Archiv verlassen und diese Seite im Standarddesign anzeigen : Soykırım tartışması
Soykırım tartışması
ERMENİ konferansı yapıldı. Sayın Kenan Evren, "Baştan konferansa karşıydım, ama görüyorum ki, yapıldığı iyi olmuş" diyor.
Evet iyi oldu. Taner Akçam gibi birkaç fanatiğin dışında, kimse soykırım nitelemesi yapmadı, birçok konuşmacı "Soykırım değildir" dedi.
Konferansın özelliği, "Ermeni ıstırabı"nın alışık olmadığımız şekilde vurgulanmasıdır.
Konferansın engellenmesi, siyaseten Türkiye'nin çok aleyhine olurdu; Türkiye akademisyenleri susturarak suçunu örtmeye çalışan bir ülke görüntüsü verir, diasporanın ekmeğine yağ sürerdi.
İkincisi, konferansın engellenmesi, hukuka ve akademik özgürlüklere aykırı idi. Çünkü herhangi bir konferansta, hele de 'özerk' üniversitede, kimlerin ne konuşacağına mahkeme karar veremez.
Baştan beri bu görüşü savundum. Konferansın uluslararası camiada Türkiye'nin aleyhine değil, lehine yankılar yaratacağını düşünüyorum. Şimdi, Türkiye Ermenistan ve Ermeni lobisi üzerinde "Hadi siz de Türklerin ıstırabını konuşun" diye baskı yaratabilmelidir; bunun için akademik ortam dünkünden daha müsaittir.
Zaten sorunun siyasi kavga ve istismar konusu olmaktan çıkarılması da ancak "iki tarafın ıstırabını" görmekle mümkündür.
* * *
TARİHÇİLİK açısından da "iki taraflı" ve "uzun dönemli" bakmak metodolojik bir zarurettir. 1915'teki "tehcir" hadisesi tek başına bir olay değildir, hatta "savaş şartları" bile bu olayı izaha yetmez.
"Ermeni meselesi", Hıristiyan cemaatlerin "uluslaşması" sürecinin bir parçasıdır. 1821'de Mora İsyanı ile başlayan bu süreç, Balkanlar'da milyonlarca Müslümanı katlederek ve tehcir ederek, Avrupa'nın da desteğiyle gerçekleşti. Ermeni milliyetçiliği de bunu örnek aldı.
Bosna faciası bu sürecin bir devamıydı.
Yüzyıllık faciaların etkisi altında olan Osmanlı, Birinci Dünya Savaşı'nda "son vatan parçasını kurtarma" telaşındadır; Ermeni komiteleri için ise "beklenen fırsat gelmiş"ti!
İki tarafın davranışlarındaki temel motivasyon budur.
Değerli tarihçi Prof. Kemal Karpat, "Osmanlı Nüfusu 1830-1914" adlı kitabında Balkanlar, Kırım ve Kafkasya'da Müslüman nüfusun katliam ve tehcirlerle nasıl yok edildiğini ve bu göçmenlerin Osmanlı Türklerinin milli uyanışında oynadıkları büyük rolü anlatır. (www.tarihvakfi.org.tr)
Balkan facialarının içinden gelen bu nesil, Ermeni komitelerinin kanlı eylemlerini, Balkan facialarının Doğu'da tekrarlanması olarak gördü.
* * *
GERÇEKTEN, 1912-1922 arasında Doğu Anadolu'da Müslüman nüfus 3.252 milyondan 2.341 milyona, Ermeni nüfusu ise 753 binden 6 bin 715'e düştü. Ermeni nüfusunun azalmasında, 100 bini Rusya'ya olmak üzere başka ülkelere göçün de önemli payı olduğu halde, Müslüman nüfus başka yere göçemeden kayba uğramıştır. Bu dönemde en büyük felaketi Doğu Anadolu yaşadı. (Prof. Servet Mutlu, Doğu Sorununun Kökenleri, www.otuken.com.tr)
Ermeniler katledildiler, açlık ve hastalıktan öldüler, bir kısmı da tehcir ve göçle başka ülkelere gitti. Müslümanlar da katledildiler, açlık ve hastalıktan öldüler; göçecekleri yerler de yoktu.
Bugünkü soykırım iddiası, Mora İsyanı'yla Müslüman nüfusa karşı başlayan "etnik temizlik" sürecinin politik bir devamıdır; masum ve insani bir iddia değildir.
Gerçeği uzun dönemli tarihi süreçler içinde ve çok yönlü olarak ele almak suretiyle, iki tarafın da çektiği acıların araştırılması hem tarih ilminin bir gereğidir, hem "soykırım" yaftalı politik saldırıya en güzel cevap olur.
Konferansın eleştirilecek yönü, herkes için çok acılı yaşanmış olan "İmparatorluğun Son Döneminde" sadece "Osmanlı Ermenileri"ni ele almasıydı.
t.akyol@milliyet.com.tr
http://www.milliyet.com.tr/2005/09/28/yazar/akyol.html
deryatulga
25.03.06, 00:22
Prof.Mikaeljan'in adi gecen derlemesinden alinmistir. Haberin asli Lyon 17.3.1918 kaynakli.
" Ermenistan'da Türk vahseti: Ermeni Haber Ajansinin bildirdigine göre Türklerin Trabzon'a dönüsü yeniden meydana gelen hayvanca eylemlerden belli oluyor. Rusya'dan gelmis binlerce kisi kursuna dizildiler veya diri diri yakildilar. Ermeniler tasavvur edilmez acilara hedef oldular; cocuklar cuvallara konarak denize atildi, yasli erkek ve kadinlar carmiha gerildiler veya sakatlandilar, bütün genc kizlar ve kadinlar Türklere teslim edildi."
Benim burada altini cizecegim tek husus Tarbzon'dan rahatca Ermenistan diye bahsedilmesi.
Ikinci belge Dadrian'in "Türk kaynaklarinda Ermeni Soykirimi" kitabindan alinma. Bu aslinda adi gecen kitabin bir makaleler derlemesi olmasi dolayisiyla defalarca da tekrarlanmis. "Talat'in ifsaati belki de en carpici ve en güvenilir ifsaattir. Talat... Ermenilerin tasfiyesinin hemen tümüyle tamamlandigini ve artik onlarla ilgili konusulacak bir sey kalmadigini itiraf etmistir." (s.28) Ne zaman bu itirafi yapmistir? 1916 ortalarinda. Ne demistir? "La question armenienne n'existe plus!" Birinci belgede sözü edilen olaylardan tam 2 yil önce. Ermeniler "Biz öldükce diriliriz" deseler haksiz mi olurlar?
Dadrian'in yillarca önce yazdigi makaleleri derleyen Ragip Zarakolu'na tesekkür etmek gerekir, zira burada sunulan malzeme cikartildiginda nice ünlü arastirmacinin eserlerinin nasil balon gibi söndügü görülmektedir. Onun icin Ermeni Soykirimi iddialarina itirazi olanlar önce Dadrian'la hesaplasmalidirlar.
Kitabin önsözünde ise Prof.Leo Kuper "Su götürmez bir soykirim gerceginin inkari, Türk hükümeti tarafindan örülen kocaman bir namussuzluk agi disinda önem tasimamaktadir" demektedir.
Sudan sebeplerle Hrant Dink veya Orhan Pamuk gibi isimlerin mahkeme önüne cikartilmasini kabul eden zihniyet, böylesine katmerli bir hakareti neden sineye ceker? Bu da bir alt yorum konusu olsun!
deryatulga
25.03.06, 00:50
Önkovusturma, iddianame, iddia ve savunma makaminin sundugu kanitlarin ele
alinmasi ve karar. Ceza hukuku dedigimiz seyin kabaca semasi bu! Sucun islenmis
oldugunun iddia edilmesine kimsenin itirazi yok, bunun otomatikman kanitlanmis
gibi pazarlanmasina var.
Istanbul mahkemelerinin tutanaklari neden bu kadar önemli? Alman Agir Ceza
Mahkemeleri alisilmis anlamda tutanak tutmaz, sahit ifadeleri filan bu arada
güme gider. Bir ifadenin tutanaga gecmesi cok özel kosullarda olur. Bu da jüri
degil yargic karari sisteminin getirdigi bir özellik. Aramizda bazilari TV deki
Amerikan mahkeme serilerinden ögrendikleri icin olacak dünyanin her yerinde bu
tarzda tutanak tutuldugunu saniyor. Mahkumiyet kararlarinda suc kanitlarinin
kaymagi zaten gerekceli karara girer. Bunun disinda yazili olarak mahkeme
dosyasina giren ifadelerden önem verilen acaba hangisi kaybolmustur. Bunlarin
neredeyse tamaminin Kudüs Ermeni Patrikhanesinde yattigi biliniyor. Ama burada
soracak bir soru var: Madem ki bu tutanaklar fikir olusturma acisindan cok
önemli, birileri onlara ihtiyac duymadan da soykirimi suclamalari yapabiliyor? O
aslinda olmayan tutanaklar ortaya ciksa bu sefer Teskilat-i Mahsusa Evraki,
onlar da bulunursa Pompeius'un Süleyman Tapinagindan kaldirdigi Sekine'nin
icindekiler istenecek. Soykiriminin BM Konvansiyonundan daha önceleri de var
oldugunu, Konvansiyon Metninin adini vermeden dayandigi "Soykirimlarindan"
anliyoruz. Bu bakimdan isteyen "Tarih boyunca soykirimlari" diye bir kitap da
yazabilir de, bu sayin Özgönül'ün circulus vitiosus yani fasit daire diye tarif
ettigi tarzda olmaz. Madem ki ceza hukuku alaninda malumatfurusluga kalktik,
Roma Hukukunun evrensel ilkesini de ekleyelim: "ei incumbit probatio qui dicit
non qui negat" yani " beyyine külfeti iddia edene düser, inkar edene degil."
Bunun da kaynagi Cevdet Pasa'nin Türkcesiyle "Beraati zimmet asildir!" ilkesi.
Onun icin bol keseden kurban ve fail rollerinin dagitildigi siyasal oyunlarin
uzlasmadan baska her seyle bittigi kesindir. Parlamento kararlarina bakan
siradan Türk'de, ki ben de bunlara dahilim, "Biz bu filmi daha önce bir hem de
bir kac defa görmüstük" intibai uyaniyor ve insanin icinde de ona göre bir tepki
olusuyor.
Arsiv calismalarini "yalayip yutmak" diye pejoratif bir konuma sokmak, orada toz
ve küf yutan, veya binlerce mikrofilmi okuyacagim diye gözlerinden olan
insanlara biraz saygisizlik olmuyor mu? Ve Sayin Özgönül kendiliginden soykirimi
terimini kullanmisken ona "etnik temizlik" kavramini dayatmanin alemi ne? Bütün
bunlara ragmen ahlaki anlamda suc diye bir sey yoktur ve olamaz. O kadar olamaz
ki bu kavramlarla jonglörlük yapmak insani bizatihi ahlaksizligin tuzagina
düsürebilir. Sayin Hür Dreyfus olayini yakindan inceledigi icin bilir, orada
Albay Henry'nin ettigi laf sudur: "Ben sadece Dreyfus'ün isledigi ahlaki suca
maddi kanitlar ekledim!" Maddi hukuk kavraminin oturmasi, ceza usul yasalarinin
engizisyon zihniyetinin pencesinden kurtulmasi kan ve gözyasi pahasina
kazanilmis seylerdir, katolik kilisesinin ahlakci amaclarindan kimsenin süphesi
olmamasina ragmen! Tarihi aklama denen kavram da aynen bu fasileden, tarih neyse
odur, ne aklanir ne de karalanir.
Özel kasitin Anadolu'yu Türklestirmek oldugunu iddia eden "bazi arastirmacilar"
gözlerini kirpmadan Ermenilerin Anadolu'da kalan son hristiyan azinlik oldugu
palavrasini da sikiyorlar. Süryanilerden gectik, Ermenilerden cok daha kalabalik
olan Rum azinligi nerede kalmisti acaba? Kaldi ki Misak-i Milli siniri bile
bugünkünün cok daha güneyinde kalir ve buralar Ermenilerin yerlestirildikleri ve
Bogos Nobar"in ifadesiyle cogunun da hayatta kaldigi bölgedir.
Derya Tulga denen zat dogru söylemis, zira tehcir gercekten de basli basina bir
insanlik sucu degildir. 24 Mayis 1915 deklarasyonu da insanlar tehcir
edildiginden degil, sözüm ona daha o tarihte yüzbinlerce kisi öldürüldügü icin
yayinlanmisti. Ingiltere ve Fransa dünyanin gözü önünde hem de ayni tarihte
800000 Yahudiyi tehcir eden Rusya ile birlikte böylesine bir belgeyi imzalayacak
kadar dünya ahvalinden bihaber degillerdi. Müttefiklerini de sadece ABD Yahudi
lobisini kiskirtmamalari baglaminda uyarmislardir. Nüfus mübadelesi fikrinin
babasinin Ingiltere oldugu ve kavga eden uluslara sik sik bunu salik verdigi
bilinir. Insanlari yerinden yurdundan etmek bu kadar kötü idiyse Sevres
andlasmasina neden böyle bir madde alinmis veya bizzat Toynbee neden Erivan
müslümanlari ile Karabag Ermenilerinin mübadelesi icin daha 1919 tarihinde
israrci olmus? ODTÜ'de arabasi yakilan Robert Comer'e yapilan bas suclama
kendisinin binlerce Virtnam köylüsünü tehcir etmesi degilmiydi?
La Haye Konvansiyonlari acaba Ermeni tehciri veya soykirimina neden tesmil
edilmemis? Birisi 1899 digeri de 1907'de imzalandiklari halde? Biraz retorik bir
soru oldugunun farkindayim ama ne yapayim? 1919 yilinda Ermeni tehcirinin suc
olarak ilan edildiginde biraz tevatür var. ABD Disisleri Bakani Lansing'in
"Ermenileri tehcir etmenin anlasilan taraflari var ama Türkler uzgulamada cok
ileri gittiler!" mealindeki sözleri kafama bir sekilde takilmis iste. Aslinda
orada bahsedilen 200000 öldürülmüs Ermeni sayisina da takmak vardi ama gecelim.
Pozitif hukuk bir ekoldür, maddi hukuk ise bize bugünkü gevezeligimize firsat
veren ilkeleri koyan sistem. "Karar siyasi idi ama hukuksal kilifi saglamdi!" ne
demek oluyor? Ceza hukukunda usul disinda geriye dönük tek tatbikat yoktur uygar
ülkelerin tarihinde. Yani nullum crimen, nulla poena sine lege ilkesi bir kere
bile cignenmemistir. Böylesine bos iddialarla kim nereye varmak ister, bunu
kavramaya benim birikim ve zekam gercekten yetmiyor.
Sayin Hür'ün yazdiklarinin anafikrini anladiysam, birileri tarihten isine gelen
sayfalari acarak digerlerine ahlak dersi vermelidir. Ben Kuyucu Murat Pasa'nin
cellatlarin bile kiyamadigi kücücük bir cocugu elleriyle bogarak kuyuya atip da
arkasindan cektigi nutku okudugumda pek genctim. Bir anlamda o nutkun da ahlakci
hatta terbiyeci bir tarafi vardir. Türk tarihinde buna benzer daha nice seyler
vardir. Simdi biz burada yoksul Türk köylüsünün üstüne salinan alcak Bosnak
devsirmeye giydirerek ise baslayabiliriz de, qui bono? Sii takiyyesinin dogum
tarihi olan Zalim Haccac'in Kufe Camiinde verdigi nutku ezberlesek ne olacak?
