PDA

Archiv verlassen und diese Seite im Standarddesign anzeigen : Die Osmanische Zeit und die Gesellschaft



yücel
16.08.05, 03:51
Mich interresiert eine Frage. Wer von euch hat sich schon mal darüber informiert, wie unsere Ahnen damals gelebt haben. Wer wir eigentlich sind, welchen "Lakab" wir haben usw..

Ich hatte nur eine kurze Zeit, meinen Grossvater darüber zu befragen, nach seinem Tod kannte ich noch sein Umfeld im gleichem Alter oder älter, die mir über die Zeit berichteten, meisstens gar von ihren Ahnen weiter vermittelt. Über schlechte Zeiten wie den 1WK. oder die Vertreibungen die man erlebte und letztendlich in Anatolien ankam. Über die guten Zeiten, wo Nachbarschaft und Zugehörigkeit eine sehr grosse Rolle spielten. Über die Normalität, das bei einem anstehendem Gebet, alle die Gebetsräume aufsuchten, wo Läden und Handwerksbetriebe ihre Türen weiterhin Sperrangelweit offen liessen, ohne befürchten zu müssen, das jemand etwas mitgehen lässt. Über die "Lakab", die jede Sippe ausmachte und sich so idendifizierte. Über die Strenge, die in der Gesellschaft zwar herrschte, aber für Ruhe und Ordnung sorgte, wo 1 Dorfpolizist etwa 5 000 Bewohner in allen Belangen versorgen konnte, 1 Wort von ihm wie ein Gesetz klang und jeder sich daran hielt, nicht weil er sonst eine Strafe erhalten könnte, sondern, weil er dann in der Gesellschaft eher beäugt wäre. Über Moral in Form von Zusammenhalt für einen anderen wenn er in der Klemme steckt. Dies könnte noch weiter gehen, aber wie gesagt, mich interresiert es, inwieweit ihr euch schon mal damit befasst habt.

dertli4u
16.08.05, 14:15
türkce cevap yaziyorum.

osmanli, "cihansumul" yani, tüm dünyayi icine alan bir sistemdi.dünyada ki bütün devletlere örnek olmak durumundaydi.

bütün mal ve mülk, devletin di. insanlar sadece o malin kullanicisi idiler.ama, ayni zamanda, devletin bir ferdi olarak, o malin ortagi idi. kendi malini calmak gibi bir sey olmayacagi icin, zaten dükkanini ve evini kilitlemek mecburiyetinde görmüyordu kendisini.

padisah, (bilinenin aksine), sadece devletin hazinesini korumak, kullanmak ve halkin ihtiyaclari icin kullanmak hakkina sahipdi..yoksa, keyfine göre hazineyi harcamasi yasakti.

padisah, kurdugu imaret, cami, vakif, külliye gibi kuruluslari kendi özel bütcesinden karsilardi.bir örnek verecek olursak:

fatih külliyesi vakfi..fatih camii, padisah tarafindan insa ettirilmis..caminin ve külliyenin masraflarini karsilamak üzere, küllliye etrafinda dükkanlar kurdurmus. bu dükkanlarin kira gelirleri ile vakif senedinde yazili olan isler yapilmis.yoksullara yemek, ilac, doktor hizmeti ve ögrencilerin masraflari , yolcularin ihtiyaclari vs.bu dükkanalrin geliri ile ödenmis.

diger bir örnek kervansaray sistemidir.
o dönemde, ticaret kervanlar yolu ile yapilirdi. tüccarlar, bir yerden bir yere giderken, kendileri ve mallari, devletin güvenligi ve güvencesi altinda götürülürdü.bir kervansaraydan digerine giderken, yolda eskiya ve haramiler(soyguncular) zarar vermesin gayesiyle, askerler eslik ederdi. ayni askerler, ulastiklari kervansaraydaki tüccarlari ve yolculari koruyarak önceki kervansaraya dönerlerdi..bu durum bir zincir seklinde devam ederdi.

kervansaraylarda, her yolcunun 3 gün bedava konaklama hakki vardi..yük hayvanlari yemlenir, dinlendirilirdi.bakimlari yapilirdi..aksam yatsi vaktinde, kapilar kapatilir ve sabah kalkildiginda, görevliler tellal yoluyla, kimsenin eksik, kayip mali olup olmadigini sorarlardi..eksik ve kayip olmadigi tespit edildiginde, kapilar acilir ve yolcular yoluna giderdi.kayip ve eksik mallarin tazmini (yerine koyulmasi ile ilgili masraflar), devlet tarafindan karsilanirdi..

yukarida sadece iki örnegini verebildim.

not; merhum adnan kahveci, amerikada doktora yaparken, osmanlida kervansaraylar ve osmanli mahkemelerindeki juri sistemi ile ilgili, ders verildigini görünce sasirmis..maalesef, biz, türkiyede bunlari bilmiyoruz..ve sadece harem, lale devri, savas gibi konulari ögreniyoruz..

kimimiz osmanliyi cok üstün, kimimiz de cok kötü görüyoruz..halbuki, osmanlinin cok iyi incelenmesi gerekir..iyi ve kötü yanlarini ögrenmemiz gerekir.

*****

osmanlida, cok mükemmel bir arsiv sistemi vardi. vaka defterleri, kayitlar halen mevcut..her ailenin lakabi ve soykütügü cikartilabilir..cünkü ayni defterler, cumhuriyet yönetimi tarafindan devralindi..sadece savaslar yüzünden kopukluk yasanmistir..

deryatulga
23.09.07, 11:54
Erhan Afyoncu
Tüm yazıları (http://www.bugun.com.tr/?sid=154) http://www.bugun.com.tr/haberler/230907/_images/trns.gif
23.Eylül.2007

Osmanlı, zamcıları sopayla adam ederdi

Her Ramazan'da yiyecek fiyatları yükselir, ancak işin ilginci fiyatları kimin yükselttiği belli olmaz. Bunun en önemli sebebi de ülkemizde denetimin düzgün yapılamayışıdır.

Osmanlı döneminde ise devlet halkın sıkıntıya girmemesi için denetimi çok sıkı ve acımasız yapar, pahalı veya bozuk yiyecek satan esnafı sopayla cezalandırırdı.

Osmanlı yönetimi Ramazan gelmeden halkın 11 ayın sultanında sıkıntı çekmeden huzur içinde Ramazan'ını geçirmesi için birçok tedbir alırdı. Ramazan'da halkın sıkıntıya uğramaması için devletin üzerinde durduğu en önemli mesele yiyecek sıkıntısı çekilmemesi ve gıda fiyatlarının artmamasıydı. Ramazan ayı dolayısıyla gıdaların satılacağı fiyatlar devlet tarafından belirlenir ve bu fiyatların üzerinde satış yapılmaması için görevliler teftişlerde bulunurlardı. Devlet tarafından tespit edilmiş gıda fiyatları bir liste hâlinde bastırılarak dağıtılırdı.

EKMEK VE ET

Üzerinde en çok durulan iki yiyecek vardı: Ekmek ve et. Nitekim 1774 ile 1789 yılları arasında Osmanlı tahtında bulunan Birinci Abdülhamid, devlet adamlarına hitaben kendi eliyle kaleme aldığı bir hatt-ı hümayunda, yani emirde, "Her şeyden önemli olan et ve ekmektir" demekteydi.

Ramazan dolayısıyla çıkarılacak ekmek, simit ve çöreğin ne şekilde ve içine neler konularak pişirileceği devlet tarafından kararlaştırılarak fırıncılara duyurulurdu.

Ramazan'da satılacak ekmek numunesi padişaha gösterilerek onayı alınır, daha sonra fırıncılardan ekmeğin belirlenen numuneye göre hazırlanması istenirdi. Aynı zamanda satılacağı fiyat da Şaban ayının son günlerinde fırıncılara ilan edilirdi. Halkın ucuz ve iyi buğdaydan yapılmış ekmek yiyebilmesi için sıkı bir denetim mekanizması geliştirilmişti. Ekmek halkın ana gıdası olduğu için başta padişah olmak üzere bütün devlet görevlileri fırınları sıkı bir denetim altında tutarlardı. Ekmeğin içerisinde başka bir madde bulunursa veya çiğ pişmişse fırıncı falakaya yatırılırdı. Eğer ekmek kanunnamede belirtilen gramajın altındaysa fırıncının kafasına suçlu olduğunu belirten tahta bir külah geçirilir veya para cezası verilirdi. Fırıncılar un gelmemesi ihtimaline karşı bir aylık kullandıkları miktarı depolarında bulundurmak zorundaydılar. Osmanlı İmparatorluğu'nda Tanzimat döneminden sonra Avrupa tarzı yeme, içme başlayana kadar en revaçta olan et, koyun etiydi.

Tavuk eti de sofraların bir başka çeşidiyken, dana eti lezzetsiz olduğu için hemen hemen hiç kullanılmazdı. Et mevsimine ve ayına göre fiyatlandırılır, kışın pahalı yaz aylarında ucuz olurdu. Mayıs-Haziran ile Eylül- Ekim ve Kasım'da 1 kilosu bir akçe, Temmuz-Ağustos aylarında 1 kilo 200 gramı 1 akçe, Aralık'tan Mayıs ayının sonuna kadar ise 850 gramı 1 akçeye satılırdı. Keçi eti koyun etinden ucuz olurken, en pahalısı kuzu etiydi.

Keçi ve koyun etleri ayrı ayrı satılır, karıştıran olursa kadı tarafından cezalandırılırdı. Devletin tayin ettiği fiyattan yüksek satanlar ile eksik tartanlar sattıkları etin her 5 gramına 1 akçe ceza verirlerdi. Halkın Ramazan'da artan et ihtiyacının karşılanması ve et sıkıntısı çekilmemesi için özellikle Trakya'dan İstanbul'a koyun getirtilirdi. Yiyeceklerle ilgili zam yapılması gereken bir durum varsa, uygulanmaz, zam Ramazan ayından sonraya ertelenirdi.

HİLEKAR VE KARABORSACIYA DAYAK

Tarih boyunca ne kadar kanun çıkarılırsa çıkarılsın esnafın bir kısmının halkı kandırmasına engel olunamamıştır. Osmanlı döneminde de en önemli sorunlardan biri esnafların bir kısmının vatandaşı kazıklamasıydı. Bu yüzden Osmanlı yönetimi kanunlara ağır para cezalarının yanı sıra dayağı da koymuşlardı. Müşteriye kalitesiz veya eksik mal veren, devletin belirlediği fiyattan daha pahalı satan esnaf herkese ibret olması için çarşının ortasında falakaya yatırılırdı. Suçu ağır olanlarsa kulaklarından dükkânlarının kapısına çivilenirdi. Zeynep Dramalı, "Tarihi Tersten Okumak" isimli ilginç kitabında Osmanlı yönetiminin esnafa karşı aldığı tedbirleri uzun uzun anlatır.

Osmanlı İmparatorluğu'ndaki esnaf devlet hizmetinde bulunanlar ve serbest çalışanlar olmak üzere ikiye ayrılırdı. Osmanlı sarayının ve kapıkulu askerlerinin ihtiyaçlarını karşılayan devlet esnafı "ehl-i hıref-i hassa" adıyla anılırdı. Sayıları 2 bini bulan bu grubun içerisinde ekmekçi, helvacı, kazancı, kürkçü, kâğıtçı, kuyumcu, çilingir, terzi, aşçı gibi değişik birçok meslekten esnaf bulunurdu.

Serbest çalışan esnaf ise loncalara bağlı olarak mal üretir ve satarlardı. Osmanlı topraklarında faaliyet gösteren her esnaf birliğinin bir piri vardı. Hazreti Muhammed tüccarların, Hazreti İdris terzilerin, Hazreti Yusuf saatçilerin, Hazreti Davud demirci ve zırhçıların, Hazreti Adem çiftçilerin, Hazreti Lokman eczacı ve doktorların, Selman-ı Farisi berberlerin, Ahi Evren derici esnafının piri sayılırdı. Savaş zamanlarında orduda ihtiyaç duyulan esnaf devlet hizmetine alınırdı. Orducu esnafı diye isimlendirilen bu grup devletin ihtiyaç duyduğu gıdaların temin edilmesinden, imalathanelerde savaş malzemesi yapımına kadar değişik birçok alanda Osmanlı ordusunun ihtiyaçlarının temininde çalışırdı.

Osmanlı idaresi halkın mağdur olmaması için esnaf teşkilatını, hammadde temininden başlayarak imalat, pazarlama, malları fiyatlandırma ve satış aşamalarının tamamını denetim altında tutardı. Hiçbir esnaf malını devletin belirlediği narhın, yani fiyatın üzerinde satamazdı.

DENETİM ŞART

Piyasada satılan malların devletin belirlediği fiyatın üzerinde satılıp satılmadığının denetlenmesi padişahın vekili olan veziriazamların görevlerinin en başta geleniydi.Veziriazamın bırakın görevini aksatmasını, fiyat denetimini ihmal ettiği yönünde bir dedikodu çıkması bile azline sebep olurdu.Böyle bir durumla karşılaşmak istemeyen veziriazamlar Çarşamba günleri konaklarındaki divan toplantısının ardından, yanlarına İstanbul kadısı ile muhtesibi, yani zabıta mü- Osmanlı İmparatorluğu'nda esnafın denetimi muhtesib, ihtisab ağası veya ihtisab emini adı verilen bir görevlinin emri altındaki teşkilatla yapılırdı. Bunlar Osmanlı döneminin zabıtalarıdır Her kadılıkta, bir muhtesib bulunur ve kadının emri ile hareket ederdi.

Böyle bir durumla karşılaşmak istemeyen veziriazamlar Çarşamba günleri konaklarındaki divan toplantısının ardından, yanlarına İstanbul kadısı ile muhtesibi, yani zabıta mü- Osmanlı İmparatorluğu'nda esnafın denetimi muhtesib, ihtisab ağası veya ihtisab emini adı verilen bir görevlinin emri altındaki teşkilatla yapılırdı. Bunlar Osmanlı döneminin zabıtalarıdır Her kadılıkta, bir muhtesib bulunur ve kadının emri ile hareket ederdi.

OSMANLI’NIN ZABITASI HİLEKÂRA ACIMAZDI

Osmanlı İmparatorluğu'nda esnafın denetimi muhtesib, ihtisab ağası veya ihtisab emini adı verilen bir görevlinin emri altındaki teşkilatla yapılırdı. Bunlar Osmanlı döneminin zabıtalarıdır Her kadılıkta, bir muhtesib bulunur ve kadının emri ile hareket ederdi.

Esnaf kanunnamesinde, "Allah'ın yarattığı her şeyin hukukunun görülüp, gözetilmesinden muhtesibin sorumlu olduğu" kaydı bulunur. Muhtesib, yalnız esnafı denetlemez, yeni iş yerlerinin açılması ve yol izni verilmesi gibi konulara da bakardı. Muhtesib, emrindeki zabıtalarla esnafı teftişi sırasında suçu dayağı gerektiren bir kişiyi bulursa çarşı ortasında falakaya yatırtır, eğer suçu hapis veya sürgünü gerektiren biri olursa idari makamlara bildirirdi.

mert369
23.09.07, 12:01
Damit mich da bloss keiner falsch versteht, ich bin in keinsterweise fundamentalistisch veranlagt (traurigerweise fühlt man sich als moslem in der heutigen Zeit dazu genötigt, dies immer wieder zu betonen), aber ich will es mal so formulieren:

O zamanin insanlarinda Allah korkusu vardi, haram'dan uzak dururlardi.

deryatulga
23.09.07, 12:16
O zamanin insanlarinda Allah korkusu vardi, haram'dan uzak dururlardi.

O haramdan uzak duranlarin falaka ile de yola gelmeyen bir türü varmis. Öylelerini de ayaklarina tas baglayarak Hayirsizada aciginda denize atarlarmis!

mert369
23.09.07, 12:28
O haramdan uzak duranlarin falaka ile de yola gelmeyen bir türü varmis. Öylelerini de ayaklarina tas baglayarak Hayirsizada aciginda denize atarlarmis!

Also falls Sie auf die Scharia anspielen, ich bin ein gläubiger Moslem (obwohl ich immer noch nicht in der Lage bin zu definieren ab wann man ein gläubiger moslem ist) und gerade deswegen besitzt für mich die Scharia keine Gültigkeit. Für mich ist nur Gottes Wort relevant!

Aus heutiger Sicht mag es vielleicht archaisch klingen, wie die Osmanen damals vorgegangen sind, aber es waren nun mal andere Zeiten.

Ich hatte vor ca. einem Jahr ein Bericht gesehen, wo erwähnt wurde, dass noch im 19. Jahrhundert in Frankreich die Strafe für Pferdediebstahl lebendige Entleibung (sprich Ausweidung) war.

Alles ist relativ...

Öz-Türk
23.09.07, 13:03
"denetimi çok sıkı ve acımasız yapar"

bu denetim ne anlama geliyor?

deryatulga
23.09.07, 13:13
"denetimi çok sıkı ve acımasız yapar"

bu denetim ne anlama geliyor?

Denetim ne anlama gelecek? Osmanli'da serbest piyasa ekonomisi yok, ikame politikasi var. Tüccar malini imparatorluk icinde bile diledigi gibi pazarlayamiyor, ihracat üstünde agir bir vergi var. Ahci dükkaninin yuguracagi her köftenin niteligi ve fiati sabit. Buna uyup uymadigin da belediye zabitasi benzeri bir örgütce denetleniyor. Yoldan fazlaca cikmissan tersanede iplik bükmekten idama kadar bir dizi ceza var!

yücel
18.10.07, 21:11
Merzifon - Has Lakaplar (alte Familiennamen-Sippen aus Merzifon/TR)

Ferendeciler - Ataklar - Kargıoğulları - Felekler -Kopuklar -UncuHasanlar -Feresler -Öllükçüler -Domatesler - Saraçlar - Şişlioğulları -Yahniciler -Mürseller -Keşkekler - Cehdiler -
Çilezler - Mandacılar - Madanlar -Tekkesinler -Yedikızlar -
Vakvaklar - Taytaklar -Korkmazlar - Çubukçular -Çopurlar-
Alnıdelikler - Karıklılar - Sersiller -Kamburlar -Kuşbekirler
Tantanlar - Karahamdiler - Tahteravallioğulları - Yedibelalar - Boranlar -Ormancılar -Araphaşimler -Sülükağalar -Sadağalar -
Kırdazlar - Tenekeciler - Emirosmanlar - Taytaklar -Tırtıllar -
Doranlar - Zabunlar - Kahvecioğulları - Bağrıaçıklar -Urgancılar - Ölçekçiler -Cimcikler - Karaimamlar -Paşaoğulları -Çelebiler -
Semerciler - Bağdatlılar - Cücükler - Samancıoğlları -Guguklar - Kulaksızlar - Mayalılar - Budavoğlu - Karaağaçlar - Hıdırlar - Mercimekler - Kırnatacılar - Mızraklar - Karslıoğlu - Küçükahmetler -
Sağsaklar - Tebrizler - Boğuşlar - Hambelekler - Kahvecidayılar -Tabaklar - Taşdüdükler - Hacıercükler - Taşcılar - Geyoğlar - Şambalılar - Darendeler - Hacıköylüler - Taşanlar - Kınacılar -
Hatipoğlular - Boyacılar - Çarpanlar - Ecinliler - Tıngırimamlar -Yüklükurbalar - Gırımikler - Çömlekçiler - Gıdaklar - Üçkulaklar -Hasıripçiler - Cömerler - Mosmoslar - Tezekçiler - Çarıklılar -
Fişekçiler - Tüfekçiler - Yılankırkanlar - Dalıkırıklar -Çapulcular - Habeşler - Küçükimamlar - Küçükağlar - İpekefendiler -
Abazaoğulları - Tavukçular - Kuyucular - Çobanoğulları - Körsükler Kılıççılar - Sarınuriler - Çarıklıbekirler - Şerifoğlu - Basmacılar - Hacıbayramlar - Gümüşlüler - Karakadılar - Eskihamamcılar - Dülgerler
İndimler - Ganioğulları - Karaaliler - Fındıklar - Sümüklümuratlar - Sarısülükler - Samakmüezzinler - Toskooğlu - Uyuzlar - Bilaloğulları - Arpacılar - Dağdelenler - Kaptanlar - Kefeliler - Abacılar - Ayanoğulları -Tünaydınlar - Helvacılar -Ovalılar - Hazneciler - Noğman Beyler -
Keleşler - Bıçakçılar - Araplar - Galipağalar - Endürüler - Çalıkoğulları -
Tanrıverler - Çiğitçiler - Akkabalar

deryatulga
18.10.07, 22:27
Bu Mandacilari gördüm de aklima geldi. Ünlü serasker ve sadrazam Hüseyin Avni Pasa'ni babasi Isparta'nin Gelendost ilcesinden "Esekci Ahmed" diye biriymis. Pasa da Cerkes Hasan tarafindan öldürülene kadar "Esekci Ahmed'in Oglu" diye anilmis durmus. Simdi birisi kalkip da bana bu "Esekci"nin anlamini sormaya kalkmasin sakin!:lach:

yücel
18.10.07, 22:32
Bu Mandacilari gördüm de aklima geldi. Ünlü serasker ve sadrazam Hüseyin Avni Pasa'ni babasi Isparta'nin Gelendost ilcesinden "Esekci Ahmed" diye biriymis. Pasa da Cerkes Hasan tarafindan öldürülene kadar "Esekci Ahmed'in Oglu" diye anilmis durmus. Simdi birisi kalkip da bana bu "Esekci"nin anlamini sormaya kalkmasin sakin!:lach:sakin benim aklima gelenle bir ilgisi olmasin :lach:

deryatulga
18.10.07, 23:01
sakin benim aklima gelenle bir ilgisi olmasin :lach:

Valla bilmem ama, yigit yillar da gecse lakabi ile aniliyor gördügün gibi!:brüll:

deryatulga
18.10.07, 23:19
Ali Pasa adli bir büyügümüz o devrin Natasa'lari sayilan Bogdanli yosmalari Osmanli topragindan sürüp cikartma emri aldigi halde kendilerine Bursa'da oturma ve calisma izni saglamis. Halkin agzi durur mu? Vezire "Moldovanci Ali Pasa" adini münasip görmüsler, Pasa o adla sadaret makamina ulasmis, tarihe de o adla girmis!:dance:

deryatulga
31.10.07, 16:39
Cehalethttp://medya.zaman.com.tr/zamantryeni/pics/yazarlar-detay/hilmiyavuz.jpg HİLMİ YAVUZ
31/10/2007


Metin Münir, tipik bir 'sömürge entelektüeli'! Bunda, onun uzun yıllar bir İngiliz sömürgesi olan Kıbrıs'ta doğmuş ve büyümüş olmasının payı var mıdır, bilemiyorum.

Genellikle bu tip entelektüellerin, nedense hep İngiliz sömürgesi olan ülkelerden çıkıyor olması, tesadüf mü acaba? Bir Salman Ruşdi'yi, bir Naipaul'u, bir Arundhati Roy'u düşünün! 'Sömürge entelektüelleri'nin temel özelliği, Aijaz Ahmad'ın 'Teoride Sınıf, Ulus Edebiyat'ta Edward Said'den yolaçıkarak belirttiği gibi, 'Kendilerini Avrupa kültürüyle tanımlayarak, sömürgeci ülkeyi anavatan sayan' kimliklerdir. Dahası, bu defa, doğrudan Said'e başvurarak söylersek, 'Eserlerinde Batı kültürel geleneği dışında duran adam anlayışı' olmayanlardır sömürge entelektüelleri...
Evet, Metin Münir, tipik bir 'sömürge entelektüeli! Bütün sömürge entelektüelleri gibi, işe kendi geçmişini tarihsizleştirmekle başlıyor. Geçen haftaki yazımda da alıntıladığım gibi, meseleye, yine Aijaz Ahmed'in deyişiyle, 'Her zaman Avrupai hakimiyetin kültürel perspektifiyle yazan' bir sömürge entelektüeli olarak, Osmanlı'nın 'bir Homer'i, Dante'si, Kant'ı, Shakespeare'i, Voltaire'i' olmayışını referans alıp Dil Devrimi'ni olumluyor. Osmanlı'yı değersizleştirmeyi ve aşağılamayı misyon bellemiş bir kere, 'Divan edebiyatını entelektüel içerikten ve derinlikten' yoksun buluyor; Osmanlı kütüphanelerinde 'farelerin cirit oynadığını' önesürüyor...
Geçtiğimiz pazar günü, Milliyet'teki köşe yazısında, Osmanlı'yı değersizleştirme misyonunu sürdürdü Metin Münir. Bu defa, 'Türklere Osmanlı'dan kalan en büyük miras[ın], cehalet' olduğunu önesürdü. Münir'in bu konuda bir de yandaş bulduğu anlaşılıyor: Oktay Yenal! Bir iktisatçı olan Yenal'ın 'Ulusların Zenginliği ve Uygarlığı: Eğitim Boyutu' adlı kitabını mal bulmuş mağribi gibi yağmalayarak, cehaletin, Cumhuriyet'e kadar devam ettiğini kanıtlamaya çalışıyor.
Osmanlı eğitim sisteminin 'mükemmel' bir sistem olduğunu, sanırım kimse iddia edemez: Şüphesiz, benim de böyle bir iddiam yok! Ama insaf edilsin, koskoca bir imparatorluğun geçmişi, 'cehalet'le nitelendirilebilir mi? Osmanlı'dan Cumhuriyet'e kalan en büyük miras', 'cehalet' midir?
Metin Münir'e, Yenal'dan başını kaldırıp, şimdi kendisine önereceğim kitaplara göz atmasını tavsiye edeceğim: Geçen haftaki yazımda da, bazı kitaplar tavsiye etmiştim; zahmet edip ilgilenmiştir, diye düşünerek Münir'e bu hafta da bir 'okuma listesi' vermek istiyorum; -e, ne de olsa serde hocalık var ya, belki okur da bir şeyler öğrenir, diye elbette!
Okuma listesi, Dr. A. Adnan Adıvar'ın, ilk basımı 1939 yılında (ve yeni basımı Prof. Dr. Aykut Kazancıgil ve Prof. Dr. Sevim Tekeli tarafından Eklerle, 1982 yılında) yapılan 'Osmanlı Türklerinde İlim' ile başlıyor. Adıvar'ın kitabı, bir klasik. Onu, Cevat İzgi'nin 'Osmanlı Medreselerinde İlim', Osman Ergin'in oldukça eskimiş ve yer yer hatalar içeren 'Türkiye Maarif Tarihi', Prof. Yahya Akyüz'ün 'Türk Eğitim Tarihi' izliyor. Dahası, Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu'nun editörlüğünü yaptığı 'Osmanlı Devleti ve Medeniyeti Tarihi' adlı fevkalade önemli iki ciltlik eserini tavsiye edeceğim; -özellikle de Prof. İhsanoğlu'nun II. ciltteki, 'Osmanlı Eğitim ve Bilim Müesseseleri' ve 'Osmanlı Bilim Literatürü' başlıklı makalelerini... Listemi, Prof. Dr. Aykut Kazancıgil'in 'Osmanlılarda Bilim ve Teknoloji' adlı değerli çalışmasını tavsiye ederek tamamlayayım. Daha başkaları da var elbette. Bir defa daha belirteyim: Şüphesiz, bu kitaplar, Osmanlı eğitim sisteminin 'mükemmel' olduğunu göstermiyorlar; ama en azından 'Osmanlı'dan kalan en büyük miras[ın], cehalet' olmadığını kanıtlıyorlar... Bu arada, Metin Münir'e, sırası gelmişken, bir soru: Cumhuriyet'in kurucuları, başta Mustafa Kemal Paşa olmak üzere, acaba hangi okullarda okumuş, entelektüel donanımlarını, hangi eğitim kurumlarında almışlardı? Metin Münir kusura bakmasın, ama galiba asıl cehalet, Osmanlı'dan kalan en büyük mirasın, cehalet olduğunu zannetmektir...

deryatulga
31.10.07, 16:42
Osmanlı'nın 'Entelektüel Birikimi' ve Metin Münir'in Oryantalizm'ihttp://medya.zaman.com.tr/zamantryeni/pics/yazarlar-detay/hilmiyavuz.jpg HİLMİ YAVUZ
24/10/2007


Türkiye Cumhuriyeti'nin tarihini, Osmanlı'nın mefhum-u muhalifi olarak okuma modasının çoktan geçtiğini düşünmekle ne kadar yanılmışım!

Yanılmışım, çünkü 'Milliyet' gazetesinde yazılarını ilgiyle okuduğum bir köşe yazarı, Metin Münir, geçtiğimiz pazar günü, beni gerçekten dehşete düşüren bir yazıyla, Osmanlı'nın entelektüel geçmişini, eski deyişle 'hak ile yeksan (!) etti'. 'Eğer Osmanlı'nın entelektüel bir birikimi olsay[mış]' Metin Münir'e göre, 'Atatürk dil devrimini yapamayacak[mış]! Gerekçe de şu: 'Atatürk, dil devrimini, imparatorluğun geçmişinde fazla bir şey olmadığı için yapabil[miş]: Osmanlı kitaplıklarında fareler cirit oynuyor[muş]. [...]Osmanlıların bir Homer'i, Dante'si, Kant'ı Shakespeare'i, Voltaire'i olsay[mış], dil devrimi diye bir şey akla bile gelmez[miş]'!..
Metin Münir, Osmanlı entelektüel tarihi konusundaki engin erüdisyonu(!) ile, bizi aydınlatmaya devam ediyor: 'Büyük düşünürler, ilim adamları ve sanatkarlar dil ağacının kökleridir. O kökler dili bırakmaz. Atatürk'ün söktüğü ağacın neredeyse kökleri yoktu'. Bununla da yetinmiyor Metin Münir: Divan edebiyatı konusunda da dehşetengiz bir tespitte bulunuyor: 'Herhangi bir dilde, Divan edebiyatındaki kadar entelektüel içerikten ve derinlikten yoksun bir şiirler koleksiyonu bulmak zordur.'
Bir okuryazarın, kendi toplumunun entelektüel tarihi konusunda bu kadar basmakalıp ve (Sayın Metin Münir beni bağışlasın) bu kertede cahilce bir yazı yazabilmesi, gerçekten hazindir. Apaçık anlaşılıyor ki, Metin Münir'in Osmanlı entelektüel hayatı konusunda en ufak bir fikri bile yoktur. Divan edebiyatına ilişkin temelsiz, dayanaksız ve külliyen yanlış görüşlerini bir yana bırakalım (bir soru: acaba Metin Münir, Baki ya da Fuzuli Divanı'ndan bir beyti okuyup anlayabilecek donanıma sahip midir? Ziyadesiyle şüpheliyim bundan!), hazretin Osmanlı kütüphaneleri üzerine söyledikleri dehşet vericidir: 'Osmanlı kütüphanelerinde fareler cirit oynuyordu'!..
Bir kere deyimin doğrusu, 'fareler cirit oynuyordu', değil, 'fareler cirit atıyordu' olmak gerekir. Ama, asıl vahim olan Metin Münir'in Osmanlı kütüphaneleri üzerine böylesine ahkam kesmeye kalkışmadan önce, zahmet edip küçük ölçekte de olsa, bir araştırma yapma gereğini hissetmemiş olmasıdır: Metin Münir'e Prof. Dr. İsmail Erünsal'ın 1988 yılında Atatürk Kültür Merkezi tarafından yayımlanan iki ciltlik, 'Türk Kütüphaneleri Tarihi' adlı o kapsamlı çalışmasını tavsiye ederim. Bir baksın bakalım, gerçekten fareler cirit mi atıyormuş Osmanlı kütüphanelerinde? Metin Münir, Osmanlı'nın entelektüel birikiminin 'akıllara durgunluk verecek' kertede 'cüce' bir birikim olduğunu öne sürerken, tam bir Oryantalist gibi okuyor kendi tarihini. Osmanlı toplumunun entelektüel tarihine, değersizleştirici, bir negatif söylemle ('Homeros'umuz, Voltaire'imiz, Kant'ımız yok!') yaklaşırken Batı Medeniyeti referanslı ideolojik (Oryantalist) ve yazık ki, bilgisizce, bir okuma yapıyor. Her toplumun zihinsel üretiminin, farklı tarihsel ve toplumsal koşullarda, farklı birikimler ortaya koyabileceğinin farkında görünmüyor. Ne hazin! Metin Münir, yazının sonunda şunları söylüyor: 'Okunması gereken kitapları bulmak, onları okumak, ne dediklerini anlamak, yaşamını onlara göre yaşamak, çok ama çok uzun zaman alan bir şeydir'. Ne kadar doğru! Gerçekten de 'okunması gereken kitapları bulmak' zaman alır. Onun adına bu zamanı biraz olsun kısaltıp zahmeti hafifletmek için kendisine, mesela, Prof. Dr. Süleyman Hayri Bolay'ın 'Osmanlılarda Düşünce Hayatı ve Felsefe' kitabını tavsiye edeyim, diyorum. Ümid ediyorum ki, ne dediğini anlar!

deryatulga
31.10.07, 20:16
Bildiğiniz gibi değildi Osmanlı

http://www.radikal.com.tr/veriler/ekler/kitap/2007/10/26/34.gif 'Ufukların Efendisi'ni bilimsel tarih anlayışıyla inşa edilmiş kaynak gösterme alışkanlığıyla yazan Goodwin, bu kitabın ardından Osmanlı tarihiyle ilgili bir de kurmaca yayımladı: 'Yeniçeri Ağacı'

26/10/2007 (http://www.radikal.com.tr/ek_sayfa.php?ek=ktp&ek_tarihi=26/10/2007) (171 defa okundu)
BEYAZIT H. AKMAN (Arşivi (http://www.radikal.com.tr/arama.php?ara=1&y=5&edi=BEYAZIT H. AKMAN))
Amerika'da yüksek lisans yaptığım üniversitenin kütüphanesinde her gördüğümde şaşırdığım kitaplar vardır. Türkçe bilmeyen koca bir dünyanın Osmanlı tarihini öğrendiği kitaplar: Lord Kinross'un kapsayıcı The Otoman Centuries'i, Babinger'in belki de bir Osmanlı padişahı üzerine yabancı bir tarihçi tarafından yazılmış en kapsamlı kitap olan Mehmed the Conqueor'u, Princeton'dan Norman Itzkowitz'in Osmanlı tarihine İngilizcedeki en sevimli giriş kitabı sayılabilecek Otoman Empire and Islamic Tradition'ı, Runciman'ın artık bir klasik haline gelmiş The Fall of Constantinople'ü ve elbette tarife hacet bırakmayan Lewis'in Istanbul'u bu türün en belirgin eserleridir. (Elbette ki burada Hammer'inki gibi bilmem kaç ciltlik tarih ansiklopedilerinden bahsetmiyorum). İnalcık'ın The Ottoman Empire: The Classical Age'i ise önce İngilizce yazılarak yukarıdaki eserlerin birçoğuna kaynaklık etmiştir. Diğer taraftan bu, Türk'ü hep 'öteki' olarak gören oryantalist şablonların bu kitapların çoğunu şekillendirmesinin önüne geçememiştir.
Bu kitapların bulunduğu rafların arasında dolaşırken karşılaşmıştım Jason Goodwin'in Lords of the Horizons adlı kitabıyla. Kapakta bir Osmanlı padişahı selimî kavuğu ve kürk kaftanıyla vakarlı bakıyordu. Rengârenk kapaktan tahmin edememiştim kitabın da bir o kadar renkli olduğunu. 'Bir Osmanlı heveslisi İngiliz daha!' diye bile düşünmüşümdür belki. Ama hayır, yeni bir Osmanlı gurusu daha doğuyordu ve bunu hem tarihi, hem de kurgusal olarak çok iyi yapacaktı.
Goodwin'in kitabı Ufukların Efendisi Osmanlılar'ı okuduğumda elimdekinin bir tarih kitabından ziyade romanvari bir şey olduğuna bir kere daha kanaat getirdim. Rahatlıkla bilimsel bir makalenin sevimsiz tadına bürünebilecek dil, Armağan Anar sayesinde şıkır şıkır bir üslupla Türkçeleştirilmiş. Goodwin'in kitabını anlaşma koşullarını ezberleten, tarihi kişilerden soğutan, sıkıcı tarih kitaplarından hemen ayırmamız lazım. Çünkü Ufukların Efendisi ne anlattıkları ne de üslubuyla gerçek bir tarih kitabı. Belki klasik bir tarih kitabıyla arasındaki tek benzerlik bilimsel tarih anlayışıyla inşa edilmiş kaynak gösterme alışkanlığı.


Gayri resmi tarih
Ne var ki, Goodwin'in kaynakları da diğer tarih kitaplarınınkilerden çok farklı: Seyyahlar, payitahta gelen diplomatlar, elçiler, vakanüvisler, gazeteciler ve onlarca İstanbul gezgini... Kitapta yüzü aşkın isim bulunuyor. Ortak tek noktaları uzaktan ya da yakından, bir şekilde Osmanlı'dan bahsetmeleri. Kitaptaki tatlı üslubun asıl kaynağı da buradan kaynaklanıyor: Adeta her biri ayrı telden çalan, kafalarına estiği gibi yazan, kimisi İstanbul'un köpeklerinden, kimisi delilerinden bahseden, bir başkası yoğurda takan, gönüllerince arabeski yaşamaya çalışan yabancıların gözlemleri çünkü bunlar. Bizde belki bir tek Reşat Ekrem Koçu'nun yakalayabildiği (ki Goodwin ondan bolca yararlanmış) bir üslup bu. Sayfaları çevirdikçe çeviresiniz geliyor; bir saat içinde bakmışsınız ki koca bir lise Osmanlı tarihi bilgisi belki bir daha hiç silinmemecesine kazınmış belleğinize. Çünkü Goodwin'in anlattıkları diğer tarih kitaplarında sadece dipnotlarda ve parantez içlerinde bulacağınız, olayların derinliğini göremeyen sığ bir bakış açısının 'gayri resmi' diye niteleyebileceği türden. Ancak bu, yazarın kaygan bir zeminde olduğu ve olayları doğru yansıtamadığı duygusunu kesinlikle uyandırmamalı. Zira Goodwin dersine çok iyi çalışmış.
Goodwin'in tatlı satırlarının arasında bir dinginlik, yaşından ve çapından beklenmeyecek bir bilgelik akıyor. Hayran kaldığı gölge oyunu ile açtığı tarihini İstanbul'un köpekleri ile bitiriyor. "İslami, askeri, uygar ve hoşgörülü" tanımladığı İmparatorluğun "İngiltere gibi onu koruyacak beyaz kayalıkları, Fransa gibi birleştirici bir ortak dili olmadığı halde" varlığını 20. yüzyıla kadar sürdürdüğünü tespit ediyor.
Sanıldığının aksine, özünde Osmanlı'nın kavgacı olmadığını, askerlerin, savaşın kısa süren çılgınlığının ardından en dingin insanlara dönüştüğünü de ekliyor. "Tek politikaları büyümekti ve sonraki bir dizi yayılmacının tersine, Türkler hiçbir zaman, neden başkaları da bizim gibi değiller, diye sormadılar." Diğer taraftan, Goodwin'in kaynakları göz önünde tutulduğunda şaşırtıcı derecede sağduyulu üslubu kimi zaman Mehmed'in İstanbul'u fethinin ateşlediği Türk-fobisinden nasibini alıyor.
Tarihinin sonundaki 'Vakai Hayriye' bölümünde Goodwin, İmparatorluğun sınırlarını inatla ileri iten ve dönemin en iyi elit askerleri olarak görülen Yeniçerilerin yozlaşmasını anlatıyor. Değişimi genelde olumsuz algılayan ve Batı'nın askeri teknolojide gelişmesini bir türlü sindiremeyen bu askerler son yüzyıllarında imparatorluğun asalağı haline gelirler. Mahalleleri haraca bağlarlar, durduk yerde adam asarlar, hırsızlık, cinayet ve diğer her türlü yolsuzluğun başta gideni olurlar. Ayaklanmadan önce de eskinin Hipodrom'unda, şimdinin Atmeydanı'nda bulunan yüzlerce yıllık bir çınarın altında toplanıp 'kazan devirirler'.
Goodwin o çınarda sembolik bir şey bulmuş olacak ki, belki de tarihinin hemen ardından kurmacasını yazmaya girişmiş: Yeniçeri Ağacı. II. Mahmut'un Yeniçeri ocağını kanlı bir şekilde kaldırmasının ardından on yıl geçmiştir. 19. yüzyılın ortalarında gerçekleşen bu olayda yüzlerce, binlerce yeniçeri yok edilerek kökleri kazınmıştır. Ya da II. Mahmut ve halk böyle düşünerek büyük bir yanılgı içindedirler... Ne var ki, yeni ordu Sekban-ı Cedid pek bir başarı gösterememekte, yeni zaferlerle yabancı devletlere rüştünü ispatlamak şöyle dursun, kendi halkını bile saygıyla değil, topuyla tüfeğiyle korkuyla dize getirebilmektedir.
Kitap, bir cinayetle açılır. Saraydaki cariyelerden birisi ipekli kıyafetlerinin arasında boğularak öldürülmüştür. Üstelik bu ilk ve son cinayet de değildir. Sekban-ı Cedid'in redingotlu dört askeri de önce ortadan kaybolur, sonra da teker teker ölüleri bulunur. On gün içersinde dosta düşmana gövde gösterisi yapması gereken yeni ordu ve üst düzey saray erkânı ve hepsinden önemlisi sultan telaş içindedir. Bu katiller on yıl öncesinin intikamını almaya çalışan eski yeniçeriler midir? Amaçları Fransızların eğittiği askerleri ortadan kaldırıp kendi eski düzenlerini yerine getirmek midir? Cinayetlerin ucu sultana kadar gidebilir mi? Bütün bu soruların cevabını bulacak kişi ise marifetleriyle ve zekâsıyla adeta tek isim olan Yasin'dir. Hadım edilmiş haremağası Yasin.

