PDA

Archiv verlassen und diese Seite im Standarddesign anzeigen : Nazim Hikmet: Kuvayi Milliye



DeLaHoya
21.02.05, 22:04
Bu güne degin okudugum en yurtsever ve en güzel kitap!

http://www.siir.gen.tr/siir/nazim_hikmet/kuvayi_milliye.htm

TomBac
05.01.09, 18:15
"Nazım Hikmet'in vatandaşlığı geri verilecek"

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın başkanlığında gerçekleştirilen Bakanlar Kurulu toplantısı sona erdi. Toplantı sonrasında, 10 gündür yaşanan Gazze saldırılarıyla ilgili konuşan Çiçek, ayrıca Nazım Hikmet'in vatandaşlıktan çıkarılma kararının iptali için Bakanlar Kurulu kararının imzaya açıldığını belirtti.

[...]

Nazım Himet'in türk vatandaşlığına dönmesi

Cemil Çiçek, bugün üzerinde durdukları bir diğer konunun Nazım Hikmet'in Türk vatandaşlığından çıkarılmasıyla ilgili Bakanlar Kurulu kararının ortadan kaldırılması olduğunu bildirerek, şöyle devam etti:
''Eski Türk Ceza Kanunu'nun 141 ve 142. maddesine göre 25 Temmuz 1951'de Türk vatandaşlığından çıkarılmış olan Nazım Hikmet'in tekrar Türk vatandaşlığına dönmesine imkan veren bir Bakanlar Kurulu kararı bugün imzaya açılmış ve tamamlanmıştır. Böylece uzunca bir zamandan beri Türkiye'de tartışma konusu olan bu konu da ümit ediyoruz ki gündemden düşmüş olacaktır. Doğru bir iş yapmış olduğumuzu düşünüyoruz. Esasen Türk vatandaşlığından çıkarılmasını gerektirecek yasa maddeleri geçmiş dönemlerde ortadan kaldırılmıştır. Kaldı ki 2002 yılı bütün dünyada UNESCO tarafından Nazım Hikmet yılı ilan edilmiştir. Tüm dünya edebiyat çevrelerinde Nazım Hikmet takdir gören, saygı duyulan bir isim olması asabiyle artık gereği, anlamı kalmamış, hukuki dayanakları kalmamış bu kararın da ortadan kaldırılması gerekmekteydi. Dolayısıyla 1951'de alınmış olan bu karar, bugün Bakanlar Kurulu kararıyla ortadan kaldırılmış bulunmaktadır.''

Kaynak (http://cumhuriyet.com.tr/?im=yhs&hn=27828)

TomBac
06.01.09, 23:50
Refik Erduran, Nazım Hikmet’in gidişini anlattı:

Nazım Hikmet’in Türkiye’den kaçmasına yardımcı olan Refik Erduran son anı anlatıyor: Gözleri yaşarıyordu. Sohbet etme ihtiyacı hissetmiştim. ’Özlemeyecek misin Nazım ağabey?’ diye sorduğumda, birden bire gözlerinin nasıl yaşardığı hala gözlerimin önündedir

ANKARA - Nazım Hikmet’in Türkiye’den kaçmasına yardımcı olan arkadaşlarından oyun yazarı ve gazeteci Refik Erduran, ünlü şaire Türk vatandaşlığının iadesi kararını değerlendirirken, "Sevinç içinde olmam beklenir ama karışık duygular içindeyim doğrusunu isterseniz. Bu sevincime büyük bir utanç duygusu karışıyor. ’Neden Türkiye bu durumlara düşürüldü?’ sorusu kafamda zonkluyor" dedi.

Erduran, Nazım Hikmet’in tekrar Türk vatandaşı olmasını "sevinilecek bir karar" olarak nitelendirdi.

Nazım Hikmet’in vatandaşlıktan çıkarılmasının "aslında Türkiye’ye yapılan bir ayıp" olduğunu belirten Erduran, şunları kaydetti:
"Dünyanın gözünde gülünç olduk. Tüm dünyanın bağrına bastığı büyük şair, vatan haini sayılıyor. Sevinç içinde olmam beklenir ama karışık duygular içindeyim doğrusunu isterseniz. Bu sevincime büyük bir utanç duygusu karışıyor. ’Neden Türkiye bu durumlara düşürüldü?’ sorusu kafamda zonkluyor. Ben hep Nazım Hikmet’i düşünmemeye çalışırım. Çünkü düşündüğüm zaman çok acı çekiyorum. Nazım Hikmet’e çektirilmiş tüm acıları anımsıyorum."

