Archiv verlassen und diese Seite im Standarddesign anzeigen : Biraz kendimizi elestirelim.ihtiyacimiz var.
son 300 senedir, türk islam toplumu olarak, hic bir konuda + puanimiz yoktur.
islamin, bize tavsiye ettigi hatta emrettigi seylerin cogunu yapmiyoruz..ve tüm bu konularda, batililar, avrupa ülkeleri , bizden daha ileriler ve nerdeyse, islamin sosyal yasantisini yasatiyorlar diyebiliriz...
Türk tarihinden gelen, gelenek ve göreneklerimizi uygulamiyoruz..Kültürümüzü yasamiyoruz.
Neden, gercek kültürümüzü ögrenmiyor ve ögretmiyoruz.
* hani "temizlik imandandir"..öyleyse, niye evlerimiz kokmakta, üstümüz basimiz pis ve ter kokan coraplarimizla, simsiyah olmus atletlerimizle koka koka geziyoruz.
*hani "ilim cinde olsa bile gidin alin" öyleyse, niye son 300 senede, tekbir icat yapmiyor, ilim ve teknolojide ileri adim atmiyoruz.
*hani "bana bir harf ögretenin kulu kölesi olurum" öyleyse, niye egitim ve ögretimde, batinin gerisindeyiz.ö
*hani "seni yaratan allahin adi ile oku" öyleyse, niye kitap ve dergi/gazete okumakta bu kadar geriyiz.
*hani "diclenin kiyisinda kaybolan koyunun sorumlusu devletin yönetimi" öyleyse, aldatilan, kandirilan, evi soyulan, ailesi zarar gören, kapkaca ugrayan vs.vs. insanlarimiza care.destek.
*hani "sokaga tükürdügü icin selamini almadim" öyleyse, yollarda tüküren, cöp döken, ormani kirleten, dereye zehirli atik döken kimler?
*hani "komsusu acken, tok yatan bizden degildir" öyleyse, gerek türkiyede ve gerekse dünyada ac, bitap, yoksul insanlara niye el uzatmiyoruz.
*hani büyüklere saygi kücüklere sevgi?öyleyse, kendimizden kücüge niye "gel lan buraya" diyoruz ve kendimizden büyüge "moruk, ne diyon sen" diye hitap ediyoruz?
*hani cevremize saygi..öyleyse, teybimizi, müzigimizi sonuna kadar acip, bmw mizle lastikleri vinlatarak gidiyoruz.
**********
kisacasi, niye birbirimizi SEVMIYORUZ???
(cevaplarinizi lütfen Türkce yaziniz..imla ve grammer hatalarini düzeltiriz)
dertli abi yazdiklarin cok anlamli.
bu yazdiklarin cevaplansa,görülürki müslümanlar dünyanin en acimasiz ve en
geride kalmis milletlerdir.
ben bunu yazim.
premiere kanalinda ANIMAL-PLANET adinda kanal vardir.
gercekten ailemle devamli hayvanlar programini izlerim.
ve görüyorumki yardima muhtac olan hayvanlari,hristiyanlar ameliyat bile yapiyor.
senin anliyacagin ne mutlu hristyan topraklarinda yasiyan hayvanlara.
müslümanlara gelince.
müslümaniz deriz fakat hayvana yardim edecegimize,tekme atariz.
hristiyanlar müslümandan daha cok ilim ögrenmis ve daha cok yardim severdir.
maalesef bu gercek.
endoneziya depreminde hristyanlar yardim etmeseydi vay edoneziyadaki olan milletin haline.
müslümandan fayda gelmez.
was die sagen ist immer bla bla bla.
yardima sira gelince susuyorlar.
yanlisim varsa düzeltin.
laz falcon
son 300 senede, arti puanimiz yok maalesef.
hayvan haklari deyince;
Göcmen kuslarin, göc yollari üzerinde, yolda kalan, gec kalan ve sicak ülkelere yetisemiyen hayvanlar icin, elli yerlere "yiyecek" koymus bir toplumuz..hatta, belkide dünyada ilk örnegi olan Hayvan Hastanesini kurmus bir toplumuz..
maalesef, tüm bunlari terketmisiz..diger güzellikleri terkettigimiz gibi.
iste meselenin en önemli noktasi bu.
derin nefes alacak, kendimizi zor bir yarisa hazirlayacagiz..gec kaldigimiz "zamani" kazanmaya calisacagiz..ve en ilerde olmaya calisacagiz.
yürümekle, hele hele emeklemekle olmaz bu is.,.hizlanmali, kosmaliyiz.
selamlar
Hazir cevap istermisiniz bu sorulara:
Das ist aber nicht die Schuld der Muslime...viele islamische Staaten wurden oder werden ausgebeutet...
Bu kafa yapisi bizi tembellestirdi. Herseyi devletten beklemek, her aksilikte sucu baskasinda bulmak.....ist size sorunun cevabi.
Ich habe mich absichtlich zurückgehalten, bin aber sehr erstaunt, dass von unserer "stolze Türken"-Fraktion so irgendwie GAR NICHTS kommt......
Daraus entnehme ich, dass derartige Sachverhalte alles Propaganda, aufgebauschte Einzelfälle und Traumweltgelaber ist, richtig?
Aus genau diesem Grund werden wir nicht weiterkommen, Kameraden "stolze Türken". Wer Fehler nicht erkennt, kann sie auch nicht verbessern!
eskiden osmanli zamaninda meydana para sutunleri dikilirmis .Insanlar ordaki oyulmus deliklere para koyarlarmis , insanlar simdiki gibi sokaklarda dilenmezmis .Ihtiyaci olan aksam kimse yokken (utandigi icin ) tasa gider ve IHTIYACI KADAR para alirmis ,Isini gördükten sonra paranin üstünü geri koyarmis ki baskasi da yararlansin diye .
