Archiv verlassen und diese Seite im Standarddesign anzeigen : Modernizme bir baskaldiri projesi olarak postmodernizm
MODERNIZME BIR BAŞKALDIRI PROJESI OLARAK POSTMODERNIZM
Seyfettin ASLAN ve Abdullah YILMAZ
C.Ü. I.I .B.F. Kamu Yönetimi Bölümü
C.Ü. Iktisadi ve Idari Bilimler Dergisi, Cilt 2, Sayi 2
Özet
Avrupa’da 17. yüzyılda meydana gelen teknolojik birikim ve ekonomik büyüme,
toplumları, adına modernleşme denilen kurumsal ve kültürel bir değişim sürecine soktu. Bu
olgu, etkileri dünya çapında görülen yeni bir hayat tarzı ve sosyal örgütlenme biçimi
meydana getirdi. “Modern” olmak, artık düne ait olmayan ve eskisinden farklı yöntemlerle
ele alınması gereken bir dünyada yaşamak demektir.
Özellikle İkinci Dünya savaşından sonra ortaya çıkan toplumsal sorunlar ve
modernizmin çeşitli sebeplerden dolayı vaatlerini gerçekleştirememesi aydınların bir
kısmını yeni arayışlara sürükledi. Sonuçta, modernitenin total felsefesine ve bilimsel bilgi
tekeline karşı çoğulculuğu, yerelliği ve özgürleşmeyi ön plana çıkaran postmodern durum
ortaya çıktı.
Genel çerçevesiyle postmodernizm, modernliğin açmazlarına karşı bir savaşım ve
modernleşmeyle bir hesaplaşmadır. Postmodernistlere göre postmodernizm, ileri batı
toplumlarının şu an içinde bulunduğu aşamayı, bir bakıma modern sonrası toplumu
adlandırır.
Anahtar Kelimeler: Modernizm, Postmodernizm, Aydınlanma
Abstract
Postmodernism: A Challenge Against Modernism
Technologic accumulation and economic development caused to instutional and
cultural changing process, which has been called modernization, at 17. century in Europe.
Modernization, has formed new way of life and social structure that effect all over the
world. To become modern, it mean that not concerning to ancient and different from
ancient.
Modernization has been unable to fulfill its mission and so lve its problems due to
some reasons after II. World War. So, some intellectuals has attempted to new way of
searching. At the end, postmodern situation has emerged and it accepted plüralism,
localization and lib erty instead of totalitarian philosop hy, monopolisatio n of scientific
information of modern view.
Postmodernism is struggle to dilemma of modern ism and it is alternative of
modernism. According to postmodernists, postmodernism describes today’s developed
western societies and defines post modern society.
Keywords : Modernism, Postmodernism, Enlightment.
Kaynak: http://eskiweb.cumhuriyet.edu.tr/edergi/makale/120.pdf
1. GIRIŞ
Aklın ön plana geçip, toplumları giderek “rasyonalize” edeceğine dair inanç,
aynı zamanda günlük hayatı geleneksel değerler ve yapılar üzerine inşa edilmekten
kurtaracaktı. Fakat beklenen olmadı, özellikle modernleşme deneyimi geçiren
toplumlarda, bir yandan günlük hayatın geleneksel biçimlerinin çeşitli karmaşık ve
umulmayan tarzlarda eklemlenmesi gerçekleşirken; öbür yandan farklılaşmanın
giderilmesi vuku bulmakta insanlar yeniden köken arayışına yönelmektedirler.
Modernizm, bir kavram olarak belli bir semantiği ifade etmektedir. Bu
semantiğin içinde belli öğeleri, örneğin pozitivizmi, teknosentrizmi, evrenselliği ve
akılcılığı bulmak mümkündür. O halde modernizmi, belirlenen bu özelliklere sahip,
modernite çağını belirleyen bir düşünsel projeksiyon olarak da tanımlamak
mümkün gözükmektedir.
Modernizmin sorunlarını çözememesi, sonuçta, toplumların, modernitenin
tüm karekteristiklerine meydan okuyan, ilerlemenin karşısı reaksiyon’u; şimdi’nin
karşısına geçmiş’i; soyutlama’nın karşısına temsil’i...vd. koyan ve adına
postmodernite denilen bir “durum” içine girmesine neden olmuştur.
Postmodernizmi modernizm bir devamı olarak niteleyenler olduğu gibi
moderniteden bir kopuş olduğunu ileri sürenler de vardır. Ne olursa olsun
postmodernizm modernliğin açmazlarına karşı bir başkaldırı ve kökten bir
eleştirisidir.
2. GELENEKSELDEN MODERNE
Modernleşme kavramı değişik şekillerde tanımlanmaktadır. Bu farklı
tanımlara rağmen geleneksel tarımsal üretim ve küçük çaplı el sanatlarına dayalı
durağan bir yapıdan sanayileşmiş, şehirleşmiş, okur yazarlık oranının arttığı, kitle
iletişim ve ulaşım araçlarının geliştiği, dinamik bir yapıya geçiş, modernleşme
olgusunun ortak özelliği olarak ele alınmaktadır. Hakim özellik ise tarıma dayalı
toplumsal bir yapıdan sanayie dayalı toplumsal bir yapıya geçiş olarak
belirmektedir. Toplumda belirgin bir farklılaşma ve uzmanlaşmayı beraberinde
getiren modernleşme toplumun eski değerlerinden soyutlanıp yeniden dizayn
edilmesi anlamına gelmektedir.
Kişisel ilişkilerde karşılıklı güvensizlik, fatalizm, empati, dünya hakkında
sınırlı bilgi ve görüş, kişisel özellikleri geliştirme eksikliği, yenilikçilik eksikliği,
sınırlı istek, sınırlı şeyleri algılayabilmek, ailecilik, hükümete sıkı bağlılık ve
düşmanlık geleneksel toplum değerlerinin, modern toplum değerleriyle uyuşmadığı
noktaları işaret etmektedir. Dolayısıyla, geleneksel yapıdan modernliğe geçiş için
gerekli olan etkenlerde, yeni deneylere açıklık, aile ve dini otorite gibi geleneksel
otorite figürlerinden giderek artan bağımsızlık, ülke işleri ile siyasal lider,
sendikalar gibi modern kurum ve konulara artan ilgi, fatalizm ve pasifliğin
azalması, bilim ve tıbbın etkinliğine inanç, kişinin yüksek mevkiler elde etmeye
duyduğu hırs olarak sıralanabilir (Yılmaz, 1996: 20). Moderniteye geçişi belirleyen
dört devrim, bilimsel, siyasal, kültürel, teknik ve endüstriyel devrimlerdir
(Jeanniere, 1994: 16).
Geleneksel toplumda genellikle yaşla ve tecrübeyle elde edilen ve sınırlı olan
bilgi modern toplumda yerini teknolojinin etkililiği, bilginin yaygınlığı ve seri
üretimin yapıldığı bir sürece bırakmıştır.
2.1. MODERNIZMIN OLUŞ NEDENI: AYDINLANMA HAREKETI
Aydınlanma, İngilizce “light” (Işık) sözcüğünden türetilen “enlightenment”
kavramına karşılık gelir. Aydınlanma Tanrının, insanın içine doğması veya ermek
anlamına gelen dinsel aydınlanmadan farklıdır. Aydınlanma 17. ve 18. yüzyıllarda
varolan totaliterliğe, kastçı-feodal toplum yapısına, baskıcı dinsel dünya görüşüne
karşı, yeni olgunlaşmakta olan burjuvazinin yönettiği bir özgürleşim hareketidir.
Aydınlanma çağı, insanlık tarihinde akıl ve düşüncenin bireyin en güçlü
yetisi olarak birleşmiş bir biçimde, dünyanın ve toplumun metafizik ve mistifiye
edilmiş anlaşılmasına dayalı geleneksel toplum ve bilgi yapılarının ortadan
kaldırmasını ifade eder (Çiğdem, 1997: 21). Bu çağla birlikte artık din toplum
temelindeki yerini kaybediyordu (Jeanniere, 1994: 120).
Akıl, Aydınlanma felsefesinin anlaşılması için bir anahtar kavram olarak
kullanılmaktadır. Nitekim, Kızılçelik, Kant’a göre, Aydınlanmanın insanın aklının
her yanını, her yerde başkasının kılavuzluğuna başvurmaksızın özgürce kullanması
olduğunu ve aydınlanma için özgürlükten başka bir şeyin gerekmediğini ve bunun
için gerekli olan özgürlüğün de özgürlüklerin en zararsızı olan Aklı kullanmak
özgürlüğü” (Kızılçelik, 1994: 87) olduğunu ifade etmektedir.
Aydınlanma, insanlığı, eleştirel aklın kullanılmasıyla mitten, batıl inançtan,
gizemli güçlere ve doğa güçlerine tabi olmaktan kurtarmayı amaçlamıştır
Dochherty, 1995: 14; Şaylan, 1996: 16). Bu sayede insanın dünyadaki konumu,
emek ve eğlence tarzı artık bir dışşal otoriteye değil, fakat kendi özgür rasyonel
etkinliğine dayalı bir hale geldi (Çiğdem, 1997: 26). Aydınlanma felsefesini,
kendisinin hemen öncesinde yer alan felsefeden ayıran, yalnızca birkaç kişinin
alanı olan bir şeyi, yani akla uygun olarak yürütülen bir yaşamı herkese uygulama
ddiasıdır.
Aydınlanma ruhu, bireyin eğitimini, onu hem ailesinin hem de bizzat kendi
utkularının dayattığı, dar, akılcı olmayan görüşten kurtarıp, akılcı bilgiye ve aklın
eylemini örgütleyen bir topluma katılmaya açılmasını sağlayan bir disiplindir
Touraine, 1995: 25-26).
Kaynağı Rönesans ve Reform gibi önceki toplumsal düşün hareketlerine
bağlı olan, temelleri aynı olmakla birlikte Batı Avrupa toplumlarının kendi
toplumsal yapıları ve tarihsel koşullarına göre ayrıcalık gösteren (Alman
Aydınlanması, İngiliz Aydınlanması, Fransız Aydınlanması, İspanyol
Aydınlanması gibi...) Aydınlanma hareketiyle birlikte özgürleşim, akıl, birey, insan
hakları, toplum sözleşmesi, laiklik, demokrasi, eşitlik, bilimsel düşün gibi
kavramlar ön plana çıkmıştır. Bunlara ilaveten dinin, felsefenin, bilimin ve sanatın
sınırları da Aydınlanma hareketiyle ayrılmıştır ki; tüm bunlar aynı zamanda
Habermas’ın deyişiyle “modernlik Projesi” nin esasını oluşturmaktadır.
2.2. MODERNLEŞME SÜRECI
Aydınlanma hareketine dayalı olan “modern” kelimesi latince “modernus”
kelimesinden türetilmiştir. Modernus ise latince “Modo” dan türetilmiştir ki bu
kelimenin anlamı “hemen şimdi” demektir. “Modern” kelimesi latince “Modernus”
şekliyle ilk defa 5. yüzyılda Hıristiyan dünyasını Romalı ve Pagan geçmişten
ayırmak için kullanıldı (Kızılçelik, 1994: 87). Temelde, bir zaman kavramı olan
“modernus” köken olarak, eskiye ve antikiteye karşı ortaya atılmıştır (Therborn,
1996: 61). Terim olarak “modern” daha gerilere giden bir tarihçeye sahip olsa da,
18. yüzyılda ortaya çıkan modernite projesi, Aydınlanma düşünürlerinin “nesnel
bilimi, evrensel ahlak ile hukuku ve kendi ayakları üzerinde duran sanatı, kendi iç
mantıkları temelinde geliştirme” konusunda gösterdikleri olağanüstü bir düşünsel
çabadan ibarettir. Amaç, özgür ve yaratıcı bir biçimde çalışan çok sayıda bireyin
katkıda bulunduğu bir bilgi birikimini, insanlığın özgürleşmesi ve günlük yaşamın
zenginleşmesi yolunda kullanmaktı. Doğa üzerinde bilimsel hakimiyet, kaynakların
kıtlığından, yoksulluktan ve doğal afetin rastgele darbelerinden kurtuluşu vaat
ediyordu (Harvey, 1998: 24). Bir Aydınlanma projesi olarak tanımlanan
modernizm projesinde nesnel ve evrensel bilim düşüncesi, buna bağlı olarak
evrensel ahlak ve hukukun olabilirliği temel parametrelerdir (Şaylan, 1996: 18).
Modernleşme bünyesinde “tek bir süreç, tek bir istikamet ve zorunlu bir son”
bileşimini içermektedir (Therborn, 1996: 61).
Aslında “modern” radikal bir değişmeden sonra ortaya çıkanı adlandırır ve
insana olduğu kadar çevresine de uygulanır. Modern dünya, tarımsal dünyanın
yerini aldı, kendisini önceleyenlerle bağdaştırılamaz yeni bir dünya görüşü belirdi.
Modernite önce insanı, daha sonra insanın dünyasını etkiler (Jeanniere, 1994: 16).
Nasıl ki, insan ruhuna ilişkin düşüncelerin yerini, kadavraların parçalanması ya da
beynin genel görünümlerinin incelenmesi almışsa, modernizm olarak adlandırılan
Batı’ya ait modernlik ideolojisi de Kul fikri ve bu fikrin dayandığı Tanrı fikrinin
yerine başka bir şey koymuştur. Modernizm yandaşları, ne toplumun, ne tarihin, ne
de bireysel yaşamın insanın önünde boyun eğmesi gereken ya da büyü yoluyla
etkilenebilecek yüce bir varlığın iradesine tabi olduğunu söylerler (Touraine, 1995:
26).
Modernizm, bir kavram olarak belli bir semantiği ifade etmektedir. Bu
semantiğin içinde belli öğeleri, örneğin pozitivizmi, teknosentrizmi, evrenselliği ve
akılcılığı bulmak mümkündür. O halde modernizmi, belirlenen bu özelliklere sahip,
modernite çağını belirleyen bir düşünsel projeksiyon olarak da tanımlamak
mümkün gözükmektedir.
