Archiv verlassen und diese Seite im Standarddesign anzeigen : Lausanne vs. Sevres
Der Schakal
29.01.05, 16:07
LOZAN ANTLAŞMASI
24 Temmuz 1923
Tam Metin
Entweder Hauptseite www.ttk.gov.tr rechts oben ...oder
www.ttk.gov.tr/yayinlar/lozan.pdf
Lozan antlasmasi sevre antlasmasina bir ek antlasma olarak mi gecerlidir, yoksa lozan antlasmasi sevre antlasmasini iptal mi ediyor?
<span class='smallblacktext'>[ Bearbeitet Son Jan 30 2005, 11:53 ]</span>
Der Schakal
30.01.05, 11:52
Benim bildigime göre Lozan Antlasmasi Sevre Antlasmasini iptal ediyor...
Der Schakal
04.02.05, 12:17
SEVR ANTLAŞMASI 10 Ağustos 1920 Tam Metin (PDF)
http://www.ttk.gov.tr/yayinlar/fulltext/sevr.pdf
Lozan...
http://www.ttk.gov.tr/yayinlar/fulltext/lozan.pdf
<span class='smallblacktext'>[ Bearbeitet ]</span>
Kemal ATATÜRK: Lozan Konferansı
[kemalist] 24.07.2003 Saat: 14:52
Hakimiyeti Milliye Lozan Konferansı genel toplantısı 21 Kasım 1922 günü yapılmıştır. Bu konferansta Türkiye Devleti'ni İsmet Paşa Hazret1eri temsil etti. Trabzon Milletvekili Hasan Bey ve Sinop Milletvekili Rıza Nur Bey, İsmet Paşa' nın başkanlığındaki delegeler hey'etini oluşturuyordu.
Hey'etimiz, Kasım 1922 başlarında Lozan'a gitmek üzere Ankara' dan ayrıldı.
Efendiler, iki dönemden ibaret olup sekiz ay devam eden Lozan Konferansı ve sonucu dünyaca bilinen bir husustur.
Bir süre Ankara'da Lozan Konferansı görüşmelerini takip ettim. Görüşmeler hararetli ve tartışmalı geçiyordu. Türk haklarını tanıyan olumlu bir sonuç görülmüyordu. Ben bunu pek tabiî buluyordıım. Çünkü, Lozan barış masasında ele alınan meseleler yalnız üç dört yıllık yeni devreye ait ve onunla sınırlı kalmıyordu. Yüzyılların hesabı görülüyordu. Bu kadar eski, bu kadar karışık ve bu kadar kirli hesapların içinden çıkmak, elbette, o kadar basit ve kolay olmayacaktı.
Efendiler, bilindiği üzre, yeni Türk Devleti'nin yerini aldığı Osmanlı Devleti, Uhud-ı Atîka adı altında birtakım kapitülasyonların esiri idi. Hristiyan halkın birçok hakları ve ayrıcalıkları vardı. Osmanlı Devleti, Osmanlı ülkesinde oturan yabancılara karşı yargı hakkını uygulayamazdı; Osmanlı vatandaşlarından aldığı vergiyi, yabancılardan alması engellenmiş bulunuyordu. Devletin varlığını kemiren ve kendi sınırları içinde yaşayan azınlıklarla ilgili tedbirler alması mümkün değildi.
Osmanlı Devleti, kendisini kuran temel unsurun, Türk milletinin, insanca yaşamasını sağlayacak tedbirleri alma bakımından da engellenmişti; memleketi imar edemez, demiryolu yaptıramazdı. Hattâ okul yaptırmakta bile serbest değildi. Bu gibi durumlarda yabancı devletler hemen işe karışırlardı.
Osmanlı hükümdarları ve çevresindeki yakınları debdebe ve gösteriş içinde yaşayabilmek için memleket ve milletin bütün servet kaynaklarını kuruttuktan başka, milletin her türlü çıkarlarını feda etmek, devletin haysiyet ve şerefini ayaklar altına almak suretiyle birçok dış borçlar yapmışlardı. O kadar ki, devlet bu borçların faizlerini bile ödeyemeyecek duruma gelmiş, dünya gözünde "müflis" sayılmıştı.
Efendiler, mirasçısı olduğumuz Osmanlı Devleti'nin dünya gözünde hiçbir değeri, fazileti ve haysiyeti kalmamıştı. Devletlerarası hukukun dışında tutulmuş, sanki, himaye ve korunmaya muhtaç bir duruma gelmiş gibi kabul ediliyordu.
Geçmişteki hoşgörürlüğün ve yapılan yanlışların sorumlusu biz olmadığımıza göre, yüzyılların birikmiş hesapları bizden sorulmamak gerekirken, bu konuda da dünya ile karşı karşıya gelmek bize düşmüştü. Milleti ve memleketi gerçek istiklâl ve hâkimiyetine sahip kılmak için, bu güçlüğe ve fedakârlığa da katlanmak bizim üzerimize yüklenmişti. Ben, mutlaka olumlu bir sonuç alınacağından emindim. Türk milletinin varlığı için, istiklâli için, hâkimiyeti için ne pahasına olursa olsun elde etmeye ve sağlamaya mecbur olduğu hakların dünyaca tanınacağından asla şüphem yoktu. Çünkü, gerçekte bu haklar, kuvvetle, liyakatle fiilî ve maddî olarak elde edilmişti. Konferans masasında istediğimiz, zaten elde edilmiş olan bu hakların usulünce ifade ve onaylanmasından başka bir şey değildi. İsteklerimiz, açık ve tabiî haklarımızdı. Bundan başka, haklarımızı kazanmak ve korumak için kudretimiz de vardı; kuvvetimiz de yeterliydi. En büyük kuvvetimiz, en güvenilir dayanağımız millî hâkimiyetimizi kavramış, onu fiilî olarak halkın eline vermiş ve halkın elinde tutabileceğimizi fiilen ispatlamış olmamızdı.
http://www.hakimiyetimilliye.org/modules.php?name=News&file=article&sid=366
Kemal ATATÜRK: Cumhuriyet
[kemalist] 30.10.2003 Saat: 12:30
Hakimiyeti Milliye
Başlarında hala Allah’ın vekili, gölgesi sıfatını taşımakta olan hükümdarlar bulundurmakla beraber, egemenliğini kazanmış memleketler olduğundan bahsetmiştik. gerçekte bu memleketlerin mensup oldukları devletler, milletin seçtiği milletvekillerinin oluşturdukları meclislere sahiptir. Milletin egemenliğini bu meclisler temsil eder. Hükümdar, devleti temsil eder. Hükümet kuran vatandaş, teorik olarak hükümdar olarak seçilir fakat gerçekte hükümet başkanı milletin güvendiği kuvvetli siyasi partilerin liderleridir. Bu açıkladığımız hükümetler temsilidirler, gerçekte demokrasi prensibi yürürlüktedir.
Fakat bunlar, tam anlamıyla demokrat hükümetler değildir. Demokrasinin tam anlamıyla ideali, milletin tümünü aynı zamanda idare eder durumda bulunabilmesini hiç olmazsa, devletin son idaresini, yalnız milletin ifade etmesini ve göstermesini ister. Ne yazık ki, milletlerin büyüklüğü fikirsel terbiye dereceleri, idealin uygulanmasında nispeten idealden yoksun olmayı gerektirecek tedbirsizliklerden kaçınmayı gerektirir. Bundan dolayı, demokrasi prensibinin, en modern ve mantıki uygulanmasını sağlayan hükümet şekli cumhuriyettir.
Cumhuriyette son söz millet tarafından seçilmiş meclistedir. Millet adına her türlü kanunları o yapar. Hükümete güven oyu verir veya düşürür. Millet vekillerinden memnun olmazsa belirli zamanlar sonunda başkalarını seçerler. Millet egemenliğini devlet egemenliğine katılmasını ancak zamanında oyunu kullanmakla sağlar. Cumhuriyetin hükümeti, belli bir metot veya şekilde belirli bir zaman için seçilmiş bir cumhurbaşkanına itimat olunur. Başbakanı o seçer. Hükümeti meydana getirecek olan bakanları, başbakan güvendiği milletvekillerinden seçer.
Dünyada devletlerin şekilleri çok değişiktir. Hükümdarlık, Oligarşi, Halk Cumhuriyeti. Kendine özgü bir dine dayanan (teokratik) devlet vardır. Rus Çarlığı ile Osmanlı Saltanatı böyle idiler. Çar kilisenin reisi sultanlar da halife ünvanını takınmışlardı. Bununla beraber dini siyasetten ayırmış, laik hükümetler vardır: Hükümdarlıklarda, devlet başkanlığı makamına miras yolu ile gelinir. Cumhuriyet, milletvekillerinden oluşan meclisi ve belirli zaman için seçilmiş devlet başkanı ile milli egemenliğin kurulmasının en iyi kefilidir. Cumhuriyette, meclis, cumhurbaşkanı ve hükümet, halkın hürriyetini, güvenliğini ve rahatını düşünmek ve sağlamaya çalışmaktan başka birşey yapamazlar. Çünkü bunlar bilirler ki, kendilerini iktidara ve yetkili makamlara belirli bir zaman için getiren irade ve egemenliğin sahibi olan millettir. Ve yine bunlar bilirler ki iktidara saltanat sürmek için değil, millete hizmet için getirilmişlerdir. Millete karşı durum ve vazifelerini kötüye kullandıkları takdirde, şu veya bu şekilde kendilerini milli iradenin kararı karşısında bulabilirler. Kuvvetinin ve yetkisinin Allah’tan geldiğini varsayan, devleti, memleketi miras kalmış mal mülk gibi kabul eden bir hükümdar, her türlü kayıttan kendini affedilmiş görür. Böyle bir idarede, milletin benliği, hürriyeti söz konusu bile olamaz. Bundan dolayı yetkisi sınırlı bile olsa hükümdarlık şekli demokrasiye, milli egemenlik prensibine uygun değildir. Hükümetin belirli insanların, sınıfların elinde bulunması bile millet varlığının asla kabul edemeyeceği bir husustur. Bütün milletin çoğunlukla devlet idaresine katılmasına engel olan bu “oligarşi†usulü de bir grubun kendi çıkarlarını korumak için bütün millete ait egemenliği zorla almasından başka birşey değildir.
Kaynakça
Atatürk’ün Görüşleri ve Direktifleri, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1988, sayfa:41
http://www.hakimiyetimilliye.org/modules.php?name=News&file=article&sid=568
Der_Rächer
30.04.05, 11:09
Da hier Gerüchte rumkursieren von angeblichen kurdischen kämpfern im Türkischen befreiungskrieg, die an der seite der Türken gekämpft hätten, habe ich nun diesen Thread eröffnet um ein für alle mal diese unklarheiten aus den köpfen zu schaffen.Wir alle wissen dass das Osmanische Reich den ersten Weltkrieg verloren hatte und dass der Vertrag von Sèvres durch den osmanischen Sultan unterschrieben wurde,der versuchte seinen Thron zu Retten.
Der Vertrag wurde jedoch von der Unabhängigkeitsbewegung unter der Führung von userem Vater Atatürk im Rest der Türkei abgelehnt.
Nun möchte ich ein paar kleine Details über den Sèvreser vertrag hier nennen:
Durch diesen Vertrag verlor das Osmanische Reich einen Großteil seines Territorium Hedschas (jetzt Teil von Saudi-Arabien), Armenien und Kurdistan sollten unabhängig werden, als Völkerbundmandate wurden Mesopotamien(Irak) und Palästina an Großbritannien, Syrien und der Libanon an Frankreich übergeben,Thrakien und Izmir kamen an Griechenland. Die Meerengen und das Marmarameer sollten entmilitarisiert und internationalisiert werden. Die Regierung in Ankara lehnte den Vertrag ab und leistete der Griechischen Armee bei der Invasion der Türkei Widerstand. Infolge des Griechisch-Türkischen Krieges (1919-1922) wurde der Vertrag von Sèvres durch den Vertrag von Laussanne zugunsten der Türken ersetzt!
Ich möchte hier die User bitten die Gründe aufzuzählen, die für eine kurdische ablehnung des Sèvreser Vertrags sprechen.
Der_Rächer
30.04.05, 11:20
Es war doch nunmal so, dass Armenien fast ganz Ost-Anatolien bekam, wo bekanntlich auch die Kurden leben...als Moslem würde man ja lieber bei Moslems leben:rolleyes:
Falsch.Nordost-Türkei sollte Armenien werden.Südost-Türkei sollte Kurdistan werden.
Nun möchte ich hier die Gründe genannt bekommen die einen Kurden damals dazu bewegt hätten, sein leben für den Vertrag von Lausanne(Pro-Türkischer Vertrag) zu Opfern um gegen den Vertrag von Sèvres(Pro-Kurdischer Vertrag) zu kämpfen.
http://www.atlas-historique.net/cartographie/1914-1945/grand_format/TurquieSevresGF.gifKarte zum Diktat von Sevres
Da hier Gerüchte rumkursieren von angeblichen kurdischen kämpfern im Türkischen befreiungskrieg, die an der seite der Türken gekämpft hätten, habe ich nun diesen Thread eröffnet um ein für alle mal diese unklarheiten aus den köpfen zu schaffen.Wir alle wissen dass das Osmanische Reich den ersten Weltkrieg verloren hatte und dass der Vertrag von Sèvres durch den osmanischen Sultan unterschrieben wurde,der versuchte seinen Thron zu Retten.
Der Vertrag wurde jedoch von der Unabhängigkeitsbewegung unter der Führung von userem Vater Atatürk im Rest der Türkei abgelehnt.
Nun möchte ich ein paar kleine Details über den Sèvreser vertrag hier nennen:
Durch diesen Vertrag verlor das Osmanische Reich einen Großteil seines Territorium Hedschas (jetzt Teil von Saudi-Arabien), Armenien und Kurdistan sollten unabhängig werden, als Völkerbundmandate wurden Mesopotamien(Irak) und Palästina an Großbritannien, Syrien und der Libanon an Frankreich übergeben,Thrakien und Izmir kamen an Griechenland. Die Meerengen und das Marmarameer sollten entmilitarisiert und internationalisiert werden. Die Regierung in Ankara lehnte den Vertrag ab und leistete der Griechischen Armee bei der Invasion der Türkei Widerstand. Infolge des Griechisch-Türkischen Krieges (1919-1922) wurde der Vertrag von Sèvres durch den Vertrag von Laussanne zugunsten der Türken ersetzt!
Ich möchte hier die User bitten die Gründe aufzuzählen, die für eine kurdische ablehnung des Sèvreser Vertrags sprechen.
Ach komm, ich weiß ganz genau das aus Ostanatolien viele Kurden mitkämpften, weil ich sehr viele kurdischstämmige Türken kenne, die ihre Vorfahren im Krieg verloren.
Du pauschalisierst wieder alle Kurden. Es gab Kurden die mit den Türken kämpften(Mehrheit) und es gab Kurden die gegen die Türken kämpften(minderheit) genauso wie es heute der Fall ist.
Der Schakal
30.04.05, 11:36
Falsch.Nordost-Türkei sollte Armenien werden.Südost-Türkei sollte Kurdistan werden.
Nun möchte ich hier die Gründe genannt bekommen die einen Kurden damals dazu bewegt hätten, sein leben für den Vertrag von Lausanne(Vertrag der Türken) zu Opfern um gegen den Vertrag von Sèvres(Pro-Kurdischer Vertrag) zu kämpfen.
Warum wohl? Denk doch mal nach. Denkst du wenn die Kurden einen Staat gewollt hätten, hätten sie ihn nicht auch bekommen. 20% der Einwohner waren Kurden. Und meine Vorfahren sind ebenfalls im Krieg gefallen! Zudem existierte kein kurdischer Nationalismus.
Der_Rächer
30.04.05, 11:39
Ach komm, ich weiß ganz genau das aus Ostanatolien viele Kurden mitkämpften, weil ich sehr viele kurdischstämmige Türken kenne, die ihre Vorfahren im Krieg verloren.
Du pauschalisierst wieder alle Kurden. Es gab Kurden die mit den Türken kämpften(Mehrheit) und es gab Kurden die gegen die Türken kämpften(minderheit) genauso wie es heute der Fall ist.
Es kann gut sein dass es vielleicht ein Paar gegeben hat.Aber ich bin mir hundert prozent sicher dass die gezwungen wurden zu kämpfen
Es gab auch Türken die gegen Türken im ersten weltkrieg kämpften.Sie kämpften an der Brittischen Seite.Aber nicht weil sie es wollten, sie mussten es.Sie wurden aus Zypern rekrutiert.Ihnen wurde ein gewehr in die Hand gedrückt. Und sie wurden auf die Türkei-Türken losgeschickt.
Der_Rächer
30.04.05, 11:40
Schau dir mal die Karte von DeLaHoya ganz genau an....dieses Gebiet ist nicht das gesammte kurd. Siedlungsgebiet
Ja und?Durch den Laussaner Vertrag haben Kurden nichts abbekommen.Durch den Sèvreser Vertrag hätten die Kurden Land bekommen.Der befreiungskrieg war ein rein türkischer befreiungskrieg.
Ja und?Durch den Laussaner Vertrag haben Kurden nichts abbekommen.Durch den Sèvreser Vertrag hätten die Kurden Land bekommen.Der befreiungskrieg war ein rein türkischer befreiungskrieg.Das war aber nur eine Viertklassige Freiheit!
Was nützt einem ein eigenes Land dann? Die Türkei hat denen nunmal das attraktivere Angebot gemacht, nämlich einen Staat mit 100% Moslems und der Großteil der Kurden war in der Türkei vereinigte und sie waren Bürger und nicht Sklaven von Imperialisten
Der_Rächer
30.04.05, 11:49
Das war aber nur eine Viertklassige Freiheit!
Was nützt einem ein eigenes Land dann? Die Türkei hat denen nunmal das attraktivere Angebot gemacht, nämlich einen Staat mit 100% Moslems und der Großteil der Kurden war in der Türkei vereinigte und sie waren Bürger und nicht Sklaven von Imperialisten
NEIN.Du verstehst nicht.Sie hgaben ihr eigenes Land bekommen.100% Moslems und 100% Kurden.Jetzt leben sie in einem fremden Land
... Und ich weiss dass die Kurden beführworter des Sèvreser Vertrags waren.
Das ist so nicht richtig.
Die heutigen PKK-Leute sind Befürworter des Sevres Diktates. Die damaligen Kurden haben sich den Vertrag sicher nicht ausgedruckt und abends im Cafe studiert.
Man muss also aufpassen, wer wann für Sevres ist. Die PKK'ler schreiben z. B. "Vertrag von Sevres" und "Diktat von Lausanne"!
Der_Rächer
30.04.05, 11:54
Das ist so nicht richtig.
Die heutigen PKK-Leute sind Befürworter des Sevres Diktates.
Diktat ist es für die Türken.Für die Kurden war es ein Geschenk.
Sie hatten kein Land, aber hätten eins bekommen.Ihr damaliges Siedlungsgebiet.
Heute ist ihr Siedlungsgebiet leider viel grösser.
Der Schakal
30.04.05, 11:59
NEIN.Du verstehst nicht.Sie hgaben ihr eigenes Land bekommen.100% Moslems und 100% Kurden.Jetzt leben sie in einem fremden Land
Sie leben in keinem fremden Land. Die Türkei ist kein fremdes Land weil es ebenfalls von Kurden mitaufgebaut wurde.
@CHP Spitzen Beitrag !
Der_Rächer
30.04.05, 12:33
Falsch er hat die karte gepostet, die den Vertrag von Sevres und die Aufteilung deutlich macht und nicht wo man die Karten die die Ethnien von damals wiedergeben.
Falsch.Da steht "territoires prevus pour un eventuell Etat Kurde".
Ein eventueller Staat das den Kurden zugesprochen wurde.Dies waren auch die Siedlungsgebiete der Kurden.Wären die Siedlungsgebiete der Kurden weiter westlich gewesen dann würde die zeichnung vom kurdischen territorium noch weiter westlich sein.Denn das andere wurde den türken zugesprochen.Ich habe mel eine Zeichnung gesehen vom "kurdischen Territorium im Osmanischen Reich" die war sogar noch südöslicher als auf der Karte welche Delahoya gepostet hat.
Der Schakal
30.04.05, 12:38
Falsch.Da steht "territoires prevus pour un eventuell Etat Kurde".
Ein eventueller Staat das den Kurden zugesprochen wurde.Dies waren auch die Siedlungsgebiete der Kurden.Wären die Siedlungsgebiete der Kurden weiter westlich gewesen dann würde die zeichnung vom kurdischen territorium noch weiter westlich gehen.Denn das andere wurde den türken zugesprochen.Ich habe mel eine Zeichnung gesehen vom "kurdischen Territorium im Osmanischen Reich" die war sogar noch südöslicher als auf der Karte welche Delahoya gepostet hat.
Dann hätte man ja bis nach Mosul, Kerkük und Mahabad gehen müssen...also zeig mal...ich sprech zwar kein franz. aber die ü+bersetzung lautet. Terrirorien die einem Eventullen kurdischen Staat zugeordnet werden o.ä....es zeigt keinesfalls die ethnischen gebiete...wie CHP es angesprochen hat.
Der_Rächer
30.04.05, 12:46
Dann hätte man ja bis nach Mosul, Kerkük und Mahabad gehen müssen...also zeig mal...ich sprech zwar kein franz. aber die ü+bersetzung lautet. Terrirorien die einem Eventullen kurdischen Staat zugeordnet werden o.ä....es zeigt keinesfalls die ethnischen gebiete...wie CHP es angesprochen hat.
Quatsch mit soße.Mossul Kerkük wurden dem Irak zugesprochen.Im südosten der Türkei gab es nicht soviele Araber das man es hätte Irak oder Syrien zuschreiben können.Es gab aber Kurden.Dort wo Kurden lebten, auch wenn sie die kleinere etnie waren, wurde dass teritorium ihnen zugesprochen.Die Karte auf der ersten Seite wiedergibt die Siedlungsgebiete der Kurden.
PS:Zum franz. Ich habe nichts anderes geschrieben, ausser dass ich nicht territorien geschriebn habe...Aber dass es um Territorium(Land) geht ist ja selbsterklärend, oder?:rolleyes:
Der_Rächer
30.04.05, 13:07
Du kannst ja nichtmal lesen. Wenn es so wäre wie du es beschreibst, wären weitere Teile an den "kurdischen Staat" gegangen.
Eben nicht.In diesen "weiteren Teilen" lebten damals keine Kurden, deshalb konnten sie auch niemanden ausser den Türken zugeschrieben werden.
Die Karte gibt nicht die Siedlungsgebiete wieder, sondern den Teil der als kurdischer Staat bestimmt worden war.
Und du kannst nicht verstehen.Pass auf ganz langsam:
Dort wo Kurden lebten, wurden den Kurden durch den Sevreser Vertrag Land zugeschrieben.
Wenn nördlich keine Armenier gelebt hätten, hätte man es den Kurden auch zugeschrieben.Aber es wurde den Armeniern zugeschrieben.
Der Sèrveser Vertrag hat die Kurdische Siedlungsgebiete berücksichtigt!Dort wo es keine Armenier gab, aber dafür Kurden, wurde Land den Kurden zugeschrieben.
Der Schakal
30.04.05, 18:11
Eben nicht.In diesen "weiteren Teilen" lebten damals keine Kurden, deshalb konnten sie auch niemanden ausser den Türken zugeschrieben werden.
Und du kannst nicht verstehen.Pass auf ganz langsam:
Dort wo Kurden lebten, wurden den Kurden durch den Sevreser Vertrag Land zugeschrieben.
Wenn nördlich keine Armenier gelebt hätten, hätte man es den Kurden auch zugeschrieben.Aber es wurde den Armeniern zugeschrieben.
Der Sèrveser Vertrag hat die Kurdische Siedlungsgebiete berücksichtigt!Dort wo es keine Armenier gab, aber dafür Kurden, wurde Land den Kurden zugeschrieben.
Komisch? In Van, Bitlis, Tunceli hatten die Moslems die Mehrheit. In Tunceli lebten vorwiegend Kurden. Warum ist das denn nicht ein autonomes kurdisches gebiet geworden? u.s.w...deine Logik entbehrt jedweder Realität..
Der Schakal
30.04.05, 18:41
Raten Sie mal, wo Urfa liegt. !? Wer hat behauptet, das es irgendwo 100% Kurden gibt? Die Kurden haben auch für die Unabhängigkeit dieses Landes gekämpft. Das ist eine Tatsache. Diese geschichtliche Tatsachen haben nichts mit der PKK zu tun. Das sollten Sie mal zu differenzieren lernen.
Genau so siehts aus. Wenn man zu den Kurden sagt, denken die an PKK. Das ist aber nicht so. Ein sehr guter Beitreag von CHP...tessekkürederim...
Der Schakal
01.05.05, 16:29
Wenn ich solche Bilder sehe, weiss ich nicht was ich zuerst mache sollte. Lachen, weinen oder kotzen
Als hätten wir nicht genug Probleme in der Türkei???:)
Wir können den kurd. Nationalismus wohl sowieso nicht mehr aufhalten...
Wenn Menschen wie DU Grundsätzlich jeden Kurden als "das Übel" sehen und Kurden im allgemeinen beleidigen dann ist es doch kein Wunder das die türkischen Kurden denken...dann gehe ich lieber zu denen die mich aufnehmen und das sind eben die die du nicht magst...das heisst...dein Rassismus treibt sie in ihre Arme.
Sevr anlasmasi, kesinlikle Türkiye Cumhuriyeti tarafindan kabul edilmemistir.
Ayrica, Osmanli Hükümeti de bu anlasmayi imzalamamistir.
bu konuda detayli bilgi var..ama yanlis yapmamak icin, ilk önce tekrar okumam lazim.
Sevr hakkinda tartsimak bile gereksizdir.
Obwohl der Friedensvertrag von Sèvres 1920 den Kurden - nach der Niederlage des osmanischen Reiches im Ersten Weltkrieg - erstmals ein Recht auf Eigenstaatlichkeit zusprach, fiel das Volk 1923 im Vertrag von Lausanne zwischen den Alliierten und der neugegründeten Türkei nicht unter den darin vorgesehenen Minderheitenschutz. Kein muslimisches Volk durfte diesen für sich in Anspruch nehmen.
Aus dieser unbefriedigenden Situation folgten 1925 und 1937 die ersten kurdischen Aufstände im neuen türkischen Staat,
Bizzat imralidaki mahkemeye verilen savunma incelendiginde görülecektir ki, simdiye kadar yapilmis olan 26 isyanin hicbiri ETNIK olarak hedeflenmemistir..genellikle seyh/aga/feodal düzen ve o düzene karsi cikan diger seyh/aga/feodallarin karsilikli kavgasi ile baslamistir.
gerek osmanli ve gerekse türkiye cumhuriyeti devleti, catismalara sadece müdahale etmistir.ve konu kendiliginden, devlet gücleri ile isyancilarin kavgasi haline dönüsmüstür....
yani, TC hükümeti, "hadi gidip su kürtleri ezelim" dememistir.
bu konuyu genellikle yanlis tartisiyoruz.
bu konuyu degisik bir thread de ortaya koymaga calisacagim..imrali iddianamesini okumayi henüz bitirmedim..
Başbuğ: Asılsız Ermeni iddiaları Lozan'la bitmiştir http://www.vatanim.com/pics/news/53703000.jpghttp://www.vatanim.com/pics/clear_pixel.gif Azerbaycan'a resmi ziyarette bulunan Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Bakü'de Cumhurbaşkanı İlham Aliyev tarafından kabul edildi
http://www.vatanim.com/pics/clear_pixel.gif
19/05/2005
Azerbaycan'a resmi ziyarette bulunan Genelkurmay 2. Başkanı Orgeneral İlker Başbuğ, Bakü'de Cumhurbaşkanı İlham Aliyev tarafından kabul edildi. Başbuğ daha sonra Milli Meclis Başkanı Murtuz Aleskerov'u ziyaret etti. Aleskorov, işgal altındaki Azerbaycan topraklarının Ermenistan'ın işgali altından mutlaka kurtarılacağım belirterek, bu konuda Türkiye'nin her zaman Azerbaycan'ın yanında yer almasının önemine değindi. Başbuğ da,
Dağlık Karabağ sorununa değinirken Türkiye'nin Azerbaycan ile Ermenistan arasında barışın sağlanması için adaletli bir çözümden yana olduğunu söyledi. Soykırım iddialarıyla ilgili de, "Aslında bu olaylar Lozan Anlaşmasıyla bitmiştir. Bugün bu iddilarla ilgili olarak Türkiye Cumhuriyeti'ne intikal etmiş durum yoktur, ancak nedense Ermeni yönetimleri bugünkü politikaları 2 temel eksene oturtuyor. Bunun da Ermenistan'ın lehine olduğunu düşÃ¼nmüyoruz" dedi.
Quelle: (http://www.vatanim.com/cat/haber_detay.asp?Newsid=53703&Categoryid=3&aid=0)
Oguz_Dokuz
24.05.05, 12:26
Dr. Riza Nur´un Lozan ile hatiralarini sizlere aktariyorum. Bakiniz o durumu nasil degerlendirmis ve bugün AB müzakerelerle bir esitlik bulabiliyormusunuz:
- Lozan'da müzakere esnasinda ögrendim, Frenkler'de esasli bir zihniyet var... Bunun haricinde is yapamiyorlar. Bir sey almayinca asla bir sey veremiyorlar. Bir sey, mesela elli kurus verecekleri zaman, mutlaka ellerine bir kurusluk bir sey sikistirmalidir. Tuhaf insanlar. Bu sebeple mutlaka pazarlik yaparlar. Yahudi'den daha iyi bir pazarlikçi.
Bir de ilk hamlede bunlara bir sey vermek, ne kadar ufak olursa olsun tehlikelidir, ugrastirarak verirsen kiymetli oluyor.
Bir de verirken gayet dikkatli olmalidir. Derhal hududunu geçerler. Mesela parmaginin ucunu uzatir verirsen, derhal elinden ve bileginden yakalarlar. Eger elini verirsen, kolunu ve omuzunu yakalarlar. Bunlara on vereceksen mutlaka bir uzatmalisin. Pazarlik payi birakmayi asla unutmamalidir. Bu çok mühimdir"
Dr. Riza Nur
Der Schakal
23.07.05, 17:01
LOZAN’A ALMANYA’DAN DESTEK
Alman besteci Kurt Striegler’in
unutulan Türk İzmir Marşı'nın öyküsü
Dr.Mete Soytürk
1997 yılında Almanya'da yaşayan sanatçı, yazar ve ozan Hamdi Tanses'le çocuklara yönelik bir müzik çalışması yaparken, kendisine bir de Atatürk'e adanmış şarkı ve türküleri toparlayan bir çalışma yapmasını önermiştim. Bu çalışmalar Cumhuriyetin 75. yılı için düşünülmüştü ve 1999'da "Çocuklar Binbir Çiçek" ve 2002 'de "Diller Atatürk'ü söyler" adlarıyla bitirildiler. İşte bu sıralar şimdiye kadar yayınlanmış benzer yayınları incelerken, Ankara'da Hacı Angı adlı bir yazarımızın "Marşlarda-Türkülerde Atatürk" adlı kitabı elimize geçmiş ve Atatürk'ün müzikle ilgili görüşlerinden yararlanmıştık. Bu kitapta ayrıntılı olarak bir Alman besteci tarafından 1923 yılında bestelenen ve Almanya ve Türkiye'de defalarca çalındıktan sonra notaları kaybolduğu için bir daha çalınmayan bir Marş'tan bahsediliyordu. "Türk İzmir Marşı". Bu konu ilgimi çekmişti.