İstanbul'un mekânları
Batılıların dediği gibi, bir best seller'la karşı karşıya olduğumuzu itiraf etmeliyiz. Jason Goodwin bir ilk romana göre türün bütün özelliklerini ustaca kullanıyor. Heyecan, gerilim, gerçek zaman kullanımı, arka arkaya atılan ve sırasıyla çözülen düğümler ve üçer-beşer sayfalık şeker gibi okunası bölümlendirmeler... Özelikle bölümlerinin sağlam açılışları dikkat çekiyor. İstanbul'un neredeyse bütün tarihsel mekânları ustalıkla cinayet arka planlarına dönüştürülmüş. Yasin bu mekânlara girip çıktıkça, her bir maktulle katile biraz daha yaklaştıkça biz de onunla beraber iz sürüyor, kimi zaman az şekerli kahvesinden içiyor, kimi zaman da hamama girip keseleniyoruz. Goodwin aslında bir detektiflik hikâyesini, bir seri-cinayet romanını 19. yüzyıl Osmanlısına uyarlamaya çalışmış da denilebilir.
Diğer taraftan yazar, tarihindeki kuşatıcı ve anlayışlı üslubunu ne yazık ki romanında pek koruyamamış. Oryantalist söylem romanın bütün köşelerini kapmış. Cinayetler, hançerler, asılan adamlar, boğulan kadınlar, hadımlar, ve köleler kendi mistik ve egzotik havasında boğulmak istenen bir Ortadoğu portresini pekiştiriyor. İmparatorluğun 'pis ve çamurlu' toprakları insanların doğasına da yayılmış. II. Mahmut romanda ilk defa bir kadını haremden beklerden, yorganın altında resmediliyor ve ne yazık ki bu bahtsız padişah roman boyunca her göründüğünde haremden hangi kadını seçeceğini düşünüyor. Harem ise belli başına evlere şenlik: çıplak çıplak ortada dolaşan kadınlar, ünlü Fransız ressam Gerome'un doruğuna ulaştırdığı oryantalist tabloları çağrıştırıyor. Tembel, miskin ve davetkâr doğulu kadını, batılı okurlara adeta hediye gibi sunuluyor. Derisi yüzülen suratlar, kemiklerinden kolayca ayrılsın diye haşlanan insanlar, ve testisleri olmayan adamlar işkencenin bin türlüsünün uygulandığı bir Osmanoğulları imajı yaratıyor.

UFUKLARIN EFENDİSİ OSMANLILAR
Jason Goodwin, Çeviren: Armağan Anar, Merkez Kitaplar, 2007, 247 sayfa, 19 YTL.

YENİÇERİ AĞACI
Jason Goodwin, Çeviren: Çiğdem Öztekin, Merkez Kitaplar, 2006, 342 sayfa, 18 YTL.

deryatulga
31.10.07, 20:18
Birinci elden Abdülhamid

http://www.radikal.com.tr/veriler/ekler/kitap/2007/10/26/17.gif Abdülhamid'i tarih yazıcılar kendilerine göre başka başka tanımlarlar. Bir de kızı Ayşe'nin kaleminden onu okumak mümkün

26/10/2007 (http://www.radikal.com.tr/ek_sayfa.php?ek=ktp&ek_tarihi=26/10/2007) (93 defa okundu)
MEHMET ALİ GÖKAÇTI (Arşivi (http://www.radikal.com.tr/arama.php?ara=1&y=5&edi=MEHMET ALİ GÖKAÇTI))
Yakın tarih ülkemizde hâlâ bir tabu olarak duruyor. Resmi söylemin kurguladığı tarih anlatımı her ne söylemişse uzun bir zaman için bu söylem sorgulanmaksızın kabul edilmiş durumda. Belki bu kabulde ülkenin yeni bir rejime geçmesi ve devrimlerle birlikte yeni bir yapılanmanın oluşturulması nedeniyle mazur gösterilebilecek bir yan mevcutsa da, bunun belirli bir zaman sonra aşılması da gerekirdi.
Ancak imparatorluğun dağ&5; dolayısıyla tartışılmaz bir öneme ve değere sahip olduğuysa kuşku götürmez bir gerçeklik. Hem tarih alanında çalışan akademisyenler için hem de bu meseleleri merak eden genel okuyucu için. Üstelik kitabın üslubundaki sadelik ve anlatımdaki akıcılık deyim yerindeyse kitabın su içer gibi okunmasını sağlıyor ki, işin bu yanına da vurgu yapmadan geçilmemesi gerekir diye düşünüyoruz.

BABAM SULTAN ABDÜLHAMİD HATIRALARIM
Ayşe Osmanoğlu, Selis Kitaplar, 2007, 292 sayfa, 12 YTL.

deryatulga
06.11.07, 17:56
'Kanuni'yi hocalardan dinlemek

http://www.radikal.com.tr/veriler/ekler/kitap/2007/11/02/20.gif Kanuni Sultan Süleyman dönemi Osmanlı İmparatorluğu'nun en iyi belgelendirilmiş tarihsel dönemlerinden biri. Bu döneme ait bir bilimsel makaleler derlemesi oluşturmak ayrı bir önem taşıyor

02/11/2007 (http://www.radikal.com.tr/ek_sayfa.php?ek=ktp&ek_tarihi=02/11/2007) (164 defa okundu)
HİKMET TEMEL AKARSU (E-mektup (htakarsu@pen.org.tr) | Arşivi (http://www.radikal.com.tr/arama.php?ara=1&y=5&edi=HİKMET TEMEL AKARSU))
Tarih yükselen bir disiplin. Son zamanlarda prestiji doruklarda olan bir sosyal bilim. Bunda, postmodern çağ kültür, sanat ve siyasetinin özellikleri çok etkili. Yanı sıra, son dönemde ortaya çıkan karizmatik bazı bilim adamlarının medyadaki gösterişli sunumlarının yarattığı haşmet de etkili olmakta. Tarih; tarihte(!) hiç olmadığı kadar kitlelere malolmakta. Popülerleşmekte, okunmakta, izlenmekte, tartışılmakta, hatta daha da ileri gidilip yeniden yazılmakta. Bu yükseliş döneminin ardından, yeni ve çok daha donanımlı bir tarihçi kuşağının yetişeceğini öngörmek kâhinlik olarak görülmemeli. Tüm bunlar hayırlı gelişmeler.
Lakin bütün hayırlı gelişmeler gibi, bunlar da ardı sıra komplikasyonlarını getirmekteler. Nitekim, postmodern çağ edebiyatının imaj-imge-servet avcısı yazarları bu verimli ve giderek popülerleşme yolunda dev adımlar atan disiplinin getirisinin farkına varmakta gecikmediler. Ondan sonra ortalığı öyle bir toz bulutu sardı ki; sorma gitsin. Bilen bilmeyen herkesin popüler tarih yazıcılığına soyunduğu ve tecrübesiz Türk okurunun bu rüzgarların peşinden savrulup bunları has edebiyat olarak algıladığı garip bir şarlatanizm dönemi başgösterdi. Ve işte o noktada gerçek bilim adamlarının tarih yazıcılığı her zamankinden daha fazla önem kazanmaya başladı. Bilimsel alandaki saygınlık, güvenilirlik ve kalite skalası, tarihçiler arasında adı konmamış bir kast sistemi yarattı ve bu da bence çok hayırlı oldu. Gerçekten nitelikli olanla, popüler kültür ögesi olan arasındaki fark önce kültür çevrelerine, daha sonra da okurlara yansımaya başladı.
Muhteşem Süleyman adlı derleme kitabı tüm bu hususlar göz önünde bulundurularak ele alındığında oldukça anlamlı ve önemli bir çalışma olarak göze çarpmaktadır. Kitap, bilimsel alanda saygınlığı kanıtlanmış tarih hocalarının ve akademisyenlerin tarihin belli bir dönemini sarih belgelerle kayıt altına aldıkları, rezüme ettikleri, akademik üslup ve adabın tadında ve dozunda uygulandığı, fakat okurda belli bir ilgiyi ayakta tutabilecek popüler konuların dışlanmadığı başarılı bir eser.


Tarihsel asparagas
Kitabın bir yazarı yok. Utangaçça kendine editör diyen saygın bir derleyicisi var: Bahçeşehir Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi Öğretim üyesi Yrd. Doç. Dr. Özlem Kumrular. Hemen belirtelim; kendisini editör olarak betimleyen bu alçakgönüllü tarih doçentinin de değerli bir makalesi kitabın 127. sayfasında yer almakta: 'İmparatorluğun 'Uçbeyi' I. Ferdinand'ın Kanuni'yle İlk Yılları.'
Muhteşem Süleyman, kitabında makaleleri ile yer alan değerli bilim adamları Halil İnalcık(Prof. Dr. Bilkent Üniv.), İdris Bostan (Prof Dr. İ.Ü.), Feridun Emecen (Prof Dr. İ.Ü.), Metin Kunt (Prof. Dr. Sabancı Üniv.), Emilio Sola (Prof. Dr. Alcala Üniv.), Özlem Kumrular (Yrd. Doç. Dr. Bahçeşehir Üniv.) Miguel Angel De Bunes Ibarra (Dr. Madrit Bilimsel Araştırmalar Kurumu), Paulino Toledo (Dr. Şili Büyükelçiliği Kültür Bölümü), Xavier Selles-Ferrando (Viyana'daki İspanya Büyükelçiliği basın ve kültür danışmanı.), Alain Servantie (Dr. Avrupa Komisyonu), Fernando Fernandez Lanza (Dr. Alcala Üniv. Kültür İşleri Direktörü), James Nelson Novoa (Dr. Pisa Üniv.) ve Nurcan Yazıcı (Trd. Doç Dr. Mimar Sinan Üniv.)
Kitabın sunum yazılarında altı çizili olarak belirtildiği gibi Kanuni Sultan Süleyman dönemi Osmanlı İmparatorluğu'nun en iyi belgelendirilmiş tarihsel dönemlerden biri. Bu nedenle, bu döneme ait bir bilimsel makaleler derlemesi oluşturmak apayrı bir önem taşıyor. Çünkü bu sayede, çoğu 'tarihsel asparagas', hamaset ve propagandadan oluşan yapay bir tarihsel söylemin dışına çıkarak bir devri enine boyuna kavramak mümkün olabiliyor. Makalelerin, akademik literatürde olması gerektiği gibi kaynakça, referans ve dipnot zenginliğine sahip olması ise ciddi okumalar yapmak isteyen tarih meraklılarına yol gösterici mahiyette.
Kitabın editörlüğünü üstlenen akademisyen Özlem Kumrular, makaleleri seçer, sıralar ve sunarken yılların değme editörlerinden daha akılcı tercihler içinde olmayı başarmış. Bu profesyonel ve akılcı yaklaşımlar kitaba ilginin artmasına neden olacak mahiyette. Şöyle ki; kitapta yer alan ilk makale yaşayan tarihçilerimizin en önemlisi olarak kabul edilen Profesör Halil İnalcık'a ait ve Osmanlı'nın inkıraz yıllarından bu yana karamsarlık içinde olan tüm Türklere övünç ve teselli kaynağı olmuş bir popüler tarih ögesini bağrında taşıyor. Muhteşem Süleyman'ın devrin en güçlü hükümdarlarından olan İspanya Kralı V. Carlos ile mücadele eden Fransa ile ittifakını konu edinen makalenin konusu, bilindiği üzre, hamaset edebiyatımızın Katerina ile Baltacı olayından sonra en çok sevdiği konudur. Kuşkusuz böylesi popüler bir konunun dünyaca saygınlığı kabul edilmiş bir bilim adamının kaleminden okunması hem çok hoş hem de kitabı ortalama okur için cazip kılan bir şey. Benzer şekilde, kitabın 169. sayfasında yer alan Paulino Toledo'ya ait 'Türkiye Seyahati Adlı 16. Yüzyıl Anonim İspanyol Eserine Göre Türklerde Esaret Sistemi' adlı makalede Türk Edebiyatı'nda yıllar boyunca tartışılmış olan ve hâlâ üzerinde çekişme yürütülen, habisleşmiş bir konuya zekice el atılmakta. Makale, makaleciye ait ve münferiden başarılı olsa da editörün bu makaleye bu derlemede bu formatta yer vermesi zekicedir. Çünkü bir İspanyol köle ile efendisi olan Türk Paşa'nın arasında geçenlerin konu edildiği ve artık anonimleşmiş kabul edilen, esrarengiz bir İspanyol yazarına ait Türkiye Seyahati adlı esere tıpatıp benzeyen bir yerli roman ülkemizde uzun süreli intihal tartışmalarına yol açmıştı. Eserin yazarının "Düvel-i Muazzama"nın(!) tutkulu desteği sonucunda dünya çapında bir saygınlığa oturtulması ise söz konusu tartışmanın yeniden alevlenerek habisleşmesine yol açmıştı. Dolayısıyla editörün, bu eser hakkında, saygın tarihçilerce yazılmış bir makaleyi derlemesine yerleştirmesi oldukça zekice bir davranış olarak değerlendirilmelidir.

Popüler tarihe alternatif
Muhteşem Süleyman kitabını popüler tarih okumalarından bıkmış, vasıflı tarihsel bilgiye yönelmeye meyletmiş okura tavsiye ederim. Milliyetçi hamaset ve şovenizm bataklığına sapmaksızın görkemli tarihimiz hakkında bilgi edinmek isteyen aklıselim okur bu kitapta çok değerli bilgilere ulaşacak, gerçek tarih okumanın tadını alacaktır. Yanısıra, sürekli serzenişle insanlar aidiyetlerinden soğutulurken ve her türlü milli gurur kaynağı hasırlatı edilip ötelenirken parıltılı bir devrin hakkını teslim etmekte korkak davranmayan bir kitap Muhteşem Süleyman. O yüzden 'Büyük Türk', 'Muhteşem Süleyman' gibi devrine malolmuş, sahihleşmiş kavramları, bilimselliğin şemsiyesinin altında olmanın verdiği özgüvenle, hiçbir komplekse kapılmadan zikredebilen makaleler barındırıyor.
Muhteşem Süleyman'ı bir eser olarak hangi türe sokacağımızı tartışmaya sıra geldiğinde doğrusu buna derleme deyip işin içinden çıkmayı kendime yediremem. Bu değerli kitaba 'konsept kitap' demeyi daha doğru bulurum. Daha çok batıda, bir tür müzik albümleri için kullanılan bir kavram bu. Belli bir temaya odaklanmış, onun çevresinde dönen duygu, düşünce, olay ve bilgi yoğunluğunu veren konsantre çalışmalar oluyor bunlar.
Bir 'konsept kitap' olarak Muhteşem Süleyman makaleler derelemesi, sığ duygusallıklardan uzak, önemli tarihsel gerçeklere el atarak günümüze de çok önemli göndermelerde bulunuyor. Bunlar arasında en önemlisi, 16. yüzyılın süper gücü olan Osmanlı İmparatorluğu'nun, Avrupa devletler sisteminin en önemli ögesi, kopmaz bir parçası ve belirleyici unsuru olması gerçeğidir. Ve Osmanlı'nın denge siyaseti dolayısıyla, rakiplerini bölme politikası ve buradan hareketle ortaya çıkan milli Avrupa devletlerinin yeni çağı deverana geçirmesi...
Türkiye'nin Avrupa tarihinin bir parçası olmadığını, apayrı bir dünyaya ait olduğunu belirten mahfillerin de bu değerli bilimsel makalelerden haberdar olmasını dilerdim.

MUHTEŞEM SÜLEYMAN
Editör: Özlem Kumrular, Kitap Yayınevi, 2007, 292 sayfa, 25 YTL.

deryatulga
13.11.07, 04:37
Darülharb ve Darülislam

http://www.radikal.com.tr/veriler/ekler/kitap/2007/11/09/17.gif 'Evliya Çelebi ve seyahatnamesi olmasaydı, 'Osmanlı İmparatorluğu ve Etrafındaki Dünya' kitabı olmazdı' diyen Suraiya Faroqhi, sunduğu kaynakçayla tarihseverlere derinlikli bir okuma vaat ediyor

09/11/2007 (http://www.radikal.com.tr/ek_sayfa.php?ek=ktp&ek_tarihi=09/11/2007) (78 defa okundu)
MUSTAFA EROĞLU (E-mektup (mustafaeroglu@gmail.com) | Arşivi (http://www.radikal.com.tr/arama.php?ara=1&y=5&edi=MUSTAFA EROĞLU))
Osmanlı İmparatorluğu, üzerinde en fazla araştırma yapılmış olan imparatorluklarından. Klasik tarih anlayışıyla yazılmış bizdeki kitapların dışında, Batı'da, Osmanlıya dair yazılmış binlerce yayına rastlamak mümkün. Osmanlı, sadece bizim tarihimize ait bir özne olmasının ötesinde, dünya tarihinin de şekillenmesinde önemli roller üstlenmiş olan bir uygarlık. Bu nedenle Batı'nın, Osmanlıya olan ilgisini yadırgamamak gerekir. Özelikle son yıllarda batıda ve bizde, yeni bir tarih anlayışıyla yazılmış araştırmalar yayımlanmakta. Bu tarih anlayışına göre büyük savaşların, diplomatik olayların ve siyasal elitlerin kronolojileri yerine, daha mikro ölçekteki olayların ve geniş halk kitlelerinin betimlendiği bir tarih anlayışı ön plana çıkıyor.
Münih Üniversitesi Türkoloji Bölümü öğretim üyesi Prof. Dr. Suraiya Faroqhi de, söz konusu tarih anlayışı çerçevesinde bir tarih yazımını benimseyen akademisyenlerden. Esas ilgi alanının sokaktaki insanlar olduğunu belirten Faroqhi, kendi konumunu, tarih çalışmalarının merkezine büyük insanların yaptıklarını yerleştiren geleneksel tarihçilik anlayışından ayırt ederken; tarihin tüm insanlığa ait olduğunu ve küçük yönetici sınıfların kronolojisine indirgenmemesi gerektiğini kanısında. Bu anlayışla kaleme alınmış olan Suraiya Faroqhi'nin Osmanlı İmparatorluğu ve Etrafındaki Dünya kitabı Osmanlı vakanüvislerinin diplomatik bir üslupla yazdığı belgelerin yanı sıra Avrupalı tacirlerin, sefirlerin, gezginlerin yazdıklarından da beslenerek Osmanlının var olduğu çağı betimliyor.
Vakanüvis belgelerine göre Osmanlı dünyası, kitapta anlatıldığı şekliyle Darülharb (savaş yurdu) ve Darülislam (İslam yurdu) olarak ikiye ayrılıyor. Ancak arada savaş olmadığı müddetçe bu iki dünyayı birbirinden kesin olarak ayıran sınırlar yoktu. Şeriata göre Osmanlı padişahına haraç ödemeyi kabul eden gayri Müslim ülkeler de İslam dünyası sınırları içinde kabul görürken; örneğin, Osmanlıyla savaş halinde olan İran'daki Şii Safevi devleti ise bu İslam yurdunun sınırları dışında kabul edilebiliyordu. Bu da, sınırların ne kadar geçirgen olduğunun bir göstergesiydi.
Faroqhi kitabında Osmanlı klasik dönemini on dokuzuncu yüzyıla kadar irdeleyerek; Osmanlı ülkesi ve sınırları dışındaki yaşamdan zengin kesitler sunuyor. Yazar çalışmanın ilk bölümünde, anlatacaklarına ilişkin bir perspektif sunarken, kitabın bir sonraki bölümüne Osmanlı tebaasını ve hayat tarzını resmederek devam ediyor. Faroqhi klasik dönemde geçerli olan Osmanlı toprak genişletme politikasının, sınır komşularını düşman görme nedeniyle olmadığını vurgularken; Avrupa dahil o dönemin devlet yapılarının savaş için örgütlenmiş yapılar olduğunun altını çiziyor. Osmanlı bu sebeple fetih politikası gütmesine rağmen, kendinden farklı olanı da yine olduğu gibi kabul etme eğilimine sahip bir kültürden gelmektedir. Özellikle Avrupa ülkeleriyle, savaşlardan daha sık yapılmakta olan ticaret, Osmanlı tebaası ile Avrupalı meslektaşları arasında resmi tarih yazımında çok az rastlanan dostluklara kapı açmıştır. Öte yandan diplomaside, Osmanlı padişahları yabancı elçilerle muhatap olmazken, müzakereler sadrazam kanalıyla yürütülürdü. Arşivlerde örneklerine rastlanmakta olan padişah fermanlarındaki sert ve buyurucu hitap tarzı, devletin resmi görüşlerini yansıtırken; sadrazamların mektuplarında ise dünya gerçeklerine daha yakın fiili müzakereye dönük ifadelere rastlanmaktadır. Bu her ne kadar birbirine zıt gözükse de, çağın koşullarının bir gereğidir.


Tacirlerin gözünden Osmanlı
Resmi kaynaklar dışında erişilmiş olan sıradan insanlara ait ikincil belgelerde, batı kaynaklı olanlar, doğu kaynaklı belgelere göre daha fazladır. Bu durum, Osmanlı elitlerinin tercihlerinden kaynaklanmaktadır. Bu tercihler doğrultusunda, başkentin ve ordunun iaşe ve insan kaynağı ihtiyacı, büyük ölçüde Avrupa topraklarından karşılanmaktaydı. Bu nedenle İstanbul'daki göç rakamları incelendiğinde Balkan halklarının, doğu vilayetlerinden gelenlere göre açık ara önde oldukları görülür. Bu nedenle İstanbul'da yaşayan birçok seçkin ve yazar da Balkan kökenliydi. Elbette ki bu Batılı insanlar Osmanlı'nın doğu vilayetlerini yazmaktan çok, kendi geldikleri batı vilayetlerini yazmaya daha çok eğilimliydiler. Resmi belgelerin dışında, Doğu ile ilgili kaynakların batıdan az olması, bu nedenden kaynaklanıyordu.
Suraiya Faroqhi kitabın ilerleyen bölümlerinde Osmanlı'nın İmparatorluğunca himaye edilen bağımlı ülkelerden, imparatorluğun güçlü ve zayıf yanlarından, esirlerden ve kölelerden, yabancılarla ticaretten, hacılarla kurulan ilişki ve aracılıktan bahsediyor. Tacirlerin ve yabancıların gözünden Osmanlı dünyasını çok canlı bir biçimde betimleyen yazar, yabancı tebaaya tanınmış olan ticari ayrıcalıkların yani kapitülasyonların, Osmanlı ve Osmanlı'nın Avrupalı komşuları arasında ortak bir dünyanın oluşmasına yol açmış olduğunu savunuyor. İnsanların kendilerini tanımlarken dini aidiyeti öncelikli kabul etmelerine rağmen Faroqhi, Osmanlı ve Avrupa dünyasının 1750'lere kadar ayrılmayan ortak bir dünya olduğunu söylüyor. Faroqhi' e göre 18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Osmanlının 'dünya ekonomisi' olma özelliğini yitirmesiyle birlikte, bu ortak dünya da ortadan kalkmış olur.
Faroqhi bir tarihçi olarak, kendi kuşağının dış ilişkiler ağırlıklı yaklaşıma bir tepki olarak Osmanlı tarihine 'içeriden' bakmaya çalıştığını vurguluyor. Yazarın bu bakış açısında, öğrencisi olduğu Ömer Lütfü Barkan'ın önemli etkisi var. Barkan'ın ikincil kaynakları da irdeleyen yaklaşımından etkilenen Faroqhi, İstanbul'da bulunduğu yıllarda tarihe farklı bir açıdan bakmanın, yeni açılımlar yaratabileceğini fark eder. Bu yeni bakış açısıyla bugüne değin siyasi tarih perspektifine sıkışmış klasik dönem Osmanlı tarihini; sosyal, ekonomik ve kültürel tarih yaklaşımlarından da beslenerek bu dönem çalışmalarına önemli bir katkı sağlıyor. Bütünlüklü bir bakış açısına sahip Faroqhi' ye göre incelenen konunun her yönüyle anlaşılabilmesi için, klasik tarih anlayışının aşılması gerektiği görüşünde. Bu konuyla ilgili olarak şöyle demekte: "Biz normatif metinler, örneğin kanunname türünden belgeler okuduğumuz için, insanların her zaman kanunnameye göre hareket ettiğini varsayıyoruz. Oysa, hepimizin malumu olduğu üzere, bugün de en nihayet bir sürü yasa var ve bütün herkes bu yasalara göre hareket etmiyor. Yani önemli olan; biz bir yerde metin ile yorum arasında bir çeşit mesafe bırakmalıyız, yani metnin gerçekliği yüzde yüz yansıtmadığını baştan kabul etmek zorundayız." Faroqhi, burada örnek olarak resmi belgelerde yazılı olan bir geminin korsanlarca soyulma vakasını bir de bizzat soyulmuş olan tüccarın kaleme aldığı dilekçeden yorumlanmasının daha bütünlüklü bir perspektif yaratacağını vurguluyor.
1971-87 yılları arasında ODTÜ'de görev yapan, doçent ve profesör unvanlarını bu üniversitede alan Suraiya Faroqhi'nin, Osmanlı tarihiyle ilgili yayımlanmış birçok çalışması bulunuyor. Sina Akşin, Zafer Toprak gibi değerli akademisyenlerle ortak çalışmalara da imza atmış olan Faroqhi; kaynakların nasıl kullanılabileceğine dair sunduğu metodolojisiyle tarih ve yan disiplinlerinde çalışan öğrenci ve araştırmacıları da belgelere yakınlaştırmayı amaçlıyor. "Evliya Çelebi ve seyahatnamesi olmasaydı, Osmanlı İmparatorluğu ve Etrafındaki Dünya kitabı olmazdı" diyen Prof. Dr. Suraiya Faroqhi, sunduğu zengin ve ayrıntılı kaynakçayla birlikte, Osmanlı tarihi meraklısı herkese, derinlikli bir okuma heyecanı vaat ediyor.

OSMANLI İMPARATORLUĞU VE ETRAFINDAKİ DÜNYA
Suraiya Faroqhi, Çeviren: Ayşe Berktay, Kitap Yayınevi, 2007, 377 sayfa, 35 YTL.

seyif
13.11.07, 14:48
Osmanlıda Sırp İsyanları / 19.yy Şafağında Balkanlar http://www.ilknokta.com/img/Metas/o/975-6051-73-3.jpg (http://www.ilknokta.com/V2/Pg/MetaDetail/Number/41332.htm)
Balkanlar'da 19. yüzyılın ilk büyük hadisesi olan Sırp isyanları, hem Sırbistan hem de Osmanlı İmparatorluğu tarihi açısından önemli sonuçlar doğurdu. İsyanlar modern Sırp toplumunun siyasi, askeri, ekonomik ve sosyokültürel yapılarının gelişimini etkiledi. 19. yüzyıl boyunca ülkeye hükmeden Karacorceviç ve Obrenoviç hanedanları bu isyanların ürünüydü. Daha önce sınıfsal anlamda bir ayrıcalığı olmayan bu aileler, atalarının isyanlarda oynadığı rollerden dolayı Sırbistan'ın kaderini belirleyen bir konuma geldiler. Birinci isyanın lideri Kara Yorgi, modern Sırp tarihinin en meşhur siması oldu; hakkında romanlar, tiyatro oyunları yazıldı, filmler çevrildi, kahramanlıklarına türküler yakıldı. Öyle ki Sırplar arasında Kara Yorgi kültü bugün hâlâ etkisini sürdürüyor. İsyanlar, Sırp milliyetçiliğinin tarihsel zeminini oluşturdu. Asilerin önce dayılara ve onların idaresine daha sonra da doğrudan Osmanlı İmparatorluğu'na karşı mücadeleleri, Sırp tarihçiler tarafından "Türk köleliğine" karşı girişilen bir milli bağımsızlık hareketi olarak ele alındı. Sırp isyanları Osmanlı İmparatorluğu'nun Balkanlar'da kurduğu düzenin 19. yüzyıl boyunca ne tür tehdit ve tehlikeler altında kalacağının ilk büyük
devletlerarası bir nitelik kazanan isyanların meydana çıkardığı Sırp Meselesi, Şark Meselesi'nin bir parçası olarak uzun süre Osmanlıları meşgul etti ve Bükreş Antlaşması'yla devletlerarası hukuki bir metne girerek Avrupa devletlerinin Osmanlıların iç işlerine müdahale sürecini başlatan önemli etkenlerden biri oldu. Hacettepe Üniversitesi Tarih Bölümü'nde çalışan Dr. Selim Aslantaş, 19. ve 20. yüzyıl Balkan Tarihi üzerinde araştırmalar yapıyor.

seyif
13.11.07, 14:53
Erhan Afyoncu

ELVEDA RUMELİ

Balkanlar'daki ilk milliyetçi isyan Sırbistan'da meydana gelmişti. Bu isyan, varlık sebebi Rumeli olan imparatorluğun tarih sahnesinden ayrılacağının ilk işaretiydi. Sırp isyanları, modern Sırp toplumunun siyasi, askeri, ekonomik ve sosyokültürel yapılarının gelişimini etkiledi. Bu isyanlarda ortaya çıkan Karacorceviç ve Obrenoviç hanedanları 19. yüzyıl boyunca Sırbistan'ın kaderine hükmetti. Bir domuz tüccarı olan Kara Yorgi 1804 Şubat'ında Osmanlı'ya karşı isyan edince Sırp tarihinin en meşhur simalarından biri oldu.

Hakkında romanlar, tiyatro oyunları yazıldı, filmler çevrildi, kahramanlıklarına türküler yakıldı. Ancak bütün kahramanlık hikâyelerine rağmen Sırplar'a Rusya'nın desteği olmasaydı, Osmanlı Devleti karşısında varlık göstermeleri imkânsızdı. Asilerin önce yeniçeri dayılarının idaresine, daha sonra da Osmanlı yönetimine karşı mücadeleleri, Sırp tarihçiler tarafından "Türk köleliğine" karşı girişilen milli bağımsızlık hareketi olarak ele alındı. İlk isyan aynı zamanda yıkılana kadar imparatorluğun başına bela olacak başka bir gelişmenin de habercisiydi: Avrupalı devletlerin Osmanlı'nın içişlerine müdahalesi. Sırp Meselesi, 1807'den sonra devletlerarası bir nitelik kazandı. Rusya ile yapılan savaşın sonunda 1812'de imzalanan Bükreş Antlaşması'yla devletlerarası hukuki bir metne girerek Avrupa devletlerinin Osmanlılar'ın iç işlerine müdahale sürecini başlatan önemli etkenlerden biri oldu.

Sırp isyanları Osmanlı tarihinin en önemli hadiselerinden biri olmasına rağmen bu konuda şimdiye kadar doğru düzgün bir araştırma yoktu. Dr. Selim Aslantaş, Osmanlı ve Sırp kaynaklarını kullanarak 1804 ile 1815 yılları arasındaki isyanların tarihini yazdı ve eseri "Osmanlıda Sırp İsyanları" adıyla Türk tarihçiliğine yayınladığı kitaplarla tarihe geçecek bir katkı yapan Kitapyayınevi tarafından yayınlandı. Selim Aslantaş'ı bu önemli araştırmayı hazırladığı için tebrik ediyor ve ileriki yıllarda Sırbistan'daki 1815 sonrası durumu da yazacağını umuyoruz.

deryatulga
22.11.07, 02:42
'Sû-i misâl emsâl olmaz'http://medya.cihan34.com/zamantryeni/pics/yazarlar-detay/besirayvazoglu.jpg BEŞİR AYVAZOĞLU
22/11/2007


Yıllar önce, Fâtih'in şarap içip içmediği konusunda abes bir tartışma cereyan etmişti. Geçen pazar günü de, başkalarının bin bir emekle elde ettikleri bilgileri hiç kaynak zikretmeden kendisi bulmuş gibi kullanarak sözüm ona tarih yazıları yazan bir yazar, muhafazakârları köşeye sıkıştırmak için hangi padişahın ne kadar içki içtiğinden dem vurdu.