Genel olarak pozitivist, teknoloji merkezli ve rasyonalist eğilimli olarak
algılanan modernizm ve doğrusal gelişmeye ve mutlak doğrulara inançla,
toplumsal düzenin rasyonel biçimde planlanmasıyla ve bilgi ve üretimin
standartlaştırılmasıyla özdeşleştirilir (Harvey, 1998: 21).
Modernizm düşüncesi, bir aydınlanma projesi olarak sürekli ve doğrusal bir
ilerleme anlayışı üzerine oturmaktadır. Bu ilerlemenin, aydınlanma felsefesine göre
belli bir amacı vardır; söz konusu amaç, ideal toplum düzeni olarak ifade
edilmektedir. Buradan Aydınlanma projeksiyonu için geçerli bir diğer öncülün altı
çizilebilmektedir. Bir ideal toplum düzenini varsaymak aynı zamanda bir mutlak
gerçek kavramını düşünce sistemine sokmak demektir. Bilindiği gibi Aydınlanma
felsefesinin başlangıcı sayılabilecek doğal toplum ve doğal hukuk kavramları bir
tür laikleştirilmiş mutlak gerçek düşüncesinin yansıması olarak kabul edilmektedir.
Modernleşme projeksiyonu, herşeyden önce laik bir hareket olma özelliği
taşımaktadır. Rönesans ve Reformasyondan Aydınlanmaya uzanan değişim çizgisi
içinde önplana çıkan düşünsel boyut bilim ve bilginin demistifikasyonu olarak
tanımlanabilir. Böylece bilim ve bilgilenme Tanrısal bir süreç olmaktan çıkarılmış,
akıl temelli bir insan özelliği olma konumuna indirgenmiştir (Şaylan, 1996: 18).
Modernleşme kavramının teknoloji ve sanayileşme gibi olgular çerçevesinde
ele alınması genel kabul görmekte, ayrıca kırdan kente doğru bir geçiş süreci ile
artan ticaret olgusu vurgulanmaktadır. Bununla birlikte, modernleşmenin salt
teknolojiyi ihtiva etmediği de kabul edilmektedir. İlk sanayi devrimi sonrasında bu
sürece giren ülkeler içinse modernleşme, gelişmiş ülkelerin özelliklerinin ithali
anlamına gelmektedir. Az veya çok her sistem değişmek durumundadır. Ancak bu
sürece sonra giren ülkelerde modernleşme “değişmenin değişmesi” yani hızlanması
olup, sosyal ve kültürel yapının bütününü etkileyen, teknolojik, ekonomik ve
çevresel değişimleri ifade etmektedir.
Modernleşme ile hukuk alanında, statü hukukundan sözleşme hukukuna
geçiş görülmekte, bireyi, korporatif sistemin ve belirli statülerin hiyerarşik
bağlarından çözen ve ilişkilerini serbestçe düzenleme imkanı veren bir ortam
doğmaktadır. 18. yy. gelişmeleriyle artık hukuk, bireyi tanrının istediği varsayılan
düzen içinde kalmaya zorlamamakta, toplumun hür ve eşit üyesi olarak kendi
ilişkilerini düzenlemesine imkan vermektedir (Yılmaz,1996: 25).
Modernite din, felsefe, ahlak, hukuk, tarih, ekonomi ve siyasetin eleştirisiyle
başladı. Modernitenin ayırt edici özelliği, ortaya çıkışının özel işareti, eleştiridir.
Modern çağı oluşturan herşey araştırma, yaratı ve eylemin metodu olarak
tasarlanan eleştirinin marifetiydi. Modern çağın temel fikirleri ve kavramları,
ilerleme, evrim, devrim, özgürlük, demokrasi eleştiriden kaynaklanmıştı (Paz,
1994: 89). Modern olmak, tarihsel gelenek karşısında, dışşal otoriteler karşısında
bir özerklik talep etmek demektir. Bu talep, insanın toplumsal olarak kendi
kendisini yönlendirme ve temelde özerk olma arzusunu ifade eder (Küçük, 1994:
206).
Modernitenin savunucuları olan Durkheim, Simmel ve Parsons gibi
sosyologlara göre modernlik, farklılaşmanın, uzmanlaşmanın, bireyselleşmenin,
karmaşıklığın, sözleşmeye dayalı ilişkilerin, bilimsel bilginin ve teknolojinin hakim
olduğu bir yaşam şeklidir. Modernliğin temel parametreleri genel olarak
kapitalizm, endüstriyalizm, kentlilik, demokrasi, ussallık, bürokrasi, uzmanlaşma,
farklılaşma, bilimsel bilgi, teknoloji...ve ulus-devlet’dir. Modernlik, geleneğin
normalleştirici fonksiyonlarına karşı başkaldırır: Modernlik, normatif olan herşeye
isyan deneyimiyle başlar. Bu başkaldırı, ahlakilik ve yararlılık standartlarını etkisiz
hale getirmenin bir yoludur. 18. yüzyılda oluşan bilim, ahlak ve sanat alanlarının
birbirlerinden ayrılması, Kant’ın öncülük ettiği modernlik projesinin esasını
oluşturmaktadır. Modernlik projesi içinde genelde bilme ve inanmanın
birbirlerinden ayrılması da vardır (Kızılçelik, 1994: 88). Öte yandan, Proudhon,
teknolojik gelişmenin insanları makinaya dönüştürdüğünü, Mark ise, teknolojik
gelişmenin yabancılaşmaya yol açtığı, toplumsal çelişkileri artırdığı ve çatışmayı
hızlandırdığını ifade ederek modernleşmeye radikal eleştirilerde bulunurlar.
3. MODERNDEN POSTMODERNE
İlk defa Arnold Toynbee tarafından 1939’da yayınlanan bir eserinde
kullanıldığı sanılan Postmodernizm terimi, birazda konunun gerçek anlamda
tartışılma eksikliğinden dolayı, bir yandan son derece karmaşık ve zor felsefi
anlamlar ile dile getirilirken diğer yandan çağdaş kültürde yer alan nihilist ve sinik
bir eğilimi oluşturan son derece basit ifadelerle tanımlanmaktadır. Ayrıca
postmodernizmi doğası gereği tanımlamakta pek doğal sayılmamaktadır. Nitekim
Şaylan, postmodernin, kavram olarak estetik anlayış ve ölçüsünden toplum düzeni
ya da işleyişine, toplumla ilgili kuramsal çözümlemelere ve bilim felsefesine kadar
uzanan çok geniş bir alanda ortaya çıkan yeni yaklaşım ya da tartışma biçimlerini
kapsamasından dolayı tanımlanmasının güç olduğunu (Şaylan, 1996: 6) ifade
etmektedir. Postmodernizmin tabiatı itibariyle sağcı ya da solcu olmamasından
dolayı ondan yararlananlar, onunla birlikte bilinçsiz olarak siyasi bir ideolojiye
bağlanmış olmamaktadırlar. Ama bunun çok rahatlatıcı bir şey olarak da
görmemek gerekir. Bu siyasi tarafsızlık anlamına gelmez. Sadece,
postmodernizmin her türlü siyasi yönelime uyabilecek kadar soyut ve bulanık bir
şey olduğunu da gösteriyor olabilir (Şaylan, 1996: 6; Rosenau, 1998: 265).
Postmodernizmin kes yapıştır karakteri, bütünlükten yoksun oluşu hem güçlü hem
de zayıf yanıdır. Herkes onda gönlüne göre bir şeyler bulabilir.
Postmodernizmin, modernizmden bir kopma olduğunu savunanlar olduğu
gibi modernizmin kendi içindeki bir eleştiri olduğunu iddia edenler de vardır
(Huyssen, 1994: 108). Örneğin Habermas, postmodernistlerin savunduklarının
aksine, modernlik tamamlanmamış bir projedir ve postmodernizm içinde yer alan
unsurlar Ona göre zaten modernizmin içinde vardır (Kızılçelik, 1994: 88). İster bir
yeniden yapılanma süreci olarak kapitalizmin gelişimine bağlansın ister hiçbir
makro değişken ile ilişkilendirilmeden köklü bir değişimden söz edilsin, göz ardı
edilemeyecek olan şey son 25-30 yıl içinde yaşanan büyük ve evrensel dönüşüm ve
bunu ifade eden postmodern durumdur.
Postmodern bilgi modern süreç de oluşan bilimsel bilgi tekeline karşı bir
özgürleşim çabasıdır (Lyotard, 1994: 9). Postmodernizm parçalanmayı savunur.
Postmodern insan, ister toplumsal, ister bilgisel ve hatta estetik tarzda olsun her
türlü bütünleşmeyi, sentezi hor görür, onları dışlar. Bu özgürleşmeyi Rorty şöyle
ifade eder: “Yüceliği isteyenler postmodernist bir entellektüel hayat biçimini
amaçlamaktadırlar. Güzel toplumsal ahenkler isteyenlerse, bir bütün olarak
toplumun kendi kendisini temellendirme kaygısıyla canını sıkmaksızın kendisini
teyid ettiği bir postmodernist toplumsal hayat biçimi istemektedir (Rorty, 1994:
169; Fraser-Nicholson, 1994: 280). Postmodern söylemin öznesi tabi kılma ve
boyun eğdirme pratiklerini sorgulayabilen ve yeni öznellik tarzlarını inşa etmeye
girişebilen bir öznedir. Bunun nedeni bizzat dilin kapalı bir sistem olmamasından
ileri gelir. Dilin akışkan ve çokkatlı doğası söylemlerin, ne kadar uğraşılırsa
uğraşılsın, yekpare birer türdeşlik olmalarını engeller (Küçük, 1994: 223).
Postmodernizm geleneksel modern kabulün aksine, bilgilerimizin gerçeğe birebir
karşılık gelmediğini, gerçeğin hep yeniden üretildiğini iddia eder ve bunun için de
hep yeni modeller geliştirilmesi gerektiğinin altını çizer.
Altmışların başlarında “ideolojilerin sonu” ile başlayan bir eskatoloji furyası,
yetmişlerde ve seksenlerde yeni Fransız düşüncesi namıyla “insanın sonu”nu ilan
ederek devam etti. Bu furyanın oluşturduğu karambolde proleteryaya, başkaldırıya,
devrime, ideolojiye, hümanizme, kısacası Lyotard’ın sonradan “büyük anlatılar”
olarak niteleyeceği bir sürü ideale veda edildi (Topçuoğlu- Aktay, 1996: 10).
Postmodernizmin bir başka özelliği, Marx’ın büyük özgürleşme anlatısı,
Freud’un psikanalitik terapi ve Darwin’in evrim teorisi gibi total anlatılara ve
yasalara karşı çıkmasıdır. Nitekim Rosenau’ya göre, postmodernizm ister siyasi,
ister dinsel, ister toplumsal nitelikli olsun bütün küresel, her şeyi kapsayıcı dünya
görüşlerine meydan okur. Marksizmi, Hıristiyanlığı, Faşizmi, Stalinizmi, liberal
demokrasiyi, laik hümanizmi, feminizmi, İslam’ı ve modern bilimi (modern
bilimin bir mit olduğu ve Aydınlanma mirasının totaliter ve tahakkümcü olduğu da
vurgulanmaktadır) aynı derekeye indirir ve bunların bütün soruları önceden tahmin
edip belirlenmiş cevaplar veren söz merkezci, aşkın ve totalize edici üst anlatılar
olduklarını söyleyerek hepsini elinin tersiyle iter (Rosenau, 1998: 25) ve hayatı
bütünüyle açıklama ve yönlendirme iddiasındaki özgürlük, eşitlik, adalet, evrim,
rasyonalizm gibi Aydınlanma veya Aydınlanma öncesi ideallerin hepsinin meta
anlatı olduğu ve tümünün geçerliliğini kaybettiğini ileri sürer. Bu anlamda Lyotard,
“gelin bütünlüğe karşı bir savaş başlatalım, gelin sunulamayana tanıklık edelim,
farklılıkları etkin kılalım (Lyotard, 1997:159) demektedir.
Kendi içinde de bir bütünlük göstermeyen postmodernist söylem toplum
bilimi, daha da önemlisi bilimin temelini, yani epistomolojiyi radikal bir eleştiriye
tabi tutmakta, bir bakıma son 250-300 yıllık tarihi ciddi ve kökten bir biçimde
sorgulamaktadır (Şaylan, 1996: 17).
Postmodernizm ister sosyal kurumsal yanı ister epistomolojik yanıyla ele
alınsın genelde bu hareketin Batıda ortaya çıkan aydınlanmacı felsefeye ve bizzat
modernizme yöneltilmiş bir eleştiri olduğunu söylemek mümkündür.
Postmodernizm olgusunun, İkinci Dünya Savaşı’ndan sonra bilimsel ve zihinsel
bilgi üretiminde Batıda yaşanan derin krizin, Aydınlanma filozoflarının genel
çerçevesini çizdiği modern paradigmanın derin bir sarsıntı geçirmesi sonucu ortaya
çıktığı söylenebilir.
Postmodern olgu, mimariden zoolojiye kadar her kültürel disiplinle
ilgileniyor; biyoloji, ormancılık, coğrafya, tarih, hukuk, edebiyat ve tüm sanat
dalları, tıp, siyaset, felsefe, cinsellik vb. ye dek uzanıyor. Ancak gene de şekilsiz
bir varlık gibi durduğu söylenebilir (Dochherty, 1995: 7). Ayrıca, postmodernizm,
epistomolojik varsayımları reddediyor, metodolojik uzlaşımları çürütüyor, bilgi
iddialarına direniyor, hakikatın her türlü versiyonunu bulanıklaştırıyor ve politika
önerilerini bir kenara atıyor (Rosenau, 1998: 21). Postmodernizm, toplumsal,
kültürel, ekonomik ve ideolojik tarih içinde modernizmin ilkelerinin ve uğraş
alanlarının artık işleyemediği, ama yerlerine tam anlamıyla yeni bir değerler
sisteminin de konmadığı bir geçiş döneminin zirvesidir.
