PDA

Archiv verlassen und diese Seite im Standarddesign anzeigen : Halil Berktay Sammelthread



Telli Baba
13.10.05, 07:30
Türk tezi yoktu

Ermenistan'daki NATO Parlamenter Asamblesi'ne Türk milletvekilleri katılmadı. Toplantıda NATO davetlisi olarak Doç. Dr. Halil Berktay konuştu

ANKARA Milliyet

Ermenistan'daki NATO Parlamenter Asamblesi toplantısına Türk milletvekilleri katılmayınca, Ermeni meselesiyle ilgili olarak Türkiye'nin tezi seslendirilemedi. Toplantıya katılan Sabancı Üniversitesi'nden Doç. Dr. Halil Berktay, soykırım yapıldığını dile getirince, Asamble Genel Sekreteri Simon Lunn, Türkiye'yi arayıp haber verdi.
Lunn'un konuşma metnini fakslayarak, bu konudaki düşüncesini sorduğunu anlatan Asamble Başkan Yardımcısı da olan Türk Grubu Başkanı AKP'li Vahit Erdem, "Berktay'ı NATO götürmüş" dedi.
Erdem, kendilerine haber verilmeden Berktay'ın davet edilmesinden dolayı, Ukrayna gezisinde Asamble Başkanlık Divanı'na sitemlerini ileteceğini söyledi.
Erdem, gazetecilerin, "Neden toplantıya gitmediniz, kritik bir dönemde asamble gündemini takip etmeniz gerekmez miydi?" sorusu karşısında, TBMM Başkanlığı'nın, "Ermenistan'la ilişkilerin durumu ve yol güçlükleri nedeniyle" gidişi organize edemediğini söyledi.
Erdem, Berktay'ın toplantıda seslendirdiği katliam tezlerine karşılık yanıtlarını sıralarken, 1915 olaylarında karşılıklı bir katliam yaşandığını, bir ırkı yok etmeye yönelik bir hareket olmadığını vurguladı.

Milliyet (http://www.milliyet.com.tr/2005/10/13/siyaset/siy06.html)

dertli4u
13.10.05, 13:29
Natürlich kann die Türkei dies verhindern. In der NATO haben wir ein Veto- Recht und davon müssen und werden wir gebrauch machen, da Armenien noch nicht einmal unsere Grenzen anerkennt.

tabii ki veto hakkimiz var..ama bir zamanlar (12 eylül), amerikan genel kurmay baskani haig tr ye geldi..asker sözü verdi ve yunanistanin natoya girmesini veto etmedik.

ama , bizimkiler, türk askerinin asker sözü ile amerikan askerinin asker sözünün farkli oldugunu düsünmediler.

bakarsiniz ermenistan ile ilgili de, simdi bir söz verirler..bizde veto etmeyiveririz.:motz:


*****

bu haberde en komik taraf, sayin TC. Milletvekili, konu hakkinda türkiyede aciklama yapiyor..yani bize propaganda yapiyor.

gitsene ermenistana..madem konferans sirasinda gitmedin, simdi git..orada yap aciklamani.
:kafa:

Historikerzunft
13.10.05, 13:56
Das sehe ich anders, dertli. Der armenische Staat weigert sich offiziell unsere Grenzen anzuerkennen und beschuldigt unsere Vorfahren einen "Völkermord an den Armeniern" begangen zu haben. Zugleich hält man einen Teil des Aserbaidschans besetzt und gefährdet die Stabilität in der Region. Die Türkei würde sich ein klassisches Eigentor schießen, wenn sie Armenien in die NATO lassen würde, da Armenien in jeder Hinsicht (politisch, militärisch) gestärkt würde. Zugleich könnte es uns passieren, dass unsere aserbaidschanischen Freunde sich von uns abkehren (das würde die BCT- Pipeline gefährden).
Weiter sollte bedacht werden, dass auch Russland seinen letzten Fuß im Kaukasus nicht verlieren möchte.
Ich glaube daher nicht, dass man Armenien einfach so in die NATO lassen würde.

Historikerzunft
13.10.05, 14:03
Na ja, Zypern und die EU haben am 03.10.2005 dafür gesorgt dass das Veto-Recht nichts mehr wert ist.

Das haben die - soweit ich weiß- nicht durchsetzen können. Kein Staat dieser Welt kann sich die Befugnis herausnehmen und bestimmen, wie die Türkei zu handeln habe. Wir sind keine Kolonie oder ein Vasall - die Türkei ist eine unabhängige Republik und wird als solche selbst entscheiden.

Die Forderung wurde nicht durchgesetzt:

"Zu den bis zuletzt umstrittenen Punkten gehörte auch die Forderung des EU-Mitgliedes Zypern, die Türkei solle ihre Beziehungen zu internationalen Organisationen schrittweise den EU-Vorgaben anpassen. Damit würde Ankara auf sein Vetorecht gegen eine Aufnahme Zyperns in die NATO verzichten. Dieses Problem sei aber schließlich ausgeräumt worden, berichteten türkische Fernsehsender. Die Türkei behalte ihr Vetorecht als NATO-Mitglied auch weiterhin."
Quelle: Salzburg.com

deryatulga
11.03.06, 19:57
Halil Berktay mı, diaspora mı?/Ruhat Mengi Vatan

Ermeni Çetelerinin Katliamına Uğramış Mağdur Aileleri Derneği, Sabancı Üniversitesi'nde halen öğretim görevlisi olarak çalışan Halil Berktay'ın bu Üniversite'ye yakışmadığını ve istifasının istenmesi gerektiğini anlatan bir bildiri ve ricayı Üniversite'nin rektörüne göndermiş.

Nedeni; bugüne kadar yaptığı tüm konuşmalarda Ermeni soykırım tezinin haklılığını savunan Berktay'ın son olarak -benim de kısa süre önce yazılarımda söz ettiğim- Amerikan PBS televizyonunun hazırladığı ve ABD'deki Ermeniler tarafından finanse edilen "Ermeni Soykırımı" belgeselinin "pürüzsüz" yayınlanması için yaptığı çalışmalar.

Programın son bölümünde Yusuf Halaçoğlu ve Gündüz Aktan'ın konuşacağını duyunca kıyameti koparan Ermeniler'in sorununu çözmek ona düşmüş.

Bu tür çalışmalarda Berktay'la yakın temasta olan, Ermeni diasporasından Stephen Psinstein kendisinden görüş isteyince bakın Berktay neler söylemiş:

1) Gündüz Aktan ve Yusuf Halaçoğlu reddedici devletin adamlarıdır, faşistimsi neo-nasyonalisttirler ve gerçeklerin düşmanıdırlar. (.....)

2) Reddedicilerle (sözde soykırım iddiasını reddeden Türkiye'yi ve aynı görüşü paylaşan vatandaşları kastediyor) direk olarak 'tartışma olmaz' demek hiçbir işe yaramaz. (.....) Bu durum reddedicilerin (....) eline koz verir.

3) Aktan ve Halaçoğlu gibilerin hakkındaki gerçekleri bilebilirken, esas önemli nokta halkın genelinin tanımasını sağlayacak eylemlere girişilmelidir. Başarıyı böyle sağlayabiliriz. (....) Ancak bunun yerine Türkiye ve yurtdışındaki Türkler üzerinde çalışma yapılabilir. Bizimle aynı paralelde açıklamalar yapacak Türkler bulunmalı, onlara bu sözler söyletilmelidir. Bunun finansal kaynağı sağlanmalıdır. (Para verilerek bazı Türkler'in 'Evet Ermeni soykırımı vardı' denmesi sağlanmalıdır diyor.)

Ermeni çetelerinin mağduru aileler derneği ne kadar haklı, ne dehşet verici açıklamalar değil mi? Daha önce bazı tarihçi ve yazarların diaspora ile bu dirsek temaslarından, ortak toplantılardan yazılarımda söz etmiştim, ama yine de bir diaspora mensubunun sözleri sanılacak kadar taraflı olabileceklerinin son örneği beni bile şaşırttı... Helal olsun, "objektif tarihçi" böyle oluyormuş demek!

"Bağımsız tarihçi''nin tarihi yazışması!

Sanıyorum, Sabancı Üniversitesi öğretim görevlisi Halil Berktay kendisiyle aynı görüşü paylaşıp, benzer faaliyetler içinde olan bir grup akademisyen ve yazarla birlikte koro halinde söyledikleri "bağımsız tarihçi" nakaratının çöküşün-deki rolüyle tarihe geçecektir.

Dün "Halil Berktay mı, diaspora mı" başlıklı yazımda, Ermeni soykırımı olduğu iddiasının en ateşli savunucularından Berktay'ın, Amerikan PBS televizyonuna soykırım filmi sunan, bunu finanse eden ve Türklerin olayı anlatan filminin de yayınlanmasını engelleyen Ermeni diasporasıyla "davayı kazanmak için ortak strateji oluşturma" çabalarından söz etmiştim.

Amerika'daki Ermeni lobisinin aynı zamanda TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu ile Emekli Büyükelçi Gündüz Aktan'ın da aynı kanalda konuşma yapacaklarını duyunca fena halde bozulduklarını ve bunu engelleme konusunda "bağımsız tarihçi" Halil Berktay'a başvurduklarını, onun da cevaben çok ilginç bir "mail" gönderdiğini söylemiş ve bu yazışmanın içeriğini vermiştim.

Ermeni diasporasını destekleyen; Minnesota Üniversitesi Katliam ve Soykırım Çalışması Merkezi Profesörü Stephen Feinste-in'e yazdığı cevapta Halaçoğlu ile Aktan gibi Türkiye'nin -biri Tarih Kurumu Başkanı, diğeri diplomat- değerli iki insanını "faşistimsi neonasyonalist, reddedici devletin adamı, gerçeklerin düşmanı" olarak tanımlayan Berktay, "halkın genelinin soykırım tanımasını sağlayacak eylemlere girişilmesi gerektiğini, başarıyı böyle sağlayabileceklerini" öneriyor, "Uzun maratonda neyin belirleyici olduğu dahil edilerek harekete geçmelidir. Bizimle aynı paralelde açıklama yapacak Türkler bulunmalı, onlara bu sözler söyletilmeli, bunun fi-nansal kaynağı sağlanmalıdır" diyordu.

Bu sözler sadece Ermeni diasporasıyla aynı ağzı kullandığını göstermekle kalmıyor, soykırım iddiasını kabul ettirmek için "bu konuda konuşanlara para verildiğini ve verilmesi gerektiğini" de kendi ifadesiyle açıklıyordu.

Yazımdan sonra Prof. Halil Berktay'dan bir itiraz gelmedi. Gelemezdi de, zira "bağımsız" olduğunu iddia eden ve kendisiyle aynı fikirde olmayanları da "devletçi" olarak tanımlayan Profesör bu yazışmayı hiç çekinmeden Üniversite'deki kendi mail adresinden: (hberktay@sabanciuniv.edu) yapmıştı.

Berkay ve arkadaşlarına çağrı
Bu yazışmalarda Halil Berktay "Halaçoğlu ve Aktan' ın konuşmasını engellemesinin onların (reddedicilerin) eline koz vereceğini" de söylüyor ve mektubunu şöyle bitiriyordu:

"Bütün bu nedenlerden dolayı, bugün ya da yarın oturacak, son istanbul konferansının bütün katılımcılarına bir mektup yazarak durumu açıklayacak, Stephen Feinstein'ın bahsettiği eylemi boykot etmemeleri, benim söylediğim yönde bir çalışma yapılması çağrısında bulunacağım."

Bundan hemen sonra Ermeni diasporasından Gerard Libaridian (Michigan Üniversitesi Tarih Profesörü), Halil Berktay'ın haklı olduğunu ve onun önerdiği çizgide bir yol izlemenin Türkiye'yi zor durumda bırakmaya daha uygun olduğunu belirtiyor.

Olay, aynen İngilizce yazışma metnini çevirisiyle budur.

Türkiye'nin kendi akademisyen ve yazarlarının diğer ülke üniversitelerinde, medyasında yaptıkları diaspora destekçisi konuşmalar yetmiyormuş gibi, bir de kendi ülkeleri, toplumları yerine onlarla "ortak çalışma ve strateji oluşturma" durumlarının ortaya çıkması çok ama çok üzücü tabii...

Ben de şimdi onlara bir çağrıda bulunacağım, başta Halil Berktay ve Taner Akçam olmak üzere tüm "konferans ekibi" ne...

Yıllardır bıkıp usanmadan dünyayı gezip "Türkiye'de soykırım iddiası konuşulmuyor, bize baskı yapılıyor, devlet gizliyor" diye bas bas bağırarak bir yandan tarihe, bir yandan da "soykırım olduğuna inanan tarihçilere baskı uyguluyor" gibi gösterdikleri Türk devletine zarar verdiler.

Hiçbir zaman kendilerine "acaba aynı şeyi Ermeni tarihçiler yapsa, ülkelerinde bizim kadar özgür ve mutlu dolaşabilirler miydi" diye sormadılar. (Çağrı yarına...)

Manastirli Hamdi
11.03.06, 22:23
Sabanci'da iftiraci Ermeniler'e yardim ediyor Berktay'i destekledigi icin.

devletin tarihcisi oluyorsa, SAbanci'nin da tarihcisi vardir. Devsirme/Müstemleke aydinlari ve isbirlikcilerin sayisi gittikce artiyor.

Eski sol ve bugünkü AB'ci sermaye tarafindan desteklenen hainlere karsi neden bir girisimde bulunulmuyor?

70'li yillarda sagcilar veya öyle görünenler veya öyle kendilerini sayanlar tamamen yanlis zamanda yanlis aydinlari öldürmüs demek istiyor bazileri fakat bunu kanunla sorun cikmasin diye dile getirmiyorlar. :-)

deryatulga
12.03.06, 05:16
Berktay cevaplasın: Ermenilerden kimler para aldı?

Cevap bekliyorum Prof. Halil Bcrktay'dan. İtiraz bekliyorum, yazımı bitirmeyi üçüncü güne bırakmamın bir nedeni de budur.

Saygın bir üniversitede öğretim görevlisi olma ayrıcalığına kavuşmuş bir profesör olarak çıksın ve "Yazdığınız iddialar bana ait değildir, bu işte bir yanlışlık var" desin, bunu bekledim. Yalnız ben değil, dün gelen mail ve telefonlara bakılırsa çok kişi bekledi. Ama çıt yok!

O zaman bize millet adına bir soru sorma hakkı doğuyor, PBS televizyonunda Halaçoğlu ve Aktan'ın konuşmalarının önlenmesi ile ilgili olarak Üniver-site'deki mail adresinden Stephen Feinstein'a yazdığı mektupta:

"Bizimle aynı paralelde açıklama yapacak Türkler bulunmalı, onlara bu sözler söyletilmeli, bunun fi-nansal kaynağı sağlanmalıdır. İzlenecek strateji mümkün olduğunca çok insanı böylelikle soykırıma inandırmak olmalıdır." İfadeleri yer alıyordu.

Şimdi Halil Berktay Boğaziçi Üniversitesi'nde yapmak istedikleri, daha sonra Bilgi Üniversitesi'nde gerçekleşen konferansı organize eden kişi ve sözcüsü durumunda da kendisi olduğuna göre ve yine kendi ifadesine dayanarak;

"Bugüne kadar Avrupa TV'lerinde, üniversitelerinde, Minnesota başta olmak üzere Amerikan üniversitelerinde konuşanlar, tek taraflı, objektiflikten tümüyle uzak bir konferansa gelen tepkileri 'özgür konferans engelleniyor' diye dünyaya ilan edenler arasında kimler finansal destek aldı ve alıyor?" sorusunu lütfen cevaplayabilir mi?

* Bugüne kadar Ermeni iddiasını canla başla destekleyen, devletini ve tarihçilerini (devlette çalışmayan -ki çalışanların bağımsızlığına da kimse kendisinin ifadeleriyle gölge düşüremez- 354 tarihçi dahil olmak üzere) karalayanlar da finansal destek'' le mi konuştular?

* Avrupa medyasına "Pek bilmiyorum ama Türkler 1.5 milyon Ermeni'yle 30 bin Kürt ü kesmiştir" diyen edebiyatçı, Minnesota Üniversitesi'ndeki konuşmasına benzer bir ifadeyle başlayıp "kesin soykırım olmuştur" diye bitiren Prof. yazar ve "Tehcir kararı bile soykırımdır" diyen Halil Berktay ne karşılığında konuşuyorlar?

Bilim yolsuzluğu
Türkiye bu soruların cevabını bilmek zorunda. Zira yapılan "bilim yolsuzluğu" nun ta kendisidir. Neredeyse Andrew Mango, Bernard Lewis,
Justin M c Carthy gibi dünyaca ünlü tarih uzmanlarını bile "Türkiye'nin adamı", "devletin tarihçisi" ilân edecek kadar ileri gidenler, Ermeni diasporasına Türk tarihçilerinden ve devletinden "reddedici, gerçekleri gizleyici, faşist" olarak söz edenler bu sorulan cevaplamak zorundadır.

İngiltere: Soykırım yoktur
Kendilerini "Son konferans ekibi" olarak adlandıran ve demokratlıktan dem vuranlar, aynen Ermeni tarihçilerin yaptığı gibi iki karşı görüşün tartışılacağı konferanslara katılmayı (özellikle son bir yıldır) reddettiler.

Madem ki savundukları "gerçek"tir neden kaçıyorlar?

Şimdi ben de sizlerin önünde onlara çağrıda bulunuyorum (bu sabah 11.40'ta StarTV'deki programımda da çağrıyı tekrarlayacağım): Başta Halil Berktay olmak üzere gruplarından kim isterse yakında yapacağım programa katılabilir.

Dün Cumhuriyet Gazetesi'nde "İngiltere, Ermeni olaylarının 'soykırım' tanımına uymadığını kabul etti" haberi vardı. "Bağımsız" olduğunu iddia eden ama "bağımlı" yazışmalar yapan Prof. Berktay veya Konferans ekibinden kim katılırsa karşılarında da İngiltere'yle aynı görüşte konuşmacılar olacak.

Amerikalı Ermenileri aydınlattıkları gibi kendi toplumlarını da aydınlatırlar umanm.

Cevaplarını yukardaki mail adresine veya faks numarasına bekliyorum. Tabii "finansal destek" açıklaması da birlikte gelirse onu da duyururum.

Halkın önünde objektif bir tartışmaya katılmayı reddettikleri takdirde onu da...

deryatulga
12.03.06, 18:09
Ermeni Sorununu Kime Birakalim?

Oral CALISLAR
Cumhuriyet - 03/03/2005



Ermeni sorunu, son günlerde gündemin önemli maddelerinden birisi haline geldi. Aslinda bu hiç bitmeyen bir sorun. Yüzyili askin bir süredir tartisilan bu sorun, 1915 Tehciri'nin 90. yildönümü vesilesiyle daha da sik gündeme gelecek.

Bir dönem, ''Ermeni sorununu tarihçilere havale edelim'' derdik. Tarihçilerin, arsivlerin tozlu raflari arasindan gerçegi bulabileceklerine inanirdik. Son dönemde bu saptamada da bir eksiklik, bir yetmezlik oldugunu görüyoruz.

Çünkü, tarihçiler de aralarinda anlasamiyorlar. Örnegin Profesör Halil Berktay , Tehcir sirasinda 600 civarinda Ermeni'nin yasamini yitirdigini söyleyince ve Tehcirin de bir tür jenosit olarak kabul edildigini belirtince, bu isin ''tarihçilere birakilmayacak'' kadar bir kritik sorun oldugu fikri yayginlasti.

Geçenlerde Halil Berktay'in Milliyet'te Derya Sazak 'a konusmasinin ardindan Vatan gazetesinde Ruhat Mengi ilginç bir yazi yazmisti. Mengi, Berktay'in degerlendirmelerinin ardindan tarihin tarihçilere birakilmayacak kadar önemli oldugunu ifade eden bir saptamada bulunmustu. Kendisinin de birtakim önemli belgeleri bildigini belirtmisti.

Sonuçta bizim resmi ve de gayri resmi tarihçilerin bakis açilarinin da farkli oldugu ortaya çikti.

****

Agos gazetesinde Hrant Dink , Bogaziçi Üniversitesi ögretim üyesi tarihçi Selim Deringil 'le bu konuyu görüsmüs. Deringil'in saptamalari da sorunun tarihçi ya da arsivler olmadigina dikkat çekiyordu. Deringil söyle söylüyor: ''Farkli sekilde yorumlanabilen belgeler var; kimi yorum mantikli, kimi yorum tamamen asiri, zorlama, ayni belge temelinden zuhur ediyor. Dolayisiyla arsiv ve belge, tilsimli bir degnek degil, yani hepimiz biliyoruz ki arsive istedigini söyletebilirsiniz. Hangi belgeyi seçtigine, belgeyi nasil yorumladigina bakar, bir sürü yöntemleri var bunun.''

Deringil, tartismayi iki tarafin resmi tarihçilerine birakmamin faydadan çok zarar getirecegine de inaniyor. ''Arsiv bir laboratuvar degil, oraya uzmanlari sokacaksiniz ve hiçbir sekilde tartisma götürmeyecek 'gerçek' ortaya çikacak. Böyle bir sey yok olamaz.''

Peki ne yapmak gerekiyor?.. Belli ki önümüzdeki dönemde bu konu daha fazla gündeme gelecek. Deringil'in bu konudaki önerileri de söyle: ''Koskoca bir Türkiye Cumhuriyeti burada nelerden korkuyor?.. Ermeniler gelip toprak talebinde bulunacaklarmis. Bu asli esasi olmayan bir iddia. Ermenistan defalarca en yetkili agizlardan herhangi bir toprak talepleri olmadigini beyan etti. Bu konuda insanlara gel sakin sakin tartisalim dediginde, 'Ben seni biliyorum, sen sakin sakin tartisalim dediginde soykirimi kabul ediyorsun' diyorlar. Mesajim su: Kendimize artik güvenelim. 2005 yilindayiz, artik büyüyelim, ciddi sekilde tarihle yüzleselim.''

****

Tarihle yüzlesmek o kadar kolay mi? Geçen hafta sonu Berlin'deydim. Berlin'in birlesmesinden sonra Berlin'in tam merkezine Almanlar, Ikinci Dünya Savasi'nda yok edilen Yahudilerin anisina mezarlik biçiminde hazirlanmis genis bir alani anit haline getirmeye hazirlaniyorlardi. Henüz tamamlanmamis bu aniti Almanlar simdiden bir platforma çikip izliyorlardi.

O platformdaki Almanlari gözlerken, kendi kendime düsündüm. Uluslarin tarihi aci olaylarla dolu. Bütün mesele bu olaylara insani boyutlariyla bakabilmekte. Tarihçi, müzikçi, siyasetçi pek fark etmiyor. Insan gözüyle bakabilmek mesele.

****

Ermeni sorunu tarihî olmaktan çok artik bir siyasi mesele sayilir. Bu nedenle bu konuya nasil bir siyasi bakis açisiyla yaklasilacagi daha önemli. Tarihi tarihçilere birakalim, siyaseti hep birlikte belirleyelim.



oralcalislar@cumhuriyet.com.tr

deryatulga
12.03.06, 18:32
Cumhuriyet gazetesinden maalesef kovul(a)mayan Oral Calislar ve Berktay ayni saflarda yer aliyorlar zaten.

Taner Akcam'la birlikte Soykirimi anitina celenk koyan Gürbüz Capan ise parasal olarak Cumhuriyet'i destekliyor. Bir ara orada köse yazisi bile yaziyordu. Benim bos vaktim olsa "Cumhuriyet, Kürtcülük ve Ilhan Selcuk" diye bir kitap bile yazarim. Cumhuriyet'te yuvalanmis Oral Calislar gibi daha niceleri var!

Historikerzunft
12.03.06, 21:30
Prof.Dr. Halil Berktay´dan Açıklama

Halil Berktay, 11 Mart 2006

Son günlerde bir kısım basın ve yayın organlarında, hakkımda yeni bazı yalanlara yer verildiğini görüyorum. Bu saldırı, adli internet sitesinde, 7 Mart 2006 günü yayınlanan bir yazıyla başladı. Daha sonra internet aracılığıyla çoğaltıldı ve Ruhat Mengi’nin Vatan gazetesindeki, 10-11 Mart 2006 tarihli köşe yazılarına sıçradı. Bu yazılarda, özetle, Ermeni diasporasıyla bir takım karanlık ilişkiler içinde olduğum, onları “yönlendirdiğim”, hattâ onlardan finansman talebinde bulunduğum ifade edilmektedir.

Bu, tümüyle gerçek dışı bir saldırı kampanyasıdır. Ben ister Türk, ister Amerikalı, ister Avrupalı, ister İngiliz, Alman veya İsviçreli, ister Yunanlı veya Ermeni veya başka bir ülke veya milletten olsun, birçok bilim insanı ile serbestçe yazışırım, yazışmaktayım. Kendi fikirlerimi her zaman özgürce dile getirdim ve getiririm. Uluslararası bilim âlemi bir bütündür ve sanki sınır-ötesi bilimsel tartışma, yazışma bir suçmuş gibi saçma önyargılarla bölünemez. Ama öte yandan, hicbir Ermeni lobisi veya kampanyasının "Türkiye ayağı" da değilim. Hiçbir konuda, Ermeni diasporasını veya herhangi bir kesimini yönlendirmiyorum. Gerek sitesi ve gerekse Ruhat Mengi, hiçbir normal gazeteci dikkati, şüphesi, titizliği olmaksızın, gazeteciliğin kuralı olan 5N1K ihtiyaç veya zorunluluklarını da hiçe sayarak, herhalde meçhul birilerinin imal ettiği birtakım paragrafları ardarda sıralıyorlar. Bunun ne kadar acemice bir fabrikasyon olduğu, en basit bazı detaylardan dahi kolayca görülebilir. Örneğin Stephen Feinstein Ermeni diasporasinin bir parcası değildir, hattâ Ermeni bile değildir; isminden de anlasılabileceği gibi, bir Yahudi-Amerikalıdır. Öte yandan, Minnesota Üniversitesi'nde profesör oldugunu bildigim Stephen Feinstein ile sahsen de tanışmam. Her konuda benimle "dirsek temasi" icinde oldugu uydurmadır; keza, Ermeni lobisinin şu veya bu faaliyeti konusunda benim özel olarak "görüşümü" sorduğu da başka bir uydurmadır. Stephen Feinstein ile ya da başka herhangi bir bilim adamıyla, mektuplaşsam ne olur, mektuplaşmasam ne olur ? Hiçbir şey olmaz, tabii; ama “dirsek teması” ve “görüş isteme” sözcükleriyle, başka şeyler hayal ediliyor. Gelgelelim bütün bunlar, bundan sonra gelen asıl iki mesele karşısında, adetâ küçük yalanlar mertebesinde kalıyor.

Zira bu iftiralar yağmuru, benim, Ermeni diasporasına, kendilerine yakın görüşlerin Türkler tarafından savunulmasını sağlamak icin finansman temin etmeleri önerisi veya talebinde bulunduğum yolunda bir paragrafı da içeriyor. Bu, aklın havsalanın alacağı sey değildir. Bir parça aklı selim sahibi, izan ve insaf sahibi, gerçekçilik duygusu sahibi kimsenin buna inanması beklenemez. Bunun da yüzde yüz bir uydurma olduğu, çok kısa zamanda, böyle bir saçmalığı yaymak suretiyle bilimsel namus ve haysiyetime gölge düşürmek isteyenler hakkında kanuni yollara başvurduğumda, hiçbir kanıt gösteremeyişleriyle apaçık ortaya çıkacaktır.

