Archiv verlassen und diese Seite im Standarddesign anzeigen : Bana aydin kelimesini kim aciklayabilir ?
herkes birsey kopyeliyor, bari bende birseyler kopyeliyim.
Vatan Sahipsiz Değil
Bir ilim adamı bilimsel çalışmalarıyla gündeme gelmeliydi.
Bugün onun başarılarını yazıp, konuşuyor olmalıydık biz. Onunla gurur duymalı, onunla övünüyor olmalıydık. Türk Milleti''ne çok görülen Türkiye''miz için, üniversitelerimiz için ve bizzat kendisi için ne dramatik bir tablodur ki, bugüne kadar herhangi bir eseri veya bilimsel faaliyetinden dolayı esamesi bile okunmayan Prof.
Kaboğlu, kendisine teslim edilen evrakta tahrifat yapan bir demagog olarak adını Türkiye''ye duyurmuştur! Yazıklar olsun.
Bu ne biçim ilim haysiyetidir ki, asgari 40 kişi ile yapılması gerekirken, 33 üyenin katılımı ile toplantı yapacaksın...
Gizli kapaklı hazırlanan taslağı bu 33 üyeden ancak 24''ü onaylayacak, tasarruf genelgesini bahane ederek, üyelerin taslak metninin çoğaltılıp dağıtılmasıyla ilgili taleplerini reddedeceksin...
Sana teslim edilen metnin tam 14 yerinde keyfi değişiklik yani tahrifat yapacaksın...
İnsan Hakları Danışma Kurulu üyesi olan Kamu-Sen''in "bu taslağın kurul adına yayınlanamayacağına" ilişkin ikazlarına kulak tıkayacaksın...
Kamu-Sen Genel Sekreteri sayın Fahrettin Yokuş duruma el koyunca da, bas bas bağıracaksın.
Ve başlayacaksın sayıklamaya.
Kendisine karşı fizikî müdahalede bulunulmuş da...
Rapora oy veren 24 kişi hedef gösteriliyormuş da...
Irkçı motifli milliyetçiler düğmeye basmış da...
Kana susamış bulunuyorlarmış da...
Kolluk görevlileri ve savcılar görevlerini yapmalılarmış da...
Velahavlevela Allah biliyor ya, bu adam yarın "hayatının tehlikede olduğuna" dair bir dilekçe yazıp, varlığını bir türlü içine sindiremediği devletten iki de koruma isteyecektir.
Ve birçoklarının başına geldiği gibi; gördüğü her adem oğlunun kendisine fizikî müdahalede bulunacağını sanarak, simitçi, gazozcu, ayakkabı boyacısı gibi seyyar esnafın da gizli polis olduğuna inanarak ruhi depresyonlar içinde uygun bir hastahaneye kapatılacaktır! Yalnız onun değil, "Türk Devleti''nin ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütün olduğuna" dair anayasa maddesinin bile "azınlık haklarını kasıtladığını" ileri sürebilen her zavallının mukadder akibeti ya hapishane olacaktır, ya tımarhane! Fahrettin Yokuş kendisine fizikî müdahalede bulunmuşmuş.
Yalan! Televizyonda hep birlikte gördük ki, bulunmadı. Ama her kim, anayasanın değiştirilmesi teklif dahi edilemeyecek maddelerinden herhangi birini değiştirmeye kalkarsa, değil fizikî müdahelede bulunmak, harp çıkar, harp! Fahrettin Yokuş''a gelince.
Mısır düşmüştür.
İngiliz birlikleri Kahire''ye girmektedir.
Genç bir Mısır''lı yüzbaşı ordunun işgal kuvvetlerine direnmek niyetinde olmadığını anlayınca sivillerini giyer.
Dışarı çıkar.
Ve şarjöründeki bütün mermileri rastladığı ilk düşman subayının üzerine boşaltır.
Bir süre sonra onu Divan-ı Harp Mahkemesine çıkarırlar.
Askerî hâkim "neden öldürdün" diye sorar.
Mısır''lı subay şu cevabı verir: Ordumuz işgale başeğdi.
Mısır''ın onurunu kurtarmak zorundaydım! Sevgili Fahrettin Yokuş vatanının onurunu kurtarmıştır, Türkiye ebediyen ona minnettar olacaktır.
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazar.asp?id=25&altid=593
necdet sevinc in bir yazisi daha;
Arkadaşlar Uykudan Uyansın!
"1860 - 1908 arasında şunlar oldu: İngiltere bir hamlede Kıbrıs Adası''na yerleşti.
Aynı bugünkü Kıbrıs işlerine benzer "diplomatik girişimler, toprak, egemenlik ve ekonomik düzenlemeler" diye diye zaman içinde Girit Adası''nın nasıl elden gittiğini ne hükümetler ne de halk anladı.
Uyandıklarında ise iş işten geçmişti.
Avrupalılar ıslahat diyor, başka bir şey demiyordu.
Azınlık hakları, bunların ibadet yerleri, vakıflar ile mülk edinmeleri ve serbest ibadet yapmalarına ait ardı arkası kesilmeyen isteklerinin sonu gelmiyordu.
Siyasal, sosyal ve ekonomik istekler birbirini kovalıyordu.
Bu bir devletin içişlerine karışmaktan daha da ileri gitti; tıpkı bugünlerde çıkarılan ve her maddesine müdahalelere varan, uyum yasalarında olduğu gibi.
Bugünün Dünya Bankası ve IMF''in karşılığı olan, bütün malî faaliyetler ile bütçeyi kontrol eden, atılacak her adımın doğru mu yanlış mı kararını veren Düyunu Umumiye İdaresi devletin başına çöktü. Tıpkı şimdiki gibi; rüşvet, yolsuzluk, hilekârlık, tefecilik almış başını gitmişti.
sanki çok parası varmış gibi devlette müsriflik diz boyuydu.
Yabancılara olan dış borçların ana parasını ödemek bir yana faizlerinin bile sadece çok azı karşılanabiliyordu.
Devletin ordusu sadece Müslüman Türklerden oluşmakta, her savaşta, her cephede onlar çarpışmaktaydı.
Azınlıklardan bedel alıyordu.
Parasızlık canına tak edince hükûmet Türklere de bedelli sistem uygulayacak kadar şaşırdı.
Çünkü Türklerin bedel vermesi zaten onlardan meydana gelen orduların asker sayısının azalmasından başka bir şey değildi.
Hoş, zenginleri zaten sayılı olan Türkler ancak geçimlerini sağlayabildiği için onlardan bedelli sistemi ile hazineye büyük para gelmesi söz konusu olamazdı.
Ama çelişkiler de yaratsa, devlet para diye denize düşenin yılana sarılması gibi sarıldı.
Hükûmet, Balkan bozgunundan sonra top, tüfek, donatım, kitap, askeri eğitim sistemi, ne varsa; bugünkü Amerika''ya benzer şekilde kendini Almanya''ya bağladı.
Tam Türkçesi, dünün Almanyası bugünün Amerika''sıydı." Bu tesbitler bana ait değil.
Daha önce de bir nefeste okuduğumuz "Unutulanların Dışında Yeni Bir Şey Yok" isimli eserin yazarı emekli Tümgeneral sayın Osman Pamukoğlu''na ait.
Osman Paşa, 29 Ekim gibi çok anlamlı bir tarihde imzalayıp yolladığı "Ey Vatan, Arkadaşlar Uykulardan Uyansın" adındaki yeni kitabında "Osmanlı''nın çöküş dönemi ile bugünkü Türkiye''nin yumurta ikizi gibi benzediğini" anlattıktan sonra, Türk askerinin hayale sığmaz kahramanlıklarına rağmen, "Osmanlı teknesinin kayalarda parçalandığını" yazıyor.
Türkiye Cumhuriyet''i kayalarda parçalanmamalı. Birkaç gün önce emekli Jandarma Genel Komutanı Orgeneral sayın Şener Eruygur, "hainlerin artık Cumhuriyet''in dayandığı temel değerlere saldırdıklarına" dikkatti çekti.
Birinci Ordu Komutanı Orgeneral sayın Hurşit Tolon, Emekli Korgeneral Hasan Kondakçı ve diğer birçok Paşa da aziz vatanın tehlikede olduğuna dair feryat - figan açıklamalar yaptılar.
Yargıtay Cumhuriyet Başsavcılığından emekliye ayrılan sayın Vural Savaş''ın eseri ise şu ismi taşıyordu: Türkiye Cumhuriyet''i çökerken! Bu şahsiyetler, yıllarca devletin en üst kademelerinde görev yapmışlardır.
Yani siyasi parti mülahazası ile oy endişesi ile konuşmazlar.
Esasen bu insanlar herhangi bir siyasi partiye de sığmazlar.
Dolayısı ile eserleri veya beyanları "alarm" olarak kabul edilmelidir.
Orgeneraller, Korgeneraller, Kuvvet Komutanları, Yargıtay Cumhuriyet Başsavcıları "devletin can çekiştiğini, kayalığa çarpıp parçalanmak üzere olduğunu, hatta çökmekte olduğunu" söylüyorlarsa her vatan evladının bu feryatları kurmayca değerlendirmek gibi bir mecburiyeti vardır! Osman Pamukoğlu Paşa''nın son eseri belki de son ikazdır.
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazar.asp?id=25&altid=620
bu memlekette murat belgeden baska yazi yazanlarda mevcut;
Meydanlar Ferit''ten geçilmiyor!
Behçet Kemal rahmetlisinin şu şiiri oldukça eski tarihlerde yazılmış ama bugünkü Türkiye''yi anlatıyor: Yabancı er görmese de köşeler Meydanlarda yoksa da Ferit Paşa''lar Yoksa da Boğazda kurşun zırhlılar Uzaklarda sinsi gölgeleri var! Evet! Aynen öyle! Benim bu dörtlükte itiraz edeceğim tek sözcük, son mısradaki, "uzaklarda" kelimesi olacaktır.
Çünkü "köşelerdeki düşman askerlerinin meydanlardaki, Ferit Paşa''ların, Boğaz''da olmasa bile ülkenin 6 hava meydanıyla 7 limanında konuşlanan düşman zırhlılarının sinsi gölgeleri" artık uzaklarda değil, yanımızda, yanıbaşımızdalar! Rum papazı, tıpkı 1919''da olduğu gibi ayaklandı.
Ermeni, tıpkı 1919''da olduğu gibi; "Türk''ten boşalacak o zehirli kanın yerini dolduracak temiz ermeni kanının Ermenistan''ı kuracağını" yazabilecek kadar küstah ve cüretkâr! Tıpkı 1919''da olduğu gibi Yunanistan Karadeniz''de bir Pontus Devleti peydahlamak için bütün gizli servisleriyle devrede! Ne papaza haddini bildiren var, ne yunan''a "dur!" diyecek bir yiğit! Türk Milleti''nin hukukunu korumakla görevlendirilen binlerce Savcı dururken, Türk Milleti''ne hakaretler yağdıran ermeni militan hakkında dâvâ açmak, garip bir emekliye düştü.
Sevgili Mehmet Soykan, mütevâzi maaşını bu millî hâysiyet dâvâsını kazanmak için harcıyor.
Ne devlet var ortada, ne hükümet! Böyle mi olacaktı benim Türkiye''m? Atatürk''ün Türkiye''si böyle mi olacaktı? Millî meseleler karşısında böylesine duyarsız, doğrudan doğruya şeref ve hâysiyetine yapılan alçakça tecavüzlere bile böylesine öfkesiz ve tepkisiz mi kalacaktı? Böylesine baş mı eğecekti ite - kopuğa? Batı emperyalizminin siyasî komiserleri, kürt Teali Cemiyetinin yerine ikâme ettikleri bir örgütü kollarına takıp, 1919''daki faaliyetlerine yeniden başladılar.
Avrupa Parlamentosu Başkanı sıfatıyla Diyarbakır''a giden Borrel bölgeden ayrıldıktan sonra, Meclis Başkanı''nın sofrasında ağırlanan terörist Zana ve suç ortakları Türkiye''den toprak talebinde bulunan bir ilân yayınladılar! Şimdi de Anayasa değişikliği için imza topluyorlar.
Değiştirilmek istenen maddelerden biri 3.madde. 3.maddede hükmediliyor ki: "Türkiye Devleti, ülkesi ve milletiyle bölünmez bir bütündür.
Dili Türkçe''dir." Hatırlayın lütfen bu maddeyi bir de kim değiştirmek istemişti? Başbakanlık İnsan Hakları Komisyonu! Tanzim ettikleri raporda "devletin ülkesi ve milletiyle bölünmezliği" ilkesinin insan haklarına aykırı olduğunu söyleyebilecek kadar meydanı boş bulan zâtın itirafını da hatırlar mısınız lütfen? Diyordu ki: Biz bu raporu Başbakan''lığın teklifi üzerine hazırlardık, ama tepkiler üzerine onlar rapora sahip çıkmadılar! Öyle ise şu şiiri bir daha okuyalım: Yabancı er görmese de köşeler Meydanlarda yoksa da Ferit Paşa''lar Yoksa da Boğazda kurşun zırhlılar Uzaklarda sinsi gölgeleri var! Eyyy Türk istikbâlinin evlâdı, meydanlarda Ferit Paşa''lardan geçilmediğine göre, hiç şüphen olmasın ki, Mustafa Kemal Paşa''da çıkıcaktır.
Şu anda Divan''ı okuduğuna göre beni yanına alacaktır.
Elime de kalem yerine başka bir alet verecektir.
İşte o zaman Hulagu Han''a rahmet okumazlarsa yemin etmek haram olsun.
Ne zaman mı? Yakında...
Yakında...
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazar.asp?id=25&altid=1149
gene necdet sevinc:
Tasmalı Aydınlar
Hatırlayacağınızı sanıyorum.
Aşağıdaki satırlar, Türkiye aleyhtarı rum ve ermeni iddialarını savunan kitaplar bizim Kültür Bakanlığı tarafından ödüllendirilirken, satışı tehditle yasaklanan "Osmanlı''dan Günümüze Misyoner Faaliyetleri" isimli eserimizden alınmıştır: "...
oryantalizm, Batılı''ların, Doğu''ya hâkim olmak, Doğu''yu yeniden kurmak ve Doğu''nun âmiri olmak için geliştirdikleri bütün silâhların adıdır.
Yani oryantalizm, hırıstiyan Batı''nın müslüman Doğu''yu siyasî sosyolojik, askerî ideolojik, ilmî ve estetik bakımından yönetmesi demektir.
Avrupalılara göre vahşi doğunun fethe ihtiyacı vardır.
Dolayısıyla Doğu''ya yapılacak seferler saldırı olarak kabul edilemez.
Çünkü amaç onları kurtarmaktır! Aslında çoğu oryantaliste göre Doğu ile Batı eşit olmadığı gibi; Doğu''lu insanla Batı''lı insan da eşit değildir! Mesela John Wastlake, ''Uluslararası Hukuk Prensipleri'' adlı eserinde ''medenîleşmemiş bölgelerden'' bahsederken buraların büyük güçler tarafından işgal edilmesini savunmaktadır. "Yani Doğu''lu insan, üstün bir ırka mensup olmadığı için yönetilmelidir.
Bir oryantaliste göre; Batı''lı vatanını savunursa kahraman, ama bu işi bir Doğu''lu yaparsa ''islamî taassupla hareket eden'' kültür düşmanıdır" Şimdi vatanını savunan doğuluları yalnız "kültür düşmanı" demiyorlar, terörist diyorlar.
Aydınımızın nasıl ele geçirildiğini anlayabilmek için Türkiye''nin en çok satan gazetesinde yayınlanan bir haberin başlığına lütfen dikkat buyrunuz: "İngiliz nakliye uçağını teröristler düşürmüş" -Uçak nerede düşmüş? -Bağdat yakınlarında. -Uçak Irak hava sahasına girerken Irak makamlarından izin almış mı? -Hayır.
Zaten böyle bir makam da yok Batı''lılar; "fethe ihtayacı olduğuna" karar verdikleri Irak''ın başına çökmüşler.
Devlet Başkanı''nın elini kolunu bağlayıp, bir zindana atmışlar.
Orduyu, hükûmeti, polis, jandarma teşkilatını dağıtmışlar.
Kendilerine uşaklık eden bir hükümet kurmuşlar.
Şehirleri camileri, medeniyet eserlerini bombalamışlar.
Başeğmeyenleri öldürmüşler.
Irza, nâmusa tasallut etmişler.
Dağ gibi yiğitlerin boynuna tasmayı geçirip dolaştırmışlar.
Vatan müdafası yapan kahramanlar da işgal güçlerinin bir uçağını düşürmüş. Nasıl terörist denir bunlara? Anlaşılan bu gazete de tıpkı oryantalistler gibi "Doğu''ya yapılan seferleri saldırı olarak kabul etmiyor!" Yarın bir Türk delikanlısı onbir amerikan askerinin başına çuval geçirilirse emin olun ki, bu gazete o kahramana da terörist diyecektir.
Çünkü bu adamlar boyunlarına takılan tasmanın bile farkında olmamışlardır.
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazar.asp?id=25&altid=1864
necdet sevinc devam ediyor
Bunşarın Tek Şikayeti Türk Olmak!
Millî hedeflerden öyle sapıldı ve millî dâvâlar öyle unutturuldu ki, Rauf Denktaş gibi bir efsane bile, temsil ettiği halka, Kıbrıs''ın elden gitmekte olduğunu söyleyebilmek için bir televizyon dizisinde aktör olarak rol almak zorunda bırakıldı!Vah Türkiyem, vah...
Türk halkı, memleketin ve Türklük ruhunun kaybedilmekte olduğunu idrak etmekte biraz daha gecikicek olursa, korkarım ki, zaten bir merasim birliğinin komutanı hâline getirilmek istenen Genelkurmay Başkanı da yarın mesela 30 Ağustos mesajını okuyabilmek için Seda Sayan''nın programına konuk olmak isteyecektir!Evet! Aynen öyle olacaktır.
Çünkü çok uluslu sermaye tarafından ele geçirilen ve Türk Milleti''ni Küresel Eşkiya''ya teslim olmaya ikna etmekle görevlendirilen medyanın millî bir tavır alması esasen mümkün değildir! Dolayısıyla dolandırıcılıktan sabıkalı o yaratık, keçi sakalıyla birlikte eksik olmadığı ekranlarda yılışıp durucaktır.
Liboş Mehmet konuşucaktır.
Dönek Cengiz konuşucaktır.
Papyon kravatlı hokkabaz, o hotöröf düzenbaz, İlter milter konuşucaktır.
İslam mücahidi olmak niyeti ile çıktığı yolda, karşılaştığı ilk amerikalıya kendini satarak, dâvâsına da dostlarına da ihânet eden tuzluk biçimindeki o arnavut uşağı konuşacaktır.
Otel odalarında amerikan elçisinden talimat alan baykuşlar da ekranlarda tüneyerek ecnebi tezlerini savunumaya devam edeceklerdir.
Ama Denktaş''ın millî dâvâmızı savunmasına fırsat verilmeyecektir!Neden?Çünkü medya, Kıbrıs''ı elegeçirmek isteyen güçler tarafından elegeçirilmiştir de ondan.
Hal böyle iken, Meclis Plân ve Bütçe Komisyonu, ecnebilerin Türkiye''de gazete, televizyon ve radyo sahibi olmalarına izin veren kanun teklifini kabul etmiştir.
Sevr''in kabulünden de beterdir bu!Bu kanunun yürürlüğe girmesi demek, sadece çoluk - çocuğumuzun değil, bütün milletimizin hırıstiyanlar tarafından, hırıstiyanlık esaslarına göre eğitilip, şekillendirilmesi yani Türk Milleti''ne başka bir kimlik kazandırılması demektir.
Diyorum ya, bunların tek şikâyeti Türk olmak veya Türkiye''de olmaktır!
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/yazar.asp?id=25&altid=2329
hahahaha
asuk atismasi yapmiyok derli baba..
ama fena da olmaz asik atusmasi
devlet vatan dpüsmani vatan hainlerinin yazilarini dizyeyim..simdi de ahmet altan
Ada satışları...
Bir zamanlar Osmanlının bir Girit meselesi vardı.