Postmodernitenin, muzaffer bir pozitif bilimin kesinliklerinden
genelleştirilmiş bir belirsizliğe geçişi karakterize ettiği (Jeanniere, 1994: 23) de
ileri sürülmektedir. Öte yandan postmodernizm hakkında işaret edilmesi gereken
bir nokta da, postmodernizmin gelenek ve yenilenme, muhafaza etme ve yenilik,
kitle kültürü ve yüksek sanat arasında, artık ikinci terimlerin birinciler karşısında
otomatik olarak ayrıcalıklı olmadıkları bir gerilim alanı oluşturduğudur (Huyssen,
1994: 125). Bu da her alanda üretilecek düşüncenin artık modernin ilkelerine
uygunluğunun sınanamaması anlamına gelmektedir.
Postmodernitenin, Aydınlanma modernitesinin değerlerinde bir değişme
değil, bu değişmenin mutlakçı karakterinde belirli bir zayıflama anlamına geldiğini
(Laclau, 1995: 85) ileri süren görüşler yanında postmodernizmin, aydınlanma
felsefesi ile bilimsel bilgi ve felsefeye olan inancı yıkmakta olduğunu, ussallığı
reddederek aynı kuralların her yerde aynı olmasını gerektiren evrensel akla karşı
(Yılmaz, 1996: 125-126) olduğunu savunanlar da vardır. Öte yandan
postmodernizmin savunucularından Lyotard postmodernizmin modernizmin bir
parçası (Lyotard, 1997: 155) olduğunu ifade etmektedir. Postmodern söylemi,
ileriye gitmesi mukadder sınıfın zaafa uğradığı, ya da insanlığın Özgürlük ve
Adalete doğru büyük yürüyüşündeki geçici duraklamalardan biri olarak (Küçük,
1994: 204) görenler de vardır. Postmodernizmin “Post” ekinden kaynaklanan bir
sonralık, bir başkaldırı, (moderniteye karşı) taşıdığı bir gerçektir. Herhangi bir
tanıma indirgenemeyecek bir karmaşıklığa, düzensizliğe sahipse de postmodernizm
öncelikle modernlikle bir hesaplaşma demektir.
Postmodernizm, kültürel söylemin yeniden tanımlanmasında, heterojenliği
ve farklılığı özgürleştirici güçler olarak öne çıkarır (Harvey, 1997: 21).
Postmodernist yaklaşım, her sorunun tek bir doğru cevabı olduğu düşüncesini
yadsımakta, aksine, her sorunun birden çok doğru cevabı olabileceğini ya da hiç
doğru cevabı olamayacağını öne sürmektedir (Şaylan, 1996: 19).
Postmodernizmin ortaya çıkış sebeplerinden biri, toplum bilimleri alanında
modern bilime eleştirellikten uzak bir biçimde güvenmeye ve nesnel bilgi
şişinmesine tepkidir. Tarihsel olarak bakıldığında bilim ikisi de meşruiyetlerini
teolojiden alan kilisenin ve hükümdarın otoritesine saldırmıştır. Modern bilim
nesnelliğiyle, katı araştırma yordamlarına sahip olmasıyla ve meta fizik olana değil
maddi olana öncelik vermesiyle ün kazanmıştır. Ama sonra bilim de hakikatın
tekeline kendisinin sahip olduğunu iddia etmeye başlamıştır. Sahip olduğu otorite
iyice genişlemiş ve kendisinden daha akıldışı ve keyfi öncellerinin sahip oldukları
otoriteyi aşmıştır. İşte bu noktada postmodernistlerin karşı oldukları şey,
Aydınlanma mirasının ve modern bilimin metodolojik varsayımlarının eleştiriden
uzak bir tavırla kabul edilmesidir (Lyotard, 1997: 27-28; Rosenau, 1998: 30; Rorty,
1994: 156). Modernizmin vaad ettiği şeylerin bir türlü gerçekleşmemesi ve her şeyi
çözebileceğine olan yanlış inancın somut olarak yalanlanması (nükleer silahlar,
kimyasal atıklar, açlık, yoksulluk, çevre kirlenmesi..konularındaki çözümsüzlük),
modern bilimin verilerinin kişisel politik tercihlerde kullanılması ve totaliter
devletleri ayakta tutmaya yardım etmekle suçlanması, modern bilimde teori ile
gerçeklik arasındaki farkların artması, insanın varoluşunun mistik ve metafizik
boyutlarıyla ilgilenmemesi hatta görmezden gelmesi ve modern bilimin fazla
somutlaşması ve duyguyu unutması postmodernizmin ortaya çıkmasını ve
tutunmasını kolaylaştıran diğer etkenlerdir.
Lyotard meşrulaştırıcı bir güç olarak meta-anlatıların tükenişiyle
modernitenin bittiğini düşünmekte (Lyotard, 1997: 9; Küçük, 1994: 200; Kellner,
1994: 228; Fraser-Nicholson, 1994: 278) oysa Habermas için modernite hâlâ
bitmemiş, tamamlanmamış bir projedir ve Aydınlanmanın tarihi kesintilerle birlikte
sürmektedir.
Uzun yıllar bir misyoner edasıyla diğer ülkelere empoze edilmeye çalışılan,
ekonomik ve siyasal modellerin sanıldığı gibi evrensel ilkelere değil, tamamen
gelişmiş ülkeler lehine kurulmuş olduğu kabul edilmeye başlandı. Sözgelimi
demokrasi ve insan hakları anlayışlarının taşıdıkları çifte standartların ortaya
çıkması, insan merkezli batı düşüncesinin tüm versiyonlarının sorgulanmalarını
kolaylaştırmaktadır. Yine dünyada birçok toplumun kurtuluş ümidi olan
Marksizminde diğer “büyük anlatılar” gibi tökezlemesinin yarattığı büyük hayal
kırıklığı insan merkezli bu modern projelere bütünüyle bir isyan atmosferi
oluşturmuştur (Kızılçelik, 1994: 89). Böylece postmodernistler geleneksel felsefi
sacayaklarına yaslanmayan toplumsal eleştiri anlayışları geliştirmeye başladılar.
Felsefe ve genel olarak teorinin bundan böyle siyaset ve toplumsal eleştiriyi
temellendirme işlevi göremeyeceğini iddia ederler. Temelciliğin terkedilmesiyle
birlikte toplumsal eleştiri karşısında felsefeyi kurucu söylem rolüne atayan görüşün
de terkedilmesi gündeme gelir. Bu da, “modern” anlayışın, eleştirinin herhangi bir
evrenselci teorik zemin olmaksızın serbestçe yüzüp gezdiği yeni bir “postmodern”
anlayışa yol vermesi anlamına gelir (Fraser-Nicholson, 1994: 278).
Postmodernistler, epistomolojiden tarih ve topluma yöneldiklerinde
determinizme karşı çıkmalarının doğal bir sonucu olarak, tarihte bir amaç fikrine
de karşı çıkarlar. Epistomoloji, tarih, toplum, ekonomi, kültür vb. alanlarda tek
faktör, evrensel öz veya cevher fikrine karşı çıkan postmodernistler, sadece bir tek
şeye karşı çıkmıyorlar, o da çoğulculuktur. Aydınlanma, kapitalizm, demokrasi,
eşitlik, Marksizm gibi “büyük anlatılara” karşı bir başkaldırı olan postmodernizm,
en genel anlamda modernliğin açmazlarına karşı bir savaşım ve modernleşmeyle
bir hesaplaşmaktır. Postmodernistlere göre postmodernizm, ileri batı toplumlarının
şu anki içlerinde bulunduğu aşamayı, bir bakıma modern sonrası/sanayi sonrası
toplumu adlandırır (Kızılçelik, 1994: 89).
Geleceğin toplum bilimleri post modern olmayacaksa bile, hiç olmazsa
bilimi geçmişte olduğundan daha eleştirel daha az naif bir biçimde
kullanacaklardır. Hatta bilimin değeri ve ürünleri konusundaki beklentilerini
azaltabilirler. Bilimin ekonomik, toplumsal ve siyasal bağlamına yarar ve
zararlarına daha fazla dikkat gösterebilirler (Rosenau, 1998: 293).
3.1. POSTMODERN ANLAYIŞIN DÜŞÜNCE ÖNCÜLERİ
Sanatlarda postmodernizm tartışmaları Birleşik Devletler’de başlamış olsa
da, kendilerini postmodern toplumsal teori olarak sunan, daha önceki Fransız
kültürel ve toplumsal teorisinden yararlanan ilk çalışmalar 1970’lerin sonunda
Fransa’da ortaya çıktı. Baudrillard, Lyotard, Deleuze/Guattari, Roland Barthes
(1957), Ferdinand de Saussure (Jameson, 1972; Coward ve Ellis 1977), Henri
Lefebvre (1971) ve Guy Debord (1970) postmodernizmin öncüleri olarak kabul
edilir (Kellner, 1994: 230). Postmodernliğin gelişiminde aslan payı genellikle
Fransızlara verilse de postmodernizme esin verenler Alman filozofları, özellikle de
Nietzsche ve Heidegger’dir (Rosenau, 1998:35-36).
Baudrillard’a göre, modern endüstri toplumunun anahtarı üretimken,
postmodern toplumda “gerçek” i önceleyen modeller olarak “taklitler” toplumsal
düzene egemen olmaya toplumu “hipergerçeklik” olarak oluşturmaya başlar.
Baudrillard sanatın ve muhtemelen teorinin, siyasetin ve bireylerin yapabilecekleri
tek şeyin zaten üretilmiş olan biçimleri biraraya getirmek ve bunlarla oynamak
olduğunu savunur, O’na göre postmodernite, ne iyimser, ne de kötümserdir, sadece
yıkıntılardan artakalanlarla oynanan bir oyundur (Kellner, 1994: 234-236).
Lyotard’a göre en gelişmiş ülkelerde 19. yüzyıldan beri süre gelen bilim,
sanat ya da kısaca kültür süreçleri büyük bir dönüşüm geçirmektedirler ve bu
dönüşüm içinde onun postmodern olarak tanımladığı durum ortaya çıkmaktadır.
Lyotard postmodern durumu tanımlamakta “bilgiyi” temel ölçüt olarak almaktadır.
Buna göre postmodern durum bir tür yeni epistomoloji olmaktadır. Tıpkı
Baudrillard gibi Lyotard’da sanayi toplumuna özgü bir epistomolojinin geçerli hale
geldiğinden sözetmektedir. Yani Lyotard için de belirleyici olan süreç, toplumsal
değişim ve bu değişim ile gelinen sanayi ötesi toplumdur. Sanayi ötesi toplumda,
sanayi toplumuna özgü epistomoloji çökmüştür; kuramların temsil özelliğinin
olmadığı ortaya çıkmıştır (Şaylan, 1996: 40). Lyotard’a göre, postmodern meta
anlatılar karşısında kuşkuculuk ve metafizik felsefenin, tarih felsefelerinin ve
herhangi bir totalleştirici düşünce biçiminin (Hegelcilik, Liberalizm, Marksizm ya
da buna benzer) reddi olarak tanımlanır. Dolayısıyla postmodern bilgi farklılıklara
duyarlı olma özelliğimizi geliştirir ve başka bir şeyle kıyaslanamaz olanı hoşgörme
yetimizi pekiştirmektedir (Kellner, 1994: 237). İşin özüne bakılacak olursa
Lyotard, “Postmodern Durum” adlı yapıtının büyük bir bölümünde büyük
anlatıların çağımızda güvenirliliklerini yitirdiklerini ve büyük anlatılar yerine
çoğul, yerel ve küçük anlatıları tercih etmek gerektiğini söylemektedir.
Baudrillard ve Lyotard gibi Jameson’da toplumsal gelişmede temel bir
kırılma olduğunu ve postmodern duruma benzer bir şeyin ortaya çıktığını fakat bu
durumun bir neo-marksizan çerçeve içinde teorileştirilebileceğine inanmaktadır.
Genel manzaraya derinlemesine bir bakışla Jameson postmodernizmi, hem yeni bir
kültürel egemen hem de kapitalizmin yeni bir sosyo-ekonomik evresini oluşturan
‘geç kapitalizmin kültürel mantığı’ olarak sunmaktadır. Çalışmaları postmodernizm
hakkındaki tartışmayı geniş bir kültürel, toplumsal, ekonomik ve siyasal
fenomenler alanını kapsayacak şekilde yaymaktadır. Böylece Jameson
postmodernizm tartışmasını kültürel teori ve meta-teori alanlarından toplumsal
teori alanına doğru kaydırmaktadır (Kellner, 1994: 246).
Paul Feyerabend’e göre bilimin tanımında kesin tartışma ve düşünce
özgürlüğü olmasına karşın yaşamda bunun tam tersinin ortaya çıktığı, bilimin
baskıcı bir otorite işlevine sahip olduğu görülmektedir. Çünkü ona göre bilim de
bir ideolojidir ve diğer ideolojilere göre bir üstünlüğü yoktur. Feyerabend, bilimin
17. ve 18. yüzyıllarda önemli hizmetler sağladığını ve insanın özgürleşimine
katkılar yaptığını kabul etmektedir. Ama bu durum artık geçerli değildir; aksine,
bilim anlayış ve uygulaması özgürleşmenin önünde bir engel konumuna gelmiştir.
Bilimin temeli, önermelerin dış gerçekliği temsil eden doğrular olduğudur. Halbuki
Feyerabend’e göre dış gerçeklik ile kuram arasında bir temsil yoktur ve bilimin
değinilen temel çıkış noktası bir dogmatizmden başka birşey değildir.