Veya Ermeni tehcirinde esip gürleyen, mütarekede onlarla isbirligi yapan, son ve
kesin olarak ülkeyi terk ettiklerinde de mallarinin üstüne yatan tipleri desifre
etsek? Bunlar belli bir amaca hizmet etmeden lafü güzaftir.
Sayin Hür belki duymamistir, Cek Parlamentosu bu yakinlarda Benes Kararlari'nin
hala gecerli oldugunu vurguladi. Elini kolunu sallaya sallaya da AB'ne girdi.
Deportasyon dedigi mesele öyle bir iki makale okuyarak icinden cikilacak
islerden degil. Ama gül hatiri icin degil, gercekten inandigimdan söylüyorum,
Ermeniler Mezopotamya'ya devamli orada yasamak icin götürülmüslerdi. Aksini
düsünmek mümkün degil.
Jöntürk ideolojisinin olusmasinda basta Halil Ganem olmak üzere bir cok
Hristiyan, bu arada Ermeni ve Yahudiler de vardir. Jöntürklerin soykirimi
zihniyeti denen seyi ise ben sadik bir Dadrian okuyucusu olmama ragmen henüz
kesfedemedim.
deryatulga
25.03.06, 02:39
Bir zamanin solculari iktisattaki "mukayeseli üstünlük" kuramini duyduklari
yerde firtlatirlardi, simdi herkes küresellesti, polemikcilik alaninda bile
olsa bazilarinin üstünlügü itiraf edilir oldu. Hic yoktan iyidir de, sonsuz
zamani kim bulduysa, iki porsiyon da bana lutfetsin.
Sayin Ayse Hür'ün benden alinti yapmasini isteyecek kadar haddini
bilmezmiyim ben? Estagfurullah! Sadece demistik ki, 85 yildir kütüphane
raflarini süsleyen, oradan ünlü uzmanlarin kitaplarina inen ve benim de bu
gruba soktugum 200000 sayisi neden tabulastirilir? Yanlissa neden yanlistir
söyleyin, bunu sizlerden degil de kimlerden ögrenecegiz? Sayiyi Ermeniler
Ingilizlere vermis, onlar da Paris Müttefikler Konferansinin hukukcularina
kabul ettirmisler. Bir sürü rakamin arasindan sadece bunun dislanmasi
garibime gitti, ne yalan söyleyeyim?
Yugoslavya mahkemesi konusunda müskülpesent davranmisim, ama Tanri degilim
ki kimseye tasiyamayacagi yükü yüklememek yetenegi bende olsun! Zeka yoksunu
adamlar gercekten de eften püften seylerle puan toplamaya heves ederler,
sonunda ben de yakalandim böylece.
Her Allah'in kuluna soykirimi cezasi verilmemis olabilir, ama mahkeme önüne
getirilen her etnik gruptan adam bu suclamayla karsi karsiyaydi. Meraki olan
iddianameleri okur. Hem de bizler soykirimi ve insanlik sucu arasinda
aslinda bir fark olmadigini ve de bu grupta kimlerden ögrenmistik? Sözlerin
ucup da yazilarin kalmasi bazan böyle can sikici olabiliyor.
Niyazi Berkes'i kimsenin kafasina kakmiyorum, sadece daha onu bile okumadan
Osmanli"nin teknolojik resepsiyonu hakkinda laf etmenin mahzurlarina isaret
ediyorum. Berkes'in kitaplarini sadece bilimsel degil, ayni zamanda siyasal
amaclarla yazdigi da malum. Daha sonralari kalin kitaplar yazarak iktidara
talip olanlar bir yerde hep onu taklit etmislerdir.
Iki mail degil, 200 mail önce bile ne dedigimi unutmadigimdan, kimse bu isi
kendine dert edinmesin.
Demek ki Hilmi Özkök bir laf ederse bana ne olur? Bir sey olmaz, tipki o
atismada yaptigim gibi böyle bir tarihci tanimadigimi söyleyerek gecerim.
Beceriksiz kurmaylarin asker harcamasina ne yazik ki cinayet denmiyor. Gerci
Monte Cassino'da dökülen kanin Marc Clark'in siyasi kariyerine mal oldugu
gibisinden iddialar da vardir ama, bunlar sadece iddiali tahminler.
Sarikamis Harekati askeri tarihimizde korkunc bir olay. Ama ne planini Enver
Pasa yapmistir, ne de Allahuekber Daginda donanlar onun yönettigi birlikler.
Toplam kayip sayisi da böylesine yanlissa bildigimizi kendimize mi
saklayacagiz? Ben canim cigerim olan insanlarin anlattiklarina bile hemen
inanan biri degilim ki, önüme gelen yazara inanayim. Iddiada benim
birikimimi rahatsiz eden bir sey varsa, olayin mümkün oldugunca derinine
inmeye calisirim. Bilimsel arastirma da neticede bir "feasibility"
sorunudur. Varabileceginin ötesine gitmek kimsenin harci degil! "Sigda yüzen
bogulmaz" lafinin bahanesi saymasin bunu kimse!
Genelkurmay'in "Kayiplar" dedigi seyi Ayse Hanim israrla "firari" olarak
okumak istiyor. Ayni okumayi basta Istiklal Harbi olmak üzere diger
baglamlarda yaptigini da biliyoruz? Neden? Dünyadaki baska ordularin
kayiplari firari anlamina filan kullaniliyor da ondan mi?
Benim Kibris konusunda aslinda tutucu kesimin hic hosuna gitmeyecek bir
yaklasimim vardir. Türkiye'nin basina dert, sirtina da kambur olduguna
inanirim. Buna ragmen birileri etnik temizlige baslayip bir de bununla
övünürlerse, MAH olsun Kamer olsun, TMT olsun TNT olsun her yola da bas
vurulur. Alman Parlamentosunun dergisinde Kibris Türklerinin sürülmemis
olmasi Lozan andlasmasinin büyük eksikliklerinden olarak görülürdü 70'li
yillarda. Simdi hepsi küresel insan hakcisi kesildiginden, 90 yil öncesinin
hesabini bile sormaya basladilar! Bizim yalaka Disisleri ise böyle yazilari
bile onlarin gözüne sokamadi!
Ben Kore'deki maliyetlere inandim da, bunun ekonomik uygulamasini neden
kimseler yapmamis onu sordum. Baksana sayin Hür bile askerimizin sadece ucuz
oldugunu degil, hem de nitelikli oldugunu kabul etmis. Böyle iltifatlari her
gün yapmaz, kiymetini bilin! Ben Kore'den bir kac kisi tanidim, bunu
begenmeyen sayin Hür kac kisi tanidi? Tam bir gazeteci mugalatasi olan
"Koreliler" lafini bilimsel literatürdenmis gibi öne sürersen, o iddianin
bilimselligi sorgulanir. Kimdi o lafin mucidi, Emin Karakus mu, Cüneyt
Arcayürek mi, ben hatirlamiyorum. Hatirladigim Besiktas'ta Milli Piyango
bayiligi yapan Kore Gazimizdir. Hem kollari, hem de bacaklari kopmus oldugu
halde merde ve namerde muhtac olmadan, gurur ve vakarla hayatini
kazaniyordu. Aglayip sizlayan bir tavrini ise hic hatirlamiyorum. Ilk ters
esen rüzgarda yelkenleri indirenler böyle insanlari anlayamazlar, o yüzden
de kusurlarina bakilmaz!
1915 öncesi Ermenilerinin ne kadarlik ve hangi bölümü bagimsizlik arzusu
tasimaktaydi? Esas önemli olan bunlarin geri kalan Ermeni kitleleri
üstündeki nüfuzlari neydi, siyasal karar sürecini nasil etkilemekteydiler,
bagimsizlik arzusunu dile getirenler demokratik anlamda hangi mesruiyete
sahiptiler? Birileri su Ermeni-Tasnak ittifakini iyi ki ögrendi de, yepyeni
tevillere basladi. Ben garip bile bunu Dadrian kümesinin irkcilik
iddialarina karsi daha gecen yil bu gruba sokmustum. Tasnaklar devletle
uzlasamamis degil ona ihanet etmislerdi. Keske o zamanlar dogru dürüst
isleyen bir yürütme erki olsaydi da bunlar tereyagdan kil cekercesine
tasfiye edilebilselerdi. Bunun neden basarilamadiginin degisik sebepleri
var. Ancak 1918 yilinda Ermenilerin cogunluk oldugu Karabag isgal
edildiginde Osmanli devletinin gecmisten pekala ders aldigi görülmüstür.
Karabag Ermeni köyleri Antranik cetelerine bir lokma ekmek vermedigi gibi
silahli direniste bile bulunmuslardir.
Soykiriminin ne oldugunun dersini gercekten de kimselerden alacak degilim.
Birilerinin cocuklari kendilerinden zorla alinarak assimile edilmislerse bu
soykirimina girer. Ermenilerin daha fol yok yumurta yokken cocuklarini
firlatip attiklarini, daha beteri sattiklarini Alman belgelerinden kazimak
icin Lepsius'un imani gevremistir. Isi durmadan sayiya getiren zihniyet
acaba kimin zihniyeti, büyük bilgin Orhan Pamuk sayi vermeden mi konusmus?
Benim bu konuda ettigim laf belli, verilen sayiyi az bulan ben degilim,
Ermeniler ve onlarin destekcileri. Neden begenmedikleri ise hic de ahlakci
savlarla aciklanabilecek bir sey degil! Sabanci Holding'in ünlü Profesörü
insanlarin aclik ve hastaliktan ölemeyecigini iddia ettiginde de susmamiz
zorunlu mu?
Soykirimin kime uygulandigini nereden biliyorsunuz da, yolu acanlarin da kim
olduklarindan haberiniz var? Kimseyi Ermeni diyerek isaretlemek gerekmez,
Ermenilik imtiyaz sahibi olmakla es oldugundan bu kimligini gerine gerine
ortaya koyuyordu. Ayse Hanim o kadar cosmus ki, baska taraflarda yaptigi
Osmanli/Türk ayirimini fena halde unutmus. Millet sisteminde Türk diye bir
bölük var miydi? Üstelik bu bahane su mahut oranlama isini de ortadan
kaldirmiyor. Demek ki tehcir, soykirim her neyse kararini alan Osmanli
Elitleri kendi aralarinda etnik ölcütlere göre bölünmüslerdi. Her biri
oransal olarak corbaya tuzunu katti! Ne mantikli degil mi ama?
Barissever halklar arasindaki mutlu iliskiyi bozan kendine Türk diyen
elitlerse bunun somut belgesi nerede? Ayastefanos ve Berlin andlasmalarinin
ünlü maddeleri mi? Yoksa diplomatik arsivler mi? Ermeniler tek dursalardi
baslarina bir sey gelmeyecegini onlarin dostu konumunda olanlar bile
kaydediyorlar.."Ittihatcilar Ermenileri Kürtler aleyhine bu kadar
simarttiklari icin Kürtlerin intikami agir olmus" dense, su Türk elitlerine
bir seyler takabilecegiz. Cünkü bu simartma isini aslinda Kürtleri provoke
etmek icin yapmislardir! Olaylarin nasil organize edildigini de cok merak
ediyorum, Dadrian bugün bile Andonian belgelerinden hayir umuyorsa, o konuda
elinde hic bir sey yok demektir. Kürt aydinlarinin icten tartismalarini biz
de elimizden geldigince izliyoruz. Hamidiye Alaylari'na isi yikarak özür
bile dilediler ya! Simdi ise Ishak Alaton'un koltugunda "Antisemitizme sifir
toleranscilik" oynuyorlar.
Sosyal Bilimler terimi olarak soykirim Dadrian'in icadi. Hukuk ve tarih
acisindan avucunu yalayacagini gördügünden "Soykirimi sosyolojisi" diye bir
dal kurdu. Tarihsel belgeler olmadan, hukugun irzina gecilerek, kasten
yanlis tercüme ve tahrifat yaparak da olsa basarili oldu. Lemkin denen zat
Ermenilerin basina geleni soykirimi sanmissa, bu ayni olayin öyle
adlandirilacagi anlamina gelmez. Neticede konuyu marjinal olarak bile
arastirmamis bir adam. Belgeleri yamultarak veya düpedüz yalan söyleyerek
ortaya cikmak ise sadece sosyal bilimcinin degil, siradan adamin bile
ahlakina sigmaz. Bu ahlak konusunu fena halde diline dolayan Etyen
Mahcupyan'a bu yakinlarda bir seyler yazarsam linkini gruba veririm.
Tehcirin anlasilabilir bir sey oldugunu müttefik siyasetciler bile itiraf
edecek, bizler ise 90 yil sonra bu isi yapan atalarimizin ve dolayisiyla
bizlerin ne kadar ahlaksiz oldugundan dem vuracagiz! Cok defa söyledigimi
tekrar edeyim, tehcirin 1915 yilinda varyantlari olabilirdi, alternatifi
yoktu. 1918 yilinda sartlar degisik oldugundan Karabag Ermenileri yerlerinde
birakilmistir. Bunlarin 1919 yilinda bir sekilde mübadele edilmesi ise
Toynbee'nin fikriydi, unutanlar eski yazilarima baksinlar.
Yok canim beni sadece Cerkeslerden sorumlu tutmayin, damarlarimda
imparatorlugun onca kani akiyor. O devirde yasasaydim Kuscubasi Esref'in
dedigi gibi Türkce konusan bir Osmanli olurdum. Zohrab da elime gecseydi
kafasini ezmez ama herhalde suratina tükürürdüm, düsmanin bile namerdi
cekilmiyor cünkü!
1985 Birlesmis Milletler raporuyla yakindan ugrasmisligim vardir. O zaman
kullanilan bu "belegelenememe" konusunda 657'ye tabi bazilarinin dikkatini
cekmistim, zira Ermeni tehciri konusunda belgelenemeyecek pek az sey var.
Adamlar daha ne oldugunu bilmedikleri eylemlerin sonucunu kestirme hevesine
düsmüslerdi, bugün bize ahlak dersi verenler de ayni yolun yolcusu.
Kendilerine tavsiyem Özal öldügü icin Mesut Yilmaz'a bas vurarak
minnetlerini bildirmeleri. Türk tarafinin böyle savunmasiz sürünmesinde
unutulmaz emekleri vardir. Ve is eylemin sonucu ile ilgiliyse burada o hic
sevilmeyen ölen ve öldürülen Ermeni sayisi basat bir rol oynuyor. Eylem
ihmal etmek nasil oluyor, kasten ac birakmak, özellikle su olmayan yerlere
sürmek yalanlari gibi mi? Ermeni kafilelerine refakat eden jandarmanin
saldirganlarla catistiginin tek belgesi bulunursa meslegini birakacagini
iddia eden Sabanci'nin ünlü profesörünün incileri mi?
200000 ölü var diyen Ermeniler ve müttefikler, biz de bu sayinin neden hasir
alti edildigini soruyoruz! 600000 McCarthy'nin verdigi sayi, hayirdir
insallah, akcali tarihci degil mi o? Ama bu sayinin sadece "öldürülenler"
hele hele 1918 yilina kadar hayatlarini kaybedenler olmadigi da ortada.
Kimin nasil ölüme mahkum edildiginin belgesinden gectik, tarifi yapilirsa
bize yeter. Ben sofraya elini yikamadan oturanlardan bahsetmedim. Kendi öz
akrabalarini iftar sofrasinda dogradiktan sonra sadece elini yikama
zahmetinde bulunanlardan bahsettim. Jandarma kollarini sivadiginda
bileginden dirsegine kadar kurbanlarinin kaniyla kapliymis. Ayni tatbikat
masum Ermenilere de yapilsa iyi olur, onlardaki kan lekesi herhalde koltuk
altina kadar dayanir.