Önce bu Marşın öyküsünü yazar Hacı Angı'nın kitabından okuyalım. Yazar Hacı Angı kitabında bu Marş için şöyle diyor.[...]
“ Yıl 1914. Tüm ulusların katıldığı uzun sürecek bir boğuşma döneminin başlangıcı. Birinci dünya savaşı diye adlandırılan bu kan ve ateş çemberinin içine Almanların yanında Türkiye'de girmişti. Savaşlar, hangi nedene, gerekçeye dayanırsa dayansın, uluslar için katlanılması güç bir cehennem yaşamıdır.
Saksonya Devlet orkestrası Şefi ünlü besteci "Kurt Schindler", ulusları ölüme iten, onbinlerce ocak söndüren savaşın acılarını dile getirmek için piyanonun başına geçer ve 44. Yapıtını bestelemeye başlar. Yapıt iki bölümdür. Birinci bölüm savaşın acılarını, ikinci bölüm de Alman utkusunun sevincini dile getirecektir.
Sanatçı, yapıtının birinci bölümünü bitirir... Savaşın acılarını dile getiren etkili bir bölümdür bu.
Schindler, Alman utkusunu ve Alman ulusunun bu utkudan duyduğu çoşkun sevinci dile getirmek için dört yıl bekler; umutlu, heyecanla.. Oysa 1918, Almanlara utkunun muştusunu değil, yenilginin derin acısını getirmiştir. Ve zafer nameleri için hazırlanmış olan nota defterinin sayfaları bestecinin gözyaşlarıyla ıslanır. Türkiye de bağlaşık bulunduğu Almanya gibi yenilgiye uğrayıp çöker.
1919 ortalarında Anadolu'nun bağrından dalga dalga, gür, güvenli ve kesin bir ses yayılmaktadır. "Ya bağımsızlık, ya ölüm!.." diye yankılar yapan bu ses, utku sarhoşlarının kahkahalarına karışır.... On yıl süren bir savaştan çıkmış, ordusu dağılmış, silahları elinden alınmış, toprakları düşman çizmelerinin çiğnediği Küçük Asya'dan yükselen bu ses, son nefesini vermekte olan "Hasta adam"ın can çekişme çırpınışları gibi gelir kamuoyuna..
Bu sesi boğmak için öncü bir ordu gönderirler üzerine.. Saldırılar üç kez tekrarlanır. Anadolu bozkırları, düşman ordularına mezar olur. Dünyanın oybirliği ile nitelediği hasta adam, üzerine abanmış Avrupa'yı bir silkinişte itip ayağa kalkmıştır.
Ulusunun yenilgisi ile yüreği yanık ünlü Alman besteci, Mustafa Kemal'in bu başarılarını heyecanla ve kıvançla izlemektedir. Çünkü "Mustafa Kemal adı, bir buçuk milyar insanın ağzında, birdenbire gizli bir mezhebin parolası gibi dolaşmaya" başlamıştır.
Ve Mustafa Kemal, bir tan vakti ordusunu taarruza kaldırır. Dünya askerlik tarihinde benzeri olmayan bir hızla, on gün gibi kısa bir sürede İzmir'de düşmanı denize döker.
Alman bestecinin özlemini çektiği utkuyu, kendi ulusu değilse bile, bağlaşık bulunduğu bir başka ulus ve bu ulusun önderi Gazi Mustafa Kemal sağlamıştır. Ünlü besteci, bu mucize utkudan aldığı ilhamla yapıtının ikinci bölümünü artık besteleyebilir.
Şimdi kendisine Türkçe bir güfte gereklidir. O dönemde Almanya'da bulunan Mustafa Nermi Bey'i salık verirler. Mustafa Nermi o tarihlerde Alman gazetelerine Almanca başyazılar yazan bir Türk aydınıdır. Kurtuluş savaşı süresince Hakimiyeti Milliye(Ulus) gazetesine devamlı makaleler göndermiştir.
Mustafa Nermi Bey, teklifi kıvançla karşılar ve "Türk İzmir Marşı" başlığı altında bir güfte yazar. Böylece Akdeniz kıyılarından gelen utku nameleri, Kurt Schindler'in notalarında ebedileşir. Ünlü besteci artık ülküsüne kavuşmuş ve 44. Yapıtının yarım kalmış finalini 48. Yapıtı ile tamamlamıştır. Bu, bir yabancı besteci tarafından Gazi Mustafa Kemal'in utkusunu dile getiren ilk bestedir. Kurt Schindler, imzalı notasını, kendisine bu ilhamı veren Büyük Utkunun yaratıcısı Gazi Mustafa Kemal'e armağan eder.
İzmir Marşı ilk kez Amanya'da çalınıyor
"Türk İzmir" ilk kez 1923 yılı Haziran ayında Almanya'nın Dresden kentinde çalınır. Almanya'daki Türkler Saksonya Devlet orkestrası Şefi'nin bu yapıtını dakikalarca alkışlamışlardır. Konserden sonra bestenin söz yazarı Mustafa Nermi, sanatçıya şu sözlerle sevincini belirtmiştir:
Türk dilinin iyi bir opera dili olduğuna beni bir kez daha inandırdınız. Bundan dolayı size minnettarım.
Besteci Yapıtını İstanbul'da çalıyor
8 Eylül 1927. İzmir'in kurtuluşunun beşinci yıldönümü kutlanacaktır. Cumhurbaşkanlığı Orkestrası'nca Tepebaşı Asri Sinema'da bir konser verilecektir. Alman bestekar ertesi gün ( 9 Eylül) kendi yapıtını çalacak olan Cumhurbaşkanlığı Orkestra'sına şeflik edecektir. Asri Sinemadaki marşın provası büyük bir başarı ile sonuçlanır. Kurt Schindler, o gün kendisiyle röportaj yapan Vakit gazetesi muhabirine duygularını şöyle dile getirir:
"Cumhurbaşkanlığı Orkestrası'nın sanat ve örgüt bakımından taşıdığı disipline hayran kaldım. Türkiye'de böyle bir orkestra ile çalıştığım için sonsuz onur duydum. Cumhurbaşkanlığı Orkestrası'nın bana gösterdiği konukseverlikten dolayı bu orkestranın şefi Zeki Bey'e teşekkür ederim."
Ünlü besteci, yapıtını hangi psikolojik etkenler altında hazırladığı hakkındaki muhabirin sorusunu da şöyle yanıtlamıştır:
"Birinci Dünya Savaşı'na katılmış bir ulusun bireyi olarak savaşın ve yurdun tehlikeye düşmesinin ne demek olduğunu pek iyi bilirim. Bu savaştan yenik çıkmış bir ulusun bireyi olarak da yenilginin acılarını çok iyi hissederim.
Kahraman ve asil Türkiye için, Almanya'nın uğradığı feci sonuçtan daha beteri hazırlanmak isteniyordu. Bu besteme bu tehlikeli anı ifade etmeye çalışmakla başladım.
Bestenin bundan sonrası, cesur ve savaşçı Türklerin tehlike karşısında toplanmaya, sonucu elde edebilmek için varacağı hedefi bilen bir önderin etrafında birleşmeye çalışmalarını yansıtır. Savaş insani duyguları öldüremez. Savaşların büyüklüğü de o duyguları taşıyarak savaşmasında değil midir?
Bir savaşçı, arkada bıraktığı sevgilileri özlemle anar; yurdunun uğradığı yıkımdan acı duyar. Yurttaşlarının kahrını yüreğinde taşır. Bu duygular onda birer zaaftır. Fakat bu zaaf onda birer kuvvet kaynağı olur. Çünkü yurdunu ve yurttaşlarını kurtarmak ve arkada bıraktığı sevgililerin kaderini değiştirmek için azmi ve gayreti bilenir. Nihayet istenilen ve beklenilen utku doğar. Sırasıyla karamsarlığa, umutsuzluğa, sonra umuda, tekrar karamsarlığa, tekrar umuda kapılmış halk, utku karşısında duygularını frenliyemez. Bu kısım bestenin final bölümüdür.
Beste halkın sevincini duyurur. Savaşı kazanan ulusal kahraman ve ulusal orduya karşı beslediği şükranı ifade eder. Yapıtın ruhu bu bölümdür.
Tenorlar maalesef Ankara'da oldukları için, şarkı kısmının(Türk İzmir marşı) provası yapılamadı. Tenorlar ne kadar çok olursa yapıt o derece iyi yerine getirilir. "
Değerli Alman bestecinin yapıtı "Türk İzmir" marşının yankıları bir kaç yıl sürer. 19 Temmuz 1930 günlü İstanbul gazetelerinden: Gazi hazretlerinin "Türk İzmir" Marşının bestecisine imzalı bir resmini armağan ettiğini; 7 Kasım 1932 günkü gazetelerden de, Türk İzmir Marşının Viyana'da çalınarak alkışlandığını öğreniyoruz.
Marş kayboluyor
Ne yazık ki, bundan sonra ulusumuz için övünç kaynağı bu olaylar yavaş yavaş unutulup gitmiştir. Bugün elimizde "Türk İzmir" Marşının ne bestesi, ne güftesi ve ne de bestecisi hakkında yeterli bilgiye sahip değiliz. Kim bilir hangi gazete koleksiyonları arasında, hangi tozlu evrak depolarında ilgi bekliyor. Tüm bunların nedeni ülkemizde bir Müzik belgeliğinin kurulmamış olmasındandır.” [...]
Hacı Angı, 30 Ağustos 1986, Ankara
Hacı Angı kitabındaki makaleyi böylece bitiriyor.
Türk İzmir Marşı Almanya'da belgelikten(arşivden) nasıl ortaya çıkarıldı.
Yazar Hamdi Tanses bu kez de "Kurtuluş savaşı Türküleri, Şarkıları, Destanları" adlı başka bir çalışmaya başlamıştı. Aklıma Hacı Angı'nın yazdığı ve kaybolan Marş konusu geldi. Eğer bulabilirsek bu marşın da bu kitap kapsamına gireceğini düşündük. Konuyu önce kütüphanelerden araştırdım. Kurt Schindler adlı bir müzisyenin yaşadığı fakat eserleri arasında böyle bir çalışma olmadığı yolunda bir bilgi geldi. Bunun üzerine Alman Müzik arşivine sordum ve yine benzer bir yanıt geldi. Ayrıca sanatçının 1923'de Amerika'da olduğu yazılı idi.
Bunun üzerine makalede adı geçen sanatçının adının doğru yazılmadığı sonucuna vardım. Yukarıdaki yazıda bu parçanın ilk kez 1923 yılı Haziran ayında Dresden'de çalındığı yazılı olduğu için, bu kez kütüphanede Dresden'de yayınlanan gazetelerin katalogundan o yıllarda en çok okunan gazetenin 1923 yılı mikro filmlerini istettim.
Sonunda gazete mikrofilmleri geldi. Büyük bir heyecanla mikrofimleri büyülten aracın başına oturdum. "Dresdner Nachrichten" Gazetesinin sanat ve müzik haberleri köşesini Ocak ayından başlayarak incelemeye aldım. Saatler(günler) süren çalışma sonunda bu gazetenin 30.Haziran 1923 Cumartesi günkü sayısında istediğim bilgiye ulaştım.
Yazılan haber şu: Gazetede haber çıktığına göre aşağıdaki konser 29.Haziran.1923'de gerçekleşti.
Der Schakal
23.07.05, 17:02
Orkestra konseri
"Dresden'deki Türk kolonisi İzmir Zaferini anmak için bir kutlama töreni düzenledi. Kutlamaya ilgi çok olunca, tören, önceden tasarlanan Ticaret odasının toplantı salonu yerine, Meslek odasının salonunda gerçekleşti. Sahnede kutlama için hazırlanan süslemeler dikkati çekiyordu. Konunun ciddiyeti nedeniyle kutlama töreninde yalnızca müzik gösterileri izleyicilere sunuldu. (Saksonya) Devlet Orkestrası ve orkastranın şefi Kurt Striegler, törene davet edilmişlerdi. Törenin giriş bölümünde sanatçının kaleminden çıkan oynak bir oryental dans parçası vardı.-( Bu yazıda belirtilmiyor fakat, bu parça için sanatçının yapıtlarına baktım. 21. yapıtı. Sahne müziği. Bu çalışmada iki oryental dans var. 3.1.1914'de yazılmış - Sürekli yükselen yakarışlar ve yürek yakan bir özlem ifadesi. Arkadan ekzotik renklerle dolu, kıvrak bir biçimde gittikçe yükselen bir tempo. İnstrümentasyonu çok güzel yapılmış, ritmik , hareketli yepyeni bir parça. Salondan bayağı alkış topladı.
Fakat sanatçı Striegler, "Türk İzmir" Tören üvertürü ve Marşı (sanatçının 48. yapıtı ile hedefi tam ortasından vurdu. Çok parlak ve gözleri kamaştıran bir orkestra parçası. Karanlıklar içinden yavaş yavaş kararlı zafer ezgileri ortaya çıkıyor. İlginç olan Türk müziği F-Moll ezgiyi, olağanüstü bir Des-Dur ezginin izlemesi. Hem de büyük bir içtenlikle ve kulağa çok hoş gelen bir biçimde.
Heyecanlı bir ara parçasından sonra, marş ritimleri arada bir S-Moll Türk ritimleri ile birlikte gittikte artarak ve dayanılmaz bir boyuta ulaşıyor ve zafer güneşi, karanlığı yırtıyor. Bütün bu müzik parçasını taçlandıran ise, parçanın sonunda çok büyük bir koro tarafından anadilde(Türkçe) söylenen kulağa çok hoş gelen "Türk İzmir Marşı". "Türk İzmir şan gör ebediyen yaşa !"
Bu içleri dolu dolu, anlamlı ve hareketli parçalarıyla, sanatçı Striegler göz kamaştıran bir başarı elde etti. Sanatçı çoşkun bir şekilde alkışlandı.Bu yoğun alkış üzerine eserini tekrarladı. Bu başarıda (Saksonya) Devlet Orkestrasının da tabiki büyük bir payı var.
Solist olarak İ.Bedri'yi tanıdık. Bedri kırık G-Moll keman konseri verdi. Ses pek temiz değildi ama keman tutma ve yay tekniği çok gelişmişti. Oyunun hissiyatını yakalaması ise daha zaman alacak. Yine de bu yetenekli gencin (Saksonya)Devlet Orkestrasında çalması onur verici bir durum oldu. Umarım bu onur, onun konservatuvardaki çalışmalarını derinleştirmesine neden olur.
Bu törenin anlamını açıklayan ve selamlama konuşmaları epeyi alkış topladı. Bu konuşmalarda özellikle iki ülkenin Türklerin ve Almanların kader birliği vurgulandı.
"Yaşasın, özgür, önder, yaratıcı Almanya" sözleri salonu çınlattı.
Bu toplantıda ulusal duygular haklı olarak dalga dalga çoştu durdu.. Almanya ve Almanya'nın kültür, bilim ve milletlerin özgürlüğü için yaptığı katkılar, kazanımlar şükranla takdir edildi."
Gazete muhabirinin haberi böyle bitiyor. Böylece Bestecinin asıl adının Kurt Schindler değil de
Kurt Striegler olduğu ortaya çıkmış oldu. Bundan sonrası daha kolaydı yanlız eser hala elimde değildi. Fakat diğer bilgiler artık çorap söküğü gibi gelebilirdi.
Dresden Devlet Kütüphanesi Müzik arşivine E - posta yollayarak sanatçı Kurt Striegler ve yapıtları hakkında bir bilgi istedim. Gelen yanıtta sanatçının 48. Yapıtının Türk İzmir Marşı olduğu belirtiliyordu. Ayrıca daha önce belirttiğim 21. Yapıt oryental dansların olduğu bir sahne müziği ama açıklaması sanki orta doğu tipi bir şey olduğu izleninimi veriyordu. Türklerle ilgisi biraz zayıf. Bir de 66. Yapıtı var. "Bir Türk konusu hakkında çeşitlemeler."
Bu iki yapıtı istettim.4 hafta sonra mikrofilmeler geldi. Yine kütüphanede mikrofilmin başında saatlerce bunları kağıda bastım. Hepsi sanatçı Kurt Striegler'in el yazısı ile yazılmış notalar.
"Türk İzmir" bir orkestra için yazılmış bir tören üvertürü uzunca bir partisyonu var. Bu üvertürün son bölümünü"Türk İzmir Marşı" oluşturuyor. Başka bir deyimle, parça bu marşla bitiyor. Koro veya solist için yazılmış. Söz yazarı ise nedense yazılmamış fakat bunun Mustafa Nermi olduğunu Hacı Angı'nın yukarıdaki açıklamalarından öğreniyoruz.
TÜRK İZMİR MARŞI
Müzik: Kurt Striegler
Söz: Mustafa Nermi
Dresden-Almanya, 07.06.1923
Karanlıklar üzerinden çekilince
Ak bir tan müjdeledi ulu bir günü
Hür uyandın, arkanda kanlı bir gece
Gördün güzel İzmir kurtuluş gününü
Bir gün ki solmayan ışıklar önü
Yıldızlar örsün bir zafer tacı sana
O kan, yangın ve tufan görmüş yıldızlar
Akdeniz, Türk denizi senin karşında
Sahiline mağrur dalgalar yuvarlar
Selamlar seni en şanlı asırlar
İzmir artık hürsün bu değil rüya
Türklük dirildi kurtuluyor Asya
Türk İzmir şan gör ebediyen yaşa
Neden bu beste önemli?
Der Schakal
23.07.05, 17:02
9 Eylül İzmir'in ve Anadolu'nun kurtuluş günü
Besteci Kurt Striegel'in TÜRK İZMİR TÖREN ÜVERTÜRÜ normal zamanlarda yazılmış sıradan bir methiye değildir. Bu bestenin yapıldığı 1922 ve çalındığı 1923 yılları, Almanya'nın Birinci Dünya Savaşı yenilgisi sonrası yaptığı Versay Antlaşmasının ağır koşulları altında yaşadığı, çalkantılı yıllardır. 1919 yılından beri sürekli hükümet değişiklikleri, darbe girişimleri, yabancı işgal güçlerinin(İngiliz ve Fransızların) ağır baskısı, işsizlik ve yüksek enflasyon, siyasi cinayetler ve iç savaş tehlikesi içinde yaşayan Alman halkının Türkiye ve onun kurtuluş savaşı ile ilgilenecek durumu yoktur. Bu olumsuz koşullara rağmen Kurt Striegler adlı yürekli bir Alman sanatçı ortaya çıkmış, Türkiye'nin Ulusal Kurtuluş Savaşının özünü anlamış ve bu bestesini de bu büyük zaferi kazananlara armağan etmiştir. Öte yandan sanatçı bu bestesiyle, aslında Alman ulusunun önderlerine de gönderme yapmaktadır. Bunu da yukarıda değindiğim, 8 Eylül 1927'de İzmir'de yaptığı söyleşiden anlıyoruz.
LOZAN’A ALMANYA’DAN DESTEK
Konser neden Haziran sonunda gerçekleştiriliyor?
Konserin düzenlendiği gün 29 Haziran 1923 gününün tarih olarak Anadolu'nun (İzmir'in) Kurtuluşu Bayramı yıldönümü ile ilgisinin olmaması, akla zamanlama olarak başka olasılıkları getiriyor. Frankfurt'tan gazeteci dostum Gürsel Köksal bu konuya bir yorum getirdi: " Askeri zaferlerini siyasi bir zafere dönüştürmek için Türkler o sıralar diğer devletlerle Lozan'da sıkı pazarlıklar içindedirler."
Büyük bir olasılıkla böyle büyük bir sanat etkinliğiyle Dresden'deki Türkler Lozan'a hem desteklerini göndermekteler, hem de Almanya'nın Türklerin yanında olduğunu dile getirmektedirler. Lozan antlaşması yaklaşık bir ay sonra 24 Temmuz 1923'de imzalanır.
"Türkiye konulu çeşitlemeler" bestesi nasıl doğdu?
Besteci Kurt Striegler Sanatında 50. Yılını kutlarken konu ile ilgili şu açıklamaları yapmıştı;
"Türkiye'de konser verdiğim sırada geçirdiğim günler ve geride kalan anılar benim için çok anlamlı. Cumhurbaşkanı Kemal Paşa'nın Senfoni Orkestrası'nın çaldığı ve benim de yönettiğim "Türk İzmir Üvertürü ve Marşı" harikulade bir biçimde icra edildi. Cumhurbaşkanı Kemal Paşa'nın kendi eliyle imzaladığı resmi o günden beri (evimdeki) piyanomun üzerinde duruyor. Konserden sonra ailemle birlikte konuk edildiğim İstanbul'da yaşadığım o güneşli harika günlerin anısına "Türkiye konulu çeşitlemeler" adlı yapıtımı besteledim. Bu bestem ilk olarak Dresden Devlet Operası tarafından çalındı."
Bu parçalar bir orkestra tarafından önemli günlerde çalınabilir diye düşünüyorum. Örneğin:
Lozan kutlamalarında, 30 Ağustos Zafer Bayramında veya “ 9 Eylül İzmir'in ve Anadolu'nun kurtuluş günü" kutlamalarında. Besteci Kurt Striegler'in yapıtlarının çalınması, iki ülke arasındaki sanat çalışmalarının geliştirilmesine de katkısı olabilir.
Yazımı bitirirken şu yorumumu yapmadan geçemeyeceğim. Bu durum Hacı Angı'nın da belirttiği gibi belgelik tutma, geçmişi iyi kaydetme ve koruma konularında biraz zayıf olduğumuzu gösteriyor. Bu çalışmam bu konuya bir ivme getirir ve müzik belgeliği geliştirilirse, ben de sevineceğim.Beni rahatsız eden diğer bir konu da Hacı Angı'nın kitabı 7. Baskısını yapması ve bu kadar satmasına rağmen niçin bir Müzisyen veya Müzik öğretmeninin merak edip de, kalkıp belgeliklerden bir inceleme çalışması yapmadığıdır. Değerli yazar Hacı Angı! Şimdi gönlünüz rahat olabilir. "Türk İzmir Marşı" artık tozlu raflar içinde değil, gün ışığına çıktı! Aslında laf aramızda Almanya'da belgelik rafları pek de tozlu değil.Dr. Mete Soytürk. 9 Eylül 2004, Kaiserslautern-Almanya
Bu araştırmamın 11 Eylül 2004 tarihinde Milliyet gazetesinin Almanya baskısında yayınlanmasından sonra, İzmir Büyükşehir Belediyesi Ahmet Piriştina Kent Arşivi yetkilisi Dr.Fikret Yılmaz beni aradı ve bu eseri benden rica etti. Dresden Kütüphanesinin iznini alarak eseri İzmir’e gönderdim. Eser artık bu arşivde ve umarım bir kez daha kaybolmaz.
Bilgi için adresler:
Dr. Mete Soytürk, Kaiserslautern-Almanya Tel:00 49 631 686 44, Mete.Soytuerk@t-online.de
Hacı Angı. Ankara- Türkiye 00 90 312 312 36 55, E.posta: haci@angi.com.tr
Hamdi Tanses, Kurtuluş Savaşı Türküleri, Mainz-Almanya Tel:00 49 6136 95 44 50
Dr.Fikret Yılmaz, İzmir Büyükşehir Belediyesi Ahmet Piriştina Kent Arşivi, Şair Eşref Bulvarı,
No. 1/A(Eski İtfaiye Binası Çankaya-İZMİR Tel. 0232 441 69 39, Fax: 0232 441 30 39
Selamlar
"Lausanne Barış Antlaşması" ve "Sevres Barış Anlaşması" denildiğinde
iki anlaşmanın tarihsel birer belge olması dışında bugün artık aralarındaki
farklar detaylarıyla bilinmez. Oysa iki anlaşmanın getirisi ve götürüsü hakkında bir değerlendirme hepimizce yapılmalı ve bilinmeli. Neden mi? Aşağıdaki makaleyi lütfen okuyun:
Türkiye'de ortak değer: Lozan
İLHAN BAŞGÖZ
Radikal - http://www.radikal.com.tr/haber.php?haberno=160050
Ben 1923 yılında hür bir memleketin, hür bir vatandaşı olarak doğdum. Çünkü, Türkiye Cumhuriyeti adını alan bu yeni devlet o yıl doğmuştu. Bu tarihi kentte Lozan Barış Antlaşması imzalanınca ben bir yaşındaydım. Lozan Antlaşması benim kişisel bağımsızlığımı ve Türkiye Cumhuriyeti'nin tam ekonomik ve politik bağımsızlığını Avrupa devletlerine kabul ettirdi.
Lozan Antlaşması, Osmanlı İmparatorluğu savaşı kaybedince, sizin başka bir şehriniz olan Sevr'de imzalanan bir antlaşmanın yerini aldı. Ve Sevr Antlaşması'nın memleketimi esir eden koşullarını tarihin karanlığına gönderdi. I. Dünya Savaşı'nı kazananlar, yani İngilizler, Fransızlar, İtalyanlar, daha sonra da Yunanlılar, Sevr Anlaşması'na dayanarak memleketimi işgal etmişlerdi.
Sevgi ve nefret
Bunun için biz Türkler, Sevr şehrinin güzel insanlarını severiz de Sevr adından nefret ederiz. Gene bunun için Lozan adını da, onun güzel insanlarını da severiz.
Avrupa Parlamentosu'nun Fransız delegesi Jacques Toubon, parlamentonun bir ortak toplantısında, 25 Mayıs'ta buyurmuş ki: "Türkiye Sevr Antlaşması'nın koşullarını kabul etmelidir."
Benim kişisel bağımsızlığım ve memleketimin tam bağımsızlığı için çok ağır bedel ödedik. 230 bin genç insanımızı Çanakkale'de, on binlerce askerimizi Kurtuluş Savaşı'nda kaybettik. Bunlara, yıkılıp yakılan köy ve kentlerimizi, düşman süngüsünde can veren çocuklarımızı ve yaşlılarımızı katmıyorum.
Bay Jacques Touban'a bize Sevr Antlaşması'nı kabul ettirebilmek için kolay bir yol göstereyim. Avrupa'dan en az 200 bin kişilik bir ordu toplasın. Bu asker toplama işinde başarılı olmak için bay Toubon bir eşeğe binmeli, elinde de büyük bir haç taşımalıdır.
Biliyorsunuz Papa Innocent, 800 yüzyıl evvel bir Haçlı Ordusu toplamak için böyle yapmıştı. Ama bay Toubon'a böyle bir ordunun başında Türkiye'ye yürümesini tavsiye etmem. Çünkü, o vakit evine sağ salim döneceğini garanti edemem.
Böyle akıl almaz bir şeyi teklif eden bay Toubon, Avrupa Parlamentosu'na başka teklifler de sunmalı. Diyelim, Fransa'ya 1815 Waterlo Antlaşması'nı kabul etmesini teklif etsin, yahut Almanya'nın II. Dünya Savaşı'nda olduğu gibi Fransa'yı yeniden işgal etmesini teklif etsin. Bunlar da Sevr için söyledikleri kadar akla yakındır.
Uygarlık seçimi
Ben sivri bir ırkçı değilim. İki Amerikan üniversitesinde (Kaliforniya ve Indiana) 32 yıl öğretim üyeliği yaptım. Demokrasiye ve Avrupa Uygarlığı'na hayranım.
Ama benim hayran olduğum uygarlık, bir gecede milyonlarca Müslüman'ı, büyük bir başarıyla Batı düşmanı yapmayı beceren Başkan Bush'un ve Başbakan Tony Blair'in uygarlığı değildir.
Benim hayran olduğum uygarlığı Molier, Voltair, Jefferson, Herder, Emile Zola ve Fransız Devrimi'nin ilkeleri temsil eder.
Umarım, bay Jacques Toubon'un Türkiye'nin bağımsızlığını yok etme fikrine katılan başka insanlar yoktur Avrupa'da. Çünkü bay Toubon, 800 yıl süren ve 1922'de bittiğini zannettiğim bir düşün hâlâ uyuşukluğu içindedir. Bu düş devam ederse, Carl Jung'un deyişiyle bir arketipe dönüşür ve hem kendi kuşağı, hem de Avrupa'nın gelecek kuşakları için sağlıksız ve tehlikeli olur.
Bay Jacques Toubon'un ve onun gibilerin Avrupa, dünya ve Türkiye'nin dünyadaki yeri hayalleri, hiç kuşkum yok dinlerin, halkların ve ulusların çatışması demektir. Günümüzde yeteri kadar çatışma yaşıyoruz. Bir de bu eklenmesin.
Eğer bay Toubon inanıyorsa ki iktidardaki AK Parti, Avrupa Birliği'nin her önerisini kabul edecek kadar yumuşaktır, nasıl olsa Sevr'i de kabul eder, dehşetli yanılıyor. Türkiye'de iktidar partisi şöyle dursun 72 milyon Türk'ün içinde Sevr Antlaşması'nın bir tek maddesini kabul edecek, bir tek insan bulunmayacaktır.
Dr. İlhan Başgöz: Indiana Üniversitesi'nden Emeritüs Profesör ve Van 100. Yıl Üniversitesi'nde öğretim üyesi; yazarın Lozan'ın yıldönümündeki toplantıda okunan mesajının tam metni
Gördüğünüz üzere, Avrupalı bazı siyasilerin hayallerini süsleyen antlaşma, Sevres belgesidir. Oysa Türk tarihinin ve varlığımızın gerçek kırmızı çizgisi bu belgedir. Ve dünya devletleri arsında halkımızın ve devletimizin eşit egemenliğini yok sayan zihniyete yukarıdaki gibi haddini bildirmek, iki belgenin temel farklarını bilmekten geçer.
Bu thread, karşılaştırmalı olarak iki antlaşmanın tüm hükümlerini ortaya koysun....Hatırlamaya ihtiyacımız var..Özellikle bu günlerde..
Türkiye'ye muhalif olmayanlar Sevres için 'Friedensdiktat' diyorlar. Fark burda.
Lozan'ı okumak!
Milliyet - http://www.milliyet.com.tr/2005/07/27/pazar/yazalt.html
Lozan'ı, öncesini ve sonrasını anlamaya çalışmak için buyur ola Lozan Antlaşması testusuna bu hafta
Bugün 24 Temmuz. Lozan Barış Antlaşması'nın imzalanmasının 82'nci yıldönümü... Lozan yıllardır gündemde... Onu ve ondan önceki Sevr Antlaşması'nı, bu iki antlaşmayı mutlaka ve derhal okumayı öneriyorum. Osmanlı İmparatorluğu'nun dibe vurması demek olan 1920 tarihli Sevr Antlaşması, 433 maddeden oluşuyordu. İmparatorluğun bölüşülme belgesi olan bu antlaşmaya göre, Çatalca'ya kadar bütün Trakya, Ege adaları ve İzmir, Yunanistan'a; Suriye ve Çukurova, Fransa'ya; Irak ve Filistin, İngiltere'ye; Antalya ve havalisi İtalya'ya veriliyor, doğuda bağımsız bir Ermenistan, güneydoğuda Kürdistan kuruluyordu. İstanbul ve Boğazlar İngiltere ile müttefiklerinin işgali altına giriyor, Boğazlar'ın yönetim ve denetimi milletlerarası bir komisyona devrediliyordu... Yıkık Osmanlı İmparatorluğu içinden yaratılan yeni Türkiye Devleti'nin kuruluşu ise 82 yıl önce 24 Temmuz 1923'te imzalanan, 143 maddeden ve pek çok ekten oluşan Lozan Barış Antlaşması'yla belgelenmişti. Kitapçılardan veya internetten mutlaka bulunup okunmaları gerek. Okullarımızdaki tarih kitaplarımız ve derslerimiz ne yazık ki bu okumalarda çok yetersiz. Detaysız. Bu antlaşmaları okumak bugünü daha iyi anlamamıza yardımcı olacak. Lozan Antlaşması'nın sayfalarını gelişigüzel çevirelim... Irak sınırı, dokuz ay içinde Türkiye ile Büyük Britanya arasında dostça belirlenecekti! Kıbrıs adasının Büyük Britanya tarafından ilhakı tanınıyor, ilhak tarihinde adaya yerleşmiş olan Türklerin İngiliz uyruğuna geçeceği kabul ediliyordu. Antlaşmada kapitülasyonların tümüyle kaldırıldığı açıklanıyordu. Azınlıkların korunmasıyla ilgili maddelerde Müslüman olmayan azınlıklara mensup yurttaşların Müslümanlar kadar özgür olduğu, yasa önünde onlarla eşit bulunduğu ve kendi anadillerini istedikleri gibi kullanabilecekleri belirtiliyordu. Bu okumalarda temel olarak Lozan Antlaşması'yla Türkiye'nin egemenliğinin kesinlikle belgelendiği ancak onu elde edebilmek için pek çok diğer sorunun çözümünün zamana bırakıldığı mı çıkıyor? Daha da önemli değil mi bugün Lozan'ı, öncesini ve sonrasını okumak ve anlamaya çalışmak... Neyi, neyin pahasına ve nasıl kazanmışız? Mücadelenin bugün neresindeyiz? Çeşitli kaynaklardan ve özellikle Prof. Dr. Baskın Oran'ın editörlüğünü yapmış olduğu "Türk Dış Politikası" adlı kapsamlı eserden yararlanarak derlediğim Lozan Antlaşması testusuna buyur ola bu kez de...