Eger ki p parayi alan kisinin durumu düzelirse aldigi parayi tekrar yerine koyar , baskasinin da yararlanmasini saglarmis ...Simdi aradaki farki anliyormusunuz ?
Orta Cag Avrupa akil hastalarini yakarken , osmanli yada Islam alimleri onlari zeytinyagi , sarimsak ve Türk Musikisi ile tedavi ediyorlardi .
Dünyanin ilk akil hastanesi Islam alimlerinin eseridir .
Dünyanin ilk akil hastanesi Islam alimlerinin eseridir .
Es gibt ein Buch, das Dich interessieren könnte:
"Der Medicus" von Noah Gordon.
Hat auch viele Presie bekommen. Da geht es um dieses Krankenhaus.
1-eskiden osmanli zamaninda meydana para sutunleri dikilirmis .Insanlar ordaki oyulmus deliklere para koyarlarmis , insanlar simdiki gibi sokaklarda dilenmezmis .Ihtiyaci olan aksam kimse yokken (utandigi icin ) tasa gider ve IHTIYACI KADAR para alirmis ,Isini gördükten sonra paranin üstünü geri koyarmis ki baskasi da yararlansin diye .
Eger ki p parayi alan kisinin durumu düzelirse aldigi parayi tekrar yerine koyar , baskasinin da yararlanmasini saglarmis ...
2-Orta Cag Avrupa akil hastalarini yakarken , osmanli yada Islam alimleri onlari zeytinyagi , sarimsak ve Türk Musikisi ile tedavi ediyorlardi .
1- iste benim esas anlatmak istedigim de bu..biz 300 senedir, yerimizde sayiyoruz..bir adim bile ileri atmis degiliz.
senin bu bahsettigin para koyma meselesi, gecenlerde karsima cikti.
mainz tren istasyonunda bir süpermarket var..orada kasanin yaninda bir kab koymuslar..üstünde geben und nehmen yazili..hesap öderken eksik parani oradan alip istersen oraya para koyuyorsun..bunu, belki 5-10 cent icin düsünmüsler ama uyguluyorlar..dikkat ettim, herkes bu sistemi kullaniyordu.
gene mainzda, sehrin degisik yerlerine kitap camekanlari koymuslar..oradan istedigin kitabi aliyor, kendin de elindeki okumus oldugun kitabi rafa koyuyorsun.
buyur..islamin bütün ARTI noktalarini, hiristiyan dünyasi almis..peki biz ne yapiyoruz.
hatirlarim, istanbulda, "yeni istanbul" isimli bir gazete vardi 70 li yillarda..bu gazetenin sahibi, istanbulun cesitli yerlerine gazete kutulari koydu.yanina da bir kumbara..isteyen gazeteyi alip, parasini kumbaraya atsin diye..aylarca direndi..neredeyse iflas ediyordu..en sonunda vazgecti..cünkü, bizim Müsli-Türkler, gazeteyi alip, parasini koymuyorlardi genellikle.
KENDIMIZI DÜZELTMEDIKCE, KIMSEDEN SIKAYETCI OLMAYALIM...
2-evet, osmanli, akil hastalarini müzikle tedavi ediyordu..ama o gecmiste kaldi..
Biz bunu su anda yapiyormuyuz, yada bu konuda ilerleme kaydettik mi? hayir.
Ama, almanyada, gene mainz tip mezunu bir türk doktor arkadasimiz, bu konuda arastirma yapti ve su anda, frankfurtta psikosomatik kiliniginde, hastalarini ud calarak, müzikle tedavi ediyor..hastane idaresi, her türlü masrafini karsiliyor.
GECMISIMIZLE ÖVÜNELIM, AMA, GELECEGIMIZI DE IYI KURALIM..
Ziatat von dertli4
Ama, almanyada, gene mainz tip mezunu bir türk doktor arkadasimiz, bu konuda arastirma yapti ve su anda, frankfurtta psikosomatik kiliniginde, hastalarini ud calarak, müzikle tedavi ediyor..hastane idaresi, her türlü masrafini karsiliyor.
senin yazdiklarini kendim gördüm.
bilmem blirmisin burayi (hattingen holthausen klinik ) bu klinik almanyanin en büyük beyin spor klinigidir.diyelim araba g
kazasi gecirip felc kalan kisiler,bu klinigin sayesinde 3 ay
sonra yürüyorlar.
veya 5 ay komada yatanlar var ve felcli hafizasini kaybedenler var.
ve bu hafizasini kaybedenlere müzik therapi si veriyorlar yani hastalari müzikle tedavi ediyorlar.
bu klinikte yatan hastalar günde 5 therapi yapmak mecburiyetinde(spor),müzik therapide mecbur.
dertli abi kendim gördüm,annesini unutan, bu klinigin sayesinde 4 ay sonra annesini tanidi. müzik therapi faydalidir.
fakat bunu biz anliyamiyoruz.
saygilarimla.
deryatulga
25.09.06, 03:04
not: asagidaki ileti gecen ramazandan kalmadir... meraklilari icin bir daha iletiyorum..b.s.
ITRİ'nin makam terkibi ile teravih namazinin kilindigi yerler nerede istanbulda, diye sormus idim. amacim konuyu "makam terkibine" getirmek idi ve oradan da bu musıki estetigi uzerine muhabbet etmek. olmadi, bidahaki seneye hayatta isek ...
nasil bir sey bu "makamsal senlik" onu biraz anlatayim, ayip olmaz ise...