Stalin devrinde kimin ne kadar hür oldugu mukayasesini yapan yok, Nazim
Hikmet gibi özel ve siyasal ahlaki son derece karisik olan birinin bunun
abidesiymis gibi sunulmasina itiraz var. Kendi edecek lafi olmayanin cok
yükseklerde sandigi birilerinin ardina saklanmasi da fark etmez ama beni de
baglamaz. Nazim Hikmet etti diye bir lafin inandiriciligi artmaz, bütün
mesele bu! Ayse Hanim'in 11 yasinda ulastigi olgunluga ulasmak hepimizin
kari degil de, benim yazip cizdiklerim ortada: Yapilan bir hareketin devrin
siyasal ahlak teamüllerine uygun oldugunu söylemek "Tencere dibin kara"
ilkelligine kosut degildir. Gecerli olan benim davranis bicimim olsa Nazim
Hikmet gibi kendimi besletecek bir kapi da arar ve bulurdum. Demek ki
bendeki noksanlar öyle anlatmakla biten türünden degiller:
----- Original Message -----
From: "aysehurayse" <aysehurayse@...>
To: <tarihegitimi@yahoogroups.com>
Sent: Tuesday, November 15, 2005 2:26 PM
Subject: [tarihegitimi] Re: Orhan Pamuk hakkinda
Derya Bey, sizin ustun oldugunuz yer ise sonsuz zaman ve polemikci
ruh. Bunlara karsi 100 parmak bile yetmiyor.
Kitap isinin ilgisi, sizden alinti yapmadim diye sitem etmeniz.
Yugoslavya Mahkemesi lafinin telgraf stili bir kisaltma oldugunu
anlamadiysaniz hakikaten zekanizla ilgili ciddi bir sorun var
ortada. International Crimminal Tribunal for Yugoslavia-Yugoslavya
Uluslararası Ceza Mahkemesi, ICTY mi yazsaydim? Asil neden boyle
eften puften seylerle puan toplama heveskarliginiz.
Yugoslavya'da "kimse mahkum" olmadi demedim, sizin iddia ettiginiz
gibi "herkese soykirimdan ceza verilmedi" dedim, iki kisi disinda
digerlerine insanlik sucundan, vs. ceza verildigini soyledim. Bu
ikisinin arasindaki farkin ne kadar onemli oldugunu biliyoruz degil
mi?
Niyazi Berkes'i kafama kakan sizdiniz. Bana onun laflari ile
elestiri getirmistiniz de, bunun uzerine madem o kadar hayranisiniz
Berkes soyle demis diye o ornekleri verdim. Tabii, iki mail once ne
dediginizi unuttuysaniz bu benim sorunum degil.
Sarikamis sehitleri ile ilgili olarak yaptigim ima su idi: Demek ki
Hilmi Ozkok gibi zevat o rakamlari begeniyor, size ne oluyor! Sizin
orada inanmak istemediginiz, Enver Pasanin bu kadar bu buyuk bir
cinayete neden olmasi. Yoksa konu baska olsaydi kolaycacik
inanirdiniz.
Gelibolu'dan firariler konusunu Genel Kurmay'a soracaksiniz. Cunku o
rakamlari oradan aldim.
Eger 1878'de Ingilizlere kefaret parasi olarak odediginiz Kibris'i,
Misak-i Milliye dahil etmediginiz gibi Lozan'da da istemediyseniz,
sonra MAH gibi, TMT gibi orgutler araciligiyle ortami pire icin
yorgan yakmaya hazirlarsiniz demek istedim. Bu rakamlar gosteriyor
ki, Kibrisli Turkler degil Kibrisli Rumlarin basi daha buyuk belada.
Kore'deki maliyet hesabini ben yapmadim ki bana hesap soruyorsunuz.
Kore'den tanidiginiz bir kac kisiye bakip kalanin ruh sagligi
konusunda ahkam kesmeniz tam da sizin metodolojinizi anlatan hos bir
ornek.
Ermeniler meselesine gelince.
1) 1915 oncesi Ermenilerin bir bolumunun (Dikkat edin bir bolumunun)
bagimsizlik arzusu tasidigi acik.Ama bu adamlarin 1915'e kadar da
Ittihat ve Terakki ile uzlasma cabasi icinde olduklari da biliniyor.
Bu ittifakin bir nedenle bozulmasi onlari oldurulmeye layik insanlar
haline sokmaz.
2) Soykirim sadece oldurmeleri degil, Avusturalyali Aborjinlerin
cocuklarinin Beyaz ailelere evlatlik verilmesini bile kapsar. Yani
isi durmadan olu sayilarina getiren zihniyet sakattir.
3) Soykirimin kime uygulandigini nasil biliyorsak, soykirima giden
yolu acanlarin kimler oldugunu da ayni sekilde biliyoruz. Bir kisim
insani "bunlar Ermeni" diye isaretleyenler olmasaydi, onca insan
ulkenin dort bir yanindan, hicbir karisiklik olmadan nasil yola
cikarilabilirdi? Onlari Ermeni diye isaretleyen Osmanli'nin siyasi
elitleri, kendilerini ise "Turk" olarak isaretlemislerdir. Hareket
noktamiz iste bu. Yoksa etnisite gibi yaratilmis bir kategoriyi
kalkip benim birilerine uygulamam soz konusu degil elbet.
4) Soykirim kararini uygulayanlar ayri bir kategori. Bunlar arasinda
Turkler, Kurtler, Cerkesler, Gurculer, vs. vs. var. Ama bunlar
arasindaki iliskileri bozanlar da, onlara bu katliamlari yapma
yolunu acanlar da, izin verenler de, bu olaylari organize edenler de
kendilerine "Turk" diyen elitler. Suca istirak konusunda, Kurt
aydinlari arasinda epeydir cok icten tartismalar suruyor.
5) Buraya kadar kullandigim terim sosyal bilimler terimi olarak
soykirim. Bu konuda epeydir suren tartismayi anlamli buluyorum.
Hukukun herseyi ikame edebilecegine inanmiyorum. Lemkin'in soykirim
terimini icad ettigi donemde aklinda Ermeni soykirimi da oldugunu
biliyorsunuz. O gunun siyasi kosullari yasanin bu sekilde ortaya
cikmasina neden olmus diye bunun ardina saklanmak sosyal bilimcinin
ahlakina sigmaz.
6) Yasanin bu haline itibar etsek bile, 1915-16 oldurmeleri
arasinda, politik mucadeleye katildigina dair hicbir kanit olmayan
yuzbinlerce kisi vardir. Cocuklar ve kadinlar basta. Kafasi sizin
Cerkeslerden biri tarafindan tasla ezilen Kirkor Zohrap gibi, ya da
aklini kacirmasina neden olan sikintilar yasatilan muzisyen Komidas
gibi aydinlar da cabasi.
7)1985 yılında Birleşmiş Milletler Ekonomik ve Sosyal
Konseyine bagli bir komisyona sunulan bir raporda soykirimlarin
hepsinin Nazi ornegindeki gibi belgelenmesinin mumkun olmadigi
soylendikten sonra kasit olup olmadigini anlamak icin, eylemlerin sonucunu
kestirebilir olmanin yeterli oldugu, sucun ille de bir eylemde bulunarak
degil, eylem ihmal edilerek de islendigi
soyleniyor. Yani oyle pacayi kurtarmak artik kolay degil.
8) 200 bin olu diyen ben miyim ki, durmadan bana bunu soruyorsunuz?
Kaldi ki, bence rakam 600 bin civarinda. Hepsi dogrudan oldurulmedi
ama olume mahkum edildi. Bu rakam size az geldiyse, elini yikamadan
sofraya oturanlardan farkinizi anlayamadim.
9) Son olarak "Stalin doneminde ne kadar hurduler peki" tipi
dokundurmalarin size pek yakistigini soyleyecegim. Kisisel olarak
ben "ama onlar daha kotusu yapti", "asil onlar kendine baksin", "ben
ondan asagi mi kalacagim", "deve yilana boynun egri
demis...", "tencere dibin kara" turunden bahaneleri kullanmayi 11
yasimda biraktim. Benim dogru davranis konusunda referans noktam hic
bir zaman baskalarinin yaptiklari olmadi. Hele de kotu ornekler hic.
Siz yine de beni izlemeyin. Gecerli olan sizin davranis biciminiz cunku.
Selamlar,
Ayse
deryatulga
23.05.06, 17:15
Sefa KAPLAN
1915’te ne oldu?
ARŞİVİ TEMİZLEMEK MÜMKÜN DEĞİLDİR
Türkiye’nin resmi tezi son zamanlarda belirgin bir farklılık göstermeye başladı. ‘Bu tarihi bir meseledir, bu işi tarihçilere bırakmak gerekir’ deniliyor. Prof. Şükrü Hanioğlu ise bu teze, ‘Bu tarihi değil siyasi bir meseledir. Dolayısıyla siyasetçiler tarafından çözülmelidir’ diye itiraz ediyor. Sizin kanaatiniz nedir?
- Bir süredir de, ‘Biz tarihçilerimizi gönderelim, Ermeniler de tarihçilerini göndersinler, arşivi açalım, ne çıkarsa bahtımıza’ deniliyor. Prof. Şükrü Hanioğlu da haklı olarak diyor ki, ‘Böyle bir şeyi tarihçiden beklemek abesle iştigaldir. Çünkü arşiv bir fen laboratuvarı değildir.’ Neticede arşiv, yoruma da, manipülasyona da gayet açık bir kaynaktır. Böyle toplantılarda görevlendirilecek Ermeni ve Türk tarihçiler de, belli görüşlerle oraya gideceklerdir. Bu durumda, hiçbir şekilde bir tarafın öbür tarafı ikna etmesi gibi bir olasılık da gelmeyecektir gündeme. Bilakis, her iki tarafa da daha fazla zarar verecektir.
Taner Akçam, arşivlerin tam üç kez adamakıllı temizlendiğini iddia etti. Bunun mümkün olup olamayacağını Prof. Şükrü Hanioğlu’na sorduğum zaman, ‘Arşivlerin mantığını bilen birisinin böyle bir şey söylemesi mümkün değildir’ dedi. Siz de arşivde çalışan bir insansınız. Ne diyorsunuz, arşivler temizlenebilir mi gerçekten de?
- Ben de aynen Şükrü Hanioğlu gibi düşünüyorum. Arşivi temizlemek mümkün değildir bir, yakalanmadan temizlemek mümkün değildir iki. Çünkü bu işin izini sürmek çok kolaydır. Kaldı ki bunların bilmem kaç yere gönderilmiş suretleri var. Dolayısıyla bunu sistematik olarak yapmak mümkün değildir. Ancak arşivi hepten kapatırsanız olabilir bu. Onu da kimse göze alamayacağına göre, böyle bir şey mümkün değildir. Ama arşive bir şey söyletebilirsiniz. Arşiv belgesi dediğiniz şey, fen bilimlerindeki gibi somut bir şey değildir. Bir belge sunarsınız, aynı belge dört ayrı tarihçi tarafından dört ayrı biçimde yorumlanabilir. Ayrıca, hangi belgeyi seçtiğiniz de bir o kadar önemlidir.
Yakın zamana kadar da arşivlerin açık olmadığı iddia edilirdi..
- Bu tamamen hikáye. Biz ne yapıyorduk o zaman, nerede çalışıyorduk? Ben 1980’den beri gidip geliyorum arşive. Biz kaçak mı çalışıyorduk yani? Öyle bir şey yok. Ama şu var ve doğrusu Özal’ın da hakkını teslim etmek gerekir. Arşivlere ciddi bir fon ayrıldı. Donanımlı insan istihdamı mümkün kılındı.
deryatulga
23.05.06, 17:16
ARİH BOYUNCA TÜRK-ERMENİ İLİŞKİLERİ SEMPOZYUMU
13-14 Nisan 2001
ÜÇÜNCÜ OTURUM (devam) DOÇ. DR. YUSUF SARINAY (Devlet Arşivleri Genel Müdürü) – Teşekkür ederim Sayın Başkan.
Değerli milletvekilleri, kıymetli dinleyiciler; şimdi, iki gündür tartışılan Ermeni sorununun bu ikinci gününde, belgeler boyutu ele alınmaktadır. Belgeler boyutu ele alınınca da, şüphesiz, konunun merkezinde, Türkiye açısından Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü ve buna bağlı olarak da Osmanlı arşivleri gelmektedir.
Şimdi, ben, kısaca durumu şöyle arz etmek istiyorum. Osmanlı arşivlerinin tüm dünya araştırmacı ve bilim adamlarına açık olduğunun altını çizmek isterim; çünkü, dünyada modern arşivciliğin ana prensibi haline gelen açıklık prensibini, biz de artık, gönül rahatlığıyla ülkemizde uygulamak zorundayız ve bunun de gereğini yapmaktayız.
Konuyla ilgili, özellikle Ermeni sorunuyla ilgili milyonlarca belge, tarihî gerçeklerin aydınlatılması için hazır durumdadır. Genel olarak 1920 ve 1925 yıllından itibaren Türk arşivlerine yabancılar girmiştir, zannedildiği gibi kapalı bir durum yoktur; ama, özellikle eleman yetersizliği ve tasnif hizmetlerinin yetersiz olmasından dolayı, 1980’lerin ortasından itibaren Türk arşivlerinde Osmanlı arşivlerinde tasnif hizmetleri hızlanmıştır ve buna paralel olarak da, araştırmacıların yoğun bir ilgisi vardır.
Osmanlı arşivlerinde 2000 yılı sonu itibariyle 74 değişik ülkeye mensup 3 100 araştırmacı araştırma yapmıştır. Yerli araştırmacılar 12 000 civarındadır. Burada, şu noktayı vurgulamakta yarar var, bu son derece yetersiz bir sayıdır. Yani, bugün bir Avrupa ülkesinde yıllık ortalama 20 000-25 000 civarında bir arşivde yapılan araştırma. Bizim, söylediğim rakam, toplam rakamdır. Herhangi bir kısıtlama da söz konusu değildir.
Yani, yurtiçi müracaatlarda bizim arşivimize aynı gün veya ertesi gün araştırma izni verilmektedir, yurtdışında büyükelçiliklerimiz ve konsolosluklar vasıtasıyla yapılan müracaatlar, en geç 30 gün içerisinde cevaplandırılmak, sonuca bağlanmaktadır. Bu da, yazışmadan kaynaklanan bir süredir, yoksa, herhangi bir kısıtlamadan değil.
Osmanlı arşivlerinde 150 milyon civarında belge var. Bizim, belki tenkit edildiğimiz en önemli eksikliğimiz buradan kaynaklanıyor, gönül rahatlığıyla bunu da söylemekte yarar var. Bugün 60 milyon civarındadır tasnifli belgemiz. Ancak, Ermeni olaylarının geçtiği 1880’lerden 1921’e kadar olan bütün fonlar tasnifli ve araştırmacıya açıktır. Daha tasnif edilmeyen fonların büyük kısmı, daha erken dönemlere aittir. Özellikle, sadaret evrakının bütün alt birimleri, ayniyat, nezaret, irade tasnifi, Yıldız evrakının tamamı, zaptiye nezareti, Meclisi Vükela mazbataları, Şurayı Devlet, Dahiliye Nezareti ve bağlı birimleri, Namei Hümayun defterleri, Hariciye Nezaretinin yine bağlı birimleri, tamamen araştırmacılara açıktır ve tasniflidir. Burada herhangi bir sıkıntımız söz konusu değildir.