Demek istiyordu ki: "Siz alkole karşısınız, devlet seremonilerinde bile kadeh kaldırmıyorsunuz; ama halife sıfatını da taşıyan Osmanlı padişahları şarap içiyorlardı! Şarabı öven şeyhülislâm bile vardı! N'abeeer?"
Tarih bizde bir kavga ve hesaplaşma alanı olarak seçildiği için böyle tuhaflıklarla karşılaşmak her zaman mümkün. Bir yanda Osmanlı padişahlarını hiç hata yapmamış, günah işlememiş mükemmel liderler olarak görmek isteyenler, diğer tarafta da bütün çarpıklıkları onlara yakıştırarak rahatlayan ve kendi kötü alışkanlıklarına tarihten dayanak bulmaya çalışanlar... Bir taraf, insanların hangi sıfatı ve unvanı taşırlarsa taşısınlar, hata yapabileceklerini, günah işleyebileceklerini, öteki taraf da "sû-i misâl emsâl olmaz" kaidesini unutuyor.
Evet, Yıldırım Bayezid, II. Selim, IV. Murad gibi bazı padişahlar şarap içerlerdi. "Sofu" padişah II. Bayezid'in bile gençliğinde şarap içip afyon çektiği bilinir. Padişahların hiçbiri sütten çıkmış ak kaşık değildi; hepsinin zaafları da vardı, meziyetleri de... Bazıları deha ölçüsünde zeki idi, bazıları deli. Ee, n'olmuş yani? Bu sıradan bilgileri ilk defa söylüyormuş gibi birbiri ardınca sıralayıp muhafazâkarları şapa oturttuğunu zannetmek gülünçtür.
Unutmamak gerekir ki, tarih, bitip tükenmeyecek bir bilgi deposudur; bu depodan istediğiniz görüşü ve iddiayı destekleyecek malzeme bulabilirsiniz. Önemli olan, iyi niyetli ve dürüst olmaktır.
Muhafazakârlarca saygı duyulan herhangi bir şahsın şarap içtiği veya falanca günahı işlediği iddia edilerek varılan tatmin duygusunun mahiyeti doğrusu tahlil edilmeye değer. Bu duygunun arkasında, bu toplumun değerlerine duyulan derin bir öfkenin varlığını hissediyorum.
Cinayet işlemek suçsa, her zaman ve herkes için suçtur. Kendisinden hiç beklemediğiniz, saygı duyduğunuz, hatta karıncayı incitmeyeceğine inandığınız biri bile cinayet işleyebilir ve bu, cinayeti suç olmaktan çıkarmaz. Filanca tarihte filanca şeyhülislâmın şarabı övdüğünü söylemeniz, alkolün haram olduğuna inanan birinin inancını değiştirebilir mi? Söylediğinize büyük ihtimalle inanmayacak, inanırsa üzülecek, eğer hoşgörülü biriyse "Allah taksiratını affetsin!" diyecektir!
Divan şairlerinin 'mey', 'şarap', 'meyhane' gibi kelimeleri genellikle mecazî anlamda kullandıklarını bilmek için çok okumuş olmak gerekmez. Evet, eski şiirde mecazla hakikati birbirinden ayırmak o kadar kolay değil. "Mey" derken hangi şairin aşk'tan, hangisinin gerçek şaraptan söz ettiğini anlamak için şahsiyetlerine, varsa yaşayış tarzlarıyla ilgili somut belgelere bakmak gerekir. Şeyhülislâm Yahya ve Bahâî Efendi'ler, gazellerinde 'mey'den söz ediyorlarsa, "Bir şeyhülislâm şarap içmez, şiirlerindeki mey'den maksat ilâhî aşktır" diyebilirsiniz. Onlar, yaşadıkları çağda bütün şairlerin kullandıkları, hatta kullanmak zorunda oldukları müşterek lügatin ve mecazlar sisteminin içinden konuşuyorlardı, o kadar. Elbette "Sufi mecaz anladı yâre muhabbetim" diye şikâyet eden şairi de anlamak lâzım. Nedim'in "Meyhâne mukassî görünür taşradan ammâ/ Bir başka ferah başka letâfet var içinde" beytindeki meyhaneyi tekke diye yorumlamak doğru değildir.
Söz konusu yazar, hiçbir kaynağa dayanmadan, Mehmed Âkif'in yirmi dört yaşına kadar içki içtiğini de iddia ediyor. Âkif hakkındaki yazılı kaynaklarda böyle bir bilgi yok. Bu konuda ortalıkta şifahî bir rivayet dolaşıyor; fakat bu, büyük ihtimalle İstiklâl Marşı şairinin itibarını sarsmak, onu sevenlerinin gözünde küçük düşürmek için üretilmiş bir yalandır. İddia doğru olsa bile, mademki tevbe etmiş, o halde mesele yok!
Muhafazakârlar, tarihi idealize etmekten vazgeçerlerse böyle salvolardan pek etkilenmeyecek, gülüp geçeceklerdir.
[DERKENAR]
Peki, Fâtih içer miydi?
Fâtih'in Avnî mahlasıyla yazdığı gazellerdeki mey, şarap gibi kelimelerin hakiki mânâlarında kullanıldığı kabul edilirse, sürekli demlendiğine hükmetmek gerekir. Bu hüküm doğru olabilir mi? Merhum Süheyl Ünver, mutfak defterlerini inceleyerek Fâtih'in mutfağında pişirilen yemeklerin ve hazırlanan içeceklerin listesini tespit etmişti. Bu konuyu ele aldığı Türkiye Gıda Hijyeni Tarihinde Fâtih Devri Yemekleri (1952) adlı kitabında, Fatih'in tercih ettiği pekmez, boza, nardenk, naneli üzüm şerbeti ve ayran gibi içeceklerden söz ederken şöyle diyor: "Bunların biraz ekşi ve fermante olanları bulunabilirse de mutbak defterlerinde şaraba müteallik bir şey kaydolunmamıştır. Bu gizli olamaz, haftada iki gün fakirlere mutbaktan verilen sadakalar ve hatta yediği leblebi bile kayıtlı olduğu halde bunun kaydolunmaması saraya ve kendi sofrasına sokulmadığının bir delili olarak alınmalıdır."

deryatulga
29.11.07, 08:53
Bülent Usta http://www.birgun.net/themes/default/images/pix.gifbulentusta@birgun.net (bulentusta@birgun.net)Ey biçarelerin yatağı Marmara! 27/11/071900'lerin başı. Vamık Bey, Selanik'ten İstanbul'a hareket eden bir gemide intihar eder. Vamık Bey kimdir? Neden intihar etmiştir? Yoksa söz konusu olan intihar süsü verilmiş bir cinayet midir? Aslında bu soruların bir önemi yok. Vamık Bey'in Çanakkale yakınlarda intihar ettiği ve eşyaları arasında "Ey biçarelerin yatağı Marmara" ibaresinin olduğu mektup, haberin yer aldığı gazete olan 'İkdam'ı olağanüstü zor durumda bırakmış. Sadece 'İkdam' gazetesini de değil, gazetenin sayfalarını kontrol eden sansür memurları da Dahiliye Nezareti tarafından sorgulanmış.
Sansür memurlarının sorgulanması sırasında, sansür memuru Hamdi Bey verdiği ifadesinde, haberde yer alan "Ey biçarelerin yatağı Marmara" ifadesinin, gazete matbaaya giderken "Ey bu biçarenin yatağı Marmara" olarak değiştirildiğini, ama matbaada gazetenin düzeltilmiş nüshasının saklanarak önceki ifadenin yayınlandığını söyleyerek matbaayı suçlamış.
Bu bilgileri, yakınlarda Bağlam Yayınları tarafından yayımlanan 'II. Abdülhamid Döneminde Sansür' adlı Fatmagül Demirel'in kitabından aldım. Şimdi bu yazının başlığını "Ey biçarelerin yatağı Marmara" koydum diye, gazetemiz ceza alır mı bilmem ama, Selanik'ten İstanbul'a hareket eden bir gemide, olaylar çıkartıp intihar eden ve arkasında "Ey biçarelerin yatağı Marmara" başlığıyla bir mektup bırakan Vamık Bey'in ilgimi çektiğini itiraf etmeliyim. Vamık Bey'den müthiş bir roman karakteri çıkar diye düşünüp heyecanlandım. 'İkdam' gazetesinin ilgili nüshasına erişip olayın ayrıntılarını öğrenmeyi düşünürken, Vamık Bey ismiyle başka bir yerde daha karşılaşmış olduğumu anımsadım.
Vamık ismi, günümüzde az bulunur bir isim olduğu için belki de, Abdülhak Şinasi Hisar'ın "Çamlıca'daki Eniştemiz" adlı YKY tarafından yeniden yayımlanan romanındaki karakterlerden birisi olduğunu anımsamam kolay oldu. Ama romandaki Vamık Bey, Hacı Vamık Bey'di. İster misiniz gemide intihar edenle, romandaki Vamık Bey aynı kişi olsun. Üstelik bazı doneler de benzerlik gösteriyor. Romandaki Vamık Bey, yaşadığı düzene ve zamana karşı direnen, çevresinde Deli Vamık diye anılan bir karakter. Vamık isminin anlamı nedir diye araştırınca da, sevdalı, âşık anlamına geldiğini öğrenmez miyim. Vamık, sevdalı demekmiş. Peki Çanakkale yakınlarında intihar eden Vamık Bey, sevdası yüzünden mi intihar etmişti, adına yakışır şekilde? Fatmagül Demirel'in kitabında Vamık Bey'e dair başka bir ayrıntı bulunmuyor maalesef. Ama sabah kalkınca ilk işim 'İkdam' gazetesinin ilgili nüshasını bulup araştırmak olacak. Peki ilgili nüshayı buldum diyelim, Osmanlıcam yok ki, haberi okuyabileyim. Osmanlıca bilen birisini de yanımda götürmem şart. Dil devrimi dedikleri şey, böyle bir şey olsa gerek. Kendi tarihimizi aracılar vasıtasıyla öğrenmek. Daha o gazeteyi bulup bulamayacağım da şüpheli.
Bu, işin biraz magazinsel boyutu elbette. Bir imparatorluğun "Ey biçarelerin yatağı Marmara" sözünden bu denli alınması ve bu sözde, siyasi bir anlam aramasına ne demeli? Yoksa bu sözde, bizim algılayamayacağımız çok derin anlamlar mı gizli? Ya da, bu ibarenin taşıdığı derin anlamlar yüzünden mi Vamık Bey intihar etti? Son sözüm bu olsun diyerek, ölümü seçen Vamık Bey'in korkusunu, acaba yazı yazan herkes bir parça içinde taşıyor mu bugün de?
Kitabın sonunda, II. Abdülhamid döneminde yakılan kitapların listesi de bulunuyor. Örneğin aşk kitapları, özellikle 'Kerem ile Aslı', 'Yusuf ile Züleyha' gibi halk hikâyeleri, Fuzulî'nin kaleminden 'Leyla ile Mecnun' gibi kitaplar, sansür aşkıyla alevlere teslim edilmiş. Buradan anlıyoruz ki, aslında devletler sadece aşktan değil, aşka dair her şeyden kuşku ve korku duyar. Peki ya Âşık Ömer, Âşık Garib gibi şairlerin kitaplarının yakılmış olmasına ne demeli?
Yine de 12 Eylül'de yakılan kitapların ve uygulanan sansürün boyutuna Nazi Almanya'sının bile ulaşamadığına dair yapılan tespitler düşünülürse, Abdülhamid'in sansür memurları çok masum kalıyor. Onlar, Kâzım Paşa'nın yazdığı bir fal kitabı olan 'Yıldıznâme'yi yakmak gibi konularla ilgilenmişler daha çok. Belki de çok fazla kitap çeşidi olmadığı için, yakma sırası 'Yıldıznâme'ye gelmiştir çabucak.
Kitapların yakılmasına dair ayrıntılar da oldukça ilginç. Örneğin, kitapların boş bir kayıkla Heybeliada yakınlarındaki boş bir adaya götürülmesi ve önceden tespit edilen kişilerin gözetiminde büyük bir gizlilik içinde yakılması emrediliyor. Mayıs, 1902 tarihli bir emirde ise, Encümen-i Teftiş ve Muayenece zararlı oldukları tespit edilen çuvalllar dolusu kitabın, arabalara doldurularak önce Unkapanı iskelesine ve oradan mavna ile Kağıthane'ye götürülmesini ve tüm bu işlemlerin Encümen üyelerinden Kâmil Bey ve Mekâtib-ı İbtidaiye Müdürü Şükrü Bey'in gözetiminde gerçekleşmesi buyurulmuş.
Kitapların yakılması işleminden ise, Encümen hademelerinden Ali Ağa sorumlu tutulmuş. Hatta kitapların yakılma işleminin demir parmaklılarla kuşatılmış bir alanda gerçekleşmesinin yangının yayılma olasılığı düşünülerek, bir önlem olarak 'kitap yakma emri'nde yer almış. Dikkat ettiniz mi, 'kitap yakma' ile 'idam cezası' arasında ne kadar büyük benzerlikler var.
Bu kadar şeyin arasında, asıl ilgimi çeken yine de Vamık Bey'in gizemli intiharı oldu. Acaba, ona "Ey biçarelerin yatağı Marmara!" dedirten şeyi bulabilecek miyim? Kolaylıkla bir roman karakteri olabilecek Vamık Bey, gerçekte kimdi?

deryatulga
12.12.07, 01:19
Sırp toplumunu değiştiren isyanlar

http://www.radikal.com.tr/veriler/ekler/kitap/2007/12/07/21.gif Kara Yorgi adlı bir domuz tüccarının önderliğinde başlayan Sırp isyanları, Balkan halklarının Osmanlı'ya karşı başlattıkları ulusal bağımsızlık mücadelelerinin ilki olarak tarihteki yerini aldı

07/12/2007 (http://www.radikal.com.tr/ek_sayfa.php?ek=ktp&ek_tarihi=07/12/2007) (88 defa okundu)
DR. AŞKIN KOYUNCU (Arşivi (http://www.radikal.com.tr/arama.php?ara=1&y=5&edi=DR. AŞKIN KOYUNCU))
On dokuzuncu yüzyıl başlarında Osmanlı hükümeti, Rumeli'de ayanların gücünü kırmaya, Dağlı/Kırcali eşkıyasını bertaraf etmeye ve merkezi otoritesini güçlendirmeye çalışırken, İstanbul'da Sultan III. Selim'in başlattığı reform hareketine ve Nizam-ı Cedid'e karşı yeniçeri ve ulemanın muhalefetini kırmaya çalışıyordu. Bu sıralarda Balkanlarda Ortodoks Osmanlı tebaası ise milliyetçilik düşüncesinin giderek güçlendiği ve ulus devletlerin kurulması ile sonuçlanacak olan yeni bir döneme girmiş bulunuyordu. Balkanlarda 'İmparatorluğun en uzun yüzyılı' bu ortamda başladı.
Değişik etnik gruplara göre farklı tarihsel dinamiklere ve gelişmelere sahip olmakla birlikte, Balkanlarda ulus devletlerin kurulması süreci, Osmanlı Devleti'nin zayıflaması ve devletlerarası güç dengelerinin değişmesi, Balkan halkları arasında aydınlanma düşüncesinin ve milliyetçiliğin yayılması, isyanlar, Rusya, Avusturya, İngiltere ve Fransa'nın bölgedeki politikaları ve müdahaleleri gibi etkenler etrafında gelişmiştir. Balkan halklarının ulusal bağımsızlık çabalarını göz ardı etmemekle birlikte, ulusal bağımsızlık ve otonomide Osmanlı-Rus savaşlarının belirleyici bir rol oynadığı aşikârdır. Nitekim, Balkanlarda 1804-1878 yılları arasında meydana gelen isyanlar ve Osmanlı-Rus savaşları sonucunda Sırp, Yunan, Romen, Karadağlı ve Bulgarlar bağımsız ya da otonom devletlere kavuşmak suretiyle imparatorluktan ayrılmışlardır.


Ulusal uyanış dönemi
Balkan tarih yazıcılığında 18. yüzyılın ikinci yarısı ve 19. yüzyıl başları 'ulusal uyanış dönemi' olarak ele alınır. 1804 Şubat'ında Şumadiya ormanlarında Kara Yorgi adlı bir domuz tüccarının önderliğinde başlayan Sırp isyanları ise Balkan halklarının Osmanlı İmparatorluğu'na karşı başlattıkları ulusal bağımsızlık mücadelelerinin ilk örneği olarak kabul edilir. Sırp isyanlarının niteliği üzerinde akademik tartışmalar devam etmekle birlikte, isyanların gerek Osmanlı, gerekse Sırp ve daha geniş ölçekli olarak Balkan tarihinde yeni bir dönemin başlangıcı olduğu şüphe götürmez. Buna karşılık, Sırp isyanları Türk tarih yazıcılığının ihmal ettiği konuların başında gelmektedir.
Selim Aslantaş'ın, Sırp isyanlarıyla ilgili monografik eseri Osmanlıda Sırp İsyanları: 19. Yüzyılın Şafağında Balkanlar bu alanda önemli bir boşluğu dolduracak niteliktedir. Yazarın kaynakları arasında Başbakanlık Osmanlı Arşivi'nden konu ile ilgili orijinal Osmanlıca vesikaların yanı sıra Türkçe, İngilizce, Almanca ve Rusça eserler dikkat çekicidir. Ancak vurgulanması gereken ve bu eseri farklı kılan en önemli unsur, yazarın Sırpça-Hırvatçaya olan derin vukufu ve isyanlarla ilgili hatırat, belge külliyatı ve geniş bir literatürden yararlanarak Sırp isyanlarının gelişimini analitik bir surette ortaya koymasıdır. Eser, önsöz, giriş ve beş bölüm ile sonuç ve kaynak değerlendirmesi kısımlarından oluşmaktadır. Yazarın üslubu, malzemeyi kullanmadaki mahareti ve canlı tasvirleri okuyucunun gözünde adeta panoramik bir sahne canlandırmaktadır. Bu açıdan değerlendirildiğinde eser, akademik zenginliğinin yanı sıra popüler okuyucu kitlesine de hitap etmektedir.
Sırp bağımsızlık sürecinde üç aşama gözlemlenmektedir. İlki Kara Yorgi'nin önderlik ettiği Birinci Sırp İsyanı (1804-1813) ile Miloş Obrenoviç'in liderliğindeki İkinci Sırp İsyanını (1815) içeren 'ayaklanma dönemi'dir. 1815-1833 yıllarını kapsayan ikinci aşamada Sırp mücadelesinin hem önderliği hem de mücadele tarzı değişmiş, 1815 İsyanı'nın lideri Miloş Obrenoviç 1817'de Kara Yorgi'yi öldürterek Sırp hareketinin hâkim aktörü haline gelmiş ve selefinde olmayan siyasi-diplomatik yeteneklerinin de yardımıyla 1830 Eylül'ünde Sırpların başknezi olmuştur. Üçüncü aşamada ise II. Mahmud'un fermanıyla (1833) içişlerinde bağımsız özerk bir knezlik (Sırbistan Emareti) kurulmuş ve bu knezlik 1877-1878 Osmanlı-Rus Harbi sonunda imzalanan Berlin Antlaşması (1878) ile bağımsız bir ulus devlet statüsüne kavuşmuştur. Selim Aslantaş, Sırp bağımsızlığı sürecinin ilk aşamasını incelediği çalışmasında isyanların sebepleri, dinamikleri; Osmanlı İmparatorluğu'nun isyana bakışı, isyan karşısında zamanla değişen siyaseti, isyanı bastırmak için kullandığı müdahale araçları, bu araçların başarıları ya da başarısızlıkları; Avrupa devletlerinin isyan karşısındaki siyasetleri, devletlerarası gelişmelerin bu siyasetlere yaptığı etkileri incelemiştir.
Sırp isyanlarının izahında Sırp, Balkan ve Batı historiografisinde üç temel yaklaşım söz konusudur: Birinci görüş Sırp isyanlarını milliyetçilik ilkesinden beslenen ulusal bir bağımsızlık hareketi olarak değerlendirir.
Bu görüş ilhamını kilise, manastırlar ve ruhban sınıfının din, dil ve geleneklerin koruyucusu olarak ulusal kimliği ve ortaçağ hatıralarını canlı tuttuğu, keza pastoral hayat tarzı, 'Türk esaretine' karşı mücadele eden haydutlar ve nesilden nesile aktarılan halk türkülerinin Sırp bilincini muhafaza ettiği düşüncesinden almaktadır. Bu yaklaşımı benimseyen tarihçiler, ulusal bir programın geliştirilmesinde aydın sınıfına (papaz, tüccar, öğrenci) ve batılı fikirlerin naklinde tüccarlara özel bir önem atfederler. İkinci ve Marksist görüş, isyancıların sosyal tabanına ve sınıfsal karakterine vurgu yaparak ayaklanmanın bir demokratik burjuva devrimi olduğu iddiasında olup, zaman zaman isyanın ulusal nosyonlarına da vurgu yapar. Bu yoruma göre ayaklanma kırsal kökenli kişilerin önderliğindeki bir orta sınıf hareketidir. Sırp tarih yazıcılığının pek itibar etmediği üçüncü görüşe göre ise Sırp isyanları Osmanlı tarihinde örneklerine daha önce de rastlanan, milli hedeflerden yoksun bir köylü ayaklanmasıdır.

Ruslar, asileri destekler
Selim Aslantaş, sıradan bir köylü ayaklanmasının nasıl ulusal bir ayaklanmaya evrimleştiğini kronolojik olarak göz önüne sermektedir. Yazara göre, toprak yönetiminin bozulması ve çiftliklerin yaygınlaşmasının yanı sıra 1787-1792 Osmanlı-Rus ve Avusturya Savaşı, Balkanlar'da merkezi otoritenin büyük ölçüde ortadan kalkmasına yol açmış ve bölge halkları baskıcı yerel nüfuz gruplarının ve ayanların fiili yönetimi altına girmiştir. Bu nedenle isyan Sırbistan'da bozulan sosyal ve ekonomik düzene bir tepki olarak başlamıştır. Selim Aslantaş, Vidin ayanı Pazvandoğlu Osman'ın desteğini alan Belgrad dayılarının (yeniçeri zabiti) keyfi idaresine ve suiistimallerine karşı ayaklanan Sırpların, başlangıçta bağımsızlık gibi bir amaç ve programları olmadığını ve isyanın ilk aşamasında sultana bağlılıklarını bildirerek yeniçerilere karşı mücadele ettiklerini, hatta bu nedenle İstanbul'dan destek gördüklerini belirterek Hacı Mustafa Paşa zamanındaki adil idarenin (1793-1799) yeniden kurulmasını hedeflediklerini ortaya koymuştur.
Ayaklanmanın uzaması ve 1806-1812 Osmanlı-Rus Savaşı ile birlikte Rusya'nın asileri desteklemeye başlaması üzerine Sırp meselesi yerel niteliğini kaybederek 1807'den sonra devletlerarası bir sorun haline gelmiş ve asiler, sosyo-ekonomik taleplerine otonomi isteğini de eklemişlerdir. Böylece ayaklanmanın niteliği ve karakteri değişerek Sırp isyanı ulusal bir boyut kazanmış ve Bükreş anlaşması (1812) ile devletlerarası bir anlaşmaya konu olmuştur. Asilerin Osmanlı tekliflerinden tatmin olmaması üzerine Hurşid Paşa komutasında sevk edilen Osmanlı ordusu, 1813'te isyanı bastırmış ve Sırbistan'ı itaat altına almıştır. Kara Yorgi ise Avusturya'ya kaçmıştır.
Sırp otonomisi (1833) ve bağımsızlığında (1878) Ortodoksluk ve Slavlık hisleri ile hareket eden Rusya'nın Balkan politikası ve Osmanlı ordularının Rus savaşlarında aldığı yenilgilerin rolü yadsınamaz. Ancak, Sırp bağımsızlık sürecinin en önemli evresi şüphesiz ayaklanma dönemidir. Sırp isyanları yazarın deyişiyle modern Sırp toplumunun siyasi, askeri, ekonomik ve sosyokültürel yapıları üzerinde önemli etkiler yapmıştır. Bunun yanı sıra ülkedeki Müslüman nüfusun tasfiyesine sebep olmuştur. Ayrıca, Sırp toplumunun sivil temelleri henüz oluşmadığı için isyanlar haydutlar ve militer grupların yükselmesine yol açmıştır. Nitekim 19. yüzyıl boyunca Sırbistan'a hükmeden Karacorceviç ve Obrenoviç hanedanları tamamen isyanların ürünüdür. Birinci isyanın lideri Kara Yorgi, modern Sırp tarihinin en meşhur siması olarak yükselmiş, hakkında romanlar, tiyatro oyunları yazılmış, filmler çevrilmiş ve kahramanlıklarına türküler söylenmiştir. Sırplar arasında Kara Yorgi kültü hâlâ etkisini sürdürmektedir.

OSMANLIDA SIRP İSYANLARI
19. Yüzyılın Şafağında Balkanlar
Selim Aslantaş, Kitap Yayınevi, 2007, 248 sayfa, 20 YTL.

deryatulga
22.01.08, 05:23
Abdülhamit: Gerçekte neydi?

'Meşrutiyet sürecinin üzerine Abdülhamit'in despotik iradesi ve paranoyası oturmasaydı, Osmanlı'nın bu süreci, giderek topluma yayılan bir demokratikleşme bağlamında kurumlaştırması pekâlâ mümkündü'


18/01/2008 (128 defa okundu)


ERDOĞAN AYDIN (Arşivi)

François Georgeon'in, evrensel perspektifi yanında başka bir Abdülhamit çalışmasında bulamayacağımız ayrıntılar içeren Sultan Abdülhamit adlı kitabı Abdülhamit'e dair son zamanlarda yapılmış belki de en kapsamlı eser. Kitabı, sadece sorunlu gördüğüm yanlarıyla değerlendirmek istiyorum. Kitap, doğrularıyla birlikte Abdülhamit'ten yana üretilmiş mazeretlerin yan yana dizildiği sorunlu bir yaklaşımla şekillenmiş. Nesnellik kaygısıyla olsa da bu denli 'ama'lı bir yaklaşımın, okuru belirsizliğe götürdüğünü düşünüyorum. Bu durumu özellikle Sonuç bölümünde daha da net izleyebiliyoruz.
Örneğin "Abdülhamit, Meclis-i Mebusan'dan kurtulduktan sonra, kendisini iktidarı tek başına kullanmaya, Sarayında münzevi hayatı yaşamaya, müstebitçe içine çekilmeye ve devleti paranoyak bir biçim de yönetmeye mahkûm etti. Birer adalet parodisi olan düzmece mahkemeler türünden iğrenç siyasi uygulamalara başvurdu; hafiyeliği, muhbirliği ve sansürü teşvik etti; muhaliflerin veya sorun çıkaranların uzak yerlere tayin ve sürgün edilmelerini emretti; bu yaklaşım sonucunda tüm siyaset sınıfının cendereye sokulmasına yol açtı... Hamit'in rejimi gerçekten de bir 'istibdat'tı" diyen Georgeon, hemen ardından; "Ama eninde sonunda Kanun-i Esasiyi yeniden yürürlüğe koyup Meclis-i Mebusan'ı da topladı denebilir" diye mazeret cümlesi kurmaktadır. (s. 512)
Oysa 1908 Devrimi'nin baskısıyla gerçekleşen bu kabule kadar süren istibdat ve pan-İslamist politikalar, Osmanlı toplumunun kimyasını bozmuş, farklı millet ve inançları birbirine yapıştıran ilerici dinamikleri tahrip etmiş, toplumun Osmanlı olarak bir arada yaşam koşullarını yok etmişti. Asli unsur Müslüman-Türkler, meşruti rejimle uyumsuzlaştırılarak İslamcılaştırılmış, Hamidiye Alayları olarak örgütlenen Kürtler Ermenilere saldırtılarak Doğu Anadolu'daki iç içe yaşam olanaksızlaştırmıştı. Osmanlı'nın aydın hareketi de, bu atmosferde korku, sürgün, rüşvet ve arpalıkla yozlaştırılarak Osmanlı'nın zayıf sivil toplumu iyice tahrip edilmişti.
Abdülhamit'in, modernleştirici bir irade olduğu fikri de ancak belli rezervlerle doğru; çünkü bu 'modernleşme', modernleşme dinamiklerini ezip geleneksel güçlere dayanmak şeklindeki bir paradoksta belirginleşir. Bunun sonraki sürece faturası ise söz konusu bu 'modernleştirmenin' engeli devasa bir gerici toplumsal yapıdır. Modernleşmeyi eğitim ve tekniğe indirgediğimizde Abdülhamit modernleşmecidir. Ancak rakipleri de aynı misyonu temsil ettiğinden, onun rakiplerinden farkı modernleşmeciliği değil, tersine yeni koşullara adapte edilmiş geleneğin ayağa dikilmesi, modern karşıtı bir toplumsal tahkimatın Osmanlı'ya hâkim kılınmasıdır. Bunun nedeni ise, onun mutlak kişisel egemenliğini ancak bu yolla hâkim kılabilmesindedir.

Abdülhamit'in gerçek başarısı
Eğer yarım asır önce başlamış olan meşrutiyet sürecinin üzerine Abdülhamit'in despotik iradesi, hırsı ve paranoyası oturmasaydı, Osmanlı'nın bu süreci, giderek topluma yayılan bir demokratikleşme ve laikleşme bağlamında kurumlaştırması pekâlâ mümkündü. Dolayısıyla onun kendi içinde de olsa 'tutarlı bir ıslahatçı' (s. 512) olduğu yargısı doğru değil.
Georgeon onun "büyük bir devlet reisi" olarak tarihe geçmesi için Meclis-i Mebusan'ı feshetmek şeklindeki "temel bir hatayı" yapmaması gerektiğinin altını çizer. (s. 511) Oysa Abdülhamit açısından bu bir 'hata' değil, aksine onun temel kimliği olan müstebitliğinin mütemmim cüzüdür. Dolayısıyla 'hata' gibi, nesnel olmayan saptamalardan kaçınmak gerek. Meclis-i Mebusan'ın reel bir kurum olarak yaşaması, Padişahın yetkilerinin sınırlanması demekti; ki Abdülhamit'in tam da kabullenmediği şey buydu. Mithat Paşa'ya olan düşmanlığı da, onun meşrutiyeti temsil etmesinden kaynaklanıyordu.
Özetle Abdülhamit, "ülkesinin korunması ve kalkınmasına tutkuyla bağlı tam bir devlet adamı" (s. 505) değildir; aksine monarşi nedeniyle gecikerek ülkeleşme sürecine girmiş olan Osmanlıyı, tekrar "mülkü" kılıp Tanzimat öncesine çeken, keyfiliğini zayıflatacak her şeyi ezen, bu anlamda Osmanlı modernleşmesi ve çağdaşlaşması sürecini deforme eden bir müstebittir.
İşin doğrusu istibdada tepkinin ilerici ürünü olan 1908 devriminin, kısa zamanda modern bir despotizme dönüşmesinde de Abdülhamit'in temel bir rolü var. Onun Mithat Paşa'nın temsil ettiği meşruti modernleşmeyi ve sivil demokratik dinamikleri ezmesi, Osmanlı modernleşmesini, kendini besleyip denetleyecek ilerici dinamiklerden yoksun bırakacaktı.
Georgeon de bu durumu, I. Meşrutiyet "deneyimine göre temel bir farklılık söz konusuydu. I. Meclis-i Mebusan, ordunun hiç payının olmadığı, tamamen sivil bir kurumdu Ordu kışlasında Rusya'ya karşı silahlarını yağlamakla meşguldü-. Ama 1908'de durum hiç de böyle değildi." (s. 512) diye belirtecektir. Ordunun kuracağı II. Meşrutiyet ise, onun vesayetinden bir türlü kurtulamayacaktı. Oysa Abdülhamit sivil meşrutiyet güçlerini otuz üç yıl boyunca etkisizleştirip, karşıtı güçleri kendi tahtının çıkarları adına kurumsallaştırmamış (yani tıpkı 12 Eylül 1980 Darbesi'nin göreceği misyonu görmemiş) olsaydı sonraki sürecin şekillenmesi de bambaşka olacaktı.


Tasfiyenin neden ve sonucu
Kitabın sorunlu bir alanı da Meşrutiyet'in tasfiyesine dair açılımıdır. Georgeon, bir yandan "Aslında 1877-78 Meclisinde yapılan tartışmalar dikkatle incelenirse Rum, Yahudi veya Ermeni mebusların Osmanlı vatanseverleri olarak davrandığı görülür. Anlaşıldığı kadarıyla Meclis, Osmanlı İmparatorluğu için kesinlikle bir tehdit değildi" derken; hemen devamında, "Saf olmayalım, Meclis-i Mebusan Osmanlı İmparatorluğunu kurtaramazdı" (s. 511) diyerek, adeta Abdülhamit'in paranoyasına hak verir. Bu yaklaşım, işaret ettiği Osmanlı yurtseverliğinin gelişimini engellemesi yanında, Müslüman çoğunluklu Meclisin, Abdülhamit'in istibdadını sınırladığı için tasfiye edildiği gerçeğinin de üstünü örtüyor. Kaldı ki bu noktada Batılı bir tarihçiden beklenen, yorum ölçütünü İmparatorluktan yana değil, demokratik süreçten yana yapmasıdır. Aksi yaklaşımlar, tarihsel ömrünü doldurmuş imparatorlukların, kendilerini korumak için başvurdukları baskı ve keyfiliği meşrulaştırmak olacaktır.
Esasen Georgeon de, Abdülhamit'in sorunlu kimliğini, "Eğer imparatorluğun istikbali İslam sancağı altında" belirlenecekse, "bu ülkenin gayri Müslim nüfusu ne olacaktı? Eğer İslam toplumun harcı olacaksa, Osmanlı çoğulculuğu ne olacaktı?" (s. 509) diye belirtilir. Açık ki Abdülhamitçi yönelim, milli kimliklerin belirginleştiği bir çağda, gayri Müslimlerin asimilasyonu veya "acımasız bir biçimde bastırılması" dışında bir seçenek bırakmıyordu. Tam da bu nedenle Mithat Paşa'nın, Osmanlı'yı anayasal bir modernleşme hattına sokarken aynı zamanda biricik birleştirici seçeneğin temsilcisi olduğunu teslim etmek gerek; buna karşılık onu ve projesini tasfiye eden Abdülhamit ise, tahtın çıkarları ve paranoyak niteliğiyle bu olasılığı tahrip edecekti. Nitekim Georgeon de, "gerçek bir 'milliyetler politikası' oluşturmadığı veya bir 'azınlık statüsü' geliştirmediği için, Abdülhamit'in gayri Müslimler sorununu idaresi çıkmaza girdi" diyecekti.


Abdülhamit neyi korudu?
Diğer bir sorun alanı, Abdülhamit'e ilişkin, "büyük devletlerin kuklası olmadı" (s. 510) diyerek yapılan olumlamadır. Oysa böylesi bir olumlama, Mithat Paşa'nın ilan ettiği Anayasal rejimin, Osmanlı halklarını, emperyalist emellere karşı meşruti bir rejim altında birleştirmesinin, üstelik bunu Abdülhamit'in kişisel diplomasisi yerine kurumsal düzlemde gerçekleştirerek Osmanlı'ya çağ atlatmasının anlamını muğlaklaştırır.
"1878 felaketini, imparatorluğun parçalanmasına yönelik çok sayıda senaryoyu hesaba katarsak, İmparatorluğu bu koşullarda ayakta tutmayı başarmak bile tartışılmaz bir başarıdır" (s. 507) gibi ifadeler bu bağlamda hep sorunludur. Her şeyden önce 1878 felaketinin müsebbibi, Georgeon'in ilgili bölümde anlattığı gibi Abdülhamit'tir. İmparatorluğun ayakta kalması da esas olarak emperyalistler arası güç dengelerinin sonucudur. Nitekim Rusya, her seferinde diğer emperyalistlerce engellenecektir; aksi taktirde Yeşilköy'e karargah kurmasını engelleyemeyen Abdülhamit, o hızla İstanbul'a girmesini hiç engelleyemeyecekti. Kendi aralarındaki o güç dengelerinde emperyalistlerin işlerine en çok gelen yöntem, her istediklerini alabildikleri bir yarı sömürge Osmanlı'ydı; ki bu amaçlarına en çok da Abdülhamit döneminde ulaşacaklardı. Onun nasıl bir 'koruma' yaptığını da, Düyun-u Umumiye başta olmak üzere her sıkışıklıkta dağıttığı imtiyazlarda ve tabii Osmanlı'yı Almanların büyüme alanı yapmasında görecektik.
Özetle Onun korumakta otuz üç yıl başarı gösterdiği biricik şey, kendi kişisel iktidarıdır. Dolayısıyla Ondan, "İmparatorluğu ayağa kaldırmaya yönelik bir programın mimarı" (s. 507) olarak söz eden bir yaklaşım sorunludur. Onun Mithat Paşa misyonundan ayırıcı özelliği, Osmanlı'nın meşruti bir rejimle modernleşme olanağının katledilmesi, modernleşmenin olmazsa olmaz öğeleri olan aydınlanma, çoğulculuk, laiklik, çağdaş hukuk gibi öğelerinden yoksun kılıp teknik bir kalkınmaya indirgenerek sakatlanmasıdır;
Onun bir diğer 'başarısı', modern karşıtı Hilafet kurumunun, Osmanlı tarihinin hiçbir döneminde görülmemiş bir şekilde güçlendirilerek, toplumun Hıristiyan Müslüman bölünmesi pahasına İslamizasyonu ve kullaştırılmasıdır. Hilafete "yüzyıllardır kaybettiği parlaklığı yeniden kazandırmak ve padişahlığı yeniden kutsallaştırmanın bir aracı olarak kullanmak" ve "Tanzimat'ın sarstığı sultanlık kurumunu yeniden kadir-i mutlak kılmak" (s. 506) şeklindeki tartışılmaz 'başarılarından' da anlaşılacağı gibi, Ona "modernleştirici" payesi vermek de yerine oturmamaktadır.
Bütün bu rezervlerime karşın, sonsöz olarak belirtmeliyim ki, konuya ilişkin özgün ve kapsamlı niteliğiyle Sultan Abdülhamit kitabını okumadan, Abdülhamit üzerine yeni bir şey söylenemez.



SULTAN ABDÜLHAMİT
François Georgeon, Çeviren: Ali Berktay, Homer Kitabevi, 2006, 544 sayfa, 25 YTL.

seyif
22.01.08, 08:51
Abdülhamit: Gerçekte neydi?

'Meşrutiyet sürecinin üzerine Abdülhamit'in despotik iradesi ve paranoyası oturmasaydı, Osmanlı'nın bu süreci, giderek topluma yayılan bir demokratikleşme bağlamında kurumlaştırması pekâlâ mümkündü'


18/01/2008 (128 defa okundu)


ERDOĞAN AYDIN (Arşivi)

François Georgeon'in, evrensel perspektifi yanında başka bir Abdülhamit çalışmasında bulamayacağımız ayrıntılar içeren Sultan Abdülhamit adlı kitabı Abdülhamit'e dair son zamanlarda yapılmış belki de en kapsamlı eser. Kitabı, sadece sorunlu gördüğüm yanlarıyla değerlendirmek istiyorum. Kitap, doğrularıyla birlikte Abdülhamit'ten yana üretilmiş mazeretlerin yan yana dizildiği sorunlu bir yaklaşımla şekillenmiş. Nesnellik kaygısıyla olsa da bu denli 'ama'lı bir yaklaşımın, okuru belirsizliğe götürdüğünü düşünüyorum. Bu durumu özellikle Sonuç bölümünde daha da net izleyebiliyoruz.
Örneğin "Abdülhamit, Meclis-i Mebusan'dan kurtulduktan sonra, kendisini iktidarı tek başına kullanmaya, Sarayında münzevi hayatı yaşamaya, müstebitçe içine çekilmeye ve devleti paranoyak bir biçim de yönetmeye mahkûm etti. Birer adalet parodisi olan düzmece mahkemeler türünden iğrenç siyasi uygulamalara başvurdu; hafiyeliği, muhbirliği ve sansürü teşvik etti; muhaliflerin veya sorun çıkaranların uzak yerlere tayin ve sürgün edilmelerini emretti; bu yaklaşım sonucunda tüm siyaset sınıfının cendereye sokulmasına yol açtı... Hamit'in rejimi gerçekten de bir 'istibdat'tı" diyen Georgeon, hemen ardından; "Ama eninde sonunda Kanun-i Esasiyi yeniden yürürlüğe koyup Meclis-i Mebusan'ı da topladı denebilir" diye mazeret cümlesi kurmaktadır. (s. 512)
Oysa 1908 Devrimi'nin baskısıyla gerçekleşen bu kabule kadar süren istibdat ve pan-İslamist politikalar, Osmanlı toplumunun kimyasını bozmuş, farklı millet ve inançları birbirine yapıştıran ilerici dinamikleri tahrip etmiş, toplumun Osmanlı olarak bir arada yaşam koşullarını yok etmişti. Asli unsur Müslüman-Türkler, meşruti rejimle uyumsuzlaştırılarak İslamcılaştırılmış, Hamidiye Alayları olarak örgütlenen Kürtler Ermenilere saldırtılarak Doğu Anadolu'daki iç içe yaşam olanaksızlaştırmıştı. Osmanlı'nın aydın hareketi de, bu atmosferde korku, sürgün, rüşvet ve arpalıkla yozlaştırılarak Osmanlı'nın zayıf sivil toplumu iyice tahrip edilmişti.
Abdülhamit'in, modernleştirici bir irade olduğu fikri de ancak belli rezervlerle doğru; çünkü bu 'modernleşme', modernleşme dinamiklerini ezip geleneksel güçlere dayanmak şeklindeki bir paradoksta belirginleşir. Bunun sonraki sürece faturası ise söz konusu bu 'modernleştirmenin' engeli devasa bir gerici toplumsal yapıdır. Modernleşmeyi eğitim ve tekniğe indirgediğimizde Abdülhamit modernleşmecidir. Ancak rakipleri de aynı misyonu temsil ettiğinden, onun rakiplerinden farkı modernleşmeciliği değil, tersine yeni koşullara adapte edilmiş geleneğin ayağa dikilmesi, modern karşıtı bir toplumsal tahkimatın Osmanlı'ya hâkim kılınmasıdır. Bunun nedeni ise, onun mutlak kişisel egemenliğini ancak bu yolla hâkim kılabilmesindedir.

Abdülhamit'in gerçek başarısı
Eğer yarım asır önce başlamış olan meşrutiyet sürecinin üzerine Abdülhamit'in despotik iradesi, hırsı ve paranoyası oturmasaydı, Osmanlı'nın bu süreci, giderek topluma yayılan bir demokratikleşme ve laikleşme bağlamında kurumlaştırması pekâlâ mümkündü. Dolayısıyla onun kendi içinde de olsa 'tutarlı bir ıslahatçı' (s. 512) olduğu yargısı doğru değil.
Georgeon onun "büyük bir devlet reisi" olarak tarihe geçmesi için Meclis-i Mebusan'ı feshetmek şeklindeki "temel bir hatayı" yapmaması gerektiğinin altını çizer. (s. 511) Oysa Abdülhamit açısından bu bir 'hata' değil, aksine onun temel kimliği olan müstebitliğinin mütemmim cüzüdür. Dolayısıyla 'hata' gibi, nesnel olmayan saptamalardan kaçınmak gerek. Meclis-i Mebusan'ın reel bir kurum olarak yaşaması, Padişahın yetkilerinin sınırlanması demekti; ki Abdülhamit'in tam da kabullenmediği şey buydu. Mithat Paşa'ya olan düşmanlığı da, onun meşrutiyeti temsil etmesinden kaynaklanıyordu.
Özetle Abdülhamit, "ülkesinin korunması ve kalkınmasına tutkuyla bağlı tam bir devlet adamı" (s. 505) değildir; aksine monarşi nedeniyle gecikerek ülkeleşme sürecine girmiş olan Osmanlıyı, tekrar "mülkü" kılıp Tanzimat öncesine çeken, keyfiliğini zayıflatacak her şeyi ezen, bu anlamda Osmanlı modernleşmesi ve çağdaşlaşması sürecini deforme eden bir müstebittir.
İşin doğrusu istibdada tepkinin ilerici ürünü olan 1908 devriminin, kısa zamanda modern bir despotizme dönüşmesinde de Abdülhamit'in temel bir rolü var. Onun Mithat Paşa'nın temsil ettiği meşruti modernleşmeyi ve sivil demokratik dinamikleri ezmesi, Osmanlı modernleşmesini, kendini besleyip denetleyecek ilerici dinamiklerden yoksun bırakacaktı.
Georgeon de bu durumu, I. Meşrutiyet "deneyimine göre temel bir farklılık söz konusuydu. I. Meclis-i Mebusan, ordunun hiç payının olmadığı, tamamen sivil bir kurumdu Ordu kışlasında Rusya'ya karşı silahlarını yağlamakla meşguldü-. Ama 1908'de durum hiç de böyle değildi." (s. 512) diye belirtecektir. Ordunun kuracağı II. Meşrutiyet ise, onun vesayetinden bir türlü kurtulamayacaktı. Oysa Abdülhamit sivil meşrutiyet güçlerini otuz üç yıl boyunca etkisizleştirip, karşıtı güçleri kendi tahtının çıkarları adına kurumsallaştırmamış (yani tıpkı 12 Eylül 1980 Darbesi'nin göreceği misyonu görmemiş) olsaydı sonraki sürecin şekillenmesi de bambaşka olacaktı.