Çok temel bir mesele daha var : Ermeni diasporasının bazı aşırı milliyetçi kesimleri, Yusuf Halaçoglu ve Gündüz Aktan gibi Türk resmi tezlerini savunan kişilerin, Amerika'da konusmasını, televizyon açık oturumlarına çıkmasını, hattâ onlardan da görüş alan belgesellerin yayınlanmasını engellemeye çalışıyorlar. Ben, bırakın bu tür sansürcü engelleme cabalarının "Türkiye ayağı" olmayı; bu cabaların her zaman ve tamamen karşısında yer aldım. Benim düşünce ve ifade özgürlüğü konusundaki tavrım, Voltaire'e atfedilen "düşüncelerinizin tamamına karsı olsam da, bu düşünceleri savunma hakkınızı ömrümün sonuna kadar savunacağım" ilkesini temel alır. Esasen geçmişte de bu nedenle, İsvicre mahkemelerinin (düşünceleri ne olursa olsun) Yusuf Halaçoğlu hakkında kovuşturma girisimlerine karşı çıktım. Aynı nedenle, (düşünceleri ne olursa olsun ve kendisi hakkımdane derse desin) Doğu Perinçek hakkında da İsvicre'de soruşturma acılmasına karşı çıktım. Bütün bu tür soruşturmalar ile ardındaki “soykırım tartışılamaz” türü yasaları, hukuk ve siyasetin bilim alanına yanlış ve haksız müdahaleleri olarak niteledim. Bu özgürlükçü tavrım ve görüşlerim basında yer aldı; (Yusuf Halaçoğlu soruşturması münasebetiyle) Hürriyet gazetesinin 1. sayfasında, ayrıca Milliyet'te Taha Akyol'un köşesinde yayınlandı. Aynı görüsleri, yurtdışında katıldığım bütün konferanslarda tekrarladım. Gene benzer nedenlerle, yakın geçmişte, 18 Fransız tarihçisinin, tarihî sorunların kanunlar ve mahkeme kararlarıyla halledilemiyeceği yolundaki açıklamalarını yürekten destekledim. Dolayısıyla, ABD'deki bazı Ermeni milliyetçisi çevrelerin, Yusuf Halaçoglu ve Gündüz Aktan'ın yer alacagi açık oturumları veya belgesel gösterimlerini boykot etme (ya da bunları yayından kaldırtma) girişimlerine ismimin kuzaktan yakından, kıyısından köşesinden bulaştırılmak istenmesini gerçeğe taban tabana zıt ve son derece abes buluyorum.

-- Halil Berktay.

deryatulga
12.03.06, 21:50
Berktay iyice panige kapilmis oldugu icin büyük aciklar vermis. Büyük Özgürlükcü
daha kisa zaman önce Vatan gazetesine verdigi demecte Ermeni Soykirimini kabul etmeyen bilim adamlarini Ku Klux Klan'la mukayese ettigini, bu isin kokusu ciktiginda da gazete idaresine baski yaptirararak bu demecin arsivlerden yok edildigini unutmus. Ermeni Lobisi ve kampanyasinin Türkiye ayagi olmadigi ise dogru, kendisi sadece SABANCI Holdingin cikarlarini koruyor ve devleti de bu arada düpedüz temsil ediyor. Ama Stephen Feinstein elbette Ermeni diasporasinin has adami, Zoryan Enstitüsü ve Vahakn Dadrian'la siki iliskileri var. Türkiye'nin haklarini savundujlarini sanan akillilar dogrudan Dadrian'la iliski kuracaklarina, bunu Feinstein/Akcam ikilisi üstünden yapiyorlar besbelli. Berktay'in bilimsel namus ve haysiyeti olsa, en kücük bir arastirma yapmadigi Ermeni konusunda ön plana cikarak ceplerini doldurmazdi. Oynadigi rol son derece cirkindir ama ona bu rolü oynatanlar bundan da öte igrenctirler.

FACULTY - 2004

The Zoryan Institute is proud to have invited some of the most internationally renowned scholars in their fields for this unique course on genocide and human rights.

Taner Akçam
Joyce A. Apsel
Stephan Astourian
Brent Beardsley
Frank Chalk
Vahakn N. Dadrian
Stephen C. Feinstein Richard G. Hovannisian
Jacques Kornberg
Eric Markusen
Roger W. Smith
Gregory Stanton

Historikerzunft
12.03.06, 21:56
Arslan Tekin

Fehriye Erdal kaçmış, kaçmamış, yakalanmış yakalanmamış inanın beni hiç ilgilendirmiyor. Fehriye Sabancılardan kişiyi öldürenlere yardım etti; yol gösterdi. Üç insan nâ-hak yere gitti. Elbette ben de, kim olursa olsun, üzülürüm. PKK''lıya bile, keşke o yola girmeseydi de ne başkasının canını yaksaydı, ne de kendi canı yansaydı… Anasını yakınlarını gözü yaşlı bırakmasaydı, demişimdir…
Fehriye Erdal Sabahcıların yüksek binalarında çaycı olarak çalışıyordu… Bir örgütün adamıydı. Örgüt onu bilerek oraya sokmuştu. İki militan silâhladrıyla binaya girdiler… Fehriye onları doğruca Sabancı kardeşlerinin birinin bürosuna götürdü, Sabancı kardeşlerden birini, bir genel müdürü ve bir sekreteri acımasızca öldürdüler. Sonra da ellerini kollarını sallayarak çekip gittiler.
Bildiğiniz mesele…

***

Bir bildiğiniz mesele daha var…
Sabancı Üniversitesini kardeşlerini ve çalışanlarını teröre kurban veren aile kurdu. Mütevellî Heyet Başkanı da şu anda Sabancı Holding''in de başında olan Güler Sabancı…
Üniversite "Türkler Ermenileri kesmiştir" tezini savunanların yuvası… Bu savunmanın ilimle hiçbir ilgisi yoktur. Zaten savunucuların başının da ilimle ilgisi olduğu şüphelidir. Bu kişi Halil Berktay… Hâlâ içinde Marxist kırıntıları taşıdığını söyleyen eski Maocu… Hakkında çok yazıldığı için yakından bildiğiniz bir isim.
Son marfetini yazacağım… Meğer adam diasporadaki at gözlüklü, Türklere kin kusan Taşnakçı-Hınçakçıların da akıl hocasıymış… Bizim Halil Taşnakçılardan daha Taşnakçı… İşte yeni belgesi… Bu bilgiler internette dolaşıyor ama uzun verilmiş… Ben "Vatan"dan Ruhat Mengi''den aparacağım! O özetlemiş:
"Ermeni Çetelerinin Katliamına Uğramış Mağdur Aileleri Derneği, Sabancı Üniversitesi''nde halen öğretim görevlisi olarak çalışan Halil Berktay''in bu üniversiteye yakışmadığını ve istifasının istenmesi gerektiğini anlatan bir bildiri ve ricayı Üniversite''nin rektörüne göndermiş.
Nedeni; bugüne kadar yaptığı tüm konuşmalarda Ermeni soykırım tezinin haklılığını savunan Berktay''ın son olarak -benim de kısa süre önce yazılarımda söz ettiğim-Amerikan PBS televizyonunun hazırladığı ve ABD''deki Ermeniler tarafından finanse edilen ''Ermeni Soykırımı'' belgeselinin ''pürüzsüz'' yayınlanması için yaptığı çalışmalar.
Programın son bölümünde Yusuf Halaçoğlu ve Gündüz Aktan''ın konuşacağını duyunca kıyameti koparan Ermeniler''in sorununu çözmek ona düşmüş.
Bu tür çalışmalarda Berktay''la yakın temasta olan, Ermeni diaspo-rasından Stephen Psinstein kendisinden görüş isteyince bakın Berktay neler söylemiş:

1) Gündüz Aktan ve Yusuf Halaçoğlu reddedici devletin adamlarıdır, faşistimsi neo-nasyo-nalisttirler ve gerçeklerin düşmanıdırlar. (.....)

2) Reddedicilerle (sözde soykırım iddiasını reddeden Türkiye''yi ve aynı görüşü paylaşan vatandaşları kastediyor) direk olarak ''tartışma olmaz'' demek hiçbir işe yaramaz. (.....) Bu durum reddedicilerin (....) eline koz verir.

3) Aktan ve Halaçoğlu gibilerin hakkındaki gerçekleri bilebilirken, esas önemli nokta halkın genelinin tanımasını sağlayacak eylemlere girişilmelidir. Başarıyı böyle sağlayabiliriz. (....) Ancak bunun yerine Türkiye ve yurtdışındaki Türkler üzerinde çalışma yapılabilir. Bizimle aynı paralelde açıklamalar yapacak Türkler bulunmalı, onlara bu sözler söyletilmelidir. Bunun finansal kaynağı sağlanmalıdır. (Para verilerek bazı Türkler''in ''Evet Ermeni soykırımı vardı'' denmesi sağlanmalıdır diyor.)
Ermeni çetelerinin mağduru aileler derneği ne kadar haklı, ne dehşet verici açıklamalar değil mi? Daha önce bazı tarihçi ve yazarların diaspora ile bu dirsek temaslarından, ortak toplantılardan yazılarımda söz etmiştim, ama yine de bir diaspora mensubunun sözleri sanılacak kadar taraflı olabileceklerinin son örneği beni bile şaşırttı... Helal olsun, ''objektif tarihçi'' böyle oluyormuş demek!" (Ruhat Mengi "Halil Berktay mı, diaspora mı?", Vatan, 10 Mart 2006.)

***

Fehriye Erdal''la Halil Berktay arasında ne fark var?
İkisi de yardım ediyor, ikisi de yol gösteriyor.
O zaman Fehriye meselesi Türk milletinin meselesi değil, ailenin kendi meselesidir. Türk milletinin feryadına kulak tıkayan Sabancı ailesi kimseden destek ve yardım beklemesin.

Historikerzunft
12.03.06, 22:20
Tarih: 12.3.2006

Ruhat Mengi

Sanıyorum, Sabancı Üniversitesi öğretim görevlisi Halil Berktay kendisiyle aynı görüşü paylaşıp, benzer faaliyetler içinde olan bir grup akademisyen ve yazarla birlikte koro halinde söyledikleri "bağımsız tarihçi" nakaratının çöküşün-deki rolüyle tarihe geçecektir.

Dün "Halil Berktay mı, diaspora mı" başlıklı yazımda, Ermeni soykırımı olduğu iddiasının en ateşli savunucularından Berktay'ın, Amerikan PBS televizyonuna soykırım filmi sunan, bunu finanse eden ve Türklerin olayı anlatan filminin de yayınlanmasını engelleyen Ermeni diasporasıyla "davayı kazanmak için ortak strateji oluşturma" çabalarından söz etmiştim.

Amerika'daki Ermeni lobisinin aynı zamanda TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu ile Emekli Büyükelçi Gündüz Aktan'ın da aynı kanalda konuşma yapacaklarını duyunca fena halde bozulduklarını ve bunu engelleme konusunda "bağımsız tarihçi" Halil Berktay'a başvurduklarını, onun da cevaben çok ilginç bir "mail" gönderdiğini söylemiş ve bu yazışmanın içeriğini vermiştim.

Ermeni diasporasını destekleyen; Minnesota Üniversitesi Katliam ve Soykırım Çalışması Merkezi Profesörü Stephen Feinste-in'e yazdığı cevapta Halaçoğlu ile Aktan gibi Türkiye'nin -biri Tarih Kurumu Başkanı, diğeri diplomat- değerli iki insanını "faşistimsi neonasyonalist, reddedici devletin adamı, gerçeklerin düşmanı" olarak tanımlayan Berktay, "halkın genelinin soykırım tanımasını sağlayacak eylemlere girişilmesi gerektiğini, başarıyı böyle sağlayabileceklerini" öneriyor, "Uzun maratonda neyin belirleyici olduğu dahil edilerek harekete geçmelidir. Bizimle aynı paralelde açıklama yapacak Türkler bulunmalı, onlara bu sözler söyletilmeli, bunun fi-nansal kaynağı sağlanmalıdır" diyordu.

Bu sözler sadece Ermeni diasporasıyla aynı ağzı kullandığını göstermekle kalmıyor, soykırım iddiasını kabul ettirmek için "bu konuda konuşanlara para verildiğini ve verilmesi gerektiğini" de kendi ifadesiyle açıklıyordu.

Yazımdan sonra Prof. Halil Berktay'dan bir itiraz gelmedi. Gelemezdi de, zira "bağımsız" olduğunu iddia eden ve kendisiyle aynı fikirde olmayanları da "devletçi" olarak tanımlayan Profesör bu yazışmayı hiç çekinmeden Üniversite'deki kendi mail adresinden: (hberktay@sabanciuniv.edu) yapmıştı.

Berkay ve arkadaşlarına çağrı

Bu yazışmalarda Halil Berktay "Halaçoğlu ve Aktan' ın konuşmasını engellemesinin onların (reddedicilerin) eline koz vereceğini" de söylüyor ve mektubunu şöyle bitiriyordu:

"Bütün bu nedenlerden dolayı, bugün ya da yarın oturacak, son istanbul konferansının bütün katılımcılarına bir mektup yazarak durumu açıklayacak, Stephen Feinstein'ın bahsettiği eylemi boykot etmemeleri, benim söylediğim yönde bir çalışma yapılması çağrısında bulunacağım."

Bundan hemen sonra Ermeni diasporasından Gerard Libaridian (Michigan Üniversitesi Tarih Profesörü), Halil Berktay'ın haklı olduğunu ve onun önerdiği çizgide bir yol izlemenin Türkiye'yi zor durumda bırakmaya daha uygun olduğunu belirtiyor.

Olay, aynen İngilizce yazışma metnini çevirisiyle budur.

Türkiye'nin kendi akademisyen ve yazarlarının diğer ülke üniversitelerinde, medyasında yaptıkları diaspora destekçisi konuşmalar yetmiyormuş gibi, bir de kendi ülkeleri, toplumları yerine onlarla "ortak çalışma ve strateji oluşturma" durumlarının ortaya çıkması çok ama çok üzücü tabii...

Ben de şimdi onlara bir çağrıda bulunacağım, başta Halil Berktay ve Taner Akçam olmak üzere tüm "konferans ekibi" ne...

Yıllardır bıkıp usanmadan dünyayı gezip "Türkiye'de soykırım iddiası konuşulmuyor, bize baskı yapılıyor, devlet gizliyor" diye bas bas bağırarak bir yandan tarihe, bir yandan da "soykırım olduğuna inanan tarihçilere baskı uyguluyor" gibi gösterdikleri Türk devletine zarar verdiler.

Hiçbir zaman kendilerine "acaba aynı şeyi Ermeni tarihçiler yapsa, ülkelerinde bizim kadar özgür ve mutlu dolaşabilirler miydi" diye sormadılar. (Çağrı yarına...)

deryatulga
13.03.06, 05:11
Halil Berktay nihayet konuştu!

Amerikan PBS televizyonu, Amerika'da yaşayan Ermeniler'in hazırlattığı "Ermeni Soykırımı" belgeselini 17 Nisan'da yayınlama kararı almıştı. Aynı programda emekli Büyükelçi Gündüz Aktan ile Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu'nun konuşacağını duyan Ermeniler kendi finanse ettikleri programda soykırımın olmadığını bilimsel olarak ortaya koyacak iki Türk'ün de konuşacağını duyunca fena halde bozuldular. Ve içinde Halil Berktay'ın, (tanımadığını iddia ettiği) Stephen Feinstein'ın ve Ermeni diasporasından isimlerin olduğu internet grubu içinde hummalı bir faaliyete giriştiler.
"Halaçoğlu ve Aktan'ın konuşmaları nasıl engellenebilir?"... Sorun (!) önemliydi. Ve bu konuda Halil Berktay, Stephen Feinstein ve Gerard Libaridian'la yazışmalar yaptı.

Son nokta
Benim bu konuda yazdığım üç yazıda "Son Nokta" internet haber sitesindeki bilgilerden yararlandığım doğrudur. Ama elimdeki bilgiler, elbette sitede görebileceğinizden çok daha fazlasını içeriyordu.

Prof. Halil Berktay, dün yaptığı basın açıklamasında bu site ile benim köşemde yer alan bilgilerin yalan olduğunu, Minnesota Üniversitesi Soykırım Merkezi Başkanı Feinstein'ın "Halaçoğlu ile Aktan'ın programa katılmalarının engellenmesini eleştiren" bir yazı yazması üzerine kendisinin de özel haberleşme niteliğindeki bu web sayfasına "Herkesin görüşünü savunmaya yerden göğe hakkı vardır" diyen bir mektup yazdığını, mail yazmadığını söylüyor.

Stephen Feinstein'ın Yahudi bir tarihçi olduğunu, soykırımı savunmadığını da ekleyerek...

Aynı açıklamada Minnesota Üniversitesi'nde hiç konuşma yapmadığını (bunu söyleyen olmadı zaten, Minnesota Üniversitesi'nde Türkiye'nin soykırım yaptığını kanıtlamaya çalışan bir gayret olduğunu, tek yanlı konferanslar yapıldığı ve bizden aynı görüşteki grubun da buralarda konuştuğu yazıldı) söylüyor ve benim "Tehcir kararı bile soykırım demektir" sözünü hatırlatmama karşılık "Benim konuya bakışım '1915 Ermeni tehciri soykırım mı değil mi'ye indirgenecek kadar basit değildir" diyor.

"Ciddi tazminat davası açacağı" da aynı basın açıklamasında yer almakta...

5N 1K
Tabii bu cevapta "Son Sayfa" sitesi ile benim "normal gazeteci dikkati, şüphesi, titizliği olmaksızın, gazeteciliğin kuralı olan 5N 1K ihtiyaç ve zorunluluklarını da hiçe sayarak, meçhul birilerinin ima ettiği paragrafları yazmış olduğumuzu" söylemesi üzücü... Son Sayfa'nın Genel Yayın Yönetmeni Süleyman Özışık "Haberimin doğruluğu benim çocuğumun namusu gibidir" diyor, bunu da not edelim ama benim titizliğimi, dikkatimi, hele hele şüpheciliğimi anlatmaya bile gerek yoktur, 20 yıldır bilen biliyor.

Bu olayda 5N l K'nın en çok "Neden, neden, neden..." kısmı ile ilgilendim, onu da Prof. Berktay'a söyleyeyim.

Açıklamada yer alan her cümleyi tek tek yalanlamak mümkün neredeyse, bir tek "Ben konuşmaların engellenmesine karşı çıktım" hariç... Ama onun bile maalesef "farklı" bir nedeni var kendi ifadesine göre...

- Önce Feinstein'dan başlayalım; Amerikalı bir Yahudi olduğu doğru ama "soykırım iddiasına karşı" olduğu yanlış. Feinstein soykırım iddiasını, hem de diasporayla sıkı ittifak halinde destekliyor ve "şahsen tanışmadığını" söylemesine rağmen (ki karşılıklı gelmemiş olabilirler, şart değil) Berktay onu gayet iyi tanıyor.

- Maile paragraf eklenmemiş, orijinal metinde o paragraf duruyor ve bu ortaya çıkarılabilir.

Halil Berktay "Tehcir kararı bile soykırımdır" sözünü 7 Mart 2005, Pazartesi günü Milliyet'te Derya Sazak'ın röportajında söylemişti.

Bu açıklamaya "mail" in orijinali ve Feinstein hakkındaki bilgilerle devam edeceğim. Bu arada siz de www.tallarmani-antale.com/CHGS-univ-Minnesota.htm adresinden Talkvater isimli Amerikalı'nın Minnesota Üniversitesi yönetimine yazdığı mektubu bulup okuyabilirsiniz.

Yararı olacak.

deryatulga
14.03.06, 05:24
Amerikalı tarihçi: Bu bir komplo


ABD'li Feinstein, Prof. Berktay'ın gönderdiği iddia edilen o e-posta'nın "düzmece" olduğunu söyledi. Ve, "Biz Türk tezlerinin de yer alacağı bu tartışmanın televizyonda yayınlanması konusunda anlaşmaya vardık" dedi...
14.03.2006

Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Halil Berktay'ın ABD'li tarihçi Stepnen Feinsten'e yazdığı ileri sürülen e-posta'nın bir kompo olduğu anlaşıldı.

Tartışma yaratan iddia şuydu: Prof. Berktay, ABD'li tarihçiye e-posta yollayarak, PBS televizyonunda yayınlanacak tartışma programına katılarak Türk tezlerini savunacak Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu ve gazeteci Gündüz Aktan'ın engellemesini önerdi. Ve soykırımı kabul eden Türk tarihçiler için finansal kaynak istedi. VATAN'a önceki gün konuşan Prof. Berktay, bunun bir komplo olduğunu belirterek, şu açıklamayı yapmıştı: "Feinsten soykırım iddialarının karşısında bir tarihçidir. Ben onun internet sitesine bir mektup yazdım. Anlaşılan birileri bu mektup üzerinde oynamış. Türk tarihçilere maddi destek konusu inanılmaz bir yalan. Tazminat davası açacağım."

"ihanet mi, komplo mu" tartışması yaratan bu iddiaları ABD'li tarihçi Feinsteni'e sorduk. Feinstein, elden ele dolaşan o e-posta'nın "düzmece" olduğunu söyledi, îşte ABD'li akademisyenin açıklamaları:

"Berktay'la hiç tanışmadım"
Elinizdeki belgelerin sahte olduğunu söyleyebilirim. Gündüz Aktan ve Yusuf Halaçoğlu adlı kişileri tanımıyorum bile. Onların politik görüşleri hakkında da herhangi bir görüşüm olması mümkün değil. Halil Berktay ile de hiç tanışmadım. Ancak benim düşünceme göre elinizdekiler bir siteye bırakılan mesajların üzerinde oynanmış hallerinden ibaret. Elimde bunlara ait herhangi bir kayıt yok. Ancak hepsinin Michigan Üniversitesi'nde kayıtlı olduğuna eminim. Arşivleri oradan edinebilirsiz.

"Tam tersini savunduk"
Berktay'ın bana, "Soykırımı kabul eden Türk tarihçiler bulunmalı. Bunun için para harcanmalı" şeklindebir yazışması olduğunu da hatırlamıyorum. Zaten böyle bir sözü akademik tartışma ortasında söyleyeceğini de kestiremiyorum. Bu şekildeki tartışma ortamında herhangi bir partizan görüş yer alamaz. Ayrıca Berktay ile yazışmalarımızda iddia edildiği gibi Türk tezini savunan kişilerin yer almamasını değil, tam tersini savunduk. 24 dakikalık bu tartışmada, 4 tarihçi yer alacak ve bunlardan ikisi de 1915 olaylarının "soykırım olmadığını" savunacaktı. Tekrar altını çiziyorum. Biz Türk tezlerinin de yer alacağı bu tartışmanın televizyonda yayınlanması konusunda anlaşmaya vardık.

deryatulga
14.03.06, 05:33
Keşke "komplo olsaydı!

Dün VATAN Gazetesi Prof. Halil Berktay'ın açıklamasını bu başlıkla vermişti ve kendisi de hakkındaki iddianın bir komplo olduğunu söylüyordu (halâ da söylüyor.)

Ona hak vermek istedim, "Keşke komplo olsaydı" düşüncesi geçti aklımdan. Ama işte; Stephen Feinstein'ın Yusuf Halaçoglu ile Gündüz Aktan'in PBS televizyonunda gösterilecek olan ve "Ermeniler'in hazırlattığı "Ermeni Soykırımı' belgeseliyle ilgili olarak" konuşmalarının engellenmesi hakkında görüş sorması üzerine yazdığı mailin İngilizce orijinal metni önümde duruyor.

Berktay "mail göndermediğini, Michigan Üniversitesi'nin web sayfasına görüşünü yazdığını" söylüyor. Oysa yazdığı mail, aralarında Feinstein, Li-baridian, Sassoun isimlerinin de olduğu 6-7 kişiye birden gönderilmiş. Aynı metni bir de Michigan Üniversitesi'nin sitesine yazdıysa o başka ama kendisiyle benzer görüşteki akademisyenlerin oluşturduğu ve aralarında haberleştiği bir "yahoo mail grubu" na da yazdığı muhakkak.

Birinci ''yanlış''; Feistein
Konu o kadar derin ve uzun ki kısaca anlatmak zor olacak. Dün verdiğim internet adresinde (Türkcesi "Ermeni Masalı" olan tallarmaniantale'de) Ermeni tezlerini çürüten ve Holdwater takma adıyla yazan bir Amerikalı tarihçinin Minnesota Üniversitesi yönetimine yazdığı mektup var. Bu mektupta Holdwater, aynı üniversitenin Soykırım Merkezi Başkanı Stephen Feinstein'ın Ermeni soykırım iddiasını desteklerken Türklere ve tarihe fazlasıyla önyargılı yaklaştığını, bu konuda sürekli olarak taraflı faaliyette bulunduğunu, daha da ötesi Minnesota Üniversitesi'nin genel olarak Ermeni lobisinin çalışmalarına destek verdiğini söylüyor ve onları "gerçekleri objektif tartışmaya" davet ediyor.

Yani sadece Feinstein değil, Taner Akçam'ın da çalıştığı Minnesota Üniversitesi (benim de yazılanında belirttiğim gibi) genel olarak Türklerin soykırım yaptığının kabulü için çalışıyor. Feinstein hakkındaki kesin kanıt ise şu; 9 Mart 2000 tarihinde NewYork Tımes'da "Batı demokrasilerinin Ermeni soykırımını tanıması" için çağrıda bulunan 126 akademisyen arasında Prof. Feinstein da var (http//www.chgs.umn.edu/ Histories_Narratives_Documen/Armenian-Genocide/Public_Petitions/P).

Bunu yazmamın nedeni Halil Berktay'ın "Feinstein'ın soykırım iddiasını savunmadığını" gayet emin bir ifadeyle söylemesi... Acaba Prof. Berktay buna ne diyecek?

Gelelim "O üniversitenin web sayfasına yazdım" dediği Michigan Üniversitesine. Bu üniversitede de yine iddianın ateşli destekçilerinden ve Berktay'la aynı "yahoo group"ta olan tarih profesörü Libaridian ile onunla tıpatıp aynı görüşleri paylaşan "bizim" profesör Fatma Müge Göçek var. Ki ABD'den gelen bilgilere göre Prof. Göçek PBS TV'nin aynı belgeseli içinde Türk devleti aleyhine ve soykırımı savunan güzel(!) bir görüş de bildirmiş. Amerikan Üniversiteleri ne "tarafsız" çalışıyor ve bizim (Ermeni milliyetçileri gibi ve 1915 ve öncesindeki olayları gözleriyle görmüş, yaşamış gibi konuşan) akademisyenlerimiz bu üniversitelere ne güzel yayılmışlar değil mi? (Bu konuda daha geniş bilgiyi gelecek yazılanında vereceğim.)

İkinici yanlış; mail grubu
Halil Berktay, söz konusu maili "armenian@yahoogroup.com" adresine yazmış ve bu yazıya cevaben kendisine Libridian'dan "glibarid@umich.edu" adresinden bir mail gönderilmiş. Aynı maili bilgi olarak Stephen Feinstein'ın "feinstein 001@umn.edu" adresi ile Hamt Sas-sounian a da gönderilmiş.

Görüldüğü gibi belli kişiler aralarında mailleşiyorlar. Bunu açıklamaktan çekinmeye ve başkalarını yalancılıkla suçlamaya ne gerek var? Biz de akademisyenleri etik davranmaya davet edebiliriz, ki ediyoruz.

İşte o paragraf!
Şimdi de Halil Berktay'ın "Birileri ciddi ciddi benim Michigan Oniv. web sayfasına yazdığım mektubu aşırmış ve üzerinde oynamış" dediği (ve Feinstein'ın onu onayladığı) mailin istenmeyen paragrafının orijinal halini veriyorum. İnternet uzmanlarından öğrendiğime göre maillerin orijinalini normal bir internet kullanıcısı asla değiştiremiyor, ekleme yapamıyor, bunu değiştirmeyi ancak "çok ileri düzeyde bir hacker" başarabiliyor ki bu durumda bile üniversiteler maillerin kaydını tuttuğu ve "server"lardan silinemediği için ortaya çıkıyor. (Bilgisayarın IP adresinden de anlaşılabilirmiş.)

Bu mailde Berktay "reddedicilerin görüşünü açıklamasına karşı çıkılmasının tümüyle inandırıcılıktan uzak bir pozisyon yaratacağını, çok fazla protesto eder bir görüntü olacağını ve reddedicilerin eline koz vereceğini söyledikten sonra şunları yazmış:

"While W may know the truth about the likes of Aktan and Halaçoglu, the point is to get the general public to recognize it... İncluding what is decisive in the long run, i.e. the Turkish public in Turkey and outsi-de Turkey. We should find some Turks that can speak like us, make state-ments fitting our needs. It is need to find support for ali these tasks."

Acaba "kendileri gibi konuşacak Türkler" i ikna etmek için istediği "destek" onları yemeğe götürmek veya plaket vermek midir?