Girit satıldı, satılmadı tartışmaları pek sık yapılır, gençler sık sık Giriti sattırmayız diye sokaklara dökülürdü.
Bir seferinde gençler gene böyle bir gösteri düzenleyip Babıalinin önünde toplaşarak bağırmaya başlayınca sadrazam sinirlenmiş.
Gidin bunların hepsini askere yazın, demiş.
Giriti sattırmak istemeyen göstericilerin topu birden ortalıktan kaybolmuş, Giritin satılmasını istemiyorlarmış ama bu uğurda başkasının ölmesinden yanaymışlar.
Milliyetçiliğin de bir sınırı bulunuyor elbet.
Yeni bir söylem bile yaratamayan cumhuriyetin milliyetçi çocukları da Kıbrıs satıldı, satılmadı tartışmasına kendilerini neredeyse şehvetle kaptırıyorlar.
Ben Kıbrısın satılmasını istemeyenlerin askere alınmasını önermeyeceğim.
Benim daha sakin bir önerim var.
Kıbrıs satılıyor diyenler Kıbrıs konusunda bir sayfalık bir kompozisyon yazsınlar.
Böylece hem Kıbrıs meselesinin neden Türkiye meselesinden daha önemli olduğunu, hem de toprağı çok seven milliyetçilerimizin ana dillerini ne kadar sevip iyi kullandıklarını görmüş oluruz.
Anadilini sevmeyenin vatanını sevmesindeki tuhaflığı da, toprağı dilinden fazla sevip benimsemenin gizli nedenlerini de böylece açıkça konuşmaya başlayabiliriz.
Ama çoğunu, Kıbrıs konusunda bir sayfa yazı yazmanın askere gitmekten daha fazla endişelendireceğini sanıyorum.
Yazmaktansa demeç vermeyi tercih edeceklerdir.
Türkiyenin tarihindeki en önemli eşiklerden birini aşıp yeni bir döneme girdiği şu günlerde önümüze çıkacak çok büyük sorunların çözümlerinin ne olacağı konusunda bir düşünce üretmek yerine, Kıbrısın Türkiyeden daha önemli olduğunu söylemeyi sürdüreceklerdir.
Bu tür konuşmalar, bir kazada bütün kemikleri parçalanıp yanlış kaynamış bir adamın bir ameliyata girip kemiklerini bir daha kırdırıp yeni baştan alçıya aldırmadan önce serçe parmağındaki bir çizikten yakınmasını andırıyor.
Türkiyenin bütün adalet, eğitim, sağlık, asayiş örgütlenmesini, tarımdaki çarpıklıklarını düzeltmek zorunda kalacağı ve bunları yaparken ciddi sarsıntılardan geçeceği bir dönemde sadece Kıbrısı konuşmanın Türkiyeyi ve Türkiyedeki insanları tümüyle küçümsemek anlamına geldiğini düşünüyorum.
Milliyetçi değilim ama doğrusu bu kadar da küçümsenmek istemem.
Kıbrıs meselesinin Türkiye meselesinden daha önemli olduğunu kabul etmekte biraz zorlanırım.
Kıbrıslı Rumların fazlasıyla şoven ve çağdışı tepkilerine biz aynı şekilde cevap vermek, aynı akılsız sığlığı paylaşmak zorunda mıyız?
Kıbrıslı Rumlar, Yunanistan, Kıbrıslı Türkler ve Türkiye dörtgenindeki bütün aktörler çeşitli zamanlarda yanlış ve haksız işler yaptılar.
Bu konuda kendisinin tümüyle haklı diğerlerinin tümüyle haksız olduğunu söyleyen herkes yalan söylemiş olur ve bu aşamada Kıbrıslı Türkler dışındakiler yalan söylüyor.
En aklı başında davrananlar, bu soruna gerçekten çözüm bulunmasını isteyenler Kıbrıslı Türkler, bunu da referandumda verdikleri kararla gösterdiler.
Kıbrıslı Rumlar, Yunanistan ve Türkiye hep birlikte bir yalanı ve kim kimin bileğini bükecek itişmesini sürdürmek istiyor.
Doğrusu ya ben Kıbrıslı Rumların ilkelliğinin partneri olmak istemezdim.
Kıbrıslı Türklerin güvenliğini, özgürlüğünü ve mutluluğunu uluslararası bir anlaşmayla sağlama almayı, Türklerin Kıbrısın eşit vatandaşları olmasını sağlamayı oradaki toprağın bir kısmını kim yönetecek çekişmesinden daha çok önemserdim.
Türkiyenin, Kıbrısın bir bölümünü bütün dünyanın itirazına rağmen elinde tutmak için uğraşmaktan daha ciddi ve hayati sorunları bulunuyor.
Hem unutmayın ki Kıbrıslı Türklerin orada bir toprak parçasını yönetmesi Türkiyenin geleceğini güvence altına almaz ama Türkiyenin zengin ve güçlü bir devlet olması Kıbrıslı Türklerin geleceğini güvence altına alır.
Uçaklarda bile, bir kaza anında oksijen maskelerini önce kendiniz kullanın sonra çocuğunuza kullandırın derler çünkü küçüğün sağlığı büyüğün sağlıklı kalmasına bağlıdır.
Kıbrıs meselesinin Türkiye meselesinden daha önemli olduğunu söylemek büyüğün oksijensiz kalmasına yol açar.
Bütün kemiklerimizin kırılıp yeniden biraraya getirileceği bir operasyona girerken oksijensizliğe tahammül edebileceğimizi sanmıyorum.
Türkiyenin sorunlarını bir kenara bırakıp Kıbrısı ön plana çıkartan politikacılarımız bu konuda bir sayfalık bir kompozisyonlar yazsınlar.
Bir de onların kaleminden okuyalım niye Kıbrıs Türkiyeden daha önemli.
Ama bunu yapabileceklerini sanmıyorum. Osmanlının biçare çocukları gibi onlar da niye bağırdıklarını bile tam kavrayamadan sadece bağırmayı seviyorlar çünkü.
gözüm benim, aziz piramses,
gene baskalarinin lafiyla hareket etme.
ne istiyor sayin altan, kibris konusunda kompozisyon mu?
buyur..asagiya yaziyorum..hepsi kendi satirlarim..ama oku..
kibris, eski caglardan beri, ada halinde bulunan bir cografi yapiya sahiptir...Volkanik olmadigi halde ve kita tasinmalariyla meydana gelmemistir...yani, jeolojik yapisi, hemen hemen milattan önce 3000 yilina kadar dayanir...tespit edilebildigi kadariyla,
a-milattan önce
MÖ.2300 yilina kadarki tas devri dönemi
MÖ.1050 ile 325 yillari arasindaki bakir cagi dönemi, ilkel insan topluluklarinin yasadigi bir ada halindedir..tarihi bulgular, bu dönemde cok az sayida insanin yasadigini gösterir.
MÖ325 ile 58 yillari arasinda, Helenlerin bu adada yasadigi görülür.ada, halen, yerlesik toplum haline gelmemistir.
b-milattan sonra
MÖ.58 ile MS.330 yillari arasinda, hiristiyan Romalilarin , adada yasadigi görülür...isaya inanan hiristiyanlara yapilan baskilar sonucu, romalilar, kibris adasini, kacabilecekleri ve gecici olarak yerlesebilecekleri bir yer olarak kullanirlar..
MS.330 ile 649 yillari arasinda ise, adada Bizanslilar hükmederler.
MS.647 ile 963 yillari arasinda, müslüman arablar, kibrisi zaptederler..ve uzun yillar, bu adada yerlesirler..hatta, peygamberimizin halasinin mezari da , halen bu adadadir..bircok islam büyügü, kibris adasinda yasamistir.
MS.965 ile 1191 yillari arasinda, kibris adasi, tekrar bizanslilarin eline gecer.
MS.1191 ile 1192 yillarinda, Aslan yürekli richard yönetimine gecen ada, hacli seferlerinin logistik destek yeri olarak kullanilir.
MS.1489 ile 1571 yillari arasinda, venedik korsanlari adayi zaptederler.
MS.1571 senesinde, venedikliler, yapilan anlasma sonucu, adayi , osmanlilara devrederler..
MS.1571 ile 1878 yillari arasinda, ada, osmanli yönetiminde kalir..osmanlilar, adada yerlesik düzene gecerler...anadolunun bircok yöresinden, özellikle kayseri ve adiyamandan, türkmen aileler getirilerek, adaya yerlestirilir...
MS.1878 ile 1960 yillari arasinda, kibris adasi, ingilizlerin hakimiyetine devredilir.. ve bu durum 1960 senesine kadar devam eder..
MS.1960 ile 1974 yillari arasinda, yapilan anlasmalar sonucu, ikitoplumlu, bagimsiz Kibris Cumhuriyeti kurulur...
bu dönemde, ingiltere/türkiye ve yunanistan, garantör devlet olarak, ilan edilirler.
Bu dönem zarfinda, adada kurulu olan EOKA ve EOKA1 örgütleri, türklere saldirilar tertiplerler...türk köyleri yakilir, türkler öldürülür..bunun üzerine, türkler, Mücahit teskilatini kurarak, kendilerini savunmaya baslarlar..taki, 1974 senesinde, Albay Simpson liderliginde, EOKA örgütünün, ihtilal yapip, yönetimi devralmasina kadar..sipmson ve emrindeki askerler, arkalarina yunan baris!! gücünü de alarak, türk köylerini basmaya, insanlari öldürmeye baslar...bunun üzerine, türkiye, diger garantör devletleri toplantiya davet eder..londrada yapilan toplantida, anlasma saglanamayip, katliamlar devam etmeye baslayinca, türk hükümeti, adaya asker cikarma karari alir..ve kibris savasi dedigimiz catismalar sonucu, adada bulunan türklerin yogun olarak yasadigi, kuzey bölgesi ele gecirilir...
yunanlilar, ingiliz idaresi döneminde ve daha sonra kibris cumhuriyeti döneminde, adaya, durmadan , yunanistandan insan getirir ve yerlestirir..gaye, adadaki yunan nüfusunun arttirilmasidir..bu konuda yüzlerce belge ve ifade mevcuttur.
- 1960 ortak alinan kararla kurulan devlet
- 1963 kibris anayasasinin ihlali
- 1964 ada, siyasi olarak ikiye ayrilir
- 1964 birlesmis milletler adaya asker gönderir
- 1963 - 1974 türkler esir olarak ysamaya mecbur edilir
- 15. Juli 1974 rumlarin ihtilali
- 1974 - 1989 her iki toplum baris icinde yasar
- 1983 - 1991 görüsmeler baslar
- 1990 newyork zirvesi
- 12. März 1990 Resolution Nr. 649 (güvenlik konseyi)
- 1991 kibris türkleri ve birlesmis milletler arasinda yapilan görüsmeler.
- 1992 - 1994 karsilikli güven saglama calismalari
- Mai 1995 Die griechisch-griechischzyprische Intransigenz geht weiter
- Mai 1995 Die Londra görüsmeleri
- kibrisli rumlar, tekrar silahlanmaya baslar
- November 1993 birlikte savunma doktrini
15.11.1983 yilinda, Kuzey Kibris Türk Cumhuriyetinin kurulusu ilan edilir.
ve su andaki gelinen nokta, bu problemin cözümü icin yapilanlar...1974 senesinden beri, tekbir catisma olmamis ve insan ölmemistir...sadece, bir defasinda, türk tarafina saldiri yapilip, bayrak diregindeki bayragi , asagi indirmeye calistiklarinda, acilan ates sonucu, bir kisi ölmüstür...
selam ve sevgi ile
aziz piramses
senin kopyeledigin yazidaki soruya cevap vermeye devam ediyorum.
tarih devamli okunmasi gerekli olan ve ders alinmasi icap eden bir konudur, bu konuda mutabik oldugumuzu zannediyorum.
Kibrista beraber yasamaktan rahatsiz olan kitle yok ile baris icinde yasamak istemek ayri konu.
elbette baris icinde yasamak iyidir..tek bir insanin burnunun bile kanamasini istemek mümkün degil..
ama, birlikte yasamaga karsi olan insanlar, Kibrista mevcuttur ve sayilari azimsanacak gibi degildir..
ayrica, kibrista, bugün denenenler daha önceleri de denendi ve maalesef, sonu hüsran oldu..1700 lerden beri dökülen kanin haddi hesabi yok..
kardesim, 30 senedir bu iki toplum huzur icinde yasiyor ve kan dökülmüyorsa, su anda bunlari karistirip, yeniden olaylarin cikmasina sebebiyet vermenin alemi ne..
ayrica, simdiye kadar yasanilan bütün catismalarda, daima, Rum tarafi saldirmistir...hatta, saldiracak kimseyi bulamayinca, kendi iktidarina saldirip, darbe yapmistir...
su anda bile, klise ve muhalefet, Türklerle beraber ve dostca yasamiyacaklarinin sinyalini vermistir.
almanyada, yunanlilarin en cok bulundugu sehir, kelsterbach sehridir.ve aylardir, duvarlara yazilan sloganlari okusan bir...ayrica, yunanistanda, atinada, sehrin duvarlari, türkiye karsiti ve düsmanlik asilayan sloganlarla dolu..
kibris hakkinda, önüne gelen birseyler anlatiyor...Avrupa birligi, kendi siyasi emelleri ugruna, bircok gercegi görmemezlikten geliyor...iste size, o tarihlerde yayinlanan bazi gazete haberlerini yaziyorum...bu gazeteler, ingiliz gazeteleridir.......
THE DAILY NEWS (28. aralik 1963) biz, bu gece, kibrisli türklerin etraflarinin sarildigi yerdeydik.nicosada..son bes gün icinde 200-300 kadar türk öldürüldü..öldürenler, kibrisli rumlardi.gördüklerimiz, anlatilamayacak kadar vahsi ve korkunctu...insanlar, sok olmus ve agliyamiyorlardi bile..
The Daily Telegraph (14. ocak 1964) ayios vasilios isimli köydeki kibrisli türkler, ayni köyde yasayan kibrisli rumlar tarafindan öldürüldüler...kizilhac yetkililerinin gözetimi altinda, türklerin toplu olarak doldurulduklari cukurlar acildi.
THE WASHINGTON POST (17. subat 1964) yunan fanatikler, politik cinnet icindeler...
THE DAILY HERALD (1. ocak 1964) köye gittigimizde, kibrisli türklere ait evlerde, duvarlarin disinda birsey kalmadigini gördük...esyalar, sokaga cikarilip yakilmis, evlerin icine atilan bombalardan, giyecekler tavanlara yapismisti...bu köyde ve diger köylerde, yakilmkis veya saldirilmis kibrisli rumlara ait tek bir ev yok...
THE GUARDIAN (31. aralik 1963): bu olaylarla ilgili, karsilikli catisildi demek, en büyük yalanciliktir..ve isin acisi, bu türk evlerini yakan, türkleri öldüren insanlarin arasinda, yunan baris!! gücünün yunanli askerleri de var...
THE GUARDIAN (2.subat.1964) Commander Packard(ingiliz) aciklama yapti...hastanede yatan kibrisli türk hastalarin bile, yataklarinda bogazlari kesilerek öldürülmüstü...ve bunu yapanlar, hastanenin rum asilli calisanlari idi...
piramses
devam edeyim mi? baska hangi soruda, milliyetci olmayan milliyetsizlerin veya memleketsever olmayan memleketsizlerin fikirlerini yanitlamami istersin.
tabii, ben, o senin degerli fikirlerini buraya kopyeledigin yazarlar kadar ünlü degilim ve oskar falan almaya niyetli de degilim.
ama, biraz olsun yazmama müsaade vardir umarim.
Murat Belgeyi elestirmek öyle her babayigidin harci degil be dertlicim
vatan millet edebiyati yetmez..beyin lazim, bilgi lazim, yürek lazim
senin repertuvarindaki sahislarin belgeyi eletirmenin hakkindan gelecegini sanmiyorum.. keske 10 tane bu capta aydinimiz daha olsa
http://www.radikal.com.tr/resim/yazarlar/127.gif Belge üstüne sakar bir yazı
Yıldırım Türker
(3722 kişi okudu)
Bazı insanlar hakkında yazmaya kalktığınızda kendinizi derin bir mahcubiyetin pençelerinde bulursunuz. Seçtiğiniz her kelime yetersiz, yeltendiğiniz her tanımlama kaba saba, soluklandığınız her saptama kof olacaktır. Karşınızda benzersiz bir insan serüveni olduğunu bilmenin verdiği heyecan ayaklarınıza dolanıyor işte. Hayatınızın en zor yazısı olacağını biliyorsunuz şimdiden. Kelimelerle onu benzetmeye çalışacaksınız. Kimseye benzemediğini bile bile. Bir kez daha ondan çalacaksınız.
Murat Belge üstüne bir şeyler yazacaksam işi pişkinliğe vurmalıyım. Olsa olsa kişisel bir şükran yazısı olabilir, bu. Beni ben yapan birkaç insandan biri olduğu için; uzun eğitim hayatımda öğrendiğim her şeyin kim bilir kaç katını ondan öğrenmiş olduğum için. Bu yazıyı okurken
çoktan yüzü buruşmuştur. Övgünün, doğası icabı yüklendiği saldırganlıkla da arası iyi değildir. Hoşlanmaz. Benim için de utanır.
Bir de onun inceliğinden, çelebiliğinden, sanki hiç çalışılmadan edinilmiş, insanın en doğal haliymiş gibi taşıdığı tevazudan söz etmek isterim elbet. Şu aralar ona saldıranları besleyen yanları, çünkü bunlar.
Ona saldırılır. Çeşitli dönemlerde özellikle yoğunlaşır bu saldırılar, ama ona genel olarak saldırılır. Duruşuyla, bu topraklarla ilişkilenme biçimiyle, üslubuyla; her şeyin ötesinde o hiç alışık olmadığımız üslubuyla çeker bu saldırıları. Vasat, oportünist, gözü dönmüş statüko gardiyanları onun temsil etmeye hiç soyunmadan temsil ettiğini bildikleri şeylere tahammül edemezler. Sözünü dolaşıma sokmaya çalışırken bir unvan peşinde olan ham düşünce erbabı da çoğunluk kendini onunla tartmaya, onunla hesaplaşıp, ona haddini bildirmeye çalışır.
Murat Belge'den basının, akıl tokmağını yedikten sonra milliyetçi muhafazakâr cephe oluşturmaya sıvanmış tescilli ibişleriyle onların beslemesi meczuplara cevap vermesini beklemek gülünç olmaz mı? Diplomat eskisi timsahların, çöreklenmiş oldukları postlarından doğru hakemlik numarası kesen linç şakşakçılarının onu hedef göstermesi karşısında kendini savunmasını mı bekleyeceğiz ondan? Vaktine yazık değil mi?
Kibardır. Öfkeden kudurup insan incittiği görülmemiştir. Kırıcı olamadığı, hayır demekte zorlandığı için yöneticilik yapamaz. Hayatı boyunca hiçbir iktidar mevkiine, hiçbir posta talip olmamıştır. Tevazuu tokluğu ürkütür, bu dünyaya burnunu silip bir an evvel karnını doyurmaya çalışanları.
Murat Belge'nin varlığı, açlıktan ruhu guruldayanları çileden çıkarır.
Biyografi olabilir mi?
Belge'nin biyografisini çıkarmak için oturup yıllarca dirsek çürütmek gerek. Yardımcı da olmaz. Ama bir kez daha ufkumuza vatan hainlerinin hası olarak gerildiğine göre onun geçmişinden birkaç ayrıntı hatırlamanın zamanıdır. 60 yaşını devirdiğini biliyoruz. İngiliz dili ve edebiyatı profesörü olduğunu da. 12 Mart döneminde iki yıl cezaevinde kaldığını, 74'te üniversitedeki öğretim üyeliği görevine geri döndüğünü de. Edebiyatçı olarak en çetin metinlerin kusursuz çevirmeni olarak biliriz kendisini. Charles Dickens'ın iki ciltlik 'Martin Chuzzlewit'i başka kim çevirebilirdi? Hele hele William Faulkner'ın 'Ayı'sını, 'Döşeğimde Ölürken'i, 'Ağustos Işığı'nı? James Joyce hakkında ne biliyorduk, o 'Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi'ni çevirmeden önce? D. H. Lawrence da John Berger da onun kaleminden geçti. Çevirmenliği edebiyatla sınırlı kalmadı. Mart'tan Althusser'e, teorik eserler çevirdi, sayısız kitabın editörlüğünü üstlendi.