Bu kararın da bir "paradoks" olduğunu öne süren ünlü yazar, "Sağ denilen bir iktidar bunu yapabiliyor, sol sayılmış olan iktidarlar bunu yapamadı. Benim can ciğer dostum, okul arkadaşım, kardeşim Bülent Ecevit’in Başbakanlığı zamanında kem küm edildi bu konuda, hiçbir ciddi adım atılmadı. Şimdi bunun yapılmış olması gerçekten bir bakımdan sevindirici, bir bakımdan utandırıcı bir şey" diye konuştu.

Erduran, şu anda Türkiye’de, siyasette sağ-sol kavramlarında karmaşa yaşandığını ifade ederek, "Öyle bir perspektife oturttuğunuz zaman şu sıradaki iktidarın kimi bakımdan sol icraat yapmakta olduğunu, halkla daha iyi kaynaşmakta olduğunu görüyoruz. Nazım Hikmet meselesinin bu iktidar tarafından ele alınmış olması bu konunun bir örneği" yorumunda bulundu.
Nazım Hikmet’in her zaman yaptıklarının işe yaramasını istediğini dile getiren Erduran, bu kararın da Türkiye’de sağ-sol kavramlarının netleşmesine vesile olmasını dilediğini bildirdi. Erduran, "Bu karar, aydınlarımızın, ’kim sağdır, kim soldur’ konularında kendi kendisiyle hesaplaşmasına yol açarsa çok yararlı olur. Bunun yapılmasını öneriyorum. Artık bunlar netleşsin ki Nazım Hikmet’in de ruhunu şad edecek bir kararlılıkla yolumuza devam edelim" dedi.


-"GÖZLERİ NASIL YAŞARDI"-

Erduran, Nazım Hikmet’in, Türkiye’den ayrılırken yaşadığı duygulara yönelik gözlemlerini şöyle aktardı:
"Nazım Hikmet’in Türkiye’den ayrılmakta olduğu sırada -son vatan toprağı gibi sayıyorum, Türkiye’den uzaklaşırken ayağı içine batmış deniz motorunda- yaşadıklarını gözümle gördüm. Gözleri yaşarıyordu. Sohbet etme ihtiyacı hissetmiştim. ’Özlemeyecek misin Nazım ağabey?’ diye sorduğumda, birden bire gözlerinin nasıl yaşardığı hala gözlerimin önündedir.
Kendisinin Türkiye sevgisi; normal, doğal hatta sağlıklı ölçülerin ötesindeydi. Biraz marazi, biraz patolojik tarafa kayıp saplantı halindeydi. Sonradan Rusya’dayken gerçekten bir çeşit hastalığa dönüştü. Rus eşi bunu çok ayrıntılarıyla anlatır. Adeta isyan ederek, ’Sen kafanı bozmuşsun. Herkes vatan özlemi çeker ama yalnız bundan söz etmek, bunun acısını çekmek, ne oluyor bu kadar’ derdi. Onu daha sonradan o hale gelmeden daha Türkiye’den ayrılmaktayken ben kendi gözümle gördüm.

O gözleri yaşarmış halde ben sorduğum zaman öyle şeyler söyledi, öyle davranışlarına tanık oldum ki eminim o sırada ben ’Vazgeçelim Nazım ağabey, dönelim’ desem ’Peki’ diyecekti, ölüm tehlikesini göze alarak. O anda bile Türkiye’den ayrılmaktan pişman gibi bir durumu vardı, o kadar Türkiye’yi seviyordu. Bu insana birtakım siyasi hesaplarla ’vatan haini’ denilmesi gülünç mü dersiniz, iğrenç mi dersiniz onu siz seçin."