1 Kurtuluş Savaşı'nda askeri zaferin ardından yapılan Mudanya Silah Bırakışması'ndan bir hafta sonra İngiltere, Fransa, İtalya ve Japonya bir konferans çağrısı yapmıştı. Görüşmelere çağrılanlar Türkiye, Yunanistan, Romanya, Sırp-Hırvat-Sloven devleti ve ABD idi. ABD'nin rolü aşağıdakilerden hangisi olmuştu?
a. Bir tür gözlemci gibi davranmıştı, idari görev üstlenmemişti.
b. Görüşmelere katıldığı halde oy kullanmamıştı.
c. Antlaşmayı imzalamamıştı.
d. Hepsi
2Ankara hükümetinin konferans yeri olarak önerdiği şehir yeterli haberleşme ve altyapısı bulunmadığı gerekçesiyle kabul edilmeyince toplantının Lozan'da yapılmasına karar verilmişti. Peki, Türklerin önerdiği yer neresiydi?
a. Ankara
b. İstanbul
c. İzmir
d. Çanakkale
3 Lozan Konferansı'nın 24 Temmuz 1923'te sonuçlandığı uluslararası anlaşma türüne ne ad verilir?
a. İnatlaşma
b. Antlaşma
c. Anlaşma
d. Sözleşme
4 21 Kasım 1922'de başlayan Lozan Konferansı, İtilaf Devletleri'nin 1920'de imzalanmış Sevr Antlaşması'nın acımasız koşullarını dayatmasına Türk heyetinin direnmesi ve görüşmelerin zaman zaman kesilmesi nedeniyle sekiz ay sürmüştü. Konferansta esas mücadele Türkiye ile hangi ülke arasında cereyan etmişti?
a. İngiltere
b. Yunanistan
c. Ermeniler
d. Rusya
5 Konferansta Türk heyetinin başkanı İsmet İnönü'nün karşısında iki önemli diplomatik şahsiyet vardı: Biri ünlü İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon. Diğeri kimdi?
a. İtalyan Makyavelli
b. Fransız Talleyrand
c. Amerikalı Benjamin Franklin
d. Yunanistan eski Başbakanı Venizelos
6 Konferans, Lozan Barış Antlaşması'nın 24 Temmuz 1923'te imzalanmasıyla son bulmuştu. Bu imza töreni Lozan'da bir şatoda gerçekleşmişti. Bu şatoyu kestirebilecek misiniz?
a. Perili Şato
b. Ouchy (Uşi) Şatosu
c. Chauteaubriand'ın şatosu
d. Kafka'nın Şato'su
7 Lozan Barış Antlaşması'nın Türkiye açısından en büyük önemi hangisidir?
a. Bu antlaşma bir eşitlik belgesidir. Sevr'in dayatmaları kaldırılmıştır.
b. İktisadi bağımsızlık belgesidir. Kapitülasyonlar kalkmıştır.
c. Siyasal bağımsızlık belgesidir. Yeni Türkiye devletinin kurucu belgesidir.
d. Hepsi
8 Azınlık konusu sürekli gündemde. Lozan Antlaşması'nda da Türkiye'de yaşayan kimler azınlık olarak tanımlanmış; mal, mülk ve ibadet hakları güvence altına alınmıştı?
a. Rumlar
b. Ermeniler
c. Museviler
d. Hepsi
9 Patrikhane konusu gündemde! Lozan Barış Konferansı'na göre Fener Ortodoks Patrikhanesi'nin ekümenik sıfatını kullanmaması ve ulusal nitelikte bir kurum olarak sadece cemaatin dinsel sorunlarıyla ilgilenmesi koşuluyla Türkiye'de kalmasına izin verilmişti. Peki, ekümenik ne demek?
a. Cennetin anahtarını ekü karşılığında satma yetkisi
b. "Üzerinde insan yaşayan her yeri kapsayan"
c. Dediğim dedik
d. Evcimen
10 Antlaşma ile Türkiye ve Yunanistan arasında nüfus mübadelesi yapılmasına karar verilmiş, bunun sonucunda 1924 yılında yaklaşık 1 milyon Hıristiyan-Rum Yunanistan'a, 500 bin Müslüman-Türk de Türkiye'ye göç etmiştir. Peki, mübadele ne demektir?
a. Yabancı Damat
b. Değiş tokuş
c. Sayım
d. Yarışma
11 Lozan Antlaşmasıyla Türkiye ne kazanmıştı?
a. "Memnun değiliz Lozan Antlaşması'nın müzakeresinden. Hiçbir dediğimizi yaptıramadık. Reddettiklerinizin hepsini cebimize atıyoruz. Harap bir memleket alıyorsunuz, bunu kalkındırmak için mutlaka paraya ihtiyacınız var. Bu parayı almak için gelip diz çökeceksiniz. Cebime attıklarımın hepsini çıkaracağım size" diyen İngiliz Lord Curzon gibi diplomatların ebedi nefretini
b. Ülkesinde egemenlik haklarını kayıtsız şartsız kullanabilen ve diğer ülkelerle eşit bir devlet statüsünü
c. Atatürk'ün, "Lozan Antlaşması Türk milleti aleyhine asırlardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması'yla tamamlandığı zannedilmiş büyük bir suikastın yıkılışını ifade eden bir vesikadır" sözlerini
d. Hepsi
Yanıtlar: 1) d, 2) c, 3) b, 4) a, 5) d, 6) b, 7) d, 8) d, 9) b, 10) b, 11) d.
Und wie steht es um unser Allgemeinwissen?
İşte Sevr denilen Friedensdiktat, yani "Türkün ölüm fermanı"nın bir özeti:
Ana hatları 24 Nisan 1920'de San Remo Kanferansı'nda kararlaştırılan Sevr Antlaşması, 11 Mayıs 1920'de incelenmek üzere Osmanlı Hükümeti'ne verilmişti.
Antlaşması'nın kabulünü kolaylaştırmak ve Sevr hükümlerini uygulamak üzere, İtilaf Devletleri'nin teşvik ve desteği ile Yunan ordusu da 23 Haziran 1920'de Anadolu'da ve Trakya'da saldırıya geçti. Bursa'nın, Balıkesir'in, Uşak'ın ve Nazilli'nin ardarda işgali ile Sevr'in uygulanmasını sağlamak ve Antlaşma maddelerinde herhangi bir değişikliğe meydan vermemek bu saldırıda esas amaç olmuştu.
Sultan Vahidettin'in başkanlığında toplanan Şüra-yı Saltanat 22 Temmuz 1920'de "zayıf bir mevcudiyeti, mahva tercih edilmeğe değer" görerek Antlaşma'nın onanmasına karar vermiştir. Tevfik Paşa'nın, Türk topraklarını parçalayan, milli şeref ve haysiyetle bağdaşmayan bu antlaşmayı imzalamaması üzerine Damat Ferit Paşa tarafından görevlendirilen Reşat Halis Bey, Hadi Paşa ve Rıza Tevfik Bey Sevr Antlaşması'nı 10 Ağustos 1920'de imzaladılar.
Sevr Antlaşması'na göre, Osmanlı İmparatorluğu parçalanıyor, Türk Milleti de yasama hakkından yoksun bırakılıyordu.
Rumeli sınırımız aşağıda yukarı İstanbul vilayetinin sınır olarak tayin olunuyordu. Batı Anadolu ( İzmir ve havalisi) Yunanlıları verilecekti.
Güney sınırı ise, Mardin, Urfa, Gaziantep, Amanos dağları ve Osmaniye'nin kuzeyinden geçmekte ve bu sınırın güneyini Fransa'ya bırakmakta idi.
Doğuda Bayazıt, Van, Muş, Bitlis ve Erzincan'ı içine alan bir Ermenistan, Irak ve Suriye arasında bir Kürdistan kurulacaktı.
Bunun dışında, Türkiye'ye bırakılan topraklar nüfus mıntıkalarına ayrılmakta; İtalyanlar Antalya ve Konya, Fransızlar Adana, Sivas ve Malatya bölgesi üzerinde, İngilizler de Irak'ın kuzey kısmında nüfus bölgeleri tesis ediyorlardı.
İstanbul'da ise hükümet ve padişah oturacak fakat, İstanbul milletlerarası bir şehir olacak, Boğazlar'da ordusu, donanması, bütçesi ve organize kuruluşları ile bir komisyon bulunacaktı, Türklere bırakılan bölge, hakimiyet hakkı en ağır şekilde sınırlanmış, Ankara ve Kastamonu vilayetleri ve dolayları idi. Sevr'e göre, memleket dahilinde bulunan azınlık, Türklerden daha fazla haklara sahip oluyor, vergi vermeyerek, askeri hizmet yapmayarak ayrıcalıklı bir durumda bulunuyordu. Türk tabiyetinden çıkanlar birçok yükümlülüklerden kurtulduğu gibi, yeniden hiç kimse Türk tabiyetine de giremeyecekti.
Devletin askeri kuvveti, her bakımdan sınırlanarak azami miktar 50.700 kişi olacak; Tank, ağır top, uçak bulunmayacaktı. Askerlik de gönüllü olacak, donanma ise 7 gambot ve 6 torpidodan ibaret olup, donanmada denizaltı da bulunmayacaktı.
Diğer taraftan mali ve iktisadi hükümler, Osmanlı Hükümeti ile Meclisin yetkilerini hiçe saydıracak şekilde sınırlayıcı ve külfet teşkil eder mahiyette olup, Osmanlı Devleti'ni İtilaf Devletleri'nin müşterek sömürgesi haline, getiriyordu. İngiliz, Fransız ve İtalyan devletlerinin temsilcilerinden kurulu Mali Komisyon, Osmanlı Devleti'nin gelir ve giderlerini düzenlemekte ve devletin yetkilerini devletlik sıfatı ile bağdaştırılmayacak şekilde bağlamakta idi.
Sevr Antlaşması'nın Osmanlı Hükümeti'nce imzalanması, Anadolu'daki milli mücadele azmini kuvvetlendirmiş, halkın İstanbul Hükümeti'nden ümitlerini kesmesine neden olmuştur.
Büyük Millet Meclisi 19 Ağustos 1920 tarihli toplantısında, Sevr Antlaşması'nı imzalayan ve bunu onaylayan Şüra-yı Saltanat'ta bulunanların vatan hiyanetiyle itham olunarak vatansız sayılmaları kararını aldı. Aynı zamanda Büyük Millet Meclisi Hükümeti bu antlaşma ile kendini hiç bir surette bağlı görmediğini de ilan etti.
Kaynak: http://www.osmanli700.gen.tr/olaylar/olays6.html
Und die Karte zu Sevres:
http://www.atlas-historique.net/cartographie/1914-1945/grand_format/TurquieSevresGF.gif
ve bugün bazı namussuz fransız siyasiler bize bu ölüm fermanını dayatıyor..haberiniz ola!
bunun sonu asla gelmeyecek..
ama hatırımızdan hiç çıkmaz inşallah:
İmparatorluğun bölüşülme belgesi olan bu antlaşmaya göre, Çatalca'ya kadar bütün Trakya, Ege adaları ve İzmir, Yunanistan'a;
Suriye ve Çukurova, Fransa'ya;
Irak ve Filistin, İngiltere'ye;
Antalya ve havalisi İtalya'ya veriliyor,
doğuda bağımsız bir Ermenistan,
güneydoğuda Kürdistan kuruluyordu.
İstanbul ve Boğazlar İngiltere ile müttefiklerinin işgali altına giriyor, Boğazlar'ın yönetim ve denetimi milletlerarası bir komisyona devrediliyordu...
Özet: Türk olmak aşağı sınıftan olmak demekti..Tür olmak haksız, yersiz ve yurtsuz olmaktı..sömürge olmaktı,...
Bana, bugün geçmişi hafife alanlar "fransızlar" olunca dokunmuyor, ama bu belgeyi gözlerinin önünde yırtamayan ve bunun ötesinde bu belgeyi tanımayan, bilmeyen kısaca herşeyden "fransız" olan bir Türk gençliği fena halde kanıma dokunuyor.. :o
deryatulga
03.04.06, 19:29
"Ezber bozma"nın panzehiri nedir? Doğal olarak hiç bir şeyi ezberlememek, ne doğruları, ne de yanlışları. Ezbercilik Yaşar Büyükanıt'ın deyimiyle soykırımından farksız olan bir şey, insanın düşünme ve eleştirme melekelerini silip süpürüyor. Türk eğitim sistemi ezber denen cinayetin üstüne inşa edilmiştir. Matematik probleminin bile önce sınıfta çözülüp ezberlendikten sonra imtihanda sorulduğu başka ülkeyi ben bilmiyorum. Ezberlemeden nasıl öğrenilir? Son derece basit, okuduğunu anlayarak, sindirerek ve içselleştirerek. İlk okuduğu kitapta hoşuna giden şeyin doğru olsa bile gerçeğin sadece bir parçası olduğunu göz ardı etmeyerek. Kafasında oluşmaya başlayan tablonun eksikliklerini kendi gayretiyle bulup çıkartarak ve bunları mümkün olduğunca tamamlayarak. Bu kabaca çizgiler dışında kalan bir öğrenme yöntemi insanı sadece kuru ezberci yapmakla kalmaz, demagoji ve polemik bağımlısı da kılar.
"Lozan ezberi" de bunlardan biridir. Benim gibi yaşını başını almış olanlar bu ezberin 1965 yılında nasıl allanıp pullanarak ortaya atıldığını da hatırlarlar. 10 Ekim 1965 seçimlerinde o zaman Atatürkçülüğüne aydınlardan kimsenin kefil olmadığı Süleyman Demirel'in Adalet Partisi, halk ağzında "Süprüntü sistemi" adı verilen Milli Bakıye'ye rağmen Türk seçim tarihinin belki de en büyük zaferini kazanarak iktidara gelmişti. O günlerin Cumhuriyet ve Akşam gibi gazeteleri ve Yön gibi dergileri karıştırılırsa bugün AKP'ye yöneltilen hakaretlerin katmerlilerinin AP'ye yapılmış olduğu görülür. Bunların en çirkini ise CHP'ye asla oy vermeyeceği farz edilen seçmen oranından yola çıkarak ortaya atılan "Memleketin 70%i satılmış güçlerin elindedir!" iddiasıydı.
Lozan efsanesi de tam o sıralar tarihin tozlu raflarından indirilerek aynı bugün olduğu gibi
enine boyuna kutsallaştırılmaya başlamıştı. Batı ülkelerinde yapılan siyasi andlaşmalar kutlanmaz, çünkü burada kazananların yanında kaybedenlerin de olduğu bilinir. Benzeri günleri kutlamaya meraklı olan Fransızlar silahların resmen sustuğu günleri kutlarlar. Bizim de kimselerin pek ilgilenmediği Mudanya mütarekesini kutlamamız gerekirdi bu açıdan. Türkiye'nin kurtuluşunun ve uluslararası varlığının güvencesi herhalde bir kağıt parçası değildir. Thomas Hobbes'un bundan neredeyse 400 yıl önce ettiği laf gibi, kılıçla savunulamayan andlaşmaların hiç bir anlamı yoktur. Sevr Yunanistan ve Ermenistan'ı mutlu etmek amacıyla hazırlanmış ve gerçekleşmesi de onların kılıçlarına tevdi edilmiş bir andlaşmaydı. Akıbeti bellidir. Buna rağmen Sevr'e "Osmanlı devletinin parçalanıp yok olması anlamına gelen" bir andlaşma diye burun kırarsak, Lozan'ın da ondan geri kalan yeri olmadığını unutmamak şarttır. İkinci Cumhuriyetçilerden PKK'cılara kadar bu konuda yapılan demagoji belli. Sevr Anadolu'yu Türklere bir vatan olmaktan çıkartıp da bir zından haline getirmek projesiydi. Türklerin bunu dırıltısız sineye çekmeyeceklerini ise başta ünlü Lawrence olmak üzere bilmeyen yok gibiydi. Küçük bir ayrıntı da olsa Türkiye Cumhuriyetinin bugünkü sınırları Lozan'da saptanmamıştır. Türkiye-Irak sınırı açık bırakılmış bir konuydu. Suriye'nin hala uğruna iç geçirdiği Hatay ise Fransız mandasına bırakılmıştı. Hatay'a hem de günümüzde "Ermenistan" adını vermek "şerefi" ise uyarılmasına rağmen bir düzeltme zahmetine katlanmayan "Radikal" gazetesine kalmıştı. Meraklısının kulağına her şeyi yetiştiren minik kuşların tam bu sırada cıvıldamalarını kesmeleri de benim komplo teorilerimden.
Atatürk'ün Nutuk'ta Lozan'ı övmesi kadar normal bir şey olamazdı zira İsmet Paşa'ya en can alıcı direktifleri veren kendisiydi. Burada bahsedilen siyasi zaferin ne olduğunu somutlamakta ise yarar vardır. Lozan Batı Anadolu'yu yakıp kül eden Yunanistan'dan tek kuruş tazminat alamamış, tefecilikle yığılmış Osmanlı borçlarını son meteliğine kadar yüklenmiş, iki kayıkçı göndererek alınabilecek Meis adasına bile talip olamamış ve Türkiye'nin Ege kıyılarında soluğunun tıkanmasını engelleyememiş bir andlaşmaydı. Geri kalan maddi ve manevi kayıpları tadat etmeye burada yerimiz yok.
82.yıl yuvarlak bir tarih değil, öyle ise böylesine "görkemli" kutlamaların anlamı, daha doğrusu bahanesi nedir? Bunun cevabını sayın Uluç Gürkan kendi dünya görüşü açısından veriyor. Ulusal egemenlik, bağımsızlık ve ulusal ekonomi gibi kavramları 1980 öncesi komiktir ki Türk solu tartışırdı, "Kızıl Ordu Türkiye'ye hangi kapıdan girsin, girince de nerede istirahat etsin?" mealinde. Çekoslovakya'nın 1968 Afganistan'ın 1979 yıllarında işgalinde bu tartışmalar ayyuka çıkmıştı. Bugün kuvvacı ve Kızıl Elmacı kesilen bazılarının ettiği çok ilginç laflar vardır. Cumhuriyetin temel ilkelerinin ise gizli veya aleni tartışılmadığı bir evre herhalde hiç bir zaman olmamıştır. Ancak yurttaşların kimliklerine, tarihlerine ve çağdaş uygarlık değerlerine yabancılaştırılması iddiasını klasik Lozan ezberine monte etmek biraz zor oluyor, zira bütün bunlar Lozan'da Türk heyetine dayatılan şeylerdi. "Batıya rağmen Batılı olmak!" gibi özdeyişler de bu montaj zorluğundan türemiştir zaten. Yabancılaşma gibi bir deyimin aslında gönüllü olan yurttaşlık kavramına bağlanmasının metodik sakıncaları bir yana, insanların tarihlerine yabancılaştırılması Türkiye'de herhalde kesinlikle Lozan'la birlikte başlamıştır. O bakımdan bugün "Biz Osmanlımıyız?" kurnazlığına sapan Halil Berktay ve Baskın Oran örneklerine fazla kızmamak lazım. Sevr'in daha gerçekçi olduğunu iddia eden Werner Zürrer gibi tarihçiler sahiden de vardır, ama buradaki gerçeğin kimin gerçeği, daha doğrusu çıkarı olduğunu gözden kaçırmamak gerekir. Sağcı veya solcu, ilerici veya gerici Türk vatandaşları arasında Sevr'i övene ben pek rastlamadım. Açıkça bölücülük yapanlar meclisten hariç tabii.
Lozan ezberinin en can alıcı noktası Curzon'un İsmet Paşa'ya ettiği laflar. Bu sözlerin edildiğine şüphe yok, tam Curzon'a layık bir küstahlık örneği zira. İnönü tek başına karar almaya cesaret edemediğinden devamlı Ankara ile telgraf temasındaydı. Köstence üstünden giden bu telgrafların birer kopyası da muntazaman Curzon'un yazıhanesinin üstüne konuyordu. Kısacası Türk başdelegesi endam aynası önüne oturmuş bir poker oyuncusu halindeydi. İngilizler ayrıca TBMM gizli oturumlarından da düzenli olarak haber alacak konfora sahiptiler. Lafı hiç uzatmadan söyleyelim, Curzon Lozan'da gerçekten neyi almak istemişse, hepsini almıştır. Bu öylesine belgelidir ki, tartışmasının abesle iştigalden farkı yoktur. Sömürgelerine bile dayatmadığı sözüm ona isteklerden vaz geçer ve taviz verir gibi görünerek sadistçe eğlendiği bile düşünülebilir Curzon'un. Hindistan Kral Naipliği sırasında biriktirdiği son derece sağlıklı ırkçılığın gölgesinde, İsmet Paşa'nın boş kağıda imza atmamış olmasına da sinirlenmiş olabilir. Geçenlerde kaybettiğimiz S.Yerasimos'un müstakbel ABD elçisi Grew'un anılarından aldığı "Harlem karakolunda şenlikli bir sorgulama" benzetmesi benim bir Türk vatandaşı olarak her zaman içimi ezmiştir.
Lozan'da sınır tartışması yapılmamış gibi bir şeydir. Türkiye bir kaç yıl sonra Irak sınırının saptanmasını da kendisinin üye olmadığı ve üstelik de İngiltere'nin egemenliğinde olan Milletler Cemiyetine bıraktığından boş övünmelerin kime yarayacağını merak ediyorum. Aslında burada amacın birilerini aynen 1965'de olduğu gibi yıpratmak olduğu belli. Yoksa Kıbrıs'ı resmen Lozan'da kaybettiğimiz halde Rauf Denktaş neden oralarda boy göstersin? Kutlamak istediği nedir?
Birilerinin elinden gelse bugün Türkiye'ye Sevr'de verdikleri şansı bile vermezler. Buna karşı alınacak tedbir ise yıllar önce dergilerinde Türkiye'yi ona bölen haritalar yayınlayan tiplerin peşine takılarak İsviçre'de şov yapmak değildir. "Lozan 2005 kararlılığı" lafını duyunca Abdülhamid'in halife olduğunu kanıtlamaya çalışan bir gazeteciye "'Sen güneşin gökte parladığını kanıtlamak zahmetine de girermisin?'" diye sorulduğu aklımıza geliyor.
Bir de şu sorulabilir: Bölgede bir gün güç dengeleri değişecek olursa,Türkiye lehine de olsa "Ben Lozan'ın maddelerine dokundurtmam!" diye mi tutturacaktır?
ottoman1299
03.04.06, 21:47
Bunlari okuyup da AB'den hayir beklemek, büyük hayalcilik.
eminim benim gibi cogu pc-userler de ayni düsünceye düsmüstür. cogu arkadaslar, "AB'den hayir gelmez. bunlar bize 'GICIK'. Ne yapsak, suc. Ne versek AZ", demiyorlarmi zaten.
Almanya 60 yil önce Avrupayi yikip kavurdu. Savasin ardindan 20 yil gecmeden, geri barisip birlesmenin planini yaptilar. Halk birbirni sevmiyor, bir hollandali, fransiz, ingiliz bir almandan nefret ediyor ama yine de politka ve medya bu nefreti yansitmiyor. O kadarki bazen ben bile unutuyorum bu halklarin birbirini sevmedigini. bu kadar birbirine zit insanlarin bir ortak noktasi var. Türk(Müslüman) düsmanligi.
Birlik kurup bizi bölüp, o kadar insanlarimizin sehit olmasina sebep Avrupa'ya hala yalakalik yapiyoruz. Biz türkler bu kadar mi asagilik bir halkiz? Resmen köpek derler bize, yine de bunlarin kapisini calariz, yal dileniriz.
Asya'ya yönelmek mi?
Hedef sadece, Türkiye Cumhuriyetler'i olmali?
Yoksa 100 yil önce bize hainlik yapan Araplar'in da mi kapisini calmaliyiz?
hangisi olursa olsun, bu rezillikden biktim. Araplar bile Avrupadan daha hain degil ya!
deryatulga
04.04.06, 00:04
AB mi? Lozan mı? Tercih Sizin...
- Atina ve Rumlar hep bir ağızdan; ''Türkiye için AB'nin yolu Kıbrıs'tan geçer'' diyorlar. Yani? Yani Atina'nın ve Rumların bütün istedikleri yerine getirilecek. Kıbrıs'a Ege'yi de ekliyorlar...
- AB'nin bütün kurumları, yetkilileri, medyası, kamuoyu ensemizde boza pişiriyor; ne istiyorlar? ''AB'nin yolu Diyarbakır'dan geçer'' dayatmasını yapıyorlar. Amerika biraz kibar; söylemiyor, mektup göndermiyor, ''sadece yapıyor'' ... Hem de tanklarla, toplarla, füzelerle... Ne yapıyorlar? Kürdistan projesinin bir bölümünü Kuzey Irak'ta İngilizle beraber gerçekleştiriyorlar:
Az laf çok iş; Avrupa gibi ağız kalabalığı yapmıyor, pratik adamlar.
- ABD Başkanı'ndan Brüksel'e kadar koro halinde, ''AB'nin yolu patrikhaneden geçer'' diyorlar: Yani? Yani, İstanbul'da bir Ortodoks devleti kurulmaz ise AB hayaldir demeye getiriyorlar.
Ne yapalım, AB'nin hatırı için onu da yaparız. AB için çiğ tavuk bile yeriz. Hoş Bartholomeos 'un pek yenecek bir tarafı da yok ya, her neyse, katlanırız artık...
- ABD ve Fransa başı çekiyorlar; Ermenilerin istekleri yerine gelmeden AB'ye almayız; olmazsa olmazmış.. Ne yapalım canım, onlara da birkaç vilayet, 300-500 milyar dolar tazminat veririz artık; öyle ya AB'ye giriyoruz, değmez mi?
- Dicle ve Fırat'ın yönetimi, Boğazlar ve yanında federal bir Türkiye de cabası; helal olsun vallahi, AB için az bile demek geliyor insanın içinden!..
Lafı uzatmaya gerek yok ki...
Brüksel, Washington, Londra, Paris, Berlin ve yanı başımızdaki ''kopilleri'' ne diye uzatırlar ki; ''AB'nin yolu Sevr'den geçiyor'' desinler, olsun bitsin.
Yok Güneydoğu'ymuş, patrikhaneymiş, Ermenilermiş, sınırlarmış, ne diye uzatırsınız ki?.. Ya Lozan ya AB deyin, olsun bitsin.
İşte görüyorsunuz; Türkiye AB'ye alınacak ama o alınacak olan Türkiye sizin bildiğiniz Türkiye olmayacak. Beş altı parçaya bölünmüş Türkiye'den en küçük bir iki parçacığını cımbızla ayıklayıp AB içine tabii ki sokacaklar.
Geri kalanlar ise ''arka bahçe'' olarak işletmeye açılacak. Zaten her şey yazılmış, çizilmiş bile. Allah için, adamlar dürüst davranıyorlar: Lozan'ı bozup Sevr'i getireceklerini anlaşmalara bile yazmışlar. Parlamentolarında kararlarını bile almışlar. Ermeni tasarıları, Kürdistan projeleri, bağımsız patrikhane dayatmaları meclislerden geçmiş bile.
Onların Sevr projesine evet diyen içimizdekiler mi?
- Bir kısmı emperyalizmle işbirliği yaparak Kürdistan oluşturulacağına inanıyor, onun için destekliyor. Aynen Kuzey Irak'takiler gibi.
- İslamcı siyasiler Cumhuriyet'in yerine dini esaslara dayalı bir devletin ancak Lozan'ın tasfiyesi ve Batı'nın desteği ile sağlanabileceğini sanıyor. AB oyununu bunun için oynuyorlar. Batı'ya takıyye yapıyorlar.
- Batı sermayesinin ve şirketlerinin güdümüne girmiş kimi iş çevreleri ise ''Batı burayı bölse ve arka bahçesi yapsa da bizim işimiz bozulmaz; biz Batı'nın kazancından payımızı yine alırız'' inancını taşıyorlar.
Dolayısıyla ''AB oyununu oynamak'' bu üç grubun da işine geliyor. Brüksel ve Washington ile ''al gülüm ver gülüm'' oyunu, AB üzerinden oynanıyor.
Türkiye'nin bir bütün olarak AB'ye hiçbir zaman alınmayacağını, ''Türkiye'deki ilgili çevrelerin hepsi biliyor'' . Aksini düşünmek, ''onları, bu basit gerçeği göremeyecek kadar aptal sanmakla eşanlama gelir'' . Tabii ki bizim buna hakkımız yok...
Telli Baba
16.04.06, 13:33
Sezer: Tarih bilmeyen ulus yönünü bulamaz
Türk Tarih Kurumu'nun kuruluşunu kutlayan Sezer, tarihine önem vermeyen ulusların uygarlık ailesinde saygı göremeyeceğini söyledi
http://www.milliyet.com.tr/2006/04/16/siyaset/resim/siy01.jpg
ANKARA Milliyet
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Türk Tarih Kurumu'nun 75. kuruluş yıldönümü nedeniyle TTK Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu'na gönderdiği kutlama mesajında, "Tarihini bilmeyen, tarihini araştırmayan, tarih belleği olmayan uluslar yönlerini bulamazlar, uygarlık ailesinin saygın üyelerinden biri olamazlar" dedi.
Köklü bir tarihe ve yüksek bir tarih bilincine sahip olan Türk ulusunun dünya üzerindeki etkinliği ve yarattığı zengin kültür mirasıyla uygarlık tarihinin biçimlenmesinde rol oynadığını vurgulayan Sezer, şunları kaydetti:
Ermeni iddialarına yanıt
"Türk ulusunu yüce kılan, büyük başarılar yakalamasını sağlayan işte bu tarih bilincidir. Son yıllarda tarihimize yöneltilen dayanaksız savlara, tarihsel belge ve bilimsel çalışmalarla Türk Tarih Kurumu en iyi yanıtı vermekte, bu tür savları çürütmektedir.
TTK'nın bu alanda yaptığı bilimsel çalışmaları önemsiyor, mutlulukla karşılıyoruz."