H. Berktay'a sormak lâzım!

(Not: Dün yazımın bir bölümünde "mail"leri aldığım internet sitesinin adını yanlışlıkla "Son Nokta" olarak yazmışım, aynı yazıda daha sonra doğrusunu da verdiğim sitenin adresi "www.sonsctyfa.com"dur. Genel Yayın Yönetmeni Süleyman Özışık ise Akşam, Sabah ve Milliyet gazetelerinde 14 yıl çalışmış ve 6 yıldır da internet gazeteciliği yapan bir gazeteci..)

deryatulga
15.03.06, 19:02
Bay Feinstein, bu ne çelişki?

Minnesota Üniversitesi'nin Soykırım Çalışmaları Merkezi'nin Yöneticisi Prof. Stephen Feinstein malûmunuz hemen olaya ABD'den el koydu ve söz ettiğimiz e-posta olayının bir komplo olduğunu emin şekilde açıkladı.

Bakınız sevgili okurlarım, burada söylemek isterim ki ben yazılarımı kimseye düşmanlık olsun diye yazmıyorum. Her zaman ve bugün tek amacım gerçeklerin anlaşılmasına katkıda bulunmaya çalışmaktır. Bunu yaparken elbette her gazete ve gazetecinin yaptığı veya yapabileceği gibi doğru olduğuna inandığım duyumlan da değerlendirmek ve ilgili sorulan sormaktır. Zaten yazılanında da "Halil Berktay para aldı veya bir karşılık alarak bu açıklamaları yapıyor" şeklinde bir ifadem olmadı. Sadece ortada "karşılıklı mail gönderme ve Türklerin PBS televizyonundaki konuşmalarına öfke, konuşacak kişilerin kişiliklerini zayıflatma, Ermenilere 'davanın kazanılması' konusunda proje sunma" gibi gayretlerin olduğunu duyurdum ve "Sizin gibi konuşacak Türkler arıyor, bu konuda destek istiyorsunuz. Nasıl bir destektir bu, finansal destekse başka kimler aynı desteği aldı" sorularını sordum, açıklama istedim. Bir ulusun sonsuza kadar "20. yüzyılın ilk soykırımcısı" tanımını haksız yere kabullenmek zorunda bırakılacağı bir durumda gazetecinin bu sorulan sorma hakkı vardır.

Biraz geç kalmadı mı?
Söz konusu mailler benden önce "Son Sayfa" sitesinde birkaç gün üstüste yayınlanmıştı. Ben üç gün yazdım ve Halil Berktay bir haftanın sonunda cevap verdi. Cevabında "O mail öyle değildir, buyrun orijinali böyle" deseydi ben de oturup (Amerika'dan araştırdığım ve yüzde yüz doğru olduğunu "bu maili Amerika'da elde eden kişiden" duyduğum halde) bir kez daha araştırmaya girişirdim. Belki de "Ortada bir hata var" diyerek özür dilerdim...

Ama Berktay bunu yapmadı, ne yaptı; "Komplo" dedi, Stepnen Feinstein'in fikirlerini pek iyi bildiği halde bizi yanılttı, maili şahıslara değil Michigan Üniversitesi web sayfasına yazdığını söyledi. Arkadan "hiç tanımadığı"nı söylediği Feinstein da çıkıp "Yusuf Halaçoğlu ve Gündüz Aktan'ı hiç tanımadığını, Halil Berktay'la da hiç tanışmadığını ve düşüncesine göre maillerle oynandığını" söyledi... Tekrarlıyorum, tanışmaya gerek yok, günümüzde tanışmadan da internet yoluyla her iş halledilebiliyor. Feinstein'in yaptığı gibi tek bir uluslararası bildiriyle bütün Avrupa ülkeleri "Ermeni soykırımını kabule" çağrılabiliyor.

Tanışmıyorlarmış!
Nitekim Berktay'la hiç tanışmadığını her nedense vurgulama ihtiyacı hisseden Feinstein VATAN'a yaptığı aynı açıklamanın son kısmında "Ayrıca Berktay'la yaptığımız yazışmalarımızda iddia edildiği gibi Türk tezini savunan kişilerin yer almamasını değil, tam tersini savunduk" diyor.

Bu konuda yazıştıklarını kendi ağzıyla söylüyor. (Her ne kadar VATAN'dan bir arkadaşımız bu açıklamanın başına, Feinstein'in sözleri kesin kanıtmış gibi, henüz konu sonuçlanmadan "Söz konusu e-postanın bir komplo olduğu anlaşıldı" cümlesini yanlışlıkla ilâve etmişse de...)

Feinstein bir Ermeni iddiası savunucusudur, söylediklerinin doğruluğuna da ancak delilleriyle inandırabilir, onun her söylediğine inanmak zorunda değiliz. Bu arada benim de bilim üzerine ve çok başarılı bir Amerikan Üniversitesi ile en iyi İngiliz üniversitelerinden birinde eğitim almış olduğumu hatırlatayım.

Yani inanmak için onlar gibi ben de kanıt isterim.

Feinstein mailinde şöyle yazmış:
"Sevgili çalışma arkadaşlarım,
Bizim hoşlanmayabileceğimiz insanlarla (hiç tanımadığı Halaçoğlu ve Aktan'dan söz ediyor) 25 dakikanın üstünde görüş alışverişinde bulunmasından dolayı PBS kanalını boykot etme konusu problemlidir..."

Berktay ise aynı konuşmacılar için (konuşmalarının "onların ellerine koz vereceği" için de önlenmemesi gerektiğini söylerken):
"Devletin gizli ajanlarıdır, faşist neo-nasyonalist ve gerçek düşmanıdırlar" diyor mailinde.

Ve Libaridian da ona cevaben yazdığı mailde: "Halil'e tamamen katılıyorum. PBS'i boykot etme bazılarının iyi hissetmesini sağlar ama iyi olur mu emin değilim" diyor.

Merak etmez misiniz?
Siz olsanız bu yazışmalardan ne sonuç çıkarırsınız?.. Merak edip sormaz mısınız?

Aynca Appo Jabarian dan Simon Maghakyan'a 11 Şubat 2006'da gönderilen mail de yine bilgi notu olarak Berktay, Feinstein, yine Ermeni davasının yılmaz savunucularından Harout Sassounian, Libaridian ile armenian@yahoogroup.com'a (Berktay'in mailini yazdığı Fjrmeni yahoo grubu) postalanmış.

Diaspora görüşünü destekleyen, onlarla birlikte çalışanların bir kopyayı da aynı anda (birbirlerini hiç tanımayan) Berktay ve Feinstein'a göndermelerinin nedenini merak etmez misiniz?

Bence burada, Halil Berktay öfkeleneceğine yazdığı mailin esasını ilk günden çıkanp basına sunmalıydı. Bunu Sabancı Üniversitesi de yapabilir ve yapmalı...

Zira konu sadece "kendileri gibi soykırımı savunacak olanlara destek istemek" filân değil, onların bulunmasını istemek bile bir Türk bilim adamına hiç yakışmaz.

Prof. Berktay'ın (Prof. mu, doçent mi, bu konuda da sorular var) mail metnini vermesi gerekiyor.

deryatulga
20.03.06, 02:21
'Courageous' ve 'honorable' tarihçilerimiz!

Dün İstanbul Üniversitesi'nde uluslararası bir sempozyum başladı, bugün ve yarın da devam edecek. Konusu: "Türk-Ermeni İlişkilerinde Yeni Yaklaşımlar".

Bu konferansta Türkiye'den ve diğer ülkelerden tarih uzmanları, sadece Türk arşivlerine değil, Fransız, Rus, İngiliz, Amerikan arşivlerindeki bilgi ve belgelere de dayanarak 1915 ve öncesindeki Ermeni olaylarını ve bugünkü durumu tartışacaklar. Ama ne yazık ki Boğaziçi Üniversitesi ile Bilgi Üniversitesi konferansları için ortaya çıkan ve bağımsız, tarafsız olduklarını iddia eden akademisyen ve yazarların hiçbiri ama hiçbir tanesi bu sempozyumda yoklar. Ne bunda, ne de daha önce davet edildikleri, tarihin masaya yatırılıp herkesin BELGELERLE tezini ortaya koyabileceği toplantı, panel, TV programlarında yer almayı kabul ettiler.

Ermeni tarihçilerin "Soykırımı peşinen kabul etmezseniz masaya oturmayız" şartını anlamak mümkün, çünkü onlar tartışmasız olarak mağduriyetlerinin, soykırım iddialarının dünya ve Türkiye tarafından kabulünü istiyorlar. Ama Türk tarihçilerin, "demokrat, entelektüel, bağımsız vs. vs." olduğunu iddia edenlerin masadan kaçmasını neyle açıklayabilirsiniz?

Ben size söyleyeyim; Bu ekibin Avrupa ve Amerika'da Ermeni diasporasının ve destekleyicilerinin toplantılarında koro halinde (sanki Türk toplumu buna inanmıyormuş da, devlet böyle olduğu konusunda baskı yapıyormuş gibi) tekrarladıkları "devlet tezi" aslında çekindikleri gerçeğin ta kendisi... O tez, Ermenistan'ın ilk Başbakanı Kaçaznuni'nin de açıkça itiraf ettiği tarihi gerçek... Yalnız Türkiye'nin değil, diğer ülkelerin arşivleri, yabancı bilim adamlarının yaptığı araştırma sonuçlan bu gerçekleri o kadar açık şekilde ortaya koyuyor ki karşısında "tez" türetme, tartışma yapma imkânı yok.

Kaçak güreş
O zaman ne yapıyorlar, aynen Ermeniler gibi kaçak güreşiyor, tartışmaktan kaçıyor, dışta ve içte onlara destek veriyor, olayların yüzde yüz soykırım tanımına uyduğunu papağan gibi tekrarlıyor, Türkiye'de "alternatif görüş sunuyoruz" diyerek tek taraflı konferanslar düzenliyor ama yazılı tarihin ve Türkiye'nin bunu anlatan yüzlerce tarihçisinin karşısına çıkamıyorlar.

Tek bir kaçış var onlar için "Karşı görüş?? devlet tezidir" lâfını orada, burada mümkün olduğunca sık tekrarlamak... O zaman "Olaylar BM'in soykırım tarifine uymuyor" diyen ingiltere de devlet tezini mi savunmakta? Dünya çapında ün kazanmış yabancı tarihçilerin "Soykırım olmadığı" açıklamalarını devlet mi sağlıyor?

Bakın Michigan Üniversitesi'nde çalışan Prof. Fatma Müge Göçek'le, Ermeni iddiası savunucusu gazeteci Aris Babikian'ın yaptığı ve 2005 sonunda Kanada'da "Horizon Weekly" dergisinde yayınlanan röportajda neler söylenmiş:

Babikian "Geçtiğimiz birkaç ayda birçok dürüst Türk, Türk devletinin Ermeni soykırımını yalanlama politikasına karşı çıktılar" diyerek başlıyor ve "Bu cesur ve şerefli (courageous and honorable) Türk entelektüelleri, milliyetçiler ve hükümet çevreleri tarafından korkutuldular, tehdit edildiler, şantaj yapıldı, vatan hainliğiyle suçlandılar. Bu öncü entelektüeller arasında Elif Şafak, Taner Akçam, Halil Berktay, Orhan Pamuk, Ragıp Zarakolu ve diğerleri vardı" sözleriyle devam ediyor.

Habersizmiş!
Müge Hanım, kimsenin tehdit edilmediğini, şantaj yapılmadığını ama tek yanlı bir konferansa itiraz edildiğini bilmiyormuş gibi hiç ses çıkarmıyor.

Ve sonra kendisine sorulan her soruya onların tam istediği cevapları verirken "ABD'ye gidene kadar bir Ermeni sorunu olduğundan habersiz olduğunu" (bir akademisyen için çok ama çok garip), "Ama gittikten sonra içindeki sosyolojistin harakete geçtiğini ve öğreniverdiğini" söylüyor. Bu arada Türkiye'nin azınlıklara önyargılı olduğuna hayati boyunca şahit olduğunu, Osmanlı burjuvazisini oluşturan (Rum, Yahudi ve Ermeni) azınlıkların trajik olarak Türk Müslüman burjuvazisiyle değiştirildiğini ve tabii 1915'te olanların BM'nin soykırım tanımına kesinlikle uyduğunu anlatmayı da unutmuyor.

Türkiye'nin bu konudaki resmi duruşunun ve yapılan çalışmaların akademik değil siyasi olduğunu da vurgulayarak...

Aslanım cesur ve şerefli Türk entelektüelleri. Nasıl da gayretliler Ermeni tezini savunmakta değil mi?

(Not: Bu arada Halil Berktay'in Feinstein ve Libaridian'la yaptığı yazışmalan çıkarmasını hâlâ bekliyorum. Sabancı Üniversitesi ise bünyesindeki bir öğretim görevlisinin özel mailini açıklamayacağını söylüyor.

Komplo mu, değil mi bunu anlayabilmemiz Halil Berktay'a bağlı... Keşke biraz da Stephen Feinstein hakkında bizi bilgilendirse...)

Yarın Berktay'ın bana gönderdiği ihtarnameden söz edeceğim.

deryatulga
20.03.06, 02:23
Sözlerini Halil Berktay'a iade ediyorum!

Her ne kadar yurt içinde ve dışında araştırma merkezlerinde kimya mühendisi olarak çalışma deneyimlerim olsa da 20 yıla yakın süredir gazetecilik yapıyorum. Ve benim anlayışıma göre gazetecinin, yazarın görevi bilgilendirmek, gerçeklerin anlaşılmasına yardımcı olmak, sorunların çözümüne katkıda bulunmak, olayları yorumlamaktır.

Şahıslarla çekişmek, onlara hakaret etmek, kaleminin gücüyle zarar vermek değil. Bu nedenle Halil Bcrktay m birkaç gündür söz ettiğim ve kendisinin de hem basın açıklaması yapıp, hem bana ihtarname gönderip, hem de TV'ye çıkarak konuştuğu konuda da araştırdım, bilgilendirdim, gerekli soruları sordum.

Açıkça "yalan" gördüğüm, yalan olduğuna emin olduğum noktalarda bile "yalan" yerine "yanlış" kelimesini kullandım... Oysa karşımdaki akademisyen bey "meslekî onurundan" söz ederken, bu yazışmalarda koca bir toplumun onuru, geleceği söz konusuydu. Örneğin kendisine Appo Jabarian tarafından bilgi notu olarak 11 Şubat 2006'da gönderilen (aslı Simon Maghakyan'a yazılmış) mailde şu sözler yer alıyordu (ki gördüğümüz kadarıyla daha sonra bir Türk "bilim adamı" olarak itiraz etmemiş):

"Sevgili Simon,

Benim düşünceme göre, sırf bazılarımız onları görmek ve sallanan tezleriyle bir kez daha sarsılmak istiyor diye bu reddedicilere bir başka yalanlama cinayeti fırsatı vermek doğru değildir. Bu reddediciler 'nakhalni' (Rusça), 'yüzsüz' (Türkçe), 'anyeres' (Ermenice)dir. Utanmazdırlar. Onların bir kez davetsiz olarak halınıza oturmalarına izin verirseniz gelmekle kalmaz bir de üstüne işerler ve gelmeye devam ederler. Ayrıca eğer kendilerine eğlenmek için tartışma arıyorlarsa onlan başka gruplara (alay ediyor) yönlendirmek lâzım. Ermeni soykırımı ve 1.5 milyon kurban eğlence veya tartışma konusu olamaz. Sadece Türkiye yalan söylemeye devam edecek diye onlara yalanlarını yayma fırsatı verilemez. Bir tartışmada iki tarafın da dürüst olması gerekir, eğer bir taraf kronik yalancıysa tartışma fonksiyonunu kaybeder." (Onların ve bizdeki destekçilerinin tartışmaya girmeme nedenini görüyor musunuz?)

Şirretlikle...
Böylece sürüp gidiyor. Bu saygısız Jabarian 10 Şubat'ta da "USA Armenian Life Magazin'e yine PBS'te Türklerin ve 'soykırım yoktur' diyenlerin konuşmasının engellenmesi için Türkiye'ye her tür hakaretin yer aldığı bir yazı da döşenmiş.

Biz gayet saygılı ve kibar bir dil kullanıp, bilimle çözüm ararken onların akla gelen her şekilde psikolojik baskı, küfür, kâfir, şirretlik ne gerekiyorsa yaptıklarına hiç şüphe yok. Haydi bu da normaldir diyelim ama kendi içimizdeki yazar ve akademisyenlerin (sosyologlar filan da tarihçiler kadar gayretli bu konuda) onlara destek vermesine, birlikte proje üretmesine de duyarak susacak değiliz.

Ben "bilirsem yazarım", isteyen "yapabilirse yalanı ortaya çıkarır". Aa, hiç mi yanılma payı yoktur? Olabilir tabii, pek ünlü "entelektüellerimiz soykırım olduğu konusunda bu kadar büük yanılgıya düşebiliyorlar, tarihe yalan söyleterek bilime hakaret edebiliyorlarsa herkesin de bir yanılma payı vardır ama burada, bu olayda yanılgı olmadığına eminim.

Kim yalancı?
Neden "tarihe yalan söyleterek" diyorum, zira tarih belgeleri (yalnız Türkiye'nin değil, diğer ülkelerin belgeleri de) karşılıklı çatışmalarda kimlerin nasıl, nerede öldüğünü, kimlerin nerelere göç ettiğini, kimlerin geri döndüğünü, her şeyi anlatıyor.

Ama arşivlere bakma zahmetine bile katlanmayanlar dünyayı dolaşarak tarih yazıyorlarsa asıl yalan, asıl iftira budur.

Halil Berktay tarafından bana gönderilen iki ihtarnamede böyle bir mail olmadığı, benim söylediklerimin de yalan, uydurma ve iftira olduğu belirtiliyor. Berktay "soykırımın varlığı" tezini savunan tüm akademisyenlerin "aydın namusuna" kefil olduktan sonra (bu nasıl oluyorsa) bu iddianın benim bilim vicdan ve haysiyetine, gerçek saygısına tümüyle yabancı oluşumdan kaynaklandığını söylüyor.

"Yalan ve iftira iddialarını" kendisine aynen iade ediyorum. Ve ben de onu bilime, ayrıca insana ve insanlığa saygıya davet ediyorum.

Feinstein, Ermeni yahoo group, mektubun içeriği hakkında gerçeği saklayanların diğer sözlerine inanmak için de çok düşüneceğiz bundan sonra!

deryatulga
22.03.06, 14:45
Demokrat olmak kolay değil! RUHAT MENGI VATAN

Türkiye'de kendini demokrat ve aydın sananların (veya sayanların) durumu komik çelişkiler içerir aslında... Sık sık demokrasiden, saygıdan, herkese "eşit" insan haklarından, düşünce ve ifade özgürlüğünden dem vurur ama bazen tek bir olayda kendilerinin bu tariflerle hiç ilgili olmadıklarını ortaya koyuverirler.

Onların "demokrasi" anlayışı sadece kendileri ve destekledikleri kitleler yararına kullanıldığı sürece geçerlidir. Düşünce ve ifade özgürlüğü ise sadece kendileri için...

Aynı ifade özgürlüğünden bir başkası yararlanırken hoşlanmadıkları bir durum ortaya çıkarsa duyduktan öfke bir anda "patlayan bir volkana" dönüşebilir. Hem kendileri, hem muhatapları, hem de sonuçta yarattıkları "aydını böyle olursa gerisinden hayır bekle" tarzındaki mesajlarıyla toplum çeker bunun sıkıntısını... Acı bir durum tabii ama bir gerçeğimiz de bu maalesef!

"İğrenç tahrifat"
Hırant Dink'in Agos gazetesi 17 Mart sayısında benim yazılarımla ilgili olarak Halil Berktay'ın yaptığı açıklamayı birinci sayfasından "İğrenç tahrifat" başlığıyla vermiş. İlk cümle şöyle: "Vatan gazetesi yazarı Ruhat Mengi'nin dile getirdiği asılsız iddialar Halil Berktay tarafından 'iğrenç tahrifat' olarak nitelendi."

Daha sonra benim yazılarımdan alıntılar yapılıyor, VATAN'ın; haberi emin değilmiş gibi "İhanet mi, komplo mu?" başlığıyla verdiği ve bir editör hatası olarak yazılan "...komplo olduğu anlaşıldı" cümlesi alınıyor ve Halil Berktay'ın açıklaması ile "Öyle bir yazı yazmadım, yazmam da" dediği okuyucuya aktarılıyor.

Bir kere her şeyden önce bu olaya "İğrenç tahrifat" başlığını birinci sayfadan manşet olarak verebilmek için nerede tahrifat yapıldığının da açıklanmış olması gerekir. Oysa Berktay basına ve topluma, yazdığı mektubun orijinalini, bu mektubu "Ermeni yahoo group"ta ve soykırımın kabulü için çalışanlara yazmadığını, soykırımı bütün varlığıyla savunan Stephen Feinstein'ı hangi nedenle "Soykırımı savunmaz, o Yahudidir" şeklinde tanıttığını, kendisi "onunla yazışmadım" derken Feinstein'in çıkıp neden "Berktay'la yazışmalarımızda Halaçoğlu ve Aktan'ın PBS'te konuşmasını savunduk" dediğini açıklamış değil.

Aynen Ermeni olaylarından söz ederken rakam ve belgelerle birçok ülkenin arşivlerinde benzer şekilde yer alan tarihî gelişmeleri açıklamak yerine "reddedici devlet ve onun adamları" cümlesini, arkadan da "eldeki veriler soykırım olduğunu gösteriyoru, "tehcir kararı bile soykırımdır"ı tekrarlayıp durdukları gibi, bu olayda da "yalan, iftira, tahrifat"ı tekrarlıyorlar ama "nerede tahrifat yapılmış, nerede yalan söylenmiş" bunu açıklamıyorlar.

Zira "Armenian yahoo group"a girebilen herkesin bu yazışmaların nasıl olduğunu görmesi mümkün.

Görünen gerçek
Agos, benim yazılarımda çelişki olduğundan söz ediyor, oysa bende çelişki yok, Berktay'dakiler ise açık seçik ortada.

Neden hâlâ bu çelişkileri açıklığa kavuşturmadığını ona soracaklarına, görevini yapan ve "yurt dışında canının istediği gibi, gerekirse tarihe yalan söyleterek konuşacak özgürlüğü kendinde görenleri" aynı özgür ifade hakkını kullanarak açıklayan gazeteciye saldırmaları garip olmuyor mu?

Basında "görünen gerçek" o konuda haber yazabilmek için yeterlidir. Ben görünen gerçeği yazdım, aksi doğruysa "görünmeyen gerçeği" ortaya çıkarmaya davet ettim. Bunu yapamayanlann konuşmaya hakkı yoktur.

Bir açıklama yapılacaksa önce "1,5 milyon Ermeni öldürüldü" diyenlerin o tarihte zaten Osmanlı topraklarındaki tüm Ermeni nüfusunun 1 milyon 600 bin civarında olduğunu bilip bilmedikleri de açıklanmalı. 644 bin Ermeni'nin tehcir sonrası geri dönüp evlerine yerleştiklerini bilip bilmedikleri de...

Hiç değilse tarihi okumadan "Amerika'ya gittim, üç beş Ermeniyle konuştum, bir de Zoryan Enstitüsü'nde filmler izledim ve olayı kapıverdim diyenleri aralarına almasınlar.
Komediye dönüyor olay!

deryatulga
28.03.06, 15:36
Ruhat Mengi (28.03.2006)
Yazarımızın arşivinde


Aydınların yeni görevi

USA Turkish Times'dan bir mail gelmiş:
"26 Mart Pazar günü öğlen 12.00'de University of Southern California da Türk Ermeni ilişkileri hakkında düzenlenecek olan ve Emekli Büyükelçiler Gündüz Aktan ile Ömer Lütem'in katılacakları konferans üniversite yönetimi tarafından hiçbir gerekçe gösterilmeden iptal edilmiştir. Vatandaşlarımıza saygı ile duyurulur."

Okuyunca hemen doğrulamak üzere bir küçük araştırma yaptım, haberin doğru olduğunu öğrenince de "vatandaşlara" özellikle de "bazı vatandaşlara" duyurmaya karar verdim. Zira bu bazı vatandaşlar Türkiye'de bir üniversite yönetimi bir konferansı (halktan gelen tepkiler üzerine) iptal ettiğinde kıyametleri koparmış, Türkiye'yi 'DÜNYA BASINI'na şikayet etmişlerdi.

Bu durumda hemen aynı ekibin ortaya çıkıp University of Southern California yönetimine "konuşma, düşünce, konferans özgürlüğüne kısıtlama getirdiği" için de aynı şikayeti yapmaları, bunu da dünyaya duyurmaları gerekir. Elleri, dilleri buradan Fransa'ya, Amerika'ya anında yetiştiğine (oradaki Feinstein gibi soykırım savunucuları da buralara anında yetiştiğine) göre bunu yapmak bir görev olmalı.

Tarih nasıl yazılır?
Örneğin; 25 Eylül 2005'te Washington Post'ta yayımlanan "In İstanbul, a Crack In The Wall of Denial" başlıklı (İstanbul'da, inkar Duvarındaki Çatlak) makalesinde ve daha sonra Habertürk'teki konuşmasında aynı sözleri tekrarlayan Elif Şafak bunu yapabilir.

Ne diyor Elif Şafak; aynen Michigan Üniversitesi'nin Prof. Fatma Müge Göçek'i gibi "soykırım olayına Amerika'ya gittikten sonra vâkıf olduğunu" anlatıyor. Şu cümlelerle:

"2002 yılında ABD'ye gittikten ve Ermeni-Türk entelektüellerin ortak çalışmasına katıldıktan sonradır ki 1915'te başlayan ve Türklerin 1,5 milyon Ermeniyi öldürdükleri ve yüzlerce, binlercesini evlerinden sürdükleri suçuyla ciddi şekilde yüzleşme ihtiyacı hissettim. Daha çok soykırım konusunda, özellikle yaşayan mağdurların ifadelerinde yoğunlaştım; Toronto'da Zoryan Enstitüsü'nün Ermeni arşivlerinde kayıtlı röportaj bantlarını izledim, bana aile hatıralarını ve sırlarını açacak kadar özverili olan Ermeni büyükannelerden ve arkadaşlardan hikayeler dinledim. Ve sadece bu korkunç sürede işlenen suçların değil, sistematik inkar yoluyla ortaya çıkan etkinin de daha kötü olduğunu gördüm."

Taner Akçam'ın da pek yakın olduğu, hatta "Türk Milliyetçiliği ve Ermeni Soykırımı" kitabının önsözünde direktörü George Shirian'a teşekkürler bildirdiği Zoryan Enstitüsü en "taraflı", en "Türk karşıtı" Ermeni kurumlarından biri... Şimdi, oralara kadar gidip bu kurumlardan ve büyükannelerden tek yanlı olarak "soykırımı öğrenenlerin, makaleler, kitaplar yazanların, özgür konferans hakkı isteyenlerin, bir Amerikan üniversitesinde konferans engellenmesine de "tarafsız aydın" kimlikleriyle karşı çıkmaları beklenir.

Yoksa bu da mı beklenmemeli?