Özellikle, devlet arşivlerinin bu araştırma hizmetlerini öncelikle Osmanlı arşivlerini kastederek söylüyorum, daha seri bir şekilde araştırma hizmeti verebilmek için, teknolojik altyapı eksikliği, bu yıl içerisinde giderilmiştir, mikrofilm artı dijital ortama belgelerin alınması çalışmaları hızlandırılmıştır. 2002 başlarından itibaren de, önce bilgisayar ortamına aktarılan katalogların internet üzerinde dünyaya yayını söz konusudur. Ankara ve İstanbul’un bir elektronik site haline getirilerek Ankara’daki araştırma salonundan da, Osmanlı arşiv hizmetlerini verebilecektir 2002 yılından itibaren; çünkü, arşivcilik, akşamdan sabaha bir anda hamle yapılacak bir alan değil, zamana ve elemana ihtiyaç duyulan bir alan. Bu açıdan, şu anda, zamana karşı bir yarış içerisinde bulunuyoruz.
Bu arada, üzerinde çalıştığımız bir diğer husus, Avrupa Birliği uyum sürecine bağlı olarak, arşiv yönetmeliklerimizdeki değişiklik çalışmalarıdır; çünkü, birtakım paralel olmayan hususlar var, bu açıdan da tenkit edilebilmekteyiz.
Ancak, benim burada altını çizmek istediğim bir nokta var, sürekli arşivleri eleştiren, dünya kamuoyu, Batı kamuoyu, maalesef biraz sonra söyleyeceğim iç kamuoyunda da bu var. Ermeni sorunu konusunda araştırma yapan yabancılar son derece sınırlıdır. Bütün istatistikleri elimizdedir; çünkü, her arşiv gibi, biz de istatistik tutuyoruz çalışma konuları itibariyle. Yani, 10 kişiyi geçmez. Ermeni konusunu, özel olarak, araştırma konusu olarak bildirilen. Halbuki, Türk arşivcilerinde bir hayli vardır Türk tarihçileri arasında. Halbuki, Ara Sarafyan, Hilmar Kayzer gibi, Avrupa’da özellikle Ermeni soykırım iddialarının militanca savunmasını yapan birtakım araştırmacılar dahi, bütün belgeler verilmiştir. Mesela, Ara Sarafyan, 3 000, Hilmar Kayzer, 6 000 adet arşivden, sadece Ermeni sorunuyla ilgili belge fotokopisi almıştır. Bu aynı insanlar gidiyor, mesela, Ara Sarafyan, İngiltere’de basın toplantısı yapıyor, televizyon kanalına çıkıyor “belge vermiyorlar Osmanlı arşivinde” diyor; kayıtlar burada, yani, kesinlikle yanlış bilgi veriyor. Mesela, Hilmar Kayzer’in, Çukurova tarihi ve Ermeni katliamı isimli konu başlığı vermiş; arşivde izin almıştır, herhangi bir tahrik etmek için aslında bu isimleri kullanarak izin alıyor; buna rağmen, izinler veriliyor.
Buna rağmen, tabiî, Batı kamuoyunda özellikle Ermeni diasporası tarafından başlatılan bu kampanyanın, zaman içerisinde Türkiye’de de bazı kesimleri, medyayı falan etkilemiş olması son derece üzüntü verici; çünkü, arşiv, gelip çalışılmadan, ziyaret edilmeden açık olup olmadığı konusunda kanaate varmak oldukça zordur. Gelen hiç kimse, arşivde çalışma yapan hiç kimse, arşivin kapalı olduğunu söylememektedir; ancak, Türkiye’nin pek çok kurumunda olduğu, birtakım imkânlar sınırlıdır, oradan kaynaklanan işler biraz yavaş gitmektedir. Onun dışında herhangi bir sınırlama söz konusu değildir. Bunun da başında tasnif hizmetleri vardır ve belgelerin süratle çıkarılması konusu vardır; en çok tenkit edildiğimiz konudur bu ve birkaç aydır belgeler günde iki defa araştırmacıların hizmetine çıkmaktadır artık Osmanlı arşivlerinde. Bu, en çok tenkit edilen hususlardan olduğu için söylüyorum.
Ancak, Batı’nın arşiv yönetmeliklerini incelediğiniz zaman, bir Fransız, İngiliz arşiv yönetmeliklerinde açıktan sınırlamalar ve yasaklamalar vardır. Kimse, Fransa’yı, 7 madde yasak koymuşsunuz diye eleştirmiyor; bu, benim kendi millî politikamdır diyebiliyor Fransa. Bizim, burada, açık yüreklilikle herhangi bir sınırlama getirmezken, birde batı tarafından veya diaspora tarafından dayatmayla karşı karşıya kalmamız hiç hoş değil. Gerçi diaspora da Ermeni soykırım iddiasında bulunan perçok bilim adamı veya siyasetçinin Osmanlı arşiv belgeleri üzerinde araştırma yapabilecek bilgi birikimi, Osmanlıcası da yok. Zaten adamlar gelse belgeyi okuyamayacak,onun için de gelmiyorlar ve kestirmeden siyasi olarak kanaatlerini ortaya koymuşlardır, biz kararımızı verdik, Türk arşivlerine de ihtiyacımız yoktur havasına girmektedirler. Yoksa açıktan herkes davet ediliyor, gelmiyorlar.Onun için Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü olarak işin çaresi, bu tip Ermeni belgelerinin yoğun bulunduğu fonlara ait belgeleri yayınlamak, imkanlar ölçüsünde yabancı dillere de çevirip yayınlamaktan başka çaremiz yok. Çünkü belgeyi araştırmacı.... Çıkarılan kanunda dahi.... yerli yerinde kullanmamız da yarar vardır diye düşünüyorum. style='font-size: 9.0pt;
Belgelerden birkaç örnek vermek istiyorum özellikle bu sevk ve iskânla ilgili Osmanlı’nın tutumunu ve mantalitesini ortaya koymak açısından. Belgelerde, mesela, sevk edilen Ermenilerin canlarının korunmasıyla ilgili, yiyecek ve içeceklerin sağlanması, suiistimalleri görülen görevlilerin Divanı Harbe teslimleri konusunda hemen hemen bütün vilayetlere Dahiliye Nezaretinin tamimi, Protestan Ermenilerin sevk edilmemesi, Antalya Ermenilerin sevk edilmemesi, hasta Ermenilerin sevk edilmemesi, Ermeni sevkıyatında usulsüzlük yapan kaymakamın azli, Sıvas Aziziye Kaymakamı, Ermeni kafilelerin iaşelerinin temini, sevkıyat sırasında herhangi bir tecavüze meydan verilmemesi, hıyanet etmeyen ve komitelerle ilişkileri olmayan Ermenilerin sevk edilmemesi, kimsesiz ve muhtaç Ermenilere iaşe temini, malların muhafazası gibi yüzlerce, binlerce belge söz konusu. Daha sonra geri dönme işlemleri de yapılıyor. Geri dönenlere müsaade edildiğine dair tüm vilayetlere genel bir tamim, Ermenilerin sevkından alınacak tedbirler, emlaklarının iadesi, geri dönüşlerinde kolaylık gösterilmesi, tren kullanılması, resmî dairelere geçici olarak nakledilen eşyaların sahiplerine iadesi gibi bu belgeleri yüzlerce çoğaltmak mümkündür; bu belgelerden hareketle olayı değerlendirdiğimiz zaman, zaten Osmanlı Devleti gerçekten askerî ve güvenlik nedeniyle bu göç işini yapmıştır ve siyasî olarak kafasındaki şey geçicidir, kesinlikle kalıcı göç ve iskân olayı da değil. Daha savaş bitmeden, Mondros Mütarekesi imzalanmadan dönüşler başlıyor ve yerleştirmeler başlıyor belgelerden izlediğimiz zaman.
Şimdi, bir olayın daha altını çizmek istiyorum. Osmanlı Devleti, bu olayı yaparken, daha 1916 yılında Divanı Harp mahkemelerini çalıştırmaya başlıyor. Birinci Dünya Savaşı sonrası Divanı Örfi, Nemrut Mustafa Divanı hariç, 1397 kişi ihmalinden yargılanıp çeşitli cezalara çarptırılıyor. Devlet bu konuda da son derece hassastır.
Diğer taraftan, yine, devlet salnamelerine baktığımızda, isim ve unvanlarıyla Ermeni resmî görevlilerinin merkezî hükümette dahi devlet salnamelerinde 1917, 1918 yılının salnamelerinde dahi pek çok Ermeni memur var yüksek derecede. Yani, böyle bir devlet, nasıl bir sistematik soykırım planlayacak?! Yine nüfus istatistikleri var.
Ayrıca, 1919 yılında tarafsız devletlere, gelin, durumu inceleyin şeklinde ciddî notalar var. Bunun ötesinde, İngiltere’nin bunu engellediğini anlayınca, Salih Paşa tekrar ısrar ediyor 17 Mart 1920’de; bu defa, İngiltere, Fransa ve İtalya’ya ısrarla, gelip inceleyin bizi itham etmeden önce; çok değişik, özellikle Hariciye Nezareti evrakında pek çok bu konularda yazışmalar söz konusu.
Şimdi, Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğünün yayınlarından da görüleceği üzere, aslında, katliama uğrayan pek çok noktada, sistemli katliama uğrayan Türkler olmasına rağmen, bunu, maalesef, sesimizi yeteri kadar duyuramamışızdır. Bir noktada, bu olaylara sebep olan Fransa, İngiltere, Amerika Birleşik Devletleri misyonerlerinin yaptıkları faaliyetlerle ilgili de devlet arşivlerinde yüzlerce belge söz konusudur, bu olayları bizzat teşvik eden ülke olarak.
Yine, Genel Müdürlüğümüzün önemli faaliyetlerinden biri de, yurtdışı temaslardır. 22 ülkeyle işbirliği protokolleri vardır. Bu ülkelerle belge ve bilgi değişimi içerisindeyiz. Bu kapsamda son zamanlarda Azerbaycan ve Gürcistan arşivlerinden elde ettiğimiz -karşılıklı ilkesiyle- belgeler vardır. Mesela, Azerbaycan 1918-1920 yılları arasında Ermenilerin, Bakü, Gökçay, Kurdamir, Şemai, Zengezul, Kuba şehirleri ve çevresinde yaptıkları yüzbinlerce insan ölmüştür. Azerbaycan’da fevkalade soruşturma komitesi, komisyonu kuruluyor, itilaf devletlerinin de bilgisi dahilinde. Ermenistan da olayın tarafıdır; gerçi, her zaman olayı örtbas etmeye çalışıyor; ama, bu belgelerin de büyük bir kısmını biz Türkiye’ye getirdik; 36 cilt civarında, peyderpey bunu da yayımlamayı düşünüyoruz.
İkincisi, Gürcistan arşivleri de anahtar arşivlerden biridir bu konuda. Gürcistan arşivlerinden de özellikle Anadolu’da isyan çıkarmak üzere Rusya’dan Türkiye’ye gönderilen Ermenilerle ilgili, Ermenilerin Birinci Dünya Savaşında Türklere karşı Rusların yanında savaşmaları ve diğer konuları da yer alan belgeler bizde araştırmaya açıktır; bunları da biz araştırmaya açtık. Ancak, Gürcistan arşivindeki konuyla ilgili pek çok önemli fonun, 1950’li yıllarda Sovyet yönetimi tarafından Moskova’ya götürüldüğünü Gürcistan arşivi yetkilileri bize ifade ettiler; tabiî, eksiklikler var, çok kopukluklar var. Bu belgeleri de dikkatle gözden geçirmekte yarar var.
Yani, Ermeni sorununda, asıl kaynaklara inilerek, objektif tavır sergilemekte yarar vardır. Halbuki, günümüzde, tarih -uluslararası hukukun gereklerine göre- Batı’da tahrif edilmektedir.
Derya abi, birsey sorabilirmiyim?
Ikinci belge Dadrian'in "Türk kaynaklarinda Ermeni Soykirimi" kitabindan alinma. Bu aslinda adi gecen kitabin bir makaleler derlemesi olmasi dolayisiyla defalarca da tekrarlanmis. "Talat'in ifsaati belki de en carpici ve en güvenilir ifsaattir. Talat... Ermenilerin tasfiyesinin hemen tümüyle tamamlandigini ve artik onlarla ilgili konusulacak bir sey kalmadigini itiraf etmistir." (s.28) Ne zaman bu itirafi yapmistir? 1916 ortalarinda. Ne demistir? "La question armenienne n'existe plus!"
Dadrian bu konuda neyi kaynak göstermektedir?
deryatulga
23.05.06, 17:25
Derya abi, birsey sorabilirmiyim?
Dadrian bu konuda neyi kaynak göstermektedir?
Bir bakayim ama aklimda kaldigi kadari ile Lepsius'un orijinal versiyonu! Dadrian da Akcam türünden arsivlere allerjisi olan bir zat!
deryatulga
23.05.06, 17:30
Ben sözünü esirgeyen takımından değilim. Ermeni Sorununun böylesine cılk yara haline gelmesinde Türk Dışişlerini birinci sorumlu olarak gördüğümü hiç saklamadım. Buna rağmen Ömer Lütem'in, hem de Almanya'daki vatandaşlarımızı aydınlatmak amacı ile verdiği konferansta, "Türk tezleri" denen şeyin yerinden bir milim bile oynamadığını görmekle içim yine de karalar bağladı.
Sayın Lütem konunun Almanya'ya bu kadar hızlı gelmesine şaşırmış. Şaşıracak bir şey yok, zira konu Almanya'da çekmecede bekletiliyordu, fırsatın doğduğunu kabul edenlerce de ortaya atıldı. Büyükelçi İrtemçelik'in yıllarca en ufak bir zahmet göstermeden Ermenilerle uyuşulabileceğini savunan takımdan olduğunu bilmeyenler, onun Alman Parlamentosunun tavsiye kararını diplomatik nezaket ve mantık kuralları dışında eleştirmesine belki de alkış tutmuşlardır. Sayın Büyükelçiyi liseden sınıf arkadaşı olmamız hasebiyle, bundan tam 18 yıl önce, bugünlerin manzarasını kahin gibi tarif ederek, uyardığımızı biliyoruz. Bizim dediklerimizin umursanması dert değil, ama bu kaybedilen yılları telafi etmenin artık imkanı yok. Sayın Başbakanın da Ermeni konusunu önemseyenlerin bu işi bilmeyenler arasından çıktığıyla ilgili demecini ibretle okuduk. Bir gün çok güvendiği danışmanlar ordusundan "Deniz bitti!" sinyalini aldığında, sorumluluğu acaba kimin taşıyacağını sanıyor?
Osmanlı'nın çağa ayak uyduramamış olmasının kriterleri acaba nelerdir? Döşenen demiryolları ve çekilen telgraf hatları ise, devlet bu konuda dünyada başı çeken ülkeler arasında gelmektedir. Doğu Anadolu'nun alt yapısının geri kalmasında Rusya'nın burada demiryolu yapımını engellemesi gelmektedir. Gerilikten imparatorluklar çökse bu akıbete önce Çin'in uğraması gerekirdi.