Milliyet (http://www.milliyet.com.tr/2006/04/16/siyaset/siy01.html)
deryatulga
29.04.06, 16:23
Yard.Doç.Dr. Nejdet Gök
29.12.2005 PERŞEMBE
Londra’daki Osmanlı arşivi neden getirilmiyor?
Yaklaşık bir buçuk yıl önce yine bu gazetenin "yorum" sayfasında "Londra'daki paha biçilmez Osmanlı hazinesi" başlığı altında bir yazım yayınlanmış, elverişsiz koşullar altında olmasına rağmen bu güne dek mümkün mertebe muhafaza olunmuş, bu paha biçilmez hazineye dikkat çekmeye çalışmış, vakit kaybetmeksizin araştırmacıların hizmetine açılmasının aciliyetine ve önemine işaret etmiştim.
Bu arada aynı günlerde Aksiyon dergisinde ele alınan arşiv dosyasında da (Sayı: 500, 5.7.2004) aynı konunun işlendiğini, Ortadoğu politikasına ışık tutacak bu zengin arşivin en kısa sürede Türkiye'ye getirilmesi için çalışmalar yapıldığını da bizzat yetkili ağızlardan duymuştuk. Buna göre; Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü bünyesinde yer alan Osmanlı Arşivleri Daire Başkanlığı, bu kıymetli arşiv belgelerini Türkiye'ye getirmek için proje geliştiriyordu.
Dışişleri eski Müsteşarı Sayın Özdem Sanberk'in görev yaptığı dönemde söz konusu arşiv, araştırmacı-tarihçi Dr. Bilal Şimşir tarafından tasnif edilip imkanlar ölçüsünde uygun ortama taşınmıştı. Sanberk yapılan çalışmayı: "Biz onları çağdaş arşivcilik anlayışına göre düzenledik. Araştırmacılar gelip faydalanıyordu. Bu belgeler son derece önemli. Ortadoğu meselesinde, Lozan konusunda, İngiltere'nin siyasetini söz konusu belgelerde görmek mümkün. Türkiye'nin bu belgelere ve arşive sahip çıkması gerekir." sözleriyle özetliyordu.
Bendeniz de yaklaşık bir buçuk yıl önce yayınlanan yazımda, Ocak-Mart 2001 yılları arasında söz konusu arşivde yapmış olduğum incelemelere dayanarak bazı saptamalarda bulunmuştum. Maalesef yapılan tasnif dışında iç depoya yığılmış döküntüler içinde bir yığın malzemenin bulunduğunu, bunlardan bir kısmının okunamayacak derecede yıpranmış olduğunu görmüş, kendi her gün Cambridge'den Londra'ya gelip giderek iki ay boyunca defterler ve diğer evrak üzerinde çalışmış, söz konusu malzemenin bir an önce hizmete sunulması için çaba sarf etmiştim. Eski bir arşiv uzmanı ve sevdalısı olarak, o günden beri gelişmeleri yakından takip etmeye çalışıyorum. Geçtiğimiz günlerde Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü'nde yetkili ağızlardan Roma ve diğer Avrupa başkentlerindeki arşiv malzemesinin İstanbul'a getirilme çalışmasının başladığını öğrenince çok sevinmiştim. Gecikmeksizin Londra Büyükelçiliği'ne bir e-mail göndererek gelişmeler hakkında bilgi istedim ancak maalesef bu güne kadar herhangi bir cevap alamadım. Bu arada 6 Aralık 2005 tarihli Yeni Şafak Gazetesi'nde yer alan "Osmanlı'nın kara kutusu Londra'da" başlıklı haberde Arşiv Genel Müdür Yardımcısı Sayın Mustafa Budak'ın ifadesinden Londra Arşivi'nin nakli konusuna Sayın Dışişleri Bakanı'nın sıcak bakmasına rağmen, henüz gerekli olan kararın çıkmadığını da öğrenmiş olduk.
Londra'daki arşiv neden önemli?
Bilindiği üzere, Osmanlı Devleti'nde sürekli diplomasiye geçiş, Sultan III. Selim (1789-1807) devrinde gerçekleşmiş, ilk daimi elçilik de 1794 yılında Londra'da kurulmuştur. İlk büyükelçisi olarak da Yusuf Âgah Efendi (ö. 1824) görevlendirilmiştir. Zaman zaman inişli çıkışlı bir seyir takip eden Osmanlı-İngiltere ilişkilerine paralel olarak, büyükelçiliğin konumunda ve çalışma faaliyetinde dalgalanmalar olmuş, bir ara maslahatgüzarlık seviyesine indirilmiş, Yunan isyanı yıllarında tamamen kapatılmış, elçilik arşivinde bulunan evrakın en azından bir kısmı İngiltere Dışişleri Bakanlığı arşivine devredilmiştir. Tanzimat'tan iki yıl önce 1836 yılında tekrar açılan Londra Büyükelçiliği'nde Reşit, Fuat ve Âli Paşa'lar gibi önemli şahsiyetler birbiri ardınca görev yapmışlardır. Fenerli bir Rum olan Kostaki Musurus Bey'in 1851'den itibaren tam 36 yıl devam eden büyükelçiliğinden sonra da birçok önemli şahsiyetin görev yaptığı elçilik, I. Dünya Savaşı yıllarında kapanmış, Cumhuriyet'ten sonra başlayan yeni ilişkiler doğrultusunda yeni bir kimlik ve görünüşle tekrar açılmıştır.
Her şey bir tarafa, kendi devirlerinin dışında Osmanlı siyasetinde önemli izler bırakmış olan bu üç önemli paşanın görev yaptığı bir elçiliğin arşivinde ne derece değerli ve stratejik önemi haiz belgelerin bulunabileceğini tahmin etmek elbette zor olmasa gerek. Özellikle yaşadığımız dönemde sık sık gündeme getirilen, kendimizi soyutlamamız imkansız hale getirilen Büyük Ortadoğu projesi ve bu bağlamda Türkiye'nin oynaması gereken roller göz önüne alındığında, Birleşik Amerika ile Osmanlı Devleti'nin ciddi anlamda ilk diplomatik temaslarının başladığı Londra Sefareti ve arşivinin önemi bir kat daha artmış olur. Büyük Ortadoğu projesinin, sanılanın aksine bir yüzyıldan daha eski bir planın uzantısı olduğu, misyoner okullarının nihai amaçlarının neler olduğu da yine bu belgelerle ortaya çıkacaktır. Söz konusu arşivde yer alan belgeler neden bahsediyor? Kuşkusuz bu üzerinde durulması gereken ayrı ve kapsamlı bir konudur. Ancak ilk bakışta dikkatimi çeken önemli meseleleri ana başlıklar halinde şöylece sıralamak mümkündür:
1838 Türk -İngiliz Ticaret Antlaşması, Mısır Meselesi, Yunan Sorunu ile ilgili yazışmalar, borçlar meselesi, Türk-Fransız ilişkileri, Sinop Baskını, cephane siparişi, Kırım Savaşı, İstanbul-Belgrad Demiryolu Projesi, Paris Konferansı, Islahat Fermanı'nın ilanı, Süveyş Kanalı meselesi, eğitim ve kültür alanındaki faaliyetler ve işbirliği, gemicilik ve denizcilik işleri, Osmanlı iç politikası ile ilgili gelişmeler, Arap vilayetleri ile ilgili sorunlar, İngiliz ve Fransız donanmalarının İstanbul önünde demirlemeleri, azınlıklar konusu, Anadolu ve Rumeli Demiryolları konusu, gemi siparişleri vs. Ermeniler ve Yahudiler, Balkan sorunları, Tunus sorunları, sağlık ve karantina, posta hizmetleri, patent konusu ve kanunu, ticaret anlaşmaları, Brüksel Konferansı, gayrimüslim azınlıklar; Ermeniler ve Süryaniler, Osmanlı topraklarında yeni reformlar, II. Abdülhamid'in tahta çıkışı, Midhat Paşa'nın sadarete gelişi, Kanun-i Esasi'nin ilan edilmesi, Bosna-Hersek ayaklanması, İstanbul Konferansı, Selanik Olayı. Osmanlı aleyhine yayın yapan "Levant Herald" gazetesinin geçici olarak kapatılması vs.
İstiklâl Harbi ve sonrası
Yunan Taarruzu ve Hint Müslümanlarının Kızılay'a yardımları, Sakarya Zaferi, Türk-Yunan mütarekesi için arabuluculuk haberleri, Damat Ferit Paşa'nın Lord Curzon'la görüşmesi, Büyük Taarruz ve Yunanlıların geri çekilmesi, Türk-İngiliz gerginliği, Mudanya Mütarekesi, Musul sorunu, Lozan Barış Anlaşması, Halifeliğin ilgası ve yankıları, Şeyh Sait İsyanı ve sonrası, Sultan Vahdettin ve yüz ellilikler, İngiliz Eğitim sistemi hakkında yapılan incelemeler, Cumhurbaşkanı Atatürk, Mısır Kralı Fuad'ın Londra gezisi, Irak ve Türk-İngiliz ilişkileri, İngiliz-Sovyet İlişkileri, Çanakkale Savaşları hakkında çevrilmek istenen filmle ilgili yazışmalar, Türk alfabesinin kabul edilmesi, Oryantalistler Kongresi ve Köprülü Fuad, Doğu Türkistan ayaklanması ve Çin mezalimi, çeşitli konularda yapılan konferanslar ve alınan kararlar, Fethi Okyar'ın büyükelçilik yılları, Türkiye aleyhine yapılan zararlı faaliyetler ve alınan tedbirler, Ankara'ya davet edilen Amerikalı öğretmenler ve Türkiye'deki eğitim faaliyetleri… Daha önceki yazımda da belirttiğim gibi, yaklaşık bir milyon belge ve 150 civarında defter, çeşitli eşya ve malzemelerden oluşan bu Osmanlı karakutusunun bir an önce açılması, şifresinin çözülmesi ve ilim aleminin hizmetine sunulması gerekir.
BİLKENT ÜNV. TARİH BÖLÜMÜ
29.12.2005
deryatulga
20.06.06, 02:13
20 Haziran 2006 ’3. Adam’ Sezer’i rahatsız eder
Süleyman DEMİRKAN - Okan KONURALP - Ümit ÇETİN / ANKARA
http://www.hurriyet.com.tr/_newsimages/1719147.jpgCumhuriyet Gazetesi’nde, Cumhurbaşkanı Sezer’in Atatürk ve İnönü’den sonra "Üçüncü Adam" olarak nitelenmesine siyasetçilerden tepki geldi. CHP’liler, Sezer’in zor bir dönemde görev yaptığına dikkat çekerken, AKP’li Sanay "3. adamlığına gülünür. Toplumu kuşatan bir isim değil" dedi.
CUMHURBAŞKANI Ahmet Necdet Sezer’le ilgili olarak Cumhuriyet Gazetesi’nin "Üçüncü Adam" benzetmesinde bulunmasını siyasetçiler değerlendirdi. CHP’liler ’Sezer’in AKP iktidarına karşı takındığı tutumu hatırlattı. İşte siyasilerin görüşleri:
SEZER DE ABARTILI BULUR
CHP Genel Başkan Yardımcısı Mustafa Özyürek: Sayın Cumhurbaşkanı laik demokratik cumhuriyetin en önemli savunucusu ve sahibi olarak öne çıkıyor. Ancak Atatürk ve İnönü ile birlikte değerlendirilmesi, Sayın Sezer’i de rahatsız eder; böyle bir sıralamayı kendisi açısından abartılı bir sıralama olarak algılar. Cumhurbaşkanımızın mütevazi kişiliği göz önüne alındığında,’Üçüncü Adam’ demek zor olur.
ÖNEMLİ GÖREV YAPIYOR
CHP Grup Başkanvekili Haluk Koç: Sayın cumhurbaşkanın bu önemli tarih diliminde konumundan kaynaklı çok önemli bir görev yaptığını düşünüyorum. AKP’nin bir parti devleti yaratmaya çalıştığı bir dönemde, kendi görev alanı içerisinde sarsılmaz bir şekilde anayasal laik hukuk devletine sahip çıktığını herkes görüyor. Bu nedenle Sayın Cumhurbaşkanı’nın görev yaptığı süre içinde Türkiye’nin teminatı olduğunu açık yüreklilikle söylemek gerekiyor.
ADAM SIRALAMA MANASIZ
Anavatan Partisi Genel Başkanı Erkan Mumcu: Adam sıralamanın, numaralamanın filan bir manası yok. Atatürk’ü anladım o cumhuriyetin kurucusu. Ondan sonra geri kalan herkes cumhuriyete, millete bir şekilde hizmet ediyor.
ATATÜRK TAMAM AMA...
AKP Ankara Milletvekili Eyüp Sanay: Sezer’in üçüncü adamlığına gülünür. Atatürk, tartışmasız birinci adam. İnönü’nün ikinci adamlığı ise tartışmalı. Paşa olarak İnönü’yü herkes sever. Ancak, siyasetçiliği açısından bakıldığında toplumun bütün kesimlerin üzerinde ittifak ettiği, sevdiği biri değil. İnönü’nün ikinci adamlığı bu nedenle tartışılırken, Sezer’i üçüncü adamlığa nasıl oturtacaksınız? Sezer uygulamalarıyla herkesi kuşatan bir insan değil. Aksine tepkiler var. Makam yerine o makamlardaki kişilerin isimlerinin yer aldığı anketler yapılmış olsa Sezer çok alt sıralarda yer alır. Bana göre Baykal bile Sezer’den daha üstte çıkar.
HALKA TERCÜMAN OLUNMUŞ
DYP Genel Sekreteri Kamil Turan: AKP iktidarının başlangıcından günümüze kadar devletimizin temel ilkeleri karşısındaki tutumu halkımızın üzerinde ’Devlet sahipsiz mi?’ etkisini yaratmıştır. Dolayısıyla istikrarı, huzuru, barışı ve devletin geleceğini teminat altına alacak kişi ve siyasi kuruluşlar arayışı başladı. Bunun altında Cumhurbaşkanımızın devlete sahip olma çabaları esas alınarak halkın bu arayışına tercüman olması yatıyor.
DOĞRU BULMUYORUM MHP Genel Başkan Yardımcısı Mehmet Şandır: Cumhurbaşkanı’nın (Sayın Sezer veya bir başkası olabilir) Cumhuriyet’in kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’le kıyaslanarak, 3. adam ilan edilmesi ve anlamlar yüklenmesi doğru değil.
Demokrasimize haksızlık
Kamu Hukukçusu Prof. Dr. Anıl Çeçen: Mevcut partileri, siyasi kadroları dışlayan ve Sayın Sezer’i siyasi olarak öne çıkaran bir yaklaşımın ben Türk demokrasisine yönelik bir haksızlık olduğu kanaatindeyim. Üçüncü adamlık değişen süreçte farklı bir anlam kazanmaktadır. O da değişen dünya koşullarında Atatürk’ün cumhuriyetini ayakta tutacak, özellikle bölgemizdeki yeni gelişmeler çerçevesinde gündeme gelen tehditlere karşı yeni politikaları geliştirecek ciddi bir siyasi birikim gerektirir.
HABER http://www.trt.net.tr/wwwtrt/imgs/1pix.gif
24.07.2006 17:07
http://www.trt.net.tr/wwwtrt/imgs/1pix.gif http://www.trt.net.tr/haber/2003/08/29/resim/sezer_erdogan_arinc_b.jpg http://www.trt.net.tr/wwwtrt/imgs/1pix.gif
Lozan Barış Anlaşmasının Yıldönümü
Anlaşmanın 83. yıldönümünde liderler birer mesaj yayımladı.
Bugün, Lozan Barış Anlaşması'nın 83'üncü yıldönümü..
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Lozan Barış Antlaşması'nın, Misak-ı Milli sınırlarının korunmasını ve Yüce Atatürk öncülüğünde Türkiye'nin çağdaş bir devlet olarak yükselmesinin yolunun açtığını belirtti.
Sezer: Tarihi Bir Belge
Lozan Anlaşmasının yeni Türk Devleti'nin doğuşunu müjdeleyen tarihi bir belge olduğuna dikkat çeken Cumhurbaşkanı Sezer, "Askeri alanda kazanılan zaferle haklılığını kanıtlayan Türk Ulusu, savaştan kısa süre sonra imzalanan Lozan Antlaşmasıyla başarısını taçlandırmış, barışa bağlılığını göstermiş, önemli kazanımlar elde etmiştir. " dedi.
Sezer, Birinci Dünya Savaşı'ndan sonra imzalanan anlaşmalar arasında bugüne kadar geçerliliğini ve güncelliğini koruyan tek belgenin de, Lozan Antlaşması olduğunu vurguladı.
Arınç: Diplomasi Zaferi
Türkiye Büyük Millet Başkanı Bülent Arınç da mesajında, Lozan Barış Antlaşması'nın diplomasi zaferi sonucunda imzalandığına dikkat çekerek, "Yabancı ülkelere verilen ayrıcalıklar tümüyle ortadan kaldırılarak milletimizin egemenlik ve bağımsızlık hakları kabul edilmiştir. Böylelikle devletimiz, askeri, siyasi ve ekonomik özgürlüğüne kavuşmuştur" dedi.
Erdoğan: Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin Temelleri Atılmıştır
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da, Lozan Barış anlaşmasının, istiklal mücadelesinde kazanılan büyük zaferin diplomatik tamamlayıcısı olduğunu söyledi. Erdoğan, "Tarihimizin önemli bir dönüm noktası olan Antlaşmayla Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin de temelleri atılmıştır. Millet olarak, devlet olarak Türkiye'yi bu temeller üzerinde yükselterek, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün gösterdiği muasır medeniyetler seviyesinin ötesine taşımakta kararlıyız" dedi.
Baykal: Bizi Parçalamak İsteyenlerin Yenildiği Tarih
Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Deniz Baykal da mesajında, 24 Temmuz 1923'ün, Türkiye'yi parçalamak isteyen siyasetin resmen yenildiği tarih olduğunu söyledi. Baykal, "Lozan'da atılan imza, Türk milletinin, Anadolu halkının ve onun gücüne inanan aydınların, önderlerin, onlarla el ele veren insanımızın attığı imzadır. Onların kararlılığı, bağımsızlığa ve özgürlüğe olan inancını yansıtmaktadır" dedi.
http://www.trt.net.tr/wwwtrt/hdevam.aspx?hid=155588&k=1
Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer, Lozan Barış Antlaşması'nın, Misak-ı Milli sınırlarının korunmasını ve Yüce Atatürk öncülüğünde Türkiye'nin çağdaş bir devlet olarak yükselmesinin yolunun açtığını belirtti.
Vatanimiza, Türk Milletine hayirli ugurlu olsun.
Yüce Atamiz önderliginde bize baris ve özgürlük yolu acildi.
Allah razi olsun, nur icinde yatsin Atamiz, Sehitlerimiz.
:türkiye:
deryatulga
25.07.06, 02:41
Lozan'ın laiklikle ilgisi yok
24 Temmuz'da (1923) imzalanmıştı Lozan Antlaşması. Bu vesileyle dün açıklamalar yapıldı, bildiriler yayınlandı. Dünkü Cumhuriyet gazetesinde 'Kadın Araştırmaları Derneği' tarafından verilmiş,
dört cümleden oluşan, kitap boyutunda bir ilan yer aldı. "Lozan Antlaşması'nın 83. Yılı" başlıklı ilan şu cümleyle başlıyordu: "Laik Türkiye Cumhuriyeti'nin uluslararası varlığının resmi belgesi olan Lozan Antlaşması'nın günümüzde değerinin daha da katlanarak arttığına inanıyoruz."
Son cümle ise şöyleydi:
"Laik Türkiye Cumhuriyeti'nin yaşamsal değerdeki bu belgesinin yaşama geçirilişinin 83.'üncü yılını kutluyor, nice yıllar diyoruz."
İlandaki bu cümleleri okurken gözlerime inanamadım. Olacak iş mi? İnsan kutladığı şey hakkında azıcık bilgi sahibi olmaz mı?
Hadi kitaplara, ansiklopedilere, internete filan bakmadınız... Aritmetik de mi bilmiyorsunuz? 2006'dan 83'ü çıkarın, eder: 1923! Peki hangi tarihte kutluyorsunuz Lozan'ı? 24 Temmuz'da.
Cumhuriyet ne zaman ilan edildi? 29 Ekim 1923'te. Arada var 3 ay. Demek ki Lozan Antlaşması yapıldığında Türkiye henüz cumhuriyet değildi.
Mustafa Kemal Paşa, kimi telkinlere kapılarak, " Türkiye meşruti monarşi olsun. Yeni padişah benim, Meclis de çalışmaya devam etsin " deseydi... Ne olacaktı? Hiç! Lozan Antlaşması yine yürürlükte kalacaktı. Çünkü Lozan, Türkiye'nin rejimiyle ilgili bir antlaşma değildi .
Gelelim ilandaki laiklik kavramına.
Bu kavram Anayasaya ne zaman girdi arkadaşlar? 5 Şubat 1937'de. (Ayrıca hatırlayalım: 1928'e kadar devletin dini vardı.)
Lozan'da elbette Türkiye'nin geleceğini belirleyen sürüyle karar alındı. Bunların içinde en önemlisi, Türkiye'nin bağımsızlığının uluslar arası planda kabul edilmesiydi.
Ancak Lozan Antlaşması'nın ne cumhuriyet rejimiyle bir alakası vardı, ne de laiklik ilkesiyle...
Çünkü Lozan Antlaşması imzalandığında ikisi de ortada yoktu.
http://img.sabah.com.tr/i/yildizlar2.gif
Biliyorsunuz: Tüketiciyi aldatan reklamlar; kınanır, yasaklanır, hatta cezalandırılır.
Peki bu ilanın, o hileli reklamlardan ne farkı var? Biri tüketiciyi aldatıyor, diğeri zihinleri bulandırıyor. Maşallah gazete de ' laikliğe sahip çıkacağım' diye bu yanıltıcı ilanı ayıla bayıla basıyor.
Ama normaldir: O kesimin, tarihin algılanmasıyla ilgili ciddi sorunları var.
Hatırlarsınız: Kısa adı CUMOK olan Cumhuriyet Okurları adlı oluşum da, 31 Mart ( 1909 )
Vakası'nı lanetlemek için 31 Mart 2005 günü ilan vermişti. Aydınlıktan filan bahsediyorlardı ama sözünü ettikleri olayın tarihi bugünkü takvime göre 13 Nisan'dı!
Yani oluşumun lanetlediği şeyden haberi yoktu. O ilanı da Cumhuriyet bir güzel basmıştı.
:türkiye:
http://www.haberbiz.com/gif/ayrUzun.gif
TSİ - 20.07.2006 23:48:44
http://www.haberbiz.com/gif/ayrUzun.gif http://www.haberbiz.com/picture/haber.resimler/lozan_onurumuzdur.JPG ·
Eryılmaz; “Tarihimizin en önemli dönüm noktası olan Lozan Anlaşması’nın 83. Yıldönümü’nde tüm Cumhuriyet sevdalılarını Lozanpark’ın açılışında bir araya gelmeye, bu coşkuyu bizimle paylaşmaya davet ediyoruz.”
· Çankaya Belediyesi, Lozan Anlaşması’nın 83. Yıldönümü’nde coşkulu bir açılışla LOZANPARK’ı Ankaralılara armağan ediyor.
Ankara- Geçtiğimiz yıl “Cumhuriyet’e Sahip Çıkalım, Lozan Onurumuzdur” şiarıyla büyük bir kutlama yapan Çankaya Belediyesi, Lozan Anlaşması’nın 83. Yıldönümü’nde coşkulu bir açılışla LOZANPARK’ı Ankaralılara armağan ediyor.
Konuyla ilgili bir açıklama yapan Çankaya Belediye Başkanı Prof. Dr. Muzaffer Eryılmaz;
“83 yıl önce Lozan'ı yaratan koşullar bugün de hüküm sürüyor. Onun içindir ki, Türkiye Cumhuriyeti'nin sonsuzluğa uzanması, Lozan'ı sahiplenmekten ve onun yüklü mirasını korumak ve yaşatmaktan geçmektedir. O mirası hepimiz, her zamanki gibi sahiplenmeye devam edeceğiz. Tarihimizin en önemli dönüm noktası olan Lozan Anlaşması’nın 83. Yıldönümü’nde tüm Cumhuriyet sevdalılarını Lozanpark’ın açılışında bir araya gelmeye, bu coşkuyu bizimle paylaşmaya davet ediyoruz,”
dedi.
İçinde halka açık piknik alanları, yürüyüş yolları, açık ve kapalı spor alanları, egzersiz salonu, futbol-basketbol alanları, tenis kortları, kafeterya ve çay bahçesi olan Lozanpark, 24 Temmuz günü saat 19.00’da yapılacak bir şenlikle açılacak. Lozanpark, Çankaya Kahire Caddesi’nde kentin ortasında doğayla içiçe olmak isteyen tüm Ankaralıların nefes alacakları, stresten arınacakları bir yer olacak.
http://www.haberbiz.com/HaberDetay.asp?haber_id=7784
deryatulga
25.07.06, 12:54
Birileri sevabina su Lozan ve Sevr'i yanyana koyup okusa da, bu abartmalar bir son bulsa. Gecen yil Uluc Gürkan'la yaptigim tartismada üniversite hocalarinin bile bu isi yapmadigi ortaya cikmis ve Gürkan geri adim atmisti. Bu yil yine ayni grupta ayni terane ile abdest tazeliyor. Yapacak hic bir sey yok aslinda. Lozan'i kendine dert edip de her yil gösteri yapan bir Kürtcüler var. Onlarla basa cikmanin yolu da yillar önce imzalanmis bir anlasma ile övünüp durmak degil herhalde.
:türkiye:
Kurden-Demo zu 83. Jahrestag des Vertrags von Lausanne
Lausanne.
SDA/baz. Rund 600 Kurden haben am Samstag in Lausanne friedlich demonstriert. Sie prangerten den Vertrag von Lausanne an, der vor 83 Jahren unterschrieben worden war.
Der Vertrag begrub die Hoffnung der Kurden auf einen eigenen Staat.
Die Demonstranten versammelten sich vor dem Palais de Rumine, wo am 24. Juli 1923 der Vertrag unterzeichnet worden war. Vor dem Gebäude stimmten sie die kurdische Hymne an. Die Teilnehmer - hauptsächlich Männer und einige Familien - schwangen die kurdische Fahne und zeigten Portaits vom ehemaligen PKK-Chef Abdullah Öcalan, der seit sieben Jahren in türkischer Haft sitzt.
http://www.baz.ch/news/index.cfm?keyID=17cd2e0a-df54-4cbb-95ff9e386784539b&startpage= (http://www.baz.ch/news/index.cfm?keyID=17cd2e0a-df54-4cbb-95ff9e386784539b&startpage=1&ObjectID=96E72984-1422-0CEF-706DA560C1FB96B7)
Birileri sevabina su Lozan ve Sevr'i yanyana koyup okusa da, bu abartmalar bir son bulsa. Gecen yil Uluc Gürkan'la yaptigim tartismada üniversite hocalarinin bile bu isi yapmadigi ortaya cikmis ve Gürkan geri adim atmisti. Bu yil yine ayni grupta ayni terane ile abdest tazeliyor. Yapacak hic bir sey yok aslinda. Lozan'i kendine dert edip de her yil gösteri yapan bir Kürtcüler var. Onlarla basa cikmanin yolu da yillar önce imzalanmis bir anlasma ile övünüp durmak degil herhalde.
Lozan Cumhuriyet tarihimizde cok önemli bir yeri vardir.
Sevr de neymis ? karsilastiralim. Türkiye de Lozan anlasmasi kutlaniyorda,
burada mi rahatsiz olduk ?
Lozan kelimesi sadece baskalarini degil, bizi de mi rahatsiz ediyor.
Anlam veremedim. Biz bugünlerde 83. Yildönümünü kutluyoruz. Abartma falan filan degil, önemli bir gün. Sevr batmistir !:türkiye:
deryatulga
25.07.06, 13:05
Lozan Cumhuriyet tarihimizde cok önemli bir yeri vardir.
Sevr de neymis ? karsilastiralim. Türkiye de Lozan anlasmasi kutlaniyorda,
burada mi rahatsiz olduk ?
Lozan kelimesi sadece baskalarini degil, bizi de mi rahatsiz ediyor.
Anlam veremedim. Biz bugünlerde 83. Yildönümünü kutluyoruz. Abartma falan filan degil, önemli bir gün. Sevr batmistir !:türkiye:
Bu konuyu galiba izah etmistik. Sevr ve Lozan metin olarak 90% aynidir. Lozan o tarihlerde alinabileceklerin belki en iyisi idi. Döne döne kutlanacak, neredeyse putlastirilacak bir anlasma ise degildir. Bugün basimiz ne zaman sikissa Lozan hükümlerini yerine getirmemekten sikisiyor. Lozan beni Anadolu kiyilarina hapsedip bir Meis adasini bile alamayan anlasma. Lozan Osmanliya yüklenen tefeci borclarini son kurusuna kadar ödeyerek Türkiye'yi lerleme yarisindan koparan bir anlasma. Lozan bin kere hak ettigi halde Rum Patrikhanesini Istanbuldan uzaklastiramayan anlasma. Ingilizler anlatilan bütün masallara ragmen Lozan'da bizden her istediklerini almislardir. Kutlayan kutlasin, yalniz putlastirarak insanlarin ufkunu daraltmaya kimsenin hakki yok.
[QUOTE]Bu konuyu galiba izah etmistik. Sevr ve Lozan metin olarak 90% aynidir.
Bir keresinde % 95 demistiniz. % 90 olmasi da iyi. Ama haritalar ortada.
Sevre gidemeyenler, simdi milletle 83. Yildönümü kutlayabilirler. Biz gurur duyuyoruz.
Lozan o tarihlerde alinabileceklerin belki en iyisi idi. Döne döne kutlanacak, neredeyse putlastirilacak bir anlasma ise degildir.
Evet Atatürk´ü de putlastirdikya. Bu putlastirma degil "ANMA". Bütün dünya milli günlerine degerlerine sahip cikiyor, biz "putlastirmis" oluyoruz. Cumhuriyet "putlastirmak" degil bence, o heyecani hep canli tutmak.
Bugün basimiz ne zaman sikissa Lozan hükümlerini yerine getirmemekten sikisiyor.
Bu kadar direnisede can sagligi. Türkiyenin sInIrlarI ortada. Degistirmek isteyen devleti degil, milleti bulur karsisinda. Bizim Kurtulus Savasimiz bizim gururumuzdur.
Lozan beni Anadolu kiyilarina hapsedip bir Meis adasini bile alamayan anlasma. Lozan Osmanliya yüklenen tefeci borclarini son kurusuna kadar ödeyerek Türkiye'yi lerleme yarisindan koparan bir anlasma. Lozan bin kere hak ettigi halde Rum Patrikhanesini Istanbuldan uzaklastiramayan anlasma. Ingilizler anlatilan bütün masallara ragmen Lozan'da bizden her istediklerini almislardir.
Biz bagimsiz, köle olmayan, topraklarina sahip cikmis bir milletiz.
Tarihimizde daha nice kayiplar olmus, Anadoluya sIkIsIp kalacaktik. Yok, yok Lozan alabilecegimiz en iyisiydi. Sevre gitmek isteyenler, basarili olamadi, Türk milleti buna karsi cikti, ve basardi da.
Kutlayan kutlasin, yalniz putlastirarak insanlarin ufkunu daraltmaya kimsenin hakki yok.
"Putlastirmak" hic güzel degil böyle anlamli günler icin. Ufkunuzu da daraltmak istemedim. Ama Lozan bir gercek ve Türkiyemizde kutlanir. O zaman hic bir milli günümüzü de kutlamayalim.