-"MEZARININ TAŞINMASI ÖNEMLİ DEĞİL"-

Erduran, şairin mezarının Türkiye’ye getirilmesi talepleriyle ilgili olarak, Nazım Hikmet’in "şu anda ailesi olmadığını, oğlunun, annesi tarafından babasına karşı zehirlendiğini" iddia ederek, şunları kaydetti:
"Babasına düşman bir çocuk var. Onunla bu konuda bir diyaloğa girip onun görüşünü almak, onun isteğine göre davranmak bence abesle iştigal, gereksiz bir şey, bir sonuç alınmaz. Çok önemli de değil. Çünkü Nazım Hikmet’in ’beni bir çınar ağacının altına gömün’ demesi çok güzel bir semboldür. Bunu sembolik düzeyde ele alıp düşünmekte yarar var.
Doğrusu şimdilik yurt dışında Nazım Hikmet’in anıt gibi kalmasında yarar var. Moskova nihayet kendisini bağlamış olduğu ideolojinin yeri. O yurt dışında temsil etmeye, orada da devam edebilir ama Türkiye içinde de Nazım Hikmet anıtları oluşturulabilir, bir çok köyde. Orada insanlar gerekli günlerde ona sevgilerini belli ederler, bu daha şık olur bence. Bu konuyla çok uğraşıp, ille kemik taşıyalım diye büyük sorun haline getirmek yanlış."

Erduran, Nazım Hikmet’le aynı ülkede yetişmenin bir onur kaynağı olduğunu belirtti. Ünlü şairin vatandaşlıktan çıkarılmasının hem dram hem de gülünç olduğunu ifade eden Erduran, "Ben hasbelkader bu işlerin sorumlusu olan kişilerin hepsini yakından tanıdım. Aslında zamanında bu iş yapılırken en sorumlu insanlar bile çelişik duygular içindeydiler. Yanlış bir şey yaptıklarının da farkındaydılar ve özel konuşmalar içinde bunu dile getiriyorlardı" dedi.


-"BİR YANLIŞTAN GEÇ DE OLSA DÖNÜLDÜ"-

Nazım Hikmet Kültür ve Sanat Vakfı Başkanvekili Kıymet Coşkun da kararı "çok gecikmiş" ancak olumlu bir karar olarak nitelendirdi.
"Bir yanlıştan geç de olsa dönüldü" diyen Coşkun, ünlü şairin mezarının Türkiye’ye getirilmesi konusuna ailesinin olumsuz baktığını belirtti.
Coşkun, şöyle devam etti:
"Vakıf olarak bizim de gündemimizde yok. Çünkü yasal olarak da öncelikle aileyi bağlıyor. Tabii ki hepimizin gönlünde bir gün buraya gelmesi yatıyor. Çünkü öyle bir vasiyeti var ama ben şu anda bu konunun tartışılmasının dahi erken olduğunu düşünüyorum. Gerçekten orada çok güzel bir mezarlıkta, dünya çapında sanatçılarla birlikte.

Burada onun için sembolik bir mezar olabilir. Daha önce Aziz Nesin’in vasiyet ettiği gibi her yerde onun adına çınar ağaçları dikilebilir. Sanıyorum, önümüzdeki günler onun adına çınar ağaçlarının dikildiği günler olacaktır. Biz vakıf olarak çınar ağacı diken her kuruma, kişiye destek veriyoruz.” (aa)

Kaynak (http://www.radikal.com.tr/Radikal.aspx?aType=RadikalDeta y&ArticleID=915792&Date=07.01.2009&CategoryID=77)

polatinum
06.01.09, 23:56
AKP dönemindeki Türkiyeden manzaralar.

taycunist
07.01.09, 14:33
"Nazım Hikmet'in vatandaşlığı geri verilecek"

Başbakan Tayyip Erdoğan'ın başkanlığında gerçekleştirilen Bakanlar Kurulu toplantısı sona erdi. Toplantı sonrasında, 10 gündür yaşanan Gazze saldırılarıyla ilgili konuşan Çiçek, ayrıca Nazım Hikmet'in vatandaşlıktan çıkarılma kararının iptali için Bakanlar Kurulu kararının imzaya açıldığını belirtti. Nekadar sacma bir girisim. Nazim Hikmet öleli kac kusur sene olmus. Sanki Vatandasliga geri alsan, mezarinda cikip oy verebilecek. Buna benzer girisimler samimiyetsiz kaynaklaniyor ve göz boyamadan öteye gitmiyor.