Postmodernizmin ünlü ve öncü düşünürlerinden biri olan Jacques Derrida,
Feyerabend’in anarşik karşı çıkışını daha derli toplu ve sistematik hale getirmeye
çalışmıştır. Derrida, toplum ve insanla ilgili bilgi alanında bir tür hermenötik
kurgusu yaparak hem modernizmin bilim anlayışını eleştirme hem de bir
postmodern toplum bilgisi oluşturma sorununu çözmeye çalışmıştır. Derrida’ya
göre bilimin amacı doğru temsildir ve bilim önermeleri bu doğru temsilin aracıdır
(Şaylan, 1996: 37).
3.2. POSTMODERNİZMİN ELEŞTİRİSİ
Gellner, Giddens, Touraine, Habermas gibi modernliği savunanlar,
modernliğin önlenmesinin, sadece değerlerinin değil dayandığı temelin de
önlenmesi anlamına geleceğini ve epistemik ve politik kaosa sebep olacağını
belirtmektedirler (Yılmaz, 1996: 101-102).
Kellner’e göre, ne Foucault ne de Derrida postmodern toplumsal teoriler
ürettiler. Ayrıca ne Baudrillard ne de Lyotard modern ve postmodern arasındaki
kırılma ya da kopuşta neyin söz konusu olduğunu yeterince teorileştirdiler.
Sonuçta, toplumsal teorideki ilk postmodernizm tartışmaları moderniteyi
postmoderniteden açıkça ayırmada ve postmodern durumu ya da postmodern
toplumu üreten tarih ve toplumdaki kopuşu neyin ürettiğini belirtmede görülen
başarısızlık tarafından lekelenir (Kellner, 1994: 244-245).
Öte yandan, Giddens “Modernliğin Sonuçları” adlı yapıtında postmodern bir
döneme girildiğini yadsımaktadır. Giddens bu ünlü yapıtında modernliğin kurumlar
düzeyinde çok boyutlu olduğunu sorgulamaktadır. Giddens’a göre modernliğin
kurumsal boyutları: Kapitalizm (rekabetçi emek ve ürün piyasaları bağlamında
sermaye birikimi), endüstriyalizm (doğanın dönüştürülmesi, ‘yapay çevre’nin
gelişimi), askeri iktidar (savaşın endüstrileşmesi bağlamında şiddet araçlarının
kontrolü) ve gözetleme (enformasyonun ve toplumsal denetlemenin kontrolü)’dir.
Bu çerçevede Giddens “Modernlik yapısal olarak küreselleştiricidir” demektedir.
Küreselleşmenin boyutları ise ulus-devlet sistemi, kapitalist dünya ekonomisi,
askeri dünya düzeni ve uluslararası işbölümüdür. Böylece Giddens’a göre
postmodern bir dönemde değil, modernliğin sonuçlarının radikalleşip
evrenselleştiği bir dönemde yaşanılıyor. O’na göre, modernliğin temel
parametreleri olan kapitalizm, endüstriyalizm ve ulus-devlet belirleyici önemlerini
hala sürdürmektedirler (Kızılçelik, 1994:88).
Bu doğrultuda Agnes Heller ve Ference Feher’e göre de postmodernite, ne
bir tarihsel dönem, ne de iyi tanımlanmış karekteristik özellikleri olan politik ya da
kültürel bir eğilimdir. Tersine postmodernite; dış çizgilerini, moderniteyle ve
moderniteye havale edilmiş sorunlarla problemi olanların, moderniteyi suçlamak
isteyenlerin ve gerek modernitenin başarılarının gerekse çözümsüz açmazlarının bir
dökümünü çıkaranların çizdiği, modernitenin daha geniş kapsamlı zaman ve
mekanı içerisindeki bir özel kollektif zaman ve mekan olarak anlaşılabilir (Heller-
Feher, 1993: 7).
Habermas değişik postmodern teorilerin modeniteye yönelttiği eleştirileri,
aydınlanma karşıtı ve irrasyonel teorilerde görülebilecek tepkilerin bir biçimi
olarak görmekte, dolayısıyla faşizmle tedirgin edici bir akrabalıkları bulunduğu
uyarısında bulunmakta ve modernitenin tamamlanmamış bir proje olarak gelişme
potansiyelinin olduğunu söyleyerek moderniteyi savunmaktadır (Kellner,
1994:251-251; Yılmaz, 1996: 100-101).
Habermas’ın eleştirisini yoğunlaştırdığı konular, postmodernistlerin
argümantasyona rağbet etmemeleri, öznelciliği savunmaları, bilim, din, felsefe,
sanat ayrımlarını hiçe saymaları, mantığın ve sözün hiyerarşik üstünlüğünü
yıkarak, retoriği ve yazıyı öne çıkarmalarıdır, Habermas’a göre modernliğe
muhalefet, bir yerde Batı demokrasilerinin elde ettiği başarıları, reformları meşru
kılmaya yarayan kavramları hiçe saymak demektir. Postmodernistler sosyoloji
bilimi ile ilgili olan, modern dünya, laikleştirme, rasyonalizasyon, merkantilizm,
optimizasyon, batılılaşma, kapitalizm, endüstrileşme, post-endüstrileşme,
teknikleştirme, entellektüelleştirme, nesnelleştirme, bilimselleştirme, ilerleme,
aydınlanma, demokrasi ve pozitivizm kavramlarını genellikle birbirleriyle eş
tutarak bunların hepsine karşı çıkmaktadırlar. Sosyolojinin konusu olan bütün bu
kavramlar sonuçta modernliğin bir bilimi olan sosyolojinin geçersiz hale gelmesi
demektir. Modernliğin bittiğini söylemek modernleşme ile birlikte bağımsız bir
kimlik kazanan sosyolojinin de bittiği anlamına gelir (Kızılçelik, 1994: 93-94).
Gellner, postmodernizmi relativizmin bir türü olarak eleştirir.
“Postmodernizm bir tür müsamahacılık; her şeye müsamaha gösteren toplumun
entellektüel eşdeğeri. Bana göre tam bir saçmalık. Gerçeğin göreli olduğu; bütün
inançların eşit ölçüde geçerli olduğu fikri temelden yanlış. Bu fikir çok garip bir
şekilde, ahlaki açıdan çok geçerli olan bir fikre, bütün insanların eşit haklara sahip
oldukları fikrine gönderme yapıyor. Madem bütün insanlar eşit haklara sahiptir, o
halde bütün inanışlar eşit ölçüde doğrudur, demeye getiriyor. Bu tam bir
saçmalıktır. Çünkü bazı inanışlar doğrudur, diğerleri değildir. Postmodernizm çok
yanlış olduğu gibi; feci derecede cilalı, anlaşılması mümkün olmayan bir yazın
üretti. Posmodernizme şiddetle karşıyım”(Gellner, 1993: 61) demektedir.
Gellner’ın da vurguladığı gibi: Lyotard’ın teorisindeki boşluklardan ve
çıkmazlardan genelleme yapacak olursak, uygun bir postmodern toplumsal teorinin
birkaç merkezi tatmin etmesi gerektiği söylenebilir. Ilk olarak, teorinizi
tarihselleştirmeniz ya da dönemselleştirmeniz gerekir. Eğer modern toplumdan
postmodern topluma bir geçişin olduğunu iddia ediyorsanız, önceki toplumsal
düzenin (modernite), yeni toplumsal durumun (postmodernite) ve bu ikisi
arasındaki kırılma ya da kopuşun görünümlerine ilişkin bin açıklama ortaya
koymanız gerekir.” Dolayısıyla ne Foucalt, ne Baudrillard, ne Lyotard ne de
Derrida postmodern toplumsal teoriler ürettiler. Postmodernistler, genel olarak,
(Jameson istisna tutulabilir), modern ve postmodern arasındaki kırılma ya da
kopuşta neyin söz konusu olduğunu yeterince teorileştiremediler. Postmodernizm,
her bakımdan modernite üzerinde bir “asalak” konumundadır; modernitenin
başarıları ve açmazlarıyla yaşar ve beslenir. Postmodernizm, modernizme
saldırmanın dayanılmaz hafifliğidir, belki de “modernlik projesi”ne karşı bir
başkaldırıdır (Kızılçelik, 1994: 94-95).
4. SONUÇ
Postmodernizm tartışmaları kültürel teori alanında, modernist sanat biçimleri
ve pratiklerinden koptuğu iddia edilen bir dizi kültürel yapıntıyı tanımlayan
mimari, edebiyat, resim vb. alanlarda yeni “Postmodern” kültür biçimlerinin
işaretleri olarak başladı.
Felsefe alanında, Kartezyen-Lockeçu-Kantçı gelenekler içinde kurulmuş
bulunan bunalım içindeki felsefe geleneğinin yerini alacak yeni bir Postmodern
felsefe ihtiyaç olduğu iddiaları ortaya çıkmaya başladı.
Postmodernizm, meta-anlatılar karşısında kuşkuculuğu savunur ve metafizik,
tarih felsefelerini ve herhangi bir totalleştirici düşünce biçimini reddeder.
Sonuç olarak, postmodern toplumsal teoriler üretilemediği gibi modern ve
postmodern arasındaki kırılma ya da kopuşta neyin söz konusu olduğu da yeterince
teorileştirilemedi. Buna rağmen Postmodernizm entellektüel bir olgu olarak
özellikle batı dünyasında etkisini gittikçe arttırmakta ve büyük tartışmalara neden
olmaktadır.
Kaynakça
Çigdem, Ahmet (1997). Akil ve Toplumun Özgürlesimi , Vadi Yayinlari, 2. Basim,Ankara.
Dochherty, Thomas D. (1995). “Postmodernizm: Bir Giris”, Postmodernist
Burjuva Liberalizmi , (Türçesi: Yavuz Alogan), Sarmal Yayinevi,Istanbul.
Fraser, Nancy- Linda Nicholson (1994). “Felsefesiz Toplumsal Elestiri: Feminizmve Postmodernizm Arasinda Bir Karsilasma”, (Çev: Mehmet Küçük),Modernite versus Postmodernite , (Derleyen: Mehmet Küçük), Vadi Yayinlari, Ankara.
Gellner, Ernest (1993). Mülakat (Konusan: Sahin Alpay), Türkiye Günlügü , Cedit Yayinlari, Sayi 24, Ankara.
Harvey, David (1997). Postmodernligin Durumu , (Ingilizce’den Çeviren: Sungur Savran), Metis Yayinlari, Istanbul.
Postmodern Politik Durum , (Türkçesi: Sükrü Heller, Agnes-Ference Feher (1993). Argin, Osman Akinhay), Öteki Yayinevi, Ankara.
Huyssen, Andreas, (1994). “Postmodernin Haritasini Yapmak”, (Çev: Mehmet Küçük), Modernite versus Postmodernite (Derleyen: Mehmet Küçük), Vadi Yayinlari, Ankara.
Jeanniere, Abel (1994). “Modernite Nedir?” (Çev: Nilgün Tutal-Küçük),Modernite versus Postmodernite , (Mehmet Küçük), Vadi Yayinlari, Ankara.
Kellner, Douglas (1994). “Toplumsal Teori Olarak Postmodernizm: Bazi Meydan Okumalar ve Sorunlar” (Çev: Mehmet Küçük), Modernite versus Postmodernite , (Haz: Mehmet Küçük), Vadi Yayinlari, Ankara.
Kizilçelik, Sezgin (1994). “Postmodernizm: ‘Modernlik Projesine’ Bir Baskaldiri”, Türkiye Günlügü , Sayi: 30.
Küçük, Mehmet, (1994). “Postmodernin Modern Karakteri Ya da Dönemlestirmenin Ironisi”, Modernite versus Postmodernite , (Derleyen: Mehmet Küçük), Vadi Yayinlari, Ankara.
Laclau, Ernest (1995). “Politika ve Modernitenin Sinirlari”, Postmodernist Burjuva Liberalizmi , (Türçesi: Yavuz Alogan), Sarmal Yayinevi, Istanbul.
Lyotard, J. F. (1997). Postmodern Durum , Vadi Yayinlari, (Ingilizce’den Çeviren: Ahmet Çigdem), Ankara.
Könnte der nette Herr uns vielleicht eine kurze deutsche Zusammenfassung davon geben,
Könnte der nette Herr uns vielleicht eine kurze deutsche Zusammenfassung davon geben,
ist es ok, wenn die nette Dame eine kritische Zusammenfassung abgibt? :-)
Modern= Industriegesellschaft
Postmodern=Konsumgesellschaft
Warum diese Begriffsumwandlung?
Um einen Schein_Intellektualismus zu erschaffen……
Das Moderne ist also längst unmodern, daher ist man nun postmodern.
Und demnächst kommt vermutlich Ultramodern, dann Megamodern usw.
Das ganze (philosophische) Gerede ist notwendig, um zeigen, dass „wir“ als moderne, postmodern, zivilisierte Menschen uns von den primitiven unterscheiden. Wir sind die Aufgeklärten, wir sind die Idealisten, wir sind die Krone der Schöpfung. Deshalb haben wir auch das recht zu konsumieren. Auch das zu konsumieren, was außerhalb unserer Grenzen ist.
Der Ethnologe Levi-Strauss hat bei seiner Vorortarbeit bei den sog. „primitiven“ Völkern
Prinzipien beobachtet, die auch in der westlichen Zivilisation gelten. Das Inzestverbot etwa, die Verwandtschaftsverhältnisse, oder das Denken in Gegensatzpaaren wie etwa „heiß – kalt“ oder „gut – schlecht“. Darüber hinaus stellte er fest, dass z.b. Indianer in der Systematik der Tierwelt ihrer Umgebung ein Vielfalt an Worten, Bezeichungen hatten als es überhaupt uns bekannt ist. Er prägte somit „das Wilde Denken“, wonach die Überlegenheit der sog. „primitiven“ Gesellschaften beschrieb. Das Wilde Denken war in seiner Kombinatorik und Assoziation vielmals überlegener als das rationale Denken. Wenn man diese und ähnliche Arbeiten mitberücksichtigt, dann relativiert sich das Moderne.