Benim de ufkumu, kalbimi daraltan, Cumhuriyeti hor görüp, Türklerinin basarilarini assaglayan, beceriksizliklerini ortaya koyan metinler. Ama biz biliriz kac bin sene "Türk" hür yasamis. Bizi horgörenler, Lozani iclerine sindiremeyenler. Onlara da gecmis olsun, halen direniyorlar o baska.
Güncel haberler bunun ispati zannedersem.
Bu konuyu galiba izah etmistik. Sevr ve Lozan metin olarak 90% aynidir. Lozan o tarihlerde alinabileceklerin belki en iyisi idi. Döne döne kutlanacak, neredeyse putlastirilacak bir anlasma ise degildir. Bugün basimiz ne zaman sikissa Lozan hükümlerini yerine getirmemekten sikisiyor. Lozan beni Anadolu kiyilarina hapsedip bir Meis adasini bile alamayan anlasma. Lozan Osmanliya yüklenen tefeci borclarini son kurusuna kadar ödeyerek Türkiye'yi lerleme yarisindan koparan bir anlasma. Lozan bin kere hak ettigi halde Rum Patrikhanesini Istanbuldan uzaklastiramayan anlasma. Ingilizler anlatilan bütün masallara ragmen Lozan'da bizden her istediklerini almislardir. Kutlayan kutlasin, yalniz putlastirarak insanlarin ufkunu daraltmaya kimsenin hakki yok.
evet hocam, bügüne kadar basimiz ne geldiyse, Varligimizdan gelmistir.
deryatulga
25.07.06, 13:53
[quote=deryatulga]
Benim de ufkumu, kalbimi daraltan, Cumhuriyeti hor görüp, Türklerinin basarilarini assaglayan, beceriksizliklerini ortaya koyan metinler. Ama biz biliriz kac bin sene "Türk" hür yasamis. Bizi horgörenler, Lozani iclerine sindiremeyenler. Onlara da gecmis olsun, halen direniyorlar o baska.
Güncel haberler bunun ispati zannedersem.
Bu Forum'a arkadaslarimiz tam metini koymuslar. Ben de hepsini bu thread'e hepsini topladim. Gurur duymak o kadar basit bir sey degil. Hele Lord Curzon'un bütün isteklerini dikte ettirdikten sonra toplantilara bile katilmadigini bilmek insana hic gurur vermez. Ama biz adama asla etmedigi ve edemeyecegi laflari söyleterek bugünkü siyasetimiz icin anlamlar cikartiriz.
Istiklal Harbinde 7 düvelin bileginin büküldügü masallari ile ben kimseyi avutamam. Büktük de onun icin mi Misak-i Milli sinirini Lozan'da 400 Km kuzeye cektik? Kibris ve 12 adalar konusunda göstermelik bir itirazda bile bulunmadik? Bati Anadolu'yu kül eden Yunanistan'dan tek kurus bile tazminat isteyemedik? Hem de evire cevire yendigimiz halde!
Bütün dünyada anilan günler, savasin sona erdigi ateskes günleridir. Yani bizim aslinda Mudanya mütarekesini kutlamamiz lazim. Bir baris andlasmasinin nerede kutlandigini söyle de ben disimi kirayim! Kac kere söyledik, tekrar edelim. Türkiye birgün hasbel kader güclenirse, böylesine putlastirilan Lozan'a bakarak ne diyecektir? "Bir harfine bile dokunulamaz" falan mi? Her ülkenin sinirini belirleyen milletlerarasi anlasmalardir. Bunlarin ne olup olmadigi da belli, fazlaca diline dolarsan sadece kendinden süphen oldugu ortay cikar.
Bir de tabii aslinda kutlanacak hic bir basari olmadigi icin fiktif yollara sapildigi gercegi. Cünkü bu abartmali kutlamalardan sizan bir gercek daha var. Asagilik duygusu bazilarini öylesine sarmis ki Düveli Muazzamanin kendileri ile ayni masaya oturmasini bile övünme vesilesi addediyorlar. Dogru, Sevres'de masaya bile oturtmamislardi bizimkileri.
Sevres hic bir zaman gecerlilik kazanmis bir andlasma degildi. Yunanistan disinda tek devlet onmaya yanasmamisti cünkü. Casus Lawrence bile böylesine budalaca bir metnin sadece savasi uzatacagini isin hemen basinda söylemistir. Lozan'i bir milli gün olarak bile görmek nasil putlastirildiginin bir isareti. Kutladigimiz hangi milli günün ici Lozan gibi bostur? 29 Ekim mi, 23 Nisan mi, 19 Mayis mi, 30 Agustos mu? Ben bu 4 günü de cosku ile kutlarim, Lozan ise aklima geldikce icimi karartan bir konudur. Türk tarihinin bir kalemde en cok toprak kaybettigi anlasma, neyini kutlayacagim Alah askina?
Lozan'i icine sindiremeyen bir Kürtcüler var ve biz de onlarla basa cikamiyoruz. Kof kof övünmeyi meslek edinenlerin de basaracagi bir is olmadigini biliyoruz. Ermeni isteklerini bile Lozan'a baglayan akla ziyan iddialar mevcut oldukca, bosa nefes tükettigimizin de farkindayiz.
deryatulga
25.07.06, 13:55
evet hocam, bügüne kadar basimiz ne geldiyse, Varligimizdan gelmistir.
Varligina sahip cik o zaman, ve birilerine de Lozan'da yaptigin gibi imtiyaz tanima.
Manastirli Hamdi
25.07.06, 13:57
Sadece Lozan ve Sevr'i mukayese edecek olursak:
Sevr: ÖLÜM
Lozan: YASAM
:türkiye:
:türkiye:
:türkiye:
Manastirli Hamdi
25.07.06, 14:00
Fakat Lozan'i olmasi gerenle mukayese edersek:
Olmasi gereken>>>Lozan.
:türkiye: :azerbayca :kibris: >>>:türkiye:
[QUOTE] Bir de tabii aslinda kutlanacak hic bir basari olmadigi icin fiktif yollara sapildigi gercegi.
Derya bey,
ilk önce detayli aciklamalainiz icin tesekkürler.
Ancak "basarisizlik" kelimesini yine redediyorum. Hersey bir yana hür ve egemen bir milletiz.
Türkler basarisiz bir millet degildir.
Cünkü bu abartmali kutlamalardan sizan bir gercek daha var.
Bence hicte abartmali degil. Neden anilmasin ? Böyle günler anilmazmi ? Herseyin , her günün bir yeri var.
Asagilik duygusu bazilarini öylesine sarmis ki Düveli Muazzamanin kendileri ile ayni masaya oturmasini bile övünme vesilesi addediyorlar.
Kime karsi assaglik duygusu ? O kadar gururlu ve kendine hakim bir Türk milleti kime karsi "assaglik duygusuna" kapilmis ? Bize bu yüzyillarca ima edilmeye calisilmis, nedense artik. Bu kadar zengin bir kültüre sahip bizler, niye asaglik duygusuna kapilmisiz ki ? Ha evet Lozan´i bize fazla görenler belki bu duygular icinde yaniyorlardir. Hani Ermeniler de varya "Türk aptaldir" diye "yarim Istanbul sivesiyle" ara sira ortaya atilan. Tarih göstermis, kim aptal, kim akilli.
Biz bugün bir PKK ile mücadele veriyoruz ve "aman ne beceriksiz kaldik diyebiliyoruz". O lüksümüz var ya artik. Zamaninda tüm Avrupayi karsisina almis ve yine de kendi haritasina kendi imzasina atmis bir Türk milleti var. Ac susuz perisan. Onlarin basarisi herzaman anilacak. Ya ölüm, ya kurtulus demisler. Daha ne basari arayayim. Fazlasini bize vermediler, biz "Türkler" aldik.
deryatulga
25.07.06, 14:46
[quote=deryatulga]
Derya bey,
ilk önce detayli aciklamalainiz icin tesekkürler.
Ancak "basarisizlik" kelimesini yine redediyorum. Hersey bir yana hür ve egemen bir milletiz.
Türkler basarisiz bir millet degildir.
Bence hicte abartmali degil. Neden anilmasin ? Böyle günler anilmazmi ? Herseyin , her günün bir yeri var.
Kime karsi assaglik duygusu ? O kadar gururlu ve kendine hakim bir Türk milleti kime karsi "assaglik duygusuna" kapilmis ? Bize bu yüzyillarca ima edilmeye calisilmis, nedense artik. Bu kadar zengin bir kültüre sahip bizler, niye asaglik duygusuna kapilmisiz ki ? Ha evet Lozan´i bize fazla görenler belki bu duygular icinde yaniyorlardir. Hani Ermeniler de varya "Türk aptaldir" diye "yarim Istanbul sivesiyle" ara sira ortaya atilan. Tarih göstermis, kim aptal, kim akilli.
Biz bugün bir PKK ile mücadele veriyoruz ve "aman ne beceriksiz kaldik diyebiliyoruz". O lüksümüz var ya artik. Zamaninda tüm Avrupayi karsisina almis ve yine de kendi haritasina kendi imzasina atmis bir Türk milleti var. Ac susuz perisan. Onlarin basarisi herzaman anilacak. Ya ölüm, ya kurtulus demisler. Daha ne basari arayayim. Fazlasini bize vermediler, biz "Türkler" aldik.
Güvenilir bir kaynak Curzon'un Ismet Pasa'yi ayagina kadar cagirarak verdigi direktifleri, Harlem'de bir polis karakolunda yapilan senlikli sorgulara benzetir.
Isin kötü tarafi Inönü'nün bu gibi durumlari sikayet icin cektigi telgraflar da aninda desifre edilerek Curzon'un masasinin üstüne konmaktadir. Yani bizim delegeler ne kadar akilli olurlarsa olsunlar, karsilarinda kendi pazarlik planlarini adim adim izleyen bir rakip vardi. Onun icin de masadan istedigini almadan ayrilmamistir. Ac, susuz ve perisan dövüserek zafere imza atan Anadolu'nun cefakar halkiydi, o zaferin meyvelerini mirasyedi gibi tüketen Lozan kahramanlari degil. Yüzyillarca bize kim asagilik duygusu ima edecekmis. Padisahina Tanri'ya seslenircesine "Grand Seigneur" diyen adamlar mi? Asagilik duygusu bizde Batililasma ile kosuttur, Batinin ne oldugunu bilmeyenlerin bu ise kalkismasi yüzünden. Yüz bulamayinca verilen asiri soven tepkiler de bu asagilik duygusunun arka cephesi.
Bir andlasma ne zaman basarilidir? Yenik ciktigin bir savastan sonra masa basinda bir sey kaybetmedigin zaman. Lozan'da bunun tersi olduguna göre neyimizle övünüyoruz, birisi bunu ban anlativersinn.
deryatulga
25.07.06, 14:53
Fakat Lozan'i olmasi gerenle mukayese edersek:
Olmasi gereken>>>Lozan.
:türkiye: :azerbayca :kibris: >>>:türkiye:
Biz de o propaganda ile büyüdük ama Allah bir de kafa verdigi icin bazi söylemleri sorgulamaktan cekinmedik. Lozan birilerinin münasip bularak bize bagisladigi bir sey. Sadece Osmanli borclari konusundaki boyun egme bile bu millete cok pahaliya mal olmustur. Onun alternatifi Sevr'dir diye beyin yikamanin da alemi yok. Lozan'in alternatifi Türk zaferinin hak ettigi derecede elverisli bir andlasmaydi, bu firsat heba edilmistir. Neden? Cünkü milletin artik kipirdayacak gücü kalmamisti! Bu dogruysa o zaman coluk cocugu "Yedi düvelin bilegini büktük!" masallariyla uyutmaktan vaz gecin. Lozan'in zafer olmasi icin bizim masaya yenik olarak oturmamizi önsart olarak kabul etmek lazim. Bir seyler olmustu ama herhalde de yenilmemistik
Bir andlasma ne zaman basarilidir? Yenik ciktigin bir savastan sonra masa basinda bir sey kaybetmedigin zaman. Lozan'da bunun tersi olduguna göre neyimizle övünüyoruz, birisi bunu ban anlativersinn.
Ben yeterince anlatmaya calistim. Dahasini istemek icin, "Ausgangspunkt" ne oldugunu da bilmek ve gercekci olmak lazim.
Neyle övünecegimizi bugün "Lübnan´a" ve geri kalmis bazi ülkelere bakip anlayabiliriz. Ben her gün övünüyorum. Ve gidisatin ülkemiz icin hayirli olacagindan eminim. Bu gercekten de böyle.
O kadar yanacagimiza, biraz da "egemenligimizin" ve "hürriyetimizin" zevkini cikartalim. Daha güzel günlere diyorum. Ve "enerji projelerimizle", akilli politikalarimizla daha cok iyi günlere varacagimiza inaniyorum. Hani bazi güncel politikacilari ve partileri unutursam. Ama o kadarda önemli degi. Bizde cok konusurlar, sunu yapariz, bunu yapariz, ama ne yapmalari gerektigini gün gelir ögrenirler.
Temelimiz ve özümüzün saglam olduguna herzaman inanmisimdir. Gelen gelir ve bir gün yine gider. Temel yikilmaz.
deryatulga
25.07.06, 15:27
Ben yeterince anlatmaya calistim. Dahasini istemek icin, "Ausgangspunkt" ne oldugunu da bilmek ve gercekci olmak lazim.
Neyle övünecegimizi bugün "Lübnan´a" ve geri kalmis bazi ülkelere bakip anlayabiliriz. Ben her gün övünüyorum. Ve gidisatin ülkemiz icin hayirli olacagindan eminim. Bu gercekten de böyle.
O kadar yanacagimiza, biraz da "egemenligimizin" ve "hürriyetimizin" zevkini cikartalim. Daha güzel günlere diyorum. Ve "enerji projelerimizle", akilli politikalarimizla daha cok iyi günlere varacagimiza inaniyorum. Hani bazi güncel politikacilari ve partileri unutursam. Ama o kadarda önemli degi. Bizde cok konusurlar, sunu yapariz, bunu yapariz, ama ne yapmalari gerektigini gün gelir ögrenirler.
Temelimiz ve özümüzün saglam olduguna herzaman inanmisimdir. Gelen gelir ve bir gün yine gider. Temel yikilmaz.
Arslan serceye bakarak haline sükretmeye baslarsa yandi demektir. Lübnan diye bir ülke tarihte yoktu. Eksik olmasinlar Fransizlar kendi emellerine uygun olarak kurdular. "Böl ve idare et" özdeyisine uygun olarak ta, halklar arasinda bugün bile süregelen düsmanligin tohumlarini ektiler. Ben kendimi ve tarihimi Lübnan'a bakarak mi degerlendirecegim?
Egemenligimin ve hürriyetimin Lozan'la ne ilgisi var. Ona ben kendim sahip cikamazsam bir kagit parcasi mi sahip cikacak? Yoksa o cok hayran olunan Düveli Muazzama ille de attigi imzaya sadakat duyar diye bir kural mi var?
Enerji projelerimizle, davulun bizim boynumuzda tokmagin ise baska ellerde oldugunu gösterdik ama herhalde okuyup da anlayan cikmadi. Yillik brüt 250 Milyon dolar icin binlerce askerini herhalde sadece Türkiye seferber eder. ABD Sovyetleri bypass etti, bizler de her zaman oldugu gibi bedavadan hizmet sunmakla kalmadik, üste de para ödedik ve daha da ödeyecegiz.
Temelimiz ve özümüz "henüz" saglam. Ama o da Lozan sayesinde olusmus bir sey degil.
[QUOTE]Arslan serceye bakarak haline sükretmeye baslarsa yandi demektir.
Lübnan yakistirmasini ve "aman bizi onlara benzetmeyenlere sükür olsun" diye (tam harfi harfine tekrarliyamiyacigim) sizin sözlerinizdi bir threadte. Cok iyi hafizamda kalmistir.
Evet, sizin Arslan dedikleriniz, aynen öyle olacakti iste. Baska degil.
Onun icin herzaman ben de sükür ederim.
Lübnan diye bir ülke tarihte yoktu. Eksik olmasinlar Fransizlar kendi emellerine uygun olarak kurdular. "Böl ve idare et" özdeyisine uygun olarak ta, halklar arasinda bugün bile süregelen düsmanligin tohumlarini ektiler.
Biz iste o gibilerinle masaya oturduk. Baskalariyla degil. Anlayan anlasin.
Ben kendimi ve tarihimi Lübnan'a bakarak mi degerlendirecegim?
O degerlendirmeyi bir kac kez yaptiniz. Ben de yaparim. Olacagi oydu tabiki. Baska ne bekliyorduk, eger "Arslan" olmasaydik.
Egemenligimin ve hürriyetimin Lozan'la ne ilgisi var.
Hayir, bence bu herzaman Türk´ün özleminde ve direnisinde var. Hep özgürdü cünki.
Ona ben kendim sahip cikamazsam bir kagit parcasi mi sahip cikacak? Yoksa o cok hayran olunan Düveli Muazzama ille de attigi imzaya sadakat duyar diye bir kural mi var?
Imza atmasini bilemeyenler bugün alcak heriflerden "yardim" ve "baris", "demokrasi" bekleyenler. Imzanin önemi vardir. Nezaman ve nerde atalacagi da.
Enerji projelerimizle, davulun bizim boynumuzda tokmagin ise baska ellerde oldugunu gösterdik ama herhalde okuyup da anlayan cikmadi. Yillik brüt 250 Milyon dolar icin binlerce askerini herhalde sadece Türkiye seferber eder. ABD Sovyetleri bypass etti, bizler de her zaman oldugu gibi bedavadan hizmet sunmakla kalmadik, üste de para ödedik ve daha da ödeyecegiz.
Sovyetlerin ve eski Zaristlerin zamani geldi ve geciyor bile. Bypassi hak ettiler coktan. Ben de burada "yiyecegim üzümlere" bakarim. Avrupaya verecegimiz daha cok. ;) Biz orada herzaman kalip, yerimizin degerini bildikce tabiki.
Temelimiz ve özümüz "henüz" saglam. Ama o da Lozan sayesinde olusmus bir sey degil.
Size katiliyorum. Lozan benim "özüm" degildir. Ben olmasam "Lozan" olmazdi.
Manastirli Hamdi
25.07.06, 16:27
Ama Lozan'i bile bize cok görenler var.
Bekanntlich ist die Schweizer Stadt Lausanne die Gründungswiege der Republik Türkei, was mich beim Gedanken an schweizkritische turcophile Menschen zum Ausspruch veranlasst:
Ohne Schweiz keine Republik Türkei!
deryatulga
25.07.06, 16:41
Ama Lozan'i bile bize cok görenler var.
Lozan'i degil bugünkü sinirlarini cok görenler var. Sen de sinirlarini nasil koruyacagina kafa yormayip da Lozan'a taptigin müddetce, günü gelir birileri de mali götürür. 83 yil öncesinin sartlarinda imzalanmis ve aslinda Türkiye'yi cok sikintilara sokmus bir andlasmayi kutsallastirip durmayin diyoruz, baska bir sey degil. Ayni sey Sevres fetisizmi icin de gecerli, birileri belki bize orada sunulan sartlardan da beter seyleri dayatmak niyetindeler! Algilamanizi günü birlik yapmanizda fayda vardir.
deryatulga
25.07.06, 16:46
Bekanntlich ist die Schweizer Stadt Lausanne die Gründungswiege der Republik Türkei, was mich beim Gedanken an schweizkritische turcophile Menschen zum Ausspruch veranlasst:
Ohne Schweiz keine Republik Türkei!
In Lausanne wurde nicht nur 1923 einen völkerrechtlichen Vertrag mit türkischer Beteiligung unterschrieben. Auch das Osmanische Reich wurde grösstenteils dort zu Grabe getragen. Die schweizerische Turkophilie kennen wir durch ihre Parteinahme für die PKK und die Armenier zu Genüge. Ihre Neutralität macht aus ihr die erste Adresse des diplomatischen Tourismus, nicht mehr und nicht weniger. Offiziell durfte die Türkei den 75.Jahrestag des Vertrages nicht feiern, dank dem Verbot unserer schweizer Freunde!
In Lausanne wurde nicht nur 1923 einen völkerrechtlichen Vertrag mit türkischer Beteiligung unterschrieben. Auch das Osmanische Reich wurde grösstenteils dort zu Grabe getragen. Die schweizerische Turkophilie kennen wir durch ihre Parteinahme für die PKK und die Armenier zu Genüge. Ihre Neutralität macht aus ihr die erste Adresse des diplomatischen Tourismus, nicht mehr und nicht weniger. Offiziell durfte die Türkei den 75.Jahrestag des Vertrages nicht feiern, dank dem Verbot unserer schweizer Freunde!
Es ist doch ein paar Jahre her: Wenn ich mich richtig erinnere war es Ende Oktober 1998 als ich an einer inoffiziellen Feier der türkischen Republiksgründung vor 75 Jahren in Lausanne teilnahm. Dieser ganztägige Festakt wurde organisiert durch die primär in Deutschland aktive "European Association of Turkish Academics" unter der Schirmherrschaft der Türkischen Botschaft in Bern. Die Lausanner Stadtregierung und die Wadtländer Kantonsregierung haben eine offizielle Feier wegen der Furcht von Anschlägen durch antitürkische Kreise nicht genehmigt. Die Haltung dieser Schweizer Regierungen hat nicht nur in der Türkei sondern auch in der Schweiz reges Interesse geweckt. Selbst im Schweizer Parlamen wurde darüber debattiert (Ruth Vermont, Schweizer Parlamentarierin/Nationalrätin trat dabei als Worführerin von kurdischen Gruppen auf; siehe auch hier http://www.parlament.ch/afs/data/d/gesch/1998/d_fra_19985176.htm#DocSection_ 3)
Wie dem auch sei: Anlässlich der erwähnten inoffiziellen Feier (zuerst im wunderschönen Hotel Beau Rivage und anschliessend im geschichtsträchtigen Palais Rumine) nahmen dennoch diverse Offizielle aus der Türkei (z.B. Erdal Inönü) und auch aus der Schweiz (z.B. Staatssekretär Franz Blankart mit Grussbotschaft der Schweizer Regierung bzw. des Bundesrates) teil. Ich kann mich noch gut an den kurzen und spannenden Kontakt mit Erdal Inönü erinnern, der die im Jahre 1923 durch seinen Vater Ismet Inönü als Leiter der türksichen Delegation geführten Friedensverhandlungen sehr plastisch schilderte.
Meine Hoffnung stirbt stets zuletzt: Vielleicht wird es zum 100. Jahrestag der Republik Türkei eine würdige offizielle Feier in Lausanne geben, an der keine Störungen armenischer- oder kurdischerseits befürchtet werden müssen. Vielleicht wird bis dahin meine Stadt auch anders aussehen (siehe nachstehenden Anhang).
aus Wikipedia, der freien Enzyklopädie (http://de.wikipedia.org/wiki/Vertrag_von_Lausanne (http://de.wikipedia.org/wiki/Vertrag_von_Lausanne))
http://upload.wikimedia.org/wikipedia/de/thumb/d/d8/Vertrag_von_Lusanne_Tuerkische _Delegation.jpg/200px-Vertrag_von_Lusanne_Tuerkische _Delegation.jpg (http://de.wikipedia.org/wiki/Bild:Vertrag_von_Lusanne_Tuerk ische_Delegation.jpg) http://de.wikipedia.org/skins-1.5/common/images/magnify-clip.png (http://de.wikipedia.org/wiki/Bild:Vertrag_von_Lusanne_Tuerk ische_Delegation.jpg)
Türkische Delegation in Lausanne mit Ismet Pasha (http://de.wikipedia.org/w/index.php?title=Ismet_Pasha&action=edit) in der Mitte
Im Vertrag von Lausanne, der am 24. Juli (http://de.wikipedia.org/wiki/24._Juli) 1923 (http://de.wikipedia.org/wiki/1923) im Schloss von Ouchy (http://de.wikipedia.org/wiki/Lausanne) abgeschlossen wurde, konnte die Türkei (http://de.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrkei), die Siegerin im türkisch-griechischen Krieg von 1922 (http://de.wikipedia.org/wiki/1922), die Bestimmungen des nach dem Ersten Weltkrieg (http://de.wikipedia.org/wiki/Erster_Weltkrieg) abgeschlossenen Vertrags von Sèvres (http://de.wikipedia.org/wiki/Vertrag_von_S%C3%A8vres) nach ihren Vorstellungen revidieren lassen.
Die Türkei erhielt den Großteil Armeniens (http://de.wikipedia.org/wiki/Armenien), Südostanatoliens (http://de.wikipedia.org/wiki/S%C3%BCdostanatolien), Ostthrakien (http://de.wikipedia.org/wiki/Thrakien#T.C3.BCrkisches_Thrak ien_.28Ostthrakien.29) (der europäische Teil der heutigen Türkei) sowie İzmir (http://de.wikipedia.org/wiki/%C4%B0zmir). Griechenland (http://de.wikipedia.org/wiki/Griechenland) erhielt Westthrakien (http://de.wikipedia.org/wiki/Thrakien#Griechisches_Thrakien _.28Westthrakien.29). Zudem stimmte die Türkei der durch Großbritannien am 5. November (http://de.wikipedia.org/wiki/5._November) 1914 (http://de.wikipedia.org/wiki/1914) proklamierten Annexion Zyperns (http://de.wikipedia.org/wiki/Zypern) zu, das sie bis zu dieser Zustimmung formal besessen hatte.
Der Vertrag regelte in dem Abschnitt über den Schutz der Minderheiten (Art. 37-45) die Rechte der nicht-muslimischen Minderheiten in der Türkei sowie der muslimischen Minderheiten in Griechenland und war somit ein auf Religionsangehörigen aber nicht auf Ethnien bezogener Vertrag.
Die am 30. Januar (http://de.wikipedia.org/wiki/30._Januar) 1923 (http://de.wikipedia.org/wiki/1923) zwischen Griechenland und der Türkei vereinbarte separate Konvention zum Bevölkerungsaustausch war Teil dieses Vertrags (gem. Art. 142). Auf Grund dieser Konvention wurden die in Kleinasien ansässigen türkischen Staatsangehörigen griechisch-orthodoxen Glaubens (etwa 1,5 Mio) nach Griechenland ausgewiesen, die in dem nun Griechenland zugefallenen Teil Makedoniens (http://de.wikipedia.org/wiki/Makedonien_%28griechische_Prov inz%29) beheimateten griechischen Staatsangehörigen muslimischen Glaubens (ca. 0,5 Mio) mussten in die Türkei auswandern. Von dem Bevölkerungsaustausch ausgenommen waren die alteingesessene griechische Bevölkerung und die griechisch-orthodoxen Roma (http://de.wikipedia.org/wiki/Roma) Istanbuls, (ca. 150.000 Menschen), sowie die Einwohner der überwiegend von Griechen bewohnten, aber wegen ihrer strategischen Lage in Bezug auf die Kontrolle des Zugangs zum schwarzen Meer, der Türkei zugesprochenen Inseln Imbros (http://de.wikipedia.org/wiki/G%C3%B6k%C3%A7eada) (Gökçeada) und Tenedos (http://de.wikipedia.org/wiki/Tenedos) (Bozcaada). Im Gegenzug fielen die Türken (http://de.wikipedia.org/wiki/T%C3%BCrken), Pomaken (http://de.wikipedia.org/wiki/Pomaken) und die muslimischen Roma (http://de.wikipedia.org/wiki/Roma) Westthrakiens (insgesamt ca. 110.000 Menschen) ebenfalls nicht unter die Konvention zum Bevölkerungsaustausch und sollten in Griechenland bleiben. Alle diese Türken, Pomaken und muslimischen Roma, die zum damaligen Zeitpunkt in der Region residierten, die östlich der 1913 im Vertrag von Bukarest (http://de.wikipedia.org/w/index.php?title=Vertrag_von_Bu karest&action=edit) festgelegten Grenzlinie liegt, erhielten mit dieser Konvention den Status der muslimischen Einwohner Westthrakiens. Der Haupttext des Vertrags von Lausanne verweist auf sie als muslimische Minderheiten Griechenlands, deren Minderheitenrechte in völliger Analogie zu den Minderheitenrechten der nicht-muslimischen Minderheiten der Türkei stehen. Griechenlands Ansprechpartner für diese drei muslimischen Ethnien Westthrakiens (http://de.wikipedia.org/wiki/Thrakien#Griechisches_Thrakien _.28Westthrakien.29) ist seitdem die Türkei.
Ziel der Maßnahme des Bevölkerungsaustausches war es, die durch nationale Minderheiten ausgelösten Spannungen zu vermindern. So sollte der Frieden auf Basis klarer definierter Nationalitätengrenzen gesichert werden. Allerdings brachte die durch einen zwischenstaatlichen Vertrag sanktionierte Vertreibung großes Leid über die betroffenen Menschen. Sie verloren ihre Heimat und ihren Besitz. Viele starben während der oft brutal durchgeführten Umsiedlungsmaßnahmen.
Der größte Teil der zur Umsiedlung vorgesehenen Bevölkerungsgruppen war schon vor 1923 gewaltsam vertrieben worden, wobei viele Angehörige der Minderheiten auch ermordet wurden. Der Vertrag legitmierte also in erster Linie schon geschehene Gewalttaten und sorgte dafür, dass die ethnischen Säuberungen auf beiden Seiten unter geordneten Bedingungen nach den Vorstellungen beider Regierungen zu Ende geführt werden konnten. Der britische Außenminister George N. Curzon bezeichnete den Vertrag von Lausanne als eine durch und durch schlechte und böse Lösung, für welche die Welt während der nächsten hundert Jahren noch eine schwere Buße werde entrichten müssen.[1] (http://de.wikipedia.org/wiki/Vertrag_von_Lausanne#_note-0)
Für viele Politiker des 20. Jahrhunderts, von Winston Churchill und Edvard Benesch bis hin zu Franjo Tudjman, galt der Nahostfriedensvertrag von Lausanne dennoch als Paradigma für die friedliche Lösung ethnischer Konflikte mittels Umsiedlung.
Die Praxis der Vertreibung von Minderheiten nach griechisch-türkischem Vorbild wurde durch das nationalsozialistische Deutschland im Gefolge des Münchener Abkommens (http://de.wikipedia.org/wiki/M%C3%BCnchener_Abkommen) wieder aufgenommen, als die Tschechen aus dem Sudetengebiet (http://de.wikipedia.org/wiki/Sudeten) ausgesiedelt wurden. Nach dem Zweiten Weltkrieg wurde die Vertreibung der Deutschen aus Osteuropa in ähnlicher Weise durch das Potsdamer Abkommen (http://de.wikipedia.org/wiki/Potsdamer_Abkommen) bestimmt
Freundschaftsvertrag
zwischen der Schweiz und der Türkei
Abgeschlossen am 19. September 1925
Von der Bundesversammlung genehmigt am 22. April 1926
Ratifikationsurkunden ausgetauscht am 8. April 1927
In Kraft getreten am 23. April 1927
Die Schweizerische Eidgenossenschafteinerseits und die Türkische Republik andererseits,
vom gleichen Wunsche beseelt, die Bande beständiger Freundschaft, von denen sie sich schon Beweise geliefert haben, zu bekräftigen,
und von der gleichen Überzeugung durchdrungen, dass die von diesem Geiste getragenen Beziehungen zwischen den beiden Staaten dem Gedeihen und der Wohlfahrt der beiden Völker dienen werden,
haben beschlossen, einen Freundschaftsvertrag zu vereinbaren, und zu diesem Zwecke zu ihren Bevollmächtigten ernannt:
(Es folgen die Namen der Bevollmächtigten)
die, nach Austausch ihrer in guter und gehöriger Form befundenen Vollmachten, über folgende Bestimmungen übereingekommen sind:
Art. 1
Unverletzbarer Friede und aufrichtige, immerwährende Freundschaft werden zwischen der Schweizerischen Eidgenossenschaft und der Türkischen Republik sowie zwischen den Angehörigen beider Teile bestehen.