efendim, teravih namazi uzun, 20 rekat, yatsiyi da katarsaniz 33! dolayisi ile biraz yorucu ve de konsantrasyon meselesinin sonlara dogru kaybolmasi ve ic dinginligin eriyip gitmesi ve boylece isin salt bir beden egitimi olmaya aday bir hadise ortaya cikabiliyordu. iste bizim BUHURİZADE MUSTAFA ITRİ efendi, butun bunlari hesab ederek, ic dinginligin ve namazin cosku icinde ve de konsantrasyon meselesinde "tavan" olusturmak uzere bir makamsal terkib ortaya koymus ( her nekadar, Itri'nin ortaya koydugu bu terkip "enderun gelenegi" oldugu soylense de onun payinin buyuk oldugunu kaynaklar soyler)
bu "uygulama" koskoca istanbulumuzda bu sene sadece iki yerde uygulandigini soyleyelim (FATİH VE NURUOSMANİYE camileri, ki zaman gazetesi bu konuya bir sayfasini ayirmis idi bir sure once)
efendim, muezzin efendilerden biri (biliyorsunuz "uclu" goturuyorlar) "rast" makaminin perdesini yakalayarak "salavat" getiriyor ve imam efendi boylece ilk dort rekati "rast" makamindan okumus oluyor. gayet sakin bir makamdir, ses tonu fazla yukselmez. iki rekat arasi selamdan sonra muezinler ayni makam uzere salavat getirir. ilk dort bittikten sonra bir sonraki makam olan "ussak" perdesini yakalamak icin bir ilahiden dortluk okunuyor boylece bir sonraki makama gecmek icin ses ayarlanmis oluyor boylece ( bu ilahilerin de ozellikleri var, ramazanin basinda isek "merhaba" gecen ilahiler, sona dogru ise "elveda" ilahileri oluyor bunlar. bir de efendim, bazen, ilahi okunmadigi zaman "ihlas" okunuyor, buraya dikkat, bu ihlas suresini muezzin efendi oyle okumali ki, emprovize bir sekilde, bir sonraki makamin perdesini yakalamali, ben sahsen en cok burayi seviyorum, cunku bu "ihlas" surei celilesinin okunmasi bir "gecis taksimi" niteliginde ve muhtesem bir hadise, dogal, ozgurce bir emprovizasyon). ne demistik, ikinci dort te bittikten sonra "saba" makamina geciliyor, bu arada sesler gittikce siddetlenir, tonlar gittikce yukseltilir bu arada (adeta bizim konsantrasyonumuz gittikce dusecegi icin bizi dinginlestirmek icin yapilir bu, uyumak, dalmak yok, Allahin huzurundasin! dusunun bunu muzikal bir sekilde yapiyor..). dorduncu dort rekata geldigimizde "evic" perdesi yakalanir (yukarda belirttim, bu perdeler arasi gecis ya bir ilahi ile ya da ihlas okuyarak saglaniyor). son dort rakata gelindiginde, ki muhtesem bir sey olur, "acemasiran" makamina gecilir ki tamamen koparsiniz, zira sesler en "tiz" noktaya varmistir ve "Allah humme sallu ala Muhammed" denilirken ozellikle "sallu ala" kismi sizi ucurur adeta. boylece son dortlugun son rekatinin sonunda selam vermeye gelince gene hos seyler olur, imam efendi eger selami "acemasiran" makamindan "segah" makamina kayarak yaparsa muezzin efendiler "segah" makamindaki "salat-i ummiye"yi okurlar. yok eger imam ayni makam uzerinde kalirsa, yani acem asiranda sebat ederse, muezzinle bu sefer ayni makamdan "Allah humme salli alel mustafa" diye baslayan bir ilahi okurlar. (ama genelde segah perdesine gecmek evladir, gecilmemis ise burada imam efendinin musıki konusunda kivrakliginda eksiklik var demektir). boylece, tertib bozulmadan vitir namazina durulur segah uzerinden (burada sunu eklemek lazim, teravihle birlikte vitir namazinin hemen kilinmasi osmanli ulemasinin bir yorumudur ki cok isabetlidir. evine donunce yatmadan once kilar kilmaz, unutur, tembellik yapar diye dusunulmus ve boyle ictihat edilmistir)....
evet iste kisaca boyle, ...nasil bir "estetik solen", nasil bir ruhaniyettir bu bir bilseniz? nasil bir ic zenginligi yarratigini farketseniz... (aman ha, bu "zevki" tatmayanlara soyluyorum!!)
Bach'in dini eserleri hakkinda ukalalik yapanlarin, "Buhurizade"ninkilere gelince, iki laf edememeleri, en azindan "NEVA KAR" uzerine bir yorum yapamamalari bizim hazin ve ezeli meselemizdir. meselemiz budur, Betoven'İ bilirken cagdasi olan Dede efendiyi sirf "isim" cagrisimi uzerinden bilmek ne ayiptir! ....her ikisini bilecegiz ve her ikisinden zevk almayi ogrenecegiz, baska yol varmi...?
deryatulga
22.07.07, 02:52
Bir Yurdu Sevmek http://medya.zaman.com.tr/zamantryeni/pics/yazarlar-detay/selimileri.jpg SELİM İLERİ
22/07/2007
İlkokuldayken söylerdik: Yurdumu seviyorum! Hep bir ağızdan. Öğretmenimiz komut verir vermez. 1955 sonrasının handiyse mutlu İstanbul'u. Okulum Firuzağa'da, Firuzağa İlkokulu.
Evimiz Cihangir'de. Taksim, Beyoğlu; daha çok yaz günlerinde Kadıköyü, Şifa, anneannemlerin evi; pek ender Boğaziçi'nde bazı köşeler... Nezihe Halamıza gittiğimiz -o zamanlar gerçekten yemyeşil- Bursa'yı, Nezihe Teyzemize gittiğimiz Adapazarı'nı saymazsam, yurdumuz hakkında hemen hiçbir şey bilmiyorum, bütün yurtta gördüğüm yerler bu kadar.
Bir yurdu tanımak... Önce tanımak ve sonra sevmek...
Bir yurdu tanımak, coğrafyanın edebiyatla kaynaşması anlamına gelmez mi?