Cevaplarını duymak isterdim doğrusu!

deryatulga
03.04.06, 17:52
Devletin Dışişleri, milyarlık holdingleri, en derininden en tepesine kamusal katmanlar, nedya kodamanları, biz bunlardan iyi mi bileceğiz de çenemizi yoruyoruz? Üstelik birileri bile, ayak üstü döne döne ezber bozdururken. Erivan'da da konferans şartmış. Mutlaka öyledir, çift dikiş sağlam tutar. SABANCI Üniversitesi öğretim üyesi Prof. bazan da Doçent Dr. Berktay, Erivan'da yoğun ilgi görmüş. Vaad edilen Büyükelçilik Taner Akçam'dan alınıp ona verilsin bari. Sayın Profesör ezcümle şunları söylemiş:
"İstanbul'da düzenlenen Ermeni konferansının en katı fikirli Ermeni milliyetçilerinin bile üzerinde (üstünde demek ister) olumlu etki yarattığını gözlemlediğini" mesela! Sanırsın ki gitti de orada bu tür adamlara sürü sepet muhatap oldu. Konuştuğu tek adam, onun bile daha doğru dürüst kim olup da ne dediğini bilmiyor. Etkilemesi yetmiyor da konuşmanın, ayrıca büyük bir ilgi ve destek de görmüş. Bu ilgi ve destek somut olarak nasıl şekillenmiş, hocamız burada pek derinlere inmiyor. Bar kadınlarının "Şekerim seni daha önce tanımış olsam, hiç buralara düşermiydim?" sözü de şimdi nereden çağrışım yaptı yani? Sayın Profesör, bir rivayete göre de Doçent konuşmasının sadece yüzde 15ini soykırım meselesine ayırmış. Amerikan ekolü hemen kendini belli ediyor, öyle hesapsız, cetvelsiz, rakamsız konuşmak yok. Her neyse Berktay yakında bütün Türk milletine bir punduna getirilerek söyletilecek lafların provasını yapmış ve tarihsel vicdanını rahatlatmış. Coğrafi vicdanını rahatlatarak oracıkta yeni sınırı çizse belki abartmış olurdu ama hazır aramıza katılmışken çevresel vicdanını rahatlatmak için mahallenin çöpünü de toplasa hiç fena olmaz. Buraya kadar aferin de, Ermeni tarihçiliği ve milliyetçiliği eleştirisini yapacak cesareti nereden bulmuş, zira bu konuda tın tın öttüğü durmadan saçtığı bilgeliklerden ortaya çıkıyor. Yanlış anlaşmaları önlemek için de söyleyelim ki oturduğu masadaki diğer insanlar tarihçi falan değiller. Berktay'ın oraya hangi sıfat ve ne amaçla kimler tarafından götürüldüğünü yeterince yazdık. Tartıştığı "Güney Kafkasya'da bölgesel işbirliği" konusunun tarihçilikle ilgisi ne? Hocam yari vefakarı Taner Akçam misali paraşütle Siyasal Bilgiler alanına mı indirilmiş nedir?! Zaten ardı geliyor "bunun diplomatik dildeki manası" diye! Bünyesindeki Ermeni masasını fiilen iptal eden Dışişlerimize hayırlı olsun, küreselleşme biraz daha olgunlaşırsa Dışişleri-SA diye bir kuruluşa neden ihtiyaç duyulmasın? Geçen gün de zaten bunun için Berktay'ın bir işe yaramadığı tarihçilikten değil, diplomatik misyonundan dolayı SABANCI Holding bünyesinde beslendiğini söylemiştik. Burada adı geçen Vahan Hovannesyan da tarihçi değil, arkeolog. Ama genel kültürü geniş bir zat ki Hocamız kendisini meslekdaşı zannetmiş. Hovannesyan'ın başka marifetleri de var, hükümeti zorla devirmeğe kalkmaktan Ter Petrosyan zamanında 4 yıl hapse mahkum olmuş. Hani birileri masal anlatıyor ya, Ter Petrosyan'ın Türkiye'nin gül hatırı için Taşnakları hapse attığını, işte o hikaye. 2,5 yıl yatıp çıkmış, Hocalı katliamıyla övünmekten çekinmeyen bir fanatik ve Koçaryan'ın da has adamı. Ermeni kamuoyu bizimki gibi sebükmağzan değil ki, İstanbul'daki konferansın tarihi öneminin farkında olmasın. Verdiği tek tepki yumurta ve domates yağdırıp küfür etmek olan cahil ve bilinçsiz kitlelere bakarak ellerini oğuşturmuşlardır, haklıdırlar da. Keşke Berktay onlara bizde Ermenilerle omuz omuza döğüşerek İran Azerbeycanı'nı kurtarmaya niyetlenen ulusçular olduğunu da anlatsaydı. Berktay Hovannesyan'ın ettiği lafları perdelemek için bizdeki resmi görüş dediği şeye bulaşmadan kalamıyor ama belki birileri gerçeği Türkiye'ye sızdırırlar diye de "aynı şey, hatta daha fazlası buyuruyor!" Anlı şanlı SABANCI Üniversitesi bu kadar düzeysiz elemanlara ders verdiriyorsa okul ücretini en azından yarılasın derim. Hovannesyan demiş ki " Ermeni Soykırımı Türklerin hesabını verecekleri tek suç değildir.
Türkiye 1915'teki marifetinin yanı sıra 1919 yılında Ermeni topraklarının bir bölümünü kopartıp almıştır. 1919 yılındaki Türk saldırganlığı günümüzde yaşanan Karabağ savaşı, Nahçevan sorunu ve Ermenistan'ın ablukası gibi olayların da başlıca sebebidir. Bu bakımdan da tarihçiler komisyonu filan kurulması kabul edilemez, olsa olsa hükümetler arası bir komisyon kurularak Başkan Koçaryan'ın isteğine uygun olarak dertlere çare bulunur." Hovanessian sadece Ermeni Meclisi ikinci başkanı değil, ayrıca Dünya Taşnaklar Bürosunda da ağırlığı olan bir adam. Taşnakların gücünün ne olduğunu devletimizin onların işlediği cinayetleri de ASALA'nın üstüne yıkmasından anlayın gitsin!
Eskiden olsa bu bilgiler medyamızda "Küstah Ermeni!" başlığı ile duyurulurdu. Şimdilik sadece ört bas edilmekle kalıyorlar. Yakında "Komşudan dostça uyarı!" filan diye lanse edilirse kimse şaşmasın. SOYKIRIM-SA temsilcisi burada da ihtiyatı elden bırakmıyor: "Daşnak milliyetçiliğinin Ermenistan'ın tamamını kapsadığı düşünülmesin. Daşnak Partisi'nin Ermenistan'da aldığı oy oranı sadece yüzde yedi ile sınırlı." Kimse korkmasın yani, Ermenilerin geri kalanları barışçı ve uzlaşmacı insanlar. Benim gibi düşünenler de komik bir azınlık olduklarından Başbakanımız bizlere "Diyaspora" iltifatında bulundu ya! Ermeniler de bizden korkmasın diyeceğim ama, korktukları da yok zaten. Davaları Türkiye'de güçlü ve emin ellere tevdi edilmiş durumda zira!
Berktay'ın İngiliz zannettiği Sammut ise Maltalı. Yıllardır Tiflis'te görev yapmaktaymış. İnternetten çıkarabildiğim kadarıyla bir John LeCarre romanından fırlamışa benziyor, günahı vebali boynuna! Oraları nizama koymaya gelmiş Sammut Hovhanesyan'ı "dar perspektifle baktığı ve tarihin ağırlığını sırtında taşıdığı için" eleştirmiş! Allah razı olsun, o olmasa bu işi herhalde SOYKIRIM-SA temsilcisi yapacak değildi. İngilizler malum, kullanacakları halkların birbirlerini kırmalarından aslında hoşlanmazlar. Nüfus mübadelesi fikrini de bunun için geliştirmişlerdir. Şimdi Azerbeycan ve Orta Asya'nın doğal servetlerine el atılacakken Taşnaklara nereye kadar gidebileceklerini de göstermeleri normaldir. Ancak son günlerde Ahıska bölgesinden gelen Gürcü-Ermeni çatışması haberleri de Sammut'ın canını sıkmış olmalı. Kendisi ileri derecede Gürcü sempatizanı olarak tanındığından işi kolay olmamıştır.

Berktay Kafkasya'da dolaşan 1915'in hayaletini kimin davet ettiğini de mi bilmiyor? Hem geçmişle yüzleşeceksin, hem de bu hayalet karşına dikilmeyecek! Türk tarafının geçmişe bir tutsaklığı varsa, bu tutsaklığın nerede ve nasıl başladığını sayın Profesör belgelesin, yoksa eşek sandığı tarihi boyama işini gerçek Kayserililere bıraksın. Hakkını da yememek lazım, suçlama listesinden artık Cemal Paşa'yı çıkartmış, Dadrian'dan bile çok sonra ama buna da şükür! Bizler Talat ve Enver Paşaların acaba hangi emirlerine tutsak olmuşuz? "Ben belge okumam!" diyen sayın Profesöre bu soru sorulmaz ama, gerçekten de bunun bilincine sahip değilim! Hocamız da zaten diyor ki: "Benim tarihçi olarak sorunum bu hayaletle nasıl baş edebiliriz ve onu nihai uykusuna nasıl yatırabiliriz ki, geçmişten özgürleşerek bugünü adam gibi yaşayabilelim." Birincisi burada anlatılan şey tarihçinin değil, siyasetçinin sorunudur. Ancak milletlerarası andlaşmalarla kapanmış bir meseleyi karşı tarafın insanlarını şerefsizce öldürerek tekrardan açarsan ve siyasetçi dediğin de mızmızlığı ile göze batarsa, hesaplaşma cephesi bir anda genişler. SOYKIRIMI-SA'nın patroniçesi The Economist'e verdiği demeçte holdinginin Ermeniler uğruna devlete kafa tutmasıyla övünüyordu. Malum holdingi tanıyanlar onun devlete kafa filan tutamayacağını, ama çeşitli yollardan devleti kendi kafasına uyduracağını bilirler. Övüngen patroniçe yıldız tarihçisinin sıradan bir meslekdaşı karşısında bile nasıl bir bozguna uğrayacağını acaba biliyor mu? Biliyor ki kendisini açık oturumlarda fikrini savunmaya teşvik etmiyor. SABANCI Üniversitesi böyle bir reklam fırsatını nasıl teper? Adam olmayan soykırımı resimlerine gözyaşı dökmüş, gençlikte hangimiz yanılmadık ki?
Ermeni Sorununda Berlin Duvarının yıkılmasını organize eden tarihçiye biraz hoşgörü ile yaklaşmak gerekmez mi?

"1915'in tarihsel bir arka planı var!" dedikten sonra "Türk resmi tezlerine göre" korkaklığına ne demeli? Senin kendi fikrin yok mu muhterem? Ne olmuş o devirde, söyle de bilelim! Türk resmi tezi diye gevelediğin şeyin doğrusu ve yanlışı nerede? Buna cevap vermeye tenezzül etmeden, ki böyle yapanı her tarih seminerinden atarlar, Ermeni milliyetçilerine bodoslamadan giriyor. "Daşnak ve Hınçak örgütlerinin varlığından, taleplerinden, eylemlerinden, arazide ne yaptıklarından" hiç söz etmek istemiyorlarmış. Pek ala hocam, sen buyur da söyle, şu düşük yoğunluklu savaş lafını unutmadan, ne olmuş o sıralarda gerçekten? "Ama o kahramanca yürütülen savaşın Osmanlı'da yaşayanlara bedelinin ne olduğundan hiç söz edilmiyor!" Neden edilmiyor? Ya bu adamlar tarihi tahrif ederek cinayetlerini perdeliyorlar, ya da böyle şeyler hiç olmamış. Ama Berktay o kadar cahil ki, Ermenilerin bu cinayetlerle övünmeleri olmasa, Türk tarafının elinde hiç bir belge olmayacağını bile bilmiyor. Berktay soykırımının ne demek olduğunu bilse, onun mağdurunun aynı zamanda yüzde yüz de mazlum olduğunu bilir. Kendisini katliamdan ayırt eden şey de budur. Ondan dolayıdır ki Ermeniler yıllardır yazılı ve görsel ne varsa tahrif ederek ya Berktay gibi cahillere yuttururlar ya da satın aldıkları bazı karaktersizlere pazarlatırlar.

Berktay Hoca mavi boncuk dağıtarak Ermeni fanatiklerini yumuşatma faslına devam ediyor: "Ermeni milliyetçilerin yerel katliamlara girişmiş olması benim gözümde 1915'te İttihatçıların verdiği emirleri haklı ve meşru kılmıyor." Ermeni katliamları bir olgudur, İttihatçı emirleri ise tarih açısından sadece fasarya. Ha Enver Paşa "Ordu tehcir işine karışmasın!" emrini mi vermiş, bu demektir ki Ermenilerin soyunu kırmakla siviller mükelleftir. Berktay bu, anlambilime perende attırmış adam, bunu da dese ne çıkar, demiş gibi kabullensek olur mu? İstanbul konferansına benzeyen konferans Erivan'da toplanacak da, burada Berktay'ın ettiği lafları hangi Ermeni tarihçi edecek? Öyle biri ortada yok, en güvendikleri Libaridian ve Suny de buna dahil olmak üzere. Dadrian Taşnak tarihçisi mi? "Her milliyetçilik kendini pirü pak görür" iddiasında olan Berktay Kont Cavour'un "Vatan uğruna yaptıklarımızı kendimiz için yapsak ne sefil adamlar olurduk!" dediğini duymamıştır ama, İttihatçıların bile tehcir sonrası kendilerini pirü pak görmediklerini nasıl bilmez? Bir Profesör nasıl böylesine tın tın olur ve devlet tarafından, resmi ağızlar inkar etmesine rağmen, görevlendirilir? Berktay acaba Alman birliği kurulurken Bismarck'ın ettiği lafları bilseydi, cehaletinden utanırmıydı? Hiç sanmam! Ama sayın Hoca ASALA eylemlerinin de askeri rejim sırasında olduğunu iddia ediyor. ASALA dediği çeşitli Ermeni terör örgütleri 1975 tarihinde vurmaya başladılar. Cinayetlerin sadece bir kısmı Eylül 1980 ötesine sarktı. Doğrudur, "Biz de sizler gibi Osmanlı'ya karşı dövüştük!" diyen Gündüz Ökçün gibi Dışişleri bakanları da çıkmıştı aramızdan, öğrencisi Baskın Oran şu sıralar hükümetin ufkunu genişletmekle meşgul. Yalvarma ekolünden gelen Bay Berktay ise "Dünyanın o derin kuyudan çıkması için Türkiye'ye yardım etmesi" gerektiğini buyuruyor. Öyle parlamentolarda soykırımı kararları filan alınmamalıymış. Ne olacak? Kendisinin AB heyetine izah ettiği gibi soykırımını kabul ve özürün yerli malı bir kılıfı hazırlanacak.

Ermeni tarafı tarihçiler komisyonu istemiyoruz diye yırtındığı halde Berktay devasa bir komisyon kurulması peşinde. Anlaşılan bazı yoldaşlara ekmek kapısı açmak zamanı gelmiştir. Ama bu meselenin hakkını verecek 15'er tarihçi iki taraftan da çıkmaz. Üstad diyor ki "Ermeni meselesinin nihai çözümünün ne olabileceğini bilmiyorum!" Sen bana Ermeni meselesinin ne olduğunu zahmetse bir tarif ediver, ben de sana nihai çözümünü hem de tek başıma 6 ayda teslim edeyim. Einstein'ın relativite teorisini veya termodinamik yasalarını logaritma cetveli görse bir tarafına sokacak adamlara mı tartıştırıyorlar akademik dünyada? Berktay cehaletini de aşan inadı yüzünden hala tüm Osmanlı Ermenilerinin sırf Ermeni oldukları için tehcir edildiği iddiasını sürdürüyor ve inadın bu kadarına da yalancılık dendiğini herhalde bilmiyor. Veya bilse de sırtını dayadığı, onun uğruna devlete kafa tutan SOYKIRIM-SA'ya güveniyor. Teşkilatı Mahsusa paramiliter bir örgüt değildi, aldığı "özel ve gizli katliam emirleri"ni sayın holding profesörü lutfederse biz de inceleyip irdelemek isteriz. Birileri av mevsimi açmış ama, kim neyi avlamaya niyetli, o konuda son sözümü söylemeye henüz sıra gelmedi. Ve Hocam Ermeni dostlarının huzurunda soykırımını da tanımış oluyor, önceleri neden yok, mok diyip de sonra böyle dediğini ancak kendi bilir. Bu kadar opportünizmden rahatsız olmuş olacak ki 1915 normunun farklı olduğunu buyuruyor. Üstüne üstlük soykırımına karşı bir etik birikim de yokmuş o dönemde. Yani suçun ne iç ne de dış şartları oluşuyor. Bektaşinin dediği gibi şuna yok diyecek ama dili varmıyor ve karşısındaki Ermenileri de biz Türkler gibi enayi sanıyor. Kendisini ırgalamaz ama bir şey daha ekleyeyim. Ermeni milliyetçi tarihçileri yerden göğe kadar haklıdırlar, soykırım soykırımdır ve tartışılamaz. Böyle bir şey varsa ve yaşanmışsa tabii. Soykırımını tartışma fikrinin ise ancak SOYKIRIM-SA çatısı altında savunulabileceği bu tezin doğrudan devamı!

deryatulga
03.04.06, 17:54
Erivan'da da konferans şart

Erivan'da da konferans şart
Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Berktay, NATO Parlamenterler Asamblesi semineri için gittiği Erivan'da yoğun ilgi gördü. FOTOĞRAF: GARBİS ÖZATAY
Erivan'dan dönen Prof. Dr. Halil Berktay, İstanbul'da düzenledikleri Ermeni konferansının olumlu etkilerini gözlemlediğini söyledi. Berktay 'Erivan'da da bir konferans yapılmalı' diyor

18/10/2005

ERTUĞRUL MAVİOĞLU
İSTANBUL - NATO Parlamenterler Asamblesi'nin (NATO PA) Ermenistan'ın Başkenti Erivan'da düzenlediği Rose&Roth seminerine katılan Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Halil Berktay, 24 Eylül'de İstanbul'da düzenlenen Ermeni konferansının en katı fikirli Ermeni milliyetçilerinin bile üzerinde olumlu etki yarattığını gözlemlediğini söyledi. Berktay, "Erivan'daki NATO PA seminerindeki konuşmam büyük bir ilgi ve destek gördü. Konuşmamın sadece yüzde 15'i soykırım meselesine ilişkindi. Benim tarihsel vicdanımda bunları söylemek, üstelik Ermeni tarihçiler ve gazetecilerin önünde söylemek çok önemliydi. Öte yandan böylesi kapsamlı bir Ermeni tarihçiliği ve milliyetçiliği eleştirisini de kendi payıma ilk kez Erivan'daki bu toplantıda dile getirdim" dedi.

24 Eylül'de İstanbul'da 'İmparatorluğun Çöküş Döneminde Osmanlı Ermenileri' başlıklı konferansın düzenleyicileri arasında yer alan Berktay, 6-8 Ekim'de Ermenistan'ın başkenti Erivan'da düzenlenen NATO Parlamenterler Asamblesi'nin 61. Rose&Roth seminerine davetli olarak gitti.

Seminere çeşitli ülkelerden parlamento heyetleri ile uzmanların ve az sayıda sivil toplum örgütünün katıldığını söyleyen Berktay şunları söyledi:

"Benim tebliğ sunduğum oturumun üst başlığı 'Güney Kafkasya'da bölgesel işbirliği' olarak belirlenmişti. Bunun diplomatik dildeki manası, Türkiye-Ermenistan ve Ermenistan-Azerbaycan ilişkileri ile bu ilişkilerin arkasında birikmiş tarihsel gerilimler, düşmanlıklar oluyor. Üzerinden henüz çok az bir süre geçen İstanbul'daki Ermeni konferansının etkilerini Erivan'da çok net bir biçimde gözlemledim. Ermenistan Parlamentosu Başkan Yardımcısı Daşnak Partisi milletvekili tarihçi Vahan Hovhannesyan bile Türkiye'de yıllardır hiçbir şey değişmediğini savunmasına karşın bir yandan da İstanbul'da böyle bir konferansın yapılmasını demokratikleşme bakımından önemli bir işaret olarak gördüğünü söyledi. Öte yandan oturumun ardından bana yöneltilen sorulardan net olarak anladım ki, Ermeni kamuoyu İstanbul'daki konferansın ve konferansın tarihi öneminin farkında. Gazeteciler de o konferansta konuşulanları ayrıntılı olarak biliyorlardı."

Halil Berktay, Erivan'daki NATO PA seminerinde yaşananları şöyle anlattı:

'Daşnak perspektifi dar'

Katıldığım oturumda moderatör Fransız delegasyonundan Jerome Riviere idi. Oturuma katılan konuşmacılar ise Daşnak Partisi'nden Vahan Hovhannesyan, Londra'dan uluslararası uzman Dennis Sammut ve bendim. Hovhannesyan'ın bildirisi çok kötüydü. Bizdeki resmi milliyetçi görüş sahipleri ağızlarını açtıklarında ne kadar ufuksuz, ne kadar düşmanca, ne kadar dar görüşler öne sürüyorlarsa, aynı şey ve hatta daha fazlası Hovhannesyan'ın konuşmasında vardı. Siyasal ufku, Türkiye'ye dogmatikçe eleştiri yöneltmekten ibaretti. Daşnak milliyetçiliğinin Ermenistan'ın tamamını kapsadığı düşünülmesin. Daşnak Partisi'nin Ermenistan'da aldığı oy oranı sadece yüzde yedi ile sınırlı. Hovhannesyan'ın konuşmasından sonra İngiliz Sammut'un tebliği geldi. Sammut konuşmasına nazik bir eleştirel havada kendi değineceği bütün konuları somutladığı için Hovhannesyan'a teşekkür ederek başladı. Konuşmasının çeşitli yerlerinde de Hovhannesyan'ı dar perspektifle baktığı ve tarihin ağırlığını sırtında taşıdığı için eleştirdi.

Kafkaslardaki hayalet

Sammut'un konuşmasından sonra bana söz verildi. Ben de konuşmama Marks ve Engels'in Komünist Manifesto'daki 'Avrupa'da komünizm hayaleti dolaşıyor' şeklindeki o ünlü cümleyi biraz bükerek başladım: Kafkasya'da bir hayalet dolaşıyor. 1915'in hayaleti. Türk milliyetçiliği ile Ermeni milliyetçiliğinin çeşitli varyantları bu hayaletten kurtulacakları yerde adeta bu hayaleti ete ve kemiğe büründürmeye çalışıyorlar. Öyle taraflar var ki, bugünü geçmişin ağırlığından, tarihten özgürleştirme peşinde değil, tam tersine uzak geçmişe tutsaklığımızın devam etmesi peşinde koşuyorlar. Yani bizleri 1915'in Talat ve Enver Paşalara, onların emirlerine tutsak bırakmak isteyenler var, Daşnak komitacılarının perspektifine tutsak etmek isteyenler de var. Benim tarihçi olarak sorunum bu hayaletle nasıl baş edebiliriz ve onu nihai uykusuna nasıl yatırabiliriz ki, geçmişten özgürleşerek bugünü adam gibi yaşayabilelim.

'Türkiye'de değişim var'

Sayın Hovhannesyan, Türkiye'de hiçbir şeyin değişmediğini söyledi. Aksine büyük değişimler var. 1990'lı yıllar boyunca 1915'te neler olduğuna ilişkin resmi söylem dışında yazıp çizenler Taner Akçam ve Fikret Adanır gibi isimlerle sınırlıydı ve bunlar yurtdışındaydılar. 2000 Ekim'inden itibaren de Türkiye içinden tek tük tarihçiler ve sosyal bilimciler resmi söylemin dışında, 1915'in gerçek yüzü dışında konuşmaya başladılar. Ben Radikal'e konuştum, Mete Tuncay, Murat Belge, Selim Deringil gibi isimler de görüşlerini ortaya koydu. Ama bu tür konuşmalar sonucunda linç atmosferi yaratan milliyetçi tepkilerle karşılaştık. İşte beş yıl sonra 60'dan fazla saygın tarihçi, sosyal bilimci ve gazetecinin tebliğ verdiği İstanbul konferansının yapılmış olmasını belki de ileride Ermeni sorununda Berlin Duvarı'nın yıkılması gibi hatırlayacağız.

Mağdurlar ve mazlumlar

Ne oldu sorusu kadar olayların nasıl bu noktaya geldiği de önemlidir. 1915'in tarihsel bir arka planı var. Türk resmi tezlerine göre, emperyalist devletlerle işbirliğine giren ve Osmanlı'dan toprak kopartmaya çalışan Ermeniler ciddi bir güvenlik sorununun doğmasına neden olmuşlardı ve alınan tedbirler son derece meşruydu. Yine bu tezlere göre, alınan tedbirler güvenlik sorununun ortaya çıkmasına neden olan Ermeni çetecilere karşıydı. Ermeni milliyetçi tarihçileri ise o zamanın Daşnak ve Hınçak örgütlerinin varlığından, taleplerinden, eylemlerinden, arazide ne yaptıklarından hiç söz etmek istemiyorlar. Ermeni ders kitaplarına baktığımızda ya da Ermeni edebiyatına baktığımızda muazzam bir Ermeni devrimciliği öyküsü görüyoruz. Ama o kahramanca yürütülen savaşın Osmanlı'da yaşayanlara bedelinin ne olduğundan hiç söz edilmiyor. Öte yandan soykırım tartışmalarına geldiğimizde bu kahramanca savaştığı söylenen Ermeni devrimci milliyetçi örgütleri hiç yok. Çünkü Ermeni milliyetçi tarihçileri, konu soykırım tartışmalarına geldiğinde yüzde yüz mağdur ve mazlumu oynamak istiyorlar. Çünkü bu iki kavram, örneğin kahve gibi halklar arasında paylaşılması imkânsız olan miraslardandır.

Ermeni tarihçilere çağrı

Ben resmi tarihçi değilim. Ermeni milliyetçilerin yerel katliamlara girişmiş olması benim gözümde 1915'te İttihatçıların verdikleri emirleri haklı ve meşru kılmıyor. O nedenle yaşananları Ermeniler saldırdı, her şey de o nedenle oldu basitliğine indirgeyecek değilim. Ama 1915 yılının öncesinde Ermeni komitacıların gerçekleştirdiği eylemler de vardı. Bu etnik savaş sırasında da korkunç şeyler oldu. İnsanlar öldürüldü, kadınların ırzına geçildi. Bu olayları unutarak hiçbir yere varamayız. Biz resmi söylemin dışındaki Türk tarihçi ve sosyal bilimcileri olarak kendi milliyetçi tarihçiliğimizi eleştirmeye giriştik. Şimdi Ermeni tarihçileri arasından da buna denk düşen seslerin çıkması gerekir. İstanbul'dakine benzer bir konferans da Ermenistan'da düzenlense çok önemli bir adım atılmış olur. Çünkü Ermenilerin de Daşnak milliyetçiliğinden kurtulmaya ihtiyacı var.

'ASALA çıkmaza soktu'

Türkiye'de çok geniş kesimlerin bu olayı kabul etmesinin neden bu kadar zor olduğunu anlamak gerekir. Çünkü her milliyetçilik kendini pürüpak görür ve Türk milliyetçiliği bu konuda tek örnek değildir. Ermeni milliyetçiliği de her bakımdan kendini haklı görüyor. Çeşitli milliyetçilikler, kurmuş oldukları ulusdevletlerin tertemiz ve günahsız bir şekilde doğmuş olduklarına inanmak isterler. İkincisi 1915'te yaşananlardan sonra araya uzun unutuş onyılları girdi. Hiç konuşulmayan, yazılmayan bu konu sisler-bulutlar içine gömüldü. Ondan sonra da uyanış çok kaba ve hoyrat bir biçimde oldu. Uyanış, 1960, 1970'li yıllarda ASALA eylemleri ile birlikte geldi. 70'e yakın Türk diplomatı saldırıya uğradı, bazı olaylarda aileleri ile birlikte öldürüldü. Üstelik bu terörist eylemler sonucu yaşanan uyanış, askeri rejim sırasında oldu. Türkiye'nin katı resmi söylemi de bu dönemde inşa edildi. Şimdi bundan kurtulamıyoruz. Türkiye, savunma siperi kazıyoruz derken kendisini derin kuyunun dibine hapsetti.

Üçüncü ülkelere eleştiri

Şimdi dünyanın o derin kuyudan çıkışta Türkiye'ye yardım etmesi lazım. Buna yardımcı olmak mı istiyorsunuz, Türkiye'yi gagalamak mı istiyorsunuz? Ermenistan'ın üçüncü ülke parlamentolarından ve AB'den 'soykırım kararı' çıkarma çabası Türkiye'yi içine girdiği bu çukurun içinde tutmaktan ve milliyetçi tepkilerin artmasından başka bir sonuç yaratmıyor. Bu tavrı son derece yanlış buluyorum.