Rusya'nın büyük güç olarak ortaya çıkması Napoleon savaşlarından çok önceye dayanır. Büyük Friedrich'in Berlin'ini işgal edebilecek kadar güçlü olan bir devlet, her halde hatırı sayılır bir askeri kudrete sahipti. Kafkasya'ya asıl inişi ise Osmanlılarla yaptığı 1724 Andlaşması ile İran'ı paylaşması sonunda olmuştur. Kendisine bırakılan yerler arasında Ermeni bölgeleri yoktu. Bunlara ulaşması 1813 ve 1828 yıllarında imzalanan Gülistan ve Türkmençayı andlaşmaları sonunda olmuştur. O tarihlerde Ermeniler aynen 1915'te Osmanlılara'a yaptıklarını İranlılar'a da yapmışlar, Ruslardan mükafat beklerken de fena halde hayal kırıklığına uğramışlardır. İran'ı fena halde ezmiş olan Rusya, askeri yönden Türkiye'den çok güçsüz olan bu ülke üstünden Bender Abbas limanına inmeyi acaba neden hiç düşünmemiş? Hem de Osmanlı elindeki Basra limanı sığlığı yüzünden deniz üssü olmaya kesinlikle elverişli olmadığı halde. Biz burada mantık yürütmeyi bırakarak kestirmeden cevap verelim. Ermenileri 1860 yılları civarında kışkırtan ne Rusya'dır, ne de İngiltere. Her ikisi de uluorta denge bozma taraftarı bir siyasete sahip değillerdi. O tarihlerde etnik kalkışmaları kışkırtan ülke III.Napoleon'un Fransa'sıdır. Kavalalı Mehmet Ali Paşa'ya verdiği desteğin heba olmasının hıncını ise hala içinde taşımaktadır. Suriye ve Lübnan'daki Fransız siyaseti diğer güçler için bir nevi okul olmuştur. 1860'lı yıllarda Ermenilerin kitle halinde katolik olmak için müracaatta bulunduğunu bile biliyoruz.
Sayın Lütem'in Anadolu'nun neredeyse yarısını Ermeni sultası altına alacak 1914 Yeniköy andlaşmasını hiç zikretmemesi kayda değer. Yeniköy andlaşması Balkan faciasının daha dumanları tüterken imzalanmıştı. Bu faktörleri göz önüne almadan Van ayaklanması sonunda Osmanlı idaresinin sigortalarının neden attığını anlamak mümkün değildir. Yani sorunun Ermenilerin tek durmamalarıyla doğrudan bir ilgisi yok. Bunu daha önceki İran ve Rus savaşlarında defalarca uygulamışlar ve kusurlarına da pek bakılmamıştır. Van'da yapılan soykırımı, ki bunun sadece misyoner raporlarına dayanıldığında bile başka tarifi yok, Ermeni reform programı dahilinde kalan müslümanların akıbetinin ne olacağını ayan ve beyan göstermişti. Mevcut Ermenilerin tamamının tehcir edildiğini iddia ettiklerinde Akçam ve Berktay gibilerine kızarken, şimdi de başımıza sayın Lütem'in çıktığını görüyoruz.
"Üç kötü" denen ciddiyetsizliğe de parmak basmak lazım. Her şeyden önce demiryolu Ras'ul Ayn'a kadar ulaşmıştı. Ama ulaşım alt yapısının eksiklikleri de sonradan ortaya çıkmış şeyler değildi. Tehciri yapanların bunu göz ardı etmeleri trajedinin asıl sebebidir. TTK tarihçileri haklı olarak tehcirin (çoğunlukla olacak) kış aylarında yapılmadığını dünyaya ilan ederken, sayın Lütem bir de bunun ardına sığınıyor. Herhalde Halil Berktay'ın bu kış faktörünü başat soykırım kanıtı olarak kullandığını duymamış. Asayişin olmadığı tabii bir gerçek, ama devlet ilk kafilelerin başına gelenlerden sonra etkili önlemler alabilmiştir. Bu da bir önceki safhada ağır ihmal olduğunu gösteriyor.
Kaç kişini öldüğü kafadan atarak tahminle değil, uzun uzadıya hesaplarla yapılır. Bu sayıyı en iyi bilen Taşnaklar ve Kudüs Patrikhanesinin de bizlere yardımcı olmasını beklemek abes olur. Yine de ekleyelim ki güvenilir bir sayıya ulaşmak için sayısız değerlendirilmemiş kaynak var. Bunların başında Rus kaynakları geliyor. Sayın Lütem Paris Konferansının kabul ettiği, üstelik de Taner Akçam'ın ağzından kaçırdığı sayıyı da bilmiyor. Bu sayı yusyuvarlak 200000 ve sadece Ermenilere danışılarak ortaya atılmış. Beni tarihegitimi grubundan asıl attıran da Akçam'a kendi verdiği bu sayıyı hatılatmam oldu.
Sayın Lütem Kosova'da öldürülen 30 kişinin soykırımı kapsamına giremeyeceğini savunuyor. Oysa teşebbüsü bile suç olan soykırımı tek kişinin burnu kanamasa bile olur. "Vanyaluke" dediği yer de köy fian değil, koskoca bir kent. Ermenilerin soykırımına değişik tarif getirdikleri ise bir efsaneden ibaret. Aslında bu tür cilveleri gerçek "Türk Tezi"nin akademik uzantıları olan Taner Akçam ve Halil Berktay gibileri yapıyorlar ve bu da doğrudan doğruya Türk kamuoyunun kandırılmasına yönelik bir şey. Ermeni propagandası milletlerarası hukuka mal etmek istediği konuyu daha tarifinde berbat edecek kadar enayi değil.
Soykırımının yazılı emri olması şart değildir. Ermenilerin başına gelenler sağlam belgelerle ortaya çıkartılarak, bunun soykırımının tarifine uygun olup olmadığına bakılır. Bizdeki tarihçiler hem profesyonel kapasite darlığından, hem de yabancı dil bilgileri acıklı bir düzeyde olduğundan, bu çalışmayı yıllardır ortaya koyamadılar. Benim hesaplarıma göre 6-8 nitelikli tarihçinin 4-5 yıl tam kapasite çalışarak üstesinden gelebileceği bir iştir. Yani sizin anlayacağınız, bu tren artık kaçmıştır.
Sayın Lütem soykırımı fiilinin oluşması için toptan değil, kısmen imhanın da yeterli olduğunu acaba sahiden bilmiyor mu? Öldürmek için bir organizasyon gerektiğine gelince,
Ermenilerin yaptığı iddia edilen ve gerçekten de yapmış oldukları katliamın hangi konsantrasyon kampları ve gaz odalarında yapıldığı hemen akla gelen ilk soru!!!
1915'e "Kötü bir göç" demek insan haysiyeti ile oynamanın zirvesinde gezen bir söylem.
"Mukatere" sözünün ise baskı hatası olduğuna inanmak istiyorum. Hobbes'un "Herkesin
herkese karşı savaşı" diye tarif ettiği olgunun arkasına sığındıktan sonra: "Sonuç şöyle:
Bugün Anadolu'da kayda değer Ermeni yok!" demek burnundan kıl aldırmayan Türk diplomasinin hali pür melalini tam olarak gözlerimizin önüne seriyor. Uzatmadan tek noktayı vurgulayalım: Konsantrasyon kampları ve gaz odaları olmadan bu Ermeniler nasıl tasfiye olmuşlar? Türk kamuoyu ve sıradan vatandaş, haklarının bu zatı kiram tarafından mükemmelen savunulduğuna inanıyor. Dünyanın her köşesinden Polonya örneğinde olduğu gibi bozgun haberleri geldiğinde de, herkesi kendisine düşman sanıp, uğradığı hayal kırıklığını saldırganlığa dönüştürüyor. Lütem'in lafları bana bir tarihlerde pek anlarmış gibi Ermeni Sorunu hakkında kitap bile yazan Mehmet Ali Birand'ı hatırlattı. Bir konferansında sorulan soru üzerine "İşte birileri birilerini öldürmüş ama, doğrusunu ben de bilmiyorum!" diyecek kadar civanmertti.
Ermenilere aslında Sevres andlaşmasında verilen belli bir toprak yok, bunu daha sonra Wilson Hattı tayin ediyor. Ermeniler bununla da yetinmeyerek bugünkü Türkiye'nin yarısını istemişlerdir. Lütem burada haklı olarak benim neredeyse 20 yıldır sorduğum soruyu soruyor: "Eğer soykırım olduysa bütün Ermeniler öldüyse, bu kadar büyük bir araziyi kim idare edecek?" O vakit kendisine Anadolu'da hangi tarihten itibaren kayda değer Ermeni olmadığını sormak gerekiyor. Orada yaşayan Müslümanların ne olacağına gelince, Gladstone'un dediği gibi ya pılı pırtılarını toplayıp def olacaklardı, yahut da soykırımına uğramayı göze alacaklardı, Balkanlar ve Kafkasya'da olduğu gibi. Ermenilerin imzası bulunmayan Lausanne'ın onları neden bağladığını anlamak ise güç. Düveli muazzama saygı ve kaygısının seçkinlerimizin beynini durdurduğu anlaşılıyor. Ermeniler Sevres'den doğan haklarından 1921 Kars andlaşması ile vaz geçmişlerdi. Lausanne'ı kutsallaştıra kutsallaştıra sonunda diplomatik kantarın topunu kaçırmak da başımıza gelecekmiş demek ki!
Ermenilerin Türklerden özel hukuk bağlamında tazminat almalarının soykırımının tanınması ile bir ilgisi yoktur. İnsanlar soykırımı yapılmadan da mal ve servetlerinden olurlarsa, bu onların tazminat davası açmalarına bir engelmidir? Bunun böyle olduğunu bilen bazı açıkgözler kırk yıllık Ermeni dostu gibi boy gösterirlerse, ödenecek tazminatın milletin sırtından çıkacağına inanmış gibi görünüyorlar. Manşetlerden düşmeyen ünlü bir profesörümüzün adının kendinden daha ünlü bir holdingle senkronize edilmesine de bu açıdan bakmak lazım. Toprak isteği de aynı şekilde, soykırımı tanınsa veya tanınmasa Türkiye'nin savaşmadan bir karış toprak vermeyeceğini Taner Akçam bile anlamış durumda. Esas vahim olan yön, bir takım gafillerin ülkemizin topraklarının buraları 80-90 yıl önce terketmiş insanların sülalesinin yurdu olduğunu savunması ve bunu şirretlikle kabul ettirmeye kalkması. Türkiye Türk vatandaşlarından başka kimsenin yurdu değildir, vatandaşlık hakkı ise yasal kurallar çerçevesinde verilir. Bu grupta daha önce yapılan tartışmalar sırasında Ermenilere toprak satılmasının önemi olmadığı da söylendi. Türk tarımının içine düştüğü bunalım yüzünden geçenlerde birisi cebine 1-2 milyar dolar koyabilen adamın bütün Çukurova'yı satın alabileceğini söylüyordu. Sefaletin dizboyu olduğu kuzeydoğu Anadolu'da çok daha az bir yatırımla bu işin üstesinden gelinir. Diyaspora bu iş için yeterince parayı her an hazır tutmakta, buraya göçecek Ermeniler aleste beklemektedirler. Kendilerinin örnek aldığı ülkenin İsrail, ideolojinin ise Siyonizm olduğunu zaten kimseden saklamıyorlar.
Gurken Yanıkyan'ın siyasi amaçla cinayet işlemediğini yeni öğreniyoruz. Asala cinayetleri ne kadar sebepsizse, bunlar da o kadar sebepsizdi. Cinayet işlemeyi Ermeniler'e Filistinlilerin ilham ettiği fikri ise evlere şenlik. Ermeniler yakın tarihin en gaddar terörist geleneğine sahip bir ulustur. İlk cinayetler de Asala'dan değil, Taşnaklardan geldiğine göre
bunların örnek aldıkları batılı terör örgütü hiç mi yoktu? Aslında bu saplantılara şaşmak gerekmez. Pek çok olayda olduğu gibi Ermeni terörünün istihbaratı da İsrail'e ihale edilmiştir. Onun da fırsatı ganimet bilip bazı şeyleri bilinç altına yerleştirdiği anlaşılıyor.
Sayın Lütem'in anlattıklarına bakılırsa işi ciddiye alan bizim devlet kitaplar yazıp, konferanslar düzenleyerek Ermeni terörünü durdurmuş. Ama sonra Ermeniler silahı bırakıp da kaleme sarılınca bizim zihinsel eylemlerimizin havanda su dövme etkisi yaptığı da zımnen itiraf ediliyor. Acaba neden? İşte bu can alıcı sorunun cevabını ne yazık ki alamıyoruz. Cevapsız kalacak bir soruda şu: "Ermeni soykırımının tanınması faaliyeti gitgide artan bir şekilde devam ederken Türkiye'nin bu işi yanlız diplomatlara havale etmesi sonucunda bu günlere kadar geldik." söylemi ne kadar doğrudur? İşin gerçeği burunları Kaf dağında olan diplomatların bu işi kıskançlıkla tekellerine alarak, her türlü toplumsal desteğe dirsek çevirmeleridir. ABD Yahudi lobisine yapılan iltifat ve verilen tavizlerin onda biri kendi öz kaynaklarına tahsis edilseydi, gerçekten buralarda olmazdık. Yıllar sonra yukarıda gösterdiğimiz gibi bazı holdingler "mal canın yongasıdır" diye kendi girişimlerine başladıklarında, zaten atı alan Üsküdar'ı geçmişti.
Ermenistan'ın bağımsızlığı, Sovyet düşmanlığını şiar edinmiş olan Taşnakların entegre edilmesine yol açtı. Bunlar ABD'de Fransa'da legal örgütlenme yapmış kişiler. Yıllardır Sovyet idaresinde Türkiye'den toprak isteyerek ikili ilişkileri bozan, soğuk savaş dinamikleri sebebiyle de sadece alay konusu olan Ermeniler, modern Batı'ya yıllardır entegre olmuş bir örgütün dümen suyuna girince, siyasal parametreleri de somut olarak
etkilemeye başladılar.
Türkiye şimdilerde kendi ayağıyla bir "Komisyon" tuzağına düşmek üzeredir. Bu konuyu fazla derinleştirmek istemiyoruz. Yalnız bu komisyonda çalışmaya canü gönülden talip olan Taner Akçam ve destekçilerinin son günlerde yazıp çizdiklerini irdelemekte fayda olduğunu söyleyelim. İktidar tam anlamıyla Sırat Köprüsü'nden geçmeye hazırlanıyor ama bunun galiba kendisi de farkında değil.
deryatulga
23.05.06, 17:36
Neşe Düzel Radikal'de bu sefer Doğan Medya'nın özel işlevli gazetesi Milliyet'in ağır topu Hasan Cemal'le söyleşmiş. Hasan Cemal'in Düzel'in dediği gibi "Türk Medyasının en ilgi çekici kalemi" olduğu fikrine katılamayacağım. Tam tersine Hasan Cemal aslında bir başkalarının ne dediklerini öğrenmek amacıyla okunan bir yazar. Neden bu kadar fazla şişirildiğini anlamak gerçekten de zor. Tarih ilminin ırzına geçen "İttihatçıların üç önderi" teranesi de yine Cemal Paşa ile olan dede-torun bağlamında ortaya atılmış. Cemal Paşa'nın İT saflarında değil diş, laf bile geçiremediği çok insan vardı. Bir Bahaattin Şakir'in, bir Kara Kemal'in ve daha nicelerinin soylu ve varlıklı insanlara düşmanlığı gösteriş düşkünlüğü ile düz orantılı olan Cemal Paşa'yı taktıkları pek söylenemez. Enver Paşa ile çatıştığı için cephedeki askere gönderilecek buğdaya el koydurarak has ekmek halinde bahriye personeline dağıttırması gibi seciyesini ortaya koyan çok olay vardır. Arap ulusçularını affa uğradıkları halde astırarak Osmanlı devletinin şerefini lekeleyen Cemal Paşa'nın arası Ermenilerle aslında çok iyidir. Halil Berktay'ın uydurmalarına rağmen tehcir olayına başından beri karşıdır. Suriye'ye yerleştirilen Ermenileri Araplara karşı denge unsuru olarak kullanmak istediğinin güçlü ip uçları vardır. Geçenlerde Avni Özgürel'in iddia ettiğinin tersine, Cemal Paşa'ya Suriye Krallığının verilmesi için Fransa ile arasında aracılık yapanlar, akçalı ilişkileri olduğu Ermenilerdir. Paşa'nın ünlü Kanal seferine çıkmasının asıl sebebinin ise gönlünde yatan Mısır Hidivliği aslanı olduğu bilinir. Yani tam bir idealist olan Enver ve Talat Paşalara ihtiras alanında fark basmaktadır. Bu kadar iyilik ettiği Ermenilerin elinden ölmesi ise tarihin esaslı bir cilvesi sayılır. Bu kadar lafı etmemizin sebebi Hasan Cemal'in bu zatın torunu olmakla tarihsel olguları kavramak alanında bir imtiyaza sahip olmadığı.