Murat Belge, 81 yılında YÖK'ün kuruluşundan sonra üniversiteden istifa etti. Halkın Dostları ve Birikim dergilerinin kurucularından. Radikal'dan gönce Milliyet, Politika, Demokrat ve Cumhuriyet gazetelerinde yazdı. 1983 yılında İletişim Yayınları'nı kurdu. Haftalık Yeni Gündem dergisinin kurulmasına önayak oldu. 12 Eylül sonrası Aydınlar dilekçesinin örgütleyenlerinden biri olarak yargılandı. Dönemin önemli bir mücadele mevzii olan İnsan Hakları Derneği'nin kurucuları arasında da ona rastlıyoruz.
90'a gelmeden, Avrupa'nın aşağıdan yukarı bütünleşmesi konusunda Prag'da Helsinki Yurttaşlar Meclisi'nin toplantısına katıldı. Dönüşünde Helsinki Yurttaşlar Derneği'ni kurdu. Bu dernek, o günden beri Körfez Savaşı'na muhalefetten Andıç Operasyonu'nda hedef gösterilen Mehmet Ali Birand'la Cengiz Çandar'ın hakkını korumaya dek çeşitli faaliyetlerde bulundu, sivil toplumun gelişmesini sağlayan yüzlerce proje gerçekleştirdi. Belge, bir dönem de Uluslararası Helsinki Yurttaşlar Meclisi Eşbaşkanlığı'nı sürdürdü.
Bu arada 'Tarihten Güncelliğe' (1983), 'Sosyalizm, Türkiye ve Gelecek' (1989), 'Marksist Estetik' (1989), 'The Blue Cruise' (1991), 'Türkiye Dünyanın Neresinde' (1992), '12 Yıl Sonra 12 Eylül' (1992), 'İstanbul Gezi Rehberi' (1993), 'Boğaziçi'nde Yalılar ve İnsanlar' (1997), 'Edebiyat Üstüne Yazılar' (1998), 'Tarih Boyunca Yemek Kültürü' (2001), 'Başka Kentler, Başka Denizler' (2004) ve son olarak da 600 sayfalık dev 'Osmanlı'da Kurumlar ve Kültür' adlı kitapları yayınlandı.
Her şeyden öte
Murat Belge'ye 'filolog' diyerek onun zengin varoluş serüvenine aklı sıra haciz koymaya çalışan saray müdürüne kulak asmayın. Onu Belge'nin sözleriyle uğurlayalım: "Önemli olan 'uzmanlık' değildir. Dergiler, kitaplar yayımlanıyor, merakı olan, öğrenmek istediğini öğreniyor. Önemli olan, aklını akıldan gayrı, bilgisini bilgi üretiminden gayrı bir şeylerin hizmetine vermemek. Uzman olan, bir şeylerin 'allamesi' olan, ama kendi vicdanının sesinden çok birtakım şeylerin pırıltısına takılan çok adam gördük. Böylelerine tarihin nasıl davrandığını en iyi tarihçilerin bilmesi beklenirdi."
Murat Belge, başından beri sivil olmanın, vatandaş olmanın erdemleri üstüne bizi aydınlatmaya çalıştı. Belirli bir alanın jargonuna sığınmadan, dünyaya bakma, hayatı okuma yolları üstüne bir kültür arkeolojisine çalıştı. Teorik tartışmaları da, gezi yazıları da yemek kültürü üstüne denemeleri de, İstanbul tarihini, mimarisini didik didik eden araştırmaları da, popüler kültür analizleri de hep şimdiyi anlayabilmenin ipuçları peşinde yapılmış çalışmalardır. "Her olgu, ayrıntı haline sokulmuş değer yargılarıyla birlikte sunulur"dan yola çıkarak 'gözümüzdeki kıymığa' hitap etti hep. Son kitabının önsözünde şöyle diyor: "Gene, alışılmış Osmanlı tarih yazımızın, 'doğru yapan cengâver padişahlar' ve 'yanlış yapan sefih padişahlar' ikilisinin volontarizminde, aynı vüzera-vükelâ arasında, savaş meydanları ve antlaşma maddelerinde çizilmiş rotası üstünde yürümekten mümkün mertebe sakındım. 'Tarih' denen şeyin bu tip 'öz' veya onun temsilcisi 'özne'lerin , soyut birtakım 'irade'lerin , zaman içindeki neredeyse alegorik ilerleyişi olduğuna hiç inanmadım. Tarihin içine doğarız ve kendimizi, bir merkezi olmayan, zorunlu olarak karmaşık verili koşullar ve bunların her zaman karmaşık, alabildiğine çok yanlı hareketleri ve belirlemeleri içinde buluruz. Bitişi olmayan ve 'muhasalası'nın rengi, öğeleri, mahiyeti her an değişen bir oluşumdur bu."
Solun gündemine sayısız tartışma soktu. Sorgulanmayanları ilk o sorguladı. Hep erken davrandı, saldırıya uğradı. Sözünü sakınmadı. Uluslararası toplantılara katılır. Vaktinin çoğu yollarda geçer. Bütün dünya halleri, onun dert coğrafyasına girer. Demokrasi ve insan hakları konusunda sözüne, tecrübesine, emeğine güvenilen bir dünya vatandaşıdır.
Aslında postunu milli hassasiyete serip rahat etmiş zevat da çok iyi biliyor. Murat Belge'yle tartılmak, dünyayla tartılmaktır. Hiç de
kolay bir iş değildir.
aziz piramses
aydin olmak demek , her dediginin dogru olmasi demek degildir..aydinlar, memleketin meselelri hakkinda yorum yapar, insanlarin fikri yapisinin gelismesine yardimci olurlar.
sen biraz, kendi yorumlarini eklesen..yazilarin tamamini okuduguna inanmiyorum.
ayrica, sana sadece tek bir yazardan, necdet sevincten örnek verdim..necdet sevinc, 40 seneyi askin bir dönemde, memleket meselelrine kafa yormustur..kursunlanmistir..is tikbalini kaybetmis ama memleketini savunmaya devam etmektedir..
murat belgeyi elestirmek icin gerekli yürege, inanca,fikri olgunluga, maziye sahip insanlarimiz vardir, bunu dert etme kendine...
daha sirada baskalari da var, merak etme...istersen, yüzlerce yazi kopyeliyeyim...
ama su anda cikmam lazim..sen istersen devam et , ben sonra cevaplarimi yazarim..
selamlar
piramses
devam edeyim mi? baska hangi soruda, milliyetci olmayan milliyetsizlerin veya memleketsever olmayan memleketsizlerin fikirlerini yanitlamami istersin.
tabii, ben, o senin degerli fikirlerini buraya kopyeledigin yazarlar kadar ünlü degilim ve oskar falan almaya niyetli de degilim.
ama, biraz olsun yazmama müsaade vardir umarim.
Dertli baba,
vatan, millet ve dinin cikarlarini savunmak kimsenin tekelinde degil..vatan aski ile dolup tastigi bilinen Altemur Kilicin fikirlerinin mi türkiye icin faydali oldugu, yoksa vatan haini olarak bilinen Altan veya Belgelerinkinin mi faydali oldugunu bilemeyiz..onun icin kimseyi vatan haini, alcak,milletsiz millet düsmani olarak damgalamak gibi ilkel davranislar göstermeszek yeterlidir..
ikincisi dünyanin her tarafinda muhalifler ünlüdür..Devleti ile arasi cok iyi olan aydinlar sadece ülke icinde taninir, devleti elestirenleri ise herkes tanir..bunu komplex yapnana gerek yok.. bak iranda da molla rejimini elestirenler nobel falan aliyor..sen peki neden iran molla rejimini elestiriyorsun? irani icten yikip parcalamak ve muhaliflerini desteklemeye utanmiyormusun?:D
aziz piramses
aydin olmak demek , her dediginin dogru olmasi demek degildir..aydinlar, memleketin meselelri hakkinda yorum yapar, insanlarin fikri yapisinin gelismesine yardimci olurlar.
sen biraz, kendi yorumlarini eklesen..yazilarin tamamini okuduguna inanmiyorum.
ayrica, sana sadece tek bir yazardan, necdet sevincten örnek verdim..necdet sevinc, 40 seneyi askin bir dönemde, memleket meselelrine kafa yormustur..kursunlanmistir..is tikbalini kaybetmis ama memleketini savunmaya devam etmektedir..
murat belgeyi elestirmek icin gerekli yürege, inanca,fikri olgunluga, maziye sahip insanlarimiz vardir, bunu dert etme kendine...
daha sirada baskalari da var, merak etme...istersen, yüzlerce yazi kopyeliyeyim...
ama su anda cikmam lazim..sen istersen devam et , ben sonra cevaplarimi yazarim..
selamlar
Murat Belgeyi elestirenler icinde kapasitesine güvenip saygi duydugum iki insan var: Biri Ilber Ortayli, digeri ise Gündüz Aktan..digerleri fasafiso:mad: ama bu ikisi de belgeyi günlük okurlar ve saygilari vardir
Dertli baba,
vatan, millet ve dinin cikarlarini savunmak kimsenin tekelinde degil..vatan aski ile dolup tastigi bilinen Altemur Kilicin fikirlerinin mi türkiye icin faydali oldugu, yoksa vatan haini olarak bilinen Altan veya Belgelerinkinin mi faydali oldugunu bilemeyiz..onun icin kimseyi vatan haini, alcak,milletsiz millet düsmani olarak damgalamak gibi ilkel davranislar göstermeszek yeterlidir..
ikincisi dünyanin her tarafinda muhalifler ünlüdür..Devleti ile arasi cok iyi olan aydinlar sadece ülke icinde taninir, devleti elestirenleri ise herkes tanir..bunu komplex yapnana gerek yok.. bak iranda da molla rejimini elestirenler nobel falan aliyor..sen peki neden iran molla rejimini elestiriyorsun? irani icten yikip parcalamak ve muhaliflerini desteklemeye utanmiyormusun?:D
arkadasim, sen gene yanlis kayisladin meseleyi.
memleket sever olmadigini veya milliyetsever olmadigini söyleyene ne diye hitap etmem gerekir sence.
ben milliyetciligi ve milliyet tanimini kabul etmiyorum diyen insani, hangi tanimla
tanimlamam gerek, söylede ögreneyim.
vatan, sadece bir toprak parcasidir olarak kabul etmem mi gerekiyor.
*****
gözüm benim..sen bazi seyleri karistiriyorsun...
gene benim yazmadigim seylere cevap vermissin..benim hangi yazimda iran meselesi ortaya cikti..:confused:
*****
ayrica, memleketimin menfaatine olacak herseyi savunurum..bundan da gocunmam..
*****
piramses, kendi fikirlerinin ne oldugunu artik yavas yavas aciklama zamanin gelmedi mi..
hep birseyleri tenkit etmen yetmiyor..sen ne istiyorsun???
selamlar
simdi gercekten cikiyorum..acele etmem lazim..
Murat Belgeyi elestirenler icinde kapasitesine güvenip saygi duydugum iki insan var: Biri Ilber Ortayli, digeri ise Gündüz Aktan..digerleri fasafiso:mad: ama bu ikisi de belgeyi günlük okurlar ve saygilari vardir
aslan kardesim
murat belgeyi bende devamli okuyorum..ayrica belki de sen onu henüz tanimadan, ben onun yazilarini okuyordum.
****
ortayli ve aktan elbette okumaya deger insanlar..ama sana daha baska isimler de yazarim istersen.
selamlar
...
Sözgelişi 80'li yıllarda "Türkiye'de 'Kürt' denilen insanlardan yoktur; burada o adla çağrılan insanlar aslında Türk'tür" diyen ve herkese bunu demesini emreden ve aykırı bir şey söyleyenleri hapseden devlettir bu. Ama birilerine göre ('aydın' demeye dilim varmıyor) okumuş yazmış adamların 'birinci vazifesi' devletine yardımcı olmak olduğuna göre, devlet bunu dediğinde benim de elime kalemi alıp dünyada 'Kürt' diye kimsenin olmadığını kanıtlayan (ya da 'Kürt dili' olmadığını kanıtlayan) yazılar yazmam gerekiyor.
Bunun örnekleri saymakla bitmez: "Sümerler aslında 'Türk'tür" demekten 'Konfüçiyüs'ün Türk olmasına kadar, 'devletim'in yanında bulunacağım ve 'aydın' olacağım...
Bu sözler klasik sözlerdir.
'Türkiye'de Kürt yok' kim diyor ve kaç milyon insanı temsil ediyor?
Beni temsil etmiyor ve bence bu sözleri sarf eden adam geri zekalı.
Ama, bizim aydın insanlarımız tutturmuşlar hep aynı şeyi tekrarlıyorlor.
Uyanın artık, ne 1920'li/1930'lu heyecanlı ve Cumhuriyetin ilk yıllarında yaşıyoruz ne de 1970'li yılların kanlı sokak kavgalarında.
ist das dein Ernst?
gerceklerden haberin yok be dela
ve cok optimistsin:o
Piro,
o 'gerçekleri' kimler yayıyor ve toplumun % kaçını temsil ediyorlar sence?
Kimse kimseyi kandırmasın lütfen.
Piro,
o 'gerçekleri' kimler yayıyor ve toplumun % kaçını temsil ediyorlar sence?
Kimse kimseyi kandırmasın lütfen.
yok buba ya
yüce devletimiz ve politikalarida kürt sorunu denen kangrenin olusmasinda birinci dereceden faildir:(
Girit satıldı, satılmadı tartışmaları pek sık yapılır, gençler sık sık Giriti sattırmayız diye sokaklara dökülürdü.
Bir seferinde gençler gene böyle bir gösteri düzenleyip Babıalinin önünde toplaşarak bağırmaya başlayınca sadrazam sinirlenmiş.
Gidin bunların hepsini askere yazın, demiş.
Giriti sattırmak istemeyen göstericilerin topu birden ortalıktan kaybolmuş,
.
piramses
ahmet altanin yazdiklarina itirazim var..eger müsaade edersen, bir noktada olanini anlatayim..diger bir nokta olan kibris konusunda birseyler yazma meselesine epey uzun cevap yazmistim, yeter sanirim.
girit meselesi ile ilgili anlattigi, sadece dedikodu..bu konuda herhangi bir bilgi yada aciklama yok..uyduruyor, sonra kendide inaniyor.bu tür meselelrde, türk toplumunun davranisi, ahmet altanin anlattigi gibi degil.
mesela, 1974 de kibris savasi oldugunda, ilk gün, ankarada cebeci askerlik subesine giderek, gönüllü asker olmak icin dilekce veren insan sayisi 2700 kisi.
sadece ankaradaki sayi bu..diger sehirleri bilmiyorum.
ayrica,genel kurmay baskanliginin önündeki genis kavsak, destek icin gelen insanlar yüzünden tikanmisti..kizilay kan merkezi, kan bagislarini koyacak ünite bulamaz hale gelmisti..
girit meselesi sirasinda da böyle olduguna inaniyor, ahmet altanin yazdiginin yanlis oldugunu düsünüyorum.
****
Arkadaslar son günlerde kelime daragacimizda Aydin denilen bir kelime özellikle Türkiye de fazlaca kullanilmaya baslandi .Aydin ne anlama geliyor , aciklayacak olaniniz var mi acaba ?
Yalaka,Libos,Türkiye Düsmani,Terörist hayrani.
Bizim Cölasan böyle tanimlardi galiba.;)
Yalaka,Libos,Türkiye Düsmani,Terörist hayrani.
Bizim Cölasan böyle tanimlardi galiba.;)
hahahah güzel olmus ay dogar kardes ...
ama aydin kimlere denir , nasil insanlar aydindir ? ne yer ne icerler bu aydinlar ?:D
Bana cok uzak bir kelime :D
Aydin= Intelligenter ( selbst Überschätzung ), Informierter, Gebildeter und bessere Beziehungen als der Rest der Masse!
aydin aydin deyip duruyorlar , aydin dogustan mi olunuyor yoksa sonradan mi olunuyor ?:D aydinlar halkdan kalbur üstü mü oluyor ?aydinlar farkli mi tuvalete giriyor ? Ben bunu anlamadim ....
erdogan aydinlarla görüstü deniliyor .Bu insanlarin alinda mi yaziyor aydinlik olduklari yaaaa valla kafayi yiyecegim simdi haaaaaaaaaaa
ulan amoklaufen yaptirmayin lannn banaaaaaaaaaaaaa dagitirim lannn burayiiiiiiii...yeter beeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeeee eeeeeeeeeee saat olmus sabahin besi ben hala yatmadimmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmmm mmm....sabaha kadar calisirsan uyku mu kalir insanda aaaaaaaa
Hulki Cevizoğlundan cevap:
MÜNEVVERLERİMİZ
"Aydın" kelimesinin eski karşılığı "münevver." Kültürlü, okumuş, ileri düşünceli, görgülü anlamlarına geliyor.
Son tartışmalara konu olan münevverlerimizin hemen hepsi kültürlü, okumuş ve görgülü insanlar. Ama, "ileri görüşlülük" noktasında aynı şeyleri söyleyemeyeceğim.
Ayrıca, günümüzün koşularında bu kavrama yeni unsurlar da ekleniyor: "vatanı sevmek ve o yönde çalışmak" gibi.
Ne yazık ki, ülkemizde bırakın "vatanını" sevmeyi, "insanını" bile sevmeyen aydınlar da var.
Hatta, "vatanına küfretmeyi, aydın olmanın birinci özelliği" haline getirenler de var.
"İleri görüşlülük" derseniz, hak getire.
"Leyla Zana'nin saz ekibi"... Emin Usta!
MÜNEVVERLERİMİZ</B>
"Aydın" kelimesinin eski karşılığı "münevver." Kültürlü, okumuş, ileri düşünceli, görgülü anlamlarına geliyor.
Son tartışmalara konu olan münevverlerimizin hemen hepsi kültürlü, okumuş ve görgülü insanlar. Ama, "ileri görüşlülük" noktasında aynı şeyleri söyleyemeyeceğim.
Ayrıca, günümüzün koşularında bu kavrama yeni unsurlar da ekleniyor: "vatanı sevmek ve o yönde çalışmak" gibi.
Ne yazık ki, ülkemizde bırakın "vatanını" sevmeyi, "insanını" bile sevmeyen aydınlar da var.
Hatta, "vatanına küfretmeyi, aydın olmanın birinci özelliği" haline getirenler de var.
"İleri görüşlülük" derseniz, hak getire
cok güzel bir aciklama
Sir Victor
20.08.05, 14:53
"Zulmette gönlümüz olsun münevver"
Sizlere eski bir Osmanlıca deyis sundum. İki manası var:
1- "zulmet" baskının oldugu yer, karanlık manasına geliyor. istibdat yani baskının hakim olduğu Abdülhamit zamaninda söylenmiş. "Zulum altinda bile gönlümüz aydınlıktır."
2- Şair sevdigi güzel kıza söylüyor. "bana zulum yap, ancak o zaman gonlüm rahatlar."
"Aydın" sozcüğü Türkiye de yeni kullanılmaya baslanmadı. Belki sizler yurt dışında bulunduğunuzdan bilemessiniz. Bu sözcük 1970li yıllarda başlayan sağ-sol savaşları ile birlikte ortaya çıktı. Sağcılar da solcularda kendilerine "aydin" diyorlardı. hatta sağ/MHP görüşlü bir çok Akademisyenler "Aydınlar Ocağı" diye bir dernek kurdular. bugün bile faaliyetini sürdürmektedir. Bir zamanlar bende üye idim. Ancak, Dernek baskanimiz sayin Prof. Karataş; Erbakan'ın partisinden Milletvekili olunca kızdım istifa ettim.
"Zulmette gönlümüz olsun münevver"
Sizlere eski bir Osmanlıca deyis sundum. İki manası var:
1- "zulmet" baskının oldugu yer, karanlık manasına geliyor. istibdat yani baskının hakim olduğu Abdülhamit zamaninda söylenmiş. "Zulum altinda bile gönlümüz aydınlıktır."