Ich finde die Copy und Paste von TomBac einseitig, weil es nur die Sicht widerspieglet, als wäre das Postmoderne ein Auflehnung gegen das Moderne. Ich denke, dass das Wilde Denken von Levi Strauss z.b. eine Balance schafft, da es zeigt, dass das Moderne und auch das postmoderne Definitionen sind, die beabsichtigt oder unbeabsichtigt an sich eine Sackgasse sind. Sackgasse, weil wir „denken“, dass wir fortgeschritten sind, nur dass wir in der Lage sind Kunst zu gestalten, eine Systematik in Sprache und Wissen haben etc. Dabei vergessen wir aber gerne, dass z.b. Aborigines in der Lage waren nicht nur Tiere ihrer Umwelt zu zeichnen, sondern auch abstrakte geometrische Figuren abzubilden.
Leider Gottes artet die Philosophie in ein langes Gerede aus. Es artet aus, weil es um den (abendländischen) Menschen (Humanistische Sichtweise) dreht und nicht um die Natur.
Um es auf den Punkt zu bringen: das was die „Primitiven“ noch haben und praktizieren, ist uns Modernen verloren gegangen: nämlich dass wir eine schöpferische Ader haben, dass wir „erschaffen“ können, dass wir ein Teil der Natur sind.
Modernismus oder Postmodernismus: es geht darauf hinaus, dass es ums Konsumieren geht.
Gott ist tot. Wir haben unsere schöpferische Ader beerdigt.
Mervacığım, bu makaleyi anladığından emin misin?
Üretim (= modernizm?) okuyunca tüketim (= postmoderizm?) mi aklına geldi?
Lévi-Strauss’a deyindiğin için bir not: Bazı postmodern düşünce öncüleri yapısalcılığı (Structuralism) referans göstererek kendi postmodern düşünce anlayışlarını geliştirip ortaya koymuşlardır. Yani, dolaylı yada dolaysız yapısalcılığın ve postemodernizmin bağlantıları var. Ayrıca bazı „postmodernci felsefeciler“ senin buraya sergileydiğin görüşün daha radikal biçimini savunurlar.
Ama olabilir, belki ben şu „postmodernizm“ dedikleri şeyi yanlış anlamış olabilirim.
Könnte der nette Herr uns vielleicht eine kurze deutsche Zusammenfassung davon geben,
Ich bin nicht nett. :)
Kurze deutsche Zusammenfassung?
Ich werde versuchen, meine Interpretation des Beitrags reinzustellen.
Aber jetzt muss ich in die Heia. :)
Statt einer deutschen Zusammenfassung, Polatinum, eine englische Problematisierung. :)
TAKING RIGHTS LESS SERIOUSLY: POSTMODERNISM AND HUMAN RIGHTS
ZÜHTÜ ARSLAN
ResPublica 5: 195215,1999.
This paper seeks critically to examine the nature of postmodern discourse
on human rights in order to show that the principles of postmodernism are
not compatible with the idea of universal human rights. A few preliminary
words on the controversial nature of the term postmodernism might be in
order at the outset. Almost any study concerning postmodernism starts off
with an opening remark that postmodernism is an ambiguous and elusive
conception. The multifaceted aspects of postmodernism make it difficult,
if not impossible, to talk of a single, unified understanding of the term. 1
Although it is difficult to determine what exactly postmodernism consists
in, the concept, as Frederic Jameson puts it, has tended to be negative (i.e.,
it isnt this, it isnt that, it isnt a whole series of things that modernism
was). Postmodernism, then, is against certain conceptions central to 2
modernism.
Thus the most important feature of the postmodern discourse which
makes impossible a friendly relationship with human rights is its hostility
to the concept of the autonomous subject and to the idea of universality.
Postmodernists, it may be said, declared the end of humankind and of
metaphysics, universality included. I will not directly take sides in this
all-out war against the autonomous self and universality, even though it
appears to be a grand Either/Or choice. In other words, it is not my 3
intention here to develop or defend a particular argument for the idea that
individuals have rights. Nor is it my intention to take sides with those who
argue that human rights are nothing but nonsense, phantoms, or, in Baudril-
lards words, one of the soft, easy, post coitum historicum ideologies. 4
It will be argued, however, that both liberals and their challengers agree,
albeit on the basis of different premises, about the necessity of a plural and
tolerant framework in which individuals live without trying to kill each
other. It goes without saying that such a plural framework is a sine qua
non of human rights.
Before taking up the postmodern approach to rights and to the subject as
the bearer of these rights, we shall look first at the historical background of
pre-postmodern philosophical critique of the idea of human rights, noting
the necessity of firm grounds and principles, notably that of universality,
on which these rights are based, before concluding that the postmodern
attack on the legitimating metanarratives and foundationalist approaches
has shaken and even to some extent undercut the supposedly firm grounds
on which the idea of human rights is based. The unhappy result of this
attack is that some rights theorists have retreated into the citadel of an
unre ective pragmatism.
Hier geht es weiter: http://www.philosophy.ru/library/pdf/234617.pdf
Tek Bir Doğru Yok mu?
[4 Ağustos 2010 tarihli Star (http://www.stargazete.com/gazete/yazar/mustafa-akyol/tek-bir-dogru-yok-mu-283244.htm) gazetesinde yayınlandı]
Eserlerinden ve yazılarından çok şey öğrendiğim Hayrettin Karaman hoca, geçen pazar Yeni Şafaktaki köşesinde önemli bir konuya değindi. Bir başka yazarın elbette tek bir doğru yok sözünü eleştiren değerli İslam hukuku profesörümüz, bunun altında yatan sosyo-kültürel çoğulculuk fikrine karşı çıktı ve tek bir doğru var dedi.
Bu, önemli bir konu. Çünkü tek bir doğru yok fikri post-modern dünyada genel-geçer bir kabul haline gelmiş durumda. Bunun demokrasi ve özgürlüğün garantisi olduğu, çünkü tek doğruya inananların kaçınılmaz olarak otoriter sistemler kuracakları varsayılıyor. Ve sanılıyor ki, senin doğrun öyle, benimki böyle, herkesinki kendine deyince, dert kalmayacak.
Oysa mesele o kadar basit değil. Öncelikle tek doğru yoktur fikrinde mantıksal bir çelişki var. Çünkü bu görüşte ısrarcı olanlar, tek doğru yoktur görüşü tek doğrudur demiş oluyor. Bir başka deyişle, her hakikat iddiası izafidir derken, bizzat bu izafiyeti hakikat mertebesine çıkarıyorlar. Madem öyle, sizi de izafileştiriverelim o zaman demek lazım, kendilerine.
Pratik hayatta ise tek doğru yoktur fikrinin insanlığı nereye götüreceği meçhul. Ortaya çıkan bazı örnekler rahatsız edici. Örneğin Hollandada gelişen pedofili (yani çocuklarla seks) hareketi, herkesin zevki kendine, bu da bizimkisi diyor ve siyasi parti kurmaya çalışıyor. Bugün bu var, yarın kim bilir ne çıkar?
Bu marjinal hareketler bir yana, tek doğru yoktur fikri, ideal dünya idealizmine de engel oluyor. Öyle ya, var olan her şeyi eşdeğer saydığınızda, var olması gerekeni bırakmış oluyorsunuz.
Tüm bu açılardan ben de sosyo-kültürel çoğulculuk fikrine karşıyım.
Allaha giden yollar
Ancak bu fikrin boşuna çıkmadığını da teslim etmek gerek. Çünkü insanlık tek bir doğru vardır diyenlerin bazılarından çok çekti.
Geleneksel devirde bu tek doğru genellikle dinle tanımlanıyor ve din adına iktidar kuran teokrasiler yaratıyordu. Modern çağda ise dinin yerini çağdaş görünümlü tek doğrular aldı. Aydınlanma, akıl ve bilim, yahut vatan-millet-sakarya gibi
Bunun Türkiyedeki mükemmel örneği, tüm bu modern kutsalların hepsini benimseyen, bir de üstüne koyu bir lider kültü ekleyen Kemalizmdir. Bu ideoloji için de tek doğru vardır ve buna iman etmeyenler ya cahildir ya da hain.
Bu dayatmaya tepki gösteren seküler demokratların post-moderniteye sarılması, anlaşılır bir durum. Ancak Müslüman zihinlerin aynı şeyi yapmaması gerekir. Karaman hocanın uyarısı bu açıdan yerinde. Fakat aynı Müslüman zihinlerin, demokrasi ve özgürlüğe izafiyetçi olmayan bir felsefi zemin de bulması gerekir ki, meselenin püf noktası burada.
Aslında İslamiyetin zaten buna uygun bir din olduğu söylenebilir. Örneğin ilk baştan beridir ehl-i kitap diye bir kategori tanımlayarak, diğer tek-tanrılı dinlerde de hakikatten parçalar olduğunu teslim etmiştir.
İslam içi tartışmalarda ise, bir yanda tek doğruyu tekeline alan Hariciler gibi fanatikler çıkmışken, diğer yanda mutlak doğruyu bir tek Allah bilir, ihtilaflarımızı Ona havale edip ahirete ertelemeliyiz diyen Mürciye gibi mutediller vardır. Ya da Allaha giden yollar gökteki yıldızlardan daha çoktur diyen Sufiler.
Galiba asıl mesele tek doğrunun üzerine ne eklediğiniz. Kibir ekleyince katı bir istibdat ortaya çıkıyor. Tevazu ekleyince de ilkeli bir çoğulculuk.
Oysa mesele o kadar basit değil. Öncelikle tek doğru yoktur fikrinde mantıksal bir çelişki var. Çünkü bu görüşte ısrarcı olanlar, tek doğru yoktur görüşü tek doğrudur demiş oluyor. Bir başka deyişle, her hakikat iddiası izafidir derken, bizzat bu izafiyeti hakikat mertebesine çıkarıyorlar. Madem öyle, sizi de izafileştiriverelim o zaman demek lazım, kendilerine.
Bence bu noktada çok tipik bir yanlış sözkonusu: modern kıstaslar ve semantikle postmodern ifadelerin ele alınması ve değerlendirilmesi. Böylece görünüşte aynı, fakat iki farklı düşünce sisteminde farklı farklı anlamlar yüklenen kavramlar birbiriyle karşılaştırılıyor eşitleniyor, bundan dolayı da yanlış sonuç meydana çıkıyor.
tek doğru yoktur ifadesinin tek doğru yoktur görüşü tek doğrudur ifadesiyle özdeş görünmesi modern bir yaklaşımdır, doğruyu daima her zaman ve her durumda saltık doğru olarak kavrayan ve bir doğru ifadeyle çelişen bir ifadenin doğru olamayacağını öngören bir bilincin ürünüdür. Oysa postmodern düşünüşte doğru daima göreceli doğru olarak algılandığı için, sözügeçen özdeşleştirme göreceli doğru eşittir saltık doğru hatasına dayanır. Yani Madem öyle, sizi de izafileştiriverelim o zaman demeye hiç gerek yok ortada.
Ayrica postmodern yaklaşımda, doğru bir ifadeyle çelişen bir ifadenin yanlışlığı ancak saf kuramda veya laboratuvar ortamlarında kabul edilir. Oysa insana ve yaşama dair ifadelerde sayısız koşulların karmaşık ve girift bir tarzda etkili olmasıyla meydana gelen kompleksite ve simgelerin ve simulacrelerin yorumlanabilirliğinden kaynaklanan görecelik bu basit mantık kurallarının doğrudan uygulanamayacağı bir ortam meydana getirebiliyor.
Doğrudur, saltık doğruların kabul edilmediği bir ortamda insan haklarının da küresel savunması ve (gerekirse zorla) uygulanması biraz daha zordur, biraz daha anlaşma ve uzlaşma ve dayanışma gerektirir. Ama bu durum belki de sonunda insan haklarına bile iyi gelebilir ve daha kolay yayılmasına ve yerleşmesine yolaçabilir. Eninde sonunda onlar için de bütün diğer kuramlar ve fikirler için geçerli olan geçerlidir: insanlara zarardan çok faydası varsa yayılır ve kalıcı olur, öyle değilse er gec tarihin çöplüğünde gömülüp unutulur...
Zerd, bei dem Punkt der Selbstbezüglichkeit von Aussagen hätte ich einfach auf Typen/ Klassen (Russel) verwiesen, wodurch sich die Selbstreferentialität auflösen läßt. Aber dein Einwand, dass mit dem Postmodernismus auch die modernistische Denkart klassischer Logiken (eigentlich liegt hier die suggestive Herleitung einer Antinomie vor, wobei nur ein Wert der "Identität" geprüft wird; in diesem Sinn handelt es sich eigentlich um die Anwendung eines zur Aussagenlogik inkonsistenten Hilfsaxioms) finde ich interessant.
Bezüglich deines letzten Absatzes tue ich mich wirkich schwer. Dieser anarchistische (im positivsten Sinn des Wortes) Gedanke ist mir sehr sympathisch. Allerdings habe ich, um es ehlicherweise zuzugeben, allzu große "Bauchschmerzen" mit der Idee der "normativen Kraft des Faktischen", die einer möglichen Interpretation deiner Aussagen zugrunde liegen könnte.
{Ich habe der Einfachheit halber auf "ğ", "ı", "ş" etc. verzichtet}
Administrator
15.08.10, 20:05
{Ich habe der Einfachheit halber auf "ğ", "ı", "ş" etc. verzichtet}
tamam anladik... ich werde es die tage implementieren :P
Zerd, bei dem Punkt der Selbstbezüglichkeit von Aussagen hätte ich einfach auf Typen/ Klassen (Russel) verwiesen, wodurch sich die Selbstreferentialität auflösen läßt. Aber dein Einwand, dass mit dem Postmodernismus auch die modernistische Denkart klassischer Logiken (eigentlich liegt hier die suggestive Herleitung einer Antinomie vor, wobei nur ein Wert der "Identität" geprüft wird; in diesem Sinn handelt es sich eigentlich um die Anwendung eines zur Aussagenlogik inkonsistenten Hilfsaxioms) finde ich interessant.