Tasfiyenin neden ve sonucu
Kitabın sorunlu bir alanı da Meşrutiyet'in tasfiyesine dair açılımıdır. Georgeon, bir yandan "Aslında 1877-78 Meclisinde yapılan tartışmalar dikkatle incelenirse Rum, Yahudi veya Ermeni mebusların Osmanlı vatanseverleri olarak davrandığı görülür. Anlaşıldığı kadarıyla Meclis, Osmanlı İmparatorluğu için kesinlikle bir tehdit değildi" derken; hemen devamında, "Saf olmayalım, Meclis-i Mebusan Osmanlı İmparatorluğunu kurtaramazdı" (s. 511) diyerek, adeta Abdülhamit'in paranoyasına hak verir. Bu yaklaşım, işaret ettiği Osmanlı yurtseverliğinin gelişimini engellemesi yanında, Müslüman çoğunluklu Meclisin, Abdülhamit'in istibdadını sınırladığı için tasfiye edildiği gerçeğinin de üstünü örtüyor. Kaldı ki bu noktada Batılı bir tarihçiden beklenen, yorum ölçütünü İmparatorluktan yana değil, demokratik süreçten yana yapmasıdır. Aksi yaklaşımlar, tarihsel ömrünü doldurmuş imparatorlukların, kendilerini korumak için başvurdukları baskı ve keyfiliği meşrulaştırmak olacaktır.
Esasen Georgeon de, Abdülhamit'in sorunlu kimliğini, "Eğer imparatorluğun istikbali İslam sancağı altında" belirlenecekse, "bu ülkenin gayri Müslim nüfusu ne olacaktı? Eğer İslam toplumun harcı olacaksa, Osmanlı çoğulculuğu ne olacaktı?" (s. 509) diye belirtilir. Açık ki Abdülhamitçi yönelim, milli kimliklerin belirginleştiği bir çağda, gayri Müslimlerin asimilasyonu veya "acımasız bir biçimde bastırılması" dışında bir seçenek bırakmıyordu. Tam da bu nedenle Mithat Paşa'nın, Osmanlı'yı anayasal bir modernleşme hattına sokarken aynı zamanda biricik birleştirici seçeneğin temsilcisi olduğunu teslim etmek gerek; buna karşılık onu ve projesini tasfiye eden Abdülhamit ise, tahtın çıkarları ve paranoyak niteliğiyle bu olasılığı tahrip edecekti. Nitekim Georgeon de, "gerçek bir 'milliyetler politikası' oluşturmadığı veya bir 'azınlık statüsü' geliştirmediği için, Abdülhamit'in gayri Müslimler sorununu idaresi çıkmaza girdi" diyecekti.


Abdülhamit neyi korudu?
Diğer bir sorun alanı, Abdülhamit'e ilişkin, "büyük devletlerin kuklası olmadı" (s. 510) diyerek yapılan olumlamadır. Oysa böylesi bir olumlama, Mithat Paşa'nın ilan ettiği Anayasal rejimin, Osmanlı halklarını, emperyalist emellere karşı meşruti bir rejim altında birleştirmesinin, üstelik bunu Abdülhamit'in kişisel diplomasisi yerine kurumsal düzlemde gerçekleştirerek Osmanlı'ya çağ atlatmasının anlamını muğlaklaştırır.
"1878 felaketini, imparatorluğun parçalanmasına yönelik çok sayıda senaryoyu hesaba katarsak, İmparatorluğu bu koşullarda ayakta tutmayı başarmak bile tartışılmaz bir başarıdır" (s. 507) gibi ifadeler bu bağlamda hep sorunludur. Her şeyden önce 1878 felaketinin müsebbibi, Georgeon'in ilgili bölümde anlattığı gibi Abdülhamit'tir. İmparatorluğun ayakta kalması da esas olarak emperyalistler arası güç dengelerinin sonucudur. Nitekim Rusya, her seferinde diğer emperyalistlerce engellenecektir; aksi taktirde Yeşilköy'e karargah kurmasını engelleyemeyen Abdülhamit, o hızla İstanbul'a girmesini hiç engelleyemeyecekti. Kendi aralarındaki o güç dengelerinde emperyalistlerin işlerine en çok gelen yöntem, her istediklerini alabildikleri bir yarı sömürge Osmanlı'ydı; ki bu amaçlarına en çok da Abdülhamit döneminde ulaşacaklardı. Onun nasıl bir 'koruma' yaptığını da, Düyun-u Umumiye başta olmak üzere her sıkışıklıkta dağıttığı imtiyazlarda ve tabii Osmanlı'yı Almanların büyüme alanı yapmasında görecektik.
Özetle Onun korumakta otuz üç yıl başarı gösterdiği biricik şey, kendi kişisel iktidarıdır. Dolayısıyla Ondan, "İmparatorluğu ayağa kaldırmaya yönelik bir programın mimarı" (s. 507) olarak söz eden bir yaklaşım sorunludur. Onun Mithat Paşa misyonundan ayırıcı özelliği, Osmanlı'nın meşruti bir rejimle modernleşme olanağının katledilmesi, modernleşmenin olmazsa olmaz öğeleri olan aydınlanma, çoğulculuk, laiklik, çağdaş hukuk gibi öğelerinden yoksun kılıp teknik bir kalkınmaya indirgenerek sakatlanmasıdır;
Onun bir diğer 'başarısı', modern karşıtı Hilafet kurumunun, Osmanlı tarihinin hiçbir döneminde görülmemiş bir şekilde güçlendirilerek, toplumun Hıristiyan Müslüman bölünmesi pahasına İslamizasyonu ve kullaştırılmasıdır. Hilafete "yüzyıllardır kaybettiği parlaklığı yeniden kazandırmak ve padişahlığı yeniden kutsallaştırmanın bir aracı olarak kullanmak" ve "Tanzimat'ın sarstığı sultanlık kurumunu yeniden kadir-i mutlak kılmak" (s. 506) şeklindeki tartışılmaz 'başarılarından' da anlaşılacağı gibi, Ona "modernleştirici" payesi vermek de yerine oturmamaktadır.
Bütün bu rezervlerime karşın, sonsöz olarak belirtmeliyim ki, konuya ilişkin özgün ve kapsamlı niteliğiyle Sultan Abdülhamit kitabını okumadan, Abdülhamit üzerine yeni bir şey söylenemez.



SULTAN ABDÜLHAMİT
François Georgeon, Çeviren: Ali Berktay, Homer Kitabevi, 2006, 544 sayfa, 25 YTL.

"muhaliflerin veya sorun çıkaranların uzak yerlere tayin ve sürgün edilmelerini emretti"

aslinda bu tabirin daha acik olmasi lazim. daha onceleri ricale siyaset uygulamasi yapilirken bu donemde canlari bagislanmiyor mu?

tamamen modern mantikla bakildigi muddetce Sultan II. Abdulhamid'i hic anlayamayacagiz der bazilari.

deryatulga
27.01.08, 12:34
Yazar E-Posta: eafyoncu@bugun.com.trHaber Tarihi: 27 Ocak 2008 Son yıllarda yapılan her nüfus sayımı tartışılıyor. Teknolojinin bu kadar geliştiği dönemde nüfus sayımlarının tartışılmasının en önemli sebebinin "ben yaptım oldu" anlayışının olduğunu düşünüyoruz. Hâlbuki Osmanlı döneminde doğru dürüst yolun ve haberleşmenin olmadığı bir zamanda sayım memurları bugün katırların zor çıktıkları yerlere kadar gidip, bırakın insanları keçileri bile eksiksiz sayarlardı.

YERİNDEN YÖNETİM

Osmanlı Devleti, yeni fethettiği memleketler ile kendi arazisini, toprağın mülkiyet ve tasarruf biçimi ile vergi miktarını tayin ve tespit etmek gayesiyle belirli zamanlarda istatistikî bilgiler edinirdi ki buna "tahrir" denirdi. Yapılan bu tahrirlerin, Osmanlı Devleti'nin teşkilâtlanmasında ve bu teşkilâtın bir düzen içerisinde işlemesinde büyük rolü vardı. Bu sistemin kurulmasında ve uzun müddet başarı ile uygulanmasında idarî, malî ve askerî zaruretler mevcuttu. Devrin şartları icabı vergilerin toplanması ve nakli güç olduğundan, askerlerin önemli bir kısmı ile bir kısım memur maaşları ve devletin yapacağı bir kısım harcamaların merkezî hazineden nakden ödenmesi zordu. Askerî veya idarî görevliler hizmetlerinin karşılığı olan maaşları bulundukları yerlerdeki vergileri kendi nam ve hesaplarına toplamaları imkânını sağlayan dirlik beratları ile temin ederlerdi. Bu sisteme timar adı verilirdi. Bu sistemin işleyebilmesi için devletin ülkenin her yerindeki her türlü vergi geliri kaynaklarını sıhhatli ve ayrıntılı olarak bilmesi ve bunlarda meydana gelecek değişiklikleri takip edebilmesi için de sık sık yeni tahrirler, yani sayımlar yaptırması gerekiyordu. Devletin en büyük askerî gücünü teşkil eden timar sisteminin ayakta kalması tahrirlerin sıhhatli ve düzenli olarak yapılmasına bağlı idi.

30 YILDA BİR SAYIM

Osmanlı Devleti'nden önceki Selçuklular, İlhanlılar, Memlükler bu türlü tahrirler yapmışlardı. Tahrir sistemine Roma İmparatorluğu'ndan İngiltere'ye, eski Mısır'a kadar dünyanın her tarafında rastlanılır. Ancak Osmanlı sistemi eskilere göre çok gelişmiş ve ileri bir örnekti. Osmanlılar'da tahrir sistemi Birinci Murad (1362-1389) devrine kadar inmektedir. Fakat elimizdeki ilk mevcut defter, İkinci Murad (1421-1451) devrine ait 1431 tarihli Arvanid, yani Arnavutluk defteridir. Bu defter Osmanlı tarihçiliğinin en önemli ismi Prof. Dr. Halil İnalcık tarafından yayınlanmıştır. Tahrirlerin 30-40 yılda bir yapılması kanundu. Fakat bu genel sayımların yanı sıra daha kısa süreler içinde, çeşitli sebeplerle tahrir yapılırdı. Saltanat değişiklikleri ve vergi gelirlerinin herhangi bir surette artma veya azalma göstermesi yeni sayım yapılmasının sebeplerindendi.

OSMANLI TAM SAYAR

Yeni fethedilen memleketlerin de tahriri yapılırdı. Böylece yeni fethedilen bölgenin devlete dahil edilmesi resmen ve hukuk bakımından tespit edilerek, bölgenin bir envanteri çıkarılmış olurdu. Yeni fethedilen toprakların tahriri yapılıp, defterleri hazırlanınca orada Osmanlı hâkimiyetinin yerleşmesi tamamlanırdı. Tahrir yapılmasına karar verildiğinde bu işten anlayan güvenilir bir tahrir emini tayin edilirdi. Arazi tahriri için gönderilen memurlar bir emin ile bir kâtipten mürekkepti. Tahrir eminliği son derece önemli bir görev olduğu için sancakbeyleri, kadılar, müderrisler, timar defterdarları, kazaskerler ve merkez bürokrasisi kâtipleri gibi üst düzey devlet memurları görevlendirilirlerdi. Tahrir eminine ilyazıcı, muharrir-i memleket, defter emini de denilirdi. Tahrir emini ve kâtibe tahrir esnasında bölgedeki bütün devlet görevlileri yardım ederdi. Tahrir emini bölgeden gerekli vesikaları toplandıktan sonra, bunları merkezden getirdiği eski sayım defteriyle karşılaştırıp, her şeyi yerli yerinde teftiş ederek uygun bulduklarını ve meydana çıkan fazlalıkları yeni deftere kaydederdi. Vergi nüfusuyla gelirlerin tamamının deftere geçmesine dikkat edilirdi. Bir keçinin bile sayım harici kalması devletin vergi gelir kaybına uğramasına sebep olacağı için sayım memurları çok dikkatli hareket ederlerdi. Aşiretler, yaylaklara çıkarken ırmak geçitlerinde durdurulup, bütün koyun ve keçileri teker teker sayılırdı. Böylece Yörükler'in vergi kaçırmaları önlenirdi. Tahrir işlemi bölgenin büyüklüğüne göre değişmekle birlikte yaklaşık iki yıl sürerdi. Emin, tahriri yapıp, gerekli vesikaları topladıktan sonra hazırladığı defter müsveddesini merkeze getirirdi. Merkezde hazırlanan müsveddeler iki nüsha hâlinde temize çekilerek icmal, yani özet ve mufassal, yani teferruatlı defterler hazırlanırdı. Daha sonra padişah tuğrasını taşıyan bir defter, ait olduğu beylerbeyliğe gönderilir diğeri İstanbul'da Defterhâne-i ¬mire, yani defter-i hakanîde saklanırdı.

NÜFUS ARTTI OSMANLI’YI SARSTI

16. yüzyılın sonlarında Osmanlı İmparatorluğu'nun klasik düzeni bozulmuş ve devlet büyük bir buhrana girmişti. Klasik devlet düzeninin bozulmasındaki en önemli faktörlerden birisi nüfus artışıydı. 16. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu'nda şehirlerde yüzde 80-90, köylerde ise yüzde 40-60 civarında bir nüfus artşı olmuştu. Bu büyük nüfus artışı yüzünden topraksiz kalan köylülerin askeri mesleklere ve medreselere koşmaları devletin dengesini alt-üst etti. İşsiz sekban ve leventler, timarını kaybetmiş sipahiler, gecinemediğinden köyünü terk eden gencler ve sistem cöktüğünden okullarını bırakmak zorunda kalan medrese öğrencileri (suhteler) celali, yani eşkiya oldular. Celali ayaklanmaları Osmanlı İmparatorluğu'na mevcut düzenini tamamen bozdu. On binlerce insan çoluk, çocukğuyla evlerini terk ederek başka diyarlara gitti. Binlerce köy boşaldı. Devlete vergi veren nüfus azaldı.

deryatulga
27.01.08, 14:10
Osmanlı Arşivleri (1)
HİLMİ YAVUZ
27/01/2008


Bir toplumun geçmişi onun belleğidir; belleği ise o toplumun kimliği. Belleğini kaybeden bir toplum, kimliğini de kaybeder. Toplumlar, Sartre'ın bir sözünü, bağlamını değiştirerek aktarırsam, 'geçmişi olmayan gemi enkazı' değildirler...

Doğrudur: Hafıza-i beşer nisyan ile maluldür ('İnsan belleği, unutma özürlüdür'). Ama geçmişten bugüne, yine eskilerin deyişiyle mazi'den hal'e, o toplumun kimliğini inşa eden ne varsa, onların unutulmaması (ya da, unutturulmaması!) gerekir. Kimliği işte bu süreklilik ve devamlılık, ya da 'imtidad' inşa eder.

Peki bir toplumun 'imtidad'ını sağlayan belleği nelerden oluşur? Genel olarak bizim kısa ve kestirme yoldan, 'kültür mirası' adını verdiklerimiz! Bunların başında da hiç şüphe yok, müzelerimiz ve arşivlerimiz gelir. Epeydir, Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi arşivlerinin ne durumda olduğunu öğrenmek istiyordum;- Türkiye'nin büyük tarihçilerinin başında gelen Prof.Dr. Halil İnalcık hocamızın, rahmetli cumhurbaşkanı Turgut Özal'a söylediği sözü hatırlayarak... Şöyle demişti İnalcık Hoca, Özal'a: 'Bana Osmanlı arşivini verin, size bir Kültür İmparatorluğu kurayım...' (Osmanlı'yı 'cehalet'le suçlayanların kulakları çınlasın!..)

Kalktım ve değerli dostum Doç. Dr. Mustafa Budak'ın davetine icabet ederek, Sultanahmet'teki TC Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi'ni ziyarete gittim. Doç. Budak, Osmanlı Arşivleri genel müdür yardımcısıdır. Onunla uzun bir söyleşi yaptık.

Belki şaşıracaksınız: Osmanlı Arşivleri'nde 150 milyon belge, 366 bin defter bulunuyor. (Ben, daha fazla tahmin etmiştim!) Bu belge ve defterlerden yaklaşık yüzde 40-45'i tasnif edilmiş durumda. Ve elbette asıl önemlisi, 'Arşiv Otomasyon Projesi' başlığı altında yürürlüğe konulan bir programla, tasnif edilen belge ve defterlerin dijital ortama ve mikro filmlere aktarılmış olması! Doç. Budak, halihazırda 5 milyon görüntünün, araştırmacıların incelemesine açık olduğunu söylüyor. Tasnif işlemleri Nezaretler bağlamında yürütülüyor. Tanzimat'la birlikte Osmanlı yürütme erkinin, Nezaretler (Bakanlıklar) olarak örgütlendiği biliniyor. Tasnife, Maliye Nezareti belgeleri ile başlanmış. Çok doğru bir yaklaşım! 'Osmanlı', 'vergi' demek, dolayısıyla Maliye demektir! Maliye Nezareti'nden sonra Hariciye Nezareti belgeleri üzerinde de, Sefaretler bazında çalışılıyor. Londra Büyükelçiliğimizden Osmanlı belgeleri getirtilmiş. Sırada öteki Sefaretler var. Londra Sefareti deyince, Doç. Budak'a Müsürüs Paşa'nın Londra Sefirikebiri olduğu yıllarda Abdülhak Hamid'in Londra'ya müsteşar atandığını hatırlayarak, tasnif edilen belgeler arasında Hamid'e ilişkin olanlarının bulunup bulunmadığını sordum. Hamid'in Londra Sefaretindeki maceralarını Esat Cemal Paker 'Kırk Yıllık Hariciye Hatıralarım' adlı kitabında tatlı tatlı anlatır. Bu tasnifler sırasında Hamid'e ait belgeler çıkar da Londra'dakilere, Lahey ve Brüksel'deki görevlerine ilişkin belgeler de eklenirse, bir 'Diplomat olarak Hamid' üzerine ilginç çalışmalara yol açabilir, diye düşünüyorum.

Doç. Budak, haklı olarak, Osmanlı Hariciyesi belgelerinin, özellikle güncel dış politikamız açısından büyük önem taşıdığını belirtti. Budak, Arşiv'in bu alandaki çalışmalarını 'Kültür diplomasisi' olarak nitelendiriyor.

Osmanlı arşivinde çalışan araştırmacılara gelince, 2007 yılında Osmanlı Arşivi belge ve defterleri üzerinde 1.113 Türk, 240 yabancı araştırmacı çalışmış. Doç. Budak, yabancıların ağırlıklı olarak ABD'li ve Japon olduklarını belirtti. Yabancı araştırmacılarla bizimkiler arasında temelli ve metodolojik farklar olduğunu, daha önce sevgili dostum Prof. Dr. İlber Ortaylı'dan dinlemiştim. Türk araştırmacılar, sözgelimi bir defteri okuyup kısa ve deskriptif bir sunuş yazısıyla yayımlamayı yeterli buluyorlar. İlber, buna 'Defteroloji' ve araştırmacılığı böyle anlayıp uygulayanlara da 'Defterolog' diyerek dalgasını geçer. Oysa, yabancı araştırmacıların, Osmanlı belge ve defterlerini, belirli bir teorik yaklaşımla ve belirli bir meseleyi irdelemek üzere okudukları anlaşılıyor. Bu deskriptif bilim anlayışından, 'Defteroloji'den ne zaman ve elbette nasıl kurtulunacak? Osmanlı Arşivleri'nin çok önemli idari, teknik ve yasal meseleleri var. Onları da önümüzdeki hafta dile getirmeye çalışacağım.

Osmanlı Arşivleri (2)

GÜNÜN YAZILARI

Türban ve Cumhuriyet'in temelleri
HAMDULLAH ÖZTÜRK
Özgürlük korkusu
MUSTAFA ÜNAL
Kilisenin bilimi
MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE
Yine mi gam yükünün kervanı geldi?
AHMET SELİM
Osmanlı Arşivleri (2)
HİLMİ YAVUZ
Ay Işığı Konuşmaları Grubu ve Kitap Kardeşliği
MELİH ARAT
"Yüzyılın 40 Romancısı" Çevresinde
SELİM İLERİ
Yabancı yatırımcı İMKB'yi 50 bin puana çıkarabilir
SELİM IŞIKLAR
İkinci bahar
ABDULLAH AYMAZ
Sırbistan'ın zor tercihi
FİKRET ERTAN
Sadece maç kaybedildi...
ATIF KEÇECİ

Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü'nün Sultanahmet'teki Osmanlı Arşivleri'nin çok temelli sorunları var. İlki ve belki de en önemlisi, personel sorunu.
Devlet arşivlerine ait bir yasa yok ve o nedenle de personel alımı konusunda ciddi sorunlar yaşanıyor. Kuruma, uzman yardımcısı, 1991 yılından bu yana, ancak sözleşmeli statüde alınabiliyor. Sözleşmeli personelin, yasa gereği geçici statüde istihdam edilmeleri gerekirken, uzman yardımcıları daimi statüye alınmış durumda: Yani, özlük hakları açısından, ne kuş ne deve konumundalar! Bu yüzden de, daha güvenceli bir iş bulduklarında, uzman yardımcılarının vakit kaybetmeden Kurumdan istifa ettiklerini öğrendim ve çok hayıflandım. Uzman yardımcılarının, Osmanlı arşivinde deneyimli birer eleman olarak eğitildikten sonra ayrılıp gitmeleri, Arşiv için büyük kayıp elbet! Osmanlı Arşivleri Genel Müdür yardımcısı Doç.Dr. Mustafa Budak, 1991 yılında uzman yardımcısı olarak 600 personelin alındığını, bunlardan bugün sadece 291'inin Kurumda çalıştığını söyledi. Demek ki, 18 yıl içinde, uzman yardımcılarının neredeyse yarısı, özlük hakları nedeniyle Osmanlı Arşivi'ndeki görevinden ayrılmış görünüyor! Ve geçen haftaki yazımda belirttiğim gibi, Osmanlı arşivlerindeki 150 milyon belge ve 366 bin defterden ancak yüzde 40-45'i tasnif edilebilmiş durumda olduğuna göre, mevcut ve yeterli olmayan sayıda uzmanlarla, geriye kalan bu belge ve defterlerin tamamı kaç yılda tasnif edilebilecek;- varın, siz hesaplayın!

Başbakanlık Personel Yasası'na göre, başbakanlık bünyesinde istihdam edilecek arşiv uzman yardımcısı personel alımında üniversitelerin tarih, edebiyat, ilahiyat ve arşivcilik bölümlerini bitirmiş olmak sözkonusu. Oysa, Osmanlı arşivlerin özellikle hukuk ve iktisat tarihine ilişkin belgelerin okunmasında terminoloji sorunu ile birlikte meselenin kavranabilmesi açısından mutlaka hukuk, iktisat, siyasal bilimler ve işletme öğrenimi görmüş personele ihtiyaç var. Doç.Dr. Mustafa Budak, Başbakanlık Personel Yasası'nın, bu konuda ciddi sıkıntılar yaşandığını belirtiyor. Son derece haklıdır...

İstanbul'daki Osmanlı arşivlerinin bir başka önemli sorunu da, mekân! Sultanahmet'teki binalar hacim bakımından yetersiz! Bir kere, arşivlenen belge ve defterler Bağcılar'daki depolarda bulunuyor. Doç.Dr. Budak, bir araştırmacının istediği belgenin depolardan getirtilebilmesi için, Arşiv'e ait bir aracın 40 kilometre katetmesi gerektiğini bildirdi. Üstelik harcanan zaman da cabası! Dahası var: Belgelerin korunabilmesi için, deponun yeraltında olması gerekiyor. Oysa Bağcılar'daki depolarda, maalesef, belgeler, yer üstünde muhafaza ediliyor! Buna, 'muhafaza' etmek denilebilirse elbette!

Mekân sorunu nasıl çözülecek? Doç.Dr. Mustafa Budak, kendisiyle yaptığım söyleşinin, en olumlu ve yürek ferahlatan açıklamasını yaptı: Kağıthane vadisinde 80 dönümlük bir yamaç üzerinde, bir 'Osmanlı Arşivi Sitesi' kurulacak! Projesi hazır. 4 yıl içinde tamamlanması öngörülen bu Site, Osmanlı arşivlerine ilişkin mekân sorununu kökünden halledecek. Doç.Dr. Budak, Site'nin her türlü donanıma sahip olacağını (Kongre salonları vb.) belirtiyor.

Daha önce de yazdım: Bir toplumun geçmişi, onun belleğidir; belleğini kaybeden bir toplum, kimliğini de kaybeder. Çok uzun bir zamandan beri, belleğin, dolayısıyla kimliğin kaybettirilmek istendiği bir süreci yaşıyoruz. Köksüz, geçmişsiz, belleksiz bir gelecek inşasının vahim, ürkütücü sonuçları, şimdiden gözümüzün önünde duruyor! 'Farkında mıyız?' sorusu asıl bu bağlamda sorulmalı,- ama sorulmuyor! Başımızı siyasetin kumuna gömmüş devekuşları mıyız?

Öyleyiz, galiba!


03 Şubat 2008, Pazar

deryatulga
19.02.08, 12:10
İktidarın bir Cevdet Paşası var mı?



17/02/2008


ORHAN GAZİ ERTEKİN

Bir kez daha anlaşıldı ki iktidar, siyasal eylem ve işlemlerine uygun düşen ciddi bir hukuksal düşünce pratiğine, birikimine ve tecrübesine sahip değil. Toplumsal temsilinde ne kadar güçlü ve siyasal tutum alışlarında ne kadar kıvrak ise hukuksal meselelerde bir o kadar zayıf, hantal ve muhtaç duruyor. Anayasada ve anayasal bir değişiklik yapmak suretiyle, kültürel hallerden sadece ve sadece birine, yani türbana, beklenen özgürlüğü verdiğini ve ona kamusal alanda bir "hayat alanı" sunduğunu zannediyor. Oysa ortada olan tek şey, 82 Anayasası'nda yaptığı son bir değişiklikle kamu hizmeti alanlara ilişkin olarak bir "gerekçe" yazmak. Yani parlamento, bu değişiklikle, idare ve yargı organlarına, hiçbir bağlayıcılığı olmayan bir "gerekçe"den daha fazla bir şey sunmuyor. Yeni bir hukuksal müessese getirmediği gibi değişiklik öncesi ile değişiklik sonrası arasındaki tek fark işte bu "gerekçe"dir. Muhafazakâr-demokrat olduğunu iddia eden bir iktidar için bu derece zayıf bir hukuksal pratiğe sahip olmak anlaşılır gibi değil.
Bu olayla bir kez daha idrak ediyoruz ki hukuksal müesseseler ile terakki (ilerleme) arasında güçlü bir ilişkinin kurulabilmesi için, sağlam bir hukuksal altyapıya ve birikime ihtiyaç var. Ve tabii ki bu birikimi içselleştirecek bir hukukçu kadrosuna. Tıpkı Osmanlı hukuk geleneğini ve siyasal müesseselerini "icabat-ı zamaniye" (zamanın gerekleri) ile birleştirme becerisi göstererek Osmanlı iktidarına yeni yollar açan büyük hukukçular Ebussuud Efendi ve Ahmet Cevdet Paşa gibi. Bugünün sorunu işte tam da bu. "Müessese" ile "terakki" arasındaki hukuksal bağların zayıf ve yetersiz biçimlerde kuruluşu çok ciddi bir hukuksal yetkinlik sorununa işaret ediyor. İktidar, siyasal eylemlerini bir türlü hukuksallaştıramıyor. Bunun "güç" meselesiyle ilgili olduğunu düşünmeye meyilli olsak da bu, bizim hukuksal yetersizlikte yoğunlaşan sorunları görmemize engel değil.

Müessesenin gücü
İktidarın yeni anayasa atılımındaki zayıflık, bizi, bir yandan, Cumhuriyet'in hukuksal müesseseleri ve bugüne kadar biriktirilen hukuksal düşünce geleneğinin sağlamlığı, diğer yandan ise bu geleneğe karşı eleştirel hukuk düşüncesinin zayıflığı üzerinde düşünmeye zorlamalı. Çünkü iktidarın siyasal mağruriyeti ile hukuksal çaresizliği arasındaki gerilimini biz başka birçok olayda defalarca gördük. Örneğin emekli Yargıtay Başsavcısı Kanadoğlu'nun açtığı "367 tartışması" geleneğin güçlü vasıflarını tebarüs eden bir atılımdı. "367 meselesi"nde, eğer başka iktidar alanları işin içine karışmamış olsaydı, iktidarın siyasal konumlarını hukuksal bir alana aktarmaktaki yetersizliklerini kolaylıkla görebilecektik. Fakat, bu mümkün olamadı. Bunu iyi bir misal olarak görmeyenler için Cumhuriyet'in bu tür hukuksal meselelerdeki gücüne dair yakın zamanlardan bir başka misal daha verebilirim. Bundan yaklaşık 15 yıl kadar önce memur sendikalarının kuruluşu hususunda bugün pek de hatırlamadığımız bir tartışma yaşanmıştı. O günlerde Cumhuriyet'in ikinci kuşak en güçlü temsilcilerinden Coşkun Kırca büyük bir sükunet ve soğukkanlılıkla memur sendikası savunucularına mealen şöyle diyordu: "Memuriyet 'atama' suretiyle elde edilir. İşçi ise bir 'sözleşme' ile bağlıdır. 'Atama' suretiyle göreve gelenlerin sendika kurması mümkün değildir. Eğer memurlar sendika istiyorlarsa 'sözleşme' düzenine geçmelidirler". Geleneksel Cumhuriyet müesseselerinin güçlü savunucularından Kırca'nın bu karşı koyuşu oldukça sağlam bir hukuk düşüncesine dayanıyordu. Fakat erken modern dönemlerin kurumsal varsayımlarını içeriyor ve çoktan aşılmış bir hukuk anlayışını sergiliyordu. Ancak o zamanlarda, Kırca'nın temsil ettiği "müessese"ye karşı hiç kimse ilerlemenin imkanlarını geliştirebilme becerisini gösteremedi. Hatta, tıpkı bugünkü iktidarın yaşadığı gibi, böyle bir hukuksal dile nüfuz edebilme ve algılayabilme imkanlarının dahi olmadığı çabuk anlaşıldı. Şimdi eğer bu ikinci örnek yeterli bulunduysa, artık şunu rahatlıkla söyleyelim: Tıpkı bugün Kanadoğlu'nun yaptığı gibi Kırca da 15 yıl öncesinin siyasal meselesini devlet merkezi lehine güçlü bir biçimde yorumladı. Görmemiz gereken daha önemli sonuç ise şudur: Türkiye'de Cumhuriyet müesseseleri ile ona ait hukuksal pratikler, siyasal ilerleme heyecanları karşısında sanıldığından çok daha güçlüdür. Birçok olayda da görüldüğü üzere karşılarında siyasal meseleleri hukuksal olana tercüme edebilecek bir "Cevdet Paşa" veya bir "Ebussuud Efendi" bulunamamıştır. Oysa bu isimler, bugün ihtiyacımız olduğu gibi müesseselerin direnişine karşı koyabilen büyük ve öğretici hukukçulardı.


Terakkinin gücü
Kanuni'nin Şeyhülislamı Ebussuud Efendi, Hanefi müesseseleri ile Osmanlı siyasal ihtiyaçları arasındaki hukuksal bağlantıyı sağlam biçimlerde kurma becerisini gösterdi. Toprak rejimi ve vergi sistemini tıkandığı noktalardan ileriye doğru taşıdı, Padişaha halife unvanını vererek ona seküler düzenlemelerini din içinden pekiştirme imkanı sağladı ve faiz karşılığı ödünç para veren vakıfları Hanefi geleneği ile uzlaştırdı. Bugün Ebussud'un fetvalarını kendilerince ilkel bulanlara bakmayın. Onun bu yaptıkları zamanının sorunlarına karşı güçlü hukuksal cevaplar taşıdığını gösterir. (Burada, bu parantez arasında sıradan laikçi taarruzlara karşı koyabilmek için bir an Baskın Hocanın "her şey ne kadar kolay dili"ne ihtiyacım var. İşte devreye sokuyorum: Kardeşim, burada Osmanlı Şeyhülislamı'nın adını görüp de hemen işte bunlar dinciydi, gene yakaladık, bizi karanlık günlere götürecekler işte felan filan deme. O Osmanlı Şeyhülislamı, ama, sandığın gibi değil, seküler alanları büyüten bir hukukçuydu. Ve zamanının en büyük hukukçusuydu. Senin ondan öğreneceğin şey öncelikle sorunu çözme üslubudur. Daha fazla dayanamayacağım. Zaten derslerini almışlardır hocam, şıklara ayırıp anlatmamıza gerek kalmadı, ben devam edeyim.) Aynı hukuksal yetkinlik Cevdet Paşa için de geçerli. Cevdet Paşa da geleneksel müesseselerin muhafazakâr yapılarını ilerlemenin imkanlarına çevirerek zamanın medeni kanununu ortaya çıkardı. Her iki büyük hukukçuya karşı geleneksel müesseselerin bir direnişi olsa da, onların yetkinliği bu sorunların aşılmasında amil oldu. İşte büyük hukukçuları diğerlerinden ayıran şey budur: Müessesenin güç ve direnişinden ilerleme imkanları yaratmak. Yani zamanın çelişkilerine bir uyum ve ahenk kazandırmak. Bugünkü sorunlarda hatırlayacağımız budur.
Şimdi, baştaki soruya dönebiliriz. İktidarın, beklediğimiz hukuksal yetkinliğe sahip olmadığı son anayasal tasarruflarından anlaşıldı. Fakat bir başka soru ortaya çıkıyor. İktidarın sahip olamadığı şeye yüksek yargı organları; Anayasa Mahkemesi, Danıştay ve Yargıtay sahip mi? Yani Cumhuriyet'in bir Cevdet Paşası var mı? Bu sorunun olumlu cevaplanmasını umalım. Çünkü Türkiye'nin üniversitelerinde özgürlüğe ihtiyacı var!

ORHAN GAZİ ERTEKİN Yargıç, Beypazarı Adliyesi

Serttas11
02.03.08, 15:01
Buldugum konu:

OSMANLI TÜRK DEĞİLDİR & OSMANLIYI TÜRKLER KURMAMIŞTIR...

Bilindiği üzere birçok tarihçi Osmanlı Türk mü, değil mi diye tartışır.Çoğunlukla Türk sayarlar Osmanlıyı fakat hakikat aslında öyle değildir. Bütün deliller ise tam tersini ıspatlamaktadır. Osmanlıya Türk dendiği özellikle son 100 yılda yazılmış kitaplarda görülür, daha öncesinde böyle birşey yoktur. Osmanlı ise hiç bir zaman kendine ne Türk demiştir, nede Türklüğü kabul etmiştir.Osmanlı Devletinde kamu ile ilgili belgelerde, Türkçe sözcüğe 1876 Anayasasına değin rastlanmadı. Ve böyle birçok şeyler vardır.Osmanlının Türk olmadığını maddelerle açıklayalım.1. Osmanlının kayı boyundan olduğu söylenir fakat böyle bir delil veya ıspat yoktur.

1597’de Şerefhan tarafından yazılan Şerefname'de “Rum hükümdarı Fatih Sultan Mehmet” diye yazıyor. Yunan ve Rum tarihçilerde FatihSultan Mehmedin Rum kökenli olduğunu söylüyor. Rumların o dönemde çoğunlukta olduğu belli oluyor.1a.Osmanlı hiç bir zaman Türkçe konuşmamıştır. Osmanlıca Arapça ve Farsça karışımı dildi. Bilinenin aksine Osmanlıca denen yapay dil Türkçe değildir. Türkçede çok fazla Arapça ve Farsça kelime olduğu için böyle sanılıyor.Osmanlıda saray dili Persçeydi. Osmanlının kullandığı alfabede Pers alfabesiydi.Arapça ve Farsça yazan, konuşan ediplerin, Türkçe konuşan ve yazanlardan daha üstün tutulmaları sebepsiz değildir.2. Bütün kadın sultanlar, bütün padişah anaları, hep yabancı ırklardan alınan köle kadınlardan geldiler. Hanedanda bu kan yabancılığı, Osmanlı İmparatorluğu'nun son padişahına kadar devam etti. 3. Osmanlı şairlerinden Baki'nin, "Muhteşem Süleyman" olarak bilinen
padişaha sunduğu bir şiirinin Türkçeleştirilmiş dizeleri şöyle:

"Her taç yoksulluk ve
yokluk ehline baş tacı olamaz.
Ey hoca Türk toplumundan olanın başı kabadır.
Türk, sultan olma yeteneğinden yoksundur."

Yine bir Osmanlı şairi olan Nef'i ise; "Tanrı, Türke irfan çeşmesini yasaklamıştır" demiştir.Divan-ı Hümayun yazmanlarından Hafız Hamdi Çelebi 1499 yılında yazdığı
şiirinde, "Baban da olsa Türkü öldür" nakaratını kullanmakta, üstelik bu
sözün İslam Peygamberi Muhammet'e ait olduğunu vurgulamaktadır. Sadece bir kıtasını yineleyelim:Osmanlı sarayının devşirme yazarlarından Hafız Ahmet Çelebi'nin 1499 yılında yazdığı şiirin bir kıtası şöyledir:

SAKIN TÜRK'Ü İNSAN SANMA
BİR AN BİLE OLSA TÜRKLE OLMA
TÜRK ELİNE ŞEKER OLSA,O ŞEKER ZEHİR OLUR
TÜRK'ÜN BAŞINI KESERKEN SAKIN GAM YEME
BABAN BİLE OLSA TÜRK'Ü ÖLDÜR.

4. Anadolu’da öldürülen Türk sayısı, Yavuz Sultan Selim zamanında 50.000 kadardır. Bu gerçek Osmanlı İmparatorluğu'nun Türklükle alakası olmadığının açık bir kanıtıdır.5. Osmanlı tarihçisi Naima aynı bilinç içinde şöyle yazmaktadır: "Türkmen çözülüp gitmesi yamandır, cem-ü iltiyamına derman yok." Yani, Türk ulusu ve unsuru öylesine eriyip çözülecektir ki, bir daha birleşmesinin ve bütünleşmesinin ilacı ve dermanı olmayacaktır.
Osmanlı tarihçisi Naima "Tarihi"nde Türkler için; nadan (kaba) Türk, idraksiz Türk, hilekâr Türk ifadelerini kullanmaktadır.
6. Aslında Türkler hakkındaki kötü yargılar Selçuklulardan beri yaygındır.
Örneğin, Selçuklu yazar Aksaraylı Kerimeddin Mahmud, şunları yazmıştır:

"Hunhar Türkler, köpek ve kurt gibidirler,
ellerine fırsat geçerse yağmayı
ganimet bilirler, fakat düşman kuvvetleri gelirse kaçarlar."