Art. 2
Es besteht zwischen den hohen vertragschliessenden Parteien Einverständnis darüber, dass zwischen den beiden Staaten die diplomatischen Beziehungen gemäss den Grundsätzen des Völkerrechts herzustellen sind. Sie kommen überein, dass die diplomatischen Vertreter eines jeden von ihnen unter der Bedingung der Gegenseitigkeit im Gebiete des andern die durch die Grundsätze des allgemeinen Völkerrechts festgelegte Behandlung erfahren werden.
Art. 3
Es besteht zwischen den hohen vertragschliessenden Parteien Einverständnis darüber, dass die beidseitigen Handels- und Konsularbeziehungen sowie die Bedingungen der Niederlassung und des Aufenthalts der Staatsangehörigen der einen Partei auf dem Gebiete der andern durch Verträge oder Abkommen geregelt werden sollen, die sie sich vorbehalten, gemäss den Grundsätzen des allgemeinen Völkerrechts auf einer Grundlage vollkommener Gegenseitigkeit abzuschliessen.
Art. 4
Der gegenwärtige Vertrag wird ratifiziert, und die Ratifikationen werden in Bern sobald als möglich ausgetauscht werden. Er wird am fünfzehnten Tage nach dem Austausche der Ratifikationsurkunden in Kraft treten.
Zu Urkund dessen haben die beiderseitigen Bevollmächtigten den gegenwärtigen Vertrag unterzeichnet und ihre Siegel beigesetzt.
Geschehen, in doppelter Ausfertigung, zu Genf, am neunzehnten September eintausendneunhundertundfünfun dzwanzig.
deryatulga
25.07.06, 17:56
"Die Praxis der Vertreibung von Minderheiten nach griechisch-türkischem Vorbild wurde durch das nationalsozialistische Deutschland im Gefolge des Münchener Abkommens (http://www.anonym.to/?http://de.wikipedia.org/wiki/M%C3%BCnchener_Abkommen) wieder aufgenommen, als die Tschechen aus dem Sudetengebiet (http://www.anonym.to/?http://de.wikipedia.org/wiki/Sudeten) ausgesiedelt wurden. Nach dem Zweiten Weltkrieg wurde die Vertreibung der Deutschen aus Osteuropa in ähnlicher Weise durch das Potsdamer Abkommen (http://www.anonym.to/?http://de.wikipedia.org/wiki/Potsdamer_Abkommen) bestimmt"
Erste Vertreibung nach dem I.Weltkrieg war die Vertreibung der Bulgaren aus GRiechenland 1919 nach dem Vertrag von Neuilly. Nach dem Vertrag von Sevres sollte auch ein Bevölkerungsaustausch stattfinden, nach den uralten Traum der Briten. Die unzähligen Vertreibungen vor dem I.Weltkrieg stehen hier nicht zu Debatte. Der WP Artikel ist im grossen und ganzen oberflächlich und irreführend.
"Die Praxis der Vertreibung von Minderheiten nach griechisch-türkischem Vorbild wurde durch das nationalsozialistische Deutschland im Gefolge des Münchener Abkommens (http://www.anonym.to/?http://de.wikipedia.org/wiki/M%C3%BCnchener_Abkommen) wieder aufgenommen, als die Tschechen aus dem Sudetengebiet (http://www.anonym.to/?http://de.wikipedia.org/wiki/Sudeten) ausgesiedelt wurden. Nach dem Zweiten Weltkrieg wurde die Vertreibung der Deutschen aus Osteuropa in ähnlicher Weise durch das Potsdamer Abkommen (http://www.anonym.to/?http://de.wikipedia.org/wiki/Potsdamer_Abkommen) bestimmt"
Erste Vertreibung nach dem I.Weltkrieg war die Vertreibung der Bulgaren aus GRiechenland 1919 nach dem Vertrag von Neuilly. Nach dem Vertrag von Sevres sollte auch ein Bevölkerungsaustausch stattfinden, nach den uralten Traum der Briten. Die unzähligen Vertreibungen vor dem I.Weltkrieg stehen hier nicht zu Debatte. Der WP Artikel ist im grossen und ganzen oberflächlich und irreführend.
Herzliches Dankeschön für das Feedback auf den Wikipedia Text.
Einige Menschen berufen sich ja immer auf den Vertrag von Sevres, wenn sie behaupten, dass den Kurden ein Selbstbestimmungsrecht und somit auch eine kurdische Nation zustünde.
Daraufhin verweise ich immer darauf, dass im Vertrag von Lausanne der Vertrag von Sevres revidiert wurde.
Soweit so gut.
Aber dann wurde mir entgegnet, dass im Vertrag von Lausanne ein Recht auf die Entfaltung der eigenen Sprache vorgeschrieben ist. Es wird auf Artikel 39 verwiesen, was folglich so lautet:
"No restrictions shall be imposed on the free use by any Turkish national of any language in private intercourse, in commerce, religion, in the press, or in publications of any kind or at public meetings"
Mein Englisch ist leider nicht so hervorragend. Aber diese Forderungen wurden doch schon umgesetzt oder?
Die berechtigte Forderung, dass kurdisch Amtssprache wird, kann man doch nicht daraus ableiten oder?
Oder habe ich irgendwo einen Gedankenfehler?
Wie kann ich dieses Argument entkräften?
Außerdem wird gesagt, dass die türkische Delegation gesagt hat, dass die Existenz der Kurden nicht angezweifelt wird und diese einen Hauptbestandteil der Republik darstellen.
Daraufhin sagt Ismet Inönü, dass sie, weil sie ein Hauptbestandteil der Republik sind, genauso wie die Türken von der Regierung in Ankara repräsentiert werden.
Weiter geht er mit der Argumentation, dass aber in der Verfassung den Kurden nicht einmal Minderheitenrechte zugesichert wurden.
Darauf habe ich mir überlegt zu sagen, dass sein Argument eigentlich kein Argument darstellt, mit dem er eine kurdische Amtssprache verlangen kann.
Eher eins, was dagegen spricht. Schließlich werden die Kurden von der Regierung der Republik Türkei in Ankara repräsentiert. Folglich sind sie gesetzlich den Türken gleich und haben dieselben Rechte und Pflichten in der Republik.
Leider ist mein Argument auch nicht so treffend, dass ich sein "Argument" vollkommen entkräften kann, dass er mir Recht geben muss.
Könnt ihr mir da weiterhelfen?
Wäre mir echt wichtig, ich bedanke mich.
deryatulga
10.10.06, 18:55
[quote=Hüsnü1923;
Leider ist mein Argument auch nicht so treffend, dass ich sein "Argument" vollkommen entkräften kann, dass er mir Recht geben muss.
Könnt ihr mir da weiterhelfen?
Wäre mir echt wichtig, ich bedanke mich.[/quote]
Der Vertrag von Sevres wurde nie revidiert, weil er auch nie Gültigkeit besass. Ausser Griechenland hat ihn kein einziger Staat ratifiziert. Niemand darf aufgrund irgendwelchen Vertrags eine kurdische Amtssprache verlangen. Die Existenz der Kurden berechtigt sie lange nicht, eine unterentwickelte Sprache in allen Lebensbereichen aufzuzwingen. Es handelt sich hier um eine freie Ausübung, nicht mehr.
Also, es erfreut mich schon, dass Sie prinzipiell auf meiner Linie sind.
Dieser Artikel 39 erlaubt nur eine freie Ausübung.
Mittlerweile gibt es ja auch kurdisch-sprachige Zeitschriften und Sender.
Eine Berechtigung als Amtssprache ist nicht gegeben.
Es darf keine Einengung geben in der Ausübung geben.
"free use by any Turkish national of any language"
Ist es möglich zu sagen, dass nirgendwo was gesagt wird, dass es keine Minderheit gibt. Es gibt zwar kurdischstämmige, die aber Türken sind und somit türkisch als Muttersprache haben.
Mit dieser Argumentation muss aber der zweite Teil komplett neu definiert werden.
Gab die türkische Delegation unter Ismet Inönü wirklich offen die Akzeptanz der Kurden zu und dass sie ein Hauptbestandteil der Republik Türkei sei.
Oder gibt es irgendein Dokument darüber, wo deutlich gezeigt wird, dass dieses Zitat missverstanden worden sei und in Wirklichkeit etwas anderes gemeint ist.
Der letzte Teil ist eh kein Argument, welches meiner Ansicht widerspricht. Im Gegenteil, die Regierung der Republik Türkei in Ankara beansprucht die Berechtigung für alle zu sprechen, die innerhalb der Grenzen der Republik leben.
Damit ist meines Erachtens doch nur das zentralistiche anti-föderalistische System gemeint.
Ist dieser Gedankengang logisch oder haben sich Fehler eingeschlichen?
deryatulga
07.02.07, 17:10
İlelebet payidar kalacak mıdır?
document.write('');
Hepimiz sürekli suç işliyoruz: Yürürlükte bulunan devrim yasalarına göre şapka giymemek de yasaktır, paşaya paşa demek de!...
Emekli orgeneral Kemal Yavuz geçen gün “bu gidişle Türkiye Cumhuriyeti yirmi sene dayanmaz” demiş. (Az kalsın “Yavuz Paşa” diyecektim de oradan aklıma geldi.)
Kendi fikridir. Biz televizyonda “Amerikan ordusu Bağdat’a giremez çünkü arazi bataklık” diyen, karacı değil havacı paşalar da görmüştük. Amerika batağa saplandı saplanmasına da, o anlamda değil. Eh bu da bir emekli paşa görüşüdür...
Deyip geçemeyiz, çünkü Kemal Yavuz haklı görünüyor.
Ünlü ve yaşlı bir İsveç kültür adamı da (Gunnar Myrdal’ın oğlu Jan Myrdal mıydı yahu, Zülfü Livaneli daha iyi bilecektir) Amerika Irak’a saldırdığı zaman “ölmeden Türkiye’nin bölündüğünü ve Kürdistan Devleti’nin kurulduğunu göreceğim” demişti. Hemen küfür etmeyiniz, üzülerek söylemişti bunu.
Yanılıp da bir Amerikan-İran savaşına girerse Türkiye Cumhuriyeti biter.
Yanılıp da Kuzey Irak’a girerse de, bitmez ama, Amerika bunun bedelini bize öyle bir ödetir ki, 12 Eylül öncesinden beter oluruz ve devlet de gene “biteyazar”... Kıbrıs’a “girince” başımıza neler geldi, otuz üç yıldır yaşadık ve gördük.
Zarar yok, devlet kurmak bizim “hobimiz”, on yedincisini kurarız. Yeni bir devlet kurup da altmış yıl içinde dört kere anayasa değiştirmiş, üstelik sonuncusunu da sağından solundan kurcalayıp tırtıklamış bir ülke olarak, bizde çare tükenmez! Her halk devletsiz de yaşar, biz yaşayamayız. Devleti yoksa Türk de yoktur. Yunan halkı Osmanlı yönetiminde dört yüz yıl dilini de, dinini de korudu, biz bağımsız devletimizde bile korumakta zorlanıyoruz... Fakat kurarız bir yenisini, derme çatma da olsa.
Sonuçta, devletin batması demek, kayıp kıta Atlantis gibi sulara gömülmesi demek değildir ya... Dedem doğduğunda İkinci Abdülhamid’in, amcam doğduğunda Mehmet Reşat’ın, babam doğduğunda Vahdettin’in tebasıydı; Osmanlı devletiyle birlikte ölmediler, nüfus kâğıtları değişti!
Fakat yeni kuracağımız devlet daha “derli toplu” ve daha “küçük” olabilir ha...
Artık buna kim kaçıncı cumhuriyet derse der, halayık becerildikten sonra kapıya kol demiri vurmanın da, cumhuriyetlere numara vermenin de yararı yoktur.
Böylece Avrupa Birliği’nin, dilinin altından daha on yedi yıl önce çıkardığı ve fakat bu fakirden ve emekli başsavcı Vural Savaş’tan başka kimseciklerin farkına varmadığı bakla, ünlü “Antalya önerisi” de gündeme gelir: “Geri kalmış olan doğu bölgelerinizi bırakın, daha gelişmiş olan batınızı, yani Marmara ve Ege’yi birliğe alalım!”
Sevres Antlaşması gereğince Orta Anadolu’ya “hapsedilmiş” bir Türkiye yerine, “batısı kabul edilmiş” yeni ve yarım bir Türkiye... (Kusura bakmayın, şunları “Sevr” ve “Lozan” şeklinde yazarsam kendimi Refii Cevat Ulunay gibi hissediyorum.)
Kürt’e toprak, Ermeni’ye de milyarlarca dolar tazminat vermiş “alil” bir Türkiye... Devekuşu gibi kafayı kuma gömmeyi sevmiş, kendi gerçekleriyle yüzleşmeyi sürekli ertelemiş, buna ancak çok zorlanınca ucun ucun yanaşmış bir Türkiye’nin amansız faturası! Osmanlı İmparatorluğu’nu 1923 yılında Lausanne’da tasfiye ettiğini sanmış, fakat şimdi kendisine “son pürüzler” de temizletilmiş bir Türkiye...
Yutacak mıyız bu zokayı?
Yutmayacağız. Peki ne yapacağız, gargara mı?
Hepimizin naçiz vücudu bir gün elbet toprak olacak da, Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar kalacak mı? Yerlerde sürünen bir ekonomi, okkalı bir dış borç, yetersiz sermaye birikimi, olmayan bir soluyla, berbat eğitim ve sağlık hizmetleriyle, ne doğulu ne batılı saçmasapan yaşama biçimiyle, yıkılmış ve yerine yenisi konulamamış ahlak düzeni, daha doğrusu düzensizliğiyle, herbiri “birer Ogün Samast” olmaya gönüllü milyonlarca işsiz, bilgisiz, becerisiz, kafasız, vahşi ve barbar lumpenproleteriyle nereye kadar gidecek bu ülke? Ne kadar gidecek?
Emekli orgeneral Kemal Yavuz “yirmi yıl” diyor. Bu iyimser bir tahmin mi, kötümser bir tahmin mi?
Haa, aranızda, “ben vapura biner Samsun’a giderim, apoletleri de söker sağa sola telgraf çekerim” diyen varsa görelim bakalım.
07.02.2007
http://www.aksam.com.tr/images/null.gif
deryatulga
12.05.07, 22:02
www.haynews.eu (http://www.haynews.eu/)
U.S. hasn´t recognized Turkish Republic juridically so far
(http://www.haynews.eu/)11.05.2007 16:56 GMT+04:00
/PanARMENIAN.Net/ "The U.S. hasn´t recognized the Turkish Republic jurudically so far. In 1918 the U.S. Senate decreed that a state which failed to fulfill the arbitration award of the U.S. President cannot be recognized," Ara Papyan, orientalist, specialist in international law and Armenia´s former Ambassador to Canada told a news conference in Yerevan.
"It´s not true that the Lausanne peaceful agreement annulled the Sevr treaty. The Armenian-Turkish border issue wasn´t even discussed in Lausanne. There were two reasons for it. First, there already existed the arbitration award. Second, Armenia wasn´t an element of the international law any more. Furthermore, provision 16 of the agreement reads, "Turkey renounces its claims to territories which are not marked by the Lausanne peaceful agreement as Turkish." Actually, the Lausanne agreement had restored the Sevr treaty," the Armenian diplomat said.
At that Ara Papyan noted that presently the matter concerns rehabilitation of international law but not return of lands. "For Armenia it´s first of all a security issue which includes demilitarization of the border zone, Turkey´s abstinence from interfering into the Nagorno Karabakh conflict and Armenia´s engagement into economic projects," Mr Papyan said.
Der Schakal
30.05.07, 15:11
The Peace Treaty of Brest-Litovsk; March 3, 1918
http://www.yale.edu/lawweb/avalon/brest.htm
was mich bis heute beschäftig ist warum hat man beim vertrag von lausanne aus türkischer sicht wo man ja der gewinner des krieges war nicht mehr rausgeholt?
man hätte z.b noch die ganzen inseln vor der tr küste an die tr anbinden können und westrakien ..
ne demisler türkler savasda kazanilar masada kayip eteler
deryatulga
30.05.07, 16:55
ne demisler türkler savasda kazanilar masada kayip eteler
Weil die Türken nur die Griechen und Armenier besiegt hat und nicht die übrige
Welt. Die Verhandlungen wurden unsererseits auch denkbar schlecht geführt, dennoch mehr als das, was man bekommen hat, wäre vielleicht geringfügig zu realisieren.
Lozan Barış Antlaşması’nın 84. yıldönümü
Türk devletinin Kurtuluş Savaşı’ndaki zaferini, İtilaf devletleri karşısında belgeleyen Lozan Barış Antlaşması, Türkiye’nin bağımsız ve eşit bir devlet olarak uluslararası topluma kabul edilmesini sağladı.
NTV
İSTANBUL - Türk tarafının kayıtsız şartsız bağımsızlık talebi nedeniyle 8 ay süren çetin görüşmelerin ardından 24 Temmuz 1923’te imzalanan Lozan ile Misak-ı Milli hedeflerine çok büyük ölçüde ulaşıldı.http://www.ntv.com.tr/i/blank.gif
Lozan Konferansı sırasında kapitülasyon olarak nitelenen ve ülkenin iç işlerine karışma yetkisi veren ayrıcalıklar uzun süre tartışıldı. Sonuçta kapitülasyonların kaldırılması ve Osmanlı borçlarının ödenmesinin makul bir takvime bağlanması kararlaştırıldı.
Antlaşma, bu yönüyle de ekonomik bağımsızlık belgesi özelliği kazandı. Ayrıca, Lozan, yaklaşık yüzyıldır devam eden Türk-Yunan çatışmasını sona erdirerek, ulaşılan barışla iki ülke arasında bir denge oluşturması bakımından da önemli oldu.
Lozan’da bir çok sınır problemi çözülerek, Türkiye’nin ve komşularının barış içinde yaşaması sağlandı.
Türkiye tarihinde yeni bir dönemi başlatan ve Sevr Antlaşmasını geçersiz kılan antlaşma, Türk ulusu adına, 1. Dünya Savaşı’nı da bitirdi.
Yeni Türk devleti, antlaşmanın ardından dünya devletlerin çoğu tarafından kabul gördü. Türkiye tarafından konulan koşullara dünya devletleri uymak zorunda kaldı ve Türk ulusunun tam bağımsızlığı kanıtlandı.
Kaynak:www.ntv.com.tr (http://www.ntv.com.tr)
was mich bis heute beschäftig ist warum hat man beim vertrag von lausanne aus türkischer sicht wo man ja der gewinner des krieges war nicht mehr rausgeholt?
man hätte z.b noch die ganzen inseln vor der tr küste an die tr anbinden können und westrakien ..
ne demisler türkler savasda kazanilar masada kayip eteler
ich denke die tr hat mehr bekommen als ihr im zusammmenhang mit der gesammtgeschichte überhaupt zustand!!
deryatulga
25.07.07, 20:15
ich denke die tr hat mehr bekommen als ihr im zusammmenhang mit der gesammtgeschichte überhaupt zustand!!
Ach, interessant, erzähle mal weiter!
BRDemokrat
25.07.07, 20:41
Ach, interessant, erzähle mal weiter!
So bekam man zum Beispiel im Nachhinein noch den kurdischen Teil.
Betrachtet man die Ansiedlungsfläche der Türkei-Türken, so haben sie mehr als genug erhalten. Vorher gab es nie eine Türkei, an der man sich halten könnte.
So bekam man zum Beispiel im Nachhinein noch den kurdischen Teil.
Betrachtet man die Ansiedlungsfläche der Türkei-Türken, so haben sie mehr als genug erhalten. Vorher gab es nie eine Türkei, an der man sich halten könnte.
klar gab es vorher keine türkei,weil es das osmanische reich gab,die türkei ist ja der nachfolger staat des osmanischen reich..
die ansieldungsfläche der türkei-türken reicht bist zum balkan im westen
ich denke die tr hat mehr bekommen als ihr im zusammmenhang mit der gesammtgeschichte überhaupt zustand!!
gesamtgeschichte? wie meinst du das denn? meiner meinung hätten die türken viel mehr raus holen können im vertrag von lausanne..
die ganzen inseln vor der tr z.b oder westrakien wo damals die mehrheitsbevölkeurng moslemischtürkisch war..
also manche leute gehen nach den ansiedlungs prinzip aus..
wenn es danach gehen würde, wie atlas und BRD behaupten, steht uns mehr land zu als jetzt!
angefangen von turkestan wo 120 mio turk stämmige menschen leben bis weit hoch in die altai gebirge und weiter nach sibiren. sowie ost bulgarien.
und wenn man nach der ethnik die magyaren auch noch zu den turkstämmigen zählt, dann würde ein teil von ungarn auch noch in frage kommen.
mittel asien müsste ich jetzt auch eigentlich dazu zählen, doch die sind eigenständige turkstaaten.
da diese logik aber wirklich bescheuert ist, gefällt es mir trotzdem wenn ich daran dann denke wie gross unser reich sein müsste. :lach:
deryatulga
25.07.07, 21:55
So bekam man zum Beispiel im Nachhinein noch den kurdischen Teil.
Betrachtet man die Ansiedlungsfläche der Türkei-Türken, so haben sie mehr als genug erhalten. Vorher gab es nie eine Türkei, an der man sich halten könnte.
Hmm, vor so einer fulminanten Schlagfertikeit wird man hin und her gerissen. Fulminanz ist aber leider kein Gegenmittel zur Ignoranz. Die Türkei existierte noch vor der Entstehung des Osmanischen Reiches und streckte sich bis 1912 auf drei Kontinenten dieser Erde!
Hmm, vor so einer fulminanten Schlagfertikeit wird man hin und her gerissen. Fulminanz ist aber leider kein Gegenmittel zur Ignoranz. Die Türkei existierte noch vor der Entstehung des Osmanischen Reiches und streckte sich bis 1912 auf drei Kontinenten dieser Erde! Wobei man schon zugeben muss, dass Atatürk einen Bruch zum osmanischen Reich wollte.
Ich würde das osmanische Reich nicht als die Türkei bezeichnen, wie wir sie kennen. Richtiger wäre es aus meiner Sicht, die Türkei als Nachfolgestaat des osmanischen Reichs zu sehen, als ihr geistiges Erbe.
Aber auf mehr als 2 Kontinente hat es die türkische Republik bisher trotzdem nicht geschafft!
Betrachtet man die Ansiedlungsfläche der Türkei-Türken, so haben sie mehr als genug erhalten. Vorher gab es nie eine Türkei, an der man sich halten könnte.Nicht schlecht, wenn man 85 Jahre später von seinem Sessel aus Fachsimpeln kann.
Dazu fällt mir nur ein, wieso die Allierten bei den Grenzziehungen ihre eigene Forderung nach dem Selbstbestimmungsrecht der Völker nur halbherzig umgesetzt haben. Vielmehr noch, viele der damals konstruierten Staaten existieren mittlerweile nicht mehr.
Was ethnische Grenzen betrifft: Sie sind immer in Bewegung.
Es gab mal Zeiten, da war fast alles rechts der Elbe slawisch besiedelt gewesen.
Und was die Staatsgrenzen betrifft: die Türkei hat gekriegt, was sie gekriegt hat. Lauter Nachbarn, mit denen sie im Clinch steht (GRE und BUL jetzt seit kurzem vielleicht ausgenommen), Bevölkerungsgruppen, die über mehrer Staaten verteilt sind.
Wenn man bedenkt, dass dem osmanischen Reich eine nicht so gewichtige Rolle bei der Frage nach der Kriegsschuld zukommt wie z.B. dem deutschen Reich - während der Kaiser indirekt am Kriegsausbruch beteiligt war, die ganze Sache vielleicht sogar erst durch seinen "Blankoscheck" an die Ösis zum Ausbruch gebracht hatte, hatte sich der Sultan für die Goeben und die Breslau prostituiert- und wenn man bedenkt, dass die Briten - ob gewollt oder durch Dummheit ungewollt - eine Saat mit Konfliktpotential für viele weitere Jahrzehnte gesäht haben (und die Türkei ist eines der Länder, die bis dato sehr unter diesen Konflikten gelitten hat), muss ich gestehen, dass ich die Bestrafung durch den Vertrag von Sevres schon sehr hart finde.
deryatulga
26.07.07, 08:47
Wobei man schon zugeben muss, dass Atatürk einen Bruch zum osmanischen Reich wollte.
Ich würde das osmanische Reich nicht als die Türkei bezeichnen, wie wir sie kennen. .
Was du tun würdest, ist eine Sache, was die Geschichtsbücher und Atlanten hervorbringen, ist eine andere. Die türkische Republik hat sogar die Fahne des Osmanischen Reiches übernommen. Das Land, auf dem sich das Osmanische Reich streckte, hiess die Türkei und sie erfasste etliche Millionen Quadratkilometer.
Für die restliche Geschichtsphilosophie ist mir die Zeit zu knapp!
Der Schakal
26.07.07, 12:59
... , hatte sich der Sultan für die Goeben und die Breslau prostituiert-
Ach ehrlich? Und ich dachte immer das "Triumvirat" hätte die Weichen für die Koalition mit dem Deutschen Reich gestellt!
Die Osmanen sind nur in den Krieg gezogen damit sie 2 Schiffe bekommen. Welch eine Logik!
klar gab es vorher keine türkei,weil es das osmanische reich gab,die türkei ist ja der nachfolger staat des osmanischen reich..
die ansieldungsfläche der türkei-türken reicht bist zum balkan im westen
was hat das osm.reich mit der tr zu tun?? wenn man das reich alex.des grossen sieht müßte gr.bis nach indien reichen oder italien müßte so groß wie das röm reich sein.brdemokrat hat recht,es gab bis anfang des 20 jahrhunderts keine türkei!das osm reich war ein mix aus vielen ethnien und kulturen!
was hat das osm.reich mit der tr zu tun?? wenn man das reich alex.des grossen sieht müßte gr.bis nach indien reichen oder italien müßte so groß wie das röm reich sein.brdemokrat hat recht,es gab bis anfang des 20 jahrhunderts keine türkei!das osm reich war ein mix aus vielen ethnien und kulturen!
So ein Schmarrn. Im Osmanischen Reich lebten jede Menge Ethnien und religionen. Aber es gab schon Türken auch.
Mir ist ja klar, dass einige bei euch immer noch von der Megali Idea träumen....
Da habt ihr aber erst mal 70 Mio Probleme zu lösen.
So ein Schmarrn. Im Osmanischen Reich lebten jede Menge Ethnien und religionen. Aber es gab schon Türken auch.
Mir ist ja klar, dass einige bei euch immer noch von der Megali Idea träumen....
Da habt ihr aber erst mal 70 Mio Probleme zu lösen.
wieso 70 mio???davon ca. 35mio kurden und ca. 2-5 mio andere ethnien!
na,ob die wohl dabei sein werden? ich weiß nicht so recht?
außerdem scheinst du wohl zu vergessen ,daß ihr seit über 20 jahren ein riesen problem mit einer handvoll ,schlecht bewaffneter kurden habt!
wie wollt ihr den gegen eine high tech armee bestehen???
wie wollt ihr den gegen eine high tech armee bestehen???
Meinst du die hier?
http://www.sy-arion.de/buch/buch30.jpg
Spass beiseite...ich dachte nur Trottel träumen vn der Megali Idea.
was hat das osm.reich mit der tr zu tun?? wenn man das reich alex.des grossen sieht müßte gr.bis nach indien reichen oder italien müßte so groß wie das röm reich sein.brdemokrat hat recht,es gab bis anfang des 20 jahrhunderts keine türkei!das osm reich war ein mix aus vielen ethnien und kulturen!
sehr viel
Osmanisches Reich (auch Ottomanisches oder Türkisches Reich; türkisch:Osmanlı İmparatorluğu, osmanische (http://de.wikipedia.org/wiki/Osmanische_Sprache) Bezeichnung Devlet-i Âliyye-i Osmaniyye) ist die Bezeichnung für das Reich der Dynastie (http://de.wikipedia.org/wiki/Dynastie) der Osmanen von ca. 1299 bis 1923. In Europa wurde das Land auch damals als „Türkei“ bzw. „Türkisches Reich“ bezeichnet. Es war mehrere Jahrhunderte lang die entscheidende Macht in Kleinasien (http://de.wikipedia.org/wiki/Kleinasien), im Nahen Osten (http://de.wikipedia.org/wiki/Naher_Osten), auf dem Balkan (http://de.wikipedia.org/wiki/Balkanhalbinsel), in Nordafrika (http://de.wikipedia.org/wiki/Nordafrika) und auf der Krim (http://de.wikipedia.org/wiki/Krim).
Quelle:wiki
türkisches reich ,osmanisches reich. ist das gleiche,die bevölkerung hatte zwar verschieden ethnische zusammensetzungen aber die herrscher waren meistens türken..wenn man die halbe welt erobert, ist es normal das man mehrere und andere ethnien hat im reich:lach:
wieso 70 mio???davon ca. 35mio kurden und ca. 2-5 mio andere ethnien!
na,ob die wohl dabei sein werden? ich weiß nicht so recht?
außerdem scheinst du wohl zu vergessen ,daß ihr seit über 20 jahren ein riesen problem mit einer handvoll ,schlecht bewaffneter kurden habt!
wie wollt ihr den gegen eine high tech armee bestehen???
nein nein,es sind 50millionen kurdischstämmige türken die in der türkei leben.und?
hast du die letzte wahl nicht angeguckt? im südosten der türkei hat man zu 90% die AKP gewählt..das sagt schon viel aus..die meisten kurdischstämmigen türken sind loyale bürger und haben sogar hohen stellen beim militär,also versucht es garnicht könnte wie damals"kleinasiatischekatasrophe" wieder nach hinten los gehen für euch.
wieso 70 mio???davon ca. 35mio kurden und ca. 2-5 mio andere ethnien!
na,ob die wohl dabei sein werden? ich weiß nicht so recht?
außerdem scheinst du wohl zu vergessen ,daß ihr seit über 20 jahren ein riesen problem mit einer handvoll ,schlecht bewaffneter kurden habt!
wie wollt ihr den gegen eine high tech armee bestehen???eine High Tech Armee wie die der USA hatte in Südostasien ziemlich viele Probleme und abertausende Tote zurück gelassen. Die gleiche Armee, die im Irak weiterhin enorme Probleme hat, in Guirellakämpfe und Bombenattentate vewickelt zu werden, genau, Versteckspiel, wobei der gejagte eher in Rudeln verkehrt und der Jäger, in diesem Fall die Terroristen aus dem Hinterhalt angreifen. Ich habe noch nicht erlebt, das eine PKK-"Truppe" einen Frontalangriff gestartet hat, eher als letzten Ausweg, wenn sie dezimiert aus ihren Verstecken getrieben werden. Ich wünsche keinem Land so eine extreme Taktik, aber in deinem Fall sollte man eine Ausnahme machen, damit du dein Geschwätz einer Revision unteziehst. Achja, die High Tech Waffen bezogen sie bis vor kurzem noch von GR.
deryatulga
26.07.07, 22:00
Meinst du die hier?
Spass beiseite...ich dachte nur Trottel träumen vn der Megali Idea.
Diese Trottel wissen aber, dass ihre grosse Brüder sie schon wieder retten würden, wenn der Prügel zu heftig ausfällt. Darum diese Todesverachtung:gewalt:
deryatulga
26.07.07, 22:03
was hat das osm.reich mit der tr zu tun?? wenn man das reich alex.des grossen sieht müßte gr.bis nach indien reichen oder italien müßte so groß wie das röm reich sein.brdemokrat hat recht,es gab bis anfang des 20 jahrhunderts keine türkei!das osm reich war ein mix aus vielen ethnien und kulturen!