Tombac, diesen Absatz musst Du mir bei Gelegenheit etwas näher erläutern, denn so sehr stecke ich in der Theorie nicht drin. Welche Selbstrefentialität meinst Du etwa, die, dass die Aussage "es gibt keine absolute Wohrheit" sich auch auf sich selbst bezieht, oder dass derjenige, der das tut, Begriffe seines eigenen Denksystems zur Bewertung einer Aussage aus einem anderen System zugrunde legt? Und wie würde Deine Auflösung mit Verweis auf Typen/Klassen aussehen? Des weiteren: von welcher Antinomie und welchem inkonsistenten Hilfsaxiom sprichst Du?
Ich versuche mir solche Zusammenhänge immer mit meiner eigenen Sprache und meinen Begrifflichkeiten klarzumachen und vertraue ihnen dann auch nur in dem Masse, indem sie sich in einer Alltagssprache artikulieren und fassen lassen.
Bezüglich deines letzten Absatzes tue ich mich wirkich schwer. Dieser anarchistische (im positivsten Sinn des Wortes) Gedanke ist mir sehr sympathisch. Allerdings habe ich, um es ehlicherweise zuzugeben, allzu große "Bauchschmerzen" mit der Idee der "normativen Kraft des Faktischen", die einer möglichen Interpretation deiner Aussagen zugrunde liegen könnte.
Mein letzter Absatz verweist auf eine Reihe von persönlichen Präferenzen, Überzeugungen und Neigungen. Du scheinst mir wieder zu "modern" zu denken, wenn Du von der normativen Kraft des Faktischen redest. Wenn ich von Entwicklungen rede, dann nicht in erster Linie von der "Wirklichkeit" dieser Entwicklungen als vielmehr den Vorstellungen und Interpretationen der Menschen von diesen Entwicklungen. Deren Zusammenhang mit der wie auch immer gearteten Wirklichkeit der Entwicklungen ist in meinen Augen beliebig. Ich weiss nur, dass diese Vorstellungen und Interpretationen für die Menschen einen gewissen Sinn erfüllen, und zwar immer nur so lange wie sie individuell tragbar sind, also ihr Nutzen größer oder offensichtlicher als ihr Schaden ist, oder bis sie von einer alternativeren nützlicheren Vorstellung überlebt oder verdrängt werden. Großangelegte Manipulationen, sei es durch Medien, Gehirnwäsche oder Unterdrückung, haben in diesem Prozess langfristig keine Chance. Und ich bin ein überzeugter Anhänger von Vielfalt, ich weiss, dass dem Menschen ein ganzes Arsenal an Mechanismen zur Verfügung steht, auf verschiedenste Situationen und Gefahren zu reagieren. Dies hat uns im Laufe der Evolution sicher schon einige Male das Überleben gesichert. Ich bin ein strikter Gegner davon, dieses Arsenal durch zwanghafte Vereinheitlichung verkümmern zu lassen.
{Ich habe der Einfachheit halber auf "ğ", "ı", "ş" etc. verzichtet}
So kann man es natürlich auch ausdrücken. Du Schelm!....
tamam anladik... ich werde es die tage implementieren :P
Sagol :)
http://www.youtube.com/watch?v=IxAKFlpdcfc
Mervacığım, bu makaleyi anladığından emin misin?
Üretim (= modernizm?) okuyunca tüketim (= postmoderizm?) mi aklına geldi?
Lévi-Strauss’a deyindiğin için bir not: Bazı postmodern düşünce öncüleri yapısalcılığı (Structuralism) referans göstererek kendi postmodern düşünce anlayışlarını geliştirip ortaya koymuşlardır. Yani, dolaylı yada dolaysız yapısalcılığın ve postemodernizmin bağlantıları var. Ayrıca bazı „postmodernci felsefeciler“ senin buraya sergileydiğin görüşün daha radikal biçimini savunurlar.
Ama olabilir, belki ben şu „postmodernizm“ dedikleri şeyi yanlış anlamış olabilirim.
Dear TomBac,
According to the author of the essay in your thread, modernsim and postmodernism are discribed as counterparts. In my humble oppinion they are not counterparts but postmodernism is based on the modernism approach. That means postmodernism is dependend on modernism.
Postmodernism is maybe the advanced modernism. In my point of view – also the same process.
To arrive at a conclusion, the necessary issue we have to line out here is, that modernism (as well as postmodernism) is a concept which should constitute secular enlightment parallel to the religious motivated enlightment like the kabbalah in judaism tradition or the sufism in islamic tradition.
With regards ;-)
Tombac, diesen Absatz musst Du mir bei Gelegenheit etwas näher erläutern, denn so sehr stecke ich in der Theorie nicht drin. Welche Selbstrefentialität meinst Du etwa, die, dass die Aussage "es gibt keine absolute Wohrheit" sich auch auf sich selbst bezieht, oder dass derjenige, der das tut, Begriffe seines eigenen Denksystems zur Bewertung einer Aussage aus einem anderen System zugrunde legt? Und wie würde Deine Auflösung mit Verweis auf Typen/Klassen aussehen? Des weiteren: von welcher Antinomie und welchem inkonsistenten Hilfsaxiom sprichst Du?
Ich versuche mir solche Zusammenhänge immer mit meiner eigenen Sprache und meinen Begrifflichkeiten klarzumachen und vertraue ihnen dann auch nur in dem Masse, indem sie sich in einer Alltagssprache artikulieren und fassen lassen.
Du bist mir bestimmt nicht böse, wenn ich jetzt schreibe, dass ich dir dies nachliefere, weil ich im Moment keine Muße für allzu komplexe Nachweise habe? :) Zudem interessiert mich viel mehr der nachfolgende Punkt...
Mein letzter Absatz verweist auf eine Reihe von persönlichen Präferenzen, Überzeugungen und Neigungen. Du scheinst mir wieder zu "modern" zu denken, wenn Du von der normativen Kraft des Faktischen redest. Wenn ich von Entwicklungen rede, dann nicht in erster Linie von der "Wirklichkeit" dieser Entwicklungen als vielmehr den Vorstellungen und Interpretationen der Menschen von diesen Entwicklungen. Deren Zusammenhang mit der wie auch immer gearteten Wirklichkeit der Entwicklungen ist in meinen Augen beliebig. Ich weiss nur, dass diese Vorstellungen und Interpretationen für die Menschen einen gewissen Sinn erfüllen, und zwar immer nur so lange wie sie individuell tragbar sind, also ihr Nutzen größer oder offensichtlicher als ihr Schaden ist, oder bis sie von einer alternativeren nützlicheren Vorstellung überlebt oder verdrängt werden. Großangelegte Manipulationen, sei es durch Medien, Gehirnwäsche oder Unterdrückung, haben in diesem Prozess langfristig keine Chance. Und ich bin ein überzeugter Anhänger von Vielfalt, ich weiss, dass dem Menschen ein ganzes Arsenal an Mechanismen zur Verfügung steht, auf verschiedenste Situationen und Gefahren zu reagieren. Dies hat uns im Laufe der Evolution sicher schon einige Male das Überleben gesichert. Ich bin ein strikter Gegner davon, dieses Arsenal durch zwanghafte Vereinheitlichung verkümmern zu lassen.
Zunächst einmal: Du hast Recht, ich bin Gefangener meiner "modernistischen" Weltsicht, lose gekoppelt, aber bin deren Gefangener.
Auch hast du Recht, dass das Soziale gewissermaßen immun ist gegenüber äußeren Eingriffen; es gibt Menschen, die bezeichnen einen solchen Zustand als autopoietische Geschlossenheit.
Zudem begrüße ich mit dir die Vielfalt; hier gibt es keine zwei Meinungen.
Allerdings gibt es einen potenziell kritischen Punkt in deiner Argumentation; und zwar aus folgendem Grund:
Letzens habe ich den Film "Wüstenblume" geschaut und in diesem Film geht es insbesondere um die Genetialverstümmelung. Es handelt sich um eine Tortur, die seit Jahrtausenden an Frauen praktiziert wird. Ja, es ist richtig: Es gibt ein "Arsenal an Mechanismen", um "auf verschiedenste Situationen und Gefahren zu reagieren". Allerdings greift hier kein Mechanismus - und das seit Jahrtausenden.
Dies ist die Gefahr der Vielfalt jenseits eines Koordinatensystems.
Ich weiß, dass du vehement gegen solche Praktiken bist. Aus diesem Grund würde ich gern wissen, wie du diese Gefahr in dein oben formuliertes Gedankensystem integrierst.
So kann man es natürlich auch ausdrücken. Du Schelm!....
Ooopss.... :)
Du bist mir bestimmt nicht böse, wenn ich jetzt schreibe, dass ich dir dies nachliefere, weil ich im Moment keine Muße für allzu komplexe Nachweise habe?
Natürlich kannst Du Dir alle Zeit der Welt lassen, aber ich wollte gar keine komplexen Nachweise, denen würde ich zunächst sowieso nicht über den Weg trauen. Ich bat um einige weitere, den gesunden Menschenverstand ansprechende Erläuterungen oder Beispiele.
Zunächst einmal: Du hast Recht, ich bin Gefangener meiner "modernistischen" Weltsicht, lose gekoppelt, aber bin deren Gefangener.
Das ist bei mir ganz ähnlich und in manchen Punkten bin ich sogar dankbar dafür; bei den anderen bin ich dankbar, wenn ich darauf hingewiesen werden.
Allerdings gibt es einen potenziell kritischen Punkt in deiner Argumentation; und zwar aus folgendem Grund:
Letzens habe ich den Film "Wüstenblume" geschaut und in diesem Film geht es insbesondere um die Genetialverstümmelung. Es handelt sich um eine Tortur, die seit Jahrtausenden an Frauen praktiziert wird. Ja, es ist richtig: Es gibt ein "Arsenal an Mechanismen", um "auf verschiedenste Situationen und Gefahren zu reagieren". Allerdings greift hier kein Mechanismus - und das seit Jahrtausenden.
Dies ist die Gefahr der Vielfalt jenseits eines Koordinatensystems.
Ich weiß, dass du vehement gegen solche Praktiken bist. Aus diesem Grund würde ich gern wissen, wie du diese Gefahr in dein oben formuliertes Gedankensystem integrierst.
TomBac, irgendwo müssen wir doch eine Grenze ziehen und uns fragen, ob von unserer Betroffenheit eventuell nicht mehr Gefahr ausgeht als von dieser vermeintlich grausamen jahrtausendealten Praxis, von der scheinbar bis heute nicht ausreichend Gefahr und Leid ausgegangen ist, um sie zu überwinden und abzuschaffen. Ich weiss zu wenig über sie, wie sehr die jungen Mädchen darunter leiden, was dieses Leid für das eigene Selbstverständnis oder die Gemeinschaft bedeuten mag, warum Mütter es zulassen, dass es ihren Töchtern ebenfalls angetan wird usw usf., um beurteilen zu können, was Segen und was Tortur an dieser Tradition ist. Und angesichts der Tatsache, wie viel Unmenschlichkeit noch vor unserer eigenen Haustür wegzukehren wäre und welche Gefahren nicht nur für unsere Gesellschaft, sondern für den ganzen Globus durch unsere eigene Lebensweise ausgeht, finde ich es sogar vermessen und heuchlerisch, mit dem Finger auf solche vermeintlich barbarischen Sitten zu zeigen, die in irgendeiner Weise, die sich uns scheinbar nur schwer erschliesst, aber doch so lange funktioniert zu haben scheinen.
Ja, wenn wir Vielfalt haben wollen, wenn wir uns nicht einfach als alles besser wissende hinstellen wollen, wenn wir uns nicht im Besitz des Steins der Weisen wähnen, wenn wir uns nicht als moralische Überväter ansehen wollen, wenn wir nicht das Recht des Stärkeren geltend machen wollen, dann müssen wir irgendwo eine Grenze ziehen und den anderen Gemeinschaften ihre Souveränität und Eigenständigkeit lassen, auch wenn wir sie im einzelnen nicht nachvollziehen können, geschweige denn akzeptieren könnten.
Umso vehementer müssen wir uns in unserer eigenen Gemeinschaft engagieren, unserem ureigenen Lebensraum, hier spielt die Musik, nicht in irgendwelchen Wüsten, deren Torturen Dir womöglich grausamer vorkommen als den Betroffenen selbst. Und je erfolgreicher wir dabei sind, je menschlicher und lebenswerter unsere eigene Lebensweise wird und je weniger Gefahren von dieser ausgehen, umso mehr steigen auch unsere Chancen, ohne Massnahmen wie Wüstenkriege oder Nation Building den Betroffenen dort eine Alternative zu bieten, überkommene Traditionen zu überwinden. Aber solange wir hier in unserem Porzellanladen sitzen, würde ich mich hüten mit Steinen nach anderen zu werfen.
Ooopss.... :)
Nun, ich meinte nur, weil mir die türkische Formulierung in solchen Themengebieten weitaus mehr Aufwand bereitet als das Tippen der Sonderzeichen, dass das bei Dir ähnlich wäre. Wenn ich mich geirrt haben sollte, entschuldige ich mich natürlich für den Schelm...
TomBac, irgendwo müssen wir doch eine Grenze ziehen und uns fragen, ob von unserer Betroffenheit eventuell nicht mehr Gefahr ausgeht als von dieser vermeintlich grausamen jahrtausendealten Praxis, von der scheinbar bis heute nicht ausreichend Gefahr und Leid ausgegangen ist, um sie zu überwinden und abzuschaffen. Ich weiss zu wenig über sie, wie sehr die jungen Mädchen darunter leiden, was dieses Leid für das eigene Selbstverständnis oder die Gemeinschaft bedeuten mag, warum Mütter es zulassen, dass es ihren Töchtern ebenfalls angetan wird usw usf., um beurteilen zu können, was Segen und was Tortur an dieser Tradition ist. Und angesichts der Tatsache, wie viel Unmenschlichkeit noch vor unserer eigenen Haustür wegzukehren wäre und welche Gefahren nicht nur für unsere Gesellschaft, sondern für den ganzen Globus durch unsere eigene Lebensweise ausgeht, finde ich es sogar vermessen und heuchlerisch, mit dem Finger auf solche vermeintlich barbarischen Sitten zu zeigen, die in irgendeiner Weise, die sich uns scheinbar nur schwer erschliesst, aber doch so lange funktioniert zu haben scheinen.