Hasan Cemal Türkiye'de pek çok kişinin bildiği bazı olayların iç yüzünü bir itirafname gibi piyasaya sürecek kadar aklı tecimsel manevralara yatan bir kişi. Ancak kendi "çekirdeğinin" marifetlerini bir tarafa bırakarak bilgiçlik taslamaya kalktığında, sıradan okur bu kadar yüzeysel bir kafanın nasıl olup da basın gurusu haline getirildiğini sorgulamadan edemiyor. Trabzon ve Adapazarı gibi sosyal psikoloji eğrisi pek ala belli iki kent merkezinde, insanların devlet kışkırtması olmadan da öfkelebileceği ihtimali hayalhanesine sığmıyor sayın yazarın. Aslında az buçuk buraların gerçeğini bilse, gerçekten linç etmeyi kafaya koymuş ve gözü dönmüş 2000 kişinin elinden adam kurtarmanın hiç de kolay olmadığını bilirdi. Avrupa'da 35 yıldır yaşıyor, elimiz erip gücümüz yettikçe bir şeyler öğreniyor, fildişi kulede de oturmuyoruz, "Bugün Avrupa'da en muhafazakâr kesimler, 'Ben milliyetçi değilim. Milliyetçilik kötü bir şeydir' diyor. Bugün 'milliyetçilik out'tur " lafının hiç bir dayanağı olmadığını bilecek kadar. Olacak iş değil ya, bir gün özlenen Avrupa Birliği oluşursa bu yeni kimlikten de bir milliyetçilik üremeyecek mi? Neşe Düzel'in "linççi" saldırganların neden cezalandırılmadığı sorusuna, ki bu yüzden o pek hayran olunan Avrupa'da adamın ifadesi bile zor alınır, Hasan Cemal'in verdiği cevap aynen şu: "Çünkü AKP de bu konuların üzerine gittiği zaman kendi tabanından darbe yemekten korkuyor."
Demek ki "linççiler" devlet tarafından veya bazı karanlık odaklarca ortaya sürülmüyor, tam tersine bunları engelleme seçim sandığında sorulacak bir hesabın korkusunu da birlikte getiriyor. Vatandaş olarak görev yapıldığına inanmayan insan, böylesi bir eylemin cezalandırılmasına neden haksızlık gözü ile baksın ve sandıkta tepki versin? Hasan Cemal bu kadar basit bir mantık zincirini bile kuramıyorsa çok bilinmiyenli dördüncü dereceden bir denklem olan Ermeni Sorununa acaba neden merak sarar?
Türkiye'de demokrasinin alt yapısını sağlamlaştıran ciddi bir sivil toplumun oluştuğu, son derece iddialı bir laf. Bunun doğruluğu ve yanlışlığını bir tarafa bırakarak soralım, böylesine bir oluşumu acaba neye borçluyuz? 12 Eylül anayasasının getirdiği siyasal düzene ise, mesele yok, zira hala ağıt yakılan 27 Mayıs anayasası bol, bol cuntacı üretmişti. "Türkiye AB projesini götürecek" derken "AB projesi Türkiye'yi götürecek!" diyenleri kaale bile almamak, Georges Politzer'i okur okumaz marksist kesilen Hasan Cemal'e hiç yakışmıyor. Diyalektik düşünce mutlaka materyalist olacak diye de bir şart yok. Ancak Hasan Cemal kendine o kadar güveniyor ki, sadece kendi izlenim ve imlemelerine dayanarak evrensel paradigmalara merdiven dayadığını sanıyor. Aslında burada "Huylu huyundan vaz geçmez!" dememiz lazım. Hasan Cemal'e göre sui generis bir Kürt sorunu vardır ama bunu yükselten, eski bir MİT Başkanının yani müsteşarının dediği gibi Kıbrıs'ın çözümsüz kalmasıdır. ASALA ve Ermeni sorununun da ha keza! Mehmet Eymür bir eşref saatinde MİT'in hem PKK hem de ASALA tarafından nasıl fenersiz yakalandığını yazmıştı. Kendi profesyonel başarısızlığını başkalarına yüklemek için Kıbrıs talihsizce seçilmiş bir bahane bence. Türkiye'nin kalkınmaya harcayacağı kaynakları silaha harcamasının Güney Kıbrıs ve Yunanistan'ın GSMHnı yükselttiği de ilginç. Türkiye silahlanırken bu ülkeler askeri bütçelerini mi sıfırlamışlar. "Umudumuz" Bülent Ecevit kariyerinin zirvesindeyken askeri bütçeden kısıntı yapabilmek için İsviçre sistemini öngörmekteydi. İsviçre ise o tarihlerde adam başına yaptığı savunma harcamaları İsrail'i bile geçmiş olan bir ülke.
Devletin içinde farklı görüşler olduğunu biz de biliyoruz da, hangi ülkede istihbarat şefi kalkıp da yürütülecek politikanın ana çizgilerinin ne olacağını gazetelere demeç vermek suretiyle ilan edebiliyor? GKB'nın laf etmesine ibikleri kabaranların MİT müsteşarına bu iltifatları neden? Hasan Cemal'in kendi adına değil "değişim taraftarlarının" adına konuştuğu ise asıl Kürt milliyetçiliğine akıl hocalığı yapmaya kalktığında ortaya çıkıyor. Yazdığı "tuğla gibi" kitapla tüm Kürtlerin ardına saf tutacağına inanmış herhalde. Beterin beteri de var, ustası Doğan Avcıoğlu böyle kitaplar yazarken değil sadece Türkiye'yi, III.Dünyayı bile arkasından yürüteceğini sanıyordu. Olmayınca da "Ben bu dünyaya boşuna mı geldim?" diye hayıflandığı söylenir.
Türkiye eğer kendi kaynakları ile her yıl 350 bin kişiye iş yaratabiliyorsa bu muhteşem bir sayı. Koskoca Almanya tek işyeri yaratamadığı gibi, işsizliğin çığ gibi büyümesine ve sosyal devletin çökmesine engel olamıyor. Oradaki demokratik baskının Türkiye'ye kalkınma fonu aktarılmasına izin vereceğine sadece safdiller inanır. Ucuz ve nitelikli el emeğine gelince Türkiye bu konuda cazip bir ülke olmaktan çoktan çıktı. Yabancı sermayenin gelmesinin AB kalite belgesine bağlı olduğu, bunun da Güneydoğunun huzurlu olmasından geçtiği tam bir slogan. Pek ala Kürt dostları Hasan Cemal'in kendilerine verdiği direktife uymazlarsa ne olacak? Her ne kadar kendilerine yaranmak için lehçe farlılıklarını bile göz ardı ederek monolitik bir Kürtlüğü ilan ediyorsa da, bu tür dalkavukluklar artık prim yapmıyorlar.
Hasan Cemal'in büyük değer biçtiği, kendi gazetesinden Can Dündar'ın göklere çıkarttığı Salzburg toplantısı hakkında İnternet'te bir şey bulamadım. Salzburg gazeteleri bile konuyla ilgilenmemiş. Ermeni tarafından da boykot edildiği anlaşılıyor. Anlaşıldığı kadarı ile bu önemli toplantının ardında yine bizim "mal canın yongasıdır!" diye diyalog girişimleri yapan çevreler var. Salzburg toplantısına katılan tarihçilerden kaç tanesi eskiden "Ermeni Soykırımı" yoktu derken şimdi fikrini değiştirdi? Değişirenler bunun için ne gibi sebepler veya bulgular öne sürüyorlar? Hasan Cemal tarihçiliği boyacı küpü sandığından böyle fuzuli sorularla uğraşmıyor. Gerçek tarihçi muhatabınının yanıldığını mı, yoksa yalan söylediğini mi rahatça ortaya çıkartır. Kaba yanılgılarda bilimsel kifayetsizlik, kuyruklu yalanlarda ise bilimsel ahlaksızlık dünyanın her yerinde teşhir edilir. Bizde bazılarına bu konuda layık oldukları ders verilemiyorsa, bu da o Hasan Cemal'in beğenmediği devletin müdahalesi sayesindedir.
Konuyla ilgili onbinlerce belge Türkçe'ye çevrilemeyeceği, çevrilebilse bunu okuyan bir avuç insanın çıkacağı, tarihe bu kadar meraklı kişlerin ise bir kaç yabancı dil bilmelerinin zaten normal olduğunu bir kenara bırakalım. Taner Akçam'ın "Yol Haritası" adı altında yutturmak istediği bir şey var. Soykırımının aksini kanıtlayan ne kadar belge varsa, ki kendisi bunları bilinçli olarak hasır altı etmek uzmanı, devreden çıkartılarak diğerleri toplumsal bir beyin yıkama amacıyla kullanılacak. Böyle bir programı yürütebilmenin ancak totaliter bir eğitim sisteminde mümkün olduğunu da anlamamazlıktan gelerek. Bugüne kadar tarihçi sıfatıyla ortada dolaşan bazı kazip şöhretleri ortaya süren ve bugüne kadar himaye eden gücün, bu işin de üstesinden geleceğini farz ediyorlar. İnternet aleminde bu hesabın nasıl ters çıkacağını söylemek acaba kehanet mi olur? Bu tür bir aldatmacanın kitlelere malum olmasından sonra neler olur, orasını düşünmek bile istemem. Halil Berktay bile bu tür "demokratik tarih tartışmaları" karşısında muhalif pozisyona geçerken, belgelerin ne içerdiğinden bile haberi olmayan Hasan Cemal tehlikeli bir oyuna kalkıyor. Zira Murat Belge ve Kürşat Bumin gibilerinin fark ettikleri gibi, toplumun ortalama fertleri bu durumda "Az bile yapılmış!" diyecek bir zihniyete sahipler. Onun içindir ki son günlerde vicdan, ahlak gibi bir takım nesnellikten uzak boyutlara sapılıyor. Ermenistan işgal ettiği toprağın Azerbaycan olduğunu tanımıyor ki oraları boşaltsın. Sadece o değil, onun hık deyicisi olan Tehdit Altındaki Halklar Derneği bile kabul etmiyor. Hasan Cemal'e göre madem ki bizi kimse dinlememektedir, öyleyse onların kulağına hoş gelecek şeyler fısıldamamız gerekmektedir. Pek ala ya gerçekten haklı olduğuuza inanıyorsak ne olacak? Sanki I.Dünya Savaşı yeni bitmiş ve mağlup Türkiye galiplerin raconuna kayıtsız şartsız boyun eğme durumuna girmiştir. 'Evet Türk ölümleri vardır ama Ermeniler o dönemde Osmanlı'nın vatandaşı olarak büyük acılar yaşadılar' sözünü başta Hasan Cemal'in bel bağladığı Avrupalılar kabul etmiyor. Bu kadar az bilgi sahibi olduğu bir konuda bu kadar yüksekten atma her halde genlerinde var. "Hakikaten yer yer etnik temizliğe, varan şeyler var. katliam var, kırım var."lafı da bu çevrelerde geçersiz. Onlara göre ortada önceden planlanmış ve yürürlüğe konmuş topyekun bir soykırımı var. Akıl hocaları ve kaynakları ise şimdi ikbal peşinde bambaşka tellerden çalmaya başlayan Taner Akçam. "Elimizdeki son toprak parçası da gider diye korktuk" da ne kelime, o topraklar Sevres ile resmen elden gitme durumuna gelmişdi. Başlamış olan Ermeni saldırısına cevap verilmesi de o tarihten sonradır. Türk ordularının burnunun dibinde insanlık dışı bir soykırımı yürütüldüğü halde. Bunu yapan adamlar Ermenilerin bugün bile baş tacı ettiği, uğurlarına anıt diktiği kimseler. Uluslararası hukuk Ermenilerin Karabağı işgaline de izin vermiyor ama 90 yıllık olaydan Türkiye'ye ahlak dersi verenlerin bir yaptırımına yol açmıyor. Tam tersine Türkiye'nin işgalci Ermenistan'ı güçlendirerek onun suç ortağı olması için yapılan baskı var. Tazminat taleplerine gelince bunun hukuken mümkün olup olmadığını Hasan Cemal fazlaca Ermeni dostluğu ile sivrilmiş bazı holdinglerimizin avukatlarına sorsun. Ermenistan'ın devletten devlete isteyeceği bir tazminatın olmaması, ki bu Sevres'de bile reddedilmişti, kişisel taleplerin yapılmayacağının güvencesi değildir. Hatta bunların yapılacağını bizzat Koçaryan söyledikten sonra bizdeki holdinglerin Ermeni dostluğu tavan yaptı. Oynamayı bilmediği için yerim dar diyenin sadece MİT olmadığını görüyoruz. Ermeni sorunu diye bir şeyin olmadığının baş savunucusu Kamuran Gürün'ün bu sözleri dikkat çekmezken, Kürt sorununun cılklaşması Dışişleri tarafından Kenan Evren'e yüklenmiş. Oysa ki bizim Dışişleri her alanda o kadar başarılı ki, bırakılsa Kürt sorununu da halledecekti.
"Sadece Kürt sorununda değil, Kıbrıs'ta, Ege dolayısıyla Türk-Yunan ilişkilerinde de son sözü hep asker söyledi. Bu durum, AB süreci, AKP'nin AB projesini sahiplenmesi ve sivil toplumun, büyük iş dünyasının ağırlığını koymasıyla değişmeye başladı." Bir askeri cunta idaresinde son sözü kimin söyleyeceğini tartışmak da bayağı ilginç oluyor. Yalnız Hasan Cemal'in büyük iş dünyasının ağırlığını koyduğu konulardan Ermeni meselesini soyutlaması, meselenin kokusunun ayyuka çıkmasının bazı çevreleri rahatsız ettiğini belgeliyor. Adamakıllı saçmaladığı nokta ise, herhalde Halil Berktay'ın kafasına uyup insanların açlık ve hastalıktan kırıldığı gerçeğine burun kırması. Bolca lafını edip de hiç görmediği belgeleri okusaydı, işin başlarında devletin aciz kaldığı bir evrede kamplardaki günlük toplam ölü sayısının 3000-4000 arasında oynadığını görürdü. Hem devletin, hem de misyonerlerin insan üstü gayretleri olmasa 6 aydan biraz daha uzun bir zaman zarfında tehcir edilmiş tek Ermeni'nin hayatta kalabilmesi mümkün değildi. Tarihi yalan üstüne inşa etmek zararlı bir şey olabilir, ama tarihi palavra üstüne inşa etmenin de ondan kalır yeri yoktur. Bunca boş lafın bir de "büyük iş çevreleri"nin çıkarları yönünde kurgulandığı şüphesi varsa, bazı insanların ağızlarını bozmalarına da şaşmamak gerekir. Batı'daki aydın-devlet ilişkisinin ne olduğunu anlatmak ise burada mümkün değil. Batı'da devletin belkemiğini oluşturan bürokratların tamamı herhalde çöpçü onbaşılarından oluşuyor ki, gerçek aydınlar da bunları tasfiye için birbiri ile yarışıyorlar. Küreselleşme çağında devlet ve bürokrasinin tasfiyesini bir aydın gereksinimi ve eylemi olarak görmek
ise Hasan Cemal'in Politzer'den gerçekten bir şeyler kapmış olduğunu gösteriyor, o da kendi gözündeki merteğe bakmadan karşısındakinin gözündeki çöpü görme ve işine geldiği yerde buzla ateş arasında bile bir çelişki olmadığını savunabilme becerisi.
deryatulga
23.05.06, 19:27
Konferansın erteleneceği yönünde bir kaygınız var mıydı önceden? Ayrıca ertelendiğinde ne hissettiniz, nasıl karşıladınız?