7. Osmanlı düşüncesinde, "kavmi necip" olarak görülen Araplar karşısında
Türk ulusu aşağılanmıştır. 1912 yılında Sebilürreşt dergisinde çıkan bir yazıda; "Türk" deyiminin kullanılması, dinsizlik, kâfirlik sayılıyordu. "Türk hükümeti", "Türk ordusu", "Türk ülkesi" deyimlerinin Osmanlı halkı üzerinde rahatsızlık yarattığı biliniyordu.

8. Osmanlı Efendisine Türk demek hakaret sayılmış, "Türk" sözcüğü, Anadolu köylüleri için kullanılır olmuştur. Yani Türk kelimesi aşağılamak ve küfür yerine kullanılırmış. Irki bir anlam taşımıyor ve sadece cahil köylüleri aşağılamak söylenirdi.

9. İstanbul alındıktan sonra, Osmanlı yönetiminde, devletin en yüksek
yürütme organları Türke kapalı tutulmuş, devlet adamlarının yetiştirildiği
Enderun okullarına Türkler alınmamışlardır.

10. Devlet-i Aliyye Devri'nde, Başbakanlara, Sadrazam deniyordu. 624 yıllık
Osmanlı devrinde, 215 sadrazam oldu. Ve sadece 78'inin Türk asıllı olduğu iddia ediliyor. Yani en 197 sadrazam Türk soyundan değildi. Bu 78 Türk olduğu iddia edilen sadrazamlarda büyük olasılıkla uydurmadır. Böyle birşey gerçek değildir. Son yıllarda yazılan tarih kitaplarında yer alır ancak. Eski tarih kitaplarında böyle birşey yer almaz.

11. Osmanlı yönetiminin bu tutumuna karşın halk da kendi arasında birlik ve beraberlik içinde değildi. Anadoluda tarikatlar içinde, Türk kökenli olanları, doğal olarak Arap kültürü görmüş olan medreselilerce aşağılanmaya çalışıldı. "Kaba Türk", "Anlayışsız Türkler", "Pis Türkler" gibi önyargılar dönemin özelliklerinden oldu.

12. Osmanlı yönetiminde Türke yaklaşım o denli aşağılayıcıdır ki, o günlerden kalan aşağıdaki şiir bu yaklaşımı özetlemektedir:

"Türk değil mi, Merzifon'un eşeği,
Eşek değil, köpekten de aşağı."

13. Osmanlı Devletinde kamu ile ilgili belgelerde, Türkçe sözcüğe 1876
Anayasasına değin rastlanmadı.Ne dini, ne dili, ne ırkı, ne davranışı Türklükle alakası olmayan Osmanlıya “Türk” demek kadar komik ve saçma birşey olamaz.Dünyada böyle birşey ne görülmüştür, nede duyulmuştur.

14. Osmanlı yönetimi, kendilerini Türk olarak görmedikleri için, Türk
kökenliler "azınlık" konumunda kaldı. 1897 tarihinde, bir İngiliz gezgini
şunları söylüyordu: "Türk adı nadiren kullanılır, onun iki yolda
kullanıldığını işittim; ya bir ırkı ayırt eden deyim olarak, örneğin bir
köyün 'Türk' veya Türkmen' olup olmadığını sorarsın, ya da bir hakaret
deyimi olarak, örneğin İngilizce söyleyeceğin 'eşek kafalı' anlamında,
'Türk kafa' diye homurdanırsın.

Büyük genetik araştırmaların hepsi Orta Asyadan Anadoluya gelmiş
Türkmenlerin azınlık olduğunu ıspatlamıştır.

BAKINIZ, ORTA ASYA’DAN ANADOLU’YA GELMİŞ TÜRK GENİ %9
Bu araştırma dünyanın en büyük 3. Üniversitesi olan Stanford Üniversitesi
tarafından yayımlanmıştır.
Son
iki cümleyi okuyun.
[Only Registered Users Can See Links]
showPublication&pubid=14897&fid=3792

[Only Registered Users Can See Links] Dr. Wells: “Anadolu'da Türk dili ve kültürünün yayıldığını biliyoruz. Ancak
genetik veriler, Selçuklu ile Orta Asya'dan Anadolu'ya gelen Türk geninin
burada fazla yayılmadığını
gösteriyor. Kendinizi “Türk” sayabilirsiniz, ama kökleriniz başka yere
uzanabilir”.

15. Yabancıların Türk imgesi ise Osmanlı'nın, Türke yaklaşımından farklı
değildi.
Avrupa Türk ismini aşagılamak için kullanırdı, Osmanlıda öyle.
Önemle ifade edelim ki, yabancı tarihçiler Türk kelimesini Müslüman tabiri
ile eş anlamlı olarak kullanmışlardır.

Bu Türkiye (Turchia) ismi Selçuklunun Anadoluyu almasından süregelmiş bir kelimedir.Anadolu’ya “Türkiye” denmesinin sebebi Selçuklu Türklerinin Anadoluda nüfus çoğunluğu olduğu için değildir, Anadoluyu hakimiyeti altına alıp kontrol etmelerinden dolayıdır çünkü Anadoluya Türkmen askerler gelmiş ve bu militer güçle Anadoluya hakim olmuşlar. Kim hakimse onların ülkesi denmiş, ama Türkler hiç bir zaman nüfus çoğunluğuna sahip olmamıştır. Halende öyledir. Türkmenler ise feth ettikleri yerlere Rumların ülkesi demeye devam etmiştir.
Ama Osmanlı Türklüğü hiçbir zaman kabul etmemiştir çünkü Türk değildi.

Osmanlı Türkmenlere “Etrak-ı bi idrak = anlama kaabiliyeti olmayan Türkmenler” ( bu ibare, Osmanlı döneminde Türkmenler’e
yakıştırılan bir ibaredir).

Osmanlı Padişahına “Türk” dense, kendine hakaret edildi diye söyleyenin
kafasını vurdururdu.

16. Ancak biz başa dönerek, Osmanlı yönetiminin birinci derecede yöneticisi konumunda olan padişahların kökenlerine bir kez göz atalım.
İlk Osmanlı Padişahı Osman beyin annesinin Türk, Mo(n)gol veya Acem
kökenli olduğuna dair rivayetler varsa da, bunlara ait bir kanıt
bulunamamıştır.

17. Osmanlının mutfak kültürü orta asyadan çok farklıdır. Osmanlıda
zeytinyağlı yemeklerin neredeyse tamamı bizans mutfağıdır.

18. Türk musikisi, sanat müziği denilen şey bizans müziğidir. Kullanılan
enstrümanlar hemen hemen aynıdır. Hatta “Musiki” kelimesi bile Yunancadır.

19. Sultan Selim’in 50.000 bin Türkmeni kestiğinide bilmezsiniz belki.
Osmanlı devleti Türkleri teker teker kılıçtan geçirdiği halde nasıl olurda
Osmanlı devleti'nin Türk soyundan geldiğini söylerler.

20. İlk 1481 yılından kurulan Galatasaray Lisesi 1868 yılında Abdülaziz
tarafından Mekteb-i Sultani adında tekrar açıldı. Eğitim dili Fransızcaydı
>ve Türkçe yasaktı. Rumca, Ermenice, Latince, Fransızca, Almanca, Farsça, Arapça v.b. öğretilirdi. Kurulduğundan beri Türkmenler hiç bir zaman alınmamıştır bu mektebe..
Gördüğünüz gibi Mektebi Sultanide Rumca, Ermenice, Latince, Fransızca,
Almanca, Farsça, Arapça v.b. öğretilirdi ama hiçbir zaman Türkçe
öğretilmemiştir ve Türkmen öğrenciler hiçbir
zaman bu mektebe alınmamıştır.

Bu nasıl Osmanlı ki Türkçe yasak ve Türkmen öğrenciler bu mektebe
alınmıyor? Tarihte böyle birşeye rastlanmamıştır. Osmanlının Türk olması
mümkün değildir.21. Osmanlı döneminde bir müslümanlaştırma politikası vardır, ancak Osmanlı
devletinin Türkleştirme gibi bir politikası olmamıştır, çünkü Osmanlı zaten
Türk değildi.22. Fatih Sultan Mehmed Hanın, Akkoyunlu Sultanı Uzun Hasan ile, 11 Ağustos
1473’te, Otlukbeli mevkiinde büyük meydan muharebe yapmıştır. Halbuki
bunların ikisininde Türk olduğu iddia ediliyor. Neden iki Türk savaş yapsın
ki? Demekki Fatih Sultan Mehmet Türk değil. Osmanlı tarihinde çok saygın bir konumu olan Fatih bile, Otlukbeli Savaşından dönerken, elinde bıçak olan birisine ne yaptığını sorduğunda; öldürülen Türkmenlerin kulaklarını keserek küpelerini topladığını öğrenmiş ve "İşine devam et" demiştir.
>Sonuç
Osmanlı’nın kesinlikle Türk olmadığı bellidir. Osmanlı kendini Türk olarak
nitelendirmemiştir hatta Türk kelimesinin anlamı Osmanlı için bir aşağılama terimiydi.
>Osmanlı Şairleri Türkleri aşağılayan şiirler yazmıştır.
>Osmanlı sadrazamlarının hiçbiri Türk değildir.
>Osmanlı Türkçe konuşmamıştır.
>Osmanlı okullarına Türkler alınmamıştır.
>Saray dili ve alfabesi Persçeydi.
>Osmanlı Türkleri kesmiştir.
>Osmanlı Padişahlarının anneleri Türk değildir. Görünen o ki kurucusuda Türk değildir.
>Prof. Dr. Aslıhan Tolun, “Anadoludaki Türklerin gen yapısı Asya'daki Türkçe konuşan toplumlardan çok, Anadolulu çıkıyor. Genetik yapı olarak, Orta Asya'dan çok Yunanistan, Bulgaristan gibi komşularımıza benziyoruz.
_______________
Kaynak: http://www.aleviweb.com/forum/archive/index.php/t-13699.html
______________

Sizin fikriniz ne bu konuda?

Carlito
02.03.08, 15:10
Osmanlının kullandığı alfabede Pers alfabesiydi.
Yil 2200:
Türkiye Türk degildi. Türklerin kullandigi alfabe Latin alfabesiyidi.

Yada Özbekler Türk degildir. Kendilerine hic birzaman Türk dememislerdir vs.

deryatulga
02.03.08, 15:13
Buldugum konu:

OSMANLI TÜRK DEĞİLDİR & OSMANLIYI TÜRKLER KURMAMIŞTIR...

Bilindiği üzere birçok tarihçi Osmanlı Türk mü, değil mi diye tartışır.Çoğunlukla Türk sayarlar Osmanlıyı fakat hakikat aslında öyle değildir. Bütün deliller ise tam tersini ıspatlamaktadır. Osmanlıya Türk dendiği özellikle son 100 yılda yazılmış kitaplarda görülür, daha öncesinde böyle birşey yoktur. ?

Bu tartisma baska threadlerde etraflica yapildi. Osmanli Imparatorlugunun Türk özelligini inkar eden yaha cahildir, ya da belli bir cikari ugruna yalan söylemektedir. Ücüncü bir secenek yok!

Serttas11
02.03.08, 15:18
Yil 2200:
Türkiye Türk degildi. Türklerin kullandigi alfabe Latin alfabesiyidi.

Yada Özbekler Türk degildir. Kendilerine hic birzaman Türk dememislerdir vs.

Komik olan Cumhurriyet öncesi isimlerimizin hepsi arabca veya farzca olmasi, sanki Türkceye antipati varmis gibi.

ayyıldız66
02.03.08, 15:20
Komik olan Cumhurriyet öncesi isimlerimizin hepsi arabca veya farzca olmasi, sanki Türkceye antipati varmis gibi.

Istesen de istemesen de Arapca Türk Dilinin en önemli parcasindan biridir.

Carlito
02.03.08, 15:21
Komik olan Cumhurriyet öncesi isimlerimizin hepsi arabca veya farzca olmasi, sanki Türkceye antipati varmis gibi.
Sah Ismayilimiz vardi ya. Yetmiyormu? O edebi Türk Aslani.

deryatulga
02.03.08, 15:21
Komik olan Cumhurriyet öncesi isimlerimizin hepsi arabca veya farzca olmasi, sanki Türkceye antipati varmis gibi.

Benim göbekadim Arapca, ismim ise Farsca, Türkce'ye antipati duydugum bir ani bile hatirlamiyorum!

Serttas11
02.03.08, 15:23
Hocam benimde adim arabcadan gelme....

ama su forumlarda yazilanlara bakin insanin ici ürperiyor
_____________________
OSMANLI’DA ’’TÜRK’’ OLMAK;

_ Türklerin, ’’Osmanlı’’ ve ’’Osmanlıca’’ hakkındaki düşünceleri;

’’ Türk diline kimesne bakmaz idi
Türklere hergiz gönül akmaz idi
Türk dahi bilmez idi bu dilleri ( Sarayda konuşulan dil kastediliyor )
İnce yolu ol ulu menzilleri.’’

Aşık Paşazade


‘’Şalvarı şaltak Osmanlı
Eyeri kaltak Osmanlı
Ekende yok , biçende yok
Yemede ortak Osmanlı’’

(Prof. Dr. Faruk Sümer’den aktaran Ş. Keçeli, 1995, s. 79 )

“Fuzuli, gökten yere insen sana yer yok

Yürü var gel, ya Arap’tan ya Acem’den”

(Türkler gökten Allah tarafından dahi indirilse Osmanlı’nın gözünde makbul olmaz.Arap ve Acem Osmanlı’nın nazarında muteberdir.)


_ Osmanlının ’’Türkler’’ hakkındaki düşünceleri;

‘’Leş ve baş ile dolmuştu ordu yeri
Az bulunur çok eşyalar ele girdi
Kesti Türkmen boyunu Rum Padişahı
Kederlere düşen Uzun(Hasan) haddin bildi.’’

(Hoca Saadettin Efendi Tacü’t-Tevarih/ 3. cilt s. 133, adlı kitabında Otlukbeli Savaşı’nı anlatıyor.)


Naima Tarihi’nden;

Türk-ü sütürk(azgın Türk)
Türk-bed lika(çirkin yüzlü Türk)
Etrak-ı bi idrak(anlayışsız,akılsız Türk)
Nadan Türk(kaba,cahil Türk)

(Tarih ve Toplum sayı 65, s. 10 )


Baki’nin Kanuni’ye sunduğu şiirden;

‘’Her tac olmaz fahr-u fena ehline sertac
Türk ehlinüney hace başı biraz kabadır.’’

( Her taç yoksulluk ve yokluk ehline baş tacı olmaz/Ey Hoca, Türk toplumundan olanın başı kabadır,sultan olma yeteneğinden yoksundur.)

Nef’i’den;

‘’Türk’e, Hak çeşme-i irfanı haram etmiştir.’’

(Tanrı Türk’e irfan pınarını yasaklamıştır.)


Divan-ı Hümayun katiplerinden Kadimi Hafız Çelebi’nin 1499 yılında yazdığı bir manzume;

‘’Devr-i daldan beri şahım eflak
Zem olur alem içinde Etrak
Vermemiş Türk’e Hüda hiç idrak
Akl-ı evvel de olursa bi bak
Uktülü’t-Türk’e velev kane ebak’’

(Önceden beri benim şahım Tanrıdır./(Bilirim ki) tüm dünyada kötülenir Türkler/(Çünkü) Tanrı Türk’e hiç bilinç vermemiştir/Hele birde ukala olursa tümden pis olurlar/Baban da olsa Türk’ü öldür)

‘’Dedi ol kan-i kerem şah-ı celal
Türk’ü katleyleyiniz kanı helal
Daim oldubunların işi dalal
Cümlesinden bunu ahzeyle misal
Uktülü’t-Türk’e velev kane ebak’’

(Bağışlar kaynağı ulular şahı olan Peygamber/Türk’ü öldürünüz onların kanı helal/(Çünkü) bunların işi sürekli kötülüktür/Bu yargı yalnız bir Türk için değil tüm Türkler için geçerlidir/Baban da olsa Türk’ü öldür)

‘’Türk’ü zannetme kim ola adem
Türk ile durma oturma bir dem
Şeker alsa eline Türk ola sem
Şer-i Etraki kesüb hiç yeme gam
Uktülü’t-Türk’e velev kane ebak’’

(Sakın Türk’ü insan sanma/Bir an bile olsa Türkle birlikte olma/Türk eline şeker alsa o şeker zehir olur/Türk’ün başını keserken sakın gam yeme/Baban da olsa Türk’ü öldür)



Hoca Saadettin Efendi Tac-üt Tevarih adlı eserinde anlatıyor;

‘’Padişah(Fatih), Uzun Hasan ile yapılan Otlukbeli Savaşı’ndan sonra ‘’Türkmen kellelerinden oluşan tepeleri dolaşmak üzere,ovayı şereflendirdiği vakit gördü ki,azep eri elinde bir pıçak,ölüler arasında dolaşıyor.’’Ne iş yapıyorsun?’’ diye sorduğunda ,azep ayıttı;’’Sultanım,Türkmen ölülerinin kulaklarında olan küpeleri alırım’’ dedi.Padişah da hafif gülümseyerek ‘’İşine devam et’’ diyerek yoluna gitti.’’


‘’Osmanlı sarayında ‘’Türk’’ daima olduğu gibi ‘’kaba köylüyü’’ temsil eder.’’

( S. Yeresimos, Kostantiniye ve Ayasofya Efsaneleri s. 114 )


Henüz kuruluş dönemi olan 1466 yılında yapılan bir derlemede, "Türk iti şehre gelince Farisice ürer" denilmektedir.( Burhan Oğuz'dan aktaran, Şakir Keçeli, a.g.y., s. 118.)


Hırvat kökenli, Sadrazam Kuyucu Murat döneminde (1606-1611), 155.000 insan doğranmış ya da diri diri kuyulara doldurulmuşlardır. Aman dileyen insanlara Kuyucu'nun yanıtı "Vurun şu pis Türkün başını" olmuştur. Cellatların bile öldürmeye kıyamadığı çocuğu atından inerek öldüren Kuyucu Murat Osmanlı'nın yetkilisi, öldürülen çocuk da Anadolu'nun evladı Türk’tür.(Naima Tarihi’nden)

Osmanlı tarihçisi Naima aynı bilinç içinde şöyle yazmaktadır: "Türkmen çözülüp gitmesi yamandır, cem-ü iltiyamına derman yok." Yani, Türk ulusu ve unsuru öylesine eriyip çözülecektir ki, bir daha birleşmesinin ve bütünleşmesinin ilacı ve dermanı olmayacaktır.

Aksaraylı Kerimeddin Mahmud, şunları yazmıştır: "Hunhar Türkler, köpek ve kurt gibidirler, ellerine fırsat geçerse yağmayı ganimet bilirler, fakat düşman kuvvetleri gelirse kaçarlar."( Aktaran, Çetin Yetkin, a.g.y., s.12.)


1912 yılında Sebilürreşat dergisinde çıkan bir yazıda; "Türk" deyiminin kullanılması, dinsizlik, kâfirlik sayılıyordu.

1913 tarihli "Mecmuai Ebuzziya" dergisinin 94. sayısında; "Bizim Türklüğümüz sembolizmden başka bir şey değildir. Bizler yani Türkler Müslümanlık içinde erimişizdir. Türk falan değil, sadece Müslümanız. Buharalı hanlar bile kendilerini Türk saymazlar. Zira onların cetleri de vaktiyle Türkistan'ı zaptetmiş olan Araplardan başka bir şey değildir,"

Üniversite profesörlüğü de yapmış olan Ahmet Naim, 1913 yılında yazdığı "İslam'da Davai Kavmiye" adlı kitabında, Türk’e karşı savaş açmış ve "Türkün geçmişini bilmesine ve öğrenmesine lüzum ve ihtiyaç yok,gerekli olan şeriatı öğrenmektir," demiştir.

1919-1920 yıllarında Şeyhülislamlık görevine getirilmiş ve Padişahla birlikte ülkeden kaçmak zorunda kalmış olan Mustafa Sabri Efendi ise, Türk’e Türklük benliği vermek isteyenlere "soysuzlar" yakıştırmasında bulunmuştur.( Mustafa Coşturoğlu, a.g.y., s.278, 279.)

"Türk" sözcüğü, Anadolu köylüleri için kullanılır olmuştur.( Bozkurt Güvenç, Türk Kimliği, s.22, 23, Cahen'den aktaran, Bernard Lewis, Modern Türkiye'nin Doğuşu, s.1.)


Osmanlı yönetiminde, devletin en yüksek yürütme organları Türk’e kapalı tutulmuş, devlet adamlarının yetiştirildiği Enderun okullarına Türkler alınmamışlardır.(Hikmet Bayur, a.g.y., s.15.)

İstanbul'un alınmasından 4. Murat'ın ölümüne dek geçen 187 yıl içinde, devşirmelerden 66, Türk kökenlilerden de 10 kişinin sadrazamlığa atanmış, aynı dönemde devşirmeler toplam 167 yıl, Türk kökenli sadrazamlar ise 17 yıl görev yapmıştır.(Hikmet Bayur, a.g.y., s.17.)

Osmanlılarda, Ermenilere ’’millet-i sadıka’’, Araplara ’’kavm-i necip’’ denirken,Türklere;

"Kaba Türk", "Anlayışsız Türkler", "Pis Türkler" gibi sıfatlar takılıyordu.

(Özer Ozankaya, Türkiye'de Laiklik, İstanbul, 1990, s. 253.)

Osmanlı yönetiminde Türk’e yaklaşım o denli aşağılayıcıdır ki, o günlerden kalan aşağıdaki şiir bu yaklaşımı özetlemektedir:

"Türk değil mi, Merzifon'un eşeği,
Eşek değil, köpekten de aşağı."

Koçi Bey, 4. Murat'a sunduğu risalesinde (küçük kitap) Türkler hakkında şunları yazıyordu: "...mezhebi bilinmeyen şehir oğlanı, Türk, çingene, tatar, kürt, ecnebi, laz, Yörük, katırcı, deveci, hamal, ağdacı, yol kesen, yankesici ve diğer çeşitli kimseler..."

"Harem-i Hümayuna kanuna aykırı olarak Türk ve Yörük, çingene, Yahudi, dinsiz, mezhepsiz, nice kallaş ve ayyaş şehir oğlanları girer oldu." Bu sözler yazılıp Türk olduğu söylenen Padişaha veriliyordu.(Aktaran, Çetin Yetkin, a.g.y., s.145.)


Abdülhamit'in Araplara ve İslamiyet’e dayanan siyaseti, Türk’ü, Türkçüleri baş düşman olarak görmekteydi. Onun zamanında "Türk’üm demek, Türk’ten söz etmek büyük suçtu". (Esat Kamil Erkut, a.g.y., s.63)

Devletin dayandığı kendi halkına bu denli yabancılaşmasından olsa gerek, Osmanlı Devletinde kamu ile ilgili belgelerde, Türkçe sözcüğe 1876 Anayasasına değin rastlanmadı.( M.Rauf İnan, Atatürk'ün Önder Kişiliği, Eğitimci Kişiliği ve Amaçları, Ankara, 1983, s.198.)


1897 tarihinde, bir İngiliz gezgini şunları söylüyordu: "Türk adı nadiren kullanılır, onun iki yolda kullanıldığını işittim; ya bir ırkı ayırt eden deyim olarak, örneğin bir köyün 'Türk' veya Türkmen' olup olmadığını sorarsın, ya da bir hakaret deyimi olarak, örneğin İngilizce söyleyeceğin '’eşek kafalı'’ anlamında, '’Türk kafa’' diye homurdanırsın."( Ramsay'dan aktaran, Bernard Lewis, a.g.y., s.331.)


1. Selim (Yavuz), Sah İsmail'e; "... ben Sultan Beyazıt oğlu Sultan Selim, sen ki ey eşek Türk .."

( Sahabettin Tekindağ'dan aktaran, Baki Öz, Osmanlı'da Alevi Ayaklanmaları, Ant Yayınları, İstanbul 1992, s.;15. (Osmanlı vakanüvislerinin -zamanın olaylarını saptamakla görevli devlet tarihçilerinin- Türk’ü aşağılayan belgeleri için adı geçen yapıtın 69 uncu sayfasında kaynakları ile birlikte bir çok örnek bulunmaktadır.)

Mekteb-i Sultaniye’ye Osmanlı’nın son yıllarına kadar Türk soylular alınmazdı.


(M. Rauf İnan, Atatürk'ün Evrenselliği, Önder Kişiliği, Eğitimci Kişiliği ve Amaçları, Ankara, 1983, s.198.)

Son Padişahı Vahdettin'in yayımladığı bu bildirilerden birisinde su tümceler yer almıştır;

"Türkler dini, kavmiyeti, vatanı meşkuk (kuşkulu...) ve mahlud beş-altı milyonluk cahil bir kitledir." Türkçe'si; "Türkler; dini, soyu sopu, yurdu belirsiz karmakarışık bir cahiller sürüsüdür".

(Vahdettin'in El Ahsam Gazetesinin 16 Nisan 1923 günlü sayısında Osmanlıca ve Arapça yayınlanan bildiriden.)



Gelelim Yeniçerilere;

Devşirme Yeniçeriler ( 10 bin asker,bu sayıda Yeniçerilerin en fazla olduğu Kanuni dönemine ait )

Türk soylu;

Tımarlı sipahiler ( 162 bin asker )

Akıncılar ( 40 bin asker )

II. Abdülhamit döneminde Türklüğe yakınlaşmanın sebebine gelince…

Çünkü ümmetçilik politikası iflas etmişti.Malum Arap ayaklanmaları…

Osmanlıcılık politikası da iflas etmişti.

Geriye ne kalıyordu?

Yüzyıllar sonra aslında devletin asli ve kurucu unsuru Türkler.

Şehzadelere tekrar Ertuğrul gibi isimler verilmeye başlandı.Saray muhafızları yüz yıllardır Arnavutlardan seçilirken ne hikmetse Karakeçililerden müteşekkil bir muhafız müfrezesi oluşturuldu.

Osmanlı gayri-Türklere güvenilmeyeceğini çok geç anlamıştı.

Bazı padişahların annelerinin soyu hakkında Türk soylu müverrih İlber Ortaylı’nın da hocası olan yine Türk soylu Prof. Dr. Halil İnalcık’ın ’’Tarihçilerin Kutbu’’ adlı kitabında ilginç bilgiler var.Ben söylemiyorum.Bu konuda tartışmasız dünyaca ünlü bir tarihçi duayenimiz söylüyor.

seyif
02.03.08, 17:45
Buldugum konu:



1597’de Şerefhan tarafından yazılan Şerefname'de “Rum hükümdarı Fatih Sultan Mehmet” diye yazıyor. Yunan ve Rum tarihçilerde FatihSultan Mehmedin Rum kökenli olduğunu söylüyor. Rumların o dönemde çoğunlukta olduğu belli oluyor.1a.Osmanlı hiç bir zaman Türkçe konuşmamıştır. Osmanlıca Arapça ve Farsça karışımı dildi. Bilinenin aksine Osmanlıca denen yapay dil Türkçe değildir. Türkçede çok fazla Arapça ve Farsça kelime olduğu için böyle sanılıyor.Osmanlıda saray dili Persçeydi. Osmanlının kullandığı alfabede Pers alfabesiydi.

rum baskentini fetheden sultana cermen padisahi deseydik ya!

kardesim sen hic yapay dil duydun mu? esperanto? baleybelen?

persler islamdan sonra arap alfabesi kullanmaya basladilar. kullandigimiz yeni bir alfabe daha kesfettiniz ya helal olsun. persten daha persciymisizde demek pers alfabesi kullanmisiz.

demek saray dili persce. o kadar 16. yuzyil padisah fermani okudum persce birisine rastladimsa ne olayim. bu satirlari yazaninda 20. yy basindan bir matbu osmanlica eser okuyabildigini soylersiniz bir yerlerim tutulur herhalde.

isiniz mi yok kardesim ya.

reseller
02.03.08, 19:26
rum baskentini fetheden sultana cermen padisahi deseydik ya!

kardesim sen hic yapay dil duydun mu? esperanto? baleybelen?

persler islamdan sonra arap alfabesi kullanmaya basladilar. kullandigimiz yeni bir alfabe daha kesfettiniz ya helal olsun. persten daha persciymisizde demek pers alfabesi kullanmisiz.

demek saray dili persce. o kadar 16. yuzyil padisah fermani okudum persce birisine rastladimsa ne olayim. bu satirlari yazaninda 20. yy basindan bir matbu osmanlica eser okuyabildigini soylersiniz bir yerlerim tutulur herhalde.

isiniz mi yok kardesim ya.

Yakinda söylerlerki , "Ah - Ah ! Bakin burda yaziyor (http://www.politikcity.de/forum/showthread.php?p=467048#post46 7048) ! Türkler Osmanli-Torunu degil ! Osmanlilar Türkleri zamanin`dan beri sevmezdi ! Osmanlilar Türk-Düsmani idi!"

Bu baze Insanlar ne Yalan-Dünyasinda yasiyorlar ! Yalanlara öyle bir inaniyorlarki harbiden unutmuslar Yalanmi , Gercekmi ... Beyinlerinde "Tarih" olmus sacma sapan seyler ...

Ümitler
09.11.08, 00:44
Hallo! Mir geht es um ein bestimmtes Thema: Und zwar habe ich vor etwas längerer Zeit einen Artikel von Yilmaz Örmeci gelesen:



OSMANLI NEDEN TÜRK DEĞİLDİR?

Yılmaz ÖRMECİ

Osmanlı’nın neden Türk olmadığını, son 300 yılında neden bu ülkeyi tarihteki Türk hakanlarını gibi yönetmediğini, bugünkü anlamda değil, tarihsel gerçekler ışığında bakalım.
Fransızlar tarihteki tüm Fransız yöneticilerin, Fransa krallarının yaptıklarına yanlış da olsa sahip çıkarlar. Çünkü başka Fransız devleti yoktur başka topraklarda ve sömürgeci de olsa, zalim de olsa, Cezayir’de soykırım da yapsa bunu savunmak zorundadırlar. İngilizler de bu böyledir, başka birçok milletler de…
Halbuki olaya Türk tarihi açısından bakıldığında Osmanlı zamanda (bugün bile) yeryüzünde birkaç tane Türk devleti olduğunu görmek mümkündür. Osmanlı zamanında Timur da vardı, Akkoyunlular da, Memlukluler de. Dolayısıyla Osmanlı’nın her yaptığına mutlaka sahip çıkmak zorunda değiliz ve bu asla “aslını inkar” anlamına gelmez. Çünkü biliriz ki: “Aslını inkar eden haramzadedir.”
Osmanlı Devleti’ni kuranlar tabii ki Oğuz’ların Kayı boyundan Türklerdir. Bunda kimsenin şüphesi yoktur. Tüm tarih kitapları da bunu yazar. Babası Ertuğrul Gazi, annesi Halime Hatun’dur.
Daha sonra oğlu Orhan Bey, I. Murad, Yıldırım Bayezid (Beyazıt), I. Mehmet (Çelebi), II. Murad, II. Mehmet (Fatih Sultan Mehmet) Osmanlı hükümdarları olmuşlar. Hepsi de atalarının yaptığı gibi Türklüğün gereğini yapmışlar, Osmanlı ülkesini ileri götürmüşler ve halkını mutlu etmek için çalışmışlardır.
Atatürk de Türk olmanın gereğini yapmış, ülkeyi demir ağlarla örmüş, yollar, köprüler, fabrikalar yaptırmış, halktan topladığı vergileri de sonuna kadar yine Türk halkı için harcamıştır. “Ne mutlu Türk’üm diyene” diyerek de halkını mutlu etmiş olmanın ona kazandırdığı gururu bizlere haykırmıştır. Ne etnik açıdan, ne de Marksist söylemdeki “halkların kardeşliği” fikriyatından değil, “Ey bu ülkede yaşayan ve kendini Türk hissedenler. Sizin mutlu olmanız için bakın bunları yaptım. Ne mutlu size” anlamındadır.
Öyleyse “Türküm” diyebilmek için ille de bu ülke için, bu millet için çalışmak gereklidir. Bu ülke için değil de işbirlikçiler için, emperyalist odakların maşası olarak çalışanlar ya da bunlara bilerek ve bilmeyerek alet olanlar bilmelidirler ki:

“Türk olmak demek Türk kanı, Türk kafatası, Türk geni taşımak değildir. Bu Millet ve ülke için, tam bağımsızlık için, gelişmek ve Milleti mutlu etmek için çalışmadıkça Türk olduğunuzu bilimsel olarak kanıtlasanız da sizler Türk değilsiniz. Ben hiçbirinize Türk gözüyle bakmayacağım. Öte yandan bu Millet ve bu ülke için çalışan ve emperyalistlere ve onların uşaklarına DUR deme cesaretini gösteren herkes dinsel ve etnik kimliğine bakılmaksızın Türk’tür!” (Y. Ö.)

Gerçi bize milliyetçi derler. Ama, biz öyle milliyetçileriz ki, işbirliği eden bütün milletlere hürmet ve riayet ederiz. Onların milliyetlerinin bütün icaplarını tanırız. Bizim milliyetçiliğimiz herhalde hodbince ve mağrurca bir milliyetçilik değildir. (Mustafa Kemal Atatürk-1920)

“II. Osman bazı ıslâhâtları yapmak niyetindeydi ve bu ıslahata tamamen bozulmaya başlayan kapı kulu ocaklarından başlamak niyetindeydi.
……
Sonunda askerler isyan ederek Bâb-ı Hümâyun’dan içeri girdiler. Sultân Mustafa’ya zorla bî’at gerçekleştikten sonra, II. Osman Orta Camiye getirildi. Burada yeni Sadrazam olan Kara Davud Paşa’nın tâlimatıyla kemend ile boğulmak istendi. Muvaffak olunamayınca, Yedikule’ye götürüldü ve maalesef Davud Paşa’nın nezâretinde orada şehid edildi. (Mayıs 1622). Ne yazık ki, bu fitnenin başında Sultân Mustafa’nın Vâlide Sultân’ı bulunmaktaydı.” (http://www.osmanli.org.tr/osmanlisultanlari2.php?bolum=5&id=225 (http://www.osmanli.org.tr/osmanlisultanlari2.php?bolum=5&id=225))
…..

Şu Valide Sultan’lar (Türk olmayanlar) Osmanlı Sarayı’na girdi gireli Osmanlı hükümdarları Türk kimliğinden uzaklaşmış, Türk annenin emzirmediği, helal ve ak sütleri ile doyurmadığı, ANA dilini ve töresini öğretmediği Türk hükümdarları zamanla Osmanlı Devlet-i Aliyesi’nin içerisindeki Türkleri sadece savaş için kullanır olmuştur. Savaşmayı en iyi becerebilenler Türklerdir çünkü. Bu arada Bolu’lu aşçılar, Tokat’lı ve Sivas’lı hamamcılar da Osmanlı Sarayı’nda ve İstanbul’da iş bulabilmişlerdir. Anadolu ve Türükya (Trakya) Türkleri ise savaş dışında çiftçilikle ve küçük el sanatlarıyla uğraşmışlardır. Ticaretle uğraşanlar, madencilik ve diğer büyük işleri ise yabancı kökenli olanlar ile kapitülasyonlardan sonra da yabancı uyruklular yapmaya başlamışlardır. Savaşlardan sonra elde edilen ganimet ise askeri yönetmekten aciz, hatta kılıç kullanmayı bile bilmeyen Paşalar ile Sadrazamlara kalmış, Türk askeri ise fetih yapmış olduğu mutluluğu ve Allah’ın rızasını, şehit ve gazi olmanın kıvancını yeterli görmüştür.

Otuz üç (ya da otuz altı) Osmanlı Sultanı içinde ilk 6-7’si dışındakilerin hemen hepsi Türk olmayan anneden doğmuştur. Bilimsel olarak son Sultanların Türk kanı, Türk geni taşıdığını nasıl söyleyebiliyorsunuz? Soy ve sülale babadan oğula geçer. Töremizde böyledir de, üst üste 25 soydaki hepsinde de babadan gelen baskın (dominant) Türk geni olması acaba kaçta bir ihtimaldir? Konuya bu denli ırkçı yaklaşanlar da oldu, bunun için yazmak durumundayım. Bu türlü ırkçı yaklaşımlar hem Türk Milliyetçiliğinde, hem Atatürk’ün bize tanımladığı milliyetçilikte asla yoktur, olmamıştır. Tüm dünyada da en tehlikeli bir akım olmaya başlayan bu tür Milliyetçilik anlayışı ülkeleri bölerek daha kolay hazmedeceğini uman Emperyalistlerin tuzaklarından biridir.

Hayrullah Mahmud’un yazısında dikkatimi çekenlerden biri “Hatay’ın anavatana katılışı” dır. Hayrullah Bey, Hatay’ı Atatürk Türkiye Cumhuriyeti topraklarına katmamıştır. Hatay Atatürk’ün ebediyete intikalinden (ölmedi, içimizde yaşıyor) 8 ay 10 gün sonra, yani 29 Haziran 1939 günü günü saat 16:00’da toplanan Hatay Meclisinde “Türk camiasının ayrılmaz bir parçası olan Hatay’ın anavatana kavuştuğunu bir kararla tespitini” isteyen 39 imzalı önerge üzerinde konuşmalar yapılması, sonuçta, önerge ve Abdulgani Türkmen’in “Hatay Millet Meclisinin dağılmasına” dair teklifi oybirliği ve alkışlarla kabul edilmiştir. Atatürk sağlığında Hatay’ın anavatana katılması için çalışmıştır, bu doğru. Ama ne çizmesini giyip savaşmış, ne de sağlığında Hatay’ı Türkiye Cumhuriyeti topraklarında görebilmiştir. Bu tamamen Hatay Cumhurbaşkanı Tayfur Sökmen’in ve Hatay Meclisi’nin almış olduğu kararın neticesidir. Bu kararın ardından Hatay’da bulunan Fransız birlikleri çekilmiş ve 7 Temmuz 1939 tarih ve 3711 sayılı Kanunla Hatay Vilayeti kurulmuştur.
Tarihimize “bühtan” falan da yapan yok, kara çalan da. Bunu 80 yıl önce Atatürk dile getirmiş zaten. “ATATÜRK DİYOR Kİ” konu başlıklı önceki yazımda vardı, yine de iki cümlesini aktarayım:

“Osmanlı tarihi baştan nihayetine kadar hakanların, padişahların, şahısların, en nihayet zümrelerin hal ve hareketlerini kaydeden bir destandan başka bir şey değildir..."
“Millet, eviyle ve esbab-ı hayatiyesiyle iştigalden memnu olarak diyar diyar dolaştırılıyorken bu diyarlar halkı birçok imtiyazlara malik olarak çalışıyor, yani fatihler unsur-i asliyi peşine takarak kılıçla fütuhat yaparken, zaptolunan memalik ahalisi kazandıkları imtiyazlarla, muhtariyetlerle sapanlarına yapışıyorlar ve toprak üzerinde çalışıyorlardı. (17.02.1923, İzmir İktisat Kongresinin Açış Söylevi.)

Atatürk’ün Osmanlı hakkında söylediği daha pek çok cümleyi isterseniz kaynaklarda bulabilirsiniz. Nedir bunlar şimdi, “bühtan” mı? (Bühtan=Kara çalma, iftira Arapça TDK sözlüğünden).