Ja, wenn wir Vielfalt haben wollen, wenn wir uns nicht einfach als alles besser wissende hinstellen wollen, wenn wir uns nicht im Besitz des Steins der Weisen wähnen, wenn wir uns nicht als moralische Überväter ansehen wollen, wenn wir nicht das Recht des Stärkeren geltend machen wollen, dann müssen wir irgendwo eine Grenze ziehen und den anderen Gemeinschaften ihre Souveränität und Eigenständigkeit lassen, auch wenn wir sie im einzelnen nicht nachvollziehen können, geschweige denn akzeptieren könnten.
Umso vehementer müssen wir uns in unserer eigenen Gemeinschaft engagieren, unserem ureigenen Lebensraum, hier spielt die Musik, nicht in irgendwelchen Wüsten, deren Torturen Dir womöglich grausamer vorkommen als den Betroffenen selbst. Und je erfolgreicher wir dabei sind, je menschlicher und lebenswerter unsere eigene Lebensweise wird und je weniger Gefahren von dieser ausgehen, umso mehr steigen auch unsere Chancen, ohne Massnahmen wie Wüstenkriege oder Nation Building den Betroffenen dort eine Alternative zu bieten, überkommene Traditionen zu überwinden. Aber solange wir hier in unserem Porzellanladen sitzen, würde ich mich hüten mit Steinen nach anderen zu werfen.
Ich habe echt große Probleme, diesen Gedanken zu akzeptieren; ich "tu' mich echt schwer".
Zum einen machst du eine Schere auf, wo keine ist; so kann man doch vor der eigenen Haustür kehren und gleichzeitig auch sich über den Dreck in der Nachbarstraße beschweren. Was spricht dagegen?
<ich polemisiere einmal etwas und formuliere es teilweise überspitzt>
Darf ich menschenverachtende Taten in anderen Ländern nicht kritisieren, weil "hinc und nunc" auch Menschenverachtendes passiert oder veranlaßt wird? Ich dürfte es nicht, wenn ich nur auf andere Länder zeigen würde und aus meiner arroganten Position heraus, die eigenen Untaten nicht sähe. Aber was ist, wenn ich auch (!) meine eigenen Untaten offen kritisiere?
Zum anderen liegt das Problem in der Grenzziehung begründet. Wo liegt die Demarkationslinie? Was ist im Bereich des Erlaubten und des Akzeptablen? Feyerabend hat es nicht so gemeint, aber ist "missbrauche" einmal diesen Ausdruck: Anything goes? In einer extremen Version dieses Dialekts könnte auch ein Pol Pot hinter der Demarkationslinie sein Unwesen treiben; die Skalverei würde erlaubt und Sudoko würde legalisiert werden. Ich hoffe, du verstehst, was ich meine. Es ist ein sehr gefährliches Terrain. Auf der einen Seite gibt es die berechtigte Forderung nach Vielfalt; auf der anderen Seite hingegen gibt es die die Gefahren eines absoluten Relativismus.
Nun, ich meinte nur, weil mir die türkische Formulierung in solchen Themengebieten weitaus mehr Aufwand bereitet als das Tippen der Sonderzeichen, dass das bei Dir ähnlich wäre. Wenn ich mich geirrt haben sollte, entschuldige ich mich natürlich für den Schelm...
Es ist beides: Sowohl die Formulierung als auch die Buchstaben... :)
Ich habe echt große Probleme, diesen Gedanken zu akzeptieren; ich "tu' mich echt schwer".
Du solltest Dir überlegen, was Dir dabei konkret so schwer fällt. Denn ich glaube, Du müsstest nur Einstellungen, die Du wahrscheinlich jetzt schon im Kleinen in Deiner unmittelbaren Umgebung praktizierst, konsequent gedanklich ausdehnen auf fremde Völker und größere Differenzen. Ich sag ja nicht, dass Du keine Meinung dazu haben darfst und nicht kritisieren sollst, aber es wird in Deiner Umgebung auch Eltern geben, mit deren Erziehung Du vielleicht nicht einverstanden bist, das denen auch erklärst, aber trotzdem nicht gleich hergehst und die Kinder entführst. Bei vielem, was Dir fremdartig oder gar falsch vorkommt in Deiner eigenen Umgebung, wirst Du Dir letzten Endes wohl sagen "na schön, ich stecke nicht in seiner Haut, ich weiss nicht, wozu es gut ist, es ist letztlich seine Entscheidung". Du ziehst doch eine viel deutlichere Demarkationslinie, wenn Du dies in Deiner unmittelbaren Umgebung bis zu einer gewissen Verständnislosigkeit zulässt, aber irgendwann dann sagst, das geht aber nicht mehr, das will ich nicht zulassen (auch wenn es mich im Grunde gar nichts angeht!). Warum fällt Dir das nicht schwer? Wo und wieso ziehst Du die Grenzlinie zwischen der Anerziehung eines Kopftuchs oder einer allgemeinen Keuschheit, der Beschneidung eines Jungen und dieser Genitalverstümmelung? Letzten Endes kannst Du dazu auch nur sagen "das ist eben meine Welt, das sind eben meine Werte, das sind eben meine Massstäbe". Das sollst Du auch durchaus sagen, aber eben auf Deine tatsächliche Welt bezogen, auf Deinen Lebensraum, Dein Einflussgebiet, ohne Deine Werte und Deine Massstäbe zu globalisieren und jedem aufdrücken zu wollen. Wenn jemand aus seinen Traditionen entfliehen will und um Deine Hilfe bittet, dann gewähr sie ihm, aber mass Dich nicht an, Deine Vorstellungen ihm aufzwingen zu wollen. Wie schon erwähnt, ich denke, dass Du das in Deinem unmittelbaren Umfeld ohnehin schon so handhabst...
Zerd, um solchen Antinomien zu vermeiden, kann man beispielsweise Typen einführen. So hat es beispielsweise Russell vorgeschlagen. Er führt Hierarchien von Aussagen und Wahrheitswerten ein.
Dementsprechend würde die Aussage "tek doğru yoktur" auf einer anderen Ebene liegen wie die Aussage auf_sich_selbst_bezieht(tek doğru yoktur), die sich auf sich selbst bezieht.
Für diese beiden Typen von Aussagen werden auch typenspezifische Wahrheitswerte eingeführt. Durch syntaktisches Verbot wird also Selbstbezüglichkeit vermieden (und nicht aufgelöst). Ungefährt klar geworden?
Dear TomBac,
According to the author of the essay in your thread, modernsim and postmodernism are discribed as counterparts. In my humble oppinion they are not counterparts but postmodernism is based on the modernism approach. That means postmodernism is dependend on modernism.
Postmodernism is maybe the advanced modernism. In my point of view also the same process.
To arrive at a conclusion, the necessary issue we have to line out here is, that modernism (as well as postmodernism) is a concept which should constitute secular enlightment parallel to the religious motivated enlightment like the kabbalah in judaism tradition or the sufism in islamic tradition.
With regards ;-)
Dear Merva,
"The person you've called is temporarily not available" wollte ich ursprünglich schreiben. :D
Schreibe diesen Satz aber nicht, stattdessen schreibe ich:
Firstly, there a some modernist thinkers who view modernism as a not "finalized project". In this sense, they are aiming to integrate concepts from postmodernism into the ongoing project "modernism".
Secondly, I have to prepare my dinner for tonight and thus I'll write the rest of my "answer" later.
With best regards for today,
TomBac :)
3.2. POSTMODERNİZMİN ELEŞTİRİSİ
Gellner, Giddens, Touraine, Habermas gibi modernliği savunanlar,
modernliğin önlenmesinin, sadece değerlerinin değil dayandığı temelin de
önlenmesi anlamına geleceğini ve epistemik ve politik kaosa sebep olacağını
belirtmektedirler (Yılmaz, 1996: 101-102).
Kellner’e göre, ne Foucault ne de Derrida postmodern toplumsal teoriler
ürettiler. Ayrıca ne Baudrillard ne de Lyotard modern ve postmodern arasındaki
kırılma ya da kopuşta neyin söz konusu olduğunu yeterince teorileştirdiler.
Sonuçta, toplumsal teorideki ilk postmodernizm tartışmaları moderniteyi
postmoderniteden açıkça ayırmada ve postmodern durumu ya da postmodern
toplumu üreten tarih ve toplumdaki kopuşu neyin ürettiğini belirtmede görülen
başarısızlık tarafından lekelenir (Kellner, 1994: 244-245).
Öte yandan, Giddens “Modernliğin Sonuçları” adlı yapıtında postmodern bir
döneme girildiğini yadsımaktadır. Giddens bu ünlü yapıtında modernliğin kurumlar
düzeyinde çok boyutlu olduğunu sorgulamaktadır. Giddens’a göre modernliğin
kurumsal boyutları: Kapitalizm (rekabetçi emek ve ürün piyasaları bağlamında
sermaye birikimi), endüstriyalizm (doğanın dönüştürülmesi, ‘yapay çevre’nin
gelişimi), askeri iktidar (savaşın endüstrileşmesi bağlamında şiddet araçlarının
kontrolü) ve gözetleme (enformasyonun ve toplumsal denetlemenin kontrolü)’dir.
Bu çerçevede Giddens “Modernlik yapısal olarak küreselleştiricidir” demektedir.
Küreselleşmenin boyutları ise ulus-devlet sistemi, kapitalist dünya ekonomisi,
askeri dünya düzeni ve uluslararası işbölümüdür. Böylece Giddens’a göre
postmodern bir dönemde değil, modernliğin sonuçlarının radikalleşip
evrenselleştiği bir dönemde yaşanılıyor. O’na göre, modernliğin temel
parametreleri olan kapitalizm, endüstriyalizm ve ulus-devlet belirleyici önemlerini
hala sürdürmektedirler (Kızılçelik, 1994:88).
Bu doğrultuda Agnes Heller ve Ference Feher’e göre de postmodernite, ne
bir tarihsel dönem, ne de iyi tanımlanmış karekteristik özellikleri olan politik ya da
kültürel bir eğilimdir. Tersine postmodernite; dış çizgilerini, moderniteyle ve
moderniteye havale edilmiş sorunlarla problemi olanların, moderniteyi suçlamak
isteyenlerin ve gerek modernitenin başarılarının gerekse çözümsüz açmazlarının bir
dökümünü çıkaranların çizdiği, modernitenin daha geniş kapsamlı zaman ve
mekanı içerisindeki bir özel kollektif zaman ve mekan olarak anlaşılabilir (Heller-
Feher, 1993: 7).
Habermas değişik postmodern teorilerin modeniteye yönelttiği eleştirileri,
aydınlanma karşıtı ve irrasyonel teorilerde görülebilecek tepkilerin bir biçimi
olarak görmekte, dolayısıyla faşizmle tedirgin edici bir akrabalıkları bulunduğu
uyarısında bulunmakta ve modernitenin tamamlanmamış bir proje olarak gelişme
potansiyelinin olduğunu söyleyerek moderniteyi savunmaktadır (Kellner,
1994:251-251; Yılmaz, 1996: 100-101).
Habermas’ın eleştirisini yoğunlaştırdığı konular, postmodernistlerin
argümantasyona rağbet etmemeleri, öznelciliği savunmaları, bilim, din, felsefe,
sanat ayrımlarını hiçe saymaları, mantığın ve sözün hiyerarşik üstünlüğünü
yıkarak, retoriği ve yazıyı öne çıkarmalarıdır, Habermas’a göre modernliğe
muhalefet, bir yerde Batı demokrasilerinin elde ettiği başarıları, reformları meşru
kılmaya yarayan kavramları hiçe saymak demektir. Postmodernistler sosyoloji
bilimi ile ilgili olan, modern dünya, laikleştirme, rasyonalizasyon, merkantilizm,
optimizasyon, batılılaşma, kapitalizm, endüstrileşme, post-endüstrileşme,
teknikleştirme, entellektüelleştirme, nesnelleştirme, bilimselleştirme, ilerleme,
aydınlanma, demokrasi ve pozitivizm kavramlarını genellikle birbirleriyle eş
tutarak bunların hepsine karşı çıkmaktadırlar. Sosyolojinin konusu olan bütün bu
kavramlar sonuçta modernliğin bir bilimi olan sosyolojinin geçersiz hale gelmesi
demektir. Modernliğin bittiğini söylemek modernleşme ile birlikte bağımsız bir
kimlik kazanan sosyolojinin de bittiği anlamına gelir (Kızılçelik, 1994: 93-94).
Gellner, postmodernizmi relativizmin bir türü olarak eleştirir.
“Postmodernizm bir tür müsamahacılık; her şeye müsamaha gösteren toplumun
entellektüel eşdeğeri. Bana göre tam bir saçmalık. Gerçeğin göreli olduğu; bütün
inançların eşit ölçüde geçerli olduğu fikri temelden yanlış. Bu fikir çok garip bir
şekilde, ahlaki açıdan çok geçerli olan bir fikre, bütün insanların eşit haklara sahip
oldukları fikrine gönderme yapıyor. Madem bütün insanlar eşit haklara sahiptir, o
halde bütün inanışlar eşit ölçüde doğrudur, demeye getiriyor. Bu tam bir
saçmalıktır. Çünkü bazı inanışlar doğrudur, diğerleri değildir. Postmodernizm çok
yanlış olduğu gibi; feci derecede cilalı, anlaşılması mümkün olmayan bir yazın
üretti. Posmodernizme şiddetle karşıyım”(Gellner, 1993: 61) demektedir.