TomBac
07.01.09, 16:21
Nazim Hikmet wird Türke

Von Eckhard Fuhr 7. Januar 2009, 02:22 Uhr


Die Türkei will dem Dichter Nazim Hikmet, der vor 45 Jahren im Moskauer Exil starb, symbolisch die türkische Staatsbürgerschaft wieder zurückgeben. Der Regierung liege eine entsprechende Verordnung zur Unterzeichnung vor, berichteten türkische Zeitungen am Dienstag. Käme es tatsächlich so, wäre das eine Verbeugung der Politik vor der Literatur.

[...]

Quelle (http://www.welt.de/welt_print/article2982379/Nazim-Hikmet-wird-Tuerke.html)

deryatulga
10.01.09, 01:02
08.01.2009 · 17:35 Uhr
Nazim Hikmet am 1. Januar 1950 in Istanbul. (Bild: AP/HO) Staatsbürgerschaft für Nazim Hikmet
Der türkische Nationaldichter soll posthum rehabilitiert werden
Zafer Senocak im Gespräch mit Rainer Berthold Schossig
Nazim Hikmet gilt als türkischer Nationaldichter, als wichtigster Lyriker der modernen Türkei. Als Kommunist wurde er 1938 verurteilt und musste nach einer 13-jährigen Haftstrafe ins Exil flüchten. Heute, 45 Jahre später, möchte die Türkei ihm die aberkannte Staatsbürgerschaft posthum zurückgeben. Der türkische Schriftsteller Zafer Senocak über die heutige Bedeutung des Nationaldichters.

Rainer Berthold Schossig: Die meisten Türken nennen ihn einfach liebevoll "Nazim", den Dichter Nazim Hikmet, den wichtigsten Lyriker der modernen Türkei. Er verbrachte die Hälfte seines Erwachsenenlebens in türkischen Gefängnissen. Von 1938 bis 1950 verbüßte er politische Haftstrafen. Dann floh er, er starb 1963 im Moskauer Exil. Und lange waren seine Werke verboten. Der Kommunist galt als Vaterlandsverräter.

Doch nun, 45 Jahre nach seinem Tod, will ihm die türkische Regierung symbolisch die entzogene Staatsbürgerschaft zurückgeben. Frage an den türkisch-deutschen Schriftsteller Zafer Şenocak: Hikmets Verszeilen "Leben, einzeln und frei wie ein Baum und brüderlich wie ein Wald ist unsere Sehnsucht", die kennt fast jeder Türke. Hat er für Sie auch so eine poetische Schlüsselrolle gehabt?

Zafer Şenocak: Auf jeden Fall. Ich bin ja 1961 geboren, und mein Interesse für türkische Poesie, das in den 70er-Jahren einsetzte, verlief eigentlich parallel zur Wiederentdeckung von Nazim Hikmet. Der war ja lange Zeit mehr oder weniger ein türkischer Nationaldichter im Untergrund. Seine Werke waren ja nicht verlegt worden lange Zeit. Und in den 70er-Jahren kam aber ein Revival, und fast alles wurde aufgelegt, es gab Gesamtausgaben, und ich bin auch damit aufgewachsen, das kann man schon sagen, ja.

Schossig: Und nun, 45 Jahre nach seinem Tod, will ihm die türkische Regierung symbolisch die damals entzogene Staatsbürgerschaft zurückgeben. Warum darf denn der verfemte Dichter plötzlich wieder Türke sein?

Şenocak: Die Diskussion läuft schon fast 20 Jahre, seit den 80er-Jahren. Nachdem sich die Wogen und die schlimmen Ereignisse nach dem Militärputsch 1980 etwas geglättet hatten und die Türkei sich wieder anfing zu öffnen, gab es viele Diskussionen, wie man mit der Geschichte umgeht, wie man mit der Verfolgung in der Geschichte umgeht, wie man mit Unrecht in der Geschichte umgeht.

Nazim Hikmet wurde ja 1938 völlig zu Unrecht verurteilt und saß im Gefängnis bis 1950, also fast 13 Jahre, und musste dann ins Exil gehen, wurde dann ausgebürgert und war eben als Kommunist verschrien, was er auch übrigens war. Er war Kommunist.