Şimdi asıl “bühtan” a gelelim:
“Ya da daha sonra tahta çıkacak olan Vahidettin ile yaptığı Almanya ziyareti sırasında, “Boğazları savunmakla görevli olan Ordu Komutanlığı’nı isteyin, ben sizin Kurmay Başkanınız olurum” diye teklif götürür müydü?!” yazmışsınız. Kaynak gösterilmemekle birlikte sizin “BÜHTAN”ınız değilse lütfen kaynağını gösterir misiniz?
Vahidettin tahta çıkmadan önce Atatürk “Binbaşı” bile değildi. Çanakkale’de “Yarbay” olarak savaştı. Hangi rütbeyle “Boğazlar’ı savunmakla görevli ORDU KOMUTANLIĞI” üstlenecekmiş? Nasıl Kurmay Başkanı olup kendisinden daha rütbeli olan Paşalara (Generallere), emir verebilecekmiş? Bu hangi akla, hangi mantığa sığar? İlkokulda okuyan bir çocuk bile buna inanmaz. Bunu lütfen açıklığa kavuşturunuz. Tarih bilmeyebilirsiniz anlarım, ama hiç olmazsa tarihi “TAHRİF” edilmemiş kaynaklardan okuyunuz.

- Osmanlı Sultanları’nın Türk motifli kaftanlar giymesi,
- Bayrağında (bir dönem) 16 yıldız bulunması,
- Avrupa’nın “Türkler geliyor” diye kendilerini ve çocuklarını korkutması,
- Hatta Mehter Marşı’nda “Türk Milleti” denmesi
Osmanlı Sultanlarının Türk olduğunu gösteren deliller değildir. O zamanlarda en güzel motifler ve işlemeler Türk sanatlarındadır. Sultanlara da bu yakışırdı.
Bayrağında bir dönem 16 yıldız bulunması tarihteki 16 büyük Türk Devleti olsa bile bunun Türk halkına ve milletine verebileceği hamasetten ve göstermeden başka bir şey değildir. Orduyu oluşturan Türk askeri ve komutanları elbette ki Türklükten uzak değildir. Nihayetinde Türk Ordusu’nun devamıdır. Türk askeri ile Osmanlı Devleti’ni ve Osmanlı Hanedanı’nı özdeşleştirmek de yanlıştır.
Türk Milleti, Türk Milleti,
Aşk ile sev hürriyeti,
Kahret VATAN düşmanını,
Çeksin o mel’un zilleti.
Osmanlı’da asker sınıf Türk’tür. Bu nedenle Mehter Marşı’nda “Türk Milleti, Türk Milleti, aşk ile sev hürriyeti” denmiştir. Savaşan, zaferler kazanan Osmanlı Hanedanı değil, Türk askeridir. Türk’ü yüceltecek söylemler ve marşlar tabii ki yapılacaktır. Hiçbir Mehter Marşında (bildiğimiz dışında başka Mehter Marşları da vardır) Osmanlı övülmemiştir. Mehter bir Türk Marşı’dır, Osmanlı Marşı değil.
Avrupa’lı bugün bile kuzey ve batıdaki Müslümanlara Boşnak da olsa, Bulgar da olsa, Makedon da olsa hepsine de “Türk” demektedir. Afrika’daki ve Arap yarımadasındakiler de (zenci Müslüman da olsa) “Arap”tır onlara göre. Bosnalılar Türk kavminden değildir, ama Türkler gibi Müslümanlığı kendi rızalarıyla kabul eden ikinci kavimdir. Avrupa’da Haçlı seferlerine karşı savaşan da yine Türklerle birlikte “Boşnaklar” olmuştur. Bugün Avrupa’nın göbeğindeki tek Müslüman ülkedir. “Türkler geliyor” demek “Müslüman ve Türk askerleri geliyor” demektir. Osmanlı’yı ise “Ottoman” diye tanırlar ve nedense pek severler. Ancak bu sevgi sizin Osmanlı sevginizden çok farklı bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Selimiye’yi, Sultanahmet’i Türkler yaptı demezler de, Osmanlı eseridir derler.

“Türk olmanın gerekleri yapılmalıdır” demiştim. Osmanlı İstanbul’un fethinden sonra Anadolu’ya hemen hiçbir hizmet vermemiştir. Bursa’daki Ulu Cami Osman Gazi’nin oğlu Orhan Gazi tarafından İstanbul’un fethinden çok önce yaptırılmıştır. Anadolu’daki diğer eserlerin hemen hepsi, külliyeler, medreseler, köprüler Selçuklular zamanında yapılmıştır. Edirne, Arabistan, Afrika ve İstanbul’a ise fetihten sonra birçok cami, külliye, medrese, su kanalı yapılmış, adeta abad edilmiştir. Anadolu’da ise yıkılan camiler bile bu milletin parasıyla yapılmıştır.
Osmanlı yine Yükselme Devri’nden başlayarak bilimden uzaklaşmıştır. Hezarfen Ahmed Çelebi dahil birçok bilim adamı asılmıştır. Şeyhülislam’lar da pozitif bilimleri desteklememişler, medreselerde (o zamanki üniversite) pozitif bilimler yerine İslami bilimlere ağırlık verilmesini sağlamışlardır. Birçok hurafe, bid’at türemiş, üfürükçüler ve büyücüler, muskacılar yüzlerce yıl bu milletin cahilliğinden yararlanmışlar, adeta kanını emmişlerdir. Tekke ve zaviyeler çoğalmış, İslam’ın özünde olmayan “Ruhbanlık” uydurması sayesinde kul ile Allah arasına mollalar, dervişler, şeyhler, şıhlar türemiştir. İslam “Akıl, Bilim ve Barış” dini olmaktan uzaklaşmış, gerici ve yobazların elinde kalmıştır. Kutsal Kitabımız Kur’an-ı Kerim raflarda tozlanmış, “elleme, çarpılırsın” denilmiştir. Atatürk ise İslam’ın dogma ve “afyon” olmadığını anlatmış, Kur’an-ı Kerim’i Türkçe’ye (mealen) çevirttirmiştir. (Cumhuriyet dönemindeki ilk Türkçe meal Elmalılı Hamdi Yazır’ın yazdığıdır.) Atatürk Diyanet İşleri’nin de görüşünü ve fikrini alarak Türk ülkesinde Türkçe ezan okutmuş, ancak 1950 yılında yeniden Arapça ezan okunmaya başlanmıştır.
Matbaa’nın Osmanlı ülkesine gelmesi de yaklaşık iki yüz yıl gecikmiştir. 1727’de İbrahim Müteferrika tarafından kurulan ilk Osmanlı Matbaası’na bile “gavur icadı” olarak bakılmış, sayıları 5000’i aşmayan İstanbul’daki hattat ve kitap elyazmacılarına tüm ülkenin geleceği kurban edilmiştir.
Osmanlı Türk Dili’ne hiçbir zaman gereken önemi vermemiş, Arapça, Farsça ve son zamanlarında Latince ve Fransızca kelimelerin etkisiyle Türkçe bilim, sanat ve günlük konuşma dili olmaktan çıkmıştır. Anadolu Türkü İstanbul’a geldiğinde yabancı bir ülkeye gelmiş gibi bocalamıştır. Han’lar Otel, Deniz’ler Bahr olmuştur artık. Çalışmak istediğinde ise sahibi paşa torunu ya da ecnebi olan saray yavrusu köşklerde onların yaşantısını görmüş, kölelerin, cariyelerin ve hizmetçilerin bu “üstün sınıf” için çalıştığını farkederek kendi kendine hayıflanmıştır. Çünkü Anadolu’da tanıdığı en zengin Türklerin bile ne kölesi, ne cariyesi oölmamıştır. Türk’ün töresi köleliği, cariyeliği, insanın insana kulluk etmesini kabul edemez. Halbuki askere bile alınmayan Arap Şeyhleri’nin de, birçok Aşiret Reislerinin de, İstanbul’daki ecnebilerin de sayısı belirsiz kölesi, cariyesi, hizmetçisi vardır.

Atatürk Cumhuriyet’i kurduktan sonra Anadolu’yu gezmeye çıktığında gördüğü iki güzel evin sahiplerini sorar. Birinin sahibi Rum, birinin sahibi Yahudi’dir. “Peki onların arasındaki şu basit ve eski ev kimin?” diye sorduğunda bunun bir Türk’e ait olduğunu söylerler ve derhal getirilmesini ister. “Senin neden bunlar gibi güzel bir evin yok?” diye sorduğunda ise köylünün yanıtı içler acısıdır:
“Onlar o evleri yaparken ben sizinle birlikte Yemen’deydim, Trablusgarp’taydım, Çanakkale’deydim”

Ve işte sözün özü:
1- Osmanlı Hanedanı’nın son Sultanları soy-sop olarak Türk soyundan değildir. Son Osmanlı Sultanlarında Türklükten biyolojik ve bilimsel olarak bir şey kalmamıştır. (Bu ırkçı anlayışla olaya yaklaşanlara verilen cevaptır.)
2- Osmanlı bir Türk Beyliği olarak kurulmuş, ancak çok milletli İmparatorluk sürecine girdikten sonra Türkler azınlıkta kalmışlardır. Sınırlara katılan yabancı topraklarda oturanlara ne İslam zorlaması, ne de asimilasyon yoluyla Türkleştirme yapılmamıştır. Her millet kendi dinini ve töresini yaşamıştır. Türk nüfus % 20’lere kadar düşmüştür. Dolayısıyla Osmanlı İmparatorluğu Türklerin çoğunlukta olduğu bir Türk İmparatorluğu da değildir. (Bu da tarihsel ve sosyolojik olarak Osmanlı’ya bakanlara verilen cevaptır.)
3- Osmanlı’yı her yönüyle sevmek, takdir etmek, o günlerin özlemini çekmek demek Atatürk’ün kurduğu Bağımsız, Laik ve Milletin egemenliğine dayalı, demokratik ve sosyal hukuk devleti olan çağdaş Türkiye Cumhuriyeti’ne yapılacak en büyük hakarettir.
4- Türk Milleti için çalışmamış, bilim ve teknolojide hep geri gitmiş, kültür ve töreden uzaklaşmış Osmanlı’yı özlemek demek “yine başımıza bir Padişah gelsin, biz Türkler yine savaşalım, kazanırsak da padişahımızı ve etrafındakileri daha da zengin edelim, biz de köyümüze dönelim” demek olup, en saf bir köylü vatandaşın bile artık Cumhuriyete sahip çıktığı günümüzde Atatürk’ü hiç anlamamak demektir. Bu vatan uğrunda şehit olanların kemiklerini sızlatmak demektir. Fesi, peçeyi, kara geceyi özlemek demektir. Akıldan, bilimden uzaklaşmak, çağdaşlığa yakışmayacak şekilde dini taassup altına girmektir. Muskacıdan, üfürükçüden medet ummaktır, köleliğin ve sınıf farklılıklarının yeniden ortaya çıkmasıdır. Halifeliğin yeniden gelmesi ve mollaların, şeyhlerin, dervişlerin hortlaması demektir.
5- Osmanlı’yı özlemek demek, Atatürk’ü hiç anlamamak demektir. Devrimlerinin hiçbirini kabul etmemek demektir. Kadın haklarını ve insan haklarını hiçe saymak demektir.
6- “Ne mutlu, Türk’üm” diyebilmek için ise hemen kolları sıvamak, kişisel ve parti çıkarlarından önce bu millet için, bu ülke için çalışmak, tam bağımsız olmak, Emperyalizmin oyuncağı olmamak, Cumhuriyetin kazanımlarına, kadın haklarına, insan haklarına gereken değeri vermek, ekonomide, kültürde, sporda, hayatın her alanında ve milletler arası tüm platformlarda Türk’ün adını ve bu ülkeyi en iyi şekilde temsil etmek gereklidir. Muhtaç olduğumuz kudret damarlarımızdaki asil kanda mevcuttur.
7- Emperyalist güç odaklarının projelerinden biri olan “Büyük Osmanlı Projesi” yakında hizmetinize sunulacaktır. “Amerika bile Osmanlı’nın değerini anladı, buna destek verelim” diye düşünecek saf Osmanlı hayranları için bu yazdıklarım bir uyarı ve bilgilendirme (enformasyon) niteliği taşımaktadır. Emperyalistler Türk ve Türkiye Cumhuriyeti sevdalilarından, bu milletin aşıklarından; değil Büyük Osmanlı Projesi, “Büyük Turan Projesi” ile bile gelseler taraftar bulamayacaklardır. Artık uyanma zamanı gelmiştir.
8- TÜRK olanlar ve Türk’üm diyebilenler:
ÖVÜN’düğümüz yeter artık,
ÇALIŞ’maya başlamak zamanı gelmiştir.
GÜVEN’ebilmemiz için artık uyanmak gereklidir.



Natürlich habe auch ich mich lange mit der türkischen Geschichte beschäftigt, bin mir aber nur nicht sicher, was ich von dem obigen Artikel halten soll. Vieles, sogar sehr vieles klingt für plausibel.
Aber ich wollte diesen Artikel mit euch teilen und eure Ansichten darüber hören.

Entsprechen diese Gedichte von Hafiz Ahmet Celebi den Tatsachen, wurden solche Gedichte über Türken verfasst:

SAKIN TÜRK'Ü İNSAN SANMA
BİR AN BİLE OLSA TÜRKLE OLMA
TÜRK ELİNE ŞEKER OLSA,O ŞEKER ZEHİR OLUR
TÜRK'ÜN BAŞINI KESERKEN SAKIN GAM YEME
BABAN BİLE OLSA TÜRK'Ü ÖLDÜR

Hoffe ihr könnt mir weiterhelfen.

Gruß

deryatulga
09.11.08, 01:10
Eksik olma, senin gibiler de olmasa tarih nedir haberimiz olmayacak! Osmanlilar aslinda Fransiz olduklarindan Türklere de Fransiz kalmislardi. Gözlerine dizlerine dursun.

Ümitler
09.11.08, 01:17
Eksik olma, senin gibiler de olmasa tarih nedir haberimiz olmayacak! Osmanlilar aslinda Fransiz olduklarindan Türklere de Fransiz kalmislardi. Gözlerine dizlerine dursun.

Freundlichkeit scheint wohl nicht Ihre Stärke zu sein. Habe gerade eben erst gesehen, dass bereits eine Antwort zu diesem Thema gab. Habe wohl vorhin beim lesen übersehen.

Können sie mir netterweise sagen oder den Link geben, wo dieses Thema bereits behandelt wurde.
Nicht alle sind allwissend wie Sie und müssen noch so einiges lernen.

Gruß

tayfur
09.11.08, 02:00
yahu benim bildigim padisahlarimizin coguna KAGAN ünvani verilomisti. bu ünvan da türk ünvanidir. yani bu insanlar kendilerini türk olarak görmeseydi niye o ünvani kabul ettiler ozaman?

madem osmanli türk degildir niye dünya capinda osmanlilar TÜRK milleti olarak adlandirilirdi?

nesrin dede mehter marsimizda TÜRK MILLETI diye kelimeler geciyor.. madem türk degillerdi niye türk olarak kendilerini görüyorlardi?

saraylarda ve caddelerde neden TÜRKCE konusuluyordu??

yani demek istedigim su:

böyle sacmaliklari idaa edenler tarih den bi mok anladiklari yok!
ben böyle herifler ancak satilmis öküz derim...

dümmer gehts nicht =)))

JESUS WAR DEUTSCHER!!! ER HATTE BLONDE HAARE UND BLAUE AUGEN!!! :brüll:

tayfur
09.11.08, 02:03
Freundlichkeit scheint wohl nicht Ihre Stärke zu sein. Habe gerade eben erst gesehen, dass bereits eine Antwort zu diesem Thema gab. Habe wohl vorhin beim lesen übersehen.

Können sie mir netterweise sagen oder den Link geben, wo dieses Thema bereits behandelt wurde.
Nicht alle sind allwissend wie Sie und müssen noch so einiges lernen.

Gruß

mein tip...

glaub net an jeden scheiss den man dir vorlegt.
der typ der das geschrieben hat, hat versucht mehr kacke zu erzählen als ne kuh in 1 jahr scheissen kann!

es ergibt nicht einmal einen sinn von dem was der schreiber da behauptet!

Ümitler
09.11.08, 13:23
madem osmanli türk degildir niye dünya capinda osmanlilar TÜRK milleti olarak adlandirilirdi?

Weil der Gründer ein Türke war?


nesrin dede mehter marsimizda TÜRK MILLETI diye kelimeler geciyor.. madem türk degillerdi niye türk olarak kendilerini görüyorlardi?

Aus welchem Jahr?


saraylarda ve caddelerde neden TÜRKCE konusuluyordu??
Die türkische Sprache wurde mit der Zeit aus demm Leben und aus den Palästen verbannt.



JESUS WAR DEUTSCHER!!! ER HATTE BLONDE HAARE UND BLAUE AUGEN!!! :brüll:

Ich gehe einfach mal davon aus, dass das nicht ernst gemeint war.

Das das Osmanische Reich von einem Türken gegründet wurde, nehmen wir als Fakt nun mal an. Doch was passierte in den darauffolgenden Jahrhunderten? Die Sultanen hatten eine ganz andere ethnische Herkunft.

Wie bereits erwähnt, wenn es bezüglich dieses Themas woanders Antworten gab, wäre ich über einen Hinweis oder Link sehr dankbar. Möchte nämlich mit diesem Thema niemanden belästigen, gar nerven.

tayfur
09.11.08, 13:33
Weil der Gründer ein Türke war?

Die türkische Sprache wurde mit der Zeit aus demm Leben und aus den Palästen verbannt

.

die memaluken bestanden auch zum grössten teil aus türkischen soldaten sovie herrscher, doch es gibt kaum jemanden der sie wirklich als türke bezeichnet. wieso?
die osmanen hingegen werden von der ganzen welt als türkisch bezeichnet. wieso?

solltest wissen das sultane mehrere sprachen beherrschten. und das nicht weil die sprachen ihnen so gefiellen sondern eher aus politischen gründen.

ich glaube nicht das die türkische sprache aus den palästen verbannt wurde. es wurde lediglich das türkische mit arabischen buchstaben geschrieben, das noch lange nicht bedeutet das in den palästen kein türkisch gesprochen wurde.

da kommt doch glatt der gedanke in den kopf:

wenn das stimmt was du sagst...wieso konnten sooooo viele menschen im 1 wlt krieg noch türkisch? ja sogar atatürk sprach very good türkisch!

mal abgesehen davon.... welche sprachen haben die denn gesprochen ümitler?

Ümitler
09.11.08, 13:44
da kommt doch glatt der gedanke in den kopf:

wenn das stimmt was du sagst...wieso konnten sooooo viele menschen im 1 wlt krieg noch türkisch? ja sogar atatürk sprach very good türkisch!

mal abgesehen davon.... welche sprachen haben die denn gesprochen ümitler?

??? Ich bin mir nicht sicher, ob ich die Frage richtig verstanden habe.
Das im Osmanischen Reich Türken gelebt haben, ist ja wohl nicht abzustreiten. Und das die Türken die türkische Sprache beherrschten, sollte auch nicht sehr verwunderlich sein.

Welche Herkunft hatte Mustafa Kemal? Arabische? Bosnische? Oder eher türkische Herkunft?
1+1=2, genau so eindeutig ist es, warum Mustafa Kemal türkisch konnte.

Wenn man sich mal die Schriftsätze von damals ansieht oder Gedichte, dann wirst du als Türke Probleme haben, diese zu verstehen.
Zudem gab es auch eine Osmanische Sprache (schriftliche Sprache). Deswegen sind viele Texte von damals für uns schwer bis kum zu verstehen.

tayfur
09.11.08, 13:51
??? Ich bin mir nicht sicher, ob ich die Frage richtig verstanden habe.
Das im Osmanischen Reich Türken gelebt haben, ist ja wohl nicht abzustreiten. Und das die Türken die türkische Sprache beherrschten, sollte auch nicht sehr verwunderlich sein.

Welche Herkunft hatte Mustafa Kemal? Arabische? Bosnische? Oder eher türkische Herkunft?
1+1=2, genau so eindeutig ist es, warum Mustafa Kemal türkisch konnte.

Wenn man sich mal die Schriftsätze von damals ansieht oder Gedichte, dann wirst du als Türke Probleme haben, diese zu verstehen.
Zudem gab es auch eine Osmanische Sprache (schriftliche Sprache). Deswegen sind viele Texte von damals für uns schwer bis kum zu verstehen.

sowas wie nationalismuss gab es damals ja auch nicht.
yani türkei den türken gibi seyler yoktu ki zaten.
ve osmanli bir imparatorluktu. sadece bugünki türkiye sinirlar icerisinde degildi.
herhalde bugün hangi ülkerler osmanli imparatoruna bagli oldugunu biliyorsundur.
simdi o insanlara zorla mi türkce ögretilseydi?
osmanli imparatorunda cok millet yasiyordu. bunu ölye kiyaslayamassin ümitler.
bunun politik yüzünü de göz önünde bulundurman gerek.

hört sich im endeffekt an wie: RÖMER WAREN KEINE RÖMER....weil sie lateinisch gesprochen haben udn nicht römisch :lach:

Ümitler
09.11.08, 14:09
Es geht doch nicht ausschließlich um die Sprache. Wie du richtig beschrieben hast, war das Osmanische Reich ein Gebilde, welches nur durch die Religion /Islam zusammengehalten wurde.

Wieviele Millionen Menschen haben gelebt und wieviele davon waren Türken? Wieviele Sultane waren rein türkischer Herkunft?
Was hat das Osmanische Reich türkisch gemacht? Rückbickend betrachtet, war das Osmanische Reich eindeutig islamisch und arabisch geprägt. Aber türkische Anhaltspunkte gibt es nicht.

Warum wurden Türken als Menschen zweiter Klasse behandelt? Das der Gründer ein Türke war, ist bei einem Reich, welches 600 Jahre existiert und zum großteil Türken bernachteiligt hat, fast schon nebensächlich.

bosnakoglu
09.11.08, 15:03
Es geht doch nicht ausschließlich um die Sprache. Wie du richtig beschrieben hast, war das Osmanische Reich ein Gebilde, welches nur durch die Religion /Islam zusammengehalten wurde.

Wieviele Millionen Menschen haben gelebt und wieviele davon waren Türken? Wieviele Sultane waren rein türkischer Herkunft?
Was hat das Osmanische Reich türkisch gemacht? Rückbickend betrachtet, war das Osmanische Reich eindeutig islamisch und arabisch geprägt. Aber türkische Anhaltspunkte gibt es nicht.

Warum wurden Türken als Menschen zweiter Klasse behandelt? Das der Gründer ein Türke war, ist bei einem Reich, welches 600 Jahre existiert und zum großteil Türken bernachteiligt hat, fast schon nebensächlich.

1. das osmanische reich wurde NICHT nur durch die religion zusammengehalten. es lebten genug christen auf dem balkan und in der heutigen ukraine und auf dem kaukasus etc., und nur ein recht geringer teil trat zum islam ueber, ueberwiegend die bosnier, die davor als heiden verfolgt wurde.

2. das osmanische reich wurde nicht nur von einem tuerken gegruendet, sondern die meisten sultane waren auch tuerken.

3. die tuerken wurden nicht als menschen zweiter klasse gesehen. die 'tuerken' waren zwar im osmanischen reich [meist] jene, die die arbeit auf den feldern verrichteten, und die meisten soldaten stellten; aber ohne die 'tuerken' waere das osmanische reich niemals so groß geworden.

und genau das hat das osmanische reich 'tuerkisch' gemacht. :aferin:

es mag stimmen, dass die meisten menschen im osm.reich keine 'tuerken' waren, aber .... na und ?

tayfur
09.11.08, 15:04
Es geht doch nicht ausschließlich um die Sprache. Wie du richtig beschrieben hast, war das Osmanische Reich ein Gebilde, welches nur durch die Religion /Islam zusammengehalten wurde.

Wieviele Millionen Menschen haben gelebt und wieviele davon waren Türken? Wieviele Sultane waren rein türkischer Herkunft?
Was hat das Osmanische Reich türkisch gemacht? Rückbickend betrachtet, war das Osmanische Reich eindeutig islamisch und arabisch geprägt. Aber türkische Anhaltspunkte gibt es nicht.

Warum wurden Türken als Menschen zweiter Klasse behandelt? Das der Gründer ein Türke war, ist bei einem Reich, welches 600 Jahre existiert und zum großteil Türken bernachteiligt hat, fast schon nebensächlich.


vallaha so detiliert kenne ich mich da nicht aus. ich glaube hier gibt leuter im forum wie z.b: derya tulga der dich da besser aufklären könnte.
zaten su an mac heycanindayim ve kafam sadece macta :lach:..

PretzelLogic
09.11.08, 15:08
Du bist offenkundig in Deutschland sozialisiert, die Frage ob jemand REIN TÜRKISCHE Herkunft war stellte sich im osmanischen Reiche nicht.

Die Entwicklung der Gesellschaft stand im krassen Gegensatz zu jener im gesamten Westeuropäischen Raum.

Das Ethnisieren ist eine Europäische Unart und führt zu nix ausser zu Ethnozentristischem wahn......





Es geht doch nicht ausschließlich um die Sprache. Wie du richtig beschrieben hast, war das Osmanische Reich ein Gebilde, welches nur durch die Religion /Islam zusammengehalten wurde.

Wieviele Millionen Menschen haben gelebt und wieviele davon waren Türken? Wieviele Sultane waren rein türkischer Herkunft?
Was hat das Osmanische Reich türkisch gemacht? Rückbickend betrachtet, war das Osmanische Reich eindeutig islamisch und arabisch geprägt. Aber türkische Anhaltspunkte gibt es nicht.

Warum wurden Türken als Menschen zweiter Klasse behandelt? Das der Gründer ein Türke war, ist bei einem Reich, welches 600 Jahre existiert und zum großteil Türken bernachteiligt hat, fast schon nebensächlich.

polatinum
09.11.08, 15:14
1. das osmanische reich wurde NICHT nur durch die religion zusammengehalten. es lebten genug christen auf dem balkan und in der heutigen ukraine und auf dem kaukasus etc., und nur ein recht geringer teil trat zum islam ueber, ueberwiegend die bosnier, die davor als heiden verfolgt wurde.

2. das osmanische reich wurde nicht nur von einem tuerken gegruendet, sondern die meisten sultane waren auch tuerken.

3. die tuerken wurden nicht als menschen zweiter klasse gesehen. die 'tuerken' waren zwar im osmanischen reich [meist] jene, die die arbeit auf den feldern verrichteten, und die meisten soldaten stellten; aber ohne die 'tuerken' waere das osmanische reich niemals so groß geworden.

und genau das hat das osmanische reich 'tuerkisch' gemacht. :aferin:

es mag stimmen, dass die meisten menschen im osm.reich keine 'tuerken' waren, aber .... na und ? da dieses Thema schon 7 millionen mal besprochen wurde antwortet noch kaum jemand drauf. Natürlich nicht alle, aber oft geht es mit diesen Behauptungen nur darum 'dem' Türken nichts zu gönnen. Mal will mit dem 'Wort' Türke nichts positives in Verbindung bringen. Der Türke hat nie was erreicht hat nichts vollbracht, der Türke hat noch nicht einmal existiert. Wir sind eine Fata Morgana. Sogar jetzt wenn hier zb jemand in die Politik möchte sollte er am besten alles Türkische über board werfen und sich wie der Typ bei den Grünen cerkez (war der das?) nennen. Oder von mir aus Istanbulaner nur nicht Türke denn dann kommt er nicht weiter. . .

tayfur
09.11.08, 15:16
da dieses Thema schon 7 millionen mal besprochen wurde antwortet noch kaum jemand drauf. Natürlich nicht alle, aber oft geht es mit diesen Behauptungen nur darum 'dem' Türken nichts zu gönnen. Mal will mit dem 'Wort' Türke nichts positives in Verbindung bringen. Der Türke hat nie was erreicht hat nichts vollbracht, der Türke hat noch nicht einmal existiert. Wir sind eine Fata Morgana. Sogar jetzt wenn hier zb jemand in die Politik möchte sollte er am besten alles Türkische über board werfen und sich wie der Typ bei den Grünen cerkez (war der das?) nennen. Oder von mir aus Istanbulaner nur nicht Türke denn dann kommt er nicht weiter. . .

baz insanlar para icin analarini bile satarlar! bsp gibts genug heut zu tage.

Ümitler
10.11.08, 11:57
da dieses Thema schon 7 millionen mal besprochen wurde antwortet noch kaum jemand drauf.

Wie bereits erwähnt, wenn das Thema schon besprochen wurde, wäre ich über einen Hinweis, wo ich die Diskussion nachlesen kann, sehr dankbar.



Natürlich nicht alle, aber oft geht es mit diesen Behauptungen nur darum 'dem' Türken nichts zu gönnen. Mal will mit dem 'Wort' Türke nichts positives in Verbindung bringen. Der Türke hat nie was erreicht hat nichts vollbracht, der Türke hat noch nicht einmal existiert. Wir sind eine Fata Morgana. Sogar jetzt wenn hier zb jemand in die Politik möchte sollte er am besten alles Türkische über board werfen und sich wie der Typ bei den Grünen cerkez (war der das?) nennen. Oder von mir aus Istanbulaner nur nicht Türke denn dann kommt er nicht weiter. . .Es fällt mir schwer solche Argumente nachvollziehen zu können. Es kann doch nicht wahr sein, dass die Menschen / Welt nichts anderes zu tun haben/hat, als sich Gedanken darüber zu machen, wie man den Türken bloßstellen kann.

Immer wieder mit Türken, in etlichen Diskussion wird mindestens einmal die Opferrolle übernommen oder eine Verschwörungstheorie aus den Ärmeln gezogen. Mit dieser Denkweise werden wir auch in den nächsten 100 Jahren nie etwas erreichen.

polatinum
10.11.08, 15:04
Immer wieder mit Türken, in etlichen Diskussion wird mindestens einmal die Opferrolle übernommen oder eine Verschwörungstheorie aus den Ärmeln gezogen. Mit dieser Denkweise werden wir auch in den nächsten 100 Jahren nie etwas erreichen.

Was ich gestern vergessen hatte zu erwähnen.
Meistens sind die , die das Osmanische Reich "schlecht" machen auch die die den Islam und dieheutigen Muslime schlecht machen. Ist das sonst jemanden aufgefallen? Ich schau mal im Atatürk-Thread nach.

Der Schakal
10.11.08, 15:30
Es geht doch nicht ausschließlich um die Sprache. Wie du richtig beschrieben hast, war das Osmanische Reich ein Gebilde, welches nur durch die Religion /Islam zusammengehalten wurde.

Die Organisation der Gemeinden war auf religiöser Ebene (wobei auch dies nicht für alle Zeitabschnitte gilt). Stimmt. Und jetzt?


Wieviele Millionen Menschen haben gelebt und wieviele davon waren Türken? Wieviele Sultane waren rein türkischer Herkunft?

Was verstehst du unter Türke? Was verstand man früher darunter und warum sollte das eine Rolle spielen? Wie wurde das Reich von außen wahrgenommen und wie nahm es sich selbst wahr?
Das Osmansiche Reich war ein Vielvölkerreich.
"Reine" Menschen findest du nirgends.



Was hat das Osmanische Reich türkisch gemacht? Rückbickend betrachtet, war das Osmanische Reich eindeutig islamisch und arabisch geprägt. Aber türkische Anhaltspunkte gibt es nicht.

Rückblickend betrachtet war das Osmanische Reich ein Vielvölkerreich. Ethnien spielten keine (kaum) eine Rolle. Außerdem müsste man die Geschichte des Osm. Reich in "Epochen"/Zeitabschnitte einteilen oder wo denkst du ist Atatürk aufgewachsen? Mit Sicherheit nicht auf den Bahamas.



Warum wurden Türken als Menschen zweiter Klasse behandelt? Das der Gründer ein Türke war, ist bei einem Reich, welches 600 Jahre existiert und zum großteil Türken bernachteiligt hat, fast schon nebensächlich.

Der Staat behandelte alle Bauern gleich, ob Türke oder Kurde. Den sie wussten garnicht was ein Türke ist um ihn zweiter Klasse zu behandeln.

Wenn du Glück hast liest Derya Hoca deine Beiträge nicht, und wenn du noch mehr Glück hast liest er sie und antwortet nicht. Solltest du Pech haben wird er antworten.

Der Schakal
10.11.08, 15:34
...
Das im Osmanischen Reich Türken gelebt haben, ist ja wohl nicht abzustreiten. Und das die Türken die türkische Sprache beherrschten, sollte auch nicht sehr verwunderlich sein.
...


Das heutige Türkisch ist eine konstruierte Sprache des Nationalstaats. Der Istanbuler Dialekt gilt als Grundlage. Ansonsten existieren diese ganzen Sprachen nur auf dem Papier. Deswegen gibt es auch kein "kurdisch". Weil kein Nationalstaat existierte der einen Dialekt über einem anderen stellte.

gökyüzünde
10.11.08, 21:27
ist es nicht so, dass osmanisch die amtssprache war, und parallel dazu auch in der türkischen bevölkerung volkstümliches türkisch gesprochen wurde. also türkisch, dass von der entwicklung des osmanisch türkischen weitgehend unberührt blieb, und auf diesem türkisch auch das heutige türkei-türkisch mehr oder weniger basiert?

ist es dann nicht falsch zu sagen türkisch sei konstruiert?

yücel
10.11.08, 21:33
wohl kaum. Wie sonst hätte die latein. Alphabetisierung nach 1923 so schnell stattfinden können?

deryatulga
10.11.08, 21:34
ist es nicht so, dass osmanisch die amtssprache war, und parallel dazu auch in der türkischen bevölkerung volkstümliches türkisch gesprochen wurde. also türkisch, dass von der entwicklung des osmanisch türkischen weitgehend unberührt blieb, und auf diesem türkisch auch das heutige türkei-türkisch mehr oder weniger basiert?

Und warum komme ich mit dem künstlichen Osmanischen besser aus, als diesen "unberührten" Dialekten, wenn ich mich mit Personen aus den Turki-Republiken unterhalte?

Was man heute als Türkei-Türkisch liest und schreibt ist rein vokabularisch ein
willkürliches Sammelsurium!

Kennst du der Spruch vom prominenten Turkologen Abdülkadir Inan? "Ich verstehe alle türkischen Dialekte, abgesehen vom Dialekt des türkischen Sprachvereins!"

Ümitler
10.11.08, 21:39
Was ich gestern vergessen hatte zu erwähnen.
Meistens sind die , die das Osmanische Reich "schlecht" machen auch die die den Islam und dieheutigen Muslime schlecht machen. Ist das sonst jemanden aufgefallen? Ich schau mal im Atatürk-Thread nach.

Das ist eine böswillige Unterstellungen, die du dir zurecht gebastelt hast. Du solltest meinen Beitrag im anderen Thread sorgfältiger durchlesen. Denn auf diese Weise kann keine konstruktive Diskussion entstehen.

Ümitler
10.11.08, 21:47
Was verstehst du unter Türke? Was verstand man früher darunter und warum sollte das eine Rolle spielen? Wie wurde das Reich von außen wahrgenommen und wie nahm es sich selbst wahr?
Das Osmansiche Reich war ein Vielvölkerreich.
"Reine" Menschen findest du nirgends.

Wir reden hier über ein Reich, welches 600 Jahre bestand hatte. Doch zunehmend mit der Zeit, hat es sich weder von innen noch von außen als ein türkisches Reich wahrgenommen.



Rückblickend betrachtet war das Osmanische Reich ein Vielvölkerreich. Ethnien spielten keine (kaum) eine Rolle. Außerdem müsste man die Geschichte des Osm. Reich in "Epochen"/Zeitabschnitte einteilen oder wo denkst du ist Atatürk aufgewachsen? Mit Sicherheit nicht auf den Bahamas.

Der Versuch witzig zu werden, ist dir leider im letzten Satz misslungen. Richtig, die Ethnie rückte immer mehr in den Hintergrund. Im Vordergrund stand ausschließlich die Religion.



Der Staat behandelte alle Bauern gleich, ob Türke oder Kurde. Den sie wussten garnicht was ein Türke ist um ihn zweiter Klasse zu behandeln.

Stimmt so nicht. Natürlich wußte man/jeder, wer ein Türke war und nicht. Die Herkunft eines Menschen ist nicht zu verleugnen, auch im Osmanischen Reich wurde sie nicht verleugnet.
Zusammenfassend kann man behaupten, dass es immer und immer wieder ausschließlich um die Religion ging. Das Türkentum verschwand, der Islam rückte vor.

gökyüzünde
10.11.08, 21:47
Und warum komme ich mit dem künstlichen Osmanischen besser aus, als diesen "unberührten" Dialekten, wenn ich mich mit Personen aus den Turki-Republiken unterhalte?

Was man heute als Türkei-Türkisch liest und schreibt ist rein vokabularisch ein
willkürliches Sammelsurium!

Kennst du der Spruch vom prominenten Turkologen Abdülkadir Inan? "Ich verstehe alle türkischen Dialekte, abgesehen vom Dialekt des türkischen Sprachvereins!"

klar da geb ich dir recht, das vokabular.

hängt es nicht auch ab von der epoche des osmanischen? literatur aus der früh osmanischen phase ist wesentlich einfacher zu verstehen als sagen wir aus der späten phase. in der späten phase sind immer wieder passagen zu finden in denen sich arabische und persische grammatik/satzstrukturen wiederfinden.

Der Schakal
10.11.08, 22:15
Wir reden hier über ein Reich, welches 600 Jahre bestand hatte. Doch zunehmend mit der Zeit, hat es sich weder von innen noch von außen als ein türkisches Reich wahrgenommen.

Rechts neben mir liegt das "Brockhaus" von 1911. Das Osmanische Reich findest du unter dem Begriff "Türkisches Reich". Das man vom "Türken" und der "Türkei" sprach im Bezug auf die Einwohner des Reichs und das Reich "himself" sollte eigentlich gängiges Wissen sein.


Der Versuch witzig zu werden, ist dir leider im letzten Satz misslungen. Richtig, die Ethnie rückte immer mehr in den Hintergrund. Im Vordergrund stand ausschließlich die Religion.

Falsch. Die Ethnie rückte im Laufe der Geschichte immer mehr in den Vordegrund. Die nationalistischen Bewegungen beginnen nach der franz. Revolution. Das sollte eigentlich auch Allgemeinwissen sein.


Stimmt so nicht. Natürlich wußte man/jeder, wer ein Türke war und nicht. Die Herkunft eines Menschen ist nicht zu verleugnen, auch im Osmanischen Reich wurde sie nicht verleugnet.
...


Selbstverständlich wusste man das jemand Türke bzw. Kurde war. Das merkt man schon an den Verständigungsschwierigkeiten. Allerdings interessierte das niemanden. Der eine war von dem Stamm, der andere von einem anderen.


Zusammenfassend kann man behaupten, dass es immer und immer wieder ausschließlich um die Religion ging. Das Türkentum verschwand, der Islam rückte vor.

Was ist das "Türkentum"? Und wann sollen sich die "Türken" zu einem Konstrukt namens "Türkentum" bekannt haben? Des Weiteren nahm die Bedeutung eines Nationsverständnis auf der Grundlage der Ethnie im Laufe der Zeit zu (19. Jhr - 20. Jhr) und verdrängte den "Osmanismus" der wiederum das Nationsverständnis der "Ummah" verdrängt hatte.


Das generelle Problem das wir haben ist, wir verstehen die Geschichte nicht aus der Zeit heraus, sondern reflektieren die Geschichte aus der heutigen Situation.

Ümitler
10.11.08, 22:58
Rechts neben mir liegt das "Brockhaus" von 1911. Das Osmanische Reich findest du unter dem Begriff "Türkisches Reich". Das man vom "Türken" und der "Türkei" sprach im Bezug auf die Einwohner des Reichs und das Reich "himself" sollte eigentlich gängiges Wissen sein.