2- Şair sevdigi güzel kıza söylüyor. "bana zulum yap, ancak o zaman gonlüm rahatlar."
"Aydın" sozcüğü Türkiye de yeni kullanılmaya baslanmadı. Belki sizler yurt dışında bulunduğunuzdan bilemessiniz. Bu sözcük 1970li yıllarda başlayan sağ-sol savaşları ile birlikte ortaya çıktı. Sağcılar da solcularda kendilerine "aydin" diyorlardı. hatta sağ/MHP görüşlü bir çok Akademisyenler "Aydınlar Ocağı" diye bir dernek kurdular. bugün bile faaliyetini sürdürmektedir. Bir zamanlar bende üye idim. Ancak, Dernek baskanimiz sayin Prof. Karataş; Erbakan'ın partisinden Milletvekili olunca kızdım istifa ettim.
dogru bir görüs ...
bana göre
aydin=jmd der alles besser weiss, jmd der sic immer ungerecht behandelt fühlt, jmd der einen auf humanist macht aber in wirklichkeit kranke gedanken hat, und diese bence labern ne menge mist
bana göre
aydin=jmd der alles besser weiss, jmd der sic immer ungerecht behandelt fühlt, jmd der einen auf humanist macht aber in wirklichkeit kranke gedanken hat, und diese bence labern ne menge mist
herkes cok ilginc elyer belirtti arkadalsar ama bence aydin inan nedir biliyormusnuz ?
iyi kötüyü ayiran , devletini ve milletini seven , sadece hümanistlik adina devletini satmayan , attigi adimin gelcekte kendisine ve cevresine ne zarar verecegini dusunen ....
cok okuyan cok bilen aydin degildir ....... cevresini ve toplumunu dusunen onun cikarlarini koruyan insan aydindir ......
benim merak etigim bu aydinlari kim seciyor nasil seciliyorlar ve hangi Partilere aitler,
kim bunlara sen sindi Aydinlandin diyor.
benim merak etigim bu aydinlari kim seciyor nasil seciliyorlar ve hangi Partilere aitler,
kim bunlara sen sindi Aydinlandin diyor.
Bunlar akilari sira kendilerince aydin secerler. Sanirim bizim bilmedigimiz bir puan sistemleri var. Ne kadar cok Türkiye alehinde yazi yazarsan okadar "aydin" oluyorsun. :cool:
Bunlar akilari sira kendilerince aydin secerler. Sanirim bizim bilmedigimiz bir puan sistemleri var. Ne kadar cok Türkiye alehinde yazi yazarsan okadar "aydin" oluyorsun. :cool:
hahahahahha dogru valla , en cok vatanina ihanet eden en baba aydin seciliyor :D
güzel bi konuya degindin ;) kutlarim, acikcasi aydinlar aciklamasinda arkadasimiza katiliyorum
"Mehr Schein als Sein", solche menschen würde ich als "Aydinlar" bezeichnen
nilu
PS: ne yerler icerler? hmmm, ´ne flasche Raki, ´n vorspeisenteller mit schafskäse+beilage :D
ne alaka..onlar entel..ve aydin..öyle schafskäse gibi geri kalmis seyleri yemezler.yeseler yeseler fransiz peyniri veya gouda falan yerler:D
*********
arkadaslar, saka biryana,
Aydin kelimesi, arapca "münevver" kelimesinin türkce karsiligidir..yani, aydinlanmis, bilgilenmis insan demektir.
simdi, bir kisim entel, kendini "aydin" olarak nitelendiriyor ve yalakalik yapiyor diye, bu güzel kelimeyi harcamiyalim.
onlar icin "sözde" aydin deyip gecelim.
ama. memleketimizde bulunan cok degerli "aydin" larimiza haksizlik etmiyleim.
ama. memleketimizde bulunan cok degerli "aydin" larimiza haksizlik etmiyleim.
Ehhh, kimis o muhterem zatlar???
Ehhh, kimis o muhterem zatlar???
levent
hergün gazetelerde, degisik paltformlarda, cesitli vakiflarda, üniversitelerde yazan, yorumlayan, calisma yapan, memeleketimizin meselelrine kafa yoran bircok AYDIN insan var.
ha´ngisini yazayim?
canim bütün aydinlar da vatan haini degil ya ? Rahmetli Bahriye Ücok da aydindi ama vatan haini degildi ......
deryatulga
07.06.06, 11:45
Efendilik çıkalı...
("")
Can Dündar kardeşimiz çelişkili bir adam, hem liberal geçiniyor hem bürokrasiyle dirsek temasında... Hem faşistlerle kavga ediyor hem dincileri darbeyle korkutmaya çalışıyor...
(Zülfü Livaneli de böyle bir garip, ne zaman birileri işine gelmeyen birşeyler yazsa hemen 'öleceksin, unutulacaksın, adını anmayacaklar, seni huysuz ve kavgacı bilecekler, oysa bak, ben ne kadar sakin bir adamım, ben sanat eserleri üretttim, beni Avrupa'da herkes tanır, şu ölümlü dünyada niye benim dalgamı taşlıyorsunuz yahu, bırakın da ticaretimi yürüteyim' gibilerden üstü kapalı bir üstünlük taslaması...)
Dündar, Erdal İnönü'yü övmeye çalışmış. Geçen gün biz eleştirdik ya, hemen denge sağlanmalı, emekli memur gazetesinin okurları tatmin edilmeli... Ecevit için de bu böyle.
Olabilir, arkadaş seçimde oyunu da ÖDP falan gibi partilere verecek bir adam. 'Küpeli entellerle eski solcuların mesut bir izdivacı' gibi duruyor, böyle tipler çok. 'Ezeli ve ebedi muhalif' olarak yaşarlar.
Fakat bana da bu 'başarısızdır ama çok efendi adamdır' yaklaşımından fenalık geldi ha!
Petek Dinçöz için 'sesi yoktur ama büyük şarkıcıdır' diyenleri hatırlatıyor bu tutum...
'Pardon çıkalı bilmemkimler çoğaldı' diye bir laf vardı hani eskiden... Efendilik kabuğu çıktı çıkalı yeteneksizler de daha rahat dolaşıyorlar ortalıkta.
Sayın sol amigolar, kimse ne Ecevit'in efendiliğini tartışma konusu yapıyor ne İnönü'nün. İlkokulda 'hal ve gidiş' notu vermiyoruz, politika konuşuyoruz burada.
Ama kiminize sorarsanız 'devlet büyükleri eleştirilemez', kiminize göre de 'sağlığında eleştirilebilir ama hasta yatağında ayıp olur'.
Bilek güreşi yapacak olmadığıma göre iyileşmelerini beklemem abestir, üstelik benim de ne kadar yaşayacağım belli değil, ölünce unutulacağım Livaneli'ye sorarsanız, onun için vakitlice söyleyeyim diyorum söyleyeceğimi...
Politika İnönü'ye hiç uymazmış, uymamış, bunda herkes bizimle hemfikir.
Fakat 'öyleyse orada ne işi vardı' sorusunu soramıyorlar bir türlü arkadaşlar... En basit bir fren gıcırdamasında sürücüye 'ehliyeti nereden aldın, kaça aldın' sorusunu haykırmaktan hoşlanan bir millet, 'ehil' olmayanların başımızda yöneticilik oynamaya, bizi oyalamaya, bize zaman kaybettirmeye ne hakları var diyemiyor... Ben yarın resim yapmaya ya da dört çarpı dört yüz engelli koşmaya başlasam herkes güler ama kimse İnönü'ye 'anlamadığın işe niçin giriyorsun, yüzme bilmiyorsan kavak ağacına niçin çıkıyorsun' diye soramaz!
Politikanın ne kadar çirkin olduğunu görünce hemen bırakmış... O kadar da büyük adammış ki, başbakanlıktan çıkınca evine taksiyle gitmiş.
Bu gibi adamların Türkiye'ye çektirdikleri sıkıntıların hesabını kim verecek Can Dündar kardeşim? Elli sene sonra birisinin çıkıp televizyona belgesel dizi yapmasını mı bekleyeceğiz tartışmak için?
Sivas katliamını, İSKİ rezilliğini, Demirel'in saçmalıklarını 'fizikçi trene bakar gibi' seyreden babam mıydı?
DYP-SHP iktidar ortaklığının başında 100 olan memur geçinme endeksi, koalisyonu bıraktıklarında 35'e düşmüştü, bunun hesabını memurların gazetesi sormuyor, bize düşüyor kızmak...
'Siyasette bir bilge' ha... Zarif, mütevazı, nüktedan, sade, gösterişsiz, çok zengin olsa da solcu, sık sık geğirse de efendi bir adam...
Yazık, yazık, bunlara oy veren ve sizin de gazetenizi alıp okuyan memurlara yazık, onlar da insan.
Vallahi bak, ben efendi bir adam sayılmam, ağzı bozuk serserinin tekiyim... Paşa çocuğu değilim, hayatın kıçına parmak atmış adamım... Argoyu Erdal İnönü gibi Hulki Aktunç'un büyük sözlüğünden değil, Beşiktaş Balıkpazarı'nda öğrendim, çarşı çetesinin yatağında... Ama kendi mesleğimde başarılı olmadığımı, tuttuğum her işi koparmadığımı kimse söyleyemez. Ölünce unutulacağım, evet, Livaneli haklı, ama hiç olmazsa arkamdan kimse 'çok efendi adamdı ama her işi yüzüne gözüne bulaştırdı' diyemez... Huysuz ve kavgacıydı derler, yeteneksizdi diyemezler.
Hangisi makbul? Tercih sizin. Ben 'sahte kahraman' olarak ansiklopedilere geçmektense, diyeceğimi dedikten sonra sessizce yokolmayı yeğlerim. Al bu da bir tür çelebilik olsun...
07.06.2006
Manastirli Hamdi
07.06.06, 11:51
bizim sözde aydinlarimiz "resmi tarih" ve "devlete" karsi cikarlar, ama ayni anda AB devletlerinin kendi "resmi tarih" ve "devlet politikalarini" benimserler.
MÜSTEMLEKE AYDINLARI MEMLEKETTE, DEVSIRME AYDINLAR VE TÜV TÜRKLER'I GURBETTE.
deryatulga
07.06.06, 12:13
bizim sözde aydinlarimiz "resmi tarih" ve "devlete" karsi cikarlar, ama ayni anda AB devletlerinin kendi "resmi tarih" ve "devlet politikalarini" benimserler.
MÜSTEMLEKE AYDINLARI MEMLEKETTE, DEVSIRME AYDINLAR VE TÜV TÜRKLER'I GURBETTE.
Resmi tarihle Sovyetler nereye kadar gittiyse baskalari da oraya kadar gider. Oraya kadar bile gidemez, cünkü Sovyetler bu dünyanin en güclü ikinci devletiydi. Engin Ardic'in dikkat cektigi sey Can Dündar ve Zülfü Livaneli gibilerin yalpalamalari. Ve bir yerlerden utanmadan otlanmalari. Son söz: Devletin cici cocugu olmak üzere yola cikanlar, tarih yaziciligina soyunmasin.
Manastirli Hamdi
07.06.06, 14:34
Devletin cici cocugu olmak üzere yola cikanlar, tarih yaziciligina soyunmasin.
Bu devirde kimin cici kimin de üvey cocuk oldugu belli olsa:lach:
deryatulga
22.06.06, 03:53
80'inci yaşla da, el sıkışıp tanışırken...
Hele hele 60'ını da aştıktan sonra; akıl ve öngörü radarlarının dışına düşmeye başlar, daha hangi yaşlarla el sıkışıp tanışacağın...
Bendeniz ve 80'inci yaş... Bir türlü büyüyemeden yaşlanıvermişliğin kara mizahı gibi...
Oysa Şark'ın köylü ağırlıklı toplumsal geleneğinde, henüz "dede" falan dahi olmadan; görmüş geçirmiş, durmuş oturmuş, akıllı uslu, olgun ve ağırbaşlı bir görünümü benimsemek vardır...
***
Bendeniz ise, ne yalan söyleyeyim, 80'imle de karşılıklı havada avuç şaklattığımız şu sırada; bir türlü akıllı uslu, olgun ve ağırbaşlı olamadım.
Ve akıllı uslu geçinen kişilerin, saçma sapanlık tahtlarından savurdukları hayat dersleriyle, endazesiz martaval ve böbürlenmelerine; nanik yapıp dil çıkartmaktan bir ömür boyu kendimi alamadım.
***
Gençliğimde uzun süre, -kendi ailem de dahil-, Hazine'den geçinmeli bir bürokrat olma yerine; yazıya çiziye savrulup, gazetelerde çalışmaya ve geceleri de şair dostlarla meyhanelerde kafayı çekmeye başladığım için; maalesef ziyan olup gittiğime inanıldı.
Yaşı 50'yi geçmiş olan, durmuş oturmuş, makam sahibi aile dostları; bana rastladıkça öğütler vermeye çalışıyorlardı kibarca:
- Gençken bizler de geçtik aynı yollardan; ancak serseriliğin sonu yoktur, bakanlıklarda bir işe gir, vakit henüz erkenken...
***
Ben ise, hayat tecrübesinin ağırlığıyla öğüt vermeye kalkanların; ne kendi ana dillerindeki kalemlerin, yazı doruklarında yarattıkları lezzetlerden; ne de dünyadaki sanat ve bilim bahçelerinde kümelenmiş renkli tarhların tadından haberli olduklarını görüyor ve doğrusu kuruluklarına şaşırıp kalıyordum.
Henüz daha aklıma gelmiyordu:
- Bu kadar cehalet, ancak makam sahibi olmakla mümkündür, diye düşünmek.
***
"Sevdiğin bir uğraşa layık olma özeni" diye bir ilkeye, kimsenin kulak astığı yoktu.
Kendilerini başarılı hisseden, üst düzey maaşlı ve asık suratlı paşalarla beyefendiler; beni karşılarına diktiklerinde, benim derdimin ne olduğunu, ne istediğimi sorarlardı. Ben de:
- "Yazı"ya layık olabilmek benim derdim efendim, derdim.
Hep aynı yanıt gelirdi:
- Sen önce vatanına layık ol.
***
Artık gençliğimde karşıma çıkan umacılardan çoğunu hatırlamıyorum bile...
Eğer onlar da, köylü ağırlıklı ve okuma-yazma özürlü bir Şark toplumunun değnekçi başıları olmasalar; onca eziyeti reva görmezlerdi bir kalem bir kâğıtla "basmakalıp"a teslim olmak istemeyenlere...
Ve şayet Hazine'den geçinmeli kesimin akıldaneleri de, kuşak kuşak "olduğundan fazla görünme hastalığı"na yakalanmış bulunmasalardı, dünkü Posta'nın manşeti şöyle mi olurdu:
"En pahalı sazan -Adana'da yapımına 7 yıl önce başlanan metro inşaatına bugüne kadar 339 milyon dolar harcandı. İnşaat bir türlü bitirilemeyince metronun geçeceği çukurlar yağışlar sonrası göle döndü. Şimdi o gölcüklerde her biri 2-3 kilo gelen sazanlar yüzüyor. Belediye ise kredi aldığı dış kaynaklı finans kuruluşlarına her ay 5 trilyon ödüyor"
***
Tuzla'da çok sevdiğim Balıkçı Mustafa'nın, 5 aylık kız torunu Ekin'i bir görseniz... O minicik çıplak ayaklarını öpemeden edemiyor insan. Solmaz kendisini kucağına aldığında, başladı Solmaz'ın kolyesini incelemeye ve en sonunda da ağzına götürüverdi.
***
Ekin benim yaşıma geldiğinde... Yani efendim 2086 yılında...
İstanbul'dan Tokyo'ya gitmek, Göztepe'den Tuzla'ya gitmek kadar kolaylaştığında ve uzay tatilleri modalaştığında...
Siyasal liderlerimizin bugünkü nutukları da; acaba aynı etkinliği, -en azından Rodin'in heykelleri kadar- koruyabilecek mi dersiniz?
***
Bendeniz hiç sanmıyorum.
Bir ülkede ise zamana dayanmayan nutukların önemi; zamana dayanma özenine çaba harcamışların değerine bin basarsa; o ülke acaba, 21. yüzyılda ne tür çalkantılı sürprizlerle karşılaşmak zorunda kalır?
2086 yılında, şimdi 5 aylık olan Ekin verecek bunun yanıtını.
***
80'inci yaşla da göz göze, burun buruna gelivermek...
Her ne kadar durmuş oturmuş, akıllı uslu olamadıysak da; yürekli durmak gerek "geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan ve arkasında güneş doğmayan büyük kapıdan" geçmeye doğru...
***
Tek dileğim, bir ömür layık olmaya çalıştığım "yazı"dan, ancak o kapıdan geçerken kopmak...
5 aylık Ekin'in ayacıklarını öperken de, aynı dua şöyle bir kıpırdadı içimde...
c.altan@prizma.net.tr
deryatulga
03.07.06, 12:08
AKP muhafazakârlıktan faşizanlığa kaydı http://www.radikal.com.tr/veriler/2006/07/03/nese.gif FOTOĞRAF: Vahap Şatır (http://www.radikal.com.tr/arama.php?ara=1&y=1&foto=Vahap%20%C5%9Eat%C4%B1r)
Mutlu mesut AKP dönemi bitti. AKP devletleşmeye başladı. AB'yle ilişkide hız kesti, cumhurbaşkanlığına yöneldi ve Terörle Mücadele Yasası'nı getirerek de faşizan milliyetçiliğe kaydı
Otoriterlik devletin milliyetçiliği, faşizanlık milletin milliyetçiliğidir. MHP'yle DYP'nin 'gurur siyaseti' faşizandır. CHP'nin devletin bekasına odaklı 'korku siyaseti' ise otoriterdir
TÜSİAD, nerede yanlış yapacak diye AK Parti'yi izliyordu. Yanlış yaptığı anda onu bırakacaktı. Nitekim AK Parti'ye alternatif arayışının arkasında TÜSİAD etkili oldu
03/07/2006 (2109 kişi okudu)
NEŞE DÜZEL (E-mektup (nese.duzel@e-kolay.net) | Arşivi (http://www.radikal.com.tr/arama.php?ara=1&y=1&edi=NE%C5%9EE%20D%C3%9CZEL))
NEDEN? Ayşe Kadıoğlu
Türkiye'de siyaset bazen acıklı bir şaka gibi oluyor. Hızla değişen dünyada bu değişime ayak uydurmakta zorlandığı için sorunlar yaşayan Türkiye, bu sorunların çözümünü de Süleyman Demirel'den bekliyor. Rahşan Ecevit ittifak turlarına çıkıyor. Mesut Yılmaz yeniden politikaya dönüyor. Bu tuhaf durumun birtakım ciddi nedenleri olduğu görülüyor. Birincisi, Türkiye dünyada olanları kavramakta zorlanıyor. İkincisi, dünyaya ayak uydurmakta direniyor. Üçüncüsü, sürekli olarak gelecekten korkup geçmişe kaçmaya çalışıyor. 70 milyon nüfusuyla dünyanın en ilginç bölgelerinden birine yerleşmiş bu ülke neden siyasette çaresizleşip bocalıyor? Bu bocalamanın sonuçları ne olacak? Bu bocalamada hükümetin rolü ne? 'Devlet'in rolü ne? Toplumun rolü ne? Bütün bunları Sabancı Üniversitesi'nde öğretim üyesi olan siyaset bilimci doçent Ayşe Kadıoğlu'yla konuştuk.
Siyasetten tasfiye edilmiş bütün siyasetçiler yavaş yavaş yeniden siyasete dönüyorlar. Eski siyasetçileri neden şimdi birdenbire siyasetin
içinde görmeye başladık?
Eskileri siyasette görmeye başladık çünkü AK Parti, merkezdeki devlet kurumlarıyla ilişkisinde iyice bocalıyor. Demirel, Mesut Yılmaz gibi siyasete dönmeye çalışanlar ise hiçbir zaman AK Parti gibi olmadılar. Onların partileri merkezden üredi. AKP'yi ise çevre yarattı. Bakın, bizde siyasetin iç dinamiği Cumhuriyet'in başından beri şudur: Türkiye'de siyasete, merkez ile çevre arasındaki gerilim damgasını vurur. Ben, AK Parti 2002'de iktidara geldiğinde 'çevre merkeze geldi' demiştim.