Schossig: Eben, ja, natürlich.

Şenocak: Aber das war natürlich damals in der Türkei verboten. Es fiel nicht unter Meinungsäußerung, sondern es war einfach grundsätzlich verboten, kommunistische Äußerungen von sich zu geben oder auch eine Partei zu gründen, die diese Ziele verfolgte.

Ich sehe dieses Ereignis jetzt eigentlich eingebettet in eine Veränderung in der Türkei, die ich für sehr positiv halte, dass die Türkei sich tatsächlich jetzt nach diesen Reformen, die ja sehr auf dem Papier standen in den letzten drei, vier Jahren, doch langsam bewegt, die ganze Gesellschaft.

Man diskutiert über kontroverse Themen. Denken Sie an die Petition der Intellektuellen, was die Verfolgung der Armenier in Anatolien angeht vor einigen Wochen. Die Diskussion, die darüber entbrannte, war doch sehr kontrovers. Und auch, dass eine konservative Regierung, muslimisch inspiriert, einen kommunistischen, bekennend materialistischen Dichter wieder in die Türkei eingemeindet, zurückholt in die Kultur hinein, zeigt, dass doch die alten Klüfte, die alten Fronten nicht mehr so bestehen.

Schossig: Ich finde es erstaunlich. Hikmet sagte einmal, er habe nie ein Gefängnis verlassen, ohne dass alle Mithäftlinge lesen und schreiben konnten. Also das heißt ja, er war und betrachtete sich als Aufklärer. Betrachtet man ihn heute eigentlich auch noch oder kann man ihn wieder als eine Art Lehrer betrachten für eine erneuerte Türkei?

Şenocak: Nein, ich glaube, das ist vorbei. Das ist eine sehr generationstypische Aussage. Sehen Sie, für die 30er-, 40er-, 50er-Jahre, Entwicklung, Aufklärung des Volkes, heute klären ja ganz andere Medien auf als Dichter. Aber die Poesie von Hikmet, viele, viele Teile daraus, also viele Gedichte sind unsterblich, sind großartige Gedichte, haben einen langen Atem.

Die propagandistischen, ideologischen Verse hat man schon vergessen. Er gilt nicht mehr als der kommunistische Vorzeigepoet, sondern er gilt als jemand, der ganz sensibel den Atem des Volkes und auch die Geschichte der türkischen Dichtung aufgenommen hat und es geschafft hat, sie auch zu modernisieren, einen neuen Geist sozusagen hineinzuwehen.

Schossig: Soweit der Schriftsteller Zafer Şenocak über die Rehabilitation des Dichters Nazim Hikmet in der Türkei heute.

AlGhazali
11.01.09, 23:24
Nazim Hikmet mythos yapiliyor. Sebebi siyasidir. Solcu kesimi devlet ile yakinlastirmak. Ileride Necip Fazila da epey ilgi gösterilirse sasmayin.

Ben oldum olali Nazim Hikmeti hic sevmedim. Bazi siirleri güzeldir. Itiraf ederim. Sairligini kabul ederim. Siyasi hali ise özür götürecek tarafi yoktur. Zamaninda Komunistlere devlöet tarafindan zulum yapilmistir sagcilara oldugu gibi ama bu seyler onlari temize cikartmaz.
Y.B.Bakilerin yazisini imzalarim...