Diyalog için Berktay formülü

Ermeni ve Türk tarihçilerden oluşturulacak bir komisyon kurulması önerisi var. Her iki tarafın avukat tarihçilerinden oluşacak komisyon ile ilerleme kaydedilemez. Halbuki bu komisyona bazı değişiklikler getirilebilir. Türk hükümeti 10, Ermeni hükümeti de 10 tarihçi atasın. Ama ikinci olarak Türk hükümeti Ermenistan ve diaspora içindeki tarihçilerden beş kişiyi kendisi seçsin. Ermeni hükümeti de Türkiye tarihçileri içinden beş kişiyi seçsin. Ermenistan'da ve ABD'deki diasporada resmi Ermeni tezleri dışında konuşabilecek çok sayıda tarihçi var. Bunun dışında 10 tane de uluslararası tarihçi atansın. İşte bu şartlar altında ciddi tartışmalar yapılabilir. Ermeni meselesinin nihai çözümünün ne olabileceğini bilmiyorum. Ben şunu yapmaya çalışıyorum: Türkiye içinde Ermeni sorununun tartışılması bir fizik kongresinde termodinamik yasalarının ya da Einstein'ın relativite teorisinin tartışılması kadar özgür olsun. Bana göre bu sağlandığı zaman zaten çözüme de ulaşılmış olur.

'BM normu: Soykırım'

Konferansa katılan çok sayıda bilim adamının tebliğini özetleyecek olursak, o zamanki İttihat ve Terakki yönetimi sadece doğudaki isyancı Ermenileri değil, ideoloji, siyasi çizgi veya coğrafi ayrım yapmaksızın tüm Osmanlı Ermenilerini, sırf Ermeni oldukları için tehcire tabi tutmuştur. İttihat ve Terakki'nin paramiliter örgütü olan Teşkilatı Mahsusa kanalıyla uyguladığı özel ve gizli katliam emirleri de söz konusudur. Bu emirler sonucu bütün nüfus guruplarına Ermenilerin birer av oldukları ve av mevsiminin açıldığı mesajı verilmiş oluyordu. Bana göre 1948 Birleşmiş Milletler Soykırım ve Soykırımı Önleme Konvansiyonu'nun getirdiği kıstasları 33 yıl önce cereyan etmiş 1915 olaylarına uyarlayabilirsek, evet bu bir soykırımdır, soykırımın bütün unsurlarını içermektedir.

'1915 normu farklı'

Öte yandan 1948'in normlarıyla 1915'in tanımlanmaya çalışılmasının çok ciddi bir vicdan ve metodoloji problemini doğurduğunu da eklemeliyiz. Çünkü BM'nin bu konvansiyonu 1915'te mevcut değildi. Yani sadece böyle tanımlanmış bir uluslararası hukuk olmaması da mesele değil, aynı zamanda 1948'in soykırıma karşı etik birikimi de o dönemde yoktu. Tersine 1910-1915'in insanları oldukça vahşi ve saldırgan milliyetçi tutumlara çok fazla inanmakta ve meşru görmekteydiler. Bu nedenle Ermeni milliyetçi tarihçilerinin 'soykırım soykırımdır, soykırım tartışılamaz' diye özetlenebilecek tezlerine sempati duyamam.

deryatulga
03.04.06, 17:58
Eğrisi doğrusuna geldi, 28 Nisan'da n-tv'de yapılan programa ben de katıldım. Tesadüf bu ya ettiğim laf Halil Berktay'ınki ile üst üste gelmiş:

Derya Tulga: Michel Rocard var bu eski Fransız başbakanlarından. Bu AB’ye Türkiye’nin girişini destekleyenlerden. Adam açıkça ‘Türkler biliyorlar’ dedi. ‘Ermeni soykırımını tanımadan Avrupa’ya adım atamazlar. Biliyorlar, kendilerine bildirildi. Bu bir yolla formüle edilip kabul edilecek.’ Yani mühim olan bizim gibi ayaktakımını uyutmak. Yutturabilirlerse şayet Türkiye bunu tanıyacak. Ben size bir şey daha söyleyeyim, bunun hiç yeni bir tarafı yok. Türkiye zaten yıllardır bu metotların peşinde.
Halil Berktay: Bakın biz bunu kabul edersek, tehcirin büyük faciaya dönüştüğünü filan, adına ne derseniz deyin. Kabul edersek ardından toprak ve tazminat talepleri geleceği söz konusu değildir. Benim kanımca Türk Devleti, Türk Dışişleri, Genelkurmay herkes çok iyi bilmektedir ki aslında böyle toprak ve tazminat talepleri gelemez. Asıl mesele başka bir şeydir. Bu büyük psikolojik virajı nasıl alacaksınız meselesidir. Türkiye içinde ve dışında, Türkler arasında, Ermeniler arasında, Almanlar arasında ve İngilizler arasında şu çok yaygın olarak konuşuluyor: 17 Aralık 2004 zirvesi pazarlıkları sırasında Başbakan Erdoğan’ın heyetinde bulunan adı verilmeyen ama çok yüksek bir Türk diplomatı Avrupalı muhataplarına kabaca şöyle demiş. “Bizden kabul etmemizi, hatta hemen kabul etmemizi istiyorsunuz; ama nasıl kabul edebiliriz ki. 70 yıl inkar ettikten sonra” demiş. Bu, bütün problemi gözler önüne seriyor."

Beni asıl şaşırtan sayın Uluç Gürkan'ın bu işin evveliyatını bilmiyormuş gibi davranması, bu noktaya nereden ve nasıl gelindiğinin ayrıntılarından haberi olmadığı havasını vermesi. Kimse kusura bakmasın ama ben buna inanmam, inanmaya kalksam karşıma çıkan alternatif daha beter: Demek ki bu ülkenin açıkgözlüğü kimseye bırakmayan fertleri aslında mışıl mışıl uyuyorlar!

Ben Ermeni Sorununun çözülmesi işinde TC ile 18 yıl önce burun buruna geldim. Birilerinin gerçekte hangi maksadı güttüğünü anlamama bir kaç hafta yetti ve istiğfar edercesine bu işin kuyruğunu bıraktım. Bıraktım dediysem, gelişmeleri gözden kaçırmadım tabii, meydan okunan haysiyet sadece benim özel malım olmadığından.

Önce birilerini teselli babında söyleyelim: NATO Parlamenterler Assamblesi'nin Erivan'da yaptığı toplantı medyada hiç yer bulamadı dense yeridir. Belki de işi kapalı kapılar ardında götürmenin daha hayırlı olduğunu düşünmüşlerdir. Türk tarafı anlamsız ve hedefsiz bir gürültü çıkartırsa alışıldığı gibi, bu saatten sonra bu onun zimmet hanesine yazılacaktır. Sayın Gürkan'a sormak lazım, Türkiye'nin toplantı önlemekten başka marifeti yok mu? Neden Türkiye'nin diplomatik kadroları elimizin gerçekten sağlam olduğu bir konuda kozlarımızı çatır çatır masanın üstüne basmıyor? Çünkü Türk diplomasisi Ermeniler karşısında yıllardır 0 kadro ile işi götürüyor. Adam yetiştirmiyor, yetişmesini de engelliyor. Vahit Erdem böyle bir toplantının yapılmasına neden itiraz etsin? Devletimizin Ermeni sorununda biletini yıllardır kesmiş olan güç odakları bu saatten sonra buna imkan verirler mi? Hükümet kimseye diyet borcu olmadığını söylüyor ama, buna inanmak için hepten hayal aleminde yaşamak lazım.

Ermeni soykırımı iddiasının Ermenistan'da tartışılmasına izin veriyoruz ki, iyi niyetimizi kanıtlayalım. Başabakanın Avrupa görmüş danışmanları kendisine herhalde bunu etraflıca izah etmişlerdir. Öyle olmalı ki kendisi ülkemizde mevcut bir diyasporadan bahsetmeye başladı. Ne demek istediğini soran da çıkmadı! Ben şahsen Türkiye'nin soykırımını tanıma ve özür dileme sözünü verdiğine eminim. Toprak isteklerinin de dolaylı yollardan karşılanacağı, ayrıca malum holding sahiplerinin servetini korumak amacıyla tazminat meselesini de devletin yükleneceği hakkında güçlü ipuçları var. Türkiye'nin daha bu hükümet iktidara gelmeden havlu attığı yerde onun aklını başına getirmek NATO'ya mı düşer?

Lafı buraya getirdiğimize göre sempozyuma konuşmacı olarak Halil Berktay'ın gönderilmesi eşyanın tabiatına uygun değil mi? Berktay Ermeni Sorunu, Soykırımı ne denirse densin bu konunun tam anlamıyla cahili. Onun içindir ki Fatih Altaylı'nın bile karşısına çıkmayı maçası sıkmıyor. Buna karşılık Ermeni Soykırımını Türk kamuoyuna yutturma ameliyesinde son derece uzmanlaşmış. Sabancı Holding hangi konunun uzmanını hangi amaçla kullanacağını bizden iyi bilir. Ve şurası muhakkak ki, parasını da sokağa atmaz. Berktay yıllardır Ermeni diyasporasından ağır hakaretlere maruz kalmasına rağmen bu "diplomatlık" görevini sürdürüyor. Türkiye'nin şansı da Ermenilerin tarihleri boyunca bir türlü gözlerinin doymaması olduğundan, uçurumun kenarına kadar gidip geliyor. Sayın Gürkan eksik bilgi almış. AB temsilcileri Halil Berktay'la konuştuktan sonra, kurulacak tarih komisyonunda Türkiye'yi onun temsil etmesi konusunda zaten ısrarlı. Ama biz burada soralım: Kendi kararımızı kendimiz verecek erke sahip olsak bizden kim gidecek? TTK'nun çalışanlarının niteliğini yükseltecek yasa tasarısı mecliste yıllardır engelleniyor. TTK sözleşmeli personel çalıştırabilse Ermenilerin göstermelik bilimsel cephesi olduğu yerde çöker. Yasa değişikliğinin ancak Hrant Dink'ten Baskın Oran'a belli kadronun salvolarına hedef olan Yusuf Halaçoğlu tasfiye edildikten sonra yapılacağı ve buranın küreselleşmenin güvenilir kadrolarıyla doldurulacağı da akla yakın gelmekte. Eli kulağındadır zira Baskın Oran başbakana kendi fikirlerini nasıl aşıladığını büyük bir huşu içinde anlatıp duruyor.

Vahit Erdem'in bahanelerine diyecek yok, Turan Çömez'in gidebildiği Erivan'a başka AKP'liler neden gidemiyor? Ayrıca "Türk Tezi" denen şeyin bugüne kadar bir işe yaramadığını fark etmemiş mi? Bu tezde ısrar edenin zaten bu kavgayı kazanmaya niyeti yoktur. En çok güreşi bağlayarak güneşin batmasına dua edebilir!

Osman Baydemir'in ağırlanmasının da Berktay'ı onurlandırmak gibi Türkiye'ye rağmen yapıldığına ben inanmıyorum. Bu yıllardır süre gelen danışıklı döğüşün ayak oyunlarından başka bir şey değil. Sayın Gürkan sadece şu son günlerde Hrant Dink'in mahkumiyeti bahanesiyle medyada süregelen yayınlara baksın. Özellikle Ermenilere hayat sigorta bedellerinin ödenmesiyle ilgisi olmayan OYAK'a çift dikiş yüklenen Hocaefendi medyasının, Nuriye Akman aracılığı ile Ermeni taleplerine açtığı krediye. Herkesin kulağını çınlattıktan sonra yine bir soruyla kapatalım: Türkiye'nin bilimsel açıdan zaaf ve noksanı ortadayken entellerin rağbet ettiği sol partilerimiz neden bir kaç gencimizin yetişmesi için ön ayak olmadılar? "Vahdettin haindi!" diye tempo tutmak daha kolay olduğundan mı?

deryatulga
03.04.06, 18:16
Dolapdere'deki Ermeni Konferansına katılanların çoğu şu veya bu şekilde devletle affilie kişiler. Aralarında öyle kelleyi koltuğa alarak özgürlük ve demokrasi kavgası yapan mumla aransa bulunmaz. Ermeni Sorunu'nun her şeyden önce bir "İnsan hakları ve demokrasi" sorunu olduğuna devletimiz yıllar önce karar verdi. Taner Akçam ve benzerleri bu karar bazında filizlendiler. Çekilmesi gereken "kırmızı çizgiler" bu ekibe ihale edildi. Bu öylesine ayan ve beyan bir şey ki, satır aralarını bile okumak gereksiz.

AB temsilcisinin "Bu da deftere geçti!" terbiyesizliğine "Hasdur!" diyecek bu hükümet değil, daha önceleri de değildi. Anlı şanlı diplomatları affilie ekibe Ermeni Soykırımının yıllardır inkar edildiğini itiraf eden, bürokrasi ve yargının bu konudaki anlayışsızlığından yakınan bir ülkede bu görev acaba kime düşer? Herhalde Dolapdere'de cazgırlık yaptırılan yetimi kafa ve karizma elemanlara değil. Cazgırın olduğu yerde çıvgar da olur bilindiği gibi.

Yine de Sezar'ın hakkını Sezar'a vermek istersek "Ermeni soykırımı olmamıştır!" demenin suç sayıldığı "henüz" tek Avrupa ülkesi olmadığını vurgulamamız gerekir. Kırmızı Bültenle arandığı yalanı ile Yusuf Halaçoğlu'nun gözünü korkutanlar, açılan boşluğa Doğu Perinçek'i sürerek, İsviçre'nin geri adım attığı yalanını da uydurdular.

Son söz olarak eskiden ettiğim lafı tekrar edeyim. Türkiye Ermeni soykırımını tanıma ve özür dileme sözünü bu hükümet iktidara gelmeden yıllarca önce vermiştir. Onun içindir ki Türkiye'yi savuncak doğru dürüst çalışmaları engelleyenlerin başında Dışişleri Bakanlığı gelir. Yani dönüşü olmayan noktayı çoktan geçtik de, milletten gelen ve sessizliği kadar korkutucu olan direniş sayesinde olaylar umulan hızla gelişemiyor.

Tekrarda fayda var: Türkiye'nin gerçek Kırmızı Çizgilerini savunanlar bu konferansı tertipleyenlerdir. Atatürk'e söz getirmemek, tazminatı özel kişilerden değil devletten yani bizlerden almak, toprak isteklerinin dolaylı yollardan tatmin edilmesidir. Geçenlerde Murat Belge bile TV5 de "Müttefikler Kurtuluş Savaşının yürütülmesine Mustafa Kemal Ermeni katliamına bulaşmadığı için izin verdiler!" incisini saçmadı mı? Kimse kendisini aldatmasın, hali pür melalimiz budur!

Chutluck
06.04.06, 09:56
Taner Akcam'dan Selamlar ve sevgilerle :
YİNE BİR ANDIÇ MI YOKSA bir KALİTESİZLİK ÖRNEĞİ Mİ?
Taner Akcam'dan Selamlar ve sevgilerle

Türk Basınının, özellikle de günlük gazetelerin ciddi bir kalite
sorunu ile karşı karşıya oldukları bilinen bir konu. Gün geçmiyor ki
bu kalitesizliğe bir örnek verilsin. Belki acı ama, buralarda
(yurtdışında) "haber Türk Basınında yer almış", ifadesi bir espri
gibi artık. Dudakta hafif bir gülümsemeye yol açıyor. Her
halde "asılsız haber üretme", "kalitesizlik", "yazılan konuya ilişkin
cahillik derecesi" falan gibi dallarda yarışma yapılsa galiba biz ipi
birinci göğüsleriz.
VATAN gazetesi yazarlarından Ruhat Mengi geçenlerde Halil Berktay
hakkında bir biri ardı sıra bir dizi haber yayınladı. Yazarın
kalitesi nedeniyle meselenin bir Andıç örneği mi yoksa Ruhat Mengi
şaheseri mi olduğunu hala anlayabilmiş değilim. Bu kararsızlık ama
olayın ne olduğu ve arka planı hakkında kamuoyunu bilgilendirmenin
önünde bir engel teşkil etmiyor.
Ruhat Mengi, 10 ve 11 Mart 2006 tarihlerinde köşesinde Halil Berktay
hakkında yanlış ve açıkça tahrif edilmiş bilgilere dayanan iki yazı
yayınladı. Bu yazılar, sadece ciddi bir çarpıtma ve yalan bilgi
üzerine inşa edilmekle kalmıyorlar aynı zamanda Halil Berktay için
tehlikeli sonuçlar doğurmaya aday da görülüyordu. Halil Berktay,
ilgili iddiaların yalan ve komplo ürünü olduğunu açıklamasına rağmen,
Ruhat Mengi 13 ve 14 mart 2006 tarihli yazılarında ısrarla aynı
suçlamarı yapmaya ve haklı olduğunu söylemeye devam etti.
Mengi'nin yazdıkları sadece "hakaret ve yalan bilgi" kapsamına giren
sıradan bir çarpıtmanın ötesinde, Türk Basınında çok iyi bilinen
ANDIÇ tekniğinin yeni bir örneğine de benziyor. Eklemek gerekir ki,
12 Mart 2006 tarihinde, Ruhat Mengi'nin ileri sürdüğü iddilar aynen,
Yeni Çağ gazetesinde Arslan Tekin ve Milliyet Gazetesinde Melih
Aşık'ın sütunlarında da yer aldı.
Halil Berktay'ın, "diaspora Ermenilerine akıl verdiği, onlardan
parayla 1915'e soykırımdır diyen Türkler bulmaları gerektiğini
söylediği" iddiaların merkezini oluşturuyor. Bu iddiaya kanıt olarak
da Halil Berktay'a ait olduğu söylenen bir email'den alıntılar
yapılıyor.

ÖNCE OLAY

Andrew Goldberg Ermeni soykırımı konusunda bir belgesel hazılar ve bu
belgesel Amerikan Ulusal Televizyonunca satın alınır. Bu belgesel
ABD'de 17 Nisan 2006'da tüm ulusal kanallarda gösterilecektir.
Benimle de görüşme yapıldığı için belgeselin bir kopyası önceden bana
gönderildi ve seyretme şansına sahip oldum. Aslında konuya ilişkin
hazırlanmış başka belgesellerden bazı yenilikler dışında büyük bir
farkı yok. Bu belgeselde üç*dört nokta dikkat çekiyor. Birincisi ilk
defa 4 Türk akademisyen (Adanır, Berktay, Göçek ve ben) 1915
konusunda resmi devlet tezine açıktan karşı tavır alıyorlar.
İkincisi, filmde ilk defa bazı Türk ve Kürt vatandaşlar,
büyüklerinden Ermenilerin imha edilmelerinin hikayelerini
dinlediklerini söylüyorlar. Üçüncüsü, filmde Rus arşivinden bulunmuş
bazı "ilk" sayılabilecek sahnelere yer verilmiş. [At üzerinde Enver
Paşa, Ermenilerin sürüldükleri hayvan vagonları vb.] Belgesel daha
çok Türk Devleti'nin 1915'de yaşanan gerçekleri niçin inkar ettiği
üzerine kurulmuş ve bu sorunun cevabını aramaya çalışıyor. Ve doğal
olarak Yusuf Halaçoğlu, Gündüz Aktan gibi resmi devlet tezlerini
savunanlarla yapılmış röportajları da içeriyor. Şüphesiz, yine her
belgeselde olabileceği gibi konunun esası ile ilgili olmayan bazı
ufak tefek bilgi hataları da var.
PBS (Amerikan Ulusal Televizyon Kanalı) bu belgeseli satın alıyor ama
yayınlamak için bir şart koşuyor. Belgesel'in hemen arkasından yarım
saatlik bir tartışma programı yayınlanacaktır. Bu yarım saatlik
tartışma programında, Resmi Türk Devlet Tezi'ni savunanlarla buna
karşı çıkanlar karşılıklı görüşlerini dile getireceklerdir. Film
yapımcısı Andrew Goldberg, belgeselin bu tartışma programı olmadan
gösterilmesi için epey uğraşıyor ama başarılı olamıyor. Belgesel için
bir nevi danışmanlık görevi yapmış olan Peter Balakian da PBS yönetim
kuruluna açık mektup yazmak vb. gibi çeşitli yollarla bu tartışma
programının yapılmasını engellemeye uğraşıyor ama onun girişimleri de
sonuç vermiyor. Sonuçta PBS, "ya belgesel tartışma programı birlikte
gösterilir ya da belgesel hiç bir biçimde gösterilmeyecektir", diye
karar alıyor.
Peter Balakian, "belgeselin gösterime girmeme gibi bir tehlike ile
karşı karşıya kaldığını" söyleyerek benimle ilişkiye geçti. Ben önce
katılmalarının daha doğru olacağını düşündüğüm başka isimleri
önererek, tartışmaya katılmayı red ettim. Ama daha sonra burada
anlatması uzun sürecek bir takım nedenlerden dolayı tartışmaya
katıldım. Bunda Justin McCarthy'in programa katılacak olması önemli
bir rol oynadı. Çünkü Justin McCarthy geçen sene hem Minneapolis'te
katıldığı bir toplantıda hem de Ankara'da Türkiye Büyük Millet
Meclisinde, Bakanlar Kurulu üyeleri ve Milletvekilleri önünde yaptığı
bir konuşmada, açıkça adımı vererek, benim kendisi ile tartışmaktan
kaçtığımı iddia etmişti.
Tartışma programına katılmayı red eden veya kabul eden kişilerin
isimleri PBS yöneticileri ile akademisyenler arasında dolaşıyordu ve
bu durum McCarthy'ye gene "Taner Akçam benimle tartışmaktan kaçıyor"
deme imkanı tanıyabilirdi. Her ne ise, sonuçta yarım saatlik bir
tartışma programı yapıldı. Justin McCarthy ve Osman Turan Resmi Türk
Devlet Tezini savundular ve Peter Balakian ile ben de karşı görüşleri
savunduk.

PBS'e KARŞI KAMPANYA

Belgesel'in ancak ve ancak yukarda sözünü ettiğim tartışma programı
ile birlikte yayınlanacağını öğrenen bazı Ermeni kuruluşları PBS'e
karşı bir kampanya başlatma kararı aldılar. Kampanya'nın ana hedefi
benim de katıldığım yarım saatlik tartışma programının gösterimden
kaldırılması ve sadece Belgesel'in gösterilmesi idi. Kampanya'yı
destekleyenler olduğu gibi karşı çıkanlar da oldu. Tartışma
programının gösterilmesine karşı kampanya yürütenlerin ana argümanı
bunun kötü bir örnek teşkil edeceği, şeklinde idi. Bu düşünce
sahiplerinin görüşlerini şöyle özetlemek mümkündür: "Bundan sonra her
Ermeni soykırımı tezini içeren film ve tartışma söz konusu
olduğunda, `konu hakkında iki farklı görüş var', denerek Türk
Devletinin Resmi Tezine meşruiyet kazandırılacaktır. Bu kabul
edilemez. Holocaust'dan her bahsedildiğinde, Auschwitz olmamıştır,
Fırınlar yalandır, diyen görüşlere de yer verir misiniz? Tarihi
gerçekliği nasıl olur da basitçe taraflardan birisinin iddiası
düzeyine indirebilirsiniz ve nasıl olur da inkarlıcık ve yalancılığı
tarihi hakikat payesine çıkatırsınız?"
Bildiğim kadarıyla kampanya hala sürüyor. PBS (Amerikan Ulusal
Televizyonu) aslında kendisine ait bir kanala sahip değil. Yerel
Televizyonlara servis sunuyor. Dolayısızla yerel televizyonlar bu
belgeseli gösterip göstermemek özgürlüğüne sahipler. Yani isterlerse,
sadece belgeseli gösterebilir ve tartışma kısmını
yayınlamayabilirler. Nitekim bazı yerel televizyonlar, kısmen bu
kampanyadan da rahatsız olarak, belgeseli göstermeyi tümüyle red
ettiler; bazı bölgeler sadece belgeseli gösterip, tartışmayı
göstermeme kararı aldılar. Her ikisini birlikte göstermek isteyen
bölgesel televizyonlar da var.
Bu konu, Müge Göçek'in moderatörlüğünü yaptığı Turkish*Armenian
Workshop (Türk*Ermeni Atölyesi) Email grubuna da konu oldu. Burada da
konu tartışıldı ve boykot kampanyasının lehinde veya aleyhinde
çeşitli görüşler dile getirildi. İşte bu tartışma sırasında Halil
Berktay boykot kampanyasına açıktan karşı tavır aldı ve bu konuda
gruba birkaç mektup yolladı. Berktay fikirilerini iki esas üzerine
oturtuyordu. Birincisi, fikir özgürlüğü bağlamında idi. Halil
Berktay'a göre, "inkarcı" olarak adlandırılan kişilerin de
fikirlerini dile getirme özgürlükleri vardı. Bu hakkı onların elinden
almak son derece yanlıştı. İkincisi, 1915 özelinde, tarihi
hakikatler, ancak ve ancak inkarcılarla kamu oyu önünde yapılacak
açık tartışmalarla açığa çıkabilirdi. Bu tartışmalardan kaçmak son
derece yanlıştı, çünkü "bizlerin" doğruyu söylemeleriden daha önemli
olan kamuoyunun "bizim" doğru söylediğimize inanması idi.


HALİL BERKTAY'IN MEKTUBU

Halil Berktay'ın email grubuna yazdığı ve PBS'e boykot çağrısına
açıktan karşı çıkan mektubu aynen şöyledir:
"For all the reasons enumerated by Stephen Feinstein, and then some,
I am utterly against any such boycott. (1) As far as I am concerned,
Gunduz Aktan and Yusuf Halacoglu are state apparatchiks, quasi-
fascist neo-nationalists, demagogues, and enemies of the truth.
Nevertheless, they too are entitled to their views, and surely any tv
channel or newspaper is also entitled to air their views, too, among
others. (2) It does not do to say that there can be no (direct)
debate with denialists. That is tantamount to saying that there
should be no debate. This is an untenable, wholly unconvincing
position. It smacks of "protesting too much." It will play into the
hands of the denialists -- by helping portray those who are fighting
to get the historical truth of 1915 recognized as enemies of
pluralism, debate, and freedom of expression. (3) While "we" may know
the truth about the likes of Aktan and Halacoglu, the point is to get
the general public to recognize it -- including what is decisive in
the long run, i.e. the Turkish public, in Turkey and abroad." For all
these reasons, today or tomorrow I think I'll sit down to write a
letter to all participants in the late-September Istanbul conference
to explain the situation, and to ask them not to join any such
boycott call. -- Halil Berktay."
Mektubun Türkçe çevirisi şöyledir: "Stephen Feinstein tarafından
sayılan nedenler dolayısıyla, ve baska nedenlerle, ben kesin olarak
böylesi bir boykot eylemine karşıyım. (1) Benim açımdan, Gündüz Aktan
ve Yusuf Halaçoğlu devlet bürokrasisinin adamları, yarı*faşist yeni
milliyetçiler, demogog ve hakikatin düşmanıdırlar. Buna rağmen, onlar
da görüşlerini dile getirme hakkına sahiptirler ve şüphesiz ki
başkalarının yanı sıra televizyon kanalları veya gazeteler de onların
görüşlerine yer verme hakkına sahiptirler. (2) İnkarcılarla
(doğrudan) tartışma olmaz demek doğru değildir, bu hiç tartışma
olmasın demekle eş bir tutumdur. Bu savunulamayacak ve
inandırıcılıktan tamamiyle yoksun bir pozisyondur. Bu "haddinden
fazla protestocu" kokan bir tavırdır. , 1915 hakkında
tarihsel hakikatın kabul edilmesi için mücadele edenleri
çoğulculuğun, tartışmanın ve fikir özgürlüğünün düşmanları olarak
göstereceği için inkarcıların ekmeğine yağ sürer [eline koz verir].
(3) "Bizler" Aktan ve Halaçoğlu gibiler hakkındaki gerçekleri
bilebiliriz fakat önemli olan uzun erimde Türkiye'deki ve dışardaki
kamuoyunun bunu [bizim görüşmlerimizi] kabul etmesidir. Bütün bu
nedenlerden dolayı, bugün veya yarın Eylül sonunda yapılan İstanbul
konferansına katılanlara bir mektup yazacak, durumu açıklayacak ve
onlardan böyle bir boykot eylemine katılamamalarını isteyeceğim."
Halil Berktay'ın gruba yazdığı mektup budur. Ve bu mektup en azından
600*700 kişinin eline geçmiştir ve çoğunun da arşivinde bulunmaktadır.