Çevre kim, merkez kim?
Çevre 'taşralı, köylü, dindar ve askeri yönetimlerle daha az barışık' olan kesimdir. Merkez de 'şehirli, laik, seçkinci, askere olumlu yaklaşan daha militer kesimdir. AK Parti taşralı, köylü ve dindar kesimi temsil eden bir çevre partisi olarak iktidara geldi. Ama işadamından demokratlara ülkede herkes AK Parti'den farklı şeyler bekledi. Mesela işadamları liberalliği de AK Parti'nin yapmasını bekledi. TÜSİAD, AK Parti AB'yle ilişkileri iyi götürdüğü sürece onu destekledi.
Şimdi desteklemiyor mu?
AK Parti'ye alternatif yaratılmaya çalışılmasında TÜSİAD ağırlığı olan bir unsur şimdi. Çünkü AK Parti 3 Ekim'den sonra AB'yle ilişkilerde hız kesti. Zaten son dönemde sağda, solda, işadamları, demokrat ve aydın kesimde herkes AK Parti'ye bir alternatif çıkarmaya çalışıyor. Çünkü AK Parti'yi kerhen benimsemişlerdi. TÜSİAD , nerede yanlış yapacak diye AK Parti'yi hep izliyordu. Yanlış yaptığı anda onu bırakacaktı. Nitekim AK Parti'ye alternatif arayışının arkasında TÜSİAD etkili oldu. Oysa ben AK Parti ilk iktidara geldiğinde 'taşralı, köylü, dindar' kesimin merkeze taşındığını ve merkezle çevre arasında bir dans başladığını düşünmüştüm.
Dans şimdi bitti mi peki?
Dans çok kavgalı artık. Zaten bu dans eşlerin kendi isteğiyle değil, yakın ve uzak akrabaların piste ittirmesiyle yapılıyordu. Yakın akrabalar Türkiye'deki işadamlarıydı, uzak akrabalar da yabancı ülkelerdi. 'AK Parti'yi bir iktidarda görelim' diye başladı bu dans. Ama Türkiye'de siyasetin bir iç dinamiği var. İktidara gelen partiler hep bir noktadan sonra devlete meylediyorlar. Çünkü bizde siyaset hiçbir zaman meşru bir alan olamıyor, hep devletin gölgesinde zanlı durumunda bulunuyor. Ülkede esas iktidar da hep devlet odaklı oluyor. Devleti askerler, AKP'nin ulaşamadığı bürokratlar ve cumhurbaşkanı temsil ediyor. Nitekim 2002'den beri iktidarda olan AKP'ye de hep suç işleyebilir diye yaklaşıldı. Ve AKP, AB'den, AB'den müzakere tarihinin alındığı 3 Ekim'den bu yana devletleşmeye başladı. Seçim sürecine girilmesiyle, AB'yle ilişkide hız kesti, cumhurbaşkanlığına yöneldi ve Terörle Mücadele Yasası'ni getirdi.
Seçim ortamına girilmesiyle birlikte AKP aksine kendi kitlesine yaklaşmadı mı? AKP, türbandan imam-hatipe hep kendi kitlesinin taleplerini dile getirdi. AKP böyle davranarak devlete yaklaşabilir mi?
Türkiye'de siyaset semboller üzerinden yapılıyor. Türkiye'de bir yanda bir 'gurur siyaseti' var. Diğer yanda da bir 'korku siyaseti' var. Gurur siyasetini bugün DYP ve MHP yapıyor. Milliyetçi söylemden beslenen, milli kimlikle gurur duyan faşizan bir siyaset bu. Bu siyasetin kitlesi hatta 'kendini beğenmeyen gururlular'dan oluşuyor. Bunlar 'Batı bizden daha iyi durumda' diyerek değişmeleri gerektiğini düşünüyorlar, başka bir şey olmaya çalışıyorlar ama bir şekilde de milli kimliklerinden ötürü gururlular. Korku siyasetine gelince... Gurur siyasetinin zıddı olarak devlete odaklanmış bir siyaset bu. 'Aman devlet elden gidiyor, gerekeni yapmazsak devleti kaybedeceğiz' korkusundan besleniyor. Bu 'otoriter siyaset'i CHP temsil ediyor.
Otoriter ve faşizan siyaset arasında nasıl bir fark var?
Faşizan siyaset aşağıdan, otoriter siyaset ise yukarıdan gelir. Otoriterlik devletin milliyetçiliğidir, faşizanlık da milletin milliyetçiliğidir. MHP ve DYP'nin daha romantik olan, milliyetçi duygulara ağırlık veren 'gurur siyaseti' faşizandır. Onlar toplumun duygularını tercüme ederler. CHP'nin 'korkuya endekslenmiş, devletin bekasına' odaklanan siyaseti ise otoriterdir. Bu siyasi görüş korkudan beslenen İttihatçı geleneğin devamıdır. Ordunun, CHP'nin ve Cumhuriyet Gazetesi'nin böyle bir siyasi görüşü vardır.
Peki bu siyaset tablosunda AKP nerede duruyor?
AK Parti inanç odaklı siyaset yapıyor. İnanç odaklı muhafazakâr siyaset dünyanın her yerinde var, Hıristiyan Demokratlar da böyle ama... Muhafazakâr partileri faşizan partilerden ayıran şey, hukuk devletiyle olan olumlu ilişkileridir. Muhafazakâr partiler açısından yargının bağımsızlığı, hukuka siyasetin karışmaması, laiklik çok önemlidir. Muhafazakâr partiler, din öğesine önem verirler ama dindar anlamda kimlikçiliğe düşmezler. AK Parti evet hiçbir zaman devletçi olmadı ama muhafazakârlıkla faşizanlık arasında gidip geldi. İkisine de pas verdi. AB'yle ilişki iyi gittiğinde daha faşizan olan Milli Görüş gömleğini çıkarmış gözüküyordu. Ama seçim dinamikleri devreye girdi ve AK Parti faşizanlıkla muhafazakârlık arasında bocalıyor şimdi.
Peki toplumdan eski siyasetçilere yönelik bir talep var mı?
Yok. Ama baştan beri AK Parti'nin karşısında dişe dokunur bir muhalefet olmadığından hep söz edildi. Oysa muhalefet boşluğu sağda değil, solda yaşandı aslında. CHP'nin sol bir parti olmadığını söylemekten dilimizde tüy bitti. Ama CHP hâlâ solun siyasi partisi olma rolünü oynuyor ve sol diye bildiğimiz her şeyi mahvediyor. Oysa sol parti olmak başka bir şeydir. Sol, milliyetçilikle, militarizmle ve devletle arasına mesafe koyar. Sol, sosyal adalet olgularıyla ilişkilidir. Sol, milliyetçiliğe başvurmadan vatandaş odaklı bir siyaset yapar. Bunların hiçbiri CHP'de yok. CHP sonuçta askeri üniforma üzerine giyilmiş bir fötr şapka gibi duruyor. Ancak o kadar sivil bir parti olabiliyor ve 'devlet elden gidiyor' korkusundan beslenen otoriter siyaseti temsil ediyor.
AKP hükümetinin yaptığı hatalar mı eski siyasetçileri dönmeye teşvik ediyor?
Evet. Hükümet türlü hatalar yaptı. Şemdinli olayının üzerine gitmedi. Merkez Bankası'na başkan atamada beceriden ziyade bir yaşam tarzını öne çıkardı. Farklı bir yaşam tarzını dayatıyor durumuna düştü. Bu büyük bir hatadır. Çünkü böyle bir atama kimlikçiliktir, içe kapanmaktır. AK Parti'nin en büyük hatası ise Meclis'ten yeni geçirdiği Terörle Mücadele Yasası'dır.
Niye?
Çünkü çevreden gelen bir parti olarak devlet yerine vatandaş odaklı bir siyaset yürütebilirdi. Ama o vatandaşın düşünce, gösteri, toplanma gibi haklarını güçlendirecek, etkin vatandaşı yaratacak bir siyaset güdebilecekken, Terörle Mücadele Yasası'yla vatandaşın karşısına çıktı. Çok büyük bir paradoks bu. AK Parti bu yasayla da, muhafazakâr milliyetçilikten faşizan milliyetçiliğe kaydı. Zaten AK Parti, bir bakıyorsunuz aşağıdan gelen milliyetçi söylemle, bir bakıyorsunuz yukarıdan gelen otoriter devlet söylemiyle dans ediyor. Kendi varlığını tehlikeli gördüğü anlarda devlete yöneliyor. Türkiye'de siyasetin ekseninde artık otoriterlik ve faşizm var. Ülke, faşizmle otoriterlik arasında sıkıştı kaldı.
Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşırken AKP'nin önünü kesecek bir cephe kurabilmek üzere siyasetteki bütün güçleri bir araya toplayabilmek için mi eski siyasetçiler politikaya çekiliyor?
Evet öyle. Cumhurbaşkanlığı seçimi çok önemli. Çünkü çevreden halkçı, köylü, taşralı, dindar bir siyasi partinin hükümet kurması başka şeydir, cumhurbaşkanlığına oynaması başka şeydir. Çünkü 'cumhurbaşkanlığı da giderse, devlet gidiyor' şeklinde bir korku var bu ülkede. Nitekim son dönemde cumhurbaşkanlığını savunmak üzere bir seferberlik başladı ülkede. Aslında bütün bu yaşananlar, cumhuriyetin normalleşememiş olmasıdır. Bir seferberlik cumhuriyeti bu hâlâ. Sanki Kurtuluş Savaşı'nı yeni bitirdik ve cumhuriyeti yeni kurduk. 83 yıllık cumhuriyet çoktan olgunlaşmış olmalıydı. Ama bizde devletin siyasetle ve vatandaşla ilişkisi hep böyle. Batı'daki gibi vatandaşla devlet arasında normal bir kontrat ilişkisi yok. Bizde devlet vatandaşın kendisine hürmet ve hizmet etmesini istiyor. Vatandaş da devletin kendisine karşılıksız vermesini bekliyor. Aslında vatandaşla devlet son dönemde birbirine giderek daha çok benzedi.
Hangi açıdan?
Şiddet açısından. Şiddet fedaisi bir vatandaş var Türkiye'de. Devlet elindeki silahlı gücüyle kendi muhafazasına odaklandıkça, vatandaş da kendi elindeki silahla şiddete başvuruyor. En son Trabzon'da yaşandı. Tutuklu aileleri gösteri yapmaya kalktı, vatandaş bunlara elindeki sopalarla saldırdı. Yukarıdan gelen şiddetin yanında, aşağıdan gelen bir şiddet de yaşanıyor şimdi. Devletteki otoriter eğilimler ve şiddet yükselirken, toplumda da faşizan eğilimler ve şiddet yükseliyor. Devletteki otoriter eğilim nasıl yükseliyor derseniz... Bu ülkede askerlere karşı laf edemiyorsunuz. Vicdani retçilere destek verenlerin başına gelenleri görüyorsunuz. Devletteki bazı güçleri eleştiren cumhuriyet savcısına deli muamelesi yapılıyor, psikolojisi bozuk deniyor. Çok karanlık bir tablo bu.
AKP karşıtı bir cephe, AKP yandaşlarının dayanışmasını artırır mı peki?
Artırmayabilir. Aksine, AKP karşıtı bir cephe AKP içindeki bölünmeyi artırabilir. Her kesim, AK Parti'ye karşı bir alternatif çıkarmaya çalışıyor ama AK Parti de kendi içinden kendisine bir alternatif çıkarmaya çalışabilir. Zaten son anketlerde solda düşüş var. Soldaki bütün partiler birleşse gene de fazla oy alamıyorlar. Türkiye'de sağ siyaset kabarıyor. Aslında bu dünyada da böyle. Dünyada siyaset artık ille de sağ ve sol arasında yaşanmıyor. Eski dinamikler bozuldu. Sol ve sağ siyasetin çıktığı yer olan Fransa'da bile son cumhurbaşkanlığı seçiminde ikinci tura sağdan iki aday kaldı. Fransa'daki gibi sağın içinde birtakım bölünmeler var dünyada. Kısacası, devletin muhafazasına odaklanmış devlet ağırlıklı siyaset ile vatandaşın haklarına odaklanmış vatandaş ağırlıklı siyaset çekişiyor dünyada.
Cumhurbaşkanlığı seçimleri yaklaşırken iç siyasetteki bu hareketlilik Türkiye-AB ilişkilerini nasıl etkiler sizce?
AB'yle ilişkiler yavaşlayacak. Zaten AKP dışında hiçbir parti AB projesini üstlenmemişti. AKP'ninki de kalpten değildi ve o da kendi varlığını korumak üzere AB projesini üstlendi. Şimdi ise AB'yle ilişkide geri çekildi. Tabii ki AKP bir gecede AB karşıtı olmayacak ama diğer siyasi partilerin AB karşıtlığına da bigane kalmayacak ve hız kesecek. Çünkü AK Parti serbest dolaşıma getirilen kısıtlamalar, Ermeni ve Kıbrıs sorunu gibi konularda AB'den gelen olumsuz mesajları artık tabanına taşıyamıyor. Şu çok açık. Türkiye AB'yle ilişkide olumsuz bir döneme giriyor
Hızlanan siyasi kavgada Kürt meselesi nasıl değerlendirilecek sizce? Çözüme doğru mu gideceğiz sertleşmeye doğru mu?
Otoriterlikle faşizanlık arasında sıkışmış bir siyasi tabloda Kürt meselesinde çözüme değil, sertleşmeye gidilecek. Zaten yeni Terörle Mücadele Kanunu da sertleşileceğini gösteriyor. Bir süre önce Baykal, Murat Yetkin'e 'Cumhuriyeti savunmak vatandaşın görevidir' dedi. Yani 'tepeden bir askeri darbe olmasın, biz bu işi aşağıdan yapalım' gibi bir şey söyledi. Faşizanlık tam da budur işte. AKP'ye gelince... Başbakan'ın 'alt ve üst kimlik'i telaffuz ettiği, Diyarbakır'a gidip 'Kürt meselesi vardır' dediği bir noktadan çok hızlı bir şekilde Terörle Mücadele Yasası'na geldi AKP. Bu yasa, Kürt meselesinin AKP'nin önceliği olmadığını gösteriyor. Onun önceliği cumhurbaşkanlığı ve siyasi kadrolaşma. AKP, şimdi bunun için gerekenleri yapıyor. Herhalde Terörle Mücadele Yasası da, cumhurbaşkanlığı için gerekli şeylerden biriydi.
Kıbrıs sorununu, milliyetçi bir söylemin dışına çıkarak değerlendirebilecek siyasi bir hareketin oluşması mümkün mü?
Kıbrıs'ta milliyetçi diskurun dışına çıkan bir siyasi hareket oluşturmak hiç mümkün değil. Çıktığınız anda vatan haini durumuna düşüyorsunuz. Siyasetin meşru bir alan olmamasıyla, cumhuriyetin normalleşmemesiyle ilgili bir durum bu. Siyaset ve cumhuriyet nasıl normalleşebilir ki? Asker hâlâ siyasetin içinde.
Peki ortaya çıkan yeni siyasi hareketler AKP'yi erken bir seçime mi zorlamak istiyor?
AKP'yi niye seçime zorlasınlar... Şu anda erken seçim AKP'ye yarar. Kendisine karşı bir cephe kurulmadan AKP erken seçime gider ve bundan yararlanır. Çünkü muhalefetin kesinlikle süreye ihtiyacı var. Erken seçim olacağını sanmıyorum ben.
Şu andaki siyaset, cumhurbaşkanlığını kaptırmama siyaseti.
Cumhurbaşkanlığı seçimlerine kadar siyasette nelerin olmasını bekliyorsunuz?
Mutlu ve mesut AKP dönemi birçok açıdan bitti. Hem ekonomide bitti hem AB'yle ilişkilerde bitti. Artık AB sürecinde krizler yaşanacak. İlk kriz Kıbrıs konusunda çıkacak. Türkiye'de otoriter ve faşizan siyaset yükselecek. Aşağıda milliyetçilik artarken, yukarıda asker ağırlıklı siyaset güçlenecek. Türkiye bundan böyle kitle ruhunun hâkim olacağı, daha gerilimli bir ortama giriyor. Çünkü çevrenin 'cumhurbaşkanlığı' gibi giremeyeceği alanlar var Türkiye'de.
Bir AKP'li cumhurbaşkanı olabilecek mi sizce?
Olabilir, olma ihtimali var ama olmaması için epeyce gerilim olacak. Cumhurbaşkanlığı alanı çevreye ve AKP'ye kolay açılmayacak. Çevrenin yaşam tarzının cumhurbaşkanlığı alanına girmesine kolay izin verilmeyecek. Eskisi gibi darbe yapılamayacağına göre, izin vermemenin yolu ne olacak derseniz... Yukarıda bir güç kaynağı hâlâ var. Bu, adı üstünde Silahlı Kuvvetler. Cumhurbaşkanlığı alanını koruyacaktır o. Hem illa bir darbe olması da gerekmiyor. Darbe, savcıların, vicdani retcilerin başına gelenlerle gündelik oluyor zaten. Darbe artık her gün oluyor. Başlayan cumhurbaşkanlığı kavgasıyla, Türkiye çok büyük gerilimlere gebe bulunuyor.
deryatulga
26.07.06, 14:23
KÖŞEBAŞI
68 Kuşağı
26.07.2006
ERGUN GÖZE
[/URL][URL="http://adserver.adsimsar.net/servlet/view/banner/image/zone?zid=8&pid=64&position=1"] (http://adserver.adsimsar.net/servlet/click/zone?zid=8&pid=64&lookup=true&position=1)BİR genç dostum söz arasında dedi ki: - Bu 68 Kuşağı hem çok enteresan bir psiko-sosyal olay, hem de Türkiye'nin çok acı bir problemi
- Niçin?
- Çünkü bu kuşak, uğradıkları ideolojik bozguna rağmen, bugün, medya, reklâm, sanat, ekonomi birçok konuda, bilenerek mevzilenmiş bulunuyorlar.
- Ne ziyanı var?
- Genellikle iyi yetişmiş, iyi öğretim görmüş yâni iyi imkânlar bulmuş, iyi diplomalar almış, çok inandırılmış fakat inandırıldıklarının beklenmedik şekilde yıkılmasıyla çok büyük bir düşüş yaşamış bu kuşak, bu yenilgi psikozuyla ülkemiz için büyük bir tehlike oluşturuyor.
- Nasıl?
Zehirleri içlerinde kaldı
- Kİmİndİ ismini hatırlamıyorum bir söz var: Başarısız olmuş idealistten daha tehlikeli şey çok az bulunur diye. Bunlar da Sovyetler'in yıkılması ile yanılmazlığına inandırıldıkları rejimin çöküşünün içlerindeki burkuntusunu yenemediler. Yenebilmeleri için Hakk’a rücu idi, Hakkı teslim tek yol idi, bunu yapamadılar. Onun yerine koyacak bir ideoloji bulamadılar, bulamazlardı da çünkü Marksizm'e bağlanırken bütün angajmanlarını iptal etmiş, köprüleri atmışlardı, Marksizm onlar için dönüşü olmayan bir seferdi, dönmediler, zehirleri içlerinde kaldı.
- Hani bunlar iyi eğitim görmüşlerdi?
- Hak duygusu ya doğuştan olur, yahut da en geç de aile ocağında verilir. Zaten bu duygu bunlarda olsaydı körü körüne Marksist, Allah, vatan, millet, ilim gibi mefhumların hepsini birden Marksizm'e kurban etmezlerdi... Bu durumda eğitimin rolü olmaz. Entelektüel çapları da olmadığı için saldırgan bir çöküntüye düştüler.
- Hem saldırgan, hem çöküntü?