DÜŞÜNDÜKÇE
Yavuz Bülent BÂKİLER
Türkiye Gazetesi
11 Ocak 2009 Pazar

Her şehre bir Nâzım Hikmet heykeli


Hükümetimiz, Nâzım Hikmet’in itibarını iade etti. Bundan böyle o da, T.C. vatandaşı sayılacak. Kararnamenin imzaya açılmasıyla birlikte Türkiyeli komünistler, burun deliklerini havaya kaldırarak homurdandılar:
-”Nazım Hikmet, hep itibarlı yaşadı. Onun yeniden itibara ihtiyacı yoktur. Bakanlar kurulunun kararından sonra, Türkiye itibar kazanacaktır!” dediler.
Breh! Breh! Breh! Nâzım Hikmet ve itibar! Kuzey kutbuyla, Güney kutbu gibi birbirine zıt ve uzak iki nesne. Şimdi soruyorum:
*Nâzım Hikmet, Türkiye’yi, komünizm bataklığına çekmek, dolayısıyla vatanımızı, Moskova’nın sömürgelerinden biri haline getirmek istediği için mi itibarlı bir kişidir?
*Rusya’ya kaçtıktan, Moskova hava alanına indikten sonra, basın mensupları karşısında: “Beni Stalin yarattı. Gözlerimin ışığını ona borçluyum!” diye haykırdığı için mi itibara ihtiyacı yoktur?
*Aynı Nâzım Hikmet, Kuruçev devrinde, Kuruçev’in verdiği emirle, bu defa Stalin’i yerden yere vuran, bir şiir yazdığı Stalin’i lanetleyen bir karakter sahibi olduğu için mi muteber bir kişidir?
*Nâzım, kötü ama çok kötü bir koca olduğu için mi omuzlanmaktadır? Dayısının kızı, oğlunun anası olan Münevver Hanım’a Nâzım’ın reva gördüğü zulüm en katı yürekleri bile kanatacak dehşettedir.
*Nâzım Moskova’da iken “Memed Memed!” diye sayıkladığı ama Varşova’ya annesiyle birlikte çıkıp gelen oğlu Memed’in yüzüne dönüp bakmadığı için mi itibarlıdır?
* Şeyh Bedrettin Destanı’nda: “Yârin yanağından gayri her şeyde/Her yerde hep beraber...” dediği halde, bilmem kaçıncı karısı Vera‘yı, her hafta bir defa da (Vera’nın) eski kocasına gönderdiği için mi üstün ahlâklıdır?
* Ruslar, Nâzım’a katiyen inanmadılar, güvenmediler. Nereye gittiyse arkasına iki sivil polis taktılar. Nâzım Hikmet onlardan yakınlarına: “Gölgem” veya “pasaportum!” diye bahsetti. Ama, kısık bir sesle de olsa Ruslara: “Bu adamları, neden peşime takıyorsunuz? Bana neden güvenmiyorsunuz?” diyemedi. Türkiyeli komünistler, onu bu karakteriyle mi alkışlayıp yüceltiyorlar?
*Bu amansız takibe rağmen utanmadan yalan söylüyordu: “Moskova’da bir halk türküsü kadar hür olduğunu, Moskova’da çok mes’ud yaşadığını” haykırıyordu. Nâzım bu karakteriyle mi üstün adamdır?
*Kore savaşlarına katıldığımızda, Mehmetçiklerimize: “Teslim ol Ahmet/Ya def olup gideceksiniz/Ya denize dökecekler sizi/Teslim ol Türk halkı adına!..” diye başlayan herzeler yazdığı için mi yerli komünistlerimiz ona toz kondurmuyorlar?
Türkiyeli komünistlerimizin; “Her şehre bir Nâzım Hikmet heykeli!” diyerek tepinecekleri günler, uzak değildir. Göreceksiniz.

deryatulga
11.01.09, 23:58
Yahu Emine Erdogan bile Nazim Hikmet'ten dizeler okuyarak sözü baglar oldu, anlasaniza!

Cano31
12.01.09, 10:33
Millet nasil oy toplayacagini sasirdi. Adam hayattayken bir hakki taninmadi, ölüsünü TR'ye getirmek büyük sacmalik, bundan sonrada getirmesinler artik, orda kalsin bin kat iyi!

TomBac
15.01.09, 15:38
Nâzım tamam! Ya Nedim? Ahmet tamam! Ya Ferhat?

Can Dündar

Nâzım Hikmet’in eşi Vera anlatmıştı: 1962’de Kahire’de Asya-Afrika Yazarlar Birliği Kongresi’ne gidiyorlar. Türkiye’yi temsil eden Nâzım, Kongre Başkanlığı’na aday...
Çin delegesi çıkıyor:
“Nâzım Hikmet Türkiye’yi temsil edemez, çünkü Türk pasaportu yok. Cebindeki, Sovyet pasaportu” diyor.
Nâzım kalkıp kürsüye geliyor ve diyor ki:
“Benim, Türkiye’mi temsil etme hakkım var. Halkının dilinde yazan şair, kendi ülkesini temsil edebilir.”
Ve başkan seçiliyor.