Birçok şey konuşuyoruz, ister istemez ben de aynı cevapları vermek durumunda kalıyorum. Altmış yılı geçmiş bir Türk vatandaşı olunca insan böyle şeyler beklemeyi öğrenir. Belki Avrupalı olsaydım bir şok yaşayabilirdim. Bizim hayatımız zaten böyle geçtiği için çok fazla yadırgamıyoruz. Buna şaşırmaktan çok, nasıl oluyor da Türkiye hep aynı yerde durmayı, değişmemeyi bu kadar iyi başarıyor? İnsan buna şaşırıyor daha çok. Avrupa mavrupa diyoruz, birkaç demokrasi adımı atıldı diyoruz ama sonra hayda paldır küldür tekrar başladığımız noktaya veya onun da gerisine dönüyoruz. Ve orada çok rahat ediyoruz. Demokraside nefes alamayan bir kültür oluşmuş memlekette.Şehirlerarası otobüslerde bir yerlere giderken birisi pencere açtığında herkes "cereyan yapıyor" deyip şikayetçi olurdu. Herkesinel ve ayak birliğiyle ürettiği kokular ve otobüsteki sıcak hava ve boğucu atmosferde biri pencereye açmaya kalktığında "cereyan"lar başlıyor. Ve devamlı da bu noktadayız.
-Erteleme ve yoğun tartışmalar konferansın amacının ne olduğunu biraz gölgeledi. Konferansla ne amaçlıyordunuz?
Öteden beri Ermeni kıyımı konusunda Türkiye'de resmi tez dışında bir laf söylemeye imkan tanınmamak üzere devlet elinden geleni yapmış durumda. Şimdiye kadar da bu konuyu doğru dürüst anlatmaya çalışanların sesi çok fazla çıkmamıştır. Tuhaf bir şekilde Türk solu da bu konuda laf etmemeyi tercih etmiştir. Mesela Nazım Hikmet'in bir sürü konuda konuşmuşken bu konuda bir şey söylememesi ilginçtir. Dikkat çekicidir. Ama artık Türkiye'de doğru düzgün tarihçiler, yani devlet tarihçiliği veya faşist tarihçiliği, Türk-İslam sentezi tarihçiliği yapmayan tarihçiler var. Bunlar açısından da Ermeni kıyımı sır değil. İşte Türkiye'de bunu da söyleyen insanların bulunduğunu bilmek dış dünyada Türkiye'nin itibarını yükseltecek bir şeydir. Bu pisliği örterek bir şey olacaklarını sananlar var. Onların sandıklarının tersine bunun açıkça konuşulmasıyla Türkiye itibar kazanır. Konferansın genel amacı bunlardı. Ayrıca şöyle de bir durum var; konferans aynı zamanda birkaç şeye dikkat çekebilir. Ermenilerin bu konuya yaklaşımı 1915'te Nisan'da başlayan, şu kadar insanın ölümüyle sonuçlanan bu olayı adeta bütün çevresinden soyutlayarak sunmak gibi yaklaşımları var. İşte "bu canavarlık" gibi. Olan olay sevimli bir olay değil, mazeret falan da bulunamaz. Ama bu olayı bağlamı içinde de bakmak gerekir. Bir milletin canavarlığının sonucu olarak ortaya çıkmıştır bu. Dünyada bunun benzeri olay olmuştur. Türkiye'de bunun bir evveliyatı, hazırlığı vardır vs. "Bu bir soykırım mıdır değil midir" gibi daraltıcı bir hukuk çerçevesinde değil, tarihçi ve sosyal bilimci gibi bakmak, hatta bunun içine edebiyatı katarak mümkün olduğu kadar değişik veçheleriyle görmeye çalışmak.
-Konferans hazırlıkları boyunca aranızda hiç resmi tezin savunucularını çağıralım tartışması oldu mu?
Evet, ama çok fazla tartışmadık çünkü buna gerek görmedik. Böyle bir toplantı için engel teşkil edeceğini düşündük. Çünkü onlar yıllardır söylüyorlar söyleyeceklerini. Gizlisi saklısı yok. Ve onlar söylüyor, biz de söyleyebildiğimiz kadar söylüyoruz. Dolayısıyla toplumda bu işin tartışması devam ediyor. Bu tartışmayı illa aynı odaya girip aynı masaya oturup da yapmak diye bir kural yok. Çünkü zaten bu şekilde olduğunda oradan kavga dışında bir şey çıkmaz. Şimdi bana televizyondan görüş soruyorlar. Orada Ümit Özdağ var. "Ermeni soykırımı oldu diyorlarsa bu tek taraflı bir ayindir, vatana ihanettir" diyor. E şimdi aynı masaya oturursak, o "sen vatan hainisin" diyecek, biz de tartışacağız..! Bu saatten sonra ben kalkıp da "soykırım oldu mu olmadı mı" tartışmasına giremem. Bu absürd bir şey. Bütün dünya biliyor. Sadece Türk kaynaklarına da bakarak bunun olduğunu ve ne kadar da korkunç bir şey olduğunu görmek mümkün. Hala "oldu mu olmadı mı" diyen biri benim muhatabım değil. Bu da işin bir başka tarafı. Çünkü burada belli bir niyet-kasıt var. Burada tartışma olması mümkün değil.
-Hükümetten, Adalet Bakanı'ndan bu kadar sert bir refleks bekliyor muydunuz?
Hayır beklemiyordum. Ama birinci sorunuza yanıtta dediğim gibi, böyle şeyler olunca çok da şaşırmıyorum. Çünkü Türkiye böyle insanlarla dolu. Ama o çevreden değil de, daha çok "devlet" diyebileceğimiz çevrelerden beklerdim. Yine de sanırım hükümetin içinde en fazla devletlu olan da Adalet Bakanı olan zattır.
-Hep söyleniyor, Türkiye "bu tartışmalar hazır değil" diye. Böylesi bir konferansa hazır mıydı?
Bu sonuca bakılırsa daha hazır değilmiş denebilir kolaylıkla. Peki nasıl hazır olacak ve hazır olduğunu nasıl bileceğiz? Bunu yaparsın ve olur. Dolayısıyla bu çok anlamlı bir tartışma değil. Ayrıca bence Türkiye şu anda hazır. Çünkü şu an yapılan bir kaba kuvvet. Kaba kuvvetin olmadığı bir demokratik ortamda Türkiye bu tartışma hazır. Türkiye hazır ama bu kaba kuvveti kullananlar hazır değil. İkisini karıştırmamak lazım.
-Boğaziçi Üniversitesi'ne konferansı ertelemesine dair bir eleştiriniz var mı? Yoksa çok mu aciz bırakıldılar sizce?
Tahmin ediyorum ki çaresiz kaldılar ve ürktüler. Üzerlerine ağır bir baskı geldi. Bu baskının bir kısmının pek öyle açıklanamayacağını da tahmin ediyorum. Örtünün altında bir çok iş olduğunu tahmin ediyorum. Bazı şeyler duyuyoruz. Mesela savcı bütün bildirimleri bana gönderecek, ben bakacağım demiş. Şimdi bunun kadar açık bir tehdit olabilir mi? Devletin bir müdahale etme tarzı işte. Duyduğumuz kadarıyla yine İstanbul Valisi "güvenlikten ben sorumlu olmam" diyor.
-Rektöre mi söylenmiş bu?
Evet rektörlüğe. Ayrıca Adalet Bakanı olan adamın konuşması korkunç bir konuşmaydı ve bunu bütün televizyonlar saat başı tekrar ediyorlar. Bu Türkiye Trabzon'lar yaşamış bir ülke. Elbette o rektör endişeleniyor ve Vali de "ben güvenlikten sorumlu olmam" diyor. Bütün bunlar bir araya gelince nasıl bir manzara çıkıyor?
-Size veya konferansın hazırlayıcılarına yönelik fiili bir saldırı veya tehdit var mı, oldu mu?
Ben yıllardır günlük gazeteler de dahil olmak üzere yazı yazmış bir adamım. Bütün bu yıllarda da muhalif olmuşumdur. Dolayısıyla Türkiye'nin milli politika olarak belirlediği birçok şeye karşı çıktım ve yazdım. Ama şu dönemdeki gibi hiçbir zaman tepki gelmedi. Ben olumlu veya olumsuz çok az okur tepkisi alan bir insanım. Çalıştığım gazetelerde herhalde en az bana mektup gelir. Ama Ermeni meselesinde hayatımda almadığım kadar telefon, mail, mektuplar geliyor. Bunların bir kısmı son derece saldırgan, bazıları da "varlığınız için teşekkür ederim" diyen mektuplar. Fakat çoğunluk saldırgan olanlarda. Saldırgan olanlarda da dikkati çeken, "sen şöyle diyorsun ama bu doğru değildir ve şunun için doğru değildir" gibi bir şey yok. Yani herhangi bir mantığa veya bilgiye dayanan bir şey yok. Sadece "sen alçaksın, o.çocugusun" "senin ananı Ermeni" içerikli mektup veya mail yazıyorlar. Bunun dışında ne bilgi var ne de mantık. Sadece büyük bir kin ve nefret var.
-Genel olarak Türkiye'de akademinin Ermeni meselesine yönelik ilgisinde bir değişim var mı? Veya genel hava nasıl?
Akademi diye bir şeyden Türkiye'de bahsetmek zor. Şundan ötürü; YÖK sonrası uygulamalarla üniversitelerin niteliği çok düştü. Bütününe baktığımızda bizim görüşümüzde olan insanlar çok azınlıkta kalıyor. Bizim görüşümüzde olan insanlar da akademik olup da dünyastandartlarında işleri kabul edilen insanlar. Böyle çok belirgin bir nicelik ve nitelik farkı var.
-Hükümetin tavrı diyaloğa yönelik bir gelişmenin olmayacağını gösteriyor. Siz ne bekliyorsunuz bundan sonrası için?
Hükümetin AB'den tarih alındığından beri tavrında bir tuhaflık var. Daha yeni müzakereci belirleyebildiler. Ama bir ayak sürüme durumu dışarıdan da söylendiği gibi- buradan da gözlemlenebiliyor. Ne oluyor; iktidara oturulunca o koltuğun şeklini mi alıyorlar. Bu Türkiye'de çok görülen bir şey. Muhtemelen de olan bu. Bugün konferansla uğraşıyoruz ama bir taraftan da Eğitim-Sen kapatılıyor. Galiba Türkiye tekrar içine kapanma ve demokratikleşme "belası"ndan kendini kurtarmak için Avrupa'yı da karşısına alıp pencereleri kapattırma peşinde. Hükümetin de elinden başka bir şey gelmediği için o da bu yolun yolcusu olmak durumunda.
-AKP hükümetine dair bir hayal kırıklığı yaşıyor musunuz?
Ben AKP'nin hükümet olabilme hakkını savundum hep. Ve yaptıkları icraatlardan olumlu bulduklarımı yazdım. Şunu söylüyordum; bu 12 Eylül mevzuatıyla iktidar olmayı ancak belirli şeylere uymakla mümkün hale getirdiniz. Hangi parti olursa olsun iktidar olabilmek içigirilmesi gereken bir kalıp var. Kendilerini muhafazakar demokrat diye tanımlıyorlar. Ben zaman zaman bunu da yazdım. Ben muhafazakarım diyen bir adamdan bekleyebileceğimizin bir haddi var. Onun devrimciolmasını bekleyemezsin. E Türkiye'de de demokrat olmak devrim. İşte o devrimi de bunlar yapamıyorlar.
-Ermeni meselesinde "Tarihi tarihçilere bırakalım" sözü de en moda olanı. İlber Ortaylı da sizin için "Hukuksal problemleri herhalde İngiliz filoloğu Murat Belge tartışacak" demişti. Bu konuda konuşabilmenin kıstası nedir?
İnsanın okuması yazması olunca tarihçi falan olması gerekmiyor. Talat Paşa'nın -bu işlerden en fazla sorumlu olan ve onu reddetmeye çalışan adamın- anılarını okuyorsunuz. Onun kendisini savunmak için koyduğu Rus yarbayının yazdıklarını okuyorsunuz. O satırlarda bu işin nasıl olduğunun kanıtlarını buluyorsunuz. Halil Menteşe'nin, Talat'la nasıl haberleştiği, Talat'ın Almanya'dayken Almanlarla bu meseleyi nasıl konuştuğu, "bu Ermeniler'e yapacağımızı anlat" falan dediklerini görüyorsunuz. Eski Türkçeniz varsa Takvim-i Vakayi gazetesinde bütün olanların kanıt ve belgeleri yayınlanmış. Bütün yabancı adamların yazdıkları, buradaki elçilerin raporları, kendi aralarındaki yazışmaları, buradaki Alman dışişlerinin ölenler hakkında verilen Mavi Kitap'la hani yalandır malandır dedikleri kitap- ilgili "verilen rakamlar oldukça gerçekçi, buna karşı çıkmayın, sonra mahcup oluruz" dediği mektupları okuyorsunuz. Bütün bunları okuduktan sonra illa bir de sıfat olarak yanınıza "tarihçi" diye yazılması mı lazım? Bu insanlar bunları okuyup bildikten sonra da "ben böyle okudum" diye söyler. Bunun bir başka türlüsü olacak ve onun adı da demokrasi olacak Bu nasıl olacak, bunu bana açıklasınlar!
-Bundan sonra ne yapacaksınız?
Konferansı gerçekleştirmenin yollarını arayacağız. Ve gerçekleştireceğiz.
-Türkiye'de sol veya resmi tezin dışına çıkabilmiş aydınlar neden özellikle son yirmi yıldır soykırımı dillendiriyorlar? Öncesinde neden bahsetmemişler? Ne oldu da soykırımı konuşur olduk?