Ortaöğretimde okutulan ders kitaplarını hatırlıyorum: Dağlarımız, ovalarımız, akarsular, göller ve denizler, köyler, kasabalar, kentlerimiz, tarım bölgelerimiz, sanayi bölgelerimiz, edebiyatın söylemiyle değil, kuru, dahası, çoğu kez kötü, neredeyse bozuk bir Türkçe'yle dile getirilmek istenmişti.
Zaten ders kitapları hiçbir dönemde Türkçe açısından 'denetlenmemiş'; yalınkat siyasî tercihlerin buyrultuları doğrultusunda teşrih masasına yatırılmıştır. Ama ne teşrih! Millî derseniz muhafazakâr, ulusal derseniz ilerici. Millî, Demirel'in; ulusal, Ecevit'in, CHP'nin. Muhafazakârlık da tırnak içinde, ilericilik de. İşin aslı aranırsa, sözcükler siyasetin tutsağı.
Hangi yıllardaydı, kapağında "Millî Coğrafya" yazılı ders kitapları. Tartışmalar kopmuştu. Tartışmalar kopmuştu ama, bu ders kitaplarında Refik Halid'den söz açılmadığı kimsenin dikkatini çekmemişti. Reşat Nuri'nin Anadolu'su, Falih Rıfkı'nınki de yoktu. Gündeş yazarlar, her zaman olduğunca, yok sayılmıştı.
Refik Halid doğayı yazmıştır. Meyvelerin, bitkilerin, çiçeklerin dökümünü çıkarmıştır. Armut, şeftali, bir sepet kiraz tatlandırır onun yazılarını. Cevizliklerden geçip gider, iğdeler görür. Anlattığı, vurulduğu Anadolu'nun, o bitkiörtüsünün yerinde yeller esiyor bugün. Döküm, 2000'ler Türkiye'sinin doğal çevresiyle karşılaştırılsa, yurdu gerçekten koruyup korumadığımız, yurtta yaşamın sürekliliğini gerçekten dileyip dilemediğimiz kendiliğinden saptanabilecek.
Falih Rıfkı'nın gezi yazılarında, yurdu tanımak, gezmek konusunda sanki bir kışkırtıcı konuşur. Hemen yarın sabah yola çıkmak istersiniz.
Reşat Nuri, romanında ve Anadolu Notları'nda törel değerlerin, toplumsal yaşama biçimlerinin zengin ayrıntılı bir panoramasını çizer. Evler, sokaklar, kırlar, bozkırlar, akşamlar; bütün bu sahneler hiçbir coğrafya kitabının anlatamayacağı kadar Anadolu'yu resmetmişti bir zamanlar.
"Millî Coğrafya"lar ise, ne dünkü, ne bugünkü toplumsal coğrafyamızdan söz açıyordu...
Yeşilırmak'ın suyu şimdi de gökçe mi, yoksa çamur sarısı mı akıyor, belki kimsenin umuru değil.
Artık şair de memleket şiiri yazmak isteği duymaz oldu. Unutulmuş Halide Nusret, Yurdumun Dört Bucağı diyordu. Halide Nusret deprem sonrası, 1939'da "Vah, Erzincan!" diyordu: "Kazankaya'dan güneş şehre bakmasın gayri, / Ay beyaz fenerini gökte yakmasın gayri, / Göğsünde coşkun Fırat gülüp akmasın gayri, / Ah, güzel Erzincan'ım! Vah, dertli Erzincan'ım!"
Erzincan'ı görmedim. Ama o Kazankaya adı aklımda. Coğrafya kitapları Fırat'ın oradan da aktığını Halide Nusret'in dizesi kadar öğretmedi bana.
Fakat bugün Kazankaya'nın adı değişmiş; Evrenkaya'ya, Özalkaya'ya, Demirelkaya'ya; dönüşmüş olabilir...
Yine Halide Nusret'ten iz süreceğim. İşte, "Urfa Geceleri", Urfa'da yaz geceleri kemanlar inlermiş, neyler dua edermiş. "Güzeldi bir masal kadar / Urfa'da yaz geceleri, / Urfa'da saz / Geceleri. /O gecelere hasretim var, / Hasretim var!" Okuduktan sonra, yaşamışçasına, siz de aynı hasreti duyuyorsunuz.
Ne dün, ne bugün, Cahit Külebi'nin Tokat'ı, Niksar'ı, Sıvas'ı genç kuşağın karşısına çıkartıldı. Tokat'a askere giderken Külebi'nin şiirlerini, Tokat duyuşlarını âdeta ezberlemiştim.
Cahit Külebi, "Sen Türkiye gibi aydınlık ve güzelsin!" diyor.
Cahit Külebi, "İşte Doğu bu. Bit, deprem ve acı" diyor.
Bir ikilem mi? Tam tersine, gerçekliklerden ürkmeyen yurt sevgisi, yurdu kucaklayış mı?
Yurdu betimlemiş ressamlarımızın yapıtları kimbilir nerelerde, hangi banka koleksiyonlarında, müzelerin karanlık, insiz cinsiz salonlarında kaybolup gidiyor da, geçmişten bugüne, yurdun insanları bu yapıtları göremiyor. Hiç olmazsa temiz bir baskıyla, gerçeğe yakın renkleriyle görebilse, gerçi bazı kuruluşlar öylesi resim kitapları yayımlıyor. Ama az sayıda ve çok pahalı. Kuruluşlar, sonra o kitapları, yurt sevgisine kayıtsız kişilere armağan ediyor...
Oysa edebiyatın yanı sıra resim, sanatın bütün olanakları... Yurdu sevmek için. Vur kır öldür! anlayışı başka neyle iyileşecek?
1980'lerin sonunda, çağrılı gittiğim yarı resmî bir toplantıda siyaset adamlarımız bu yurdun en ücra köşelerindeki ilkokulları bilgisayarlarla donatacaklarını övünçle vurguluyorlardı. Çağı yakalamak, bilgisayar mucizesiydi onlara göre. Kemküm etmiştim. Daha doğrusu, itiraz etmeye yeltenmiştim. Aldığım yanıt irkilticiydi: "Çağın gerisinde mi kalınacak?"