[B] RUHAT MENGİ ve ANDIÇ

Ruhat Mengi 10 ve 11 Mart tarihlerinde yayınladığı iki yazıda Halil
Berktay'ın email grubuna yolladığı bu mektuptan alıntılar yaptı ve
Halil Berktay'a ait olduğunu söylediği bazı cümleler aktardı. İşte
ANDIÇ, Ruhat Mengi tarafından Halil Berktay'a ait olduğu iddia edilen
bu mektup ve bu mektuptan yer aldığı iddia edilen cümlelerdir. Aynı
1998 yılında Mehmet Ali Birand ve Cengiz Çandar olayında olduğu gibi,
bir belgeye, belge ile alakası olmayan cümleler sonradan eklenmişti.
Ruhat Mengi'nin Halil Berktay'ın söylediğini iddia ettiği bazı
cümleler şöyle: "Ancak bunun yerine Türkiye ve yurtdışındaki Türkler
üzerinde çalışma yapılabilir. Bizimle aynı paralelde açıklamalar
yapacak Türkler bulunmalı, onlara bu sözler söyletilmelidir. Bunun
finansal kaynağı sağlanmalıdır", (10 Mart 2006). Ruhat Mengi, Halil
Berktay'a ait olduğunu iddia ettiği bu sözleri aktardıktan sonra
ayrıca bir de yorum yaparak, Halil Berktay'ın "Para verilerek bazı
Türkler'in 'Evet Ermeni soykırımı vardı' denmesi sağlanmalıdır",
dediğini yazdı. Ertesi günü (11 Mart 2006) bu görüşleri aynen tekrar
etti:
"Berktay, `halkın genelinin soykırım tanımasını sağlayacak eylemlere
girişilmesi gerektiğini, başarıyı böyle sağlayabileceklerini'
öneriyor, `Uzun maratonda neyin belirleyici olduğu dahil edilerek
harekete geçmelidir. Bizimle aynı paralelde açıklama yapacak Türkler
bulunmalı, onlara bu sözler söyletilmeli, bunun finansal kaynağı
sağlanmalıdır' diyordu."
Ruhat Mengi elindeki İngilizce metinde yer aldığını iddia ettiği bu
satıarları aktardıktan sonra, Halil Berktay'a ağır ithamlarda
bulunuyor ve şunları yazıyor: "bu sözler sadece Ermeni diasporasıyla
aynı ağzı kullandığını göstermekle kalmıyor, soykırım iddiasını kabul
ettirmek için `bu konuda konuşanlara para verildiğini ve verilmesi
gerektiğini' de kendi ifadesiyle açıklıyordu". Bu çok ama çok ağır
bir ithamdır. Ve üstelik Ruhat Mengi, Halil Berktay'ın email adresini
de yayınlayarak hedef göstermektedir: "Yazımdan sonra Prof. Halil
Berktay'dan bir itiraz gelmedi. Gelemezdi de, zira "bağımsız"
olduğunu iddia eden ve kendisiyle aynı fikirde olmayanları
da "devletçi" olarak tanımlayan Profesör bu yazışmayı hiç çekinmeden
Üniversite'deki kendi mail adresinden: (hberktay@...)
yapmıştı."
Bir tarafta Halil Berktay'ın en az 700 kişiye yolladığı yukardaki
mektup vardır ve öbür tarafta Ruhat Mengi'nin Halil Berktay'a ait bu
mektuptan yaptığı alıntılar ve kendi yorumları vardır.

SONUÇ

Olay'ın üç önemli boyutu var. Birincisi, bir özel haberleşme
grubundan bir email çalınmıştır. Bu bir hırsızlık olayı. İnsanların
özel konuşma ve haberleşmeleri kanunun güvencesi altında olması
gerekir ve bu hırsızlık tek kelime ile ayıptır. Gerçe Türkiye'de,
değil email gruplarına, kişisel emailler bile çalınıp kitap olarak
yayınlanıyor. Doğu Perinçek, Karin Fogg'un kişisel emaillerini 2002
yılında kitap olarak yayınladı. Halil Berktay'ın özel
haberleşmelerinin, Ruhat Mengi tarafından yayınlanması, Halil
Berktay'ın kişilik haklarına yönelik açık bir saldırıdır. "Ben bunu
başka yerden aldım", savunma olamaz, ancak suça iştirak olur.
İkinci ve esas önemli olanı şudur Ruhat Mengi, "olay, aynen İngilizce
yazışma metnini çevirisiyle budur", (11 Mart 2006) diyerek elindeki
bir İngilizce metin bulunduğunu ve çeviriyi bu metinden yaptığını
iddia ediyor. Ruhat Mengi 13 Mart 2006 tarihinde bu metnin tamamını
değil sadece bir kısmını yayınladı da. Ama önemli olan şu: Bu
yayınladığı metin tamamiyle düzmece. Bu metin bir Andıç. Mengi'nin
yayınladığı "ancak bunun yerine Türkiye ve yurtdışındaki Türkler
üzerinde çalışma yapılabilir. Bizimle aynı paralelde açıklamalar
yapacak Türkler bulunmalı, onlara bu sözler söyletilmelidir. Bunun
finansal kaynağı sağlanmalıdır", satırları birisi tarafından bu
mektuba sokulmuştur. Mengi'nin İngilizce olarak yayınladığı metin
özellikle de "We should find some Turks that can speak like us, make
statements fitting our needs. It is need to find support for all
these tasks" [bizim gibi konuşaak, bize uygun açıklama yapacak
Türkler bulmalıyız. Bunu destekleyecek (mali) fonlar bulmalıyız"]
ifadeleri tamamiyle uydurmadır, ortada söz konusu olan bir komplodur.
Yeni bir Andıç örneğidir.
Şimdi açığa çıkartılması gereken şudur: Halil Berktay'a ait olduğu
iddia edilen bu satırları mektuba kim sokmuştur? Anlaşılan İngilizce
metin, Ruhat Mengi'ye bu değişiklik yapıldıktan sonra verilmiş. Henüz
bilinmeyen, bu mektuba asılsız cümleleri kimin veya kimlerin eklemiş
olduğudur. Aslında Ruhat Mengi elindeki mektuba bu cümleleri kimin
eklediği konusunu açıklığa kavuşturmak, Halil Berktay'dan ve kamu
oyundan özür dilemek zorundadır.
Üçüncü nokta, Ruhat Mengi'nin Halil Berktay'ın yazdıklarını bile
anlamamış olmasıdır. 11 Mart tarihli yazısında Mengi, "Berktay'ın,
Amerikan PBS televizyonuna soykırım filmi sunan, bunu finanse eden ve
Türklerin olayı anlatan filminin de yayınlanmasını engelleyen Ermeni
diasporasıyla `davayı kazanmak için ortak strateji oluşturma'
çabalarından söz etmiştim", diyor ve ekliyor: "Amerika'daki Ermeni
lobisinin aynı zamanda TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu ile Emekli
Büyükelçi Gündüz Aktan'ın da aynı kanalda konuşma yapacaklarını
duyunca fena halde bozulduklarını ve bunu engelleme
konusunda `bağımsız tarihçi' Halil Berktay'a başvurduklarını, onun da
cevaben çok ilginç bir `mail' gönderdiğini söylemiş ve bu yazışmanın
içeriğini vermiştim", diyor.
Oysa söz konusu olan bir email grubunda tartışmadır. Halil Berktay'a
başvuran yoktur. Bunları Ruhat Mengi uydurmaktadır. Ayrıca, yukardaki
mektubu okuyan herkes görür ki, Halil Berktay, söz konusu boykot
kampanyasına açıktan karşı çıkmaktadır. Kimseye akıl vermemekte ve
sadece kendi fikrini söylemektedir. Halil Berktay'ın mektubunu
kasıtlı olarak çarptıtmaktan ve ona fazladan cümleler eklemekten
çekinmeyen birisinden, mektupta var olan cümleleri doğru anlamasını
beklemek de boşuna olurdu zaten.
Anlaşılması zor olan şudur: Halil Berktay söz konusu mektup bir
komplodur, demesine rağmen, Minnesota Üniversitesi profösörü Stephen
Feinstein bu bir komplodur, böyle bir mektup yoktur diye açıklamasına
rağmen, Ruhat Mengi anlaşılması zor bir biçimde kendi iddialarının
doğru olduğunu söylemeye devam etme cesaretini göstermektedir. Oysa
artık yapılması gereken tek şey vardır. O da Ruhat Mengi'nin özür
dilemesidir. Bakalım Ruhat Mengi özür dilemeyi becerebilecek mi?

deryatulga
28.04.06, 14:10
Tekzip1

Halil Berktay, 14 Mart 2006
Bir yalan ve iftira yazısı
Ruhat Mengi, 10 Mart 2006 tarihli Vatan gazetesindeki köşe yazısında hakkımda çeşitli yalan ve iftiralara yer verdi. Bu yazıda, özetle, Ermeni diasporasıyla bir takım karanlık ilişkiler içinde olduğum, onları yönlendirdiğim, bir Ermeni Soykırım belgeselinin PBS televizyonunda "pürüzsüz" yayınlanması için çalıştığım, hattâ Ermeni diasporasından Türkiye'de taraftar kazanmak için finansman talebinde bulunduğum ifade edilmektedir.

Bu, tümüyle gerçek dışı bir saldırıdır. Birincisi, ben her ülke ve milletten birçok bilim insanı ile serbestçe yazışırım, yazışmaktayım. Uluslararası bilim âlemi bir bütündür ve sanki sınırötesi bilimsel tartışma bir suçmuş gibi saçma önyargılarla bölünemez. Ama öte yandan, hiçbir Ermeni lobisi veya kampanyasının "Türkiye ayağı" da değilim. Bunun ne kadar acemice bir fabrikasyon olduğu, en basit bazı detaylardan dahi kolayca görülebilir. Örneğin Stephen Feinstein Ermeni diasporasının bir parçası değildir, hattâ ermeni bile değildir; isminden de anlaşılabileceği gibi, bir Yahudi-Amerikalıdır. öte yandan, Minnesota Üniversitesi'nde profesör olduğunu bildiğim Stephen Feinstein ile şahsen de tanışmam. Her konuda benimle "yakın temasta" olduğu veya herhangi bir konuda benden özel "görüş" istediği birer uydurmadan ibarettir.

İkincisi, Ermeni diasporasının bazı aşırı milliyetçi kesimleri, Yusuf Halaçoğlu ve Gündüz Aktan gibi Türk resmi tezlerini savunan kişilerin, Amerika'da konuşmasını, televizyon açık oturumlarına çıkmasını, hattâ onlardan da görüş alan (PBS belgeseli gibi) belgesellerin yayınlanmasını engellemeye çalışırken, ben her zaman bu tür sansürcü engelleme çabalarının karşısında yer aldım. Benim düşünce ve ifade özgürlüğü konusundaki tavrım, Voltaire'e atfedilen "düşüncelerinizin tamamına karşı olsam da, bu düşünceleri savunma hakkınızı ömrümün sonuna kadar savunacağım" ilkesini temel alır. Esasen geçmişte de bu nedenle, İsviçre mahkemelerinin (düşünceleri ne olursa olsun) Yusuf Halaçoğlu hakkında kovuşturma girişimlerine karşı çıktım. Bütün bu tür soruşturmalar ile ardındaki "soykırım tartışılamaz" türü yasaları, hukuk ve siyasetin bilim alanına yanlış ve haksız müdahaleleri olarak niteledim. Bu özgürlükçü tavrım ve görüşlerim basında yer aldı; Hürriyet gazetesinin 1. sayfasında, ayrıca daha kapsamlı bir mektup biçiminde Milliyet'te Taha Akyol'un köşesinde yayınlandı. Aynı görüşleri, yurtdışında katıldığım bütün konferanslarda tekrarladım. Dolayısıyla, ABD'deki bazı Ermeni milliyetçisi çevrelerin, Yusuf Halaçoğlu ve Gündüz Aktan'ın yer alacağı açık oturumları veya belgesel gösterimlerini boykot etme (ya da bunları yayından kaldırtma) girişimlerine ismimim uzaktan yakından, kıyısından köşesinden bulaştırmak istenmesine gerçeğe taban tabana zıt ve son derece abes buluyorum.

Üçüncüsü, Ruhat Mengi'nin kapıldığı iftira yağmuru, benim, Ermeni diasporasına, kendilerine yakın görüşlerin Türkler tarafından savunulmasını sağlamak için finansman temin etmeleri önerisi veya talebinde bulunduğum yolunda bir paragrafı da içeriyor. Bu, aklın havsalanın alacağı şey değildir. Bunun da yüzde yüz bir uydurma olduğu, çok kısa zamanda, böyle bir saçmalığı yaymak suretiyle bilimsel namus ve haysiyetime gölge düşürmek isteyenler hakkında kanuni yollara başvurduğumda, hiçbir kanıt gösteremeyişleriyle ortaya çıkacaktır.

Tekzip 2

Halil Berktay, 14 Mart 2006
Hiçbir özgür ve namuslu türk tarihçisi, Ermenilerden para almıyor
Ruhat Mengi, 10 ve 11 Mart 2006 tarihli yazılarından sonra, 12 Mart 2006 tarihli Vatan gazetesindeki köşe yazısında da, hakkımda yalan ve iftiralarına yer vermeyi sürdürdü. Bir önceki yazısında yer alan uydurma bir paragrafı, tekrarlayarak güç kazandırmak istercesine bir kere daha yazıyor. Güya ben, "PBS televizyonunda Halaçoğlu ve Aktan'ın konuşmalarının önlenmesi" çabalarına bulaşmışım. Bununla "ilgili olarak" Stephen Feinstein'a şöyle yazmışım: "Bizimle aynı paralelde açıklama yapacak Türkler bulunmalı, onlara bu sözler söyletilmeli, bunun finansal kaynağı sağlanmalıdır. İzlenecek strateji mümkün olduğunca çok insanı böylelikle soykırıma inandırmak olmalıdır."

Burada bir kere daha ve açıkça belirtiyorum: Ruhat Mengi yalan söylüyor. Böyle bir mektup asla gösteremez, çünkü yoktur. Benim ne Stephen Feinstein'a, ne başka herhangi bir kişiye, hangi tarihte yazılırsa yazılsın hiçbir mektubumda, böyle cümleler yer almıyor. Bu, benim bilimsel namus haysiyetime gölge düşürmek için uydurulmuş bir safsatadır. Şerefimle oynanmaya kalkışıldığı için, elbette hukuki karşılığını da bulacaktır.

Ruhat Mengi, bana hakaret etmekle kalmıyor; 2005 Eylül sonlarında Bilgi Üniversitesi'nde yapılan "Osmanlı Ermenileri" konferansına katılanlar veya bu konferansın engellenmek istenmesine karşı çıkanlar arasında "kimler finansal destek aldı ve alıyor?" diye de bir sözdesoru yöneltmeye kalkışıyor. Devam ediyor: "Halil Berktay ne karşılığında konuşuyor?" diyor. Soru ne kadar abes olsa da, cevabım açıktır: Sadece kendi bilim ve gerçek tutkumla demokrasi tutkumla konuşuyorum. Ruhat Mengi'nin kötülük dolu ithamları, sadece bana değil, o namuslu ve haysiyetli konferansa katılan, aynı zamanda düşünce özgürlüğünü savunan herkese, hakaretamiz bir saldırıyı içeriyor. Burada açıkça belirtiyorum: 1915 olaylarının tarihsel gerçekliği üzerine, resmi tezlerin dışındaki bir duruşla, eleştirel bir perspektiften konuşan herkes, sadece ve sadece kendi bilimsel vicdan ve haysiyetinin, aydın namusunun icaplarını yerine getirmektedir. Ruhat Mengi'nin bunu anlamayışı, sözkonusu bilim vicdan ve haysiyetine, gerçek saygısına tümüyle yabancı oluşundan kaynaklanıyor.

deryatulga
29.04.06, 05:19
Yalan ve kötülüğün gerçek sahipleri!

Dün bu köşede Halil Berktay isimli bir öğretim görevlisinin tekzip yazılan yayınlandı. Benim kendisiyle ilgili yazılarımın yalan ve iftira olduğu "iddia edilen" bu iki tekzipte "Ruhat Mengi'nin kötülük dolu ithamları", "Ruhat Mengi yalan söylüyor", "Ruhat Mengi'nin kapıldığı iftira yağmuru" gibi ciddi şekilde hakaret sayılacak ifadeler vardı ama her nasılsa karan veren ceza hakimi bundan rahatsız olmamıştı.

Oysa basında çıkan yazıların muhataplarının cevap hakkı onlara "yazara hakaret hakkı" vermiyor. Aslında ilgili hakimlerin önce şikayet konusu yazıyı incelemeleri lâzım... Benim yazılarımda "yalan" kelimesi bile geçmez, "gerçeğe aykırı" olan noktalar tek tek, cümle cümle belirtilir ve gereken sorular sorulur.

Bu beyefendi zaten cevabını başta Agos gazetesi olmak üzere ("iğrenç tahrifat" başlığıyla manşetten vermişti, arkadaşı olan gazete sahipleri) VATAN dahil bütün gazetelerde yayınlatmıştı. O açıklamadaki gerçek dışı sözlerini de tek tek kanıtlamıştım köşemde... Hafızası da bir öğretim üyesi için fazla zayıf olmalı ki aynı cümleleri tekrar yayınlattı.

Madem ki yalan, iftira, yalancı kelimeleri suç değildir ve tekziplerde yer almasında sakınca yoktur, ben de kendilerine "yalancı" suçlamasını aynen iade ediyorum. Üstelik onlar bir şahıs hakkında değil, kendi ülkelerinin tarihi hakkında yalan söylemekte ve Türkiye'ye düşmanlıklarını internette, basında, televizyonda adeta kusan diasporacılara yardımcı olmaktalar.

Ne bilim ama!
Bana "Bilim âlemi bütündür, bilim adamı her ülke ve milletten insanla yazışır" gibi yuvarlak cümleler sunmasınlar. Her bilim okuyana "bilim adamı" deniyorsa, kimya mühendisi olduğuma göre ben de bilim insanı sayılırım, bu hikâyelere karnım toktur...

Bilim yazışması, ülkenize ve insanlarına saygısızlık, düşmanlarının hakaretlerini kabullenme ve benzerini yapma, yalana dayalı bir soykırım etiketini toplumuna yapıştırma demek değildir, Berktay ve arkadaşları bunu yapıyorlar.

Ve her konuşmaları (Orhan Pamuk başta olmak üzere) Amerika ve Avrupa'daki soykırım oylamalarında -bkz. Edinburgh Kent Konseyi oylaması- referans olarak kullanılıyor.

"İftira yağmuru" dediği yazılarımda Berktay'ın cevap açıklamasında bile nasıl yalan ve çelişkiler olduğunu belirtmiştim.

Örneğin "Ermeni diasporasının parçası değildir. Türkiye'nin soykırım yaptığını da savunmaz. Biz de tanışmayız" dediği ama diasporayla çok yakın ilişkiler içinde olan ve sürekli onlarla ve kendisiyle yazışan Stephen Feinstein isimli zatın (ki Minnesota Üniversitesi Soykırım Merkezi Başkanı'dır kendileri) Türkiye'nin Ermeni Soykırımı yaptığını Avrupa'ya kabul ettirmek üzere imza toplayıp baskı yapan 126 Amerikalı tarihçi listesinin en başında olduğunu (İnternetten hemen bulabilirsiniz) ve hatta bu organizasyonun düzenleyicisi olduğunu yazdım. Kendisi ve bir grup diaspora destekçisi, aşın milliyetçi Ermeni'yle müşterek yahoo gruplarında devamlı yazıştığını da...

Simon Maghakyan, Harut Sassounian, Jabarian, Glibaridian; bu isimler onun özgür yazışma yapüğı ve her nedense her yazdıklarının bir kopyasını da kendisine ve Feinstein'e postalayan şahıslardan bir kaçı.

O günlerde Berktay'ın armenian@yahoogroups.com isimli grubun adresinde yayınlanan, bu gruba üye herkesin rahatlıkla göreceği mailini de açıkça yazmıştım.

Hakkında bu tür iddia olan biri kısaca, söz konusu mailin orijinal metnini çıkararak tartışmaları bitirebilir. Bir hata varsa gazeteci o zaman hatasını kabul eder.

Yuvarlak cümlelerle Voltaire benzetmeleriyle falan olmaz, nitekim olmadı!

Her neyse, devam etsinler, bugüne kadar bayağı basan sağladılar. Ödülleri iyi oluyor bu işlerin!

deryatulga
23.05.06, 20:53
Halil Berktay'ın mektubu

ERMENİ meselesi konusunda düzenlenen ve tepkiler üzerine iptal edilen "İmparatorluğun Çöküş Sürecinde Osmanlı Ermenileri" konulu konferansın tekrar yapılmasına karar verilince, 28 Mayıs günlü yazımda, konferansın düzenleyicilerine üç öneride bulunmuştum:
1) Bir bildiri ile, 'Olaylar soykırım değildi' demeyi cezalandıran Avrupalı hükümetleri, mahkemeleri, parlamentoları kınayınız.
2) Ermeni diasporasının da aşırı görüşlerini kınayınız.
3) Avrupalı siyasi organları da bu konuda kararlar almaktan sakınmaya davet ediniz...
Bu yazım üzerine Prof. Halil Berktay bir mektup gönderdi. "Her üç noktanın içeriği itibarıyla, sizinle tamamen hemfikir olduğumu belirtmek isterim. O kadar hemfikirim ki, şimdiye kadar bunu defalarca yapmış bulunuyorum" diyen Sayın Berktay, tarihlerini belirterek iç ve dış medyaya yaptığı bütün açıklamalarda, akademik konuşmalarda bu görüşü savunduğunu belirtiyor.
* * *
BERKTAY mektubunda diyor ki:
"Bunların hepsinde, 1915-16'da ne olduğu, ne olmadığıyla ilgili olarak görüşlerimi açıklamanın yanı sıra, defalarca ve döne döne şu noktaları da vurguladım: Bu mesele, öncelikle bir Türkiye meselesidir. Ancak ve ancak Türkiye'nin kendi içinde özgür tartışma yoluyla normalleştirilebilir, siyasal kutuplaşma ve sertleşmelerin gölgesinden çıkarılabilir. Bu olay, adına ne dersek diyelim, günümüzde cereyan etmiyor, hatta bugün yaşayan kuşakların dolaysız, bireysel bellek kuşağı içinde de yer almıyor. Yani 1915-16'da ne olduğu, güncel değil tarihsel bir meseledir; dolayısıyla bilimin konusudur. Demek ki, bilim tarafından araştırılması ve tartışılması özgür kılınmalıdır. Sadece Türkiye'de değil, her yerde özgür kılınmalıdır. Yalnız Avrupa organlarının değil, bütün üçüncü ülkelerin, faraza ABD, Fransa, İsviçre vb parlamentolarının veya hükümet organlarının da bu konuda karar tasarılarını tartışma ve benimsemelerine, tamamen karşıyım..."
Berktay devam ediyor:
"Buna ilaveten, şimdiye kadar AB'nin hiç ama hiçbir ülkeye, kendi tarihinin yorumlanmasıyla ilgili herhangi bir koşul dayatmadığını önemle vurgulamalıyız. AB'nin 'Kopenhag kriterleri' olarak da bilinen üyelik kıstasları, tamamen şu veya bu ülkenin günümüzdeki kanun, kurum ve uygulamaları ile ilgili kıstaslardır. Başka ülkeler için bunlar yeterli görülürken, Türkiye açısından ek ve özel bir koşul getirilmesi, muazzam bir haksızlık oluşturur ve buna hiçbir şekilde tahammül edilemez."
* * *
AVRUPA Parlamentosu bünyesinde eski Finlandiya Cumhurbaşkanı Martti Ahtisaari başkanlığında kurulan 'Türkiye Bağımsız Komisyonu'nu hatırlayacaksınız, Türkiye'nin AB üyeliğini destekleyen kuvvetli bir rapor hazırlamıştı. Ahtisaari ve arkadaşları raporu yazmadan önce Berktay'la görüşmüş, Ermeni meselesini sormuşlar. Berktay da bu meselenin kesinlikle siyasete taşınmaması, raporda Türkiye'ye dayatılmaması gerektiğini uzun uzadıya anlatmıştı:
"Görüşmenin sonunda, çeşitli biçimlerde, kendilerini ikna ettiğimi ifade ettiler. Nitekim daha sonra yayınlanan Komisyon raporunda, Ermeni sorununa ilişkin hiçbir önkoşul fikri yer almadı. Ayrıca Hürriyet gazetesinde Gila Benmayor, Ermeni meselesini bir önkoşul haline getirmemeye Komisyon üyelerini Halil Berktay'ın ve Hrant Dink'in ikna ettiğini açıkça yazdı. Bunun çok derin sonuçları oldu. 17 Aralık 2004 dönemecinden hemen önce, Avrupa Parlamentosu'nun, Ermeni meselesini hiçbir şekilde önkoşul haline getirmeksizin Türkiye ile görüşmelerin başlamasını destekleyen, büyük bir çoğunlukla benimsediği kararında, bütün bu görüşme ve birikimler önemli rol oynadı. Bunlar, belki ileride, Türkiye'yi kimin gerçekten sevip sevmediği, kimin Türkiye'nin çıkarlarını düşünüp düşünmediği açısından biraz olsun hatırlanacak; üzerinde durulmaya değer bulunacaktır."

t.akyol@milliyet.com.tr
http://www.milliyet.com.tr/2005/06/03/yazar/akyol.html

deryatulga
01.06.06, 21:38
Hrant Dink http://www.birgun.net/core_images/plus.jpg (javascript:resizeFont(1)) http://www.birgun.net/core_images/minus.jpg (javascript:resizeFont(-1))http://www.birgun.net/themes/default/images/pix.gifhrantdink@birgun.net
Bugüne bak dünü anla 16/03/06 Olayın farkında olmayan Birgün okurlarına önce olan biteni anlatayım.
Ruhat Mengi 10 Mart tarihinde kaleme aldığı yazıda, Sabancı Üniversitesi öğretim görevlisi tarihçi Halil Berktay'm Amerikalı meslekdaşı Prof. Stephen Feinstein ile yaptığı e-mail yazışmasına değindi.
Konu Ermeni soykırımıydı ve Mengi'nin iddiasına göre Berktay Feinstein'e şöyle yazıyordu:
'"Halkın genelinin tanımasını sağlayacak eylemlere girişilmeli, başarı böyle sağlanabilir, Türkiye ve yurtdışındaki Türkler üzerinde çalışma yapılabilir, bizimle aynı paralelde açıklamalar yapacak Türkler'in bulunması gerekir, onlara bu sözlerin söyletilme-si gerekir ve bunun finansal kaynağı sağlanmalıdır."

•••
Mengi, bununla yetinmeyerek 11, 12, 13, ve 14 Mart tarihlerinde de konuyu ele aldı ve iddialarını sürdürdü.
Bir diğer ilginç gelişme de Mengi'nin yazdığı Vatan'ın 13 Mart tarihli haberiydi.
Haber, Mengi'nin iddialarının aksine "İhanet mi komplo mu?" başlığıyla verilirken, Halil Berktay'm "Öyle bir yazı yazmadım ve yazmam da..." deyişini okurlara aktarıyor, aynı gazete 14 Mart tarihli sayısında da Amerikalı tarihçi Feinstein'in "Bu bir komplo" açıklamasına yer vererek, "Sabancı Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Halil Berktay'm ABD'li tarihçi Stephen Feinstein'e yazdığı ileri sürülen e-postanın bir komplo olduğu anlaşıldı" cümlesini kullanıyordu.

•••
Konuya ilişkin basına yazılı bir açıklama gönderen Halil Berktay olayı gerçek dışı saldırı kampanyası olarak niteleyerek Feinstein'e yazdığı bir e-posta'nın bazı kesimlerce üzerinde ilaveler yapılarak tahrif edildiğini ve Ruhat Mengi tarafından da bir saldırı aracı olarak kullanıldığını dile getirdi ve sorumlular hakkında yasal yollara başvuracağını açıkladı.
Berktay, kendisinin Feinstein'le e-posta yoluyla yazıştığını kabul ediyor, konunun da Amerika'daki Ermenilerin, Türklerin de katılacağı bir televizyon programını boykot etmeleriyle ilgili olduğunu belirtiyordu.
Berktay kesin olarak böylesi bir boykot eylemine karşıydı, "İnkarcılarla (doğrudan) tartışma olmaz" demenin doğru olmadığını, bunun "Hiç tartışma olmasın" demekle eş bir tutum olduğunu ve savunulamayacak, inandırıcılıktan tamamiyle yoksun bir pozisyon olduğunu savunuyordu.
Konu sadece bu kadarla sınırlıydı ve Ruhat Mengi'nin iddia ettiği gibi herhangi bir cümle kullanmamıştı.
Berktay'a göre ortada "İğrenç bir tahrifat" sözkonusuydu.