Weiss du, dass du nicht nur ein Schwachkopf, sondern auch ein Oberignorant bist! Manchmal freue ich mich echt darauf, dass uns so ein verirrter Nachwuchs unserer früherer Untertanen erspart geblieben ist!
sehr viel
Quelle:wiki
türkisches reich ,osmanisches reich. ist das gleiche,die bevölkerung hatte zwar verschieden ethnische zusammensetzungen aber die herrscher waren meistens türken..wenn man die halbe welt erobert, ist es normal das man mehrere und andere ethnien hat im reich:lach:
ach, was juckt mich wikipedia! das osm reich bestand doch aus kalifen und sultane.die türkei ist gerade mal 75 jahre alt oder etwa nicht????
warum hat den atatürk die kalifen und sultane verbannt,wenn sie doch zu dem angeblichen "türk.reich" gehören?
außerdem habe ich gar nicht gewußt,daß die halbe welt in wien endet!
außerdem habe ich gar nicht gewußt,daß die halbe welt in wien endet!
Jeden Tag eine weitere Wissenslücke geschlossen!
deryatulga
23.08.07, 23:53
Misak-ı Milli : Bir efsaneyi sorgulamak! - Fikret Başkaya[/URL] [URL="http://javascript<b></b>:fm_FontSizer(-1)"] (http://javascript<b></b>:fm_FontSizer(1)) 23 Kasım 2006 - http://www.sendika.org/images/pixel.gifBir fotoğrafa kimin nasıl baktığı, bir tarihsel-toplumsal olayı kimin hikaye ettiği, “nereye değil nereden bakıldığı” büyük öneme sahiptir. Seksen altı yıldır Türk milliyetçilerinin ve egemen sınıf sözcülerinin dillerine pelesenk ettikleri şu Misak-ı Milli ne menem bir şeydi? Misak-ı Milli denilenin gerçek dünyada bir karşılığı var mıydı? Tevatür edilenle gerçek durum arasında nasıl bir uyumsuzluk söz konusuydu? İkinci adı ‘Ahd-ı Milli [ milli yemin] olan söz konusu beyanname için gerçekten yemin edilmiş miydi? Eğer yemin edilmişse yeminin sahipleri yeminlerine sadık kalmışlar mıydı? Resmi tarihin nerdeyse kutsal metin mertebesine çıkardığı Misak-ı Milli Beyannamesi somut bir gerçekliğe mi tekabül ediyordu yoksa bir retorik miydi? Bu yazıda Misak-Milliyle ilgili gerçeği anlatmayı, başka türlü söylemek gerekirse, ‘gerçeğin üstünü örten perdeyi’ kaldırmayı deneyeceğim. Türkiye’nin yakın tarihi esas itibariyle Mustafa Kemal’in Nutuk’ta anlattıklarının bir tekrarı veya ona uydurma çabasının ürünüdür, tam bir yalan çöplüğüdür, dolayısıyla daha baştan bir yöntem zaafıyla malûldür. Bir toplumun tarihinin bir kesitini bir tek şahsiyetin, üstelik o süreçte etkili olmuş bir şahsiyetin anlattıklarına dayandırmak, bilimsellik kriteri bakımından kabul edilebilir değildir. Elbette komprador egemen ittifakın, tarihi tahrif etmeye, olup bitenleri kendi çıkarları doğrultusunda hikaye etmeye, yalan üretmeye ve yalanı büyütmeye ihtiyacı vardı. Egemen olmak için gizlemek, gizlemek için de yalan, tahrifat, çarptırma, yok sayma, adıyla çağırmama, velhasıl hurafeler gereklidir. İşte bu amaçla ‘resmi tarihçiler taifesi’ canla başla çalıştı ve çalışmaya devam ediyorlar. Elbette misyonları olayları tahrif etmek, çarpıtmak, hurafe ve yalan üretmek, yalanı büyütmek olanların, rejim tarafından ödüllendirilmeleri de anlaşılır birşeydir. Üstelik söz konusu taifenin gerçeği gizlemedeki başarısı, bilimselliğin de gerçekleşmesi sayılıyor. Bu yüzden bilim ve bilimci kavramlarına ihtiyatla yaklaşmak her zaman gereklidir. Akademide yükselmenin yolu rejime dair yalanları üretmedeki ‘ sebat ve başarıya’ bağlı. Rejimin adamları olan bu taifenin sloganı az çok şöyledir: gizliyorum o halde rejim tarafından ödüllendirilmeye de hakkım vardır... Oysa yalanı üretmek için büyük çaba gerekmiyor. Asıl zor olan yalanı teşhir etmek, yalancıların ipliğini pazara çıkarmaktır. Yalanı teşhir etme kaygısı taşıyanların, gerçeğin peşine düşenlerin işi, yalan üreticilerinden elbette daha zordur ama, gerçeğin safında yer almaktan dolayı da yöntem üstünlüğüne sahip olduklarında şüphe yoktur. Zaten uzun vadede gerçek yalana galebe çalar ki, bu eşyanın tabiati gereğidir. Birincisi, gerçeği tam olarak gizlemek hiçbir zaman mümkün değildir; ikincisi, gizlemek yok etmek değildir ve vakti geldiğinde gerçek bütün ihtişamıyla arz-ı endâm eder.
Daha önce başka yerde yazdığım gibi, resmi tarih üreticileri, olayların hikayesini Mustafa Kemal’in Samsun’a çıktığı 1919’dan başlatıyor. Sanki bir emperyalistler arası savaş yaşanmamış ve Osmanlı İmparatorluğu söz konusu savaşın tarafı değilmiş izlenimi yaratılıyor. Velhasıl hikayenin başı sansür ediliyor. Yaratılan izlenim de kabaca şöyle: Ülke toprakları işgal ediliyor ve Milli Mücadeyle düşman defediliyor, bir ‘ulusal Kurtuluş Savaşı’ sonucu ülke kurtarılıyor... Osmanlı İmparatorluğunun Almanya-Avusturya safında, İngiliz, Fransız, Çarlık Rusyası’inin oluşturduğu İtilaf devleletlerine karşı emperyalist savaşa katıldığı tarih olan 1914 yılında imparatorluğun nüfûz alanındaki topraklar yaklaşık 5 milyon kilometre kare idi. Resmi tarih tarafından büyük bir başarı sayılan Lozan Barış Antlaşması imzalandığındaysa 770 bin kilometre kareydi. İmparatorluk topraklarının ve nüfûz alanlarının nerdeyse % 85’i kaybedilmişti. Sahip olduğunun %85’ini kaybeden birinin %15’i koruduğu için aşırı övünç duyması tuhaf değil midir? Demek ki, soruyu nasıl sorduğunuza bağlı olarak cevap da değişiyor. Gerçekten ulaşılan sonuç abartılalacak bir başarı mıydı, ya da kimin başarısıydı? Aslında T.C., Osmanlı İmparatorluğunun emperyalizm tarafından budanarak kuşa çevrilen versiyonunun yeni adıydı. Bu yüzden Osmanlı İmparatorluğundan Cumhuriyete geçiş, resmi tarihçilerin hikaye ettiğinden farklı anlamlar taşımak durumundaydı. Emperyalist güçlerin bir aracı olan, bu günün Birleşmiş Milletler Örgütü’ün ardılı Milletler Cemiyeti’nin [ Cemiyet- Akvâm] dayattığı ‘yeni dünya düzenine’ imparatorluğun merkezinin ve ondan koparılan kısımların uyumlandırılmasıydı. Esas itibariyle birinci emperyalistler arası savaş [Harb-i Umumi], odağında Osmanlı İmparatorluğunun bulunduğu ünlü “Şark Sorununu” çözmeyi amaçlayan bir savaştı. Osmanlı İmparatorluğu’nun bu savaşta bir taraf olarak yer alması, “çözümü kolaylaştırıcı” bir işlev görmüştü... Osmanlı İmparatorluğunun TC’ye dönüşmesi de dahil, emperyalist savaş sonrası ‘Orta Doğu’ denilen bölgenin bu günkü biçimini alması daha savaş devam ederken Çarlık Rusyası’nın da onayını alan‘Antant devletlerinin’ İtilaf Devletleri’nden ikisinin, [İngiltere ve Fransa’nın] imzaladıkları Skyes-Picot gizli anlaşmasıyla [veya mutabakıyla] belirlenmişti. Fakat 1917 Ekim devrimi bu anlaşmayı bazı bakımlardan ‘tadil etme gereğini’ ortaya çıkarmıştı. Haritanın oluşmasında etkili bir üçüncü unsur da, son anda [Nisan 1917] ABD’nin savaşa dahil olmasıdır. Sözünü ettiğimiz bu üç unsurun diyalektiği, Ortadoğu coğrafyasını biçimlendirdi ki, resmi tarih olaylara yön veren bu üç unsuru ısrarla yok saymayı, değilse geçiştirmeyi yeğledi.
Mustafa Kemal’in de gözden geçirip onayladığı anlaşılan, Türk Tarihi Tetkik Cemiyeti tarafından 1931 yılında yayınlalan Tarih IV de: “ Ferit Paşa’ya teklif olunan sulh şartları yalnız Osmanlı Devletini değil, Türk vatanını ve Türk Milletini de parçalamak mahiyetinde idi. Türkiye Büyük Millet Meclisi, buna derhal mukabele etti ve 18 Haziran celsesinde “Misak-ı Milliye” yemin ederek türk topraklarının parçalanmasına musaade etmeyeceğini cihana ilãn eyledi” deniyor. (1) Aynı eserin sonuna konulan kronoloji cetvelindeyse, 18 Temmuz 1920’de Büyük Millet Meclisinin Misak-ı Milli için yemin edildiği yazılı...Belli ki, bir rakam yanlışı var, zira TBMM’nin 18 Haziran 1920 de Misak-Milli gündemli bir oturumu yok, doğru tarih 10 Temmuz 1920 olabilir ama o gün de Misak-ı Milli gündemde yok. Nitekim o günkü oturumda milletvekili yemini edildiği anlaşılıyor ve yemin şöyle: “ Makam-ı Hilâfet ve Saltanatın ve Vatan ve milletin istiklâl ve istihlâsından [elde edilmesinden] başka bir gaye takip etmeyeceğime vallahi.” . Fakat, Misak-ı Milli’ye dair yazan ve konuşan herkes 18 Temmuz 1920 tarihini veriyor... Yeminde sözü edilen ‘vatan’ nedesiydi, millet kimdi, milletvekilleri yeminlerinin başına koydukları Hilafet ve Saltanı koruma sözünü neden tutmadılar? Neden yeminlerine ihanet ettiler? Altı maddeden oluşan Misak- ı Milli’nin tüm maddelerinin ihlâl edilmesi, arkasında durulmaması nasıl açıklanabilir? Bu ve benzer soruları ortaya atmak ve tartışmak soruna açıklık getirmek bakımından önemlidir. Her ne kadar resmi tarih, Misak-ı Milli Beyannamesi’ni kutsal bir metin mertebeseni çıkarmak için zorlansa da, aslında söz konusu olan gerçeklikten çok bir söylemdi. İlerleyen sayfalarda Misak-ı Milli söyleminin izini sürerek, gerçekler karşısındaki konumunu tahlil etmeyi deneyeceğim. Fakat, Misak-ı Milli Beyannamesini yüceltenler sadece yerli resmi tarihçiler değil. Yerli resmi tarihçilerin imdanına yabancı meslektaşları da yetişiyor.
30 Ekim 1918 de Osmanlı İmparatorluğuyla İtilaf devletleri arasında Mondros ateşkes anlaşması imzalandı ama başta İngilizler olmak üzere İtilaf devletleri bu anlaşmaya uymadılar. 1 Kasım 1918 de Musul İngiliz generali Marhall tarafından işgal edildi. 23 Kasımda da Fransız generali Franchet d’Esperay İtilaf devletleri adına İstanbulu işgal etti. Yunanlılar 15 Mayısta İzmire çıktı, 25 Temmuzda da Edirne’yi işgal ettiler. 16 Mart 1920’de de İstanbul İtilaf devletleri tarafından resmen işgal edildi ve böylesi bir ortamda 10 Ağustos 1920 de Sevre Antlaşması imzalandı. Metareke koşullarında yapılan seçimler sonucu oluşan son Osmanlı Meclis-i Mebusan’ı 12 Ocak 1920’de toplandı ve 28 Ocak 1920 de Misak-ı Milli’yi kabul etti. Misak-ı Milli Beyannamesi esas itibariyle mecliste oluşan sayıları 70 [kimilerine göre 88] olan Felah-ı Vatan grubunun eseriydi ve Meclis-i Mebusan’da yeterli çoğunluğun sağlanamadığı bir gizli oturumda toplantıya katılanların oy birliğiyle kabul edilip, 17 Şubat 1920’de de ilan edilmişti. Aslında söz konusu beyanname Edirne mebusu Şeref Bey’in gayretleriyle Meclis gündemine taşınmış ve yaptığı ‘duygusal’ konuşma etkili olmuştu. Altı maddeden oluşan beyannamenin birinci maddesinde: “ Osmanlı Devleti’nin 30 Ekim 1918 günlü mütarekenin yapıldığı sırada düşman ordularının işgali altında kalan ve Arap çoğunluğunun oturduğu kısımların kaderi halklarının özgürce verecekleri oylara göre belirlenmek gerektiğinden, sözü edilen mütareke hattı dahilinde ve haricinde, dinen, ırken ve emelen bir olan ve birbirlerine karşılıklı saygı ve fedakârlık duyguları taşıyan, sosyal bakımdan uyum içinde bulunan Osmanlı İslam çoğunluğunun oturduğu bölgelerin tümü fiilen ve hükmen ve hiçbir sebeple ayrılamaz bir bütündür.” deniyor. Dikkat edilirse bu madde çelişkiler içeriyor, dolayısıyla iç tutarlılıktan yoksun. Birincisi, ateşkes anında düşman ordularının işgali altında kalan Arabistan için bir halk oylaması hiçbir zaman gündeme getirilmiyor. Ateşkes anında Osmanlı İmparatorluğu sınırları dahilinde bulunan ve ateşkes ihlâl edilerek işgal edilen Musul Vilayeti Lozan Barış Antlaşmasıyla İngilizlere bırakılıyor. Metinde yer alan mütareke dahilinde ve haricinde ifadesi sınır sorununu bütünüyle belirsizleştiriyor. Böyle bir ifade söz konusu olduğunda, ülke sınırları belirsiz hale geliyor. Eğer bu ifade dikkate alınırsa ki, alınmak zorundadır, artık sınırların nereden geçtiği belirsizdir... Aynı şekilde Lozan’da çizilen sınırlar beyannamede sözü edilen: “ dinen, ırken ve emelen bir olan ve birbirlerine karşılıklı saygı ve fedakârlık duyguları taşıyan, sosyal bakımdan uyum içinde bulunan Osmanlı İslam çoğunluğunun oturduğu bölgelerin tümü fiilen ve hükmen hiçbir sebeple ayrılamaz” deniyor ama sadece dinen ve emelen, ırken ve sosyal bakımdan uyum içinde olanlar değil, insanlar ailelere varıncaya kadar parçalanıyor. Güney sınırında bölge halkınnın yaşadığı bu trajik durum bu gün de devam ediyor. Bunun için Suriye sınırında dinî bayramlarda yaşananları hatırlamak yeter...
Beyannamenin ikinci maddesi: “ Madde 2- Ahalisi ilk serbest kaldıkları zamanda aray-ı ammeleriyle [özgür iradeleriyle] anavatana ilhak etmiş olan elviye-i selase [Kars, Ardahan, Batum] için ledelicap arayı ammeye [halk oyuna] müracat edilmesini kabul ederiz” şeklinde. Bu madde de ihlâl ediliyor. Halk oylaması söz konusu olmuyor ve Batum Gürcistan’a bırakılıyor.
Üçüncü madde Batı Trakyanın statüsüyle ilgili. Batı Trakya’nın geleceğinin Wilson Prensipleri [self- determinasyon] gereği halk oylaması sonucu belirleneceğine dair ve Batı Trakya konusunda da aynı elviye-i selase de olduğu gibi halk oylaması konusu savsaklanıyor ve bu maddeye rağmen Batı Trakya denilen bölge Yunanistan’a bırakılıyor.
Dördüncü Madde yukarda sözünü ettiğimiz Milletvekili yemininde de yer alan “Hilafet ve Saltanat makamının korunmasıyla ilgili: “ Madde 4- “Makarr-ı Hilafet-i İslamiye ve Payitaht-ı Salatan-ı Seniyye ve Merkez-i Hükümet-i Osmaniye olan İstanbul şehri ile Marmaran-a Denizi’nin emniyeti her türlü halelden masun olmadır...” şeklinde. Hilafet ve Saltanat Makamı kurtarılmak bir yana, bizzat bu beyannameyi hazırlayanlar tarafından tasfiye ediliyor! O halde Hilafet ve Salatanatı kurtarma yemini edenlerin söz konusu makamı bizzat tasfiye etmelerinin sebeb- i hikmeti nedir? Bu önemli soruyu birazdan tarışma konusu yapacağım ama burada şunu hemen söylemek gerekiyor: Böyle bir tasfiye başta İngilizler ve Fransızlar olmak üzere, emperyalist devletlerin istediği bir şeydi ve bu işi yapmak da Kuvayı Milliyeci kemalistlere düşmüştü... Beyannamenin beşinci maddesi azınlıklar hukukuna karşılıklılık esasları dahilinde uyulacağıyla ilgili. Altıncı ve son maddenin bu günkü dildeki ifadesi şöyle: Madde 6- “Ulusal ekonomik gelişmemize olanak sağlamak ve daha çağdaş düzenli bir yönetimle işlerimizi yürütebilmemiz için her devlet gibi bizim de tam bağımsızlığa ve özgürlüğe ihtiyacımız vardır. Bu, yaşam ve geleceğimizin temelidir. Bu yüzden siyasal, hukuki ve mali, vs. gelişmemize mani sınırlamalara karşıyız. Borçlarımızı ödeme biçimi de bu esaslara aykırı olmayacaktır.” Lozanda sadece sınırlar konusunda değil, mali ve ekonomik konularla igili de Misak-Milli’nin ruhuna ve lafzına aykırı çok önemli tavizler verildi. Misak-ı Milli o alanda da by-pas edilmişti. Resmi tarih’in sansür ettiği Lozan Barış anlaşmasının asıl adı Yakındoğu işleri Hakkında Lozan Konferansı’dır ve bilinen anlamda bir antlaşmadan çok, tam bir emperyalist dayatmadır. Lozan’da emperyalisler istedikleri her şeyi dikte ettirmişlerdi...Eğer diplomatik dile ve ‘nezakete’ itibar edilmezse, konferansın adı” Ortadoğuyu bölüp parçalama konferansı da olabilirdi. İşte T.C. o parçalardan bir olarak varolmuştu. Dolayısıyla, tüm alanlarda olduğu gibi iktisadi, mali, siyasi konularda da dayatmalar içeriyordu.
Millet kimdi, vatan neresiydi, hudutlar nasıl çizilmişti, “milli menfaat” denilen aslında kimin menfaatiydi?
Misak-ı milli’deki milli kelimesi milletle ilgili, millete ait anlamındadır ama oradaki millet bu günkü ulus anlamında değildi. Misak da sözleşme anlamını içeriyor. Misak-ı Milli’den anlaşılan da millet sözleşmesi olabilir. Çoğulu milel olan milletin Osmanlı iktidar sisteminde ifade ettiği anlam bu günkünden farklı olarak, dine gönderme yapıyor ve “bir dine, bir inanca mensup olan topluluğu” ifade ediyordu. Osmanlı sisteminde bir topluluk eğer farklı dine mensupsa farklı bir millet sayılıyordu. Müslüman milleti, Hristiyan milleti, Yahudi milleti gibi...Osmanlı imparatorluğunun son dönemlerinde sadece bir dine mensip olanlar değil, değişik Hrıstiyan mezheplerine mensup topluluklar da millet sayılıyordu. Bu o kadar ileri götürüldü ki, bir mezhebin içindeki farklı etnik unsurlar da millet sayılıp o statüden yararlanır olmuşlardı. Bu aşamada bir parantez açarak, Osmanlı İmparatorluğunun varlığını koruyabilmek için ne tür çabalar içine girdiği ve millet kavramının nasıl bir gelişim seyri izlediğini hatırlatmak uygun düşüyor. Batı Avrupa’da ulusculuğun gelişmesi, zengin bir etnik- dinî, kültürel, sosyal çeşitliliğe sahip Osmanlı İmparatorluğunda yankılanmaması mümkün değildi. Doğu Avrupa ve Balkanlardaki uluslar birer birer impatarorluktan koparken, Osmanlı yönetici kliği bu süreci durdurmak, imparatorluğun bütünlüğünü korumak için genel iradeye dayalı, farklı dinî ve etnik unsurlara eşit haklar ve yasal statü tanıyan bir Osmanlı Milleti yaratmayı denedi. Bu günün moda deyimi ‘anayasal vatandaşlığa’ dayalı bir birlik amaçlanıyordu. Tanzimat dönemi sonrası, özellikle de Âlî ve Fuat Paşalar zamanında gündeme getirilen bu proje başarılı olamadı, imparatorluktan kopuşlar devam etti. Mithat Paşa’nın düşüşünden sonra, hiç değilse Müslüman unsurları bir arada tutmayı amaçlayan bir Tevhid’i İslam projesi gündeme getirildi ama tarihsel koşullar bu tür bir projenin de gerçekleşmesi için uygun değildi. 1908 Jön Türk [ İttihatçı] darbesinden sonra, ırka dayalı, panturan bir milliyetçilikle Batı’dan kovulmayı ‘Türk ırkının’ yaşadığı doğuya doğru genişleyerek ödünleme hezeyanlarına kapılmışlardı. Aslında İttihatçıların, özellikle de onların etkin kanadının [Enver, Talat, Cemal paşalar] emperyalist savaşa katılma isteği biraz da bununla ilgiliydi. Bu ‘Türk ırkının’ yaşadığı bölgeleri kapsayan bir Türk imparatorluğu kurma projesiydi. Sözünü ettiğimiz bu üç arayış başarısız oldu ve emperyalist savaşın sonunda imparatorluk çöktü...
Kavram kargaşası ve arayışlar milli mücadele ve sonrasında da devam etti. Milli Mücadele dönemi olan 1919-1922 aralığında Millet ve Türk Milleti kavramı hâlâ dinî bir içeriğe sahipti, etnik bir nitelik taşımıyordu. Gerek bizzat Mustafa Kemal tarafından, gerekse Büyük Millet Meclisi üyeleri tarafından kullanılan dil tartışmasız dinî içeriğe sahipti. Nitekim Milli Mücadele boyunca söz konusu mücadelenin öznesi sayılan millet sözcüğünden anlaşılan, Anadolu ve Rumeli’nin Müslüman ahalisinden başkası değildi. Misak-ı Milli Beyannamesinde “ Osmanlı İslam ekseriyetiyle meskun bulunan aksam” denilen de odur. Dikkat edilirse beyannamenin hiçbir yerinde Türk’ten Türklük’ten ve Türk Milletinden söz edilmiyor. Bu durum dönemin başka metinlerinde de öyledir. Mesela Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyeti nizamnamesinde “bilcümle anasır-ı islamiye“ ibaresi yer alıyor ve Türk ve Türklüğe gönderme yapılmıyor. Nizamnamede “ bilumum islam vatandaşlar cemiyetin aza- ı tabiiyesindedir” deniyor. Dönemin tüm metinlerinde ve konuşmalarda Araplar hariç tutularak [B]islam milletinden</I> söz ediliyor. Eğer etnik/kültürel kimlik değil de, dine gönderme yapan bir millet söz konusuysa, müslüman Arapların neden bunun dışında tutulduğu sorusu ister istemez akla gelir. Aslında bunun Batılı söyleme [I]uyumun bir gereği olduğu söylenebilir ki, bu da Milli Mücadelenin tarihsel anlamına dair esaslı sorunları tartışmayı gerektirecektir. Bilindiği gibi, Batılılar Osmanlı yönetimi altındaki Anadolu ve Rumeli’ye çoktan beri Türkiye adını vermişlerdi ve doğal olarak o bölgede yaşayan halka da etnik fark gözetmeksizin Türk diyorlardı. Mustafa Kemal de 1 mayıs 1920’de BMM deki konuşmasında: “ teşkil eden zevat yalnız Türk değildir, yalnız Çerkez değildir, yalnız Laz değildir. Fakat hepsinden mürekkep anasır-ı islamiyedir, samimi bir mecmuadır“ (2)diyordu. Bir başka vesileyle de Mustafa Kemal benzer şeyler söylüyor, Anasır-ı islamiyeden ne anlaşılması gerektiğine açıklık getirmek istiyordu: “ Bu hudud- u milli dahilinde tasavvur edilmesin ki, anasır-ı islamiyeden yalnız bir cins millet vardır. Çerkes vardır ve anasır-ı saire-i islamiye vardır. İşte bu hudut, memzuç bir halde yaşayan bütün maksatlarını, bütün manasıyla tevhit etmiş olan kardeş milletlerin hudud-u millisidir. (Hepsi islamdır, kardeştir sesleri). (3) Karesi mebusu Abdülaziz Efendi de Osmanlı Meclis-i Mebusanı’ndaki bir konuşmasında [19 Şubat 1920] şunları söylüyor: “ [Türkten] maksat Türk, Kürt, Çerkes, Laz gibi anasır-ı muhtelife-i islamiyedir. Bu böylemidir? (Hay hay, öyledir sadaları, alkışlar]. Eğer Türk kelimesinin manası bu değilse, rica ederim, burada nutuk iradedildikçe Türk tabiri yerine anasır-ı islamiye densin.”
Lozan Konferansı gereği yapılan nüfus mübadelesi de yukardaki yaklaşımın devam ettiğini gösteriyor. Nüfus mübadelesindeki kriter etnik-kültürel değil dinîdir. Bu konuda Sevan Nişanyan şunları yazıyor: “ Türkçe konuşan, Grek hafleriyle yazan ve kiliselerinde Türkçe dua eden Karamanlılar ve Pontus Ortodoksları, ısrarlı protestolarına ragmen “Rum” sayılarak sınır dışı edilmişler, buna karşılık ırk ve anadil unsuru göz önüne alınmaksızın Girit ve Rumeli’nin müslüman halkı “Türk” sayılarak muhacerete kabul edilmişlerdir. Cumhuriyet döneminde anadili Rumca olan müslüman Of’lular, cumhurbaşkanlığı [Cevdet Sunay], bakanlık [Adnan Kahveci] , cunta üyeliği [Alb. Ahmet Kahraman] ve diyanet ileri başkanlığı [Dr. Mustafa Yazıcıoğlu] makamlara yükseleceklerdir. Buna karşılık anadili Türkçe olan hıristiyanların aynı mevkilere gelebileceklerini düşünmek, muhayyile sınırlarını zorlar“ - . (4-5)İlerleyen dönemde, özellikle ırk esasına dayalı millet anlayışının [ırkçı milliyetçiliğin] abartıldığı 1930’lu yıllar ve sonrasında retorik değişse de bu anlayışın varlığını koruduğu görülüyor.
Misak- ı Milli Beyannamesi’nde ülkenin sınırları konusunda ateşkes anlaşması [Mondros Mütarekesi] sırasındaki durumun kabulü, sınırlar ve vatan kavramıyla ilgili soruları akla getiriyor. Aslında bu tür bir yaklaşım teslimiyetin ifadesidir. Eğer ateşkes anındaki durum farklı olsaydı, mesela Ankara işgal edilmiş olsaydı o zaman vatan topraklarınını sınırı da farklı olurdu. Bunun tersi de pekala mümkündü. Düşman orduları 30 Ekim 1918’deki hattın gerisinde durdurulmuş olsaydı, ülke sınırları, dolayısıyla Misak-ı Milli’ye dahil edilecek topraklar daha geniş olurdu. Eğer bir ülkenin toprakları işgal edilmişse bu haksız bir durumdur ve düzeltimesi gerekir. Kuvayı Milliyeciler öyle bir talepte bulunmayı asla akıllarından geçirmiyorlar. O kadar ki, emperyalist işgalcilerin Mondros Mütarekesine rağmen işgale devam etmesini bile sorun etmiyorlar... Misak-ı Milli Beyannamesinin altı maddesinin de ihlâl edildiğine bakılırsa, Kuvayı Milliyeciler her koşulda emperyalist itilaf devletleriyle uzlaşmaya, onların tüm isteklerini kabule hazırdılar ama bir şartla: [I]Kutsal devletleri korunacaktı. Onlar için hududun şuradan veya buradan geçmesi önemli değildi. Zaten millet’ten anladıkları da devletti. Devleti kurtarmak milleti ve vatanı kurtarmakla özdeşti. Osmanlı yönetici bürokrasisinin ve katledilen ve/veya sürgün edilen Ermenilerin ve Rumların mallarına el koymuş Müslüman-Türk tüccar sınıfının çıkarı milli çıkar sayılmıştı.
O halde Lozan Konferansında son derece mütevazı Misak-ı Milli şartlarının dahi budanması nasıl açıklanabilir? Osmanlı İmparatorluğunun yaklaşık son yüzyılı, Avrupalı emperyalistlerden birine vaya diğerine yaslanıp, aralarındaki çelişkilerden yararlanarak ayakta kalma “ilkesine” dayanıyordu. Dönemin hegemonik emperyalist gücü olan İngiltere ve ikinci derecede emperyalist-sömürgeci bir güç olan Fransa, imparatorluğu doğrudan sömürge statüsüne indirgemek yerine - ki, bu diğer emperyalist güçlerle sorun yaratmak demekti- onu yarı-sömürge statüsünde muhafaza etmeyi yeğlediler. Bütün bu zaman zarfında Osmanlı yönetici elitinde emperyalist bir güce –tercihan Büyük Britanya’ya- dayanmadan varolamıyacaklarına dair bir “bilinç” oluştu. Fakat İngiltere 19. Yüzyılın sonuna doğru [1895] yukardaki yaklaşımdan uzaklaştı. Mondros Mütarekesi sonrası dönemde tüm kesimlere hakim olan bilinç emperyalistlerin insafına sığınmak şeklindeydi.. İtilaf devletlerini incitecek, gücendirecek hiçbir söz söylememeye, hiçbir eylemde bunumamaya büyük özen göstermeleri bu yüzdendir. Hepsinin kafasında az-çok su soru vardı: “Acaba başta ingiltere olmak üzere düvel- muazzama bize neyi münasip görüyordu...’ Anlamaya çalıştıkları o idi. Sivas Kongresi’nin manda tartışmalarıyla geçmesi bir tesadüf değildi. Kongreye katılan delegelerin sorunu, hangi devletin mandasına girmek ehven-i şerdir, ya da acaba bizi hangisi kabul eder sorularının tartışmasıyla geçmişti. Bir Amerikan mandasının ehven-i şer olduğu düşüncesi ağır basıyordu ama Amerika Birleşik Devletleri Anadolu’da bir manda rolü üstlenmeye yanaşmamıştı. Dönemin belgeleri, konuşmalar, emperyalistlerle temaslar süresince takınılan tavır, ‘Barış Konferanslarındaki’ Osmanlı delegasyonunun tavrı ve benimsenen üslûp, söylediğimizi doğrular neteliktedir. Durum böyle olduğu halde resmi tarih çok farklı bir söylem geliştirdi ki, bunların başında yedi düveli yenme safsatası geliyor. Fakat hepsi bu kadar da değil... Lozan, savaş meydanlarında kazanılan zaferin diplomatik alandaki taçlandırılması olarak sunuldu, hâlâ da sunulmaya devam ediyor. Oysa Lozanla ilgili gerçek tam da Tolga Ersoy’un kitabının başlığına uygun düşüyordu: “Lozan: Bir Antiemperyalizm masalı Nasıl Yazıldı?”. (6)Yedi düvel yenilmedi ama Lozan’da yedi düvelin her istediğine razı oldular. Oysa, mütareke’den sonra İtilaf devletlerine tek kurşun atılmadı. Bir tek Yunanlılarla savaşıldı ki, emeperyalist güçler Yunanlılara desteği kesip 1920’den sonra Kuvayı Milliyecilerle uzlaşma tercihi yaptıkları andan itibaren Yunan ordusunun Anadolu’da tutunması imkânsızdı. Kaldı ki, Yunanlılarla savaş resmi tarihin ısrarla abarttığının aksine sınırlı bir savaştı. 15 Ekim 1921’de imzalanan Türk-Fransız İtilafnamesi emperyalistlerle uzlaşmanın başlangıcıydı ve söz konusu İtilafname Misak-ı Milli’nin açık ihlâli anlamına geliyordu...