Okul binalarımızın yıkık yıpraklığından söz açacak olmuştum. (Son büyük deprem yaşanmamıştı.) Sözlerim eriyip gitti.
Koşulları ve olanakları pek az değişmiş okullarda, müfredatı hep dar kafalı öğretimde bilgisayarla çağı yakalamak: Yadırgamıştım. Sınıfı, karatahtası, tebeşiri, laboratuvarı kısıtlı, konferans-tiyatro salonsuz, spor alansız, hatta bahçesiz okullar; bilgisayar baş köşede. Aldığı aylıkla geçimini sağlayamayan, karnı doysun diye yan işlere ister istemez savrulup gitmiş öğretmen, çetin koşullardaki evlerden gelmiş öğrencileriyle birlikte, bilgisayar başında. "... Çocuklar dünyayı yanı başlarında bulacaklar" diyordu bir yetkili. Bilgisayar şimdi yalnız okullarda değil, hayatımızın baş köşesinde. Bir mucize oldu mu, bilmiyorum. Bildiğim, yurt sevgisinde saplantılara, çıkmazlara enikonu sürüklendiğimiz. Müsebbip elbette bilgisayar değil...
_uacct = "UA-2129242-1";urchinTracker();
deryatulga
31.07.07, 03:38
Biraz saygı lütfen http://medya.zaman.com.tr/zamantryeni/pics/yazarlar-detay/ekremdumanli.jpg EKREM DUMANLI
31/07/2007
Kaybettiğimiz çok değer var. Zincirleme kazaya benziyor başımıza gelenler. Dağılan tesbih taneleri gibiyiz. İp bir kez kopmayagörsün. Nezaket, belki de en büyük kaybımız. Çünkü başkasına saygı duymayan kendine de saygı duymuyor. Nezaket için nezahet şart. Nezih bir ortam olacak ki nazik bireyler olabilsin. O yüzden şair, "Kenarın dilberi nazik olsa da nazenin olamaz" demiş. Boşuna değil şairin telaşı. Nazenin olabilmek için vasat gerekiyor...
"Nereden çıktı şimdi bu nezaket, nezahet, saygı, sevgi?" diyorsunuz belki de. Haklısınız. Yabanî tavırlara, hırpani yaklaşımlara o kadar alışmışız, o davranış biçimlerini o kadar kanıksamışız ki tüylerimizi diken diken etmesi gereken manzara(lar) karşısında çayımızı yudumlamaya devam edebiliyoruz. Oysa ortada şahsa, topluma, mekâna, hatıraya karşı yapılan saygısızlık var. Hatta saygısızlığı belli maskelerle destekleyen modern bir jargon bile oluşturmuşuz...
Nedir şu Bodrum'dan ekranlara yansıtılan muttasıl rezalet tabloları? Üç kuruş kazanmak için gece gündüz namusuyla çalışan bu memleketin insanlarını yapay bir mutluluğa bu kadar özendirmenin ve bir o kadar da hırpalamanın ne anlamı olabilir? "Düzeyli birliktelik" tamlamasının gevişlene gevişlene tekrarıyla hangi beyin yıkama ameliyesi gerçekleştiriliyor acaba? Olacak şey değil! "İki çift sözüm var" deyip söze girseniz ve toplum değerlerinden üç beş kelamla söz edecek olsanız; akıl veren, kınayan, lafazan bir yığınla karşı karşıya kalıverirsiniz. "İyi de kardeşim, hiç mi eleştirilmez bu pespaye magazin seviyeniz?" deseniz, maazallah medyatik taşlarla recmedilirsiniz. "Tamam, herkes kendi yoluna" deyip sıyrılmak da var işin içinden; lakin "Hayat böyle yaşanır/yaşanmalıdır" dayatması bir heyula gibi takip ediyor sizi...
Siyasetteki durum daha kötü! Ağza alınmayacak laflar koca koca insanlardan sudur ediyor maalesef. Son günlerdeki manzaraya bakar mısınız; seçimden yeni çıkmış bir ülkede politikacı kalkıp seçmenin zekâsını aşağılıyor. Milli iradeyi "mantık dışı" ilan eden zihniyete göre "AK Parti'ye oy verenler utanıyor ve ben oyumu bu partiye verdim" diyemiyor. Amuda kalktığın yerden her manzara öyle görünse bile, bu kadar nahoş bir üslupla konuşulmaz ki! Seçim sonucundan rahatsız olan biri böğürüyor (affınıza sığınarak kullanıyorum bu kelimeyi) ve diyor ki; "Aziz Nesin haklıdır". Demek istiyor ki "Türk milletinin yüzde 60'ı aptaldır". Şimdi ne desin bu millet? Sözü aynen iade etse bir türlü, sükût etse bir türlü. Ölçü kaçmış bir kere. Ekranlarda başlayan "Çapraz Ateş"ler, "Yüksek Tansiyon"lar, "Siyaset Meydanı"ndan çıkmış, sokaklara taşmış. Hal böyle olunca saç saça, baş başa kavga etmek bazıları için maharete, bazıları için de mazerete dönüşmüş...