***
Halil Berktay hakkında, belli çevrelerce başlatılan insaf dışı kampanya, herşeyden önce bir gerçeği çok net ortaya koyuyor:
"Bugünün gerçeklerini tahrif edenler, geçmişin gerçeklerini haydi haydi tahrif ederler."
Evet, önemli bir ipucu bu.
Ermeni Soykırımı konusunda, Türk resmi söyleminin ön sıralarına düşenlerin, bugünün gerçeklerine ilişkin yaptıkları tahrifatlar, çevirdikleri dolaplar ve entrikalar, o kadar net bir şekilde kendini ele veriyor ki, "Bu insanların anlatacağı tarihe ne kadar güvenileceği?.." kendiliğinden bir soru olarak ortaya çıkıyor.

•••
Çok net bir gerçekle karşı karşıyayız.
Ermenilerle konuşmak ya da tartışmak isteyenlerin asıl derdi tarih konusunda bir yeni yaklaşım, ya da gerçeklerle tanışma değil. Onların hedefi, planladıkları bir mücadeleden galip çıkmak ve ne pahasına olursa olsun bu maçı kazanmak. Bunun için de işte, ellerinden gelen her türlü faulü ve hileyi kullanmaktan çekinmiyorlar.
Dün Amerika'da Müge Göcek ve Taner Akçam için dile getirdiler aynı yalanları, bugün Halil Berktay için yineliyorlar.
Hem de hiç sıkılmadan, utanmadan.
Bunların, "Yaptığımız komplo deşifre olur da gerçek ortaya çıkarsa, ele güne rezil oluruz" şeklinde bir kaygıları da yok.
Tarih boyunca kullandıkları pervasızlığı bugün de aynen tekrarlıyorlar.

•••
Oysa yapılan kelimenin tam anlamıyla ahlak dışı bir davranış.
Akıllarınca Ermeni milletine karşı dünya arenasında cenge çıkmışlarve bu cenkten de ne pahasına olursa olsun galip ayrılacaklar.
O nedenle bunların nezdinde her yol mubah.
Ne var ki tüm çabalar beyhude.
Gerçekler her aşamada, yeni tahrifatları da silecek ve ortadan kaldıracak açıklıkta bir bir ortaya çıkıyor.
Zaten de artık tarihe ait bir belgeye de ihtiyaç yok.
Bugüne bakmak dünü anlamak için fazlasıyla yeterli.

deryatulga
21.06.06, 16:11
Laiklikte geri adım'

Yeni TCK'ya TÜSİAD'dan da eleştiri geldi. Başkan Sabancı "Özgürlükleri kısıtlayan TCK yasa dışı Kuran kurslarına ise hoşgörü gösteriyor... Bunun laiklikte geri adım olup olmadığı tartışılacak" dedi. Sonra uyardı: "Rehavet dönemi bitti... Türkiye'yi çok hareketli günler bekliyor."


http://img.sabah.com.tr/i/yildizlar2.gif
TÜSİAD'dan hükümete uyarı

TÜSİAD'dan hükümete sert uyarılar geldi. TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Sabancı, TCK'da özgürlüklerin kısıtlanması, Ermeni meselesi ve yasadışı Kuran kurslarına hoşgörüye kadar pek çok konuda hükümete tepki gösterdi.. TCK�da özgürlükler kısıtlanıyor. Yasadışı Kuran kurslarına hoşgörü gösteriliyor. Bunun laiklik anlayışında bir geri adım olup olmadığı tartışma konusu edilmeli. Ermeni meselesini tartışacak bilimadamları ülkeyi arkadan hançerlemekle suçlanıyor.....

Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği (TÜSİAD) Başkanı Ömer Sabancı, Yeni Ceza Yasası, Ermeni konferansı ve yasadışı Kuran kurslarıyla ilgili hükümetin tavrını eleştirdi. İstanbul'da dün toplanan TÜSİAD Yüksek İstişare Konseyi'nin ana gündemini, Avrupa Birliği'ne tam üyelik süreci oluşturdu. Fransa ve Hollanda'daki referandumlarda 'hayır' çıkmasının, Türkiye'nin tam üyelik perspektifini zedelemeyeceğini belirten TÜSİAD Başkanı Ömer Sabancı, Türkiye'nin bazı siyasi tavırlarının, telafisi güç sorunlar doğurabileceğini söyledi. Kuran kursları gibi konularla ülkenin ana gündeminden uzaklaştığını belirten TÜSİAD Yönetim Kurulu Başkanı Ömer Sabancı, TÜSİAD'ın yılın ilk Yüksek İstişare Konseyi (YİK) toplantısında yaptığı konuşmada, TCK ile özgürlüklerin kısıtlanmasını ve Ermeni meselesini bilimsel ortamda ele almaya çalışan bilim adamlarının ülkeyi arkadan hancerlemekle suçlanmasını eleştirdi. Sabancı, konuşmasında, 17 Aralık sonrasında bir anlamda "fırtına öncesi sessizliği" andıran, ülke açısından bir durgunluk ve rehavet dönemi olarak değerlendirdikleri dönemin başta Avrupa olmak üzere tüm dünyada yaşanan bir dizi gelişmeyle sona erdiğini, Türkiye'yi yeniden hareketli günlerin beklediğini kaydetti. S a - bancı, güvenlik güçlerinin aşırı güç kullanımı, Anayasa Mahkemesi'nin lağvedilmesi iması, Ermeni meselesini tartışacak bilimadamlarının ülkeyi arkadan hançerlemekle suçlanması ve TCK'nın tatmin edici düzenlemeler yapılmaksızın yasalaşmasını eleştirdi. Ömer Sabancı, Avrupa kamuoyunda Türkiye'nin olumsuz siyasi, ekonomik ve demokratik vakalarla anılmasına yol açan örneklerin çeşitli vesilelerle sergilenmesinin telafisi güç sonuçlar doğurabildiğini söyledi. Sabancı, "Güvenlik güçlerinin aşırı güç kullanılarak gösterilere müdahale etmesi, bu tutumun siyasi sorumluluğunun hükümet tarafından üstlenilmesinin gecikmesi ve alınacak önlemlerde tereddüt edilmesi, Anayasa Mahkemesi'nin lağvedilmesi imasında bulunulması ciddi olumsuz örnekler olarak karşımızda" dedi. Sabancı, "Yasadışı Kuran kurslarına hoşgörü gösterilmesi, laiklik anlayışında bir geri adım olup olmadığı tartışma konusu edilecek" dedi. Sabancı ayrıca ABD ile ilişkilerin zaman zaman belirsiz zeminlere kaymasına seyirci kalınmasını da tutarsızlık olarak değerlendirdi. Sabancı, Devlet Bakanı Ali Babacan'a başarılar dileyerek, çalışmalarında her türlü desteği kendisine sağlamayı taahhüt ettiklerini bildirdi.

Historikerzunft
22.06.06, 01:05
HALİL BERKTAY’IN MEKTUBU

Halil Berktay’ın email grubuna yazdığı ve PBS’e boykot çağrısına açıktan karşı çıkan mektubu aynen şöyledir:

“For all the reasons enumerated by Stephen Feinstein, and then some, I am utterly against any such boycott. (1) As far as I am concerned, Gunduz Aktan and Yusuf Halacoglu are state apparatchiks, quasi-fascist neo-nationalists, demagogues, and enemies of the truth. Nevertheless, they too are entitled to their views, and surely any tv channel or newspaper is also entitled to air their views, too, among others. (2) It does not do to say that there can be no (direct) debate with denialists. That is tantamount to saying that there should be no debate. This is an untenable, wholly unconvincing position. It smacks of "protesting too much." It will play into the hands of the denialists -- by helping portray those who are fighting to get the historical truth of 1915 recognized as enemies of pluralism, debate, and freedom of expression. (3) While "we" may know the truth about the likes of Aktan and Halacoglu, the point is to get the general public to recognize it -- including what is decisive in the long run, i.e. the Turkish public, in Turkey and abroad.” For all these reasons, today or tomorrow I think I'll sit down to write a letter to all participants in the late-September Istanbul conference to explain the situation, and to ask them not to join any such boycott call. -- Halil Berktay.”

Mektubun Türkçe çevirisi şöyledir: “Stephen Feinstein tarafından sayılan nedenler dolayısıyla, ve başka nedenlerle, ben kesin olarak böylesi bir boykot eylemine karşıyım. (1) Benim açımdan, Gündüz Aktan ve Yusuf Halaçoğlu devlet bürokrasisinin adamları, yarı­faşist yeni milliyetçiler, demogog ve hakikatin düşmanıdır. Buna rağmen, onlar da görüşlerini dile getirme hakkına sahiptir ve şüphesiz ki başkalarının yanı sıra televizyon kanalları veya gazeteler de onların görüşlerine yer verme hakkına sahiptir. (2) İnkarcılarla (doğrudan) tartışma olmaz demek doğru değildir, bu hiç tartışma olmasın demekle eş bir tutumdur. Bu savunulamayacak ve inandırıcılıktan tamamiyle yoksun bir pozisyondur. Bu “haddinden fazla protestocu” kokan bir tavırdır. [Bu tutum], 1915 hakkında tarihsel hakikatın kabul edilmesi için mücadele edenleri çoğulculuğun, tartışmanın ve fikir özgürlüğünün düşmanları olarak göstereceği için inkarcıların ekmeğine yağ sürer [eline koz verir]. (3) “Bizler” Aktan ve Halaçoğlu gibiler hakkındaki gerçekleri bilebiliriz fakat önemli olan uzun erimde Türkiye’deki ve dışarıdaki kamuoyunun bunu [bizim görüşlerimizi] kabul etmesidir. Bütün bu nedenlerden dolayı, bugün veya yarın Eylül sonunda yapılan İstanbul konferansına katılanlara bir mektup yazacak, durumu açıklayacak ve onlardan böyle bir boykot eylemine katılamamalarını isteyeceğim.”

Halil Berktay’ın gruba yazdığı mektup budur. Ve bu mektup en azından 600­-700 kişinin eline geçmiştir ve çoğunun da arşivinde bulunmaktadır.

RUHAT MENGİ ve ANDIÇ

Ruhat Mengi 10 ve 11 Mart tarihlerinde yayınladığı iki yazıda Halil Berktay’ın e-mail grubuna yolladığı bu mektuptan alıntılar yaptı ve Halil Berktay’a ait olduğunu söylediği bazı cümleler aktardı. İşte andıç, Ruhat Mengi tarafından Halil Berktay’a ait olduğu iddia edilen bu mektup ve bu mektuptan yer aldığı iddia edilen cümlelerdir. Aynı 1998 yılında Mehmet Ali Birand ve Cengiz Çandar olayında olduğu gibi, bir belgeye, belge ile alakası olmayan cümleler sonradan eklenmişti.

Ruhat Mengi’nin Halil Berktay’ın söylediğini iddia ettiği bazı cümleler şöyle: “Ancak bunun yerine Türkiye ve yurtdışındaki Türkler üzerinde çalışma yapılabilir. Bizimle aynı paralelde açıklamalar yapacak Türkler bulunmalı, onlara bu sözler söyletilmelidir. Bunun finansal kaynağı sağlanmalıdır”, (10 Mart 2006). Ruhat Mengi, Halil Berktay’a ait olduğunu iddia ettiği bu sözleri aktardıktan sonra ayrıca bir de yorum yaparak, Halil Berktay’ın “Para verilerek bazı Türkler'in 'Evet Ermeni soykırımı vardı' denmesi sağlanmalıdır”, dediğini yazdı. Ertesi günü (11 Mart 2006) bu görüşleri aynen tekrar etti:

“Berktay, ‘halkın genelinin soykırım tanımasını sağlayacak eylemlere girişilmesi gerektiğini, başarıyı böyle sağlayabileceklerini’ öneriyor, ‘Uzun maratonda neyin belirleyici olduğu dahil edilerek harekete geçmelidir. Bizimle aynı paralelde açıklama yapacak Türkler bulunmalı, onlara bu sözler söyletilmeli, bunun finansal kaynağı sağlanmalıdır’ diyordu.”

Ruhat Mengi elindeki İngilizce metinde yer aldığını iddia ettiği bu satıarları aktardıktan sonra, Halil Berktay’a ağır ithamlarda bulunuyor ve şunları yazıyor: “bu sözler sadece Ermeni diasporasıyla aynı ağzı kullandığını göstermekle kalmıyor, soykırım iddiasını kabul ettirmek için ‘bu konuda konuşanlara para verildiğini ve verilmesi gerektiğini’ de kendi ifadesiyle açıklıyordu”. Bu çok ama çok ağır bir ithamdır. Ve üstelik Ruhat Mengi, Halil Berktay’ın email adresini de yayınlayarak hedef göstermektedir: “Yazımdan sonra Prof. Halil Berktay'dan bir itiraz gelmedi. Gelemezdi de, zira "bağımsız" olduğunu iddia eden ve kendisiyle aynı fikirde olmayanları da "devletçi" olarak tanımlayan Profesör bu yazışmayı hiç çekinmeden Üniversite'deki kendi mail adresinden: (hberktay@sabanciuniv.edu) yapmıştı.”

Bir tarafta Halil Berktay’ın en az 700 kişiye yolladığı yukardaki mektup vardır ve öbür tarafta Ruhat Mengi’nin Halil Berktay’a ait bu mektuptan yaptığı alıntılar ve kendi yorumları vardır.

SONUÇ

Olay’ın üç önemli boyutu var. Birincisi, bir özel haberleşme grubundan bir e-mail çalınmıştır. Bu bir hırsızlık olayı. İnsanların özel konuşma ve haberleşmeleri kanunun güvencesi altında olması gerekir ve bu hırsızlık tek kelime ile ayıptır. (Gerçi Türkiye’de, değil e-mail gruplarına, kişisel e-mailler bile çalınıp kitap olarak yayımlanıyor. Doğu Perinçek, Karin Fogg’un kişisel e-maillerini 2002 yılında kitap olarak yayımladı.) Halil Berktay’ın özel haberleşmelerinin, Ruhat Mengi tarafından yayımlanması, Halil Berktay’ın kişilik haklarına yönelik açık bir saldırıdır. “Ben bunu başka yerden aldım”, savunma olamaz, ancak suça iştirak olur.

İkinci ve esas önemli olanı şudur Ruhat Mengi, “olay, aynen İngilizce yazışma metnini çevirisiyle budur”, (11 Mart 2006) diyerek elindeki bir İngilizce metin bulunduğunu ve çeviriyi bu metinden yaptığını iddia ediyor. Ruhat Mengi 13 Mart 2006 tarihinde bu metnin tamamını değil sadece bir kısmını yayımladı da. Ama önemli olan şu: Bu yayınladığı metin tamamiyle düzmece. Bu metin bir Andıç. Mengi’nin yayımladığı “ancak bunun yerine Türkiye ve yurtdışındaki Türkler üzerinde çalışma yapılabilir. Bizimle aynı paralelde açıklamalar yapacak Türkler bulunmalı, onlara bu sözler söyletilmelidir. Bunun finansal kaynağı sağlanmalıdır”, satırları birisi tarafından bu mektuba sokulmuştur. Mengi’nin İngilizce olarak yayınladığı metin özellikle de “We should find some Turks that can speak like us, make statements fitting our needs. It is need to find support for all these tasks” [bizim gibi konuşaak, bize uygun açıklama yapacak Türkler bulmalıyız. Bunu destekleyecek (mali) fonlar bulmalıyız”] ifadeleri tamamiyle uydurmadır, ortada söz konusu olan bir komplodur. Yeni bir Andıç örneğidir.

Şimdi açığa çıkartılması gereken şudur: Halil Berktay’a ait olduğu iddia edilen bu satırları mektuba kim sokmuştur. Anlaşılan İngilizce metin, Ruhat Mengi’ye bu değişiklik yapıldıktan sonra verilmiş. Henüz bilinmeyen, bu mektuba asılsız cümleleri kimin veya kimlerin eklemiş olduğudur. Aslında Ruhat Mengi elindeki mektuba bu cümleleri kimin eklediği konusunu açıklığa kavuşturmak, Halil Berktay’dan ve kamuoyundan özür dilemek zorundadır.

Üçüncü nokta, Ruhat Mengi’nin Halil Berktay’ın yazdıklarını bile anlamamış olmasıdır. 11 Mart tarihli yazısında Mengi, “Berktay'ın, Amerikan PBS televizyonuna soykırım filmi sunan, bunu finanse eden ve Türklerin olayı anlatan filminin de yayımlanmasını engelleyen Ermeni diasporasıyla ‘davayı kazanmak için ortak strateji oluşturma’ çabalarından söz etmiştim”, diyor ve ekliyor: “Amerika'daki Ermeni lobisinin aynı zamanda TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu ile Emekli Büyükelçi Gündüz Aktan'ın da aynı kanalda konuşma yapacaklarını duyunca fena halde bozulduklarını ve bunu engelleme konusunda ‘bağımsız tarihçi’ Halil Berktay'a başvurduklarını, onun da cevaben çok ilginç bir ‘mail’ gönderdiğini söylemiş ve bu yazışmanın içeriğini vermiştim”, diyor.

Oysa söz konusu olan bir email grubunda tartışmadır. Halil Berktay’a başvuran yoktur. Bunları Ruhat Mengi uydurmaktadır. Ayrıca, yukarıdaki mektubu okuyan herkes görür ki, Halil Berktay, söz konusu boykot kampanyasına açıktan karşı çıkmaktadır. Kimseye akıl vermemekte ve sadece kendi fikrini söylemektedir. Halil Berktay’ın mektubunu kasıtlı olarak çarpıtmaktan ve ona fazladan cümleler eklemekten çekinmeyen birisinden, mektupta var olan cümleleri doğru anlamasını beklemek de boşuna olurdu zaten.

Anlaşılması zor olan şudur: Halil Berktay söz konusu mektup bir komplodur, demesine rağmen, Minnesota Üniversitesi profösörü Stephen Feinstein bu bir komplodur, böyle bir mektup yoktur diye açıklamasına rağmen, Ruhat Mengi anlaşılması zor bir biçimde kendi iddialarının doğru olduğunu söylemeye devam etme cesaretini göstermektedir. Oysa artık yapılması gereken tek şey vardır. O da Ruhat Mengi’nin özür dilemesidir. Bakalım Ruhat Mengi özür dilemeyi becerebilecek mi?

deryatulga
04.07.06, 03:15
4 Mayıs 2004
Salı

Halil Berktay'ı okurken...

Kronik Medya sayfasına gözatanlardansanız, belki
hatırlıyorsunuzdur... Geçen gün Cumhuriyet gazetesinde yer alan "Bush
soykırım demedi" başlığını da gözden geçirmiştik. Gazete, "Çok şükür
bu yılı da kazasız belasız atlattık" dercesine "Bush soykırım demedi"
müjdesini veriyordu...

Evet ABD Başkanı bu yılın "24 Nisan"ında da Ermeni Tehciri'ne ilişkin
olarak "soykırım" sözcüğünden uzak durmuştu....

Biliyorsunuz, her yıl 24 Nisan'ı takip eden günlerde gazetelerimizde
benzer başlıklarla karşılaşırız. Gazetelerimiz "Yaşasın! Bu yıl
da 'soykırım' sözcüğünü telaffuz etmedi!" diyerek bir yıl daha
kazasız belasız atlatıldığı için sevince boğulur... Ama düşünün, bu
ne tahammülü zor, bu ne acı veren bir kaderdir! Çünkü yıllar yılları
izlediği için "24 Nisan"lar da "24 Nisan"ları izlemektedir... Ne
yapmalıdır da bu döngüsel akışın önü alınmalıdır?! Takvimlerden "24
Nisan"ı çıkartmanın bir yolu yok mudur acaba?!

Türkiye henüz anlamamış olsa da maalesef yoktur! Yıllar yılları, "24
Nisan"lar "24 Nisan"ları izleyecektir... Ne yapabiliriz, bütün
kabahat "yıldönümü" denilen şeyi icat edenlerde tabii ki...

"24 Nisan"lar gazetelerimizin, yazar-çizerlerimizin kahir
ekseriyetinin itibar etmediği tarihlerdir. Onlar artık işi "soykırım"
sözcüğü çerçevesinde neredeyse bir etimoloji tartışmasına
dönüştürmüşlerdir. Hatta onlar açısından kayıtsız kalmak, unutmuş
gibi yapmak en iyisidir. Gözler her zaman olduğu gibi
sadece "İstikbal"e çevrilmiş olarak....

Radikal gazetesinin de himmeti olmasa, bu yıl "24 Nisan"ın
düşündürdükleri üzerine tek bir satır okuyamayacaktık. Gazete iyi
akıl etmiş ve Tarık Işık'ın Prof. Halil Berktay ile "24 Nisan"
etrafında yaptığı geniş bir röportaja sayfalarında yer vermiş.
Röportajı dikkatle okudum, hoşuma gitti doğrusu... Özellikle de 3
milyon dolayında tiraja sahip olan Türk basınında hiç değilse dar
tirajlı ama etkili bir gazetenin başımızı biraz da "mazi"ye
çevirmemiz gerektiği hususunda "elini taşın altına" sokmak yolunda
gösterdiği cesaret hoşuma gitti...

Prof. Berktay'ı tanıyanlarınız vardır mutlaka; "Tehcir" söz konusu
olduğunda söylediklerine dikkat edilmesi gereken bir tarihçi kendisi.
Sabancı Üniversitesi'nde öğretim üyesi. Bunu özellikle
hatırlatıyorum, çünkü bu üniversitenin mütevelli heyetinden rektörüne
kadar olan yetkili organları birkaç yıl önce yine "Tehcir" konusunda
açılan bir tartışmada ülkemizde az rastlanır bir biçimde Berktay'ın
arkasında "sağlam" durmamış olsalardı, tarihçimiz bugün belki de
kürsüsünü çoktan evine taşımış olacaktı... (Sakıp Sabancı'yı mutlaka
bilgisi dahilinde olduğu bu "sağlam" duruşu hatırlayarak da analım.)

Şimdi de isterseniz, lafı daha fazla uzatmadan, Halil Berktay'ın
Tarık Işık'a yaptığı açıklamalara bir göz atalım:

Önce şu terminoloji meselesi; acaba Ermeni Tehciri'ni "soykırım"
olarak adlandırmak doğru mudur?

Berktay: "'Soykırımdır' ya da 'soykırım değildir'
demeyeceğim. 'Soykırım' dersem Ermeniler alkışlayacak, Türkler
kızacak. 'Değildir' dersem Türkler alkışlayacak, Ermeniler kızacak.
Bir taraf aşırı sevincinden, diğer taraf da kızgınlığından geri
kalanını dinlemeyecek. 'Soykırım' sözcüğü bir tarihçinin analiz
enstrümanı olmaktan çok hukuki bir kategori hale geldi. 'Soykırımdır'
denilirse uluslararası suç kategorisi olarak faturası
çıkacak. 'Soykırım değildir' denilirse bu ceza kesme işleminden
Türkiye sıyırmış olacak. Dolayısıyla tarihçi mantığı değil, avukat
mantığı hakim olacak. 1915 Ermeni faciası 19. yüzyılın vahşi
milliyetçilikleri ile 1940'ların Yahudi soykırımı arasında önemli bir
halkadır. Bu anlamda bir 'proto soykırım' olarak görülebilir. Ama
bunu hukuki bir kategori olarak söylemiyorum. Bir tarihçinin analiz
kategorisi olarak, bir süreci kavramaya çalışarak söylüyorum."

Berktay'ın açıklamalarının tamamı bundan ibaret değil tabii ki...
Kısmetse devamı yarına...

Ama lütfen, Berktay'ın bugün aktardığım açıklamasını okuduktan
sonra "Bir Türk tarihçi böyle konuşur mu?" diye kestirip atarak,
röportajın devamını kaçırmayın! Çünkü unutmayın; her yılın bizi bir
gün üzerinde ciddi olarak düşündürmesi gereken bir "24 Nisan"ı
mutlaka var... Meret tarih "28 Şubat" gibi hiç değilse dört yıl da
bir gelen bir tarih de değil ki!

--------------------------------------------
5 Mayıs 2004
Çarşamba

Halil Berktay'ı okurken (2)

Dünkü yazıda tamamlayamamıştık, Prof. Halil Berktay'ın "Ermeni
Tehciri"ne ilişkin açıklamalarını gözden geçiriyorduk... Berktay ile
Radikal'den Tarık Işık'ın yaptığı röportaj, bir yıldönümü hakkında
önemli bilgiler ve fikirler barındırıyordu.

Söylemiştim, "Türk basını" hiç değilse "24 Nisan"ları fırsat bilerek,
tarihimizin bu en trajik sayfalarından birisine ciddi olarak eğilmeyi
ne yazık ki akıl edemiyor! Oysa mümkün mü; tarih
karşısında "kayıtsız" kalınarak "aydınlık geleceğe" ulaşabilmek
mümkün mü?

Prof. Berktay'ın Radikal'de yer alan röportajda söyledikleri, bir
bakıma, AGOS gazetesi genel yayın yönetmeni Hrant Dink'in sık sık
dile getirdiği şu davete bir cevap gibi: "Ermeni Sorunu'na ilişkin
tarihsel ve güncel tartışmaların, esas olarak kendi mecrasına
çekilmesi ve dünya parlamentoları ya da uluslararası arena yerine
sorunun asıl sahibi olan bu topraklarda yapılması gerektiğini
başından beri hep dile getirdik."

Hrant Dink çok haklı; ama nerdeee o basiret! "Türk basını" başta
olmak üzere ilgililerin gözü kulağı tamamen dünya parlamentoları ve
uluslararası arenadan gelecek haberlere çevrilmiş durumda... Meseleye
ciddi olarak sayfalarında yer vermek, hatta hiç değilse Türk Tarih
Kurumu Başkanı Prof. Yusuf Hallaçoğlu'nun "Ermeni Tehciri"ne ilişkin
çok farklı tezlerini tanıtmak bile kimsenin aklından geçmiyor. (Prof.
Hallaçoğlu, kendisiyle yapılan röportajlardan ve kitabının
okuyabildiğim bazı bölümlerinden çıkardığım kadarıyla, "Ermeni
Tehciri" hakkında bugüne kadar okuyup öğrendiklerimizden çok farklı
tezler ileri sürüyor. Hatta öyle ki, Hallaçoğlu'na göre, kitabında
yer alan şu satırlardan da açıkca anlaşıldığı gibi, "Tehcir" olayı
Türkiye Ermenilerinin değil yok olmalarına, neredeyse çoğalmalarına
bile neden olmuştur: "Verilen istatistiki rakamlardan Anadolu'nun
birçok şehrinde 1914 yılına göre 1918 yılında Ermeni nüfusun arttığı
görülmektedir." Şaka değil, "Techir" neredeyse "vak'a-i hayriyye"
imiş meğer!)

Neyse, biz dönelim tekrar Halil Berktay'ın açıklamalarına:

Bakın Berktay, "Ermeni sorununu tarihçilere bırakalım" önerisi
hakkında ne düşünüyor:

"Türk resmi pozisyonu uluslararası platformlarda sıkışınca bir
kaçınma manevrası olarak 'konuyu tarihçilere bırakalım' dedi. Ama bu
lafları söyleyen insanların pek çoğu aslında konuyu tarihçilerin
özgür düşünsel tartışmasına bırakmak istemiyorlar. Kastedilen,
konuyu 'devletin avukatı bürokrat tarihçilere' bırakmak."

Çok yerinde bir tespit doğrusu....

Peki "Ermenilerin kayıpları ne kadardı" acaba?

Berktay: "Pek çok Dışişleri yetkilisiyle konuştum. Özel konuşmalar
sırasında herkes 400-450 bin diyor. Kimse daha düşük bir sayı
vermiyor. Ancak Ermeni kayıpları küçültüle küçültüle 450 binden son
derece komik bir şekilde 20-25 bin dolaylarına çekilmeye çalışıldı.
(...) Türk resmi tezleri de yakın geçmişe kadar kayıpları 400-450 bin
olarak gösteriyordu."

Görüyorsunuz; "konuyu tarihçilere teslim ettikçe" Ermeni kayıplarına
ilişkin sayı süratle aşağı inmeye başlıyor!

Peki, "Olayların böyle gelişmesi baştan planlandı mı?"

