudur ve hata yapılmasına izin vermez.

Günümüzde önerilebilecek husus, dedelerimizin yaptıkları yanlışlardan artık torunlarının sorumlu tutulmamasıdır. Buna her iki milletin de önem göstermesi gerekmektedir.

Devamı aşağıda

Deniz
11.08.05, 07:44
SONUÇ


Yaptığımız bütün tespitlerden sonra, bir takım konulara ışık tuttuğumuz kanısındayım. Önsözde belirttiğimiz her şeye teker teker değinmeye çalıştık ve başardığımızı umuyorum.

Araştırmamızın esas başlığını oluşturan “tehcir” konusuna oldukça detaylı bir şekilde değinilmiştir. Bunun yanında Ermenistan ile olan bütün ilişkilerimiz de değerlendirilmiştir.

Sonuçta görülmüştür ki, Ermeni sorunu tek boyutlu olark düşünülebilecek bir mesele asla değildir. Pek çok bakış açısı aynı anda düşünülmeli ve sonuçlara ulaşılmalıdır. Sorun emperyal devletlerin Türkiye’ye önemli bir dayatmasıdır ve Türkiye şu andaki ekonomisi ile bu duruma ses çıkartamamaktadır, evet, ama Türk Devletinin de hiç mi ihmali olmamıştır? Hiç mi sorumluluğu yoktur? Kendisini bu derece sömürten bir devlet var oldukça, bu zaaflardan faydalanmak isteyecek devletler de olacaktır.

Dipnotlar:
1 İleri Dergisi, sayı 3, Mart-Nisan 2001, sy.154
2 A.g.e. , sy.155
3 Ermeni Sorunu Rehberi, Kocaeli Üni. Yay., Kocaeli 2001, sy.60
4 Ömer Demir – Mustafa Acar, Sosyal Bilimler Sözlüğü, Vadi Yay.,1997
5 Dr.Rıfat Üçarol, Siyasi Tarih, Filiz Kitabevi, 2000, sy.376
6 Dr.Taner Akçam, Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu, Su Yay., sy.113
7 Dr. Bekir Günay, Ermeni Tehciri İzmit 1914-1920, Kocaeli Üni. Yay.,2002, sy.26
8 Dr.Bekir Günay, a.g.e., sy.27-28
9 Dr.Rıfat Üçarol, a.g.e., sy.380
10 Dr.Taner Akçam, a.g.e., sy.142
11 Dr.Taner Akçam, a.g.e.
12 http://www.ermeni.tv
13 http://www.ermeni.tv
14 Dr.Taner Akçam, a.g.e., sy.138
15 Ermeni Sorunu Rehberi, a.g.e., sy.77
16 Ermeni Sorunu Rehberi, a.g.e., sy.79
17 Kamuran Gürün, Ermeni Dosyası
18 http://www.ermenisorunu.gen.tr
19 http://www.cis.ufl.edu/~otopsaka/dokumanlar/ermenisorunu.htm
20 Ermeni Sorunu Rehberi, a.g.e., sy.88
21 http://www.turkatak.gen.tr/Ermeni/ermeni_sorunu.htm
22 Doç.Dr.Erol Göka, Ermeni Sorununun (gözden kaçan) psikolojik boyutu
23 Mondros Ateşkes Ant. Md.24 (Buna göre, Vilayet-i Sitte denilen 6 vilayette (Erzurum, Van, Bitlis, Diyarbakır, Elazığ, Sivas) karışıklık çıkarsa, itilaf devletleri buraları işgal edebileceklerdir. (Bu madde doğu anadoluda Ermeni Devleti kurulmasına yöneliktir.) )
24 İleri dergisi, a.g.e., sy.155
25 http://www.turkatak.gen.tr/Ermeni/ermeni_sorunu.htm

Makale için bkz: http://www.geocities.com/begunay/Z45.htm
Yazarı: Rıfkı Murat Soysal

mkader
29.09.05, 10:37
Ermeni politikacılar ne istiyor?