Und jetzt?



Falsch. Die Ethnie rückte im Laufe der Geschichte immer mehr in den Vordegrund. Die nationalistischen Bewegungen beginnen nach der franz. Revolution. Das sollte eigentlich auch Allgemeinwissen sein.

1799 war soweit ich mich entsinnen kann, die frant. Revolution zu Ende. Im Osmanischen Reich aber waren die Wirkungen erst Mitte des 19. Jh. ersichtlich. Wann wurde das Osmanische Reich gegründet?
Was hat überwogen, die islamische Vorzeit oder 60-70 Jahre, in denen der Nationalgedanke aufkam?

Du bezeichnest meine Aussage als falsch, dabei gibst du die Fakten nicht richtig wieder.

Zunächst hast du geschrieben:

Den sie wussten garnicht was ein Türke ist...

Daraufhin antwortest du mit:



Selbstverständlich wusste man das jemand Türke bzw. Kurde war.
[/quote]

Du solltest dich entscheiden.

Der Schakal
10.11.08, 23:07
Und jetzt?

... sind wir uns darüber einig das das Osmanische Reich von außen als Türkisches Reich (mit der Assoziation Islam) empfunden wurde und ihre Einwohner generell als Türken bezeichnet wurden.


1799 war soweit ich mich entsinnen kann, die frant. Revolution zu Ende. Im Osmanischen Reich aber waren die Wirkungen erst Mitte des 19. Jh. ersichtlich. Wann wurde das Osmanische Reich gegründet?
Was hat überwogen, die islamische Vorzeit oder 60-70 Jahre, in denen der Nationalgedanke aufkam?

Die Wirkungen Ethnonationalistischen Gedankenguts zeigen sich direkt am Anfang des 19. jahrhunderts. Die Unabhängikeitsbewegungen auf dem Balkan sind ein Indiz dafür.




Zunächst hast du geschrieben:
...

Daraufhin antwortest du mit
...
Du solltest dich entscheiden.

Du hast den Zusammenhang nicht verstanden oder ich konnte ihn nicht erläutern. Niemand hat einen Türken damals als solchen Wahrgenommen wie heute. Die Zugehörigkeit zu einer ethnischen Nation interessierte im Grunde niemanden. Man war von jener Familie, Stamm etc..

Ümitler
10.11.08, 23:25
... sind wir uns darüber einig das das Osmanische Reich von außen als Türkisches Reich (mit der Assoziation Islam) empfunden wurde und ihre Einwohner generell als Türken bezeichnet wurden.

Nein, sind wir uns nicht.



Die Wirkungen Ethnonationalistischen Gedankenguts zeigen sich direkt am Anfang des 19. jahrhunderts. Die Unabhängikeitsbewegungen auf dem Balkan sind ein Indiz dafür.

Bitteschön, dann zu Beginn des 19. Jh. Ändert aber nichts an der Falschheit deiner Aussage. Denn es sind trotzdem gerade einmal etwas mehr als 100 Jahre. Was war in den 400-500 Jahren zuvor?
Ist es nicht absurd, die letzten nationalistischen Ereignisse so darzustellen, als hätten sie das Osmanische Reich geprägt?



Du hast den Zusammenhang nicht verstanden oder ich konnte ihn nicht erläutern. Niemand hat einen Türken damals als solchen Wahrgenommen wie heute. Die Zugehörigkeit zu einer ethnischen Nation interessierte im Grunde niemanden. Man war von jener Familie, Stamm etc..

Das was du beschreibst, bezogen sich hauptsächlich auf die Namen der Menschen.
Natürlich interessierte es ab einem Zeitpunkt nicht mehr, welcher ethnischen Herkunft man war. Weil es nur noch um die Religion eines Menschen ging.
Trotzdem aber wusste und kannte jeder seine Herkunft.

Der Schakal
10.11.08, 23:35
Nein, sind wir uns nicht.

Und warum?



Bitteschön, dann zu Beginn des 19. Jh. Ändert aber nichts an der Falschheit deiner Aussage. Denn es sind trotzdem gerade einmal etwas mehr als 100 Jahre. Was war in den 400-500 Jahren zuvor?


Erläutern. Verstehe nicht worauf du hinaus willst.




Ist es nicht absurd, die letzten nationalistischen Ereignisse so darzustellen, als hätten sie das Osmanische Reich geprägt?

Willst du allen ernstes Behaupten das diese Ereignisse das Osmanische Reich nicht geprägt haben? Dir ist schon klar das diese Zeit zum Untergang führte?


Das was du beschreibst, bezogen sich hauptsächlich auf die Namen der Menschen.
Natürlich interessierte es ab einem Zeitpunkt nicht mehr, welcher ethnischen Herkunft man war. Weil es nur noch um die Religion eines Menschen ging.
Trotzdem aber wusste und kannte jeder seine Herkunft.

Die ethnische Herkunft spielte sogut wie keine Rolle. Die Menschen nahmen sich nicht als solche wahr. Ob jeder seine Herkunft kannte bezweifle ich.



Es würde mich mal interessieren was du mit deinen Beiträgen bezweckst und worauf du hinaus willst. Ansonsten reden wir einander vorbei.
Ich geh schlafen.

gökyüzünde
10.11.08, 23:53
... sind wir uns darüber einig das das Osmanische Reich von außen als Türkisches Reich (mit der Assoziation Islam) empfunden wurde und ihre Einwohner generell als Türken bezeichnet wurden.

bin vor kurzem auf ne schöne quelle gestoßen, ab seite 347. passt wohl ganz gut in den kontext.

http://books.google.de/books?id=0nYx287awIEC&pg=PA347&lpg=PA347&dq=goethes+mutter+t%C3%BCrkisc h&source=bl&ots=dZpQxicw8i&sig=eAMXHwMD6gq45fBUVpGZSvgUmw Y&hl=de&sa=X&oi=book_result&resnum=1&ct=result#PPA347,M1

PretzelLogic
11.11.08, 09:36
Mal ein Hinweis an die Diskutanten......

Ümitler und Schakal beim Lesen des Freds hier wird offenbar dass man aneinander vorbei Argumentiert.

Ümitler wärst du bitte so freundlich und könntest deine Thesen in ein paar Sätzen darlegen? Im Moment erschliesst sich mir dein Anliegen nicht?

Auch weiss ich ehrlich gesagt nicht worum es dir konkret geht?

Geht es um eine Definition des "Reinen Türken" ?
Geht es um eine Analyse der Gesellschaftsstruktur innerhalb des Osmanischen Reiches ?

Bitte mal ein wenig Fleisch um die Knochen verbauen und allen hier die Möglichkeit geben darauf mit substantiellen Beiträgen zu antworten.

Danke

Ümitler
11.11.08, 12:54
Erläutern. Verstehe nicht worauf du hinaus willst.

Ganz einfach: Du hast geschrieben:

Die Ethnie rückte im Laufe der Geschichte immer mehr in den Vordegrund. Die nationalistischen Bewegungen beginnen nach der franz. Revolution

Die letzten grob 100 Jahre wurde meinetwegen durch die nationalistischen Bewegungen geprägt. Aber in den 400 Jahren zuvor stand letztendlich nur die Religion im Vordergrund.

Daher ist deine Beschreibung nicht richtig.



Es würde mich mal interessieren was du mit deinen Beiträgen bezweckst und worauf du hinaus willst

Das Osmanische Reich war kein Türkisches Reich, sondern ein Islamisches.

Der Schakal
11.11.08, 13:42
Bitte geh auf den Vorschlag von Pretzel, sowie meinen letzten Satz im Beitrag ein. Ansonsten wird es unmöglich eine Diskussion mit dir zu führen.


Es würde mich mal interessieren was du mit deinen Beiträgen bezweckst und worauf du hinaus willst. Ansonsten reden wir einander vorbei.



Ümitler wärst du bitte so freundlich und könntest deine Thesen in ein paar Sätzen darlegen? Im Moment erschliesst sich mir dein Anliegen nicht?

Auch weiss ich ehrlich gesagt nicht worum es dir konkret geht?

Geht es um eine Definition des "Reinen Türken" ?
Geht es um eine Analyse der Gesellschaftsstruktur innerhalb des Osmanischen Reiches ?

Bitte mal ein wenig Fleisch um die Knochen verbauen und allen hier die Möglichkeit geben darauf mit substantiellen Beiträgen zu antworten.

Danach können wir weiter diskutieren.

Ümitler
12.11.08, 12:26
Bitte geh auf den Vorschlag von Pretzel, sowie meinen letzten Satz im Beitrag ein. Ansonsten wird es unmöglich eine Diskussion mit dir zu führen.

Was an diesem Satz war nicht nachvollziehbar oder unverständlich?


Das Osmanische Reich war kein Türkisches Reich, sondern ein Islamisches.

Yakamoz
12.11.08, 12:31
Was an diesem Satz war nicht nachvollziehbar oder unverständlich?

Dieser Satz ist irgendwie seltsam....du bist kein Mann sondern ein Mensch.....

Der Schakal
12.11.08, 15:44
Was an diesem Satz war nicht nachvollziehbar oder unverständlich?


Was an diesem Satz war nicht nachvollziehbar oder unverständlich?

Ganz einfach. Es ist eine Sache der Selbst- und Fremdwahrnehmung die man in Zeitabschnitte einteilen muss. Desweiteren solltest du klarstellen wie "Türkisches Reich" zu verstehen ist.

polatinum
12.11.08, 16:18
Ich habe das so verstanden: Der Islam hat mit den Türken eigentlich nichts zutun sondern wurde von 'den' Arabern uns aufgezwungen. Der Islam hat den Türken nur geschadet und es ist an der Zeit dass wir uns langsam davon lösen. Unsere Religion ist Tengrismus (hieß das so?) oder die modifizierte Version also Alevitentum. Noch besser ist es wenn man gar keiner Religion folgt denn Religion hemmt den Fortschritt. Wenn man aber unbedingt muslimisch beten möchte sollte das auf Türkisch oder Englisch geschehen.. . . emm was noch? Das wars glaube ich erstmal. Also das habe ich aus den Beiträgen des Users verstanden, ich kann aber natürlich falsch liegen.. . . . . . . . . .

Ümitler
12.11.08, 16:45
Ich habe das so verstanden: Der Islam hat mit den Türken eigentlich nichts zutun sondern wurde von 'den' Arabern uns aufgezwungen. Der Islam hat den Türken nur geschadet und es ist an der Zeit dass wir uns langsam davon lösen. Unsere Religion ist Tengrismus (hieß das so?) oder die modifizierte Version also Alevitentum. Noch besser ist es wenn man gar keiner Religion folgt denn Religion hemmt den Fortschritt. Wenn man aber unbedingt muslimisch beten möchte sollte das auf Türkisch oder Englisch geschehen.. . . emm was noch? Das wars glaube ich erstmal. Also das habe ich aus den Beiträgen des Users verstanden, ich kann aber natürlich falsch liegen.. . . . . . . . . .

Ich bin beeindruckt. Darf ich erfahren wie du zu diesem Ergebnis gekommen bist? Anscheinend hast du Erfahrung damit, Menschen, die nicht deine Meinung oder Ansicht teilen zu verurteilen.
Vorallem die Art und Weise der Verurteilung finde ich sehr interessant.

Scheint wohl eine neue "türkische" Tugend zu sein. Sobald man das Osmanische Reich oder den Islam nicht in den höchsten Tönen lobt, wird man sofort als ein "Islam-Hasser" verurteilt.

Lernt man das heutzutage so? Wer bringt einem so etwas bei?

deryatulga
01.04.09, 18:28
Türkiyenin ilk dokuma atölyesi Bursadaki bir tekkede kuruldu
Kaynak: ekohaber.com.tr
Yer: Türkiye
Tarih: 31.3.2009

Türkiyenin ilk dokuma atölyesi Bursadaki bir tekkede kuruldu


Türkiyenin ilk dokuma atölyesi Bursadaki bir tekkede kuruldu

Bursa, ülkemizin, hatta dünyanın en eski ve en önemli tekstil sanayi merkezlerinden biri. Bursa'da Bizans döneminden bu yana ipek böcekçiliğinin yapıldığı bilinmekte. Ancak, ipeklerin işlenip kumaş ya da havlu olarak üretime ne zaman ve nasıl geçtiğine ilişkin bilgilere sahip değildik. Oysa artık bu biliye sahibiz. Bursa Kadı Sicillerinde rastladığım bir belgede, Bursa, dolayısıyla ülkemizdeki dokuma sanayi, dinsel bir kurum olan bir tekkede başlamış...
Türkiye'de ilk yün, pamuk ve ipekli dokumacılığı; 853/1437 yılında, Bursa'da başladığı, bulduğumuz bir belgeden anlaşılmaktadır. Bu belgeye göre Karanfillibayır bölgesinde kurulan Üçkuzular Tekkesi'nin hareminde ilk dokuma sanatı gelişmiş. Bu aile, daha sonra da burada dokuma sanatını geliştirmiş. Belgeye göre dokuma sanatını, Buhara'dan Bursa'ya göç eden Şeyh Seyfeddin, Açıkbaş Mehmet ve Ali adlı kardeşlerin getirdiği yazılmaktadır.

Şeyh Seyfettin'in 1447'de ölmesiyle, kızı Dürriye Hanım'ın tekkenin hareminde, annesi Zehra Hatun'un öğretmesiyle dokuma sanatı Bursa'da başlamış... 1591 yılında ise dokumacılığı, bir sanat ve ticaret haline getiren, yine aynı aileden Hürmüze Hatun olmuş. Üçkuzular Türbesinde yatan Hürmüze Hatun'un, Şeyh Muhittin'den olan Ömer, Abdi, Mustafa, Abdurrahman ve İbrahim adlı çocukları da bu türbede yatmakta... Önceleri bez, yaygılık, örtülük, elbiselik yapılmaktaymış.

Belgeye göre önceleri pazara sunulmayacak genişlikte olmayan bu sanat, ancak mahalle içinde yaygınlaşmış. 1591'da Hürmüze Hatun, Bursa'nın Veledienbiya Mahallesinde, Bursa'nın ünlü şeyhlerinden Muhittin Bursavi ile evlendikten sonra, kendi neslinden yadigarı saydığı bu sanatı geliştirmek üzere öğrenci yetiştirmeye başlamış. Böylece halk arasında yaygınlık kazanmış. Yünden ve pamuktan üretilen ipekli ve yünlü kumaşlar, tüm ticaret yaşamında büyük ilgi görmeye başlamış. Kızlarıyla birlikte yetiştirdiği öğrenci adedi 20'yi bulmuş. Belgeye göre böylece Hürmüze Hatun, dokumacılığın kurucusu olarak adı anılmış.

Bursa'da ilk fabrika ne zaman kuruldu?

Bursa'da ipekçilik sanatı çok eskilere dayansa da, bunun bir sanayi olarak sürdürülmesi ancak 19. yüzyıla gerçekleşmiştir.

Bursa'daki geleneksel üretimden makineleşmeye geçilmesi, öncelikle teknoloji ve sermayeye gereksinim duymaktadır. Bu sermaye de dışarından gelmiştir. Yabancılar sadece sermaye değil, teknoloji de getirmiştir. 1830'lu yıllarda Avrupalı tüccarlar, işgücünün ucuzluğu nedeniyle Bursa'da yatırım yaparak, ipek sanayiinin kurulmasını sağlamıştır.
Bursa'da üretilen ipeğin başlıca pazarı İngiltere ve Fransa idi. Bursa'da yaşayan yabancı ipek tüccarları, Bursa'da üretilen ipekleri, Avrupa'daki fabrikalarında işlemek üzere satın alıyordu. Ancak 1831-1834 yıllarında Lyon'da başlayan grevler dalgası nedeniyle Avrupalı fabrikatörler, Avrupa'daki teknolojiyle üretim yapan fabrikalarını Bursa'da kurmaya başladılar.

Bursa'da ilk ipek fabrikasını, 1833 yılında Fransız Glaizal ailesi kurdu. Bu tarihe kadar ipek üretimi evlerde ve mahallerde, el ve ayakla çalışan mancınıklarla yapılmaktaydı.

Gündüz Ökçün'e göre Bursa'da ilk fabrika, 1833 yılında Konstan Bay tarafından açılmış. Daha sonra 1843 yılında, Boduryan Akpos ve Karnik'in yaptırdığı fabrikalar açılmış.

Fabrikalar bir yıl sonra yanmasından sonra Falkeisen, Henry et Daniel Muralt fils et Cie isimli bir İsviçre firması ile ortak olarak 1845 yılında ikinci fabrikasını kurmuş. Goudard isimli bir Fansız ipekçinin işçileri eğitmesi sonucunda ilk sezonun sonunda Falkeisen ve ortakları Lyon'a ihracat yapmayı becermişler. O yıllarda çalışanların çoğunu oluşturan Hıristiyan azınlıklar, fabrikanın açılmasına karşı koydularsa da Falkeisen, Bursa piskoposunu fabrikaya davet edip, "fabrikayı takdis ettirdikten sonra" direniş sona ermiş. Daha sonra Osmanlı Ermenisi Boğos Bilezikçi ve damadı Agop Düzoğlu, İtalya'dan getirttikleri ve yaklaşık 150 çıkrık kapasiteli bir filatür fabrikası kurmuş. Bu noktada ilginç olan Bilezikçi ve Düzoğlu'nun, 1843 yılında Bursa'da Mizan-ı Harir Mukataası'nın mültezimi olmalarıdır. İki eski mültezimin kurdukları fabrikalarda çekilen iplik önceleri Hereke'deki saray için üretim yapan dokuma fabrikasına satılıyordu.

Bursa'da ilk yerli girişimciler

Bursalı dokumacılar da, yabancıları taklit ederek kendi fabrikalarını kurmayı denemişler.

Bursa ipekçi esnaf loncasının tekeli nedeniyle, İstanbul'da ipek çekme tekniğinde yapılan gelişmelere önceleri izin vermemiştir. Bunun üzerine, taş pedalla üretim yapmak üzere Bursalı dokumacılar para toplayıp yedi mengehane kurarak, ilk teknolojik gelişmeyi sağladı.

Böylece, daha önce bazı dokumaları perdahlamak üzere İstanbul'a götürülmesine son verildi. 1815 yılında Bursalı kumaşçılar, Padişaha başvurarak, taş makinesi ihracı için ferman istemiş ve Sultan tarafından da onay alınması İstanbullu işletmelerin tepkisene neden olmuştu. Çünkü Mahmutpaşa civarında bu tarihte taş makineler yapılmaktaydı. Bu olay üzerine Sultan'a dilekçeyle başvuran İstanbullu kumaşçıların tepkisi nedeniyle Sultan, Bursalılara sadece bir taş makine ihracı için izin vermiş.

1846 yılında da bu makinelerin tamir görmesi için izin verilmiştir. 1844 yılında Fransa'dan gelen bir ipekçi ustası, Bursa'da bir ipek atölyesi kurmuş ve yeni tarz ipeğin nasıl çekileceğini göstermeye başlamış. Yine 1840'lı yıllarda da, İsmet Paşa adında eşraftan bir kişi, dokuma makineleri ve Avrupa tarzını getirmeye çalışmış. İsmet Paşa, bir süre evinin yanında bu fabrikayı kurmuş ve İtalyan modeliyle bir düzine makineyle üretime geçmiş. Bir İtalyan'ı bile işe almasına karşın yerli zenaatkarı çalıştıramamış. Beş yıl Avrupa ipeklilerinin taklitlerinin üretimi denemesi başarısızlıkla sonuçlanmış.

Kapitülasyonlar Bursa sanayisini çökertti

1838 yılında önce İngiltere, ardından diğer Batı devletleri ile imzalanan ticaret anlaşmaları Osmanlı Devletini bir çeşit açık pazar haline getirmişti. İthal gümrükleri yüzde 3 ile dondurmuş olmasına karşın, Osmanlı Devleti dışarıya sattığı mallara yüksek gümrükler uygulayabiliyordu. Örneğin Bursa ipeğinden yüzde 5'ten yüzde 22'e kadar, ortalama yüzde 10-15 oranında ihraç vergisi alınırken, yabancılar sadece yüzde 3 gümrük ödemekteydi. Bu durum da yerli üreticiyi, Avrupalı üreticiler karşısında savunmasız, hatta haksız bir rekabete bırakıyordu. Emperyalizmin Türkiye'yi etkisi altına almadan önce, Bursa'daki ipek sanayi Türklerin elindeydi. Azınlıklara ait ipek tezgah sayısı çok azdı. Örneğin 1831 yılında ipek üretiminde önemli bir iş gören toplam 180 dolapçının tamamı Müslüman idi.

Batılı ülkelerin Osmanlı Devleti ile ticaretinde muhatabı Osmanlı Devleti ve Müslüman unsurlar değil, Hıristiyan Rumlar veya Ermeniler idi. Böylece İmparatorluk sınırları içinde yaşayan Rum ve Ermeni azınlıklar aracı bir rol edinince ipek ve dokuma sanayi azınlıkların eline geçti.

1500'lü yıllarda Bursa'da 1.250 lidre ipeğin dokunduğu 1.000 tezgah vardı. Ancak kapitilasyonlar ve İran'dan gelen ham ipeğin, İran savaşı nedeniyle aksamış olması, Bursa'daki tezgah sayısını düşürmüştür. 1831 yılında, Bursa'daki tezgah sayının 407'e indiği kayıtlardan anlaşılmaktadır.

Bursa'nın 600 yıllık ipek sanayi son 30 yılda yok oldu.... Ülkemizdeki ilk dokuma atölyelerinin kurulduğu Bursa'nın dokuma sanayi de bugün bir sarsıntı geçiriyor. Geleneksel bir sanayii olan dokuma sektörüne devlet sahip çıkmalı, yoksa ipekçilik gibi 5-10 yılda yok olabilir.

seyif
01.04.09, 20:28
Bursa, ülkemizin, hatta dünyanın en eski ve en önemli tekstil sanayi merkezlerinden biri. Bursa'da Bizans döneminden bu yana ipek böcekçiliğinin yapıldığı bilinmekte. Ancak, ipeklerin işlenip kumaş ya da havlu olarak üretime ne zaman ve nasıl geçtiğine ilişkin bilgilere sahip değildik. Oysa artık bu biliye sahibiz. Bursa Kadı Sicillerinde rastladığım bir belgede, Bursa, dolayısıyla ülkemizdeki dokuma sanayi, dinsel bir kurum olan bir tekkede başlamış...
Türkiye'de ilk yün, pamuk ve ipekli dokumacılığı; 853/1437 yılında, Bursa'da başladığı, bulduğumuz bir belgeden anlaşılmaktadır. Bu belgeye göre Karanfillibayır bölgesinde kurulan Üçkuzular Tekkesi'nin hareminde ilk dokuma sanatı gelişmiş. Bu aile, daha sonra da burada dokuma sanatını geliştirmiş. Belgeye göre dokuma sanatını, Buhara'dan Bursa'ya göç eden Şeyh Seyfeddin, Açıkbaş Mehmet ve Ali adlı kardeşlerin getirdiği yazılmaktadır.
[/COLOR]

galiba gokturklerin basini da bu ipek olayi yakmisti. bizanslilar cin'den ipek bocegini kacirinca gokturklerin agirligi yitmisti.

seyif
01.04.09, 20:31
http://www.dunyabulteni.net/news_detail.php?id=70980

Aynur Erdoğan'ın Röportajı


Yaptığı uzun ve titiz çalışmanın sonucu olarak Osmanlı ekonomisini kuramlaştırdığı temel ilkeler çerçevesinde ele alan Mehmet Genç ile bu temel ilkeleri, kapitalizmin doğduğu koşulları, Osmanlı ekonomisinin kapitalizm karşısındaki konumunu, Osmanlı sanayini konuştuk.

Konu bu kadar geniş ve zengin, karşımızdaki konuşmacı da bu kadar engin bilgiye sahip ve konuya hakim biri olunca konuşma bir hayli uzadı. Bu sebeple söyleşiyi iki bölümde yayınlayacağız. Şimdi klasik Osmanlı ekonomisini anlamaya çalıştığımız bölümü sizinle paylaşıyoruz. Ardından Osmanlı ekonomisinin kapitalizm karşısındaki konumunu ve 19. yüzyıl sanayileşmesini konuştuğumuz kısmı okuyabileceksiniz.

Osmanlı İmparatorluğu yüzyıllar boyu ayakta kalmayı başarmış bir siyasi yapı. Kuşkusuz bunda hakim olduğu coğrafyada sağlam bir iktisadi yapı kurmasının da etkisi vardır. Kapitalizmle karşılaşmasını ve bunun karşısındaki refleksini konuşacağız ama öncelikle bize klasik Osmanlı iktisadının temel özelliklerini açıklar mısınız?

Osmanlılar ekonomiye, çağdaşı olan Batılılar gibi; merkantilistler ve kapitalistler gibi bakmıyor. Ekonomiyi siyasi sistemin, sosyal sistemin ihtiyaçlarını karşılayacak bir organizasyon ve faaliyetler kümesi olarak düşünüyorlar. Ekonominin ilk işi insanların mal ve hizmet ihtiyaçlarını karşılayacak ve bu arada da tabii devlete gelirler sağlayacak bir organizasyondur. Provizyonizm ve fiskalizm baştan beri yani 16. yüzyılda ekonomik sistemin ana hatlarıyla profilinin teşekkül etmesinden sonra iki önemli temel ilke olmuştur.

Ekonomik faaliyetlerden arzulanan memleketin ihtiyaçlarını karşılamaktır. Onun için ihracatçı değillerdir ve ithalat serbesttir. Fiskalist saikle biraz vergi alırlar ama esas olarak ithalata içerideki mal ve hizmet ihtiyacına karşılık olacağı için olumlu bakılır. İhracat ise sınırlandırılır.

Provizyonizm ve fiskalizmi biraz açar mısınız?

Fiskalizmle; şüphesiz hazinenin boş olmaması devamlı dolu olması amaçlanır. Ama bu devlet için düşünülen misyonu yerine getirme amacıyla alakalıdır. Her ne pahasına olursa olsun hazineyi dolduralım diye bir fikirleri yok. Öncelik provizyonizmdedir. Amaç toplumun yaşamasını sağlayan bir sistem kurmaktır. Bunu için kurumsal yapı düzenlemeleri yapılmıştır.

Kaza dediğimiz birkaç bin km. karelik yapılanma var. Kaza, birkaç kilometrelik şehrin etrafında 100–200 kadar köyün oluşturduğu idari bir birimdir. Başında bir kadı vardır. Bu köyler ve kasaba bir bütün olarak düşünülür ve dolayısıyla orada yapılan üretim orada tüketilir. Oradaki üretimin birinci hedefi bölgenin ihtiyaçlarını karşılamaktır. Ancak bundan sonra mallar kazanın dışına çıkabilir. Önce İstanbul'a gider. Çünkü orada zamanın şartlarına göre kolay iaşe edilmesi mümkün olmayan büyük bir nüfus kitlesi vardır. Bu kitleyi beslemek için bütün kazaların fazlaları İstanbul'a yönlendirilir. O ihtiyaç da karşılandıktan sonra diğer kazalara, imparatorluğun diğer bölgelerine gidebilir. Bu da hep izne tabidir. Bir yerden bir yere mal götürmek çok kolay değildir. Bunlar da bittikten sonra fazlası varsa ihraç edilir.

Aslında bu sistemde devlet gelirleri çok yükselme şansına sahip değildir. Devletin gelirleri parasal olur. Parasal gelirler için ekonomide mübadelenin engellenmemesi lazımdır.

Osmanlı büyük bir imparatorluk olmasına rağmen esas olanın kaza biriminin ihtiyaçlarının karşılanması olması emperyal amaçlarının olmadığını gösterir mi?

İmparatorluk ve emperyalizm denen unsurları Osmanlı dünyasında pek görmeyiz. Osmanlı tarihini okuyan herkes bilir ki, Osmanlılar fethettikleri yeri otomatik olarak anavatan parçası sayarlardı. Eflak, Boğdan, Kuzey Afrika gibi bazı yerler sistem tam olarak sindiremediği için marjinal tutulmuştur. Onlarla ilişkileri biraz daha zayıf bağlarladır. Ama Anadolu ve Rumeli'de kontrol ettikleri her yer diğerinden farksız olarak bir anavatan parçasıdır. İnsanları, grupları birbirinden ayrı tutma uygulaması görülmemiştir. Yani Batıdaki emperyalist, kolonyal imparatorluklarda gördüğümüze benzer bir yapı Osmanlı dünyasında yoktur.


KAPİTALİZMİN OLUŞMASI İÇİN DEVLETLERİN BU İŞE DAHA SEMPATİK BAKMALARI, DESTEKLEMELERİ GEREKMİŞTİR

Emperyal amaçlarının olmayışı Osmanlıda kapitalist ekonominin doğmamasının nedeni olarak görülebilir mi?

Tabii, kapitalizmin gelişmemesinin pek çok sebebi vardır. Daha doğrusu kapitalizmin gelişmesinin sebeplerine bakıp onları Osmanlı dünyasında bulup bulmadığımızı tartışmak daha doğrudur. Diyelim, insanlar ilk defa ziraat yapmaya başladıkları zaman kendileri tükettikleri malları üretip bir şekilde değiştirerek kullanmaya başlamışlardır. Yani ziraat devriminden itibaren aşağı yukarı on bin sene içinde, M.S. 1750'leden sonra sanayi devrimini görürüz. Yazarların ortaklaşa kabul ettikleri modern zamanların başı, ortaçağların sonu Avrupa'sında görünen olayların benzerleri sözünü ettiğim on bin yıllık tarihin içinde çeşitli yerlerde ve zamanlarda kâr için faaliyette bulunan, pazarda satmak için üretim veya ticaret yapan insanlar görülmüştür. Ama bunlara 'kapitalistlik tavırlar' diye isim vermek daha doğru. Kapitalizmi ortaçağın sonu modern zamanların başı, muhtemelen 15–16. yüzyıl Avrupa'sında oluşmuş olan bir yapı özelliği diye görmemiz lazım. Onun vasıfları da çok karmaşıktır. Osmanlı dünyasında bu karmaşık yapının muadillerini aradığımız zaman bunları bulamayız.

Kapitalizmi oluşturan bu karmaşık yapının içinde emperyalizm faktörünü de sayabilir miyiz?

Evet vardır. Gruplar zümreler arası farklılaştırma vardır. Kapitalizmi yapan insanlar sanayi, ticaret ve ziraatla uğraşan bir takım zengin insanlardır. Bunların hayat bulması, faaliyetlerini genişletebilmesi için devletlerin bu işe daha sempatik bakmaları, desteklemeleri gerekmiştir. Batılı devletlerin bu büyük kapitalist zengin zümrelerle ilişkileri bizim Osmanlıda gördüğümüz türden olmayan ilişkiler olduğunu söyleyebiliriz.


ZENGİNLİKLERE KARŞI FAKİR TOPLULUKLARIN MENFAATLERİNİ KOLLADILAR

Kapitalizmi doğuran toplumsal unsurlar da Osmanlıda farklı?

Evet. Belli grupların diğerlerinden ayrılmasını sağlayan siyasi, sosyal mekanizmalar var. Büyük sömürge imparatorluklarında, mesela Hollanda'da, İngiltere'de bunlar özel teşebbüs sahibi adamlardır. Türkiye'de İngiliz elçisi 1800'lere kadar Levant Company'nin adamlarıdır. Hindistan'dakiler de Doğu Hint Kumpanyası'nın adamlarıdır. Elçiyi de onlar tayin ederler. Bunlar büyük zengin iş adamlarıdır ve anavatandaki devletleri bunları destekler. Osmanlı dünyasında böyle bir şey bulamayız. Osmanlılar özel ellerdeki zenginliklere karşı fakir toplulukların menfaatlerini kollayan mekanizmaların üzerinde özellikle itinayla durmuşlardır.

Burjuva gibi sermaye biriktirebilen bir sınıfın çıkması mümkün olmamıştır?

Evet. Osmanlı Devleti Batıdakilere hiç benzemiyor. Bir kere mal ve hizmet üretmek için klasik iktisatçıların "üretim faktörleri" dediğim toprak, sermaye ve emek kullanılır. Bunları kombine ederek mal ve hizmet üretilir ve kârlar, gelirler artırılır. İflas edenler olur, çok büyüyenler olur… Batılı devletler, aralarında farklı özellikler taşıyanları vardır ama esas olarak bu yapıyı korumuşlardır. Bundan rahatsız olmamışlardır. Osmanlı sistemine baktığımız zaman devlet bu faktörleri özel sektörün istediği şekilde kullanarak toplumun diğer kesimlerinden fazla farklılaşmasına izin vermemiştir. Devlet faktörlerin kontrolünü sıkı şekilde elinde tutmaya çalışmıştır. Biliyorsunuz, zirai toprakların mülkiyeti devlete aitti. Özel mülk haline getirilmesine izin vermezdi. Hububat ekilen, nüfusun en büyük kısmı tarafından köylülere üretiminin yapıldığı toprakların mülkiyetini devlet elinde tutuyordu ama tasarruf hakkını veriyordu. Ve tasarruf hakkını verirken kimin ne kadar toprağa sahip olacağını da belirliyordu. Kapitalizmin gelişmesinde birçok yazarın, özellikle Marx'ın üzerinde durduğu esas nokta sermaye birikiminin ziraattan kaynaklandığıdır. Ziraatta geniş toprakları kontrol ederek orada ucuz emek kullanarak ve kârlı faaliyetlere yönelerek ilk kapitalistlerin, sermaye birikiminin oluştuğunu söylerler. Osmanlılar zirai toprakların üretici köylüler arasında birbirine yakın büyüklükte olmasına dikkat etmişlerdir. Büyük topraklara sahip olarak kapitalist üretim yapacak büyük sermayenin oluşmasına Osmanlıda izin verilmez.


OSMANLILAR ÜRETİM FAKTÖRLERİNİ DE EMEĞİ DE KONTROL EDİYOR

Bu durum ticaretin gelişmesine de engel mi olmuştur?

Ticaret gelişmiştir ama çok sınırlı kalmıştır. Biraz evvel söylediğim o bölge içinde bir mübadele var. Köyden, kasabaya, şehre gelir. Köylüler ürettiklerini esnafa satarlar. Esnaflar alırlar ve onları işlerler. Dokumacı pamuğu, yünü alır; debbağ deriyi alır… Ve bunların yaptıkları üretim tekrar aynı bölge içinde pazarlanır. Ama fazla olduğu zaman kasabanın dışına çıkar. Bu tabii ticareti, mübadeleyi düşük düzeyde tutar.

Osmanlılar üretim faktörlerini kontrol ediyor dedik. Emeği de tabii kontrol ediyor. Kapitalizmin gelişebilmesi toprak ve bütün diğer mülkiyet haklarının tam olarak fertlere bırakılmasını gerektirir. Bir kere işçinin serbest, hür olması lazım. Kendi emeğinden başka bir şeyi olmayan ve emeğini de satmaya hazır bir hür işçi ve sermaye sahibi bir müteşebbis bu kapitalizmin alfabesi gibidir. Osmanlılar bir kere toprağı kontrol etmişlerdir. Kimler, ne kadar toprağa sahip olacak? Miri toprak rejiminde köylülere ekebilecekleri kadar bir toprak tahsis edilmiştir. O toprağı ekme mecburiyeti getirilmiştir. Ekmediği takdirde devlet niye ekmiyorsun diye sorar. Ciddi bir mazeret söyleyemezse toprağı elinden alınır ve işlemeye razı olacak başka bir köylüye verilebilir. Köylüler ellerindeki toprakları serbestçe satamazlar, hibe edemezler. Müslüman devlet, İslam miras kurallarına göre toprağın bölünmesini de istemez. Köylü ailesi toprağı blok olarak mirasçısına devreder. Oğlu yoksa kızına verir.

Büyük çoğunluğu ziraatta olan emek de kontrol altındadır. Köylü toprağını bırakıp bir yere gidemez. Giderse onu yakalayıp toprağının başına geri getirebilir. Yalnız Batıdaki servage gibi toprağa bağımlı bir kölelik değildir bu. Osmanlı köylüleri hürdür. Ama toprağını terk edemez. Ederse de geri getirilebilir. Ama mecburiyet yoktur. Ben gitmiyorum diyebilir. O zaman ondan tazminat alır. Servage'da olmayan özelliklerdir bunlar.

Osmanlı köylüsünün başka ne farkları vardır?

Daha pek çok farkı vardır. Madem toprak üzerinde durduk bir konuyu daha belirteyim. Osmanlı sistemi çok enteresan bir sistemdir. Toprağın mülkiyetini elinde tutuyor. Fakat devlet sosyalist, kolektivist rejimlerdeki gibi toprağın sahibi benim diye kendisi idare etmiyor. İdare hakkını toprağı işleyecek olan reayaya, köylüye veriyor. Ama devlet bir takım mükellefiyetler getiriyor. "Toprağını işleyeceksin, terk edip gidemezsin, gidersen geri getiririm, gelmezsen senden yüksek bir vergi alırım" diyor. İstediğin şekilde satamazsın, vakıf yapamazsın, hibe edemezsin, kızıma bir tarla bağışlıyorum diyemezsin. Yani Osmanlı sistemi üretici aileye tahsis ettiği toprağın kendisinde kalmasını ve o toprağı işlemesini amaçlar. Köylü bunlara uymadığı zaman devlet mülkiyetin sahibi olarak müdahale eder ve toprağı elinden alıp başka birine verebilir. Köylülerin yüzde doksan dokuzu bu kurallara uyarlar. Çünkü köylü için toprak hayat kaynağıdır. Orada çalışıp üretecektir ve onunla hayatını idame ettirecektir. Onun için toprağa gözü gibi bakar. Ürettiği mallardan ne kadar vergi ödeyeceği çok net bir şekilde kanunlarda bellidir. Kendine ait toprağın sınırlarını bilir. Orada yapacağı üretimden ne kadar vergi ödeyeceğini bilir.

Osmanlı sisteminin bir yere yerleşirken devraldığı siyasi sistemlerden daha hafif vergilendirme yaptığı kanunnamelerden anlaşılıyor. Ama en önemlisi bunların önceden görülebilir olmasıdır. Özellikle Rumeli'de Osmanlı yayılmasını hızlandıran önemli bir faktör olmuştur. Köylüler Osmanlı rejimiyle ne ürettiklerini, bundan ne kadar vergi ödeyeceklerini, kendilerine ne kadar kalacağını çok net olarak biliyorlardı. Bu durum çok etkili oldu ve önemli bir üretim artışına yol açtı. 15-16-17. yüzyıllarda Osmanlı köylülerinin zirai başarısı oldukça parlak olmuştur.


16-18. YÜZYILLARDA İSTANBUL'DAKİ DİLENCİ SAYISI PARİS'TEKİNİN YÜZDE BİRİ KADARDIR

Bu sistemle köylü toprağını sahiplenip işliyor mu?

Söylemek istediğim şu; toprağı devlet benim mülkiyetimdir diye düşünüyor ve o düşünceye uygun müdahalelerde bulunma hakkına sahip oluyor. Köylüler de bu benim mülkümdür diye düşünüyor. Çünkü istediğini üretiyor, ne kadar vergi vereceğini biliyor, gayreti ile refah içinde yaşama şansı var ve öldüğü zaman da toprağı oğluna hiçbir vergi ödemeden otomatik olarak intikal ediyor. Mirasçılar arasında taksim edilmiyor. Ama mülkiyet üzerinde her yerde bir takım müdahaleler vardır. Her toplum, siyasi sistem bir şekilde müdahale eder. Köylülerin bunları mülkiyet haklarına çok da önemli olmayan müdahaleler olarak düşündüklerini tahmin edebiliriz.. Yani toprağı hem köylü benim mülküm diye düşünüyordu ve haklıydı hem de devlet benim mülküm diye düşünüyor ve o da haklıydı. Bu iki haklılığın sonucu toprağın uzun vadede üreticilerin elinde kalmasını, işlenmesini sağlamış ve zirai üretimi önemli ölçüde artırmayı başarmıştır.