Oldu olacak; en popüler konu olan futboldan vereyim misalleri: Yüzüncü yılında şampiyon olan Fenerbahçe "Rio karnavalına benzer bir etkinlik" düzenlemiş. Samba yapan kızlar, şampanyaların patlatıldığı podyumlar... Bağdat Caddesi'ne o gece vur patlasın çal oynasın havası hâkim. Ancak hiçbir Fener yöneticisinin aklına gelmemiş ki o gece Regaip Kandili'dir. Geçen ay, Tunceli'den gelen üzücü şehit haberleri üzerine, üst düzey askerî yetkililer ve devlet erkânının da davetli olduğu Ankara'daki 100. Yıl Senfonisi'ni ertelemişti Fenerbahçe. Doğruydu bu davranış. Aynı duyarlılık kandil gecesi için de geçerli değil mi? Beşiktaş'a yönetici olmuş bir insan var; sürekli birilerini çimdikleyip duruyor. Galatasaray'ın teknik direktörünün yaşıyla dalga geçmek için, "Annem de 73 yaşında" diyor. Olacak şey değil. Hiçbir Beşiktaşlı kabul etmez böyle bir saygısızlığı. Aynı yönetim kurulunda görev yaptığı bayan arkadaşına "ulan" diye bağıran beyefendi, kendine "Deli Celal" diyebilir; ancak "Beşiktaşlı duruşu" da herkese saygıyı gerektirir... Saygı kavramına dair bir mersiye yazacak değilim; ancak görünen o ki büyük bir çözülme yaşıyor toplum. Hâlbuki insanî değerler, sadece birey olmayı güçlendirmiyor, toplum olmayı millî bir şuur haline dönüştürüyor...
son 300 senedir, türk islam toplumu olarak, hic bir konuda + puanimiz yoktur.
islamin, bize tavsiye ettigi hatta emrettigi seylerin cogunu yapmiyoruz..ve tüm bu konularda, batililar, avrupa ülkeleri , bizden daha ileriler ve nerdeyse, islamin sosyal yasantisini yasatiyorlar diyebiliriz...
Türk tarihinden gelen, gelenek ve göreneklerimizi uygulamiyoruz..Kültürümüzü yasamiyoruz.
Neden, gercek kültürümüzü ögrenmiyor ve ögretmiyoruz.
* hani "temizlik imandandir"..öyleyse, niye evlerimiz kokmakta, üstümüz basimiz pis ve ter kokan coraplarimizla, simsiyah olmus atletlerimizle koka koka geziyoruz.
*hani "ilim cinde olsa bile gidin alin" öyleyse, niye son 300 senede, tekbir icat yapmiyor, ilim ve teknolojide ileri adim atmiyoruz.
*hani "bana bir harf ögretenin kulu kölesi olurum" öyleyse, niye egitim ve ögretimde, batinin gerisindeyiz.ö
*hani "seni yaratan allahin adi ile oku" öyleyse, niye kitap ve dergi/gazete okumakta bu kadar geriyiz.
*hani "diclenin kiyisinda kaybolan koyunun sorumlusu devletin yönetimi" öyleyse, aldatilan, kandirilan, evi soyulan, ailesi zarar gören, kapkaca ugrayan vs.vs. insanlarimiza care.destek.
*hani "sokaga tükürdügü icin selamini almadim" öyleyse, yollarda tüküren, cöp döken, ormani kirleten, dereye zehirli atik döken kimler?
*hani "komsusu acken, tok yatan bizden degildir" öyleyse, gerek türkiyede ve gerekse dünyada ac, bitap, yoksul insanlara niye el uzatmiyoruz.
*hani büyüklere saygi kücüklere sevgi?öyleyse, kendimizden kücüge niye "gel lan buraya" diyoruz ve kendimizden büyüge "moruk, ne diyon sen" diye hitap ediyoruz?
*hani cevremize saygi..öyleyse, teybimizi, müzigimizi sonuna kadar acip, bmw mizle lastikleri vinlatarak gidiyoruz.
**********
kisacasi, niye birbirimizi SEVMIYORUZ???
(cevaplarinizi lütfen Türkce yaziniz..imla ve grammer hatalarini düzeltiriz)
Bunlar güzel sözler. Ama unutmamak gerekir ki, bu sözleri sarfedenler belli başlı kişiler veya ehmm tanrı olmuştur. Yani bu söylenenler ve söylenilenlerin vurgu yaptığı değerler hiçbir zaman ve hiçbir yerde Anadolu kültürünü, yaşam tarzını teşkil etmemiştir. Dolayısıyla rümüzü yaşamiyoruz' diye sormak yanlış olur.
Toplumumuzdan çıkan bunca üstün nitelikli liderlere, erenlere, yol göstericilere, nden kulak asmamakta ısrar ettiğimizi sormak daha yerinde olur.
bu sorunlarin hepsine türk toplumu acisindan bakarsak, genel olarak bu yozlasmanin temelinde karaktersizlik yatiyor.
islam, belki de o zamanlarin en geride kalmis toplumlarindan birisi olan araplarin gelismesinde en önemli, belki de tek faktördür.
bugünün en gelismis topluluklari o dönemlerde belki daha ortada bile yoktu veya derin bir karanlik icindeydi.
bugün bu durumun tam tersi. bu gelismeleri tetikleyen verileri aramak lazim. "wendepunkt" nerde? bizim gelismememiz hangi döneme, neden rastliyor?
bence islam'in hem türk, hem diger tüm müslüman toplumlarin, gelismesinde veya yerinde saymasinda önemli rolü var.
genel tez olarak herhalde islam'in toplum tarafindan anlasilmamasi, yanlis yasanmasi ve islam'in cagimiza ayak uyduramamasi söylenebilir.
islam toplumlarinda bütün hayat islam'a bagliydi. bu avrupada da öyleydi. yani bir tarafta islam bütün hayati kontrol ediyor, diger tarafta hiristiyanlik. bunun "galibi" islam olmustur. bizim dinimiz hiristiyanlikla karsilastirdigimizda ondan önde idi.
bugünün avrupasi, orta cagdan cikmasi ile birlikte, hiristiyanligi arka plana itmistir. din'in yerini evrensel degerler almistir, hiristiyanligin toplumsal hayata yarattigi boslugu önemli ölcüde kapatmistir, avrupa topluluklari tarafindan evrensel degerler benimsenmistir.
bunu göz önünde bulundurursak neden ilerleyemedigimizi anlariz.
islam'da böyle bir gelisme olmamistir! zamana ayak uyduramistir.
bu yetmezmis gibi, birde islam'in yanlis yasanmasi eklenmistir.