- Evet, bunlar şimdi yanılmalarının intikamını milletimizden alıyorlar. Bulundukları noktalarda Türk diline (öğretim dili İngilizce olmalıdır diyerek, uydurmasyon kelimeler kullanarak) ahlâkına (çocuk pornosunu bile masum göstermeye çalışarak) geleneklerine (postmodernizm yaparak) tarihine (Ermeni soykırımı vardır diyerek) sanatına (sanatı şehvetin fonksiyonu haline indirgeyerek) devletine (devlet baba değil, uşak olmalıdır diye dırlanarak) egemenliğine (bugün egemenlik kavramı değişmiştir, bölüşülebilir bir nesnedir tarifini vererek) maneviyatına (liberalizm kisvesindeki vahşi kapitalizme bütün manevi değerleri kurban ederek) hücum etmekteler. O kadar ki bunu yapabilmek için kapitalistlerin çanak yalayıcılığına, bir ara kokusundan bile iğrendikleri tipler için Hacı yağı imal etmeye bile razıdırlar. Elbette bu durumda, Marksizm'in kendilerine veremediği nefsani hazları ve şehvetleri, bir ara baş düşmanları olan bu kapitalist düzenden elde etmiş olmanın avantajı da var.
- Peki bir ideolojinin yıkılması bu kadar yıkar mı insanı?
Şahsi hayatları yıkıldı
- BunlarI daha çok, kendi iç tutarsızlıkları yıktı. Bunlar Marksist-sosyalist devrim yaparken yani öyle söyler, öyle zannederken de esasen sosyalist değildiler ve olmadıklarının da farkında değillerdi... Tam aksine individüalist-fertçi-bireyci idiler. İstedikleri özgürlük, kendi şahsi özgürlükleri. İnsan hakları kendilerine istedikleri haklardı ve Lenin'in bir komünistin şahsi hayatı olmaz düsturuna mukabil Marksizm devrim nikâhı dahil, bunların şahsi hayatları idi. Proleter ihtilalinde esas konu proletarya değil, kendileriydi. Marksizm'in yıkılmasından daha önemlisi şahsi hayatları yıkıldı ve bu perişanlıkla hepsi bir kapıda şahsi hayatlarını bulmaya çalışıyor.
- İçlerinde dönek olmayan yok mu?
- Var. Var amma onlar da hâlâ kendilerine bir fikri mecra bulamadılar, çırpınıp duruyorlar.
- Bunları nereden biliyorsun?
- Ben de 68'liyim ve o tarihten beri bunları müşahade etmekteyim, ama karşıdan.
SimalYildizi
28.07.06, 04:32
Arkadaşlar;
80'inci yaşla da, el sıkışıp tanışırken
yazısına kadar dikkatlice okudum.
Aydın olmak ile vatanperver olmak aslında aynı şeydir. Ancak, kendisini aydın kabul ettirmeye çalışan şovmenler, sözde gördükleri hatayı abartıp; hatta bazı makyaj malzemeleri ile süsleyip, uç noktada olma hedefinde olunca bu tür çatışmalar ister istemez olacaktır!
Devleti yargılamak, devleti hatasız yapmak her aydının birinci vazifesidir! Ancak, yıpratmak (özellikle ağlaya zırlaya ikide bire AHM ne koşmak) şovmenlikten başka birşey değildir!
Size bir aydın örneği göstereceğim. Türk değil. Ancak, araştırmadan, gerçeğe ulaşmadan karar vermeyen bir yabancı! Kısa bir yazışmam oldu! Araştırma zahmetinde bulunursanız, aydın ile karartma geceleri hesabı yapan arasındaki farkı görebilirsiniz...
Gönderdiğim Mail;
Merhaba Sayin Holdwater;
Sizinle ilgili kisacik bilgileri Turkiye de bulunan www.cember.net (http://www.cember.net/) ten bir arkadas vasitasi ile edindim. Hem cok mutlu oldum, hem de cok uzuldum. Ancak, sunu bilmenizi isterim ki, tarihi yalan ve dolanla cevirmeye calisanlarin mumu elbette kisa bir sure sonra sonecektir.
Ermenilerin amaclari bellidir. Turkiye icin direk olarak bir tehdit olusturamazlar. Ama, dunya kamuoyu ve ozellikle Avrupa Birligin den, Turkiye de gozu olan devletlerin destegi ve istahi ile bu mesele uluslar arasi krize dogru gitmektedir.
Ermenilerin para destegi nereden geliyor? Zengin ermenilerin para yardımıyla degil elbet. Ama bin yıldır Turk vatanında gozu olan devletlerin, sozde kultur destegi adına odedikleri paralari ortaya serebilirsek, dunya asil katliam yapanlari ve destekcilerini daha iyi gorecektir.
Komik olan, daha dun, dunyanin gozu onunde CUMALI KATLIAMI yapilmistir. Rusya ve ermenistan, tum dunyanin gozunun icine bakarak yapmistir bunu ve adini anmak bile suc olmustur.
Turkiye, yani Anadolu, dunya uzerinde herseyi bir arada gorebileceginiz, dunyanin minyatur hali gibidir. Her konu da gipta edilecek kadar guzeldir.
Ama asla unutlmamlidir ki bu vatanin bekcisi, bin yillik mazisi olan Kutsal Turk Ordusudur. Cenab-i Hak yollarini acik etsin. Degil katliam yapmak, gittigi heryere bolluk ve bereket getirmis, kadina, cocuga ve yasliya asla dokunmamis, din, dil, irk ayirmadan, etkisi altındaki toplumun refahindan baska hic bir art niyet beslemeden hizmet etmis dunyanin tek askeri gucudur. Bu nedenle daima muzafferdir.
En buyuk saygi ve sevgilerimle seni kucaklıyor ve davana gostermis oldugun ilgi icin seni ayakta alkisliyorum, yuzunu bile gormedigim can dostum, cok cok tesekkurler....
Alper Tolga Han
Istanbul
Aldığım cevap;
A-a, Alper, ne kadar icten bir mektup yazmissiniz, canim!
Insallah dediginiz dogrudur. " tarihi yalan ve dolanla cevirmeye calisanlarin mumu elbette kisa bir sure sonra sonecektir." Yani, bende inaniyorum elinde sonunda dogruluklar ortaya cikicak. Ama "kisa" bir zaman olucagindan emin degilim. Cok dusmanlik var.
CUMALI KATLIAMI, yani, Azerbaijan hakkindami konusuyorsunuz? Turklerden cok daha iyi arastiran (ve kavga eden) bir Amerikali, Sam Weems (bir kac sene evvel oldu; cok kocaman kayip, Turklerin haberi yok), bu mevzu hakkinda bir yazi yazmis, yeni kesvetdim, ve site'ye koydum. "Minsk" hakkinda. Yani United Nations Ermenistan ve Azerbaijanin arasinda kim hakli diye bir komisyon kurmus, ve basinda Rusya, Amerika ve Fransa! (Ve icindeki devletlerinin icinde bir tek Musluman olan Turkiye.) Kepazelik. (Sayfa sizin icin anlasilmayicak herhalde, ama surada: http://www.tallarmeniantale.com/weems-minsk.htm (http://www.tallarmeniantale.com/weems-minsk.htm) )
Insallah sizde bu Ermeni meseleyi bastan asagi ogrenip elinizden geldigini yapmaya calisiyorsunuz, yahut calisirsiniz. (Mesela, mektuplar yazmak ile; ve yalniz bir-iki kere degil.) Ben yabancilarin fikirlerini degistermek icin bu ise giristim, ama sonra anladimki Turkiye'dekilerini bastan ogretmek lazimmis. Atesiniz ile, baskalarinida uyandirabilirsiniz, cunku biliyorsunuz pek cok Turkler bu islerde kimildanmaya gelmiyorlar.
Holdwater
Tall Armenian Tale
http://www.tallarmeniantale.com/
:türkiye:
SimalYildizi
28.07.06, 04:37
"ama sonra anladimki Turkiye'dekilerini bastan ogretmek lazimmis."
Laz+Türkmen+Çerkez+Abaza+Tatar +Bulgar+Roman+Dadaş+Kürt = TÜRK
Saygılar.....
:türkiye:
teil 2 :lach:
gerne kann man mich für verrückt erklären (nichts neues habe mich damit abgefunden...) suchfunktion wörtchen "gouda" eingetippt :)
eh voila :aferin:
gruß
nilu die verrückte...
thema des threads "aydinciklar", wie definiert ihr für euch das wort "aydin"?
nilu
kendine aydin süsü veren aydinciklarin bol oldugu piyasada, kafayi yemene gerek yok. gülümse ve yoluna devam et.
Aydin= Intelligenter ( selbst Überschätzung ), Informierter, Gebildeter und bessere Beziehungen als der Rest der Masse!
Mehmet Ali Alabora gibi mi? :lach:
Türkgermane
14.05.07, 02:45
cok okuyan cok bilen aydin degildir ....... .
eeeeee? Yani zir-cahil senin gözünde gercek aydin mi?
Aydin bir kisi her zaman gercekleri söylemekten korkmayan bir kisidir. Ha sagci olsun ha solcu, asiri dinci, liberal dinci veya ateist hic fark etmez.
Fakat gelipde: "Aydinlar ABnin götünü yalar, ABDnin agzina bakar, parayi düsünür, kendini beyenimis özel tuvaletlere gider" demeknen, kendi kültürünüzü birak, karizmanizi bile düsürüyorsunuz.
Yani bu cobanlikdan baska birsey degil, ne bu ya? Okumaknan, cok bilmeknen vatan hainimi oluniyor? Böyle laflar anca cahilin agizindan gelir!
Hä, ve vatan hainlerinden!
BEN AYDINIM! :türkiye::türkiye::türkiye::tü rkiye:
deryatulga
12.07.07, 15:10
12.07.2007http://www4.gazetevatan.com/images/kategorititle1.gif Beyefendiler ve ben
http://www.gazetevatan.com/pics/yazarlar/9.jpgBir gün telefonum çaldı. Açtım.
Bir içki firmasının sponsorluğunda hazırlanacak fotoğraf sergisi ve kataloğunda sizin de resminiz olsun istiyoruz. Fotoğrafları Bennu Gerede çekecek, ne dersiniz?
Allah Allah, zaten fotoğraf çektirmekten hiç hazzetmem; hem bu da nereden çıktı şimdi, diye düşündüm. Yıllar önce Harpers Bazaar için Bennuyla tek karelik bir fotoğraf çalışmamız olmuştu. Sonuç hoştu, eğlenceliydi ama çekimler için sabahın kör vaktinde İstiklâl Caddesindeki halimizi hatırlıyorum da...
Serginin teması nedir peki? diye sormayı akıl ettim sonunda.
Cevap: Beyefendi denince akla gelen ünlüler!
Hiç duraksamadan karşılık verdim: Kusura bakmayın ama beni unutun! Ben beyefendi falan değilim.
Konu böylece kapandı sanıyordum ki sergi açıldı. Sonra da Cengiz Semercioğlu Kelebekteki köşesinde sergideki isimlerin listesini yayımladı. Medyadaki beyefendiler arasında benim de adım geçiyor ya; neymiş, Semercioğlunun okurları benim ve Fatih Terimin beyefendiliğine itiraz etmiş!..
Oysa gitseler sergiye, orada ne beyefendilerin fotoğraflarını görecekler!..
Ama dert etmesinler, zaten benim fotoğrafım yok! Çektirmedim
Tembel barışçıların, sahtekârlığa kılıf yapılmış nezaketin, pasif agresyonun (yani yumuşak görünüşlü-derinden-saldırgan karakterlerin), hayatla bir türlü tanışıp koklaşamayan mızmızların, güçlülere yaltaklanarak geçinenlerin, baştan aşağı vitrinden ibaret içi bomboş adamların adının beyefendiye çıktığı bir toplumda ne efendi olurum ne de bey!
Hem benim bildiğim beyefendilik başka bir yaşam biçimine aitti.
Hani İstanbul beyefendisi denirdi, bir tür davranış şıklığının adıydı. Ama kaldı mı o yaşam biçimi?
Ne o İstanbul kaldı ne de o yaşam!
Şimdi nezaket denilen şey ve beyefendilik para ve güçle satın alınabiliyor!
Yaşam biçimimiz ise o zarif ve titiz inceliğe hiç uymuyor.
Üstüne üstlük beyefendi lafı hiç temiz değil, tersine, çok kirli bir sıfat. Özellikle de siyaset sınıfının kodamanları için kullanılarak, önünde ceket iliklenip bel bükülerek canına okunmuş bir sıfat.
Beğenen alsın, tepe tepe kullansın!
Ama benim umurumda değil.
Ben beyefendilerle değil, adam gibi adam olanlarla ilgiliyim.
Davranışlarını şık kılmak için bin takla atanlarla değil, vicdan ve samimiyetin yakışıklılığına sahip olanlarla ilgiliyim.
Ha unutmadan!..
Kulağıma geldiğinde çok güldüm.
Bu sergide fotoğrafı bulunan pek ünlü bir medya beyefendisi çekim sırasında çıkan ufak tefek aksaklıklar nedeniyle ortalığı birbirine katmış; karşısına çıkan herkese siz benim kim olduğumu biliyor musunuz? diye dayılanmış...
Acaba çekim ekibi güzel kadınlar ve güçlü erkekler karşısındaki nezaketi, sıradan insanlar karşısındaki körlüğüyle ünlü bu kişiye biliyoruz, siz bir beyefendisiniz demiş midir?
deryatulga
22.07.07, 05:30
Enteller ve danteller
serdar.turgut@aksam.com.tr (serdar.turgut@aksam.com.tr)
En tehlikeli olanlar, entelken aynı zamanda dantel olmaya yeltenenlerdir.
Bunlardan maalesef medyada da çok var. Onlar en tehlikeli ve tahammülü en zor sınıftırlar
Türk entelektüellerinin en büyük sorunu mevcut durumlarından hiç memnun olmamalarıdır.
Kendilerini sevmedikleri için sosyo-ekonomik açısından normal olarak oy vermeleri gereken partilerden hep başka partilere oy verirler.
Hali vakti yerinde, iyi eğitim görmüş birçok insanın Marksist olmaları işte bundandır.
Eğer özellikle dışarıda okumuşsa yani kapitalizmin merkezi ülkelerde biraz yaşamışlarsa Marksist olmak da kesmeyebilir bunları.
O zaman goşist filan olmaları gerekir, silahlı mücadeleye inanan komünist olmaları daha doğrudur.
Türkiyeye ve dünyaya bakın; sıkı gerillalar ve anarşistler hep normal durumlarda ana kuzusu diye adlandırılabilecek insanlardan çıkar.
Bu profile hayli uyduğum için şu aşamada biyografimi yazdığımı düşünebilirsiniz. Bir noktaya kadar bu doğru. Ancak benim silahlı mücadele girişimim, gerilla dönemim maalesef kısa sürmek zorunda kaldı. Çünkü şaşı olduğum için sürekli olarak yanlış insanları kaçırma ve vurma eğilimi sergiledim. Bu da örgütün başını belaya soktu ve canını sıktı.
Ben de eylemi bırakıp teorisyen olmak zorunda kaldım.
Entelektüellerimizin bu kendinden hoşnut olmama dışında bir de kendilerine acıyan mazoşistik bir yönleri vardır. Bu yüzden kendilerini sıklıkla rezil ederler. Ya hiç beklenmedik ya da ihtiyaç duyulmayan anda lüzumsuz bir konuda tavır alırlar. Üstelik bunu da topluma anlatmaya, kabul ettirmeye çalışırlar ya da kendi mizaçlarına tamamen ters düşen bir partiye filan oy vermeye kalkarlar.
Bugün Türkiyenin dört bir yanında yaşını başını almış insanlar oy verip evlerine gittikten sonra ah ben ne yaptım da oyumu öyle verdim diye acı çekecek.
Bu acı çekmek ve dövünme durumu da entelektüel olmanın önşartı gibi bir şeydir.
Bunlar benim ilgilendiğim nüfusun entel bölümü.
Bir de dantel bölümü var. Bunlar kendilerine sosyete filan diyorlar. Hiperaktif olanlar ise jet sosyete oluyor.
Ne yazık ki; toplumsal hayatla ilgili olarak bunların bile fikirleri var ve zaman zaman bunları deklare ediyorlar.
İnanmayacaksınız ama bunlar da parti filan tutuyorlar. Üstelik entellerin aksine bunlar tuttukları partiye de gerçekten inanabiliyorlar. Sadece hangi partiyi tuttukları çok sık, bazen gecede birkaç kez, eğer gece uzunsa binlerce kez değişebiliyor. Bunların geceleri de hep uzundur zaten. O nedenle sabit fikirleri hiç olamıyor.
Bu nasıl olabiliyor derseniz; entellerin aksine dantel grubunun beyinleri tamamen boş gibidir. Kafataslarının içine girip bir bağırsanız, sesiniz uzun süre yankılanabilir. O kadar boştur yani.
Dün gazetelerde bir haber vardı. Fransada bacağında ağrılar nedeniyle doktora giden bir memurun beyninin hem küçük hem de içinin boş olduğu ortaya çıkmış. Bizim sosyetiklerin durumu da böyledir işte...
Varlıklarını nasıl sürdürüyorlar derseniz; Fransadaki olaydaki adamın beyninin o durumuyla bile 75 düzeyinde IQsu varmış. Bizimkiler de gündelik yaşamlarını sürdürmeye yetecek kadar zekâya sahipler yani saat kaçta hangi votka içilir, kıyafet seçilirken renk ahengi nasıl sağlanır ve ucuz kokain nereden temin edilir; bunları iyi tayin edebiliyorlar.
Ama bazıları o noktada da duramıyor. Partiler hakkında fikir de beyan ediyorlar. Rezalet de orada başlıyor işte.
Bu anlattığım grup arasında en tehlikeli olanlar, entelken aynı zamanda dantel olmaya yeltenenlerdir.
Bunlardan maalesef medyada da çok var. Onlar en tehlikeli ve tahammülü en zor sınıftırlar.
Bu gruplar dışında kalan halk normaldir. Katiller, sapıklar, geleneğe göre adam öldürenler, berdelciler, çocuklara cinsel tacizde bulunanlar onlar arasından çıkar. Yazının sonunda fark ettim ki; Türkiyede durum hayli vahim.
[/URL] [URL="http://www.aksam.com.tr/yazarprn.asp?a=84941,10,104"] (http://www.aksam.com.tr/yazar.asp?a=84941,10,104#) 22.07.2007
Yil 1990, Eski Foca'da deniz kenarinda oturuyoruz esimle. Sahil yolunda iki 12-13 yaslarinda delikanli geciyor. Ufagi digerine soruyor
- Abi, entel nasil olunur ya?
Digeri cevapliyor
- Cok basit, takacaksin bi yuvarlak gözlük, uzatacaksin sakali, bir de 1-2 marks kitabi okudun mu, iste oldun entel!
***
Üsenmeyip konunun bes sayfasini da gözden gecirdim, yazilarin cogunu okudum. Dogrudur, politika forumundayiz ve dolayisiyla aydin kavraminin siyasi ortamda kullanislarinin, siyasi yakistirmalarinin gündeme gelmesi dogaldir. Fakat bes sayfa boyu, ilk yazidaki bazi göndermeler haricinde aydinlanma döneminden hic dem vurulmamasini üzücü bulmak lazim. Aydin kavrami cünkü dogrudan ilintili bu ortacagin karanligini asmaya, yerine aydinlik getirmeye yönelik dönemin buluslariyla ve gelismesiyle. Aydini ve aydinligi reddeden bir tutum böylece karanligi, kör inanci, cehaleti savunur duruma düsüyor. Ve bunu yazilari buraya eklenmis olan kösedönücülerin hicbiri istemediginden eminim.
Ama belki yaniliyorum bu konuda. Kac zamandir modern cagin asildigindan söz edilir, bu bir bakima aydinlanma sürecinin de sona ermis olduguna isaret eder. Yukardaki yazilarin birinde 68 kusagindan da söz ediliyor; 68 döneminde yasananlari bu cöküsü önlemeye yönelik batinin son büyük toplumsal projesi olarak degerlendirmeye calismak mümkün. Proje basarili sonuclanamadi, yenik düstü; ve ondan beri son derece calkantili, sonu nereye varacagi henüz kestirilemeyen bir tarih dilimi yasamaktayiz: dinin ve tarikatlarin giderek yayilmasi, komunist devletlerin cöküsü, batinin, onu dünyanin dört bir yaninda insanlar icin örnek bir toplumsal düzen haline getiren özelliklere giderek veda edip bir cesit vahsi batiya dönüsmesi ve bu haliyle önceden cok daha agresif bir sekilde tüm dünyaya yayilmasi, vs...