http://www.milliyet.com.tr/2005/09/29/yazar/cetiner.html

Genellikle Ermeni tezine yaklaşan bir kısım Türk aydınları (gerçekleri savunuyoruz diyorlar) nihayet İstanbul'da Ermeni konferansını topladılar. İlk gün hava hayli kızışmıştı ama çok şükür bu büyük, bu anlamlı konferans (!) birkaç kasa domates, birkaç düzine yumurta sarfiyatı ile sonuçlandı. Bu da çok ayıp!
Konferanstan önce karşıt görüşlü bazı milliyetçilerin tepkileri nedeniyle hava hayli gergindi. Avrupa Birliği'nin işgüzar politikacılarıyla bazı görevli elemanları üstlerine vazife değilken çirkin birtakım müdahalelerde bulundular.
Yok efendim, "Türkiye'yi azlederlermiş!" Adamlar (demokrat) değil sanki padişah! Arı kovanına çomak sokuyor, iç işlerimize müdahale ediyorlar.
İnsan düşünüyor. Acaba hangi ülkenin gizli servisleri veya çıkarları uğruna İstanbul'da Ermeni konferansına dışarıdan tehdit yollu müdahale edip Türkiye'yi karıştırıyorlar diye?

İyi ki yapıldı
Ufak bir manipülasyon! Sayın Bakan iyi ki hatırlattı, Bilgi Üniversitesi'ni! Bir kısım aydınlarımız, hocalarımız da bildiklerini, gönüllerinde yatanı ortaya döktüler! Kenan Evren Paşa'nın dediği gibi, iyi ki gerçekleşti bu Ermeni konferansı. İkide bir yokluğundan şikâyet edilen demokrasimizin varlığı bir kez daha ortaya çıktı ve bu kadar tahribata rağmen ne kadar dayanıklı olduğu görüldü.
Ancak Türk vatandaşları orada neler konuşulduğunu, kimin ne istediğini öğrenemedi!

Fatih'e uzanır
Peki ama beyler, konferans deyince insanın aklına, böylesine hayati sorunlar konuşulur, tartışılırken karşıt görüşlerin de ortaya döküleceği gelmez mi? Bir başka ülke ve ülkeler Türkiye'den Türk vatandaşlarından bir şeyler talep ediyor. Yüz yıl önce Anadolu'da savaşlar sırasında kim kimi öldürdü? Niçin öldürdü? Dedelerimizin dedesi karşılıklı savaşmış; hesabını yeni Türkiye Cumhuriyeti'nin gençlerinden soruyorlar! Asıl alacaklı onlar mı, yoksa biz miyiz? Önce şunu bir ortaya koyalım!
Dürüstçe ve bilimsel olarak. Anlaşılan bu gidişle Fatih Sultan Mehmet'e kadar zaferlerin, yenilgilerin, Bizans'ın bile hesabını soracaklar Türklerden...

Diyet mi istiyorlar?
Ermeniler Batı'nın başkentlerinde büyükelçilerimizi, diplomatlarımızı hunharca öldürdüler, şehit ettiler! Bunların hesabı yok mu? Genç Türkiye Cumhuriyeti'nden adeta diyet isteniyor anlaşılan! Toprak isteniyor, para isteniyor! Öyle özür filan değil bizim safdillerin zannettiği gibi!
Sade vatandaş da diyor ki... iyi güzel de bizim suçumuz nedir? 100 yıl önce Ermeniler bizimkileri kesmiş, bizimkiler de savaş sırası onları...
Ermeni politikacıların Kars, Ardahan, Van, ta Erzurum'a uzanan hayalleri var! O da yetmiyor, birkaç yıllık bütçemiz kadar tazminat peşindeler!
Peki, bizim değerli aydınlarımız acaba Ermeni dostlarımızın isteklerini yerine getirmek konusunda ne düşünüyor?
Erivan'da tarafsız veya gerçek bilimsel konferans yapılamaz! Yine İstanbul'da karşıt görüşlerin de aynı oranda katıldığı, TV'lerden yayımlanan bir konferans toplansın. Vatandaşlar da gerçeği öğrenip karar versinler. Hodri meydan!