avrupa'nin illerlemesi, bizim yerimizde saymamizi, o zaman yasayanlar görmüyorlar miydi? görüyorlardi, bugün bizim gördügümüz gibi. bunlari degistirmek bugün ne kadar zorsa, o zamanlar belki daha da zordu.
osmanli'nin yikilmasi sonrasi, atatürk bunu görmüs ve radikal bir sekilde reformlar yapmis.
bütün bunlar caga ayak uydurmak icin.
fakat bugün hala yasadigimiz problemlerin altinda bu degisikler yatmaktadir. islam'in hayatin tüm alanlarini kontrol ettigi bir dönemde, diger degerlerin benimsenecegi bir toplum icin temel atilmistir.
ilk zamanlar bu toplumun az bir kesmi tarafindan kabul görmüs. radikal bir bicimde bu reformlarin olmasida (herhalde baska sekildede olamazdi) bir bosluk yarati.
insanlar evrensel degerlere sahip olmadigi gibi, kendi kültürümüzden gelen degerleri'de kaybetmekte. bir bosluk icindeler. kendini tanimiyorlar.
ben almanca yazacaktim, ama dertli abi vallah sen istedin.:lach:
(cevaplarinizi lütfen Türkce yaziniz..imla ve grammer hatalarini düzeltiriz)
viel spaß
deryatulga
13.12.07, 12:51
Engin Ardıç</B>
http://www.aksam.com.tr/yazarfoto/eardic.gifPiramitleri sen mi çaldın şerefsiz?
Bir televizyon kanalının bir sohbet programında yayınlanmış, kaçırmışım tabii: Youtubeden izledim.
Muhabir, sokaktaki adamlara soru soruyor. Soru, koftiden, kıtır bir soru. Kamera şakası gibi bir şey.
Mısır piramitlerinin Türkiyeden kaçırıldığı açıklandı. Bu konuda sizin görüşünüz nedir?
Şaka, hüzün verici bir kakaya dönüşüyor... Güvenlik önlemleri yetersiz diyenler de var, kanunların caydırıcı gücü arttırılmalı diyen de... Hatta birisi kanunların yıpratıcı olmasını istiyor.
Memlekette denetim mekanizmaları işlemiyor ki... şeklinde yakınan da var.
Bunlar elbette bol yanili yanıtlar, halkımız bu yani kelimesini kullanmayı çok sever.
Fakat kamera karşısında olduklarının bilincinde, sözlerine dikkat etmişler, ikide bir yani demişler ama hiçkimse anuğa koyum lafını kullanmamış! Terbiyeli davranmışlar.
Birçok kişi, tarihi eserlerin yurt sınırları içinde kalmaları gerektiğini ısrarla belirtmiş.
Tek kişinin işi olamaz, mutlaka bir şebekedir diyen de çıkmış. Başka birisi mutlaka gümrükte adamları vardır demiş.
Eserlerimize sahip çıkmayı bilmiyoruz eleştirisi de yaygın.
Bu ülkede herşey yolsuzluk üzerine kurulu şeklinde yanıt veren bilinçli vatandaşlar da çıkmış.
Olgunca bir hanım, piramitler diyorsunuz değil mi diye sorup soruyu yanlış anlamadığını doğruladıktan sonra, olayı çok çirkin bir gelişme olarak nitelemiş. Kaçırılmaması lazım diyor.
Fakat bir başka vatandaş yurt dışından yeni geldiğinden bu konuda bir şey söyleyemeyeceğini belirtiyor.
Sizce piramitler buradan Mısıra nasıl taşınmış olabilir? sorusuna, gençten bir adam, mutlaka deniz yoluyla, başka yoldan mümkün değil yanıtını vermiş.
Ne iş yaptığı sorulduğunda da, sıkı durun...
Tarih öğretmeniyim demiş!
Tarih öğretmeni...
Eskiden bunun fıkrası vardı. Fıkra gerçek olmuş.
Bir tarih öğretmeni öğrenciyi tahtaya kaldırıp İstanbulu kim aldı? diye sorar... Vallahi ben almadım hocam yanıtına çok sinirlenip soluğu başöğretmenin yanında alır... Olayı anlatınca, başöğretmen bu afacanlar böyledir hocam, alırlar, sonra da inkâr ederler der.. Daha da sinirlenen hoca müdüre çıkar... Müdürün tavrı çok daha kesin ve kararlıdır: Siz hiç merak etmeyin hocam, ben meseleyi araştırır, kimin aldığını en kısa zamanda ortaya çıkarırım!...
Şimdi de tarih öğretmenleri piramitleri Türkiyeden deniz yoluyla naklediyorlar.
Ülkemizde ortalama eğitim düzeyinin ilkokul üçüncü sınıf olduğu, bunun büyük bir hamleyle dördüncü sınıfa yükseltildiği söylenirdi, inanmıyorum.
Eğitim düzeyi ekside, ekside!
Zekâ seviyesini hiç tartışmıyorum.
Şimdi arkanıza yaslanın, derin bir nefes alın, ve bizi aralarına almak istemeyen Avrupa Birliği yöneticilerine okkalı bir küfür savurun.
Ya da dilerseniz, meşrebinize göre, kiminiz erkek öğrencilere 1935 modeli baklavalı süveter giydirebilir, kiminiz kız öğrencilerin başını örtebilirsiniz, memleket kurtulur, böylece belki şu piramitleri kimin çaldığı da açıklığa kavuşur.
13.12.2007
deryatulga
26.12.07, 01:56
Doktorlara sitemhttp://content.zaman.com.tr/zamantryeni/pics/yazarlar-detay/ekremdumanli.jpg EKREM DUMANLI
25/12/2007
İki hususu hemen belirtmeliyim ki yapacağım sitem yanlış anlaşılmasın. Birincisi Allah'a, kadere, ölümün Hak'tan geldiğine inanıyorum; o yüzden annemin vefatındaki inkisarımı esbaba havale etmiyorum. Bu yüzden okuyacaklarınız ferdî bir şikâyet değil.