***
Bugün Türkiye'de genel secim var; ülkemizin gelecegi aydin olsun dilegiyle...
deryatulga
19.09.07, 04:25
Oksidantalizm Üzerine Notlar (1) HİLMİ YAVUZ
12/09/2007
Konya Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nin yayımladığı 'Marife' Dergisi, son sayısını (Kış 2006), 'Oksidantalizm' konusuna ayırmış. Dergiye, değerli dostum Doç. Dr. Ahmet Yaman'ın isteği üzerine gönderdiğim makaleyi, 'Zaman' okurları ile paylaşmak istedim.
'Oksidantalizm': Önce tanımına bakalım. Tanım, Ahmet Mithat Efendi'den: Müsteşrik, Doğu irfanı ile uğraşan Avrupalı'ların kendilerine verdikleri isim. Aynı mevzu üzerinde çalışan bir Osmanlı'ya bu ismin verilmesi caiz değildir. Biz son devir muharrirleri maarif-i garbiyeyi şarka ithale çalışan birer müstagribiz.'
'Müstagrip' ya da 'Garbiyatçı' yahut, daha iyisi Oksidantalist'! Doğu'yu, bir Batı'lı olarak söylemleştiren anlamında 'Müsteşrik'in, ya da 'Şarkiyatçı'nın yahut daha iyisi, 'Oryantalist'in tam karşıtı: Batı'yı bir Doğu'lu olarak yeniden inşa edip söylemleştiren kişi!
Eğer yanılmıyorsam, Osmanlı-Türk edebi geleneğinde 'müsteşrik' ve 'müstagrip' kavramlarına, bu tanımlarla atıfta bulunan ilk yazarımız, Ahmed Mithat Efendi'dir. Ahmed Mithat Efendi, 'Avrupa'da Bir Cevelan' adlı kitabında Stockholm'deki Müsteşrikler Kongresi ile daha sonra Paris'teki Dünya Sergisi ve Avrupa'daki öteki seyahat izlenimlerini dile getirirken, kendisinden, yukarıda yaptığım alıntıda da görüldüğü gibi, 'müstagrip' diye söz eder. Carter V. Findley, 'Ahmet Mithat Efendi Avrupa'da' başlıklı o yükte hafif ama bahada ağır kitabında, Ahmed Mithat Efendi'nin, 'müstagrib' sözcüğünü, 'kendisinin şarkiyatçıların kongresine gönderilmesindeki ironiye işaret etmek için kullan[dığını]' öne sürer (Findley, 4). Cemil Meriç ise, o kanıda değildir: Ahmed Mithat Efendi, 'Müsteşrikler kongresinde Türk'ün ve İslam'ın haklarını Avrupa'nın kendini beğenmiş ilim adamlarına vakur bir celadetle haykır[mış] ve o milletlerarası kongreden Naci Efendi ile Zihni Efendi'ye iki altın nişan kazandırarak dön[müştür]'. Cemil Meriç, Ahmed Mithat Efendi'nin 'Batı'nın tanıtıcısı olduğu halde Doğu'lu kalan belki de tek müstagrip' olduğu kanısındadır. (Meriç, Kültürden İrfana, 231)
Gerçekten öyle mi? Ahmed Mithat Efendi, Meriç'in 'belki de'sindeki tereddüdü atlayarak söylersek, 'Doğu'lu kalan tek müstagrip' midir? Gerçekten Osmanlı-Türk entelijansiyası, bugüne kadar, 'Batı'nın her hastalığını ithale memur bir anonim şirket' gibi mi çalışmaktadır? (Meriç, Bu Ülke,133)
Türk entelijansiyasının toptan 'müstagrip' ilan edilmesinde bir haksızlık var mıdır? Bu sorunun yanıtı 'müstagrib'in, Batı'yı nasıl okuduğuna bakılarak yanıtlanabilir: 'Müstagrib', ya Cemil Meriç'in Türk entelijansiyası için önesürdüğü gibi, Batı'yı edilgin bir teslimiyetle temellük eden 'ithalatçılar' anlamında olumsuz; ya da örneğin, Çin'li Xaoimei Chen'in Çin entelijansiyası için önesürdüğü gibi, Batı'ya, onu 'kafasızca kopya edilmiş ücra bir karakolu' olarak temellük etmeyi reddederek yaklaşanlar anlamında olumlu okuyanlar! (X.Chen'den aktaran Findley, Carter V.,4-5,9) Burada olumlu okuma konusu üzerinde durmak gerekiyor. Carter V.Findley, X.Chen'den yaptığı bir alıntıda 'Çin'de (ve başka yerlerde) Oryantalizme 'oksidantalizm[in] ...eşlik e[ttiğini]' ve 'bu söylem pratiği[nin], Şark'ın kendi Batılı öteki'sini inşa ederek kendine mal etme sürecine ve kendi yaratıcılığıyla katılmasına yol aç[tığını]' bildirir. Bununla birlikte, Findley, Chen'in 'Çin Oksidantalizminin 'çarpıcı derecede farklı siyasi amaçlara' hizmet eden iki ayrı biçime büründüğüne işaret ettiğini de belirtmeyi ihmal etmez: 'Bunlardan birini savunanlar kendi toplumları üzerinde hakimiyet kurmak istediler. Diğerini savunanlar ise, toplumu 'ideolojik baskının yerli biçimlerinden siyasi kurtuluşa' çağırdılar.' (Chen, aktaran Findley, Carter V.,A.g.yerde)
Oksidantalizm Üzerine Notlar (2) HİLMİ YAVUZ
19/09/2007
Batı'nın, Oryantalizm aracılığıyla 'tanımladığı ve kontrol ettiği kavramlar, tablolar ve kategorilerin içinde anlamlandırarak' (Brian S. Turner, 37) bir tahakküm objesine dönüştürdüğü Doğu, Oksidantalizm'i bu tahakkümden kurtulmak için kullanabilmiş midir?
Bu soru Türkiye bağlamında sorulduğunda, ilk bakışta, anlaşılması o kadar da zor olmayan bir paradoksla karşı karşıya kalıyoruz. Genellikle, Findley'in Chattarjee'den alıntılayarak dilegetirdiği gibi, 'sömürgecilik karşıtı milliyetçiliğin önemli bir bileşeni olan Oksidantalizm' (Chattarjee, aktaran Findley Carter V. 5), antiemperyalist bir kurtuluş savaşı vermiş olan Türkiye Cumhuriyeti'nde, Tanzimat'tan sonra inşa edilmeye başlanan Batıcı entelektüel tahakkümün dekonstrüksiyonunda niçin belirleyici bir işlev görmemiştir? Türk Modernleşmesi, niçin bir yanıyla Oryantalistleşmeye dönüşmüştür?
Belki de bu, Osmanlı'nın, örneğin Hindistan ya da Afrika gibi, tam anlamıyla bir sömürgeleştirilme sürecinden geçmemiş olmasıyla açıklanabilir. Oysa, sömürgeleştirilmiş toplumlarda Oryantalist tahakkümün, sömürge karşıtı postkolonyal söylemleri bile belirleyici bir söylemsel buyurganlığı olduğunu biliyoruz. Partha Chatterjee, 'milliyetçi akımlar[ın], anti-kolonyalist niteliklerinden dolayı Avrupa'dan özgürleşmeyi arzulasalar da Aydınlanma-sonrası rasyonalist söylemin terim ve kavramlarını içselleştirdikleri için, bizzat reddettikleri moderniteden türeyen söylemler olarak onun içinde sıkışıp kalmakta' olduklarını, diğer bir deyişle, türemiş söylemler olarak milliyetçilikler[in], türedikleri kaynak olarak moderniteden özgürleşmeyi sağlayama[dıklarını], dahası, milliyetçilik[in], Avrupa modernitesine özgü kültürel ve siyasal hastalıkların Batı-dışı coğrafyalarda yeniden üretilmesine vesile ol[duğunu]' bildirir (Chattarjee, aktaran İrem, Nazım 157-179) Cemil Meriç'in de 'Batı'nın her hastalığını ithale memur bir anonim şirket' gibi çalışan bir entelijansiya'dan sözederken kastettiği de tastamam budur: Antiemperyalist ve antikolonyal savaşlar vererek siyasal özgürlüklerini kazanmış gibi görünen toplumlarda bile, milliyetçiliğin bir tür Oksidantalizme dönüşmesi!
Gene de, Chatterjee'nin belirttiği gibi, sömürgecilik karşıtı milliyetçiliğin, Emperyalizme karşı açık bir mücadeleye girişmeden çok daha önce inşa ettiği, biri iç, öteki dış iki 'hükümranlık alanı' ile öne çıkışını göz ardı etmemek ya da küçümsememek gerekiyor: Maddi alan ya da dış güçlerin müdahalesini reddeden alan ve manevi alan ya da 'Modern 'ama Batılı olmayan bir ulusal kültür inşası' alanı... (P.Chattarjee, aktaran Findley, Carter V.a.g.y) Öyle görünüyor ki, antiemperyalist bir savaş vererek, sömürgecilik karşıtı milliyetçiliği, dış güçlerin müdahalesini reddeden maddi alanda gerçekleştiren Türkiye Cumhuriyeti, manevi alanda Modern ama Batılı olmayan bir ulusal kültür inşa edememiştir. Modern ama Batılı olmayan bir ulusal kültür inşa edilememiş olmasının ortaya çıkardığı durum, Cemil Meriç'in atıfta bulunduğu, 'Batı'nın her hastalığını ithale memur bir anonim şirket' gibi çalışan bir Oryantalist entelijansiya üretmiştir. Bir yazımda ben de bunu şöyle dilegetirmiştim: 'Ziya Gökalp'ten Ali Akay'a kadar olan Türk entelektüel tarihi, Emile Durkheim'den Gilles Deleuze'e kadar olan Fransız entelektüel tarihinin ikinci elden bir varyantından ibarettir.' Türk entelijansiyası, kısaca, kendi ülkesine bakarken Oryantalist, Batı'ya bakarken Oksidantalist'tir: Niçin, bir türlü 'kendimiz' olamadığımızın kanıtı!.. Düzeltme: Konya Selçuk Üniversitesi İlahiyat Fakültesi'nin yayımladığı 'Marife' dergisinin 'Oksidantalizm' özel sayısının editörü, Doç. Dr. Ahmet Yaman değil, Doç. Dr. Fethi Ahmet Polat olacaktır. Düzeltir, özür dilerim. (H.Y.)
bilgin sait
24.09.07, 17:05
Hilmi Yavuz hakkinda bir notum var,
"modernlesme, oryantalizm ve islam" diye bir kitabi vardir, bendeki baskisi "boyut yayinlarindan"
bu konulara merakli arkadaslara hararetle onermek isterim
b.
deryatulga
20.12.07, 13:35
Ben de aydın oldum
serdar.turgut@aksam.com.tr (serdar.turgut@aksam.com.tr)
Bugünden itibaren ben de aydın olmak için Türkiyeye özgü şu gerekli şartları yerine getireceğim:
1- Aslında beni rahatsız etmesi gereken her türlü fikre ve akıma sahip çıkacağım. Hatta kraldan fazla kralcı olup bu fikir ve akımların en ateşli savunucusu olacağım.
2- Kendi yaşamımda yaptığım her şeyin, eleştirilerek yıkılması gereken yaşam stili olduğunu düşüneceğim. Bunlara fikren saldıracağım.
3- Atatürkçü düşünceye düşman olacağım.
4- Askerin yaptığı her iş için attığı her adımın yanlış olduğunu düşüneceğim.
5- Kendime acıyacağım.
6- Kimsenin beni tam anlamadığını söyleyeceğim.
7- Toplumdaki değerlerden mümkün olduğunca uzak yaşayacağım ama bu değerleri de doğrular olarak savunacağım.
8- İçki masasında aslında ben de dindarım diye başlayan konuşmalar yapacağım.
9- Çok kıymetli olduğumu, kendimin bu topluma verilmiş bir hediye olduğunu düşündüğümden hayatta bana özel bir komplonun olduğunu düşüneceğim.
10- Çekip giderim icabında ha diye tehditler savuracağım. Bunu kimsenin iplemediğini görünce de Beni hiçbir zaman anlamadılar ki havasına gireceğim.
11- Sarhoş olduğumda kendimi bir toplum kahramanı sanacağım.
12- Türkiyeye düşman her akımda bir haklılık payı bulup, bunun teorisini yapmak için uğraşacağım.
13- Halktan tiksineceğim ama iş konuşmaya ya da yazmaya gelince halkçı olabileceğim.
14- Toplum hakkında kendime yalanlar söyleyeceğim, olmadık hayaller kuracağım. Sonra da bu hayaller gerçeğe uymadığı zaman da panikleyip, ağlamaya başlayacağım.
15- Türkiye modern bir yaşamdan vazgeçmeyi tartışabilirken, modern hatta postmodern olan teori veya taleplerle ortaya çıkabileceğim. Örneğin; eşcinsel evliliği veya köpek haklarını savunacağım.
16- Sadece egzantrik görünmek için türbanı savunacağım.
17- Yaptığım her şeye teorik bir kılıf bulacağım. Örneğin; pis olduğum için yıkanmasam koktuğum zaman bunu küresel ısınmaya karşı verilmiş bir mücadelenin sonucu olarak sunacağım ve insanlardan takdir bekleyeceğim.
18- Milliyetçilere otomatikman faşist diyeceğim.
19- Giderim dediği için Fazıl Sayı da sevmeye başlayacağım.
20- Ağzımdan sular akarak seyrettiğim televizyon programlarını eleştirip alay edeceğim ve sadece belgesel seyrettiğimi anlatacağım.
21- Türkiyeyi sevmeyeceğim.
22- Korkak olacağım. Hiçbir fikrin, dediğim hiçbir lafın arkasında adam gibi duramayacağım.
20.12.2007
Aydinlar die haben eine Birne mit Hohe Wattleistung,der rest eben gerade das,um die Dunkelheit etwas zu erhellen.
deryatulga
09.01.08, 17:45
Ruhat Mengi rmengi@gazetevatan.com 09.01.2008
Konunun özeti; iki aydın!
Aydınlar toplumda ayırımcılık yapıyor, bütünleştireceklerine bölüyorlarsa, bu da yetmiyor ağızlarını bozuyorlarsa o toplumun da aydın görevini yapabilenler ve yapamayanlar ayırımını onlar arasında yapma hakkı elbette olacaktır.
Her profesöre, her akademisyen veya yazara aydın demek doğru mudur, yoksa bu tanımı da ancak hak edenler için mi kullanmak gerekir, toplum bunu da tartışacaktır.
Dün Prof. Oskayın VATANda çıkan röportajının ilk gününde verdiği örneklere, yaptığı ayırımlara değinmiştim, ikinci gün seçkinler/köylüler, badem bıyıklılar/bıyıksızlardan başlayarak yaptığı geçersiz ayırımlar ilk günkünü de aratacak nitelikte...
10 Kasımda büyük önderine, yoktan bir medeni ülke yaratan Atasına ağlayan insanları bile eşitlikten uzak adalet sisteminin ağlattığını iddia edebilen bu sosyal bilimci profesör sonra bir sempozyumda türbanlı dinleyicilerin diğer katılımcılar tarafından eleştirildiğini anlatıyor.
Oysa sempozyumlara katılmış olanlar gayet iyi bilir, hiçbir sempozyumda kişisel eleştiri yapılmaz, hele de dinleyiciler asla rahatsız edilemez, genel olarak konu tartışılır. Ünsal Oskay bunun hangi sempozyum olduğunu söyleyebilir ve orada bulunan birkaç kişinin dinleyicilerin eleştirildiği iddiasını doğrulamasını sağlayabilir mi acaba? Bunu kendisinden istiyoruz.
TOPLUMLA OYNAMAYIN!
Sonra AKPli kadınların artık dantel külot aldığı bilimsel (!) haberini vermiş. Bunu söylerken Türkiyede her zaman dantelli külot ve gecelik satışının en fazla olduğu semtler arasında muhafazakâr semtlerin bulunup bulunmadığını (bu konuda çıkan gazete haberlerini) hiç araştırmış mı? Araştırmamışsa kafadan sallama örnekler bir bilim insanına yakışıyor mu?
Konuşmasının sonlarına doğru köyden ve varoştan gelen insanlar için Onlar da kendilerine benzeyenlere saygı gösterecekler, bize gösterirler mi? Uzun yıllar seçkinler kuşağından korkmuşlar diyerek insanların birbirine saygı göstermesi ihtimalini de sıfırlayıp, olası saygısızlıklara güzel bir kılıf bulmuş.
Veya, daha doğrusu böyle bir saygısızlık söz konusu bile değilken bir teşvik ya da kışkırtma yapmış...
Sen 60 yıl bu insanları dışlamışsın, korkutmuşsun, ana caddeden yürüme demişsin sözlerinin hangi gerçekle ilgisi var?
Madem ki herkes kendinden örnek veriyor, ben de vereyim... Hiç değilse gerçek bir örnek, araştır çıksın ortaya.
Rahmetli babam Mehmet Ünaldı çok kısa bir ara dışında 25 yıl milletvekili ve senatör olarak halkına hizmet vermişti. Uzun yıllar Senato Başkanvekilliği de yaptığı için Senato Başkanı olarak kürsüye çıktığı zamanlar oldu.
Adananın Karaisalı ilçesinin Emelcik köyünde doğmuş, annesiyle babasını çocuk yaşta kaybetmiş, buna rağmen kendi gayretiyle oradan devletin zirvesine çıkmıştı. Siyaset serüveninin başladığı yıllar ise 1954 ve sonrası idi. Bugün ismi hâlâ Adanada büyük bir sevgi ve saygıyla anılıyor.
Kim dışlamış babamı ve onun gibi küçük kazalardan, köylerden gelenleri peki? Haydi çıkıp açıklasınlar ve bu itilmiş-kakılmışlar muhabbetinin nereden geldiğini anlatsınlar.
BEYGİR BOKU, YAKIŞMIŞ!
Popülist söylemler, ilgi çekmek veya aykırı olmak için verilen örnekler bu topluma yarar sağlamıyor, tam aksine zarar veriyor.
Prof. Oskayın halka atfederek söylediği Senin rafine kültürünün içine benim beygirim sıçsın... Benim için estetik malzeme beygirimin boku... gibi, bırakın bilim adamını sokaktaki konuşma adabına bile uymayan sözlerin bu topluma olumlu örnek sayılabileceğini kim söyleyebilir?
Dün Hürriyette Yalçın Bayerin köşesine Prof. Nur Vergin tarafından, bir sosyologun açıklamasına cevaben gönderilen yazıdaki saldırgan üslubun bir aydın tavrına yakışacağını kim iddia edebilir?
Bayer de Biz kendisinden bilimsel ve içeriksel bir cevap beklerken şahsiyat yapan ve Çıksın karşıma onu imtihan edeyim diyen tavrının bilimsellikle ne kadar uyuştuğunu kamuoyunun takdirine bırakıyoruz demiş zaten...
Bu ülkede aydın sayılacak düzeydeki insanların da kendilerine bir ayna tutmasının zamanı geldi artık!
deryatulga
05.02.08, 18:57
Neşe Düzel'in hesaplaşması
Neşe Düzel, Türk basının 'söyleşi yıldızları'ndan biri. Söyleşinin gerekliliklerini titizlikle uygulayan Düzel, konuklarını kendi dünya görüşüne göre seçiyor; bir şeyi göstermeye çalışıyor, birileriyle 'hesaplaşıyor'
01/02/2008 (145 defa okundu)
HALUK ŞAHİN (Arşivi)
Önce bir terminolojik düzeltme: Kitabın arka kapağındaki kısa biyografide de ısrarla kullanıldığına göre, Neşe Düzel de yaptığı işin adıyla ilgili yaygın bir yanlışı paylaşıyor olmalı. Neşe Düzel'in gayet başarılı bir şekilde yaptığı işe 'röportaj' demişler, oysa değil. Düzel'in yaptığı işin adı 'söyleşi', eski dilde 'mülakat', İngilizce 'interview' diyorlar. Soru-cevap formatı. Biri soruyor, karşısındaki yanıtlıyor. Başka bir şey yok.