Bunu kimse çok fazla dile getirmedi. Bunun değişik nedenleri var. Kimisi için çok acıklı ve ayıp bir olay, ne kadar az söylense o kadar iyi. Bir de tabii, 1917'de Ermeniler kendilerini Sovyetler'in içinde buldular. Öteki adamlar da, Ermenistan'ın dışında kalıp bir şekilde Avrupa ve Amerika'ya giden Ermeniler, bir hayat gailesine düşüyorlar. Yani bu tartışılan, gündeme getirilen bir sorun değil Ermeniler tarafından. Veyahut Ermenistan'daki Ermenilerin ne dediğini batı bilmez. Çünkü onlar ayrı bir dünyanın parçası olmuşlar. Bir de ta başından beri bir anti komünizm var. Duvarın öbür tarafındaki Ermenilerin derdi, duvarın bu tarafındaki insanları uzun boylu ilgilendirmiyor. Dolayısıyla Cumhuriyet'in erken döneminde iktidar bundan bahsetme ihtiyacını duymuyor. Çünkü onu duyuran bir baskı yok. Ama mesela Atatürk'ün los Angeles Times'tan gelen adama İzmir Suikasti'nden bahsederken "bunlar yüz binlerce Ermeni vatandaşımızı öldüren İttihat ve Terakki'nin silahşörleridir" gibi bir laf etmiştir. Ama Atatürk kalkıp iki günde bir bu lafı etmiyor. Çünkü bir devlet başkanı olarak bu lafı kimse sık sık söylemekten hoşlanmaz. Ancak bir mecburiyet olursa mümkün olabilir. E bu mecburiyet de dediğim nedenlerle ortaya çıkmıyor. Nazım Hikmet'e gelince Muhtemelen bu, onu da çok utandıran bir olay. Öbür tarafta da zaten bunu örtmek isteyen milliyetçiler var. Dolayısıyla soğuk savaş boyunca da koşullar böyle devam etti. Ancak diasporaya yerleşen insanların üçüncü kuşaktan olanları bunun için uğraşmaya başlayınca dünya kamuoyunda gündeme gelmeye başlıyor. O zamandan bu yana da Türkiye bunu hatırlamayan ve bilmeyen kuşaklar yetiştirdi. Bir kere o kuşaklara "çocuklar biz size söylemeyi unuttuk. Böyle bir olay olmuştu" demek onlar açısından abes. İkincisi de bu olaylar başladığı zaman gene soğuk savaş devam ettiği için ve bizim müttefikimiz batı olduğu için batının çok fazla üzerimize gelmeyeceğini tahmin ediyorduk. Dolayısıyla da "soykırım olmadı" demek en çıkar yol gibi görünüyor. Ama soğuk savaş da bitince "evet böyle bir olay olmuştu" diye batılılar demeye başlıyor. Burada batı da ikiyüzlü davranıyor. Hep diyorum; ikiyüzlülük kimsenin tekelinde değil. Şimdi bu saatten sonra bu gerçeklikle yüzleşmek söz konusu. Bu da, toplumu en fazla travmatize eden konu. Çünkü bunun altında büyük bir vicdan azabı yatıyor. Bunu bilmeden yetişen kuşaklarda dahi bu tuhaf şekilde var. Bu laf söylendiği zaman kıyamet kopuyor. Şimdi arşivi açalım gelsinler diyor. Ama bu lafın ne kadar samimiyetle söylendiği bu konferansın engellenmesinden de belli. Ama arşivi açmaktan daha önemlisi tapuyu açmaktır. O zaman Ermenilere ait mallara ne olduğu, üzerinde kimin oturduğu daha belli olacaktır.
(Birgun PAZAR-29 MAYIS 2005)
deryatulga
27.06.06, 14:18
Kaynak: United Armenian Students
Yer: USA
Tarih: 27.6.2006
Vahe Abovian
United Armenian Students
1201 N. Vine St. #200
Los Angeles, CA 90038
info@uasweb.org
Tel. (323) 464-0479
3,000-Mile Walk Aims to Raise Awareness On Crimes Against Humanity, Youth Seek Resolution from the White House California youths will walk from Los Angeles to Washington, D.C. in honor of victims of crimes against humanity and in an effort to raise awareness for forgotten and mislabeled genocides.
The 3,000-mile walk titled, “Journey for Humanity,” one of many events planned by United Armenian Students, a student-led, non-profit organization based in Los Angeles will begin in mid June, 2006 in Los Angeles and end in November 2006 in Washington, D.C.
During the entire journey and upon arriving in Washington, D.C., a series of events, rallies, and meetings will be organized not only to demand recognition from the White House on the unpunished genocide of 1.5 Million Armenians by the Ottoman Turks between 1915-1923, but also to promote public legislative recognition of all crimes against humanity.
“The purpose of ‘Journey for Humanity’ is twofold: First it aims to keep the memory of the victims of crimes against humanity alive by illuminating the truth, and second, it seeks to heal the wounds of the victims by exposing the perpetrators as well as those governments that, in the face of insurmountable evidence, remain silent by choosing profits over people,” said “Journey for Humanity” project director Vahe Abovian.
UAS represents Armenian-American students from dozens of universities, colleges and professional schools in Southern California, dedicated to promoting community causes, empowering the community with cultural values and interests and helping youth become productive members of the community.
“Human nature is conditioned to getting used to a lot of things, especially things that happened in the distant past,” said Viktoriya Pakhanyan of UAS. “Perpetrators are counting on the passing of genocide survivors, dying of memories and those governments that get complacent with the denial of genocide, -“the getting used to” factor of crimes against humanity. Our failure to recognize and respond to such human rights violations is what brought us to Darfur,” she added.
Among the most notable cases of genocides throughout history includes, the genocide of 1.5 million Armenians, 750,000 Assyrians and 1 million Greeks by the Ottoman Turkish Empire, 6 million Jews by Nazy Germany, 1.7 million Vietnamese, Chinese and Cham Muslims by the Pol Pot Government of Cambodia, over 5,000 Kurds by the Iraq Government under Saddam Hussein, 200,000 Muslim Bosnians by the Bosnian Serbs, 800,000 Tutsis by the Hutu Militias, and currently in Darfur, 400,000 Furs and counting by the Sudanese Government’s “Janjaweed” militia.
UAS expects that human rights organizations, activists, students and other interested individuals will unite throughout the 3,000-mile walk from California to Washington D.C. in making their demands to the perpetrators and deniers of crimes against humanity loud and clear.
For more information about the “Journey for Humanity,” please visit us at www.Journeyforhumanity.com or contact United Armenian Students offices at:
1201 N. Vine St. #200
Los Angeles, CA 90038
E-mail: info@journeyforhumanity.com
Tel: (323) 464-0479
deryatulga
02.07.06, 13:24
Çekirdekle 'soykırım'! http://www.vatanim.com.tr/pics/news/81120000.jpg http://www.vatanim.com.tr/pics/clear_pixel.gif Türkiye'den gıda ürünü ithalatını geçen ay yasaklayan Ermenistan, bu kez "Türk çekirdekleri kısırlık yapıyor" diye Türk kuruyemişlerini raflardan toplatmaya başladı
http://www.vatanim.com.tr/pics/clear_pixel.gif
02.07.2006
ABD ve Avrupa Birliği, yıllardır kapalı tutulan Ermenistan sınırının açılması için Türkiye'ye baskı uyguluyor. Soykırım iddialarının tanınmasına yönelik lobi faaliyetleri yürüten Ermenistan ise her fırsatta "Sınırın kapatılması Türkiye'nin çözüm istemediğini gösteriyor" diyerek Ankara'ya yükleniyor. Ancak Erivan yönetimi, yaptığı açıklamaların aksine ülkede Türk mallarının satışını yasaklama kararı aldı.
"Çikolata zehirliyor"
Ermenistan yönetiminin bu kararı almasına kadar uzanan süreç iki ay önce Ermeni basınında "Türkler bizi çikolatayla zehirliyor. Ermeniler'i sinsice öldürmeye çalışıyorlar" yönündeki haberlerin yer almasıyla başladı. Bunun üzerine Ermenistan Tüketici Haklarını Koruma Derneği ile Ticaret Bakanlığı, Türkiye'den gelen gıda ürünleri üzerinde bir inceleme başlattı. Elvan adlı şirketin Gürcistan üzerinden ülkeye soktuğu Türkiye menşeili 46 farklı ürün test edildi. Aralarında çikolatalı gofret, bisküvi, sakız ve meyve suyunun da bulunduğu ürünler üzerinde yapılan testlerde sadece "Zoko" adlı çikolatada "colon bacillus" adlı bakteriye rastlandı. Diğer 45 ürünün insan sağlığını tehdit etmemesine rağmen Ticaret Bakanlığı "Sağlık standartlarının altında üretildiği" gerekçesiyle Türk gıda ürünlerinin satışını yasakladı.
"Hayatımız tehlikede"
Ermeni basını, bakanlığın geçen ay aldığı yasak kararına rağmen Türkiye karşıtı kampanyasını sürdürdü. AZG Daily gazetesi "Türkiye'den gelen ayçekirdekleri kısırlık yapıyor" iddiasında bulundu. Haberin televizyonlarda 'flaş' olarak izleyicilere duyurulması halkı paniğe sürükledi. Tüketici Haklarını Koruma Derneği Başkanı Abgar Yegoyan "Ulusal güvenliğin bir parçası insan sağlığıdır. Türk ürünleri Ermeniler'in canına kastediyor. Çikolata yasaklandı, ama Gürcistan üzerinden Türk sebzeleri ve kuruyemişleri hala ülkeye sokuluyor" açıklamasını yaptı. Ticaret Bakanlığı, ayçekirdekleri ile sebze-meyveleri toplattı. ArmenianNow dergisi ise, "Ermenistan'da üretilen ürünlerin yüzde 64'ü standartların altında... Yani Türkiye'ye yapılan suçlamanın nedeni sadece siyasi" yorumunu yaptı.
deryatulga
03.01.09, 14:06
Ahmet GÜRSOY
yenicag@yenicaggazetesi.com.tr
Yazı Tarihi: 03/01/2009
Tehcire "hukukçuyum" bahanesi
Avukat Kezban Hatemi son zamanlarda tartışılan Ermeni meselesi ile ilgili “özür dileme” kampanyasına katılarak imza atmış ve bir TV kanalında haklılığını savunmaya çalışıyor. Haklılığını anlatırken de ikide bir “ben hukukçuyum beyefendi” diyerek karşı koyanlara bir taraftan gerekçe gösteriyor, öbür yandan imzaya katılma sebebini buna dayandırmağa çalışıyor.
Peki, bu hukuk denilen şey nedir ki, Kezban Hatemi’yi haklı, karşısındakileri haksız çıkarıyor?Bir de şöyle soralım: Osmanlı Devleti kendi yasalarına uymayan, onu çiğneyen bir karar alarak mı tehcir kararı aldı?
Son soru: Hukuk açısından tehcir bir ceza mı, yoksa koruma mı?
Dilerseniz sondan başlayalım.
1. Osmanlı Devleti tehcir kararına varırken hangi durumu gerekçe gösteriyor?
Ermeni komitalarının sivil vatandaşlara yönelik katliam yapmasını. Katliam suç mudur?
Evet!
Katliam hukuk açısından kamu düzeninin bozulması, devletin ülkesi ve milletiyle bütünlüğünü tehdit eder somut bir gerçeklik midir?
Evet.
Peki, böyle bir durumla karşı karşıya kalan herhangi bir devlet ortaya çıkan bu suçu önlemek için hangi yaptırımı uygulayabilir?
a. İsyancıları ve halka zulüm edenleri yakalamak, mahkemelere teslim etmek;
b. Aralarından bol miktarda suçlu çıkan ve bir biçimde daha önce suç çetesi oluşturmuş olanların baskısıyla suça katılmaya eğimli olanları, kontrol altına almak.
İşte Osmanlı Devleti bu ikincisini yapmıştır.
Tehcir kararı alarak, katliam gören Türklerin öfkesine karşı, muhtemel katliama uğramaya müsait olan Ermeni grubunu korumuştur. Aynı zamanda Taşnak ve Hınçak komitalarınca suça katılmak istemeyen, ancak bulundukları yer itibarıyla gelecek baskılara dayanamayıp ister istemez çeteye katılarak vatandaşı Türklere ve ülkesi Osmanlı’ya karşı yapılacak tecavüzlere karışacak Ermeni toplumunu korumuştur. Bu durumda tehcir, bir yok etme planı değil, modern devletlerin bugün bile yapamadığı kendi yurttaşlarını sakin bölgelere taşıyarak koruma kanunudur.İster o dönem ve isterse şimdi halihazırda geçerli olan modern hukuk açısından bunun ne sakıncası vardır ve hangi hukuk buna itiraz edebilir?
2. Hatemi’nin “hukuk hukuk” diyerek şimdiki zaman ve durumla 1915’i yargılaması, tarihselliğe ve bilime aykırıdır. Hatemi hukukiliği bugünde değil dünde aramalıdır. Çünkü olay kendi şartlarında ve kendi hukuk zamanında yaşanmıştır. Öyleyse “1915’te tehcir kararının verilmesi Osmanlı şerri ve örfi hukukuna uymuyor muydu” diye sorulmalı ve eğer uyuyor ve devleti düzenleyen yasalarca onaylanıyorsa, tehcir kararını alanları gayrikanuni davranmakla suçlamak, tarihi açıkça, haksızca karalamak ve suç isnat etmek olmuyor mu?
3. Pek çok hukuk felsefesince (özellikle de liberalistlerce) hukukun temelinde “toplum sözleşmesi” olduğu belirtilir. Bu sözleşmeye göre, toplum adına suçu önleme, kamu düzenini sağlama ve otoriteyi sağlama devletin varlığını zorunlu kılmaktadır. Sorumluluk olarak ortaya çıkan devlet, yürürlükteki kanunları uygularken siyasal iktidara gücünü veren, kaynağa ters davranmıyorsa tutarlı karar vermiş sayılır.Osmanlı Devleti, 1915 Tehcir Kanunu ile adaletin tesisinde çok önemli olan “hakkaniyet” ölçülerini bugünkü modern hukukun asla reddetmeyeceği biçimde uygulamıştır. Osmanlı kamu düzeninde suç örgütü oluşturarak, iç isyanlarda bulunan çetelerle mücadelede kamu otoritesi adına devletin gücü tehcir kararıyla kullanılırsa, yürürlükteki yasalar ihlal edilmiş mi oluyordu?
Hayır! Öyleyse “Meseleye hukuk açısından bakarım” diyerek tarihi yargılamayı kendisine görev sayanlar, o günlerde yürürlükte bulunan hangi kanunun görmezden gelinerek, kanuna rağmen karar alındığını bize göstermesi gerekmez mi?
deryatulga
24.03.09, 13:31
24 Nisan'da fenersiz yakalanmayin!
'Ermenistan'ın başkenti Kars olmalı!'
DHA
Ermenistan’da Türkiye’ye karşı sertlik yanlısı Taşnak Ermeni Devrimci Federasyonu’nun (ARF) lideri Vahan Hovhannisyan, Ermenistan’ın başkentinin Kars olması gerektiğini söyledi.
Devamı..'Ermenistan'n bakenti Kars olmal!' - GAZETEVATAN.COM (http://haber.gazetevatan.com/ermenistanin-baskenti-kars-olmali/369663/30/Manset)
deryatulga
08.04.11, 01:58
Erzurum'dan vazgeçmişler demek, aferin!
'Ermenistan'ın başkenti Kars olmalı!'
DHA
Ermenistan’da Türkiye’ye karşı sertlik yanlısı Taşnak Ermeni Devrimci Federasyonu’nun (ARF) lideri Vahan Hovhannisyan, Ermenistan’ın başkentinin Kars olması gerektiğini söyledi.
Devamı..'Ermenistan'n bakenti Kars olmal!' - GAZETEVATAN.COM (http://haber.gazetevatan.com/ermenistanin-baskenti-kars-olmali/369663/30/Manset)
Buyursunlar gelsinler herzaman Kapimiz aciktir Cayimizda hazir ......
Zaten Karsin IL sinirlari genisletilmesi lazim bunlari seve seve Konusuruz.
deryatulga
09.04.11, 00:54
"Biz İstanbul ve İzmir'i kurtarabilirsek şükredeceğiz!" diyen kahramanlar da var bu ülkede ama!
İstanbul ve İzmir'e Rumlar gözlerini çoktan diktilerde, ellerinden veryansın etmekten başka bir şey gelmiyor..
Powered by vBulletin® Copyright ©2012 Adduco Digital e.K. und vBulletin Solutions, Inc. Alle Rechte vorbehalten.
SEO by
vBSEO 3.6.0