İkincisi, bu ülkede çok değerli ve fedakâr doktorlar olmasına rağmen bakış açısı ve davranış biçiminde temel bir hata olduğuna inanıyorum; o yüzden hislerimin mağlubu olarak değil; kadim bir hatanın düzeltilmesi umuduyla bu yazıyı kaleme alıyorum. Bu bakımdan doktorlar bu yazıyı şahsi bir serzeniş olarak değil, genel bir yanlışı düzeltme gayreti olarak görmeli.
Önce dolu dolu yaşadığımız olayın kısa bir özeti. Kardeşim annemi özel bir hastaneye götürüyor ilkin. Adı özel. İlgi yok, ihtimam yok... Sonra devlet hastanesinin yolu tutuluyor. Tahliller, testler, bulgular, bilgiler... 70 yaşına dayanmış hasta bir insanı o bölümden bu bölüme yürütmek, onların yorulup tükendiğini görmemek her doktor için acı bir nakise olsa gerek. Öteden beri itiraz ettiğim hatalardan biri bu; bizde hastanın ruh hali hep ihmal ediliyor. Sağlık sistemimiz, hastayı verilerden ve testlerden oluşan, bir obje ya da denek gibi görüyor. Oysa karşılarında insan var! Belki yoğunluktan, belki de yorgunluktan; bu gerçek çoğu kez anlaşılamıyor. En temel kural 'Hastalık yoktur, hasta vardır' diye özetlenmiyor muydu?
Hastayı sadece kan değerlerinden, nabız ölçümünden, idrar tahlillerinden, röntgen filmlerinden ibaret sanmak insan gerçeğini en arka plana atmak demektir.
Saatlerce süren test ve tahlil koşuşturmasının ardından anneme 'Ambulansla Ankara'ya göndereceğiz' deniyor. Sebep? 'Acil bir durum yok' deniyor. Kanı azmış, tahliller gerekiyormuş, Ankara'da daha iyi yapılabilirmiş. Bu bile başlı başına bir fiyasko. Ben çocukken hastalar Ankara ya da Kayseri'ye sevk edilirdi; 70 binden fazla nüfusu olan Yozgat hâlâ aynı yerde sayıyorsa, devletin sağlık sistemi gerçekten aksıyor demektir. Her neyse...
Babam doktorun karşısına çıkıyor ve ısrar ediyor: 'Doktor bey, hastamız bu telaşa dayanamaz; madem kan yetmezliği var ve acil bir durum yok, bir-iki gün buradaki hastanede dinlensin, sonra nereye isterseniz oraya sevk edin.' Nedense ka'le alınmıyor hasta yakınlarının hissiyatı; hastanın psikolojisi zaten hiç kimsenin umurunda değil. Asıl zihniyet hatası burada; doktorlar insanlara fazlaca buyurgan bir eda ile yaklaşıyor; belki de hastalığı fazlaca kanıksıyor.
Yürek dağlayan bir başka tablo da şu: Tam ambulans hareket edecek, ikinci bir hasta daha getiriliyor aynı araca. Bu kadar mı mağdur insanımız, bu kadar mı teknik altyapı yetersizliği var memlekette? Kemer bağlanıyor, bir ara annem düşecek gibi oluyor... Anlatmaya dilim varmıyor... Rahmetlinin hayatını özetleyebilecek bir kelime söyle deseniz ben 'huzur' derim. Huzuru kaçarsa 'Çarpıntım var' der, bir kenara çekilirdi. Kalp hastası değildi; ama etrafta bir kargaşa görse yüreği daralırdı. İlaç kokulu koridorda saatlerce test ve tahlil yürüyüşünün onu ne kadar hırpaladığını anlayabiliyorum. Ambulanstaki manzaranın onu nasıl telaşa sevk ettiğini de algılayabiliyorum. O anki durumun bize söylenmesini istemezdi; daha doğrusu bizim huzursuz olmamıza gönlü razı olmazdı. Takdir-i Huda buymuş, amenna! Ancak bu vesileyle herkesin bizar olduğu yaraya parmak basmak istiyorum: Türkiye'de hastalara hâlâ insan muamelesi yapılmıyor; onlara gereken şefkat gösterilmiyor. Tamam, doktorlar fazla mesai yapıyor, doktor başına düşen hasta sayısı gereğinden fazla... Yine de bunlar geçerli mazeret değil. Olacak ya; İstanbul'a döndüm çocuk hasta, bir kan alacaklar dört kere başarısız deneme yapılıyor. Hastaları gözlemliyorum; özel hastanelerde bile hastalar stajyerlerin denekleri gibi. İyi doktorlar, mesleğini merhamet ve şefkatle yapan hemşireler kusura bakmasın; ama Türkiye'de tıp alanında çalışanların merhamet, şefkat, hasbilik gibi parayla-turayla satın alınamayan, ancak bu mesleğin ruhu mesabesindeki kavramları bir daha düşünmeleri gerekiyor. Onca tanıdık doktor ve onların özel ilgisine rağmen ben bunları yaşadıysam kim bilir vatandaş ülkemizin dört bir yanında hangi sıkıntılara katlanıyor...
Engin Ardıç</B>
http://www.aksam.com.tr/yazarfoto/eardic.gifPiramitleri sen mi çaldın şerefsiz?
Dün izlemistim bende bu haberi; klasik bir "gülerim aglanacak halimize" olayi maalesef.. Tek tesellim o videonun epey eski olmasi... simdi onca sene gecmis..daha bilincli insanimiz herbirseyi biliyorlar! (palavraaa palavraa... yok yok avuntu...yok yok gercek!?:buuh:
Powered by vBulletin® Copyright ©2012 Adduco Digital e.K. und vBulletin Solutions, Inc. Alle Rechte vorbehalten.