* * *

Öyledir.
Şairin, yazarın anavatanı, dilidir.
O, Türkçe ülkesindendir.
Şiirleri dilden dile, elden ele gezdikçe, hiçbir Bakanlar Kurulu kararı onu o ülkeden kovamaz, yurttaşlıktan çıkaramaz.
Asıl büyük ceza, unutulmaktır.

* * *

Nâzım’ı 107. yaş gününde anıyoruz.
Geçen hafta ona yurttaşlığını iade etti hükümet...
Nâzım’a bir şey katmaz, ama Türkiye için sevindim ben...
Bir ayıptan kurtulmuş olduk.
Yine de buruk bir sevinç bu...
Neden buruk?
Sol iktidarlardan beklediğimiz adımı AKP attığı için değil. Kim atarsa başım üstüne...
Sorun şu:
“Nâzım’a yurttaşlık”, eksik bir adım...

* * *

İyi biliyoruz ki, Sovyetler çökmese, sosyalizm bir tehdit olmaya devam etseydi Nâzım üzerindeki ambargo sürecekti.
Bunu nereden anlıyoruz?
O dönem Nâzım’a reva görülenlerin, bugün tehdit sayılan başka fikir sahiplerine uygulanıyor olmasından...
İşte Nedim Gürsel’in “Allah’ın Kızları” kitabı...
Kitap geçen yıl çıktığında “halkın dinsel değerlerini alenen aşağılama” suçlamasıyla soruşturma konusu olmuştu. Gürsel savcılığa gitti, ifade verdi:
“Kitabın böyle bir amacı olamayacağını, kendisinin inançlara saygılı olduğunu” söyledi; “Ama teokratik bir toplumda yaşamıyorsak dine eleştirel bir bakış yöneltmek en doğal hakkımızdır” dedi.
Savcılık takipsizlik kararı verdi. Dosya kapandı.
Şimdi öğreniyoruz ki, takipsizlik kararı alan kitap hakkında, ikinci kez, mahkûmiyet talebiyle dava açılmış.

* * *

Devlet Kürtçe TV yayına başlıyor, bizler Ahmet Kaya’yı ölüme sürükleyen Kürtçe klibi yayımlıyoruz. Sevindirici gelişmeler...
Ama aynı günlerde bir başka Kürt sanatçı Ferhat Tunç, İstanbul’un orta yerinde kimlik kontrolünde, eline İstanbul polisince kelepçe vurularak götürülüyor; karakolda tartaklanıyor.
Bir yandan da Kürtçe şarkı söylediği için yargılanıyor.
Devlet söylerse mubah; Ferhat söylerse yasak.

* * *

Cumhurbaşkanı, bir futbol maçı vesilesiyle cesur bir Ermeni açılımı yapıyor; komşuyla barış umutları canlanıyor.
Ama ardından, “özür kampanyası”na imza atan aydınlar hakkında soruşturma açıldığı haberi geliyor.
Ergenekon davası büyük hızla ilerliyor; ama aynı çevikliği, şevki, Hrant Dink davasında göremiyoruz.
Anlaşılan o ki devlet, “Sınırlarını benim çizdiğim özgürlük havuzunda oynayın. Oradan çıkanı yakarım” demek istiyor.
Buna özgürlük denemez.
Nâzım’a yapılacak asıl jest, ona yurttaşlığını iade etmek değil, bütün sanat eserlerine ve her tür düşünceye özgürlük vermek, kendisine yaşatılanı bugünkülere de yaşatmamak olurdu.

Kaynak (http://www.milliyet.com.tr/Yazar.aspx?aType=YazarDetay&ArticleID=1047234&AuthorID=75&Date=15.01.2009&b=N%C3%A2zim%20tamam%20Ya%20Ne dim%20Ahmet%20tamam%20Ya%20Fer hat&a=Can%20Dundar&ver=29)

tati
15.01.09, 16:47
DAVET

Dörtnala gelip Uzak Asya'dan
Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan
bu memleket, bizim.

Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak
ve ipek bir halıya benziyen toprak,
bu cehennem, bu cennet bizim.

Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın,
yok edin insanın insana kulluğunu,
bu dâvet bizim....

Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
ve bir orman gibi kardeşçesine,
bu hasret bizim...

Nazım Hikmet