Tabii, kapitalist üretimler derecesinde gelişme imkanı olmamıştır. Ziraatta kapitalizmin getireceği teknolojik yenilikleri, verimlilik artışını bizim şartlarımızda bulmak mümkün değil. Ama o verimlilik artışının bedelleri ise çok büyük sosyal sıkıntılardır. Sosyal maliyeti çok yüksek bir gelişmedir o. Mesela kapitalizmin gelişme imkanı bulduğu Fransa'nın başşehri Paris 16-18. yüzyıllarda İstanbul'dan çok daha küçük bir şehirdir. Ama Paris'teki dilenci sayısının yüzde biri kadar İstanbul'daki dilenci sayısı. İngiltere'de meşhurdur. "çitleme" derler. Büyük toprak mülkiyetlerinin oluşması ile köylüler toprağını terk edip hiçbir geçim garantisi olmadan şehirlere doluşmuşlardır. Bu tabiî ki sınaî kapitalizmin gelişmesinde ucuz, bol emek piyasası meydana getirmiştir. Yani bizim Osmanlı sistemi bütün grupların dengeli şekilde yaşamasını sağlayacak kurumlar oluşturmaya dayanıyor diyebiliriz.


OSMANLI SİSTEMİ ADİL OLDUĞU İÇİN BİRİKEN SERMAYEYİ DAĞITMA EĞİLİMİNDEYDİ

Sınaî kapitalizmin kalkınma ve refah iddiası var. Osmanlı sistemi devam etseydi, böyle bir gelişme meydana gelir miydi?

Bu tabii hipotetik bir tarih kurgusu olur. Kapitalizmin meydana getirdiği en önemli şey, şüphesiz teknolojik gelişmeyi hızlandırması ve verimlilik artışıdır. Bugünden geriye baktığımız zaman çok fark edilmeyebilir ama bu devirleri yaşayan kalabalıkların açısından baktığımız zaman kabul edilmesi zor birçok uygulamayı içinde taşıyor. 18. yüzyılda İstanbul'da 300 kadar dilenci var, nüfusu İstanbul'dan daha az olan Paris'te 10.000 dilenci var. Gelişme çağındaki kapitalizm bolca fakir üreten bir sistemdir. Bunu büyük ölçüde de kolonyalizm ile telafi ettiler. Sömürgeler oluşturarak, oralarda köle emek kullanarak muazzam bir birikim sağladılar.

Osmanlılar, toprak ve emek gibi sermayeyi de kontrol ediyorlar. Batıda benzerini görmedim. Osmanlı kârları da kontrol ediyor. Günümüz sisteminde kârda bir sınırlama yok. Buradan hem tüketiciyi hem üreticiyi koruyarak herkesin yaşamasını sağlama amacında olduğu anlaşılıyor. Her malın fiyatını belirlemekte devlet aktif olarak rol alıyor. Bunları belirleyen dokümanlara baktığımız zaman görüyoruz ki, devlet bu malı şu kadara satacaksın demiyor. Ezbere bir fiyat belirlemesi söz konusu değil. Kadılar ilgili esnafın ileri gelenleri ile bir örnek üretim dramasını gerçekleştirerek; söz konusu dükkana, atölyeye o malın maliyetini hesap ederek fiyatları koyarlar. Üretime yapana yüzde on civarında bir kâr hakkı tanınır. Bundan daha fazlası düşünülemez. Bu düşük kârlarla Batıdakine benzer kapitalist birikim yapmak son derece zordur. Nasreddin Hoca'nın meşhur hikayesi vardır; koyunlar telden atlarken tel yün tutacak. Bu yünü eğirip satacağım ve borcunu vereceğim demesi gibi adaletin esas alındığı Osmanlı sisteminde günün birinde bu küçük kârlarla zengin olup büyük iş adamı olma şansı hocanın tele takılan yünlerden borç ödeme derecesinde bir hayaldir. Uzun vadede birikimler oluyordu ama Osmanlı sistemi adalet üzere olduğu için bunları devamlı dağıtma eğilimindeydi.

Kontrolü hangi mekanizmalarla sağlıyorlar?

Esnaf örgütleri burada çok önemli bir rol oynuyor. Onlar devletin bu tutumuna uygun oluşmuş yapılardı. Narhlardan, fiyat belirleme sisteminden bahsettim. Yüzlerce, binlerce ürün çeşidi var. Bunların hepsini kadılar, muhtesibler, vezirler fiyatlandırsa işin içinden çıkılmaz. Dokümanlara baktığımızda zaten az sayıda fiyat belirleme örnekleri vardır. Fakat buna rağmen piyasada esas olan kâr sınırlamasıdır. Üretici ve tüccarın sattığı maldan aşırı kâr kazanmasını önleyen bir sistemi gerçekleştirdiler. Fiyatları devlet belirlemeden bunu yaptılar. Esnaflar kendi aralarındaki ilişkileriyle, birbirlerini kontrol ederek bunu yaptılar. Bir esnaf kârını artırmak isterse onun hammaddesini satın aldığı veya aramalını satan başka bir esnaf buna karşı koymuştur. Çünkü birisi kârını artırdığı zaman bu, öbürünün aleyhine oluyor. Diyelim ki, siz iplik satın alıyor ve dokuma yapıyorsunuz. İplik satan kârını yüzden ondan otuza çıkardığı zaman siz ürettiğiniz kumaştan kârınız sıfıra iner. Diyelim ham bez dokuyor ve tülbentçiye, basmacıya satıyorsunuz. Sattığınız kişi sizden pahalı alırsa nihayet tüketiciye geldiği zaman tüketicilerin isyanıyla karşılaşacak. Bu zincirleme devam edecek. Dolayısıyla birbirlerini frenleyerek düşük düzeyde tutuyorlar. Frenleyemediklerinde kadıya geliyorlar ve onun müdahalesiyle fiyatı ayarlıyorlar. Yani neticede sistem kâr hadlerini düşük düzeyde tutarak uzun vadede hareket etmiştir.

Osmanlının bu adil sisteminin zihnî kaynakları, başarılarının sırrı neydi?

Kaynaklarını açık seçik ifadelerle anlatmıyorlar tabii. Biz yapıp ettiklerine bakarak hangi prensiplerle hareket ettiklerini tahmin ediyoruz. Yönetimini kontrol altına aldıkları her alanda yaşayan insanları yani ıbadullahı (Tanrı'nın kullarını) kendilerine vediatullah (Allah'ın emaneti) olarak düşünüyorlar. Bu sebeple kul hakkıyla malul olmamak gibi bir motifleri var.

Bir de şunu belirtmek gerekir; Osmanlı Devleti ciddi bir devlettir. Siyasi sisteminin ömürlü olmasını istiyor. Söz konusu olan sanayi devrimi öncesi ekonomidir. Günümüz ekonomisinde çok büyük bir üretim fazlası vardır. Krizlerimiz üretim azlığından değil daha çok pazarlanamamasından, satış yapılamamasından doğuyor. Osmanlıların sistemi kurdukları dönemin ekonomisi zirai ekonomidir ve makro ekonomik planda ancak geçimlik düzeyde üretim imkanı vardır. İnsanların ancak yaşayabileceği kadar üretilir. Aralarındaki bölüşüm bir takım grupların lehine çok değiştiği zaman diğerlerini bekleyen sefalettir, açlıktır. Biraz önce Paris'i örnek verdim ama Batıda her tarafta fakirliğin, dilenciliğin, sefaletin oranı yüksektir. Osmanlıya gelen seyyahların eserlerinde bunu görüyoruz. Yabancı seyyahlar Osmanlı dünyasına geldikleri zaman en çok buların dikkatini çeken burada fakirin, dilencinin olmamasıdır. Birçokları bunu yazıyor. Yani genel olarak verimliliğin düşük olduğu ortamda herkesin yaşamasını sağlama amacındaki bir devletin adaletten başka bir seçim hakkı yoktur.

Bu anlayışa, zihniyete sahip olmasında İslam medeniyeti havzasının parçası olması mı etkin olmuştur?

Bu konudaki faaliyetlerine esas olan düşünceleri açık seçik bir şekilde anlatıyor değiller. Siyasetnameler var, ama bize iktisadi bakımdan spesifik tavırları ve prensipleri teşhis etmemize çok imkan vermiyor. Öyle anlaşılıyor ki, kendilerinden önce gelen Müslüman veya değil Doğulu veya Batılı siyasi sistemlerin başarısızlıklarına yol açan riskleri teşhis etmiş ve adeta onlara çare bulmak istermiş gibi hareket etmişlerdir. Biraz evvel değindiğim üretim faktörleri üzerinde çok durmuşlar; toprak, emek ve sermaye. Bunların gruplar arası dağılımındaki büyük farklılaşmalar siyasi sistemleri eninde sonunda sıkıntıya sokan ve ortadan kaldıran en önemli etken olduğu anlaşılıyor. Bütün biten imparatorluklara baktığınız zaman gruplar arasındaki kaynak dağılımında önemli dengesizliklerin ortaya çıktığı görülüyor. Osmanlılar bunu önlemek üzere bu faktörleri kontrol etmişlerdir. Kim, neye, ne kadar sahip olacak, bunların fiyatı ne olacak, dağılımı nasıl olacak? Bunları belirlemeye çalışmışlar. Ticaretten bahsettik. Ticaret yok değildi ama düşüktü. Faktörleri kontrol etmiştir. Fakat bunları kombine ederek sosyalist devletler gibi piyasaya tam olarak hakim olmayı hiçbir zaman istememiştir. Faktörleri hep özel şahıslara, esnafa, reayaya, tüccara belirli kurumsal düzenlemeler temelinde devretmiştir.

Birinci bölümün sonu

deryatulga
01.04.09, 20:46
galiba gokturklerin basini da bu ipek olayi yakmisti. bizanslilar cin'den ipek bocegini kacirinca gokturklerin agirligi yitmisti.

Simdi o konu hakkinda fazla bilgim yok. Ama Cinliler "Ipek Yolu"nu Göktürklerin elinden kurtarmak icin onlari "diyalogcu" Uygurlara kirdirmislardir, orasi kesin. Onlar da o tarihten sonra kendileri ipekcilige baslamis zaten Cinlilerin himmetiyle. Bugün bile orada bu sanat bayagi nitelikli olanak yasatilir. Geriye siyaseten ne kalmis, onun icin de tarih bilmek gerekmiyor!

Ayrica Osmanli'nin XIX.yüzyil ortalarinda dünyada hala merkantilizmin gecerli oldugunu sanmasi, aslinda bir savas sistemi olan ikame ekonomisine yaslanmasi ve akillara ziyan ihracat gümrügünü katlamali olarak uygulayarak hem kacakciliga davetiye cikartmasi, hem de sermaye birikimini önlemesi, güzellemelerle unutturulacak seyler degiller. Kendi tüccarina sahin, yabanciya karga olmanin sonu iflasti, öyle de oldu!

seyif
01.04.09, 22:55
http://www.dunyabulteni.net/news_detail.php?id=71251


Batı Avrupa'da meydana gelen sanayi devrimi karşısında Osmanlı bürokrasisinin tepkisi nasıl olmuştur, iktisadi düzen nasıl etkilenmiştir?

Bu oldukça kompleks bir konudur. Batı ile çok yoğun ilişkileri vardı ve Batıda olup bitenlere karşı bigane, habersiz değillerdi. Sanayi devrimini özel sermaye birikimi sağlamıştır. Osmanlı sistemi özel sermaye birikimini sınırlandıran bir yapıya sahipti. Kârları dondurarak, faizi belli koridorlar içinde tutarak… Neticede Batıdaki gibi büyük firmalar, özel sahada büyük iş adamları ortaya çıkmadı. Yani sistemin icabı olarak oluşmadı. Batıdaki değişmeleri görmüyor değillerdi. Görüyorlardı fakat bunu kendi prensiplerini, sistemlerini değiştirmek için bir sebep olarak anlamıyorlardı. Batıda sanayi devriminin oluşmasını hazırlayan zirai faaliyetler, fabrikalar, işyerlerinin açılmasında devletler önemli destek sağlıyordu. Yani bir malı kendi memleketinde üretmeye çalışan bir sanayiciye Batılı ülkeler destek sağlardı. O malın yurtdışından gelmesi halinde yüksek gümrük duvarları koyarak koruma gerçekleştirirlerdi. Osmanlılar böyle bir yola hiçbir şekilde girmediler. Korumayı biliyorlardı, anlamadıkları bir mesele değildi. Fakat bir malı üretecek olan bir insana o malı daha ucuza getirenlere karşı engel koyarak onu korumayı adeta suç sayıyorlardı. Başkalarının aleyhine zenginleşme olarak görüyorlardı. İnsanların o malı sırf o tüccar, sanayici zengin olsun işini genişletsin diye daha yüksek bir fiyat ödemelerine hiçbir şekilde razı olmuyorlardı. Sanayi devrimi Batının belli bir zenginlik kazanmasından sonra meydana gelmişti. Osmanlı dünyasına en önemli etkileri tahripçi, ağır kayıplarla sonuçlanan savaşlar oldu. Osmanlı 18. yüzyıldan sonra giderek yoğunlaşan savunma savaşlarıyla karşı karşıya kaldı. Bu savaşları kazanabilmek için birçok askeri reformlar, faaliyetler gerçekleştirdi. Neticede 1826'da Yeniçeriliği kaldırıp yeni modern bir ordu kurdular. Bu yeni ordu için silahlar, elbiseler, ayakkabılar, kemerler, süngüler imal etmek ihtiyacı duydukları zaman sanayi tesisleri de kurmak zorunda kaldılar.

Bu süreçte ordunun ihtiyaçlarını ithal ettiler mi?

İthal yoluna gitmediler. Kendi silahlarını eskiden beri üretiyorlardı. Ama 18. yüzyılın ikinci yarısında özellikle Rusya ve Avusturya'ya karşı yaptığı büyük kayıplarla sonuçlanan savaşlarda kullanılan malzemelerin bir kere sayısı çok arttığı için ithalata da başvurdular. Barut, tüfek, savaş gemisi ithalatı o zaman başladı. Ama onu yerli yapmak için çok büyük gayretler sarf ettiler. Kendi üretim birimlerini genişlettiler.

Ordunun ihtiyaçlarını sanayiyi harekete geçiren bir faktör olarak görebilir miyiz?

Tabii. Ama devlet provizyonist olduğu için bunlar ekonomiyi canlandıracak daha ileri bir aşamaya taşıyacak mekanizmaların oluşmasına da imkan vermedi.

Sanayi devrimi birden bire ortaya çıkan bir olgu değil. Bu faktörlere girmemize gerek yok. Ama Batı Avrupa çok zenginleşti ve sanayi üretimi gelişti, arttı. Bu zenginlik ve gelişmenin Türkiye üzerinde iki önemli etkisi var. Bunlardan bir tanesi, ticaret talebinin büyümesidir. Yani Avrupalıların Osmanlı ile ticaret hacmi büyüdü. Daha çok ticaret yapmak istediler.


SERMAYE BİRİKİMLERİNDEN BİRİNİN BÜYÜYEREK KAPİTALİST BİR İŞLETME HALİNE GELMESİNİ ESNAF DA DEVLET DE İSTEMİYORDU

Sadece hammadde ticareti mi, mamul madde ihracı da var mıydı?

Mamul madde de gidiyordu. Ama daha çok ara malları ve hammaddeler. Uzun vadede değişme trendi de bu şekilde oldu. Üretilmiş mamul mallardan hammaddeye doğru bir değişme oldu. Çok kesin çizgiyle kesilen bir trend değil. Osmanlılar pekâlâ mamul maddeler de ihraç ediyorlardı. Dokuma, mamul deri, ara malları, ipek, tiftik ipliği, pamuk ipliği, boyalı iplik ihracatı çok fazla idi. Osmanlıların boya endüstrisi çok gelişkindi. İngiltere'de ve Avrupa'da sanayi devriminin etkili olduğu ilk alt sektör pamuklu dokuma sanayiydi. Pamuklu dokumanın kullandığı pamuk ipliği ve özellikle kırmızı iplik ihracatında Osmanlı üreticileri çok etkili oldular. Mesela Avrupa'dan ham beyaz iplik ithal ediliyor ve İstanbul'da, İzmir'de bunlar boyanıp tekrar ihraç edilecek seviyede Osmanlı boya sanayinin etkisi vardı. Osmanlı esnafları boyamada çok başarılıydılar. Mesela maroken, sahtiyan, meşin üretiminde çok başarılıydılar ve bu ürünler Avrupa'da aranan ürünlerdi. Ama daha çok talep ettikleri tabiî ki hammaddeler, gıda maddeleri idi ve bunlarda talep arttıkça Osmanlı sistemi provizyonist mantığına uygun olarak ihracat kontrollerini artırdı, ihraç vergilerini çok yükseltti. İçerde ihtiyaç duyulan malların dışarı akmasına izin vermeyecek bir yapı oluşturdular. Birinci sanayi devrimine doğru gelişen Avrupa'nın birinci önemli etkisi bu ticaret alanında oldu.

İkinci önemli etkisi, ki bu çok daha vahim sonuçlar doğurdu, savaş teknolojisindeki değişmelerin Osmanlı savunma savaşları üzerindeki tesirleri. Osmanlı 18. yüzyılın ortalarından sonra yaptığı savaşlarda çok büyük kayıplar verdi. Bu savaşları finanse etmek için devlet ekonomiye giderek daha çok taleplerle yüklenmeye başladı. Esnaf örgütlerini destekler ve onların eşitlikçi yapılarını sürdürmekte devlet özellikle onlara yardımcı oluyordu. Aralarından birinin büyüyerek kapitalist bir işletme haline gelmesini esnaf da devlet de hiç istemiyordu. Onun için bu esnaf-devlet işbirliğiyle önemli sermaye birikimlerini kontrol altında tutuyordu.

Temel ilkeler ne zamana kadar korunabildi?

19. yüzyılın ikinci yarısına kadar bu ilkeler etkin oldu. Osmanlı ekonomisinin provizyonizm ve fiskalizmin dışında tradisyonalizm (gelenekçilik) ilkesi vardı. 15-16. yüzyıllarda sisteme baktığımız zaman pek gelenekçi olmadığını görüyoruz. Yeniliklere çok açık, esnek bir sistemle karşılaşıyoruz. Yenilikleri benimsemekteki formüllerini basitçe ifade edersek, herhangi bir yeni faaliyet, girişim, pratikle karşılaştıkları zaman imparatorluk iradesi şöyle düşünüyordu; eğer bu yenilik kimseye zarar vermiyorsa halka ve devlete faydalı ise kabul etmekte tereddüt etmiyorlardı. Fakat zamanla hem halka hem devlete faydalı olacak ayrıca da hiç kimseye zararlı olmayacak kriterine uygun örnekler azaldı. O zaman gelenekçi olmaya başladılar. 16. yüzyılın sonlarından itibaren görüyoruz ki, yeni bir şey meydana getirmek son derece zor hale geldi. Sanayi öncesi ekonomide verimlilik, üretim düşük ve geçimlik düzeyindeydi. Burada üretim ve tüketim arasında ulaşılan denge son derece hassas bir dengedir. Her ana kıtlık ve yokluk olabilir. Onun için esas olarak dengenin muhafazasına gayret ediyorlardı. Denge bir değişmeyle bozulduğu zaman dengeyi yeniden kurmanın gerektiğine inanıyorlardı. Aynen vücudun sağlığı gibi düşünüyorlardı. Sağlık bozulduğu zaman nasıl tedbirler alınıyor, sağlığı bozan etkenleri ortadan kaldırıp eski sağlıklı döneme geri dönme amaçlanırsa toplumsal ekonomik dengelerde de böyle düşünüyorlardı. İyiliği denenmiş olan kurumların, ilişkilerin yeniden iade edilmesi yani değişmenin ortadan kalkarak tekrar değişme öncesi dengeye dönmeyi amaçlıyorlardı. Onun için dokümanlarda hep "kadim olan nasılsa öyle yapılsın", "kadime aykırı iş yapılmasın" uyarılarıyla karşılaşıyoruz devamlı. Bununla hep dengenin korunması amaçlanıyordu.

Bu prensibin 18. yüzyılın sonunda artık terk edilmeye başlandığı çok netlikle görülüyor. Provizyonizm ve fiskalizmin ise 1840-60'lara kadar yaşamaya devam ettiğini görüyoruz. Ondan sonra yavaş yavaş ortadan kalktığını söyleyebiliriz.


BİR GRUP İNSANIN LEHİNE, GENEL TOPLUMUN ALEYHİNE OLACAK KAPİTALİZMİ OSMANLILAR KABUL EDEMEZ

Kapitalist ekonominin etkin olmaya başlamasıyla bu ilkelerin uygulanma imkanı mı azaldı?

Tabii. Batı ile olan münasebetler, artan yoğun ilişkiler bu prensipleri eninde sonunda terk edip yeni bir sistemi benimsemeye zorladı. Ama bu işler o kadar çabuk olmadı. Tam olarak kapitalizmi benimsemeleri çok zor ve yavaş oldu. Cumhuriyet döneminde bile benimsenmesi, içimize yerleşmesi hiç kolay olmadı. Kapitalizmin gereklerini yerine getirmek bir grup insanın lehine ve genel toplumun en azından kısa veya orta vadede aleyhine olacak kararları almayı gerektirir. Bu Osmanlılar için hiç kolay olmadı. Yani yerli sanayiyi korumak için daha eskiden beri çok uğraşmışlardır. Üreten esnafı çok desteklemiş korumuşlardır ancak kapitalistleşmelerine imkan vermeyen ortam içinde bunu yapmışlardır. Kapitalistleştikleri zaman genel toplumun tüketicilerin aleyhine zenginleşmelerine izin vermek; bu, Osmanlıların hiçbir şekilde kabul edemeyecekleri bir şeydir.

Peki, 19. yüzyılda sanayileşme nasıl gerçekleşti?

18. yüzyıldan itibaren devlet ekonomiyle daha yakından ilgilenmeye başlamıştır. Birçok alanlarda devlet doğrudan veya dolaylı yatırımlarla üretim alanlarını teşvik etmiştir. Fakat kapitalist Batıda gördüğümüz örneklerine benzer şekilde korumacı politika gütmemişlerdir.


MÜTEŞEBBİSLERİ ZENGİN EDİP BAŞKALARININ FAKİRLEŞMESİNİ SAĞLAMAYI HİÇBİR ŞEKİLDE AKILLARINA GETİRMEDİLER

O dönemin Batı ve Osmanlı sanayisini karşılaştırırsak arada çok büyük bir uçurum mu vardır?

Hayır. Şöyle diyelim. Osmanlıların sanayiden bekledikleri ekonominin diğer sektörlerinden beklediklerinden farklı değildir. Toplumun ihtiyaçlarını karşılaması asıl amaçtı. Bu gıda maddelerinden en lüks sınai mallara kadar çok geniş bir yelpazeyi kapsar. Bütün malların üretilmesi için gerekli yardımları ve destekleri yapıyorlardı. Zaten 1800'lü yıllara kadar Osmanlı ekonomisi ihtiyaç duyduğu malları kendisi üretiyordu. Dışarıya çok muhtaç değildi. Provizyonist düzenlemeler ekonomiyi kendi kendine yeterli konumda tutuyordu. Dışardan aldıkları önemli olarak bir tek yünlü kumaştı. Fransa'dan, İngiltere'den, Hollanda'dan geliyordu. İpekli kumaş da geliyordu ama yerli ipekli üretimi büyük ölçüde yetiyordu. Çok küçük ölçüde bir ithalat vardı. Ama ince yünlü kumaşlarda ithalatları büyüktü. Onun için ilk teşebbüsleri bu alanda yaptılar. Aba denen kalın yünlü her yerde üretiliyordu. Ama bunların çuka dedikleri ince yünlüleri üretmek için 18. yüzyılın başlarından itibaren önemli ölçüde yatırın sermayesi sağladı. Söylediğim gibi kendi devlet teşebbüsü olarak yapmadı. Fiziki, yatırım sermayeyi ve döner sermayeyi sağlayarak özel faaliyet gösterecek insanlara bunu vermeyi tercih etti. Uzun bir zaman uğraştılar ama devlet kendi hazinesinden büyük çapta sermaye ve kredi sağlarken Batıdaki benzerleri gibi korumacı bir gümrük sağlamadı. Yani dışarıdan ithal edilen yünlülerle rekabet edecek şekilde ithal edilen yünlülerin fiyatını artıracak bir gümrük koruması katiyen düşünmediler. Yünlü üretelim, yabancılara para ödemeyelim, içerde ihtiyaçlarımızı karşılayalım ama içerde bu ihtiyacı karşılamak için seçilen müteşebbisleri zengin ederek ve bu zenginliği başkalarının fakirleşmesiyle sağlamayı hiçbir şekilde akıllarına getirmediler. Onun için başarılı olmadı. Yünlü kumaş fabrikaları kurma yönünde 1700'lerden 1830'lara kadar birçok teşebbüs oldu ama başarılı olamadılar. Neticede yeniçerilik kaldırılıp 100-150 bin kişilik oldukça kalabalık yeni bir ordu kurulduğu zaman bu askerlere elbise sağlamak için o yünlü kumaşa ihtiyaç vardı. Onun için bunların fabrikalarını kurmak üzere özel girişimci aradılar. Fakat bulunamadı. O zaman devlet kendisi bu fabrikaları kurmak ve yönetmek zorunda kaldı. Bizim iktisadi devlet teşekkülü dediğimiz kurumların tarihi buraya dayanır. Devlet iktisadi müteşebbis gibi hareket etmek zorunda kaldı.


DEVLET TİCARETİ, PAZARI, KÂRLARI KONTROL ALTINDA TUTTUĞU İÇİN BÜYÜK ÇAPTA SERMAYE BİRİKİMİ OLUŞMADI

Sanayi hangi bölgelerde kuruldu? İmparatorluğun her yerinin kalkınması gözetilerek farklı bölgelere mi dağıtıldı yoksa sadece ordunun ihtiyaçlarıyla sınırlı kalarak İstanbul çevresinde mi kuruldu?

Dönemsel ayrım yapmak lazım. Kendi kendine yeterliliğin olduğu, 18. yüzyılın sonuna kadar olan dönemde pekala sanayi merkezleri vardır. Diyelim dokuma sanayi. Çok yaygındır. İpekli, pamuklu, ipek-pamuk karışımı dokuma merkezleri; Şam, Halep, Antep, Bursa, İzmir, Selanik, Edirne, Sakız Adası… Madeni eşyada; bakır Ergani, Kastamonu, Trabzon, Diyarbekir, Tokat, Gümüşhane'de çıkıyordu ve bu bölgelerde bakır eşya üretimi yaygın ve önemliydi. Demir madenleri bugünkü Bulgaristan'da idi. Sofya, Samako bölgesindeydi ve demir eşya imalatı da bu bölgede yaygındı. Aba, şayak gibi kaba yünlüler de Selanik, Filibe ve Bulgaristan bölgesinde idi. Pamuklu ve ipekliler Anadolu ve Suriye'de. Bunlar bölgesel olarak mübadele edilirdi. Oldukça homojen bir yapı vardı. Ama 19. yüzyılın ilk çeyreğinden itibaren yeni sanayileri devlet kurmaya başladığı zaman esas hedef ordunun ihtiyaçlarını karşılamaktı. Orduda esas kitle İstanbul'da olduğu için hepsi olmamakla birlikte kurulan fabrikaların çoğu Marmara bölgesindeydi. Balıkesir'de Bulguristan'da, İslimiye'de, Bursa'da, İzmit'te kurulan fabrikalar da vardı. Burada amaç memlekete yaygın bir sanayileşmeyi sağlamaktan çok yeni ordunun ihtiyaç duyduğu malları ucuz ve yerli bir üretimle karşılamaktı. Ama memleketin genel kalkınması gibi bir problem 1840'lardan sonra ortaya çıktı. Meşhur İmar meclisleri kuruldu ve imparatorluğun her tarafına birer heyet gidip incelemelerde bulundu. Ne gibi iktisadi problemleri vardır, bunlar nasıl çözülür, ulaşım, pazarlama, kredi ihtiyaçları gibi konuları o zaman tartışmaya başladılar. Genel düzeyde bir kalkınma faaliyeti olarak bunları söyleyebiliriz. Tanzimattan sonra modern devletin merkezileşme iradesiyle birlikte bütün ekonomiye bakma, onun ihtiyaçlarını karşılama tutumu da gelişti. Sanayileşme 1826'daki askeri reformu izledi. İstanbul çevresi ve yakın bölgelerde 1830'larda şimdi müze haline gelen Feshane, Beykoz'da deri ayakkabı fabrikası dahil birçok fabrika kuruldu. Bu yeni fabrikalar sanayi devriminin sembolü olan buhar makinesiyle donatılmıştı ve giderek yaygınlaştı. Bu makinelerin tamir atölyeleri kuruldu ve neticede bunların Türkiye'de imal edilmesini sağlayacak teknolojik tesislere kadar işi genişlettiler.

Tanzimattan sonra devletin bu girişimlerinin yanında özel sektöre de çok büyük kolaylıklar sağlandı. Onlar da yeni sanayi teşebbüsleri kurmakta mazhar oldukları teşvikleri kullandılar. Yalnız sermaye birikimi çok yoktu. Daha evvel söylediğim gibi devlet ticareti ve pazarı muhafaza etmekle birlikte kârları kontrol altında tuttuğu için büyük çapta sermaye birikim imkanları çok sınırlı idi.


SAVUNMA SAVAŞLARININ FİNANSI İÇİN EKONOMİDEN BÜYÜK FEDAKARLIKLAR İSTENDİ

Bu sanayi hamlesine müteşebbisler neden katılmadı?

Burada bir parantez açalım. Savunma savaşlarında ilk büyük yenilgi Kaynarca Antlaşmasıyla biten 1768-74 savaşında alınmıştır. Bu yenilgiden sonra devlet savunma savaşlarını finanse edebilmek için ekonomiden büyük fedakarlıklar istedi. Vergi yükü önemli ölçüde arttı. Savaş için ihtiyaç duyduğu mal ve hizmetleri onları üreten insanlardan vergi olarak almaya başladı. Osmanlı adaletine göre kim ne kadar üretiyorsa ondan o kadar vergi almaya yöneldiler. Bu bir parça işini genişletme imkanı bulan müteşebbislere çok ağır bir darbe indirdi. Çünkü devlet bu talepleri Batıda olduğu gibi piyasa fiyatından yapmıyordu. Piyasa fiyatından yapsaydı savaş zenginleri ve müteşebbisleri oluşurdu. Bu uzun vadede ekonominin lehine olurdu ama kısa ve orta vadede insanların aleyhine olacaktı.

Provizyonizm ilkesi burada da devreye girmiş…

Evet. Bu sebeple savaş için ihtiyaç duyduğu malları kimler üretiyorsa onlardan vergi olarak aldı. Kaynarca'dan sonraki birçok savaşta da bu uygulama yoğun bir şekilde devam etti. Devlet bu taleplerini piyasa fiyatının altında yapıyordu. Mesela devlet demire ihtiyaç duyuyor. Demir üreten ocaklara bu talebini bildiriyor ve bunları düşük bir fiyattan alıyor. Eskiden beri alıyordu ama az miktardaydı. Vergi gibi karşılanıp katlanılıyordu. Devletin talepleri çok arttığı zaman küçük ölçekli firmalar, diyelim yüz ton ürettiği demirden 5 tonunu devlet alıyorsa vergi gibi karşılanır. Ama 70-80 ton istediğinde bu üreticiler için büyük yük getirdi. Çünkü piyasa fiyatının altında veya hiçbir kâr tanımayan bir talepti bu.

Ayrıca savaşların çok büyük gider maddesi olduğu anlaşılıyor. O zaman muazzam bütçe açığı veriyor ve devlet bu düşük fiyattan aldığı malların bedelini dahi ödemekte zorluk çekiyor. Düşük fiyata aldığı malların karşılığını bile ödeyemediği oluyor. Bu 1770'lerden 1830'lara kadar devam eden bir süreçtir.

Bu dönem de devlet bir şey daha yaptı. İhtiyaç duyduğu malları piyasa fiyatının altında ödemek için bile geliri olmadığı için zenginlerin terekelerine el koymaya başladı. Daha evvel devlet görevlisi olanların terekelerini zaten alıyordu. Ama devletle bağlantısı olmayan esnafın, reayanın, tüccarın terekesine müdahale etmeyi İslam hukuku çerçevesinde hiçbir zaman düşünmedi. Ama bu devirde bir hayat memat meselesiyle karşılaşınca zenginlerin de terekelerine el koydu. Zengince bir esnaf, üretim yapan bir tüccarı haber aldığı zaman onun terekesine el koydu. Ama devlet hukuk rejimini değiştirmediği için hakkı olmayan bu müdahaleyi şöyle b,r hukuki formülle yaptılar. Savaş giderleri fazla olan Devleti Aliyyeye savaş bitinceye, devletin hazinesi rahatlayıncaya kadar mirasçılar borç versin dediler.

Uyuldu mu bu yeni kurala, geri ödeme yapıldı mı?

Yaptılar. Esham, borç senedi verdiler. Osmanlı devleti hukuka hep riayet etmiştir. Sapma yok denecek kadar azdır. Yalnız burada bizi ilgilendiren iktisadi bakımdan bu işyerlerinin kapatılmış olması, yani yatırım çözülmesi dediğimiz sürece yol açılmış olmasıdır. Bir sanayici, tüccar müşterileriyle, tezgahlarıyla dağıldıktan sonra mirasçılar borcu geri almış veya almamış çok önemi yoktur. 70-80 sene süren bu sürecin sonunda sanayileşme başladığında birikim iyice dibe vurmuş durumda idi. Onun için Tanzimatın sanayileşme ve özel sektöre teşvikler ve imkanlar tanıma politikası çok uzun süre sonra meyvelerini verebilirdi. Nitekim Türkiye tarihinde özel sektörün hayat bulması 20. yüzyılın sonlarında ancak mümkün olabilmiştir denebilir.

O sürecin sonucu mudur 1980'ler?

Cumhuriyet dönemini biliyoruz. Cumhuriyetin başında da özel sermaye yok. Devlet yapıyor birçok yatırımı. Özel sektörde birkaç küçük müteşebbis var. Vehbi koç, Sabancı'nın babası ve diğer birkaç kişi. Vehbi Koç'un bir küçük bakkal dükkanı vardı. Sermaye birikimi yoktur. Birikim kolay olmaz. Batıda sanayi devrimi 1760-1800 yıllarında meydana geldi. Ama onu hazırlayan sermaye birikimi 1500'lerde başlıyor. 250-300 senelik bir sermaye biriminin ardından sanayi devrimi oluyor.


TEKNOLOJİK GELİŞMEYİ KOLAYLAŞTIRMASA DA HERKESİN ADALET İÇİNDE YAŞAMASINI SAĞLAYAN BİR SİSTEMDİR

Yaygın bir algı var; Osmanlı üreten bir toplum değildi ve bu yüzden Batı karşısında yenik düştü. Siz bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

"Osmanlınınki talan ekonomisiydi. Fetihlerle geçiniyorlardı. Fetihler durunca kendi halkını sömürdü ve sonra dağıldı gitti" diyorlar. Bunu demeye imkan yok. Osmanlı üretim yapıyordu. Üretim olmadan milyonlarca km. kare toprağın üzerinde o kadar insanın yaşaması mümkün değil. Üretim vardı ama küçük ölçekliydi. Ziraatta da, sanayide de küçük birimler hakimdi. Bu küçük ölçekli üretim sistemi Batıdaki sanayi devriminin getirdiği değişim olmasaydı pekala yaşayabilir bir sistemdi. Bu sistemin teknolojik gelişmeyi kolaylaştıran bir sistem değil, ama adalet içinde herkesin kıt kanaat de olsa yaşamasını sağlayan bir yapıyı oluşturduğu da muhakkak.

Kendi dışındaki gelişmelerin aleyhine olması sonucunda…

Evet. Bunun sonucunda her şey altüst oldu.

Çok teşekkür ederiz.

polatinum
23.06.10, 02:33
Enteresan




http://www.youtube.com/watch?v=Tc9TpFf_PF0&feature=related

polatinum
03.02.11, 15:26
Osmanlı zamanında bir adam bir bayanın karşısına geçer ve der ki ;

"-Ey dilber...i ...rana! Ey tesadüf-ü müstesna! O mahrem suratınızı görünce size lahza-i kalpten sarsıldım... Niyetim acizane-i taciz etmek değildir.. Bilakis efkar-i umumiyede ufak bir aile bacası tüttürmektir.. Sözlerim sizi temin ve tatmin edecekse şayet zevc-i izdivacınıza talibim!.."

Bayanın cevabı;

"-O mahrem suratınıza bir sille-i osmaniye nakşedersem sekte-i kalpten terk-i hayat edersiniz..."

deryatulga
03.02.11, 16:27
Zevc-i izdivac dersen bir tokat yediğinle kaldığına şükret :D


Osmanlı zamanında bir adam bir bayanın karşısına geçer ve der ki ;

"-Ey dilber...i ...rana! Ey tesadüf-ü müstesna! O mahrem suratınızı görünce size lahza-i kalpten sarsıldım... Niyetim acizane-i taciz etmek değildir.. Bilakis efkar-i umumiyede ufak bir aile bacası tüttürmektir.. Sözlerim sizi temin ve tatmin edecekse şayet zevc-i izdivacınıza talibim!.."

Bayanın cevabı;

"-O mahrem suratınıza bir sille-i osmaniye nakşedersem sekte-i kalpten terk-i hayat edersiniz..."

Genç Osman
03.02.11, 16:57
Zevc-i izdivac degilde zevk-i izdivac olmasi gerekmez mi?

seyif
03.02.11, 17:13
Zevc-i izdivac degilde zevk-i izdivac olmasi gerekmez mi?

yahu aklinizda yoksa gugillayin. dest-i izdivac asli. ama sana cok zevkli geliyorsa bilemem :)

Genç Osman
03.02.11, 17:26
Zaten gugulladik:D Kusura bakma, aklimizda yok.

Öneri olarak ve cogu sayfalarda zevk-i izdivac cikiyor. polatinum'un hikayasindeki teklifte bulunan adam bana sanki hem kibar bir dille ve ayni zamanda bir bayana ahlaksiz bir sekilde "bir geceligine" teklifte bulunuyor gibime geldi... o yüzden sordum kendime acaba zevc-i izdivac degilde, zevk-i izdivac olabilirmi diye. Yoksa ben mi yanlis anladimda, adamcagiz siradan bildigimiz bir evlilik teklifinde bulundu?! Ozaman dest-i izdivac derdim ama derya hoca'nin yorumu buna pek yakin degil;-)

deryatulga
03.02.11, 17:37
Haydi biraz ciddiyet. Feridun M.Emecen hocamızın kısa bir süre önce çıkan Yavuz Sultan Selim biyografisini hepinize tavsiye ederim. Keşke ardından bir de Kanuni biyografisi gelse....

polatinum
03.02.11, 17:42
Bu mi daa?

6159

seyif
03.02.11, 17:54
derya hocam kapak size bir sey cagristirdi mi? eheh :)