Oysa röportaj başka bir şey. Röportaj, bir yazarın gözünden (ve kulağından) anlatılan bir 'rapor', 'söyleşi'ler dahil. Yorum, görüş, renk öğesi, söz oyunu, betimleme de içerebiliyor röportaj. Yaşar Kemal, Celalettin Çetin, Mete Akyol, Halit Çapın röportaj yazarlarıydı. Neşe Düzel ise bir söyleşi ustası.
Neşe Düzel'in yaptığı türden söyleşiyi 'ses kaydetme cihazı' ya da teybe borçluyuz. Belki gazeteciliğin edebiyata en fazla yaklaştığı tür olan röportajın ölümünü de. 'Teyp icat oldu, gazetecilik bozuldu,' diye bile yazılmıştı bundan çeyrek asır kadar önce. Çünkü bazıları gazeteciliği, teybin düğmesine basıp soru sormaya ve cevapları aktarmaya indirgemişlerdi. Bu tür habercilik, edilgenliği dolayısıyla çok eleştirilmişti. Aktif bir gözlemci ve denetçi de olması gereken muhabirin deşifre memuruna döndüğünden söz edilmişti. Ama zamanla hiç bir şeyin göründüğü kadar kolay olmadığı ve en kolay görünen şeylerin bile ustalarının olabileceği ortaya çıktı. Herkes soru soruyordu ama bazıları kimsenin sormadıklarını, sormaya cesaret edemediklerini soruyorlardı. Herkes birileriyle konuşuyordu ama bazıları asla konuşmaz denen insanları konuşturuyor, hem de asla söylemeyecekleri şeyleri söyletiyorlardı.
Söyleşinin yıldızları
Orianna Fallaci, Barbara Walters, Playboy söyleşilerinin yıldızı Lawrence Grobel aklıma geliveren söyleşi yıldızları. Bizde de bu tür söyleşinin saygınlık kazanmasında Emin Çölaşan'ın Hürriyet'te yaptığı söyleşilerin payı yadsınamaz. Günümüzde bu türün genellikle kadın olan başka başarılı uygulayıcıları da var: Milliyet'te Devrim Sevimay, Cumhuriyet'te Leyla Tavşanoğlu, Zaman'da Nuriye Akman ve şu sıralarda başka şeylerle uğraşan Sedef Kabaş bunlardan bazıları. Neşe Düzel, Hürriyet'te Çölaşan'ın açtığı yoldan ilerleyerek bu tür gazetecilikte ustalaştı, Yeni Yüzyıl'dan sonra geldiği Radikal'de olgunluk meyvelerini verdi. Şimdi Taraf gazetesinde söyleşilerini sürdürüyor. 'Hesaplaşma' Radikal'de 2001 ile 2007 arasında 'Pazartesi Konuşmaları' adı altında yayımlanmış 46 röportajdan oluşuyor.
Niçin Pazartesi? Bu türden söyleşiler gazetelerde genellikle Pazartesi günleri yayımlanır. Bunun taleple ilgisi yoktur, arz tarafındaki darboğazların sonucudur. Gazeteler pazar günleri normalden daha dar bir kadro tarafından çıkarılır. Haber açısından da yavaş günlerdir pazarlar. Köşe yazarları da herkesle birlikte tatil yapmayı tercih ettiklerinden pazartesi yazısını hazırlamak için o gün çalışmak istemezler. Bu yüzden, şöyle uzun, kanlı canlı, güncel bir söyleşiye şiddetle ihtiyaç vardır. Hem içerik eksikliğini bir nebze de olsa kapatırsınız, hem de şansınız yerindeyse bu söyleşiden bir kaç cümleyi haberleştirip bomba gibi haber çıkartıp manşeti kurtarırsınız. Dahası, zayıf bir haber gününde çıkan söyleşilerin başkaları tarafından alıntılanması olasılığı da vardır. Şan olur.
Bütün bunlar Neşe Düzel'in söyleşilerinin başına pek çok kez gelmiştir. Manşete çıkma ve iktibas edilme açısından Düzel'in söyleşilerinin rakibi olduğunu sanmıyorum.
Söyleşi sanatı ilk bakışta çok kolay bir iş gibi görünür. Ancak, kolay görünen nice iş gibi, çok iyi yapması fevkalade zordur. Haftanın konuğunu seçmek bir sorundur, onu konuşmaya ikna etmek başka bir sorundur. Ülkemizde söyleyecek bir şeyi olan insanları konuşmaya razı etmek sanıldığı kadar kolay değildir. Kimi devlet memurudur, kimi fena halde mahcuptur, kimi medya düşmanıdır, kimi ise düpedüz korkaktır. Söyleşinin başarısı her şeyden önce gazetecinin o söyleşiye hazır olmasıyla doğru orantılıdır. O kişiyi araştıracaksınız, daha önce neler söylediğini bileceksiniz, ondan neler duymak istediğinizi bileceksiniz ve kafanızda bir söyleşi planı olacak. Hatta, işler ters gittiği takdirde kullanacağınız bir B planı. Bilmediğini sulara ağ atarsanız genellikle boş çekersiniz.
Neşe Düzel, belli ki, söyleşi sanatının tüm bu gereklerini titizlikle yerine getiren bir profesyonel. Ancak, onu ilgi odağı haline getiren en önemli özelliği, putkırıcılığı. Buna, cesareti de diyebilirsiniz. Özellikle Kürt sorununa ilişkin söyleşilerinde netameli kimi sınırları alabildiğine zorladığını, mayınlı bölgelerde dolaştığını görebiliyorsunuz.
Kuşkusuz, Düzel ağlarını rastgele atmıyor. Bir dünya görüşü ve duruşu var. Konuklarını (Hayır, bazı söyleşi yazarlarında olduğu gibi 'kurban'larını demeyeceğim) suyun belirli bir bölgesinden çekiyor. Birike birike de olsa bir şeyi göstermeye ya da kanıtlamaya çalışıyor. Birileriyle 'hesaplaşıyor.'
İşte bu hesaplaşmanın içeriği onun hem en güçlü hem de en zayıf yanını oluşturuyor. Düzel'in genel tercihleri 'İkinci Cumhuriyetçi' diye bilinen yazar ve düşünürlerinkine uygun düşüyor. Atış yapılan putlar onların favori putları: 'Kemalist Cumhuriyet', askerler, bürokrasi, milliyetçilik... Düzel, her söyleşisinde, zaten ağır hasar görmüş bu putlardan yeni parçalar düşürmeyi başarıyor.
Ancak, onun putkırıcılıktaki başarısı 'Niçin yalnız bu putlar?' sorusunu akla getiriyor. 21. Yüzyıl'ın başında Türkiye'nin hal ve gidişini belirleyici putlar bunlardan mı ibaret? Yoksa ülkemizin gerçekliğini tüm bütünlüğüyle yansıtmayan, hatta onun çarpık algılanmasına yol açabilecek ideolojik bir selektiflik mi söz konusu? Düzel kitabına aldığı söyleşileri şu başlıklar altında toplamış: Kimlik, İslam, Aleviler, Türban, Milliyetçilik, Yakın Geçmiş, Ermeniler, Kürt siyasetçiler, Kürt Muhalifler, Şiddet, Terör, Devlet, Siyaset, Basın. Kitabının başına bir önsöz koymadığı için niçin bunları seçtiğini bilmiyoruz. Herhalde, kendi gündemini en iyi bu başlıklar temsil ettiğinden yapmıştır.
Ben onlar arasında şu başlıkları da görmek isterdim: Çevre, yolsuzluklar ve temiz toplum, gelir dağılımı, sermayenin dönüşümü, tarım, kadın... Bence buralardaki putlar en az yukardakiler kadar netameliler. Neşe Düzel'in kendi favori putlarından parçalar koparmasına bir itirazım yok, zaten siyasi iktidar da o hedefleri yaylım ateşine tutmakta; ama o iktidarın elini değmediği başka bir takım putların, bu arada, örneğin, tarikat sermayesiyle elele Kazdağları'nı maden ocağına çevirmeye hazırlanan küresel sömürü şebekelerinin ve onların siyasi işbirlikçilerinin ve onlarla aynı ırmaktan su içen nicelerinin de Neşe Düzel'in sorularıyla, Hasan Cemal'in deyişiyle 'çırılçıplak' kalmasını istemeye hakkımız olduğuna inanıyorum, ki hesaplaşmada hak yerini bulsun!
HESAPLAŞMA
Neşe Düzel
Doğan Kitap, 2007, 424 sayfa, 15 YTL
deryatulga
07.02.08, 14:33
7 Şubat 2008
Ahmet HAKAN
ahmethakan@hurriyet.com.tr
Bazı aydınların AKP ile mesafesi
MUSTAFA ERDOĞAN Prens Sabahattinden sonra bu topraklara gelmiş en sıkı liberal olan Mustafa Erdoğanın, geçmişte "Süleymancı" olduğuna yönelik dedikoduya hiç aldırmadan AKPye karşı acayip "komplekssiz" olduğunu söyleyebilirim...
Mustafa Erdoğan öyle bir liberaldir ki, eğer "serbesti" açısından AKPnin yanında durması gerekiyorsa, hiç gocunmadan AKP ile arasındaki bütün mesafeyi kaldırır... Yani taktiksiz bir liberaldir Erdoğan...
AHMET İNSEL "Sosyalist sol"un saygın ismi Ahmet İnsel, adının AKP ile aynı hizaya yazılmasından mustariptir... Ama aynı Ahmet İnsel, adının CHP ile aynı hizaya yazılmasını da istemez... Bu nedenle onun AKPye yönelik eleştirileri, "Bir sosyalist solcu AKPye hangi yönden çakmalıdır?" dersi gibidir. Kısacası İnselin tutumu için, "Ne AKPye tam teslim olurum, ne de CHPnin peşinden giderim" şeklinde özetlenebilir...
ÖMER LAÇİNER O da "sosyalist sol"dadır... Ama kişilik olarak "delikanlı" tutuma daha yatkındır... Mesela türban konusunda, "Üniversite kapısında bir kızın başını açmaya kalkışsalar, bunu yapanlara müdahale ederim. O kız başını açıp girmeye kalksa ona da Hayır, açma derim" diyecek kadar duygusaldır... AKP ile kapışmaktansa CHP ile kapışmayı, hatta liberallerle hesaplaşmayı ideolojik duruşuna daha uygun bulur...
ATİLLA YAYLA Mustafa Erdoğan katışıksız liberal ise, Atilla Yayla "radikal liberal"dir... "Biz liberaller" diye konuşmaya bayılır... Liberal düşüncenin nimetlerini anlatmayı pek sever... Liberal bir vaizdir o... Cumhuriyeti liberal perspektiften didiklemeyi ihmal etmez... Tehlikeli sularda gezmeye bayılır... Peki böyle bir liberalin, AKP gibi bir partiyi kayıtsız şartsız destekleyeceğini düşünebilir miyiz? Bence düşünmesek daha iyi ederiz.
CENGİZ AKTAR Her meseleye Avrupa Birliği perspektifinden bakar... AKP, Avrupa Birliğine asılıyor mu? Cengiz Aktar, heyecanlı bir AKP taraftarı olmaktan zerre kadar kaçınmaz... AKP, Avrupa Birliğini boşladı mı? Cengiz Aktar, işte o zaman en hızlı AKP karşıtı olabilir... Kısacası onun için "ölçü" bellidir: Kim ki ABden yanadır, Cengiz Aktar onunla mesafesizdir...
MEHMET BARLAS Sanırım artık işin keyfini sürmek istiyor... Eskiden olduğu gibi "onun yanında / bunun karşısında" bir duruş sergilemektense, "herkese eşit mesafede olmak" gibi harika bir pozisyona iyice alışmış gibi... Kafasına göre takılıyor yani... Bazen AKPye çakıyor, bazen de CHPye... Bir angajman söz konusu değil... Evinde verdiği davetlerin baş konuğu ne Abdullah Güldür, ne de Tayyip Erdoğan... Evinde Çetin Altan ile İlhan Selçuku buluşturuyor ve sanırım bundan büyük keyif çıkarıyor... Kısacası o artık "eski" Mehmet Barlas değildir.
CÜNEYT ÜLSEVER Recai Kutan, Fazilet Partisi Genel Başkanı iken, onun bir köşe yazısından alıntı yapmıştı... Kutan, o konuşma nedeniyle Genelkurmaydan "muhtıra" alınca, inanılmaz bir şey yapmış ve çıkıp "O fikirler benim fikrim değildi... Ben Cüneyt Ülseverden alıntı yapmıştım" demişti... İşte bu tarihe geçen "satış", Ülseveri sersemletti... Haklarını savundukları tarafından resmen satılmıştı... Ülsever, işte o gün bugündür "haklarını savundukları"na karşı mesafesini artırdı...
ALİ BAYRAMOĞLU AKPye yakın bir gazetede yazmasına karşın AKPye teslim olduğunu söyleyemeyiz... Anımsayalım: Cemil Çiçeke karşı en sert yazıları o yazdı... 301 meselesini her daim gündemde tuttu... Hrantın davasının peşinden gitti... Ama onun talihsizliği AKPye yakın bir gazetede yazmasıdır... Bu durumun doğurduğu imaj nedeniyle aradaki mesafe fark edilemiyor... Ve kendisine haksızlık yapılıyor...
CENGİZ ÇANDAR Bazen gündem o hale gelir ki, Cengiz Çandar, o coşkulu üslubuyla AKPye destansı destekler sunar... Ama bazen de gündem o hale gelir ki, aynı Cengiz Çandar, aynı coşkulu üslubuyla AKPyi destansı vuruşlarla hırpalar... Cengiz Çandarın ayırt edici özelliği galiba şurada gizlidir: Çakarken de coşkuludur, överken de!
MURAT BELGE Bence artık Murat Belgenin, gündelik siyaset açısından tutumuna bakmamız gerekir... Çünkü o artık git gide daha "bilge" bir pozisyona geçmiştir... Hep bilgece yaklaşır olaylara... Yaklaşım tarzı AKPnin işine yarıyormuş, yaramıyormuş, umurunda bile değildir... Ve işin daha dikkat çeken tarafı şudur: Bunu yaparken, "Bakın ben her tarafa eşit mesafedeyim" imajını vermeye zerre kadar tenezzül etmemesidir...
VAKİT Gazetesinin Ankara Temsilcisi, geçtiğimiz günlerde Cumhurbaşkanlığı makamından bir telefon aldı... Cumhurbaşkanlığı yetkilisi, "Sayın Vakit Temsilcisi! Sayın Cumhurbaşkanımız Katara yapacakları resmi ziyarette sizin de bulunmanızı çok arzu ederler... Uçağımıza bekliyoruz efendim" dedi... Bu çağrıyı tatlı bir telaşla karşılayan Vakit Temsilcisi, devletin en üst makamından gelen davete icabet etti...
Peki bu ne demektir?
Abdullah Gül, Vakiti uçağında ağırlayarak topluma hangi mesajı vermektedir?
Sağa sola hakaret eden, insanların resimlerinin üzerine çarpı atan, bazı meczupları etkileme gücüne sahip olan, tazminat davalarından yırtmak için hukuka karşı hile yapan, alenen ırkçılık yapmaktan çekinmeyen, memleketin kamplara bölündüğü anda satışını artıran, Yahudi düşmanlığı yapan...
Bu yayın organının temsilcisini uçağında ağırlayan Abdullah Gül, "Aslan Vakit! Devam et" mi demek istemektedir?
Yoksa "Ben çok tarafsızım" imajını mı vermek istemektedir? Eğer böyleyse mesela neden "Gündem" Gazetesini uçağına davet etmediğini açıklayabilir mi?
Baykal, Fethullah Hocadan mı etkilendi?
CHP Lideri Deniz Baykal, dün partisinin grup toplantısında "Başörtüsü İslamda olmazsa olmaz değildir" demişti...
Aslında aynı açıklamayı yıllar önce Fethullah Gülen de yapmıştı...
İslami çevrelerde çok tartışılan açıklamasında Hoca, "Başörtüsü furuattır" demişti...
"Furuat"tan kasıt şudur: "Dinin öncelikli meselesi değildir."
Bense şunu merak ediyorum: Baykal, Hocanın bu görüşünden ne kadar etkilendi?
Baykal, Fethullah Hocadan mı etkilendi?
"Hürriyet bu kadar satilmis bi gazete olacak" deseler bana 5-6 yil önce hic inanmazdim. Hürriyet almamakla dogru yapiyoruz...ki 94ten 2006ya kadar hergün alirdik....satilmis medyamin basta geleni Aydin Dogan *****...
ayyıldız66
07.02.08, 15:02
"Hürriyet bu kadar satilmis bi gazete olacak" deseler bana 5-6 yil önce hic inanmazdim. Hürriyet almamakla dogru yapiyoruz...ki 94ten 2006ya kadar hergün alirdik....satilmis medyamin basta geleni Aydin Dogan *****..
Küfür etmeden yazamiyor musun sen? Burasi kahvehane degil, demin bir thread de terbiyesizlik yaptin. Kelimelerine dikkat et. Erst denken, dann schreiben.
deryatulga
07.02.08, 15:17
"Hürriyet bu kadar satilmis bi gazete olacak" deseler bana 5-6 yil önce hic inanmazdim. Hürriyet almamakla dogru yapiyoruz...ki 94ten 2006ya kadar hergün alirdik....satilmis medyamin basta geleni Aydin Dogan köpecigi...
Eee, eskiden de Hürriyet'in ne oldugunu bilmiyormussun, simdi de bilmiyorsun, demek ki ortada degisen bir sey yok! Ama bu arada sen bize bir gazete öner de, onu alip ezberleyelim. Düsünmeden algilamak, anlamadan irdelemek aliskanligi bunu emreder cünkü!
Küfür etmeden yazamiyor musun sen? Burasi kahvehane degil, demin bir thread de terbiyesizlik yaptin. Kelimelerine dikkat et. Erst denken, dann schreiben.
Kim küfür etmiski?
Küfürmüydü simdi o?
Bir hayvanin kücük olanini ile, Aydin Dogani benzetme yapmak küfürmü oluyor???
Eee, eskiden de Hürriyet'in ne oldugunu bilmiyormussun, simdi de bilmiyorsun, demek ki ortada degisen bir sey yok! Ama bu arada sen bize bir gazete öner de, onu alip ezberleyelim. Düsünmeden algilamak, anlamadan irdelemek aliskanligi bunu emreder cünkü!
Evet ben Hürriyetin ne mok oldugunu bilmedigim icin almiyorum su an. :)
Radikal, Cumhuriyet vs. bunlar en azindan düzgün gazeteler...ama gün gectikce reyting, para ve daha cok okur kazanma ugruna her türlü yalan haber yazan gazeteciler oldugu sürece, ben bu medyaya güvenmem abi...mesela önceden bi haber olsa "baksana, su su olmus duydunmu?" denirdi....yapma ya, nerden biliyon "gazetede yaziyor"...denindiginde inanirdi insanlar....
Simdi ise.."Gazetedemi yaziyor, eeehh...yalandir o..balon haberdir o.." deyip geciyor insanlar.
Almanyada Bild gazetesi var (boulevard zeitung) bir tek, ama bizde bazi gazetelerde Bild gazetesinden bile seviyesiz haberler cikiyor.
Dogan haber ajansi belkide Türkiyenin en büyük haber ajansidir. Hatta saglam haberleride olabiliyor. Ama cogunlukta medyasinda "AKP sirinligi" yapiyor yazarlari. Bundan rahatsiz oluyorum.
Aynen Uzan grubunun medyasinin zamaninda hükümeti her konuda sacma sapan elestirdigi ve Cem Uzani övdügü gibi.
Powered by vBulletin® Copyright ©2012 Adduco Digital e.K. und vBulletin Solutions, Inc. Alle Rechte vorbehalten.