[B]Misak-ı Milliyi ve yemini hatırlatmanın bedeli
“Yakındoğu İşleri Hakkında Lozan Konferansı” sadece Türkiye ile İtilaf devletleri arasındaki sorunları emperyalizmin tek yanlı çıkarına olarak çözen bir antlaşma değil, Ortadoğuyu biçimlendiren, bölgedeki emperyalist çıkarları güvence altına alan bir düzenlemeydi. Söz konusu antlaşma zaten son derecede mütevazi şartlar içeren Misak-ı Milli’nin de gerisindeydi. Türkiye Lozan’da fiilen olmasa da hukuken hålâ Osmanlı İmparatorluğuna ait olan Suriye, Irak, Lübnan, Filistin’in manda yönetimlerine bırakılmasını kabul ettti. Aynı şekilde Mısır, Sudan ve Libya üzerindeki tüm haklarından vazgeçti. Limni, Semandirek, Midilli, Sakız, Sisam, adaları dahil 12 ada Yunanistan ve İtalya’nın hükümranlığına bırakıldı. İskenderun sancağı Suriye sınırları dahil edilerek, geçici nitelikteki Türk-Fransız İtilafnamesi onaylandı. Batı Trakya Yunanistan’a, Musul İngilizlere bırakıldı. Sonuç itibariyle söz konusu antlaşmayla, Batı Trakya, Ege adaları, Musul, İskenderun sancağı , Batum [Gürcistan sınırlarına dahil edildi] Misak-ı Milli’ hilafına “çözüldü”... Türk donanmasının Çanakkale ve İstanbul boğazını girişi yasaklandı [ve bu durum 22 Temmuz 1936 Montrö Boğazlar Sözleşmesi, imzalananıncaya kadar devam edecekti], Osmanlı borçları kabul edildi ve 1951 yılına kadar da ödendi, “...beş sene müddetle- Türkiye’de adli idare ıslah edilene kadar- hukukçulardan müteşekkil bir müşavirler heyetinin’ Türkiye’de görev yapması kabul edildi ki, bu durum Türkiye’de 1920’li yıllarda yapılan “hukuk inkilabının’ gerisinde kim olduğunu ortaya koyuyor. Türkiye hukuk sistemini emperyalizmin ihtiyaçlarıyla uyumlandırma sözü verdiğinde kapitülasyonların kaldırılması artık sorun olmaktan çıkmıştı. Kaldı ki, İttihatçılar kapitülasyonları tek taraflı olarak daha önce kaldırmışlardı. Zaten Kapitülasyonlar da emperyalizm için anlamını çoktan yetirmişti, zira, Türkiye burjuva hukukunu kabul edeceği sözünü verdiği koşullarda, hukukî kapitülasyonların kaldırılması emperyalizm için sorun teşkil etmiyordu. Nihayet, Lozanda gümrüklerin beş yıl süreyle eski düzeyinde korunacağı taahhüt edildi. Birinci Lozan görüşmeleri kesildiği koşullarda, alel acele toplanan İzmir İktisat Kongresi’yle, emperyalist kampta kalınacağı, emperyalizmin ekonomik-ticari-finansal çıkarlarına zarar verilmeyeceği imâ edildi... İşte resmi tarihin eşine az rastlanır bir diplomatik zafer saydığı, her yılın 24 Temmuz’unda resmen kutlanan, ‘ateşli nutuklar atılan’ şu ünlü Lozan antlaşması böyle birşeydi...Bu durum,yenilginin, teslimiyetin nasıl bir zafer olarak sunulabildiğinin ve buna insanların nasıl inandırıldığının ibret verici bir örneğidir.
Misak-ı Milli diye yola çıktığını ilân eden, her vesileyle Misak-ı Milli’den söz eden BMM üyelerinin bu kadarını kabullenmesi elbette kolay değildi. Lozan Konferansı’na gönderilen İsmet Paşa başkanlığındaki Türk delegasyonu, başta İngiliz heyet başkanı Lord Curzon olmak üzere, emperyalist delegasyonların dayatmaları karşısında bir varlık gösteremedi. BMM’nin heyete verdiği, sınırlar, Adalar, Batı Trakya, Boğazlar, azınlıklar, kapitülasyonlar ve borçlarla ilgili, vb. talimatla, emperyalist cephenin talepleri arasında bir “uyum” ve “uzlaşma” mümkün olmadı. Bunun üzerine görüşmeler kesildi [4 Şubat 1923].
Mustafa Kemal 23 Nisan 1920’de kendini BMM başkanı seçtirmeyi başardığı tarihten itibaren, sahsi iktidarını güçlendirmek için sürekli mücadele etti. Tüm çabalarına rağmen BMM üzerinde tam hakimiyet kurmayı başaramadı. Daha Lozan’a gönderilecek heyetin seçiminde sorunlar çıksa da Mustafa Kemal, İsmet İnönü başkanlığında bir heyeti Meclise kabul ettirdi. Birinci tur Lozan görüşmelerinde dayatılan koşulları mevcut meclis kompozisyonunun kabul etmesi mümkün görünmüyordu. Lozan’da verilen tavizlere en şiddetli eleştirileri yönelten şahsiyetlerden biri olan Trabzon Mebusu Ali Şükrü Bey hunharca katledildi. Bununla BMM üyelerine gözdağı veriliyordu... Böylece itiraz edenlere bir mesaj verildi ama Mustafa Kemal bu kadarıyla yetinmeyerek, meclisi feshetti ve bir kaç kişi dışında muhaliflerin yeniden seçilmesi engellendi. Misak- ı Milli Mustafa Kemal ve dar ekibi için artık bir ayakbağı haline gelmişti. İsmet Paşa delegasyonuna ve Rauf Bey Hükümetine sert eleştiriler yönelten İzmit milletvekili Sırrı Bey’in Misak-ı Milli Beyannamesini bizzat kaleme alanlardan biri olduğunu hatırlatması üzerine Mustafa Kemal: “ Keşke yazmaya idiniz. Başımıza çok belalar koydunuz” (7) dediği biliniyor. Lozan ‘barış görüşmeleri’ üzerinde Mecliste sert tartışmalar sürerken, söz alan Mustafa Kemal: “ Misak-ı Milli’nin ne olduğunu önce anlamalı, ondan[sonra] mütecavizlerin kimler olduğunu ortaya koymalı. Misak-ı Milli hiçbir zaman şu hat şu hat diye hiçbir zaman hudut çizmemiştir. O hududu çizen şey milletin menfaati ve Heyet-i Celile’nin iabet- hazarıdır” demişti. Mustafa Kemal eleştirileri püskürtmek için hep sınırların belirsizliği argümanını kullanmayı yeğledi. Gerçekten de Misak-ı Milli’de açıkça belirlenmiş sınırlardan söz edilmiyordu. Beyannamenin birinci maddesindeki “ mütareke hattı haricinde ve dahilinde” ibaresi bu tür manipülasyonları kolaylaştırıyordu. Gerçekten de mesele sınır meselesi değil, “milletin menfaatiydi” milletten kastedilen de devletti, orada söz konusu olan kutsal devletin sahipleriinin menfaatiydi... Misak-ı Milli’ye dahil olan Musul savaşsız, çatışmasız İngilizlere bırakılmıştı ama hâlâ “Kerkük Türktür, Türk kalacak” türü nutuklar atılıyor. Misak-ı Milli’ye dahil olmayan Kıbrıs için ‘barış harekâtı’ düzenlenip adanın kuzeyi işgal ediliyor...
[B]Kürtler Misak-Milli’nin neresinde duruyordu?
Bilindiği gibi, Misak-ı Milli Beyannamesi’nde Kürk adı geçmiyor. Birinci maddede “din ortaklığından”, “Osmanlı İslam ekseriyetinden“, “ayrılık kabul etmez bir bütün“den söz ediliyor. Milli Mücadele boyunca, “Türklerin ve Kürtlerin Misak-ı Millisi”nden, self determinasyon’a, muhtariyete, mahalli idare kurma hakkına varıncaya kadar bir dizi vaadde bulunulsa , Kürtlerin farklı bir etnik kökene sahip oldukları çekingen bir tarzda da olsa da ifade edilse de, o dönemde geçerli ‘millet’ anlayışından ötürü, Kürtlerin Türk Milletinden sayıldığı izlenimi ortaya çıkıyor. Fakat gerek beyannamenin birinci maddesi, gerekse de Mustafa Kemal’in 18 Aralık 1919 tarihli demeci, daha işin başında çelişkiyi ortaya koyuyor. Nitekim, Mustafa Kemal söz konusu demecinde şunları söylüyordu:” [...]devlet için milli yeni bir hudut kabul ettik [...] Bu hudut ordumuz tarafından silahla müdafaa olunduğu gibi aynı zamanda Türk ve Kürt anasırıyla meskun aksamı vatanımızı tahdit eder”. (8) Kürt yurdu olan Musul Vilayeti 2 Kasım 1918’den itibaren İngilizlerin işgali altında olduğuna göre, Kürdistan’ın bölünüp-parçalanmasına razı olunduğu, bu durumun sorun edilmediği anlalışıyor... Mustafa Kemal 24 Nisan 1920’deki demecindeyseº “ [ Erzurum Kongresinde] vatan hududu dahilinde yaşayan anasır-ı islamiyenin her birinin kendine mahsus olan muhitine, âdatına, ırkına mahsus olan imtiyazatı bütün samimiyetle ve mukabilen kabul ve tasdik edilmiştir“ (9)diyor. Açıkça ifade edilmese de Kürtlerin self-determinasyon hakkına sahip oldukları imâ edildiyor. Fakat Amasya Protokollerinde daha net ifadeler kullanıldığı görülüyor. Bir taraftan bu tür beyanatlar verilirken, diğer yandan da Türk, Kürt, Çerkes, vb. birliğine ve bunların bölünmezliğine yapılan vurgunun dozu artıyor. Develetin durumu netleştikçe, başta Mustafa Kemal olmak üzere, yönetici kliğin duruma hakimiyeti pekiştikçe, emperyalistlerle anlaşma yolunda mesafe kaydedildikçe, uslubun da değiştiği görülüyor. Bu sorunla ilgili yapılan tüm konuşmalar mutlaka birliğe-bölünmezliğe yapılan bir vurguyla bitiyor. Meclisin ve hükümetin hem Kürtlerin, hem de Türklerin meclisi ve hükümeti olduğu, Lozan Konferansı’na giden heyetin Türkleri ve Kürtleri temsil ettiği, Misak-ı Milli’nin Türklerin olduğu kadar Kürtlerin de Misak-ı Milli’si olduğu ifade ediliyor. Eğer söylemin lafzından ziyade ruhu dikkate alınırsa, asıl niyetin Kürtleri Türkleştirmek olduğunu söylemek mümkündür. Adadolu’da Türk ırkına dayalı bir devlet-ulus kurmak isteyenler, ülkeyi Rum ve Ermenilerden temizleyerek zaten bu yolda büyük bir mesafe kaydetmişlerdi. Geriye Kürtleri Türkleştirmek, değilse hizaya getirmek kalıyordu. TC elbette Kürtlerle birarada yaşamak isitiyordu ama bir şartla: Kürtler hiçbir hak talebinde bulunmadıkları sürece...
TC iktidarının bu tür bir politika uygulayabilmesi, bizzat Kürtler tarafından da kolaylaştırılmıştı. Nitekim herbiri ayrı bir ‘devletçik’ halindeki Kürt aşıret şefleri arasındaki bölünmüşlük ve rekabet, onların gelecekleriyle ilgili ortak tavır almasını, ortak bir politik proğram izlemesini olanaksız hale getirmişti. Bir bölüğü açıkça Kuvayı Milliyecilerle ortak hareket ederken, bir bölüğü de silahlı mücadele yürütüyordu, bir başka kesim iki taraf arasında ‘kararsızdı’, vb. Zaten Kürt aşiret reisleriyle Kuvayı Milliyeciler arasındaki “muğlak mutabakat” Hilafet Makamı’nın tasfiyesinden sonra problemli hale glmişti. Resmi söylem, sorunun Lozan Konferansı’nda çözüldüğünü, Kürtler Lozan’da temsil edilerek Self- determinasyon hakkını kullandıklarını, artık söyleyecek sözlerinin olmadığını ileri sürerek, sorunu kapatmaya çalışıyor. Gerçekten Lozanda Kürtler temsil edilmişmiydi? Edilmişse ne kadarını kim temsil etmişti? Bu soruların burada cevaplanması için yerimiz yok ama şu kadarını söyleyebiliriz: Kürdistan’ın güneyi [Musul Vilayeti] ingiliz işgali altında olduğuna göre, Lozan’a o bölgeden temsilcilerin katılması zaten mümkün değildi. Üstelik Kürtler İngilizlerle savaşmaktaydı. Daha baştan İngilizlerle anlaşarak Kürt yurdunun parçalanmasına onay verenlerin bu gün hâlâ Kürtlerin self-determinasyon hakkını kullandığını söylemesi ne anlama geliyor?
Resmi tarih imalatçılarının zorlamaları ve imal ettikleri safsatalar bir yana bırakılırsa, TC’nin sınırları ‘yedi düvele’ karşı ‘ulusal bir kurtuluş savaşı’ veren Kuvayı Milliyeciler tarafından değil, emperyalistler tarafından ve onların tekyanlı çıkarlarını gerçekleştirecek biçimde çizilmişti. Daha önce başka yerde (10)yazdığım gibi, Sovyet Devrimi ve iç savaşta Bolşeviklerin zaferi, emperyalist hesapları alt-üst etmişti. Bolşeviklerin zaferi ve devrimin yayılma potansiyeli karşısında başta İngiltere olmak üzere emperyalist güçler, Sevre Antlaşması’nda tâdilat yapmak zorunda kaldılar. Orhan Dilber’in ifade ettiği gibi: “ Zaten asıl büyük değişiklik Türkiye’nin Misak-ı Milliye göre genişlemesi biçiminde değildir. Nitekim yukarda gösterildiği gibi, bu bakımdan bir daralma söz konusudur. Bu nedenle söz konusu değişikliği Kuvayı Milliye’nin Misak-ı Milli aşkıyla daha büyük topraklar fethetmesi biçiminde yorumlamak yerine, emperyalistlerin Büyük Ermenistan ve bir özerk Kürdistan’dan vazgeçmesi biçiminde yorumlamak gerekir.Türkiye’nin sınırlarının birtek bu çerçevede genişlemiş olması ve başka cephelerde bilakis geri çekilmiş olması da bu yorumu açıkça doğrulamaktadır. Bu bakımdan emperyalistler Ermenistan’ın küçültülmesini tercih etmiş ve Batı Ermenilerini de buna razı etmişlerdir. Kürtlerin kuzeyde kalan kesimini de 7 düvele karşı savaş havasındaki azgın Kuvayı Milliyecilerin önünde yalnız bırakmışlardı.” (11)Dolayısıyla, Türkiye’nin sınırlarını belirleyen başlıca faktörler: Bolşeviklerin Çarlık döneminde işgal ettiği topraklardan çekilmesi, ABD’nin de Sevre’den doğan haklarından vazgeçmesi ve Sovyet devriminin emperyalist dünyada yarattığı korkudur. İşte TC’nin ve Ortadoğu’nun savaş sonrasında aldığı biçim bu üç faktör tarafından belirlenmişti. Artık o aşamada sorun, sınırların şuradan veya buradan geçmesi değil, emperyalist çıkarları tehdit eden komünist yayılmayı engellemekti ve T.C. bir tampon bölge olarak bu işlevi yerine getirecekti...
Dipnotlar
1- Tarih IV, Türkiye Cumhriyeti 1931, s. 64. İstanbul Devlet Matbaası,
2 - Bkz: Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I, III, TTK yayını, s. 73.
3 - 23.4. 1920’de BMM açış konuşması.
4 - “Kemalist Düşüncede “Türk Milleti” Kavramı”, Türkiye Günlüğü, Mart-Nisan 1995 ss: 127-141.
5 - Yazar, isimleri sayfa altındaki notta veriyor, ana metne tarafımdan eklenmiştir.
6 - Bkz: Sorun Yayınları, 2. Baskı, İstanbul 2004.
7 - Bkz: TBMMGCZ,III, s. 1319.
8 - Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, II, s. 12.
9 - Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri, I, 2.baskı, s.30.
10 - Paradigmanın İflası, Özgür Üniversitie Kitaplığı.
11 - Bkz: “Bir Emperyalist Saldırı Projesi Orhan Dilberle Söyleşi”, in Ozguruniversite.org Güncel Yazılar, 7 Nisan 2006.
Was würde passieren, wenn wir die Vereinbarun von Lausanne wieder kündigen? Wir würden endlich wieder die Hoheit über den Bosporus erlangen.
Was sind noch aus Sicht der Türkei nachteilige und bis dato gültigen Punkte? Ich meine nicht Grenzziehungen, sondern Punkte anderer art.
thx
sauerei ,das die meerengen immernoch als internationale gewässer gelten,man sollte den vertrag von montreux sofort revidieren.
deryatulga
28.09.07, 19:09
sauerei ,das die meerengen immernoch als internationale gewässer gelten,man sollte den vertrag von montreux sofort revidieren.
Internationale Gewässer sind sie erst seit Lausanne. In Montreux haben wir mindestens das Meerengengebiet remilitarisieren dürfen. Mit welcher Macht willst du übrigens einen internationalen Vertrag so revidieren, dass das Schwarzmeer für die Anrainer Staaten, darunter Russland zu einem Gefängnis gemacht würde? Denn die Meerengenkonvention von Montreux ist seit 1956 frei revidierbar und man hat in Ankara mächtig Angst, dass Moskau erneut auf krumme Ideen kommen könnte, wie sie Stalin zuletzt 1945 entwickelte.
deryatulga
06.11.07, 14:51
Yazarlar / Engin Ardıç</B>
http://www.aksam.com.tr/yazarfoto/eardic.gifŞeytanın sor dediği
Günümüzde, güney sınırımızın “yanlış çizildiğini” düşünmeyen kalmadı gibi bir şey...
Eskiden bunu söylemeye kalkanın ossaat hayatını kaydırırlar, anasını ağlatırlardı. Türkiye nereden nereye gelmiş...
Elbette, “yanlış çizim” deyince Kürt ayrılıkçıları çok başka bir şey anlıyorlar.
Peki biz ne anlıyoruz?
“Sınırlar yeniden çizilmelidir” sözünü, Türk milliyetçileri de elbette “yeni sınırlarımız Musul ile Kerkük’ü de içine almalıdır” şeklinde anlıyorlar.
Vallahi iyi olur, alabiliyorsanız... Viyana’yı aldınız da biz size niçin aldınız mı dedik?
Peki o zaman sorun nedir? Birkaç kilometrelik küçük bir “düzeltme” mi? Yani sınır dağın tepesinden değil de güney eteğinden geçecek, böylece “hatt-ı bâlâ”ya biz hakim olacağız, PKK bitecek.
Bu mudur yani? Gençlerin gözde deyimiyle.
Son olarak, bir emekli memur gazetesinin “konuşan emekli paşalar” yazı dizisinde, İsmail Hakkı Karadayı Paşa da konuşmuş. Diyor ki, “bu sınır İngiltere’nin yaptığı bir iş... İleriyi düşünerek yapmışlar... İleride sorun çıksın diye...”
Karadayı Paşa, Suriye sınırımızın da yanlış çizildiğini, Suriye topraklarının çeşitli yerlerde bize doğru cep şeklinde girintiler yaptığını, oralarda petrol olduğunu söylüyor... Suriye devleti o girintilerde petrol çıkarıyor, bizim tarafta petrol yok!
Aşkolsun paşam, biz o sınırın Lausanne’da (pardon, Lozan mı yazmalıydım?) anlı şanlı İsmet Paşa tarafından yılmaz bir mücadeleyle ve büyük bir başarıyla elde edildiğini sanıyorduk!...
Eğer sizin dediğiniz gibi sınırı İngilizler yaptılarsa, bize niçin yalan öğretildi? Biz sınırın “muhataralı” olan kısmının yalnızca Irak tarafı olduğunu duymuştuk.
Af buyurun ama, bu “İngiliz çizgisi” niçin kabul edilmiştir paşam, devlet kurucu büyüklerimiz tarafından?
Çünkü savaş çıkardı, Yunan ordusunu yenmiştik ama İngiliz ordusunu yenemezdik, falan filan.
Yahu biz kurtuluş savaşını “yedi düvele karşı” vermemiş miydik? O düvellerden birinden sonradan niçin çekinmiştik? Hani bileğimizi kimse bükemezdi?
Yoksa bu işin sonunda İdris Küçükömer mi haklı çıkacak paşam?
Yoksa “İngilizler, Bolşevik Rusya’ya karşı oluşturmak istedikleri tampon devlet için önce Büyük Yunanistan projesini denediler, sökmeyeceğini anlayınca tampon bölgeyi Anadolu içlerine doğru genişletip bağımsız bir yeni Türk devleti çözümünü desteklediler” görüşü doğru mudur?
Anlı şanlı Ankara hükümeti, eloğlunun hinoğlu hin sınır numarasını nasıl olmuştur da yemiştir paşam?
Eee, bu başarı mıdır yani?
“Bizi keleğe getiriyorlar, yutmayın” diyen muhalefet niçin ve nasıl susturulmuştur?
Sözüm meclisten dışarı, ortada bir “muvazaa” mı vardır? Bir bedel mi ödenmiştir?
Hatay niçin hemencecik bırakılmıştır? Bu başarı mıdır? Yoksa Fransa’yla da muvazaalı bir durum mu vardı?
Acaba Batı Trakya’daki Müslüman Türk halkını da niçin Yunanistan’ın eline terkettik? Niçin Doğu Trakya Misak-ı Milli’ye dahildir de Batı Trakya’dan vazgeçilmiştir?
“1914 sınırı esas alındı” diyeceksiniz. Güney sınırı 1914 sınırı mı? Batıda sökmemiş, güneyde sökmemiş, ne anladım ben bu işten?
Asıl merak ettiğim de, Hasan Efendi bu kez bana nasıl küfür edecek acaba? “Bitki” mi diyecek?
[/URL] [URL="http://www.aksam.com.tr/yazarprn.asp?a=97494,10,2"] (http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=97494,10,2#) 06.11.2007
Misak-ı Milli : Bir efsaneyi sorgulamak! - Fikret Başkaya 23 Kasım 2006
Kürtler Misak-Milli’nin neresinde duruyordu?
Bilindiği gibi, Misak-ı Milli Beyannamesi’nde Kürk adı geçmiyor. Birinci maddede “din ortaklığından”, “Osmanlı İslam ekseriyetinden“, “ayrılık kabul etmez bir bütün“den söz ediliyor. Milli Mücadele boyunca, “Türklerin ve Kürtlerin Misak-ı Millisi”nden, self determinasyon’a, muhtariyete, mahalli idare kurma hakkına varıncaya kadar bir dizi vaadde bulunulsa , Kürtlerin farklı bir etnik kökene sahip oldukları çekingen bir tarzda da olsa da ifade edilse de, o dönemde geçerli ‘millet’ anlayışından ötürü, Kürtlerin Türk Milletinden sayıldığı izlenimi ortaya çıkıyor.
Was soll dann das ganze Gezanke darum?
'O zaman Musul ve Kerkük'ü alırız'
Açıklamalarıyla gündemden düşmeyen TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu, şimdi de Musul ve Kerkük'ün Türkiye'ye geçebileceğini söyledi. Halaçoğlu'nun dayanağı 1926'daki anlaşma
Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Türkiye'nin Musul ve Kerkük anlaşmalarını birleşik Irak'ın bütünlüğü için imzaladığını belirterek, ''Eğer bu bölgede parçalanmalar olursa, bölünme yaşanırsa Türkiye'nin Musul ve Kerkük üzerinde uluslararası hakkı gündeme gelir ve bunu kullanması gerekir'' dedi.
Çorum Valiliği, Belediye Başkanlığı ve Hitit Üniversitesi tarafından düzenlenen Uluslararası Osmanlı'dan Cumhuriyete Çorum Sempozyumu'nda konuşan Prof. Dr Halaçoğlu, tarihçilerin sorumluluğunun büyük olduğunu belirterek, tarihçinin geçmiş bir olayı objektif bir değerlendirme ile günümüze yansıttığını kaydetti. Tarihçinin olayları doğru olarak yansıtmak zorunda olduğunu belirten Prof. Dr. Halaçoğlu, tarihçinin olayları yansıtırken kişileri töhmet altında bırakmaması gerektiğini vurguladı.
Tarihin canlı bir varlık olduğunu ifade eden Prof. Dr. Halaçoğlu, ''Tarihi geçmişte kalmış bir olay gibi değerlendiremezsiniz. Önümüze her defasında farklı bir şekilde çıkmaktadır. Tarihi o dönem ile değerlendirirsek bilimsel olmaz'' dedi.
Türkiye'de bugün aydın olarak değerlendirilen kişilerin bazı olayları günümüze göre değerlendirdiğini vurgulayan Halaçoğlu, bu kişilerin acımasız eleştiriler yaptığını öne sürerek, konunun uzmanı olmadan, eleştiri yapmanın doğru olmadığını kaydetti.
''IRAK TÜRKİYE İÇİN ÇOK ÖNEMLİDİR''
Prof. Dr. Halaçoğlu, Irak'ta yaşanan olaylara da değinerek, bu bölgenin Türkiye açısından çok önemli olduğunu kaydetti. Musul ve Kerkük'ün 1926 yılında uluslararası bir anlaşmayla birleşik Irak devletinin bütünlüğünü sağlamak amacıyla verildiğini belirten Prof. Dr. Halaçoğlu, şunları söyledi:
''Türkiye, Musul ve Kerkük anlaşmalarını birleşik Irak'ın bütünlüğü için imzalamıştır. Eğer bu bölgede parçalanmalar olursa, bölünme yaşanırsa Türkiye'nin Musul ve Kerkük üzerinde uluslararası hakkı gündeme gelir ve bunu kullanması gerekir. Eğer bölünme tehlikesini görmezlikten gelir ve gerekli tedbirleri alamazsa Musul ve Kerkük'te söz sahibi olamayız. Irak meselesinin sadece günümüze göre değerlendirilmesi yanlıştır. Geçmişten gelen tarihsel süreç ve günümüzdeki olaylarla birlikte değerlendirilerek, ortak bir çözüm noktası bulunmalıdır.''
Prof. Dr. Halaçoğlu, ''günümüzde sömürge sisteminin demokrasi ve insan haklarına dayandırılarak gerçekleştirildiğini'' belirterek, ABD'nin Irak'ı işgalinden bugüne kadar 1 milyon 200 bin insanın öldüğünü bildirdi. Halaçoğlu, ''Avrupa Birliği, Birleşmiş Milletler nerede? İnsan hakları diyoruz, demokrasi diyoruz. Bunlar adına sömürge düzeni devam ettiriliyor. Türkiye Cumhuriyeti üzerinde de bugün aynı oyunlar oynanıyor. Kürt-Türk ayrımı yapılarak bu oyun körükleniyor. Ama bu oyunlara gelmememiz gerekiyor. Bugün aydın diye geçinenler ve demokrasi söylemleri yapanlar 301. maddenin mutlaka kaldırılması gerektiğini söylerken, hemen yanı başındaki insanlık faciasını görmezlikten geliyorlar. Bu çifte standarttır'' diye konuştu.
''ERMENİ SOYKIRIMI SÖYLEMLERİ TARİHİ DEĞİL SİYASİ''
Ermeni lobisinin 1915 olaylarına ilişkin iddialarının sıklıkla gündeme gelmesinin amacının, Türkiye'ye baskı kurmak olduğunu belirten Prof. Dr. Halaçoğlu, ''Aslında Batı, konunun gerçeklerini araştırma arzusunda değil. Amaç bunu Türkiye'ye baskı aracı olarak kullanmak. Biz bildiklerimizi bal gibi anlatıyoruz ama karşıdakinin ne kadar anlamak istediği önemli'' dedi. 1915 olaylarının tarihi değil, siyasi bir düşünce olduğunu ifade eden Halaçoğlu, sözlerine şöyle devam etti:
''Tarihi olaylar günümüzde meydana gelen olaylarla anlatılmaz. Sadece tek yönlü olarak değerlendirilmez, komşu ülkelerin bilgi ve dokümanları, Türkiye ve Ermenistan ile o dönemde Türkiye'nin yanında olan Almanya ve Avusturya, karşıtı olan ABD, İngiltere, Fransa gibi ülkelerin bilgi ve dokümanları ile kayıtları birlikte değerlendirilmeli ve ona göre bir sonuç çıkarmalıdır. Aksi halde sadece söylemlerle ve tek taraflı bir düşünce anlayışı tarihsel bir gerçek değil sadece siyesi bir gerçek olur.''
Prof. Dr. Halaçoğlu, Osmanlı İmparatorluğu'nun 1915 yılında üç cephede birden savaştığını ve o dönemde bazı Ermeni gruplar tarafından Osmanlılara sabotaj yapılarak başarı sağlanmasının engellemeye çalışıldığını dile getirerek, ''Savaşta her devlet kendi çıkarları içinde hareket eder. Kendi içinizde vatandaşınız bunu yapmışsa, işin rengi değişir. Dolayısıyla Osmanlı'nın bu tür hareketlere karşı tedbir almaması mümkün değildir'' dedi.
''DÜNYANIN EN RAHAT ÇALIŞILACAK ARŞİVİ BİZDE''
Prof. Dr. Halaçoğlu, dünyanın en rahat çalışabilecek arşivinin Türkiye'de olduğunu belirterek, Osmanlı arşivinde şu ana kadar 60 milyon civarında belgenin araştırmacılara sunulduğunu, bunun zamanla 100 milyonu geçeceğini kaydetti. Arşivin internete de verildiğini ifade eden Halaçoğlu, arşivden en fazla ABD, Japonya ve Almanya'nın araştırma yaptığını, Türkiye Cumhuriyeti Devleti olarak tüm arşivlerin açık olduğunu sözlerine ekledi.
AA
bence öyle bir sey olsa bile bizim hükümetimiz bunu asla yapmaz.
ama baska ülkeler hemen elinden geleni yapardi bizim yerimizde olsalar.
ezilmis türk milletiyiz ne de olsa.
Der Schakal
12.12.08, 11:13
@Gökcen
Powered by vBulletin® Copyright ©2012 Adduco Digital e.K. und vBulletin Solutions, Inc. Alle Rechte vorbehalten.
SEO by
vBSEO 3.6.0