Gellner’ın da vurguladığı gibi: Lyotard’ın teorisindeki boşluklardan ve
çıkmazlardan genelleme yapacak olursak, uygun bir postmodern toplumsal teorinin
birkaç merkezi tatmin etmesi gerektiği söylenebilir. Ilk olarak, teorinizi
tarihselleştirmeniz ya da dönemselleştirmeniz gerekir. Eğer modern toplumdan
postmodern topluma bir geçişin olduğunu iddia ediyorsanız, önceki toplumsal
düzenin (modernite), yeni toplumsal durumun (postmodernite) ve bu ikisi
arasındaki kırılma ya da kopuşun görünümlerine ilişkin bin açıklama ortaya
koymanız gerekir.” Dolayısıyla ne Foucalt, ne Baudrillard, ne Lyotard ne de
Derrida postmodern toplumsal teoriler ürettiler. Postmodernistler, genel olarak,
(Jameson istisna tutulabilir), modern ve postmodern arasındaki kırılma ya da
kopuşta neyin söz konusu olduğunu yeterince teorileştiremediler. Postmodernizm,
her bakımdan modernite üzerinde bir “asalak” konumundadır; modernitenin
başarıları ve açmazlarıyla yaşar ve beslenir. Postmodernizm, modernizme
saldırmanın dayanılmaz hafifliğidir, belki de “modernlik projesi”ne karşı bir
başkaldırıdır (Kızılçelik, 1994: 94-95).
Resim yok mu?
Resim yok mu?
Hahaha der war gut :))
Resim yok mu?
Oluyor bazen, ama genelde hepsi bu tipten:
http://webadventures.at/wp-content/uploads/2007/08/mcescherisback.jpg
Dear Merva,
"The person you've called is temporarily not available" wollte ich ursprünglich schreiben. :D
Schreibe diesen Satz aber nicht, stattdessen schreibe ich:
Firstly, there a some modernist thinkers who view modernism as a not "finalized project". In this sense, they are aiming to integrate concepts from postmodernism into the ongoing project "modernism".
Secondly, I have to prepare my dinner for tonight and thus I'll write the rest of my "answer" later.
With best regards for today,
TomBac :)
Hello TomBac,
Nevertheless :-) I would like to make a step forth and line up the modernism as an aspect of philosophy in a complex structure. From the perpective of a physicist and as someone who do not appreciate ivory towers ;-) of scientists.
I believe that human perception does not only composed of philosophy. Therfore, philosophy must not be enclosed or finalised, as you said. Particularly when we apply Cantor´s set theory, we can argue that perception is made up of various subjects. I consider that the set theory is the major subject and all other subjects emerge out of set theory. Philosophy, Physics as well as Biology are all subsets of set theory. In short, the matter of sets is the key for futher understanding of sciences. But currently set theory is regrettably limited in statistical and logical mathematics.
With that understanding background, when I skim over a philosophical text, then I think the force which is responsible to shaping the (physical) matter is also reponsible for moulding the philosophical or social structure – due to universal law.
As yo know Cantor disposed his set theory on a fundament of religious enlightment, especially the kaballah tradition. His reference poiint was God, described as “Power Set”.
To sum up, when we look at the works of ethnologists (like Levy-Strauß), we can figure out that human perception has an ever-present nature. That´s the reason why native dwellers like cave dweller were able to picture their environment (animals) as well as in particular to picture such items what we call abstract shapes.
Last but not least, when the Holy Scriptures tell us that revelation is omnipresent over the history of humankind, then we should take a closer look to the ressource of the revelation. Thereby, the item of modernism is a very little vanishing part of an enormous complex structure which is called, in religious terms, mercy.
kind regards
Merva
Hello TomBac,
Nevertheless :-) I would like to make a step forth and line up the modernism as an aspect of philosophy in a complex structure. From the perpective of a physicist and as someone who do not appreciate ivory towers ;-) of scientists.
I believe that human perception does not only composed of philosophy. Therfore, philosophy must not be enclosed or finalised, as you said. Particularly when we apply Cantor´s set theory, we can argue that perception is made up of various subjects. I consider that the set theory is the major subject and all other subjects emerge out of set theory. Philosophy, Physics as well as Biology are all subsets of set theory. In short, the matter of sets is the key for futher understanding of sciences. But currently set theory is regrettably limited in statistical and logical mathematics.
With that understanding background, when I skim over a philosophical text, then I think the force which is responsible to shaping the (physical) matter is also reponsible for moulding the philosophical or social structure – due to universal law.
As yo know Cantor disposed his set theory on a fundament of religious enlightment, especially the kaballah tradition. His reference poiint was God, described as “Power Set”.
To sum up, when we look at the works of ethnologists (like Levy-Strauß), we can figure out that human perception has an ever-present nature. That´s the reason why native dwellers like cave dweller were able to picture their environment (animals) as well as in particular to picture such items what we call abstract shapes.
Last but not least, when the Holy Scriptures tell us that revelation is omnipresent over the history of humankind, then we should take a closer look to the ressource of the revelation. Thereby, the item of modernism is a very little vanishing part of an enormous complex structure which is called, in religious terms, mercy.
kind regards
Merva
Chapeau Madame;
very interesting points, especially the relation between Cantor, Kaballah and "Potenzmengen" :)
But I am too tired to give you an answer; I'll give you an answer in the next few days. OK?
Chapeau Madame;
very interesting points, especially the relation between Cantor, Kaballah and "Potenzmengen" :)
But I am too tired to give you an answer; I'll give you an answer in the next few days. OK?
Ohoooo kardesim sende hep kaciyorsun. Kac günden beri burda cevabini bekliyoruz hep tired hep tired. Evde kimse yok sen niye tiredsinki??
Sanki insaatta calisiyor
Sanki insaatta calisiyor
Calismadigimi nereden biliyorsun? :D
Calismadigimi nereden biliyorsun? :D
Haha o olabilir bak. Nasil ödeceksin yoksa Cayenneleri 2-3 yerde calismadan. Takside sürüyorsundur sen
Tombac, eklediğin makaleyi bir kez daha ve bu sefer dikkatlice okudum. Bence bu bilimsel makale olmaktan çok modernizmi savunan bir çeşit reklam veya propaganda yazısı olmus. Modernizmin özetlendiği açiklandığı bölümler başarılı olmuş, okunmaya değer, fakat postmodern yaklaşımlara ayrılmış bölümlerde altı çizilmesi gereken tek cümleler bunlar:
Ayrıca postmodernizmi doğası gereği tanımlamakta pek doğal sayılmamaktadır. Nitekim Şaylan, postmodernin, kavram olarak estetik anlayış ve ölçüsünden toplum düzeni ya da işleyişine, toplumla ilgili kuramsal çözümlemelere ve bilim felsefesine kadar uzanan çok geniş bir alanda ortaya çıkan yeni yaklaşım ya da tartışma biçimlerini kapsamasından dolayı tanımlanmasının güç olduğunu (Şaylan, 1996: 6) ifade etmektedir.
Keşke bu güç ve pek doğal sayılmayacak uğraşa bu yazarlar da girişmeseydi. Postmodern yaklasımların genelde altyapısına hiç değinmeden birbiriyle bağlantısız sadece eleştirel sonuçları sıralanmış. Ve farkındaysan kaynakların da önemli bölümü postmodernizmi eleştiren yazar ve akademisyenlere dayanıyor zaten. Bana sorarsan, postmodern yaklaşımlar bu yazarlar tarafından hiçbir şekilde özümsenmeye kavranmaya çalışılmamıs, aksi taktirde biraz daha ayrıntılı ve oturaklı bir eleştiri beklerdim en azından. Konunun tümü zaten son derece modernist, yani diyalektik ve dualist bir biçimde ele alınmış.
Modern postmodern ikilisini bir dichotomie şeklinde ele almak zaten doğru değil, zira postmodern yaklaşımların modernist yaklaşımların gibi evrensel bir iddiası yoktur, yazarların da değindiği gibi. Bu bağlamda postmoderm söylem modernizme karşı bir başkaldırı da degildir zaten, modernist durum ve söylemin egemenliğine karşı bir başkaldırıdır olsa olsa., yani modern kuramları ve yaklaşımları bir bütün olarak yadırgamaz, diğer kuramlar karşısında iddia ettiği olmazsa olmaz üstünlüğünü yadırgar ancak. Ki bunu bile böyle görmeyen postmodern düşünürler vardır
Zerd, ich will einmal versuchen, zu skizzieren, was mir daran schwer fällt: Es ist der extreme ethische Relativismus, der in solch einem Gedanken verborgen sein könnte. Die Postmodernisten haben "ihren" Postmodernismus immer als eine "Neuinterpretation" des Humanismus gesehen. Sofern es sich um einen diskursiven Humanismus handelt, mag ich dies akzeptieren.
Man darf dabei auch nicht vergessen, dass es zwischen dem extremen Relativismus auf der einen Seite und dem arroganten Wert-Export der Moderne auf der anderen Seite eine Milliarde Schattierungen gibt.
Im Grunde geht es um die Beantwortung der Frage, was kann noch akzeptiert werden, wobei man sich permanent in einem Spannungsverhältnis zwischen den Polen dieser Dochotomie befindet. Und in diesem Zustand erfolgt für mich ein Rückzug auf eine Position des "für den Anderen dasein". Ich weiß nicht, ob meine Rückzugsposition mit Heideggers existenzialisch-ontologischer Positon "mit dem Anderen sein" eingeht, bin mir aber sicher, dass es letztlich auch wieder eine Präsupposition ist, die meinerseits entschieden wird. Es fehlt meine Letztbegründung.
Und aus diesem Zustand heraus versuche ich für mich persönlich Antworten auf die oben aufgeworfene Frage zu geben. Und rein intuitiv, ohne große systematische Argumentationsmuster aufzubauen, kann man für bestimmte deiner Beispiele Demarkationslinien identifizieren (die natürlich zunächst nur für mich gültig sind).
So ist die Zwangsbeschneidung strikt abzulehnen.
Bei dem "Fall Koptuch" ist die Situation anders gelagert. Denn mit dem Kopftuch geht eine Vielfalt an Funktionen einher. Auf der einen wird das Kopftuch als Symbol der "Unterdrückung der Frau" interpretiert und wird auch bisweilen als Zwangsmittel eingesetzt und als solches auch emfpungen.
Auf der anderen Seite und das ist bei diesem Thema ein sehr wichtiger Punkt wird das Kopftuch auch ein Mittel zur "Befreiung der Frau" verstanden.
Ich denke, Du kannst erkennen, dass Dein "für den Anderen dasein" in diesem Zusammenhang einhergeht mit einem "gegen den Anderen sein" und dass der Andere, gegen dessen Überzeugungen und Traditionen Du bist, ebenfalls seine individuellen Präsuppositionen aufweist. Wie Du schon sagst, Dir fehlt die Letztbegründung ebenso sehr wie ihm auch. Insgesamt besteht in diesem Zusammenhang also ein extremer Relativismus.
Das heisst aber nicht, dass Du Dir diesen extremen Relativismus zu eigen machen musst, im Gegenteil, denn dadurch hättest Du ihn ja zugunsten anderer Überzeugungen gerade ausgehebelt. Es gibt nichts, was ich an der Zwangsbeschneidung gutheisse, nur weil ich eine gewisse Gleichwertigkeit zwischen meiner rational und humanistisch, modern, geprägten Lebens- und Argumentationsweise und seiner eher traditionalistisch- religiös geprägten Lebensweise und Gewohnheiten zu erkennen versuche. Verstehst Du, es ist unser Massstab und unser Kriterium, dass wir Verhaltensweisen und Gewohnheiten im Hinblick auf ganz bestimmte Präferenzen (menschlich, zeitgemäss, rational, gleichberechtigt, selbstbestimmt etc.) permanent auf den Prüfstand stellen wollen und zu diesen Präferenzen gehört auch ein gewisser Absolutheitsanspruch oder das Mitgefühl, das uns nicht selten dazu verleitet, engegen unserer eigenen Präferenzen zu handeln, in diesem Falle zB gegen Selbstbestimmung und Glaubensfreiheit.
Ich versuche, meine Demarkationslinien mit Hilfe von Grenzwertbetrachtungen zu bestimmen; auf der einen Seite erkenne ich, dass ein extremer Relativismus schon für kleine Gemeinschaften und sogar das Individuum schädlich, wenn nicht tödlich ist, dass jedes Individuum gewisse stabile Überzeugungen und jede noch so kleine Gemeinschaft einen Minimalkonsens haben muss. Aber ich sehe auch, dass ein grenzenloses Eintreten für diese Überzeugungen und das Streben nach einem Maximalkonsens zwangsläufig zu Vereinheitlichung, Unterdrückung und Unfrieden führt. Das fängt schon beim Individuum an, wo stringente Triebunterdrückung oder Vermeidung jeglicher Widersprüche pathologische Konsequenzen zeitigt, geht dann weiter über Partnerbeziehung, Familie, Freundeskreis, Arbeit etc. Je größer die Gemeinschaft wird, desto größer auch die Kompromisse, die Du eingehen musst in Bezug auf Deine Überzeugungen und Lebensweise. Und hinter einer bestimmten Grenze muss es dann auch einen Punkt geben, wo der Einfluss Deiner Überzeugungen gänzlich aufhört, wo eine Denk- und Lebensweise, die vollkommen inkommensurabel ist der Deinigen (solange sie keine konkrete Bedrohung für Deine Gemeinschaft darstellt) auch existieren können muss.
So sehe ich das und deshalb halte ich es auch für sinnvoll, nicht alles zu bewerten, das irgendein Mensch in irgendeinem Zusammenhang irgendwo auf dieser Welt tut. Es muss eine Grenze geben, hinter der ich das nicht mehr tue, hinter der Dinge, die ich nicht (auf Anhieb) verstehen oder akzeptieren kann, möglich sein müssen.
Powered by vBulletin® Copyright ©2012 Adduco Digital e.K. und vBulletin Solutions, Inc. Alle Rechte vorbehalten.
SEO by
vBSEO 3.6.0