Berktay: "Evet planlandı. O dönemde devlet, Meclis'e hesap vermeyen
Enver, Talat ve Cemal Paşa'dan oluşan üç kişilik yüksek askeri
diktatörlük tarafından yönetiliyordu."

Peki "Tehcir edilenlerin malları ne oldu?"

Berktay: "Ermeniler malları müsadere edilerek çöle, ölüme
gönderildiler. Bazı yerlerde nispeten namuslu Osmanlı bürokratları
Ermenilerin mallarını satıp onlara ulaştırmış olabilir."

Peki ya şu "Arşivlere bakalım!" önerisi?

Berktay: "Türk arşivlerinde en az iki defa sistematik temizlik
yapıldı. Birincisi İttihatçılar 1918'de artık savaşın kaybedildiği
aşikâr hale geldiği zaman çok kapsamlı bir temizlik yaptılar.
1980'lerde rahmetli Turgut Özal çok ileri görüşlü bir adımla
arşivlerin kullanımı üzerindeki engellerin kaldırılmasına ve
arşivlerin geniş ölçüde açılmasına karar verdi. Fakat bu açılma
kararı hayata geçirilmeden önce emekli general ve yüksek
diplomatlardan oluşan bir heyet arşivlere girdi ve en azından ikinci
büyük temizliği yaptı."

Berktay'ın bu son açıklaması beni gerçekten çok etkiledi; çünkü
tarihçi bu sözleriyle bize aslında şunu demek istiyordu: Dikkat et,
uyanık ol; "Temizlenen" şey aslında senin "kişisel-toplumsal"
arşivindir!

İsterseniz son olarak Berktay'ın "Toplum olarak Ermenilere özür
borcumuz var mı?" şeklindeki soruya verdiği "tarihçi" yanıtını da
aktaralım:

"Özür borcu değil, konunun konuşulması üzerindeki baskıları
kaldırmaya ihtiyacımız var. Resmi çevrelerden özgür tartışma ortamına
sayğı gösterilmesi dışında hiçbir şey talep etmiyorum."

deryatulga
12.08.06, 22:52
Sabanci Üniversitesi ögretim üyesi Prof. Halil Berktay: Tehcir kanunu etnik temizlik

Milliyet (http://www.milliyet.com.tr/) - 07/03/2005
Prof. Berktay, "Tehcir emri, bütün Ermeni tebaasini hedef aliyordu. 1915, Dogu'yla sinirli degil. 'Öldürme' unsuru hariç bu kadari dahi 'jenosit' tanimina giriyor" diyor
SOHBET ODASI - DERYA SAZAK

Osmanli'nin son dönemindeki 1915 olaylarini bir tarihçi olarak nasil degerlendiriyorsunuz? 1. Dünya Savasi öncesinde Osmanli'nin ruh hali nasil gözüküyor?
Disariya karsi çok endiseli. Kendisini hep mazlum ve kurban olarak gören çok öfkeli ve patlamaya hazir bir Türk milliyetçiligi olustu. 1912 - 13 Balkan savaslari bu açidan çok büyük bir dönüm noktasi oldu. Yunan ve Bulgar ordulari ilerlerken Istanbul'daki azinliklar Pera'da zaferi kutluyorlardi. Birinci Dünya Savasi patlak vermeden Yunanlilara, Rumlara yönelik etnik temizlik basladi. Osmanli Mebusan Meclisi Reisi Halil Mentese anilarinda bunu anlatiyor.
Trakya'dan sürgün
Balkan Savasi'nda Osmanli'ya ihanet edenlere karsi önlem alinmis...
Trakya'daki Rumlara yönelik bir temizlik. 'Cemiyet'in teskilati' (Teskilati Mahsusa) eliyle Rumlarin ürkütülecegine dair bir talimat dahilinde hareket basliyor. Halil Mentese anilarinda 100 bine yakin Rum burunlari kanamaksizin Yunanistan'a gittiklerini yaziyor. Izmir civarinda benzer seyler oluyor. Yari açik, yari gizli politikayla etnik temizlik yapiliyor. Bu olaylar Ermeni katliamlarinin silahsiz provasidir. O sirada Ermeni tehciri planlanmisti demiyorum ama sonuç olarak böyle bir tecrübe vardi.
1912'de Istanbul'un düsme tehlikesi belirmis. Enver Pasa, Harbiye nezaretinin bosaltilarak, Anadolu'ya geçme emrini vermek durumundaydi, hiç olmazsa Anadolu ihanet edebilecek unsurlardan temizlenmeli ve güvenli olmaliydi. Tehcir karari böyle bir haleti ruhiye içinde alinmisti.
Emir Talat Pasa'dan
Ermeni tehciri emrini kim çikariyor? Enver Pasa mi?
Talat, bana göre Enver'den çok daha önemli bir insandir. Ittihatçilarin esas beynidir. Napolyon döneminin bir gizli polis sefi vardir Fuse, Talat biraz ona benziyor. Her seye 'hikmeti devlet' diye bakiyor. Ermenilere karsi Enver'i, Cemal'i Talat ikna ediyor. Ermeniler de büyük bir hesap hatasi yapiyorlar. Aldirmayalim, bunlar 'blöf'tür diyorlar.
Tehcir emri, imparatorlugun bütün Ermeni tebaasini sirf Ermeni olduklari için hedef aliyordu. Yani tehcir kanunu söyle demiyordu: Sadece Dogu Anadolu'yu bosaltacagiz! Hayir. 1915, Dogu Anadolu'daki savas bölgesiyle sinirli degildir. Tehcir kanunu basli basina bir etnik temizliktir.
Tehcir emri nasil uygulaniyor?
Devletin yasal aygiti eliyle, Dahiliye Nezareti'nden dogrudan dogruya yollanan emirlerle, 'Bölgenizdeki Ermenileri derhal toplayacaksiniz' deniliyor: 'Konvoylar halinde Güneydogu'ya, oradan Suriye'deki, Irak'taki bazi sehirlere yollayacaksiniz, orada iskân edilecekler.' Mesele Dogu bölgesiyle sinirli degil. Iznik'ten, Izmit'ten, Çorlu'dan alinanlar var. Ermeni olduklari için tehcir ediliyorlar. Günümüzde 'öldürme' unsuru hariç bu kadari dahi 'jenosit' tanimina giriyor. Bir etnik grubu topluca yok etme, sürüp atma kategorisine giriyor.
Osmanli bürokrasisinin mutlak sekilde ittihatçi 'sosyal Darvinizm'in pesinden gittigini düsünmeyelim. Direnenler çikiyor.
Esas isin karanlik noktasina geliyoruz. Bugün daha net anliyoruz ki, resmi emirlerin yani sira, ikinci ve gizli emirler var.
Gizli emirleri kim çikariyor? Teskilat i Mahsusa mi?
O zamanki 'derin devlet.' Ittihatçilarin paramiliter gizli askeri kanadi var. Yakup Cemil'ler, Bahattin Sakir'ler, Doktor Resit'ler falan... Bu adamlarin içinde yer aldigi Teskilat -i Mahsusa var. Kemal Tahir, Kurt Kanunu romaninda Teskilat -i Mahsusa fedailerinin, 'Sari Pasa'yi, yani Mustafa Kemal'i öldürmelerine nasil ramak kaldigini anlatir.
'Öteki'nin tarihinin yaziminda neredeyse sadece Türk kaynaklari kullaniliyor.
Resmi söylem sudur: 'Efendim, maalesef açliktan ölmüsler!' Ermenilerle ne savasi var? Ilk katliamlar bir sinyal. Yerel nüfus içindeki en kötü unsurlar, Ermenilerin artik 'avlanmasinin serbest' oldugu sinyalini aliyor. Katliamlarin ikinci türevsel dalgasi basliyor. Size bunun kanitini sunmak istiyorum.
Dahiliye Naziri Talat'in telgrafi...
Evet, Talat Pasa'in Diyarbakir Valisi'ne çektigi (29 Haziran) 12 Temmuz 1915 tarihli telgrafi okuyorum: Diyarbakir'dan sevk edilen Ermenilerden ve diger Hiristiyan ahaliden bazilarinin geceleri sehirden çikarilip öldürüldügü ve çevredeki Müslüman ahalinin topluca kiyam ederek tüm Hiristiyanlari katletmelerinden korkuldugunun istihbar edildigini bildiriyor Talat. Diyarbakir Valisi'ni, 'Ermeniler'e yönelik tedbirlerin diger Hiristiyanlara asla uygulanamayacagi' konusunda uyariyor. Talat tedbir derken neyi kastediyor, tehciri mi, katliami mi? Söylemiyor.
Hedef Ermeniler
Telgrafi baska türlü okumak mümkün degil mi?
Diyelim ki, Talat bütün katliamlarin önlenmesini ve sadece Ermenilerin tehcirinin kan dökülmeksizin sürmesini istiyor. Ne derdi? Her çesit katliam derhal önlensin. Talat bunu demiyor. Ama Diyarbakir Valisi'ne dolambaçli yoldan, 'Diger Hiristiyanlara dokunmayin, Ermenilere bildiginiz gibi yapmaya devam edin' demeye getiriyor. Gizli emirler var. Devlet Ermeni muhacirlerin yanina koruma birlikleri verdi diyorlar.
Askeri korumaya ragmen saldiri olusmussa bu çatismanin bilgileri nerede? Resmi tez bana su belgeyi göstersin Yusuf Halaçoglu (Türk Tarih Kurumu Baskani), Hikmet Özdemir (Ermeni Masasi Baskani) subay raporlari göstersinler.
'Atatürk'ün tehciri savunan bir demeci yoktur'
Cumhuriyet kurulduktan sonra Ermeni dosyasi nasil kapatilmis?
Olayin korkunçlugunun herkes farkinda. Enver, Talat, Cemal yönetimi 1915 - 16 yilinda Itilaf Devletleri tarafindan 'savas suçlusu' ilan ediliyorlar. Misak -i Milli'nin bir eki var. Cezalandirma Sözlesmesi... Ermeni katliaminin sorumlularina yönelik. Kemalist önderlik yola çikarken ilk basta böyle sözler veriyor. Mustafa Kemal, Ittihat ve Terakki içinde aykiri ve muhalifti. Enver ile arasindaki husumet biliniyordu. Belki Kemal Tahir'in yazdigi gibi Mustafa Kemal'in ortadan kaldirilmasi bile düsünülmüs olabilir. Hal böyleyken Ittihat Terakki, Anadolu'daki Milli Mücadele'yi yönetecek lider olarak Mustafa Kemal'de karar kildi, onu bir 'emanetçi' olarak gördüyse bile neden onda karar kildi? Mustafa Kemal'in yetenekleri su götürmezdi, savas kahramaniydi, müthis bir karizmasi ve sayginligi vardi. Eli temizdi! Ermeni meselesine karismamis.
Ben bir tarihçi olarak söylüyorum, Mustafa Kemal'in Anadolu'ya gönderilerek Milli Mücadele'nin önderligini üstlenmesinde, Ittihat Terakki'nin gizli yönetiminin bunda konsensüs saglamasinda Ermeni meselesinin de dolayli etkisi vardir. Milli Mücadele'ye 1915 Ermeni faciasinin gölgesi düsmesin diye çok özen gösteriyor. Mustafa Kemal'in Ermeni tehcirini ve Ermenilere reva görülen eziyeti savunan tek bir demeci yoktur.
Kürtleri de kullandilar
1915 Ermeni olaylari sirasinda Kürtlere yönelik benzer emirler çikariliyor mu? Niye sadece Ermeniler sürülüyor?
O tarihte henüz Kürt milliyetçiligi yok. Ermeniler, Anadolu'nun tek ve büyük Hiristiyan nüfusu. Yarisi Dogu Anadolu'da yasiyor. Ermeni milliyetçiligi Tasnak Sütyun ciddi bir mesele. Geçmiste Osmanli, Bulgarlara karsi Pomaklari kullandigi gibi Ermeni kipirdanislarina karsi da Kürtleri kullaniyor. Hamidiye alaylari meshur. Kürt asiretleri de arkasina aliyor. Türk milliyetçi söyleminde zaman zaman 'Biz öldürmedik, Kürtler öldürdü' denir. Kürtler Osmanli'nin emrindeydi.
Gürün'e göre 400 bin ölü
Ölen Ermeni sayisi hakkinda sizin tahmininiz nedir?
Saygin bir diplomat olan Kamuran Gürün'ün yazdigi yari resmi nitelikteki 'Ermeni Dosyasi' kitabinda maalesef 1915 - 16 yillarinda 400 - 450 bin Ermeni'nin öldügü söyleniyor. Dünyanin belli basli ansiklodepik kaynaklarinda asgari 600 bin kisiden söz ediliyor. Cemiyeti Akvam'in bir Nansen Komisyonu vardi, (Mülteciler Komisyonu) orada 800 bin ölüden söz ediliyor. Ermeni diyasporasi arastirmacilari 1 milyon ölü diyorlar.
500 bin Türk'ü öldürmediler
Ermenilerin hiç mi günahi yoktu?
Ermenilerin iki milliyetçi örgütü vardi: Tasnak Sütyun ve Hinçak. Bunlardan Tasnak daha sagdaydi. Dogu bölgesinde Çarlik Rusya'sinin himayesinde Osmanli'ya karsi harekete geçiyorlar. Ermeni milliyetçi komitacilarinin bir etnik temizlik savasi yürüttükleri, kendi bölgelerini Türk - Müslüman köylerinden temizlemeye çalistiklari, Rus ordulariyla isbirligi yaptiklari da bir gerçektir derken, Türkiye'deki resmi çevreler abartinin da abartisi olarak Ermenilerin 500 bin Müslüman Türk'ü öldürmüs olduklarini iddia etmeye çalistilar. Yok böyle bir sey!
Üzüntü dile getirilebilir
Bugün için ne söylenebilir?
Türkiye Cumhuriyeti 1915 olaylarindan sorumlu tutulamaz. Basbakan veya Disisleri Bakani sunu söyleyebilir: Bütün ulus devletlerin olusumunda acili ve karanlik sayfalar vardir. Ittihat Terakki yönetimi Osmanli halkinin bir kismina karsi tehcir karari almis ve bu uygulama sonuçta birkaç yüz bin insanin ölmesiyle sonuçlanmistir. Bu tarihsel olaydan ötürü üzüntü duyuyoruz. Ama bundan ötesi ancak tarihçilerin özgür tartismasinin ve nesillerin bu gerçekle barismasinin ürünü olabilir.
BM'ye götürelim, çünkü 'Soykirim olmadigi ortaya çikar' lafinin tamamen blöf olduguna inaniyorum.
KIMDIR?
1947'de dogdu. Lisans ve lisansüstü egitimini 1968'de Yale Üniversitesi'nde tamamladi. Tarih alanindaki doktorasini Birmingham Üniversitesi'nden aldi. Ankara Üniversitesi, ODTÜ ve Bogaziçi Üniversitesi'nde ögretim üyeligi yapti. Halen Sabanci Üniversitesi Sanat ve Sosyal Bilimler Fakültesi'nde ögretim üyesi.
dsazak@milliyet.com.tr

Chutluck
30.10.06, 10:09
Bu haber H. Berktay ve Sabanci baglantisi ile direkt ilintili olmasa da bu basligin altinda yer almasi sanirim yanlis olmayacak.



welcome to 83 years of freedom of speech in Turkey and lack of it in Armenia..
what is the connection between two articles below? ie. Omer Sabanci, Hulya Adak of Sabanci Uni and Muge Gocekian




ARTICLE 1
Society for Armenian Studies To Hold 32nd Annual Meeting
http://www.asbarez.com/20061028_011.htm

The final panel of the day is "Memory and Identity: The Impact of the Armenian Genocide in Armenian and Turkish Literature" which begins at 4:30PM. Organized by Barlow Der Mugrdechian and Chaired by Richard G. Hovannisian, UCLA, Fatma Muge Gocek, U of Michigan will be the discussant. Panelists are Barlow Der Mugrdechian, California State University, Fresno, "Three Apples Fell from Heaven: Memory and Identity in Post Genocide Armenian Literature;" Hulya Adak, Sabanci University, "The Armenian Deportations in Turkish Fiction;" Rubina Peroomian, UCLA, "The Metamorphosis of the Post-Genocide Armenian Identity as Reflected in Artistic Literature.

ARTICLE 2
Saturday, October 28, 2006 http://hyelog.blogspot.com/2006/10/turkish-businessmen-invite-armenian.html Turkish businessmen invite Armenian counterparts to Istanbul

Saturday, October 28, 2006
Turkish Daily News
SELMA ŞİMŞEK BEKTAŞ
ISTANBUL

Following the approval of a bill on Oct. 12 in the lower house of the French parliament to criminalize denial of an alleged Armenian genocide, the Turkish Industrialists and Businessmen's Association (TÜSİAD) invited Armenian businessmen to Istanbul. This may be the way to overcome the differences. But with the Turkish-Armenian borders closed for commerce by Turkey, and the diversion of the rail connection to Georgia and Azerbaijan from passing through Armenia, what business will the Armenian and Turkish industrialist discuss? The author is attempting to give credit to Turkey on an empty gesture.

The TÜSİAD-led Union of Black Sea and Caspian Confederation of Enterprises (UBCCE) will hold its first general assembly on Nov. 27 to which executives from the Armenian Industrialists and Businessmen's Association have been invited.

TÜSİAD President Ömer Sabancı initiated the establishment of the union with the aim of developing economic and commercial relations among neighboring Black Sea and Caspian countries. A decision was made at preparatory meetings in May and June of this year to locate the headquarters of the 12-member UBCCE in Istanbul.

The union was formed with the participation of several TÜSİAD counterparts from member countries. Armenia became a member of the union with the Armenian Industrialists and Businessmen's Association.

The UBCCE general assembly will be held at Istanbul's Sail Halim Paşa Yalısı on Nov. 27, at which Armenia will be represented by Arsen Gazeryan, head of the Armenian Industrialists and Businessmen's Association and also co-chairman of the Turkish-Armenian Business Council.

Continuous contact:

TÜSİAD's Brussels representative, Bahadır Kaleağası, said the UBCCE was formed after intensive studies around the Black Sea and Caspian region. “The preparatory meetings of the confederation have been completed. Armenia is a member of the union, and they have been invited,” he said.

Turkish-Armenian Business Development Council deputy head Noyan Soyak said TÜSİAD and the Turkish-Armenian Business Council had been exchanging views since 2000. Gazeryan served as a bridge between the business worlds of the two countries, both in his capacity as head of the Armenian association and as co-chairman of the council, he noted, adding that Gazeryan and TÜSİAD were in constant contact with each other.

“Armenian businessmen are informed of every development in TÜSİAD. When Sabancı was elected president, Armenian businessmen congratulated him. We, as the council, also organize meetings where Turkish and Armenian businesspeople come together,” said.

The meeting in November aims to develop Turkey's relations with its neighbors, Soyak said. “Armenia is invited within this context. We see this as the continuation of previous meetings. In the upcoming meeting, the launching of bilateral talks between the two countries may come up,” he said.

Karen Mirzoyan, Armenia permanent representative at the Organization of the Black Sea Economic Cooperation (BSEC) said the new union was not directly related to BSEC but that members of BSEC were also members of the union. "As a matter of fact, all of our members have been invited to this meeting. I know about the preparatory meetings. The real union will be formed at the November meeting,” said Mirzoyan.

Note: Above are excerpts from the article. The full article appears here (http://www.turkishdailynews.com.tr/article.php?enewsid=57722). Clarifications and comments by me are contained in {}. Deletions are marked by [...]. The bold emphasis is mine. Labels: Turkey-Armenia Border (http://hyelog.blogspot.com/search/label/Turkey-Armenia%20Border)


posted by Vahe Balabanian at 5:30 AM (http://hyelog.blogspot.com/2006/10/turkish-businessmen-invite-armenian.html)

Saleyte
11.02.07, 16:29
1915’in sorumlusu Talat, Enver ve Cemal Paşa’dır-H.Berktay
http://www.savaskarsitlari.org/images/miniminilogo.gif 31-03-2005 Hürriyet (http://www.savaskarsitlari.org/aramasonuc.asp?YayinID=4) http://www.savaskarsitlari.org/images/balon.gif (http://www.savaskarsitlari.org/sozumvar.asp?ArsivTipID=1&ArsivAnaID=25448&SayfaNo=1) http://www.savaskarsitlari.org/images/atacbuyuk.gif (http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=1&ArsivAnaID=25448#ilgili) Prof. Dr. Halil Berktay’a göre, Talat Paşa’nın dün yayımladığımız telgrafı, ‘katliamların nasıl bilinçli yapıldığının somut bir göstergesi.

Bu telgrafın anlamı, olaya bağımsız ve vicdanlı bir biçimde bakan bütün tarihçiler için çok açık.’ Bir tarihçiler jürisi önünde Talat Paşa’nın telgrafına ilişkin tahlil ve yorumunu savunmaya hazır olduğunu söyleyen Prof. Berktay, Ermenilerin Ermeni oldukları için hedef alındığını savunuyor.

1915’te ne oldu?
- 1915’ten başlayarak 1915 ve 1916 yılları içinde gerçekten korkunç bir olay cereyan etti. O dönemde bütün iktidar Talat, Enver ve Cemal Paşa üçlüsündeydi. Bunu özellikle belirtiyorum; çünkü, 1915’te yapılan işi bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’ne teşmil edemeyeceğimiz gibi, o zamanki Osmanlı devletinin tamamına, hattá hükümetinin ve iktidar partisinin dahi tamamına teşmil etmek son derece zordur. Bu üçlünün iradesiyle, önce Tehcir Kanunu çıkartıldı. Bu yasa ile Osmanlı topraklarında yaşayan bütün Ermeniler, sırf Ermenilikleriyle tanımlanmış bir şekilde, ilk önce bulundukları mahalde gözaltına alınıyorlar, mallarını ve mülklerini arkalarında bırakmaya zorlanıyorlar.

Ama bazı istisnalar var...
- Evet ama bu istisnalar, göçe tabi tutulan Ermeni nüfus kitlesi içindeki istisnalar. Burada önemli olan, Osmanlı’nın Ermeni tebasını oluşturan bütün kitlenin, sırf Ermeni oldukları için ideo-politik bakımdan şüpheli, hattá potansiyel düşman veya hain gibi görülmüş ve bu muameleye tábi tutulmuş olmalarıdır.

Peki ya sonra?
- Resmi tezler şöyle bir anlatım içinde gelişiyor: 1915’teki savaş koşullarında, Ermeni milliyetçileri özellikle doğu cephesinde ve gerisinde, Çarlık Rusyası ordularıyla işbirliği içindeydiler. Bu bağlamda yerel Türk-Müslüman nüfusa saldırarak çok fazla zarar verdiler. Dolayısıyla, savaş bölgesinin güvenliği açısından, zorunlu bir karar alınmış ve Ermeniler daha emin bölgelere göç ettirilmiştir.

Bunlar hem yasada hem de İttihat-Terakki’nin 1916 Kongre zabıtlarında yer alıyor...
- Elbette. Zaten ben de, bütün bunlar gerçek değildir demek istemiyorum. Ermeni milliyetçileri böyle faaliyetlerde bulunmuyorlardı, saldırılar düzenlemiyorlardı da demiyorum zaten. Ama bazı anlatımlarda, sanki uygulama, sadece savaş cephesi, yani Doğu Anadolu ile sınırlıymış gibi bir imada bulunuluyor. Diğer bazı anlatımlarda ise sanki Ermenilerin bir genel isyan hali varmış gibi imalarda bulunuluyor. Hepsi yanlış: 1914-15’te (1915 Nisanı öncesinde) bir Ermeni isyanı yoktu. Doğu Anadolu için bile kitlesel bir isyan hali söz konusu değildi. Ermeni komitacılarının faaliyeti de halk ile milliyetçi gerillaların ayırt edilemeyeceği bir kitlesellik boyutlarında değildi. Osmanlı devletinin Ermeni tebasının büyük çoğunluğu, masum yaşamını barış içinde sürdürüyordu.

KATLİAMLAR PLANLI MI

Tehcir sırasında neler yaşanıyor?
- Bu tehcir öyle kayıpsız, katliamsız yapılmıyor. Dışarıdan baktığımızda muazzam bir telefat görüyoruz. Osmanlı topraklarında yaşayan 1.5 milyon Ermeni’nin, Türk devletinin tahminiyle asgari 300-400 bin kadarı, Ermeni diasporasının azami tahminiyle 1 milyon 200 bin kadarı ölmüştür. Üstelik bu insanlar, bir veya bir buçuk yıl içinde ölüyorlar. Orhan Pamuk bir milyon demiş, bana sorduklarında da ben belki 600 bin, belki 800 bin, belki 1 milyon diyorum. İsterseniz 300 bini kabul edelim, ne fark eder? Bu, korkunç bir rakamdır. Bu kadar kısa süre içinde, bu kadar insanın nasıl öldüğünü düşünmemiz lazım.

Nasıl ölüyor bu kadar insan bu kadar kısa süre içinde?
- Bugüne kadar Türkiye’nin resmi söylemi, bunların, deyim yerindeyse, ‘kazara’ öldüklerini iddia etti. 1915 Nisanı’ndan itibaren, en az 300 bin, belki 600 bin veya daha fazla ölüden söz ediyorsak, bu, dağınık köyler arasında iki tarafın paramiliter grupları tarafından yapılan çete savaşlarından çok başka boyutlarda bir olayın varlığını gösterir. Deniliyor ki, asla planlı katliam olmadı, katliam olduysa da kazara ve istenmeksizin, konvoylara saldıran çapulcular yüzünden oldu. Ayrıca salgın hastalıklar, açlık ve yoksulluk da telefata yol açtı...

Ama seferberlik koşullarında bütün bunlar da vardı...
- Var tabii, ama bu neyi halleder ki? Devlet, Ermenileri zorla göçürüyorsa ve sonra bu insanların önemli bir bölümü açlıktan ve susuzluktan ölüyorsa, bu bile çok ciddi bir şekilde devletin suçu kategorisine giriyor.

Peki bizzat Talat, Enver ve Cemal Paşa mı istedi bu katliamların yapılmasını?
- Evet, bunların emir ve talimatıyla yapıldığına dair ipuçları içeren belgeler var.

TALAT PAŞA’NIN TELGRAFI

Planlı katliam olduğunu gösteren belge var mı?
- Evet. Bakın şöyle bir tablo billurlaşmaktadır gözlerimizin önünde. Bu katliamların düzenleniş tarzının, yine resmi tezler için son derece rahatsız edici bir biçimde çok sayıda yerel gözlemcisi vardır. Bütün bunlar, ‘Ermeni propagandasıdır’ diye dışlanıyor. Bunun için ben uzun uzadıya binlerce belgeyi bulan bu gözlem ve tanıklıklar üzerinde hiç durmak istemiyorum. Benim bütün söyleşilerimde dile getirip tahlil ettiğim Talat Paşa’ya ait bir telgraf var. Bu telgraf, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü’nün 1994 yılında yayımladığı ‘Osmanlı Belgelerinde Ermeniler’ kitabında yer alıyor.

Devlet tarafından yayımlanan bir kitapta yani...
- Bu telgraf, katliamların nasıl bilinçli yapıldığının somut bir göstergesidir. Bu telgrafın anlamı, olaya bağımsız ve vicdanlı bir biçimde bakan bütün bağımsız tarihçiler için çok açıktır. Ben on, yirmi, otuz, kırk, elli, yüz, yüz elli kişilik böyle bir jüri önünde, en titiz, noter tasdikli İngilizce ve Fransızca çeviriler temelinde, bütün devlet avukatı tarihçilere ve emekli diplomatlara karşı kendi yorum ve tahlilimi tek başıma savunmaya hazırım.

GÖNÜL ALMAK GEREKİR

Sorunun çözümü için sizin somut öneriniz nedir?
- Bence söylenebilecek biricik anlamlı şeyler dizisi şudur: ‘Evet, anlaşılıyor ki, 1915-1916’da böyle korkunç bir olay cereyan etmiştir. Bundan derin bir üzüntü duyuyoruz. Ancak bir kere bundan, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti ilmen, aklen, vicdanen sorumlu tutulamaz. Osmanlı İmparatorluğu başka bir devletti, Türkiye Cumhuriyeti başka bir devlettir. İkincisi, 1915-16 bundan doksan yıl öncedir. Şimdiki nesillerin hafıza kuşağı içinde dahi yer almamaktadır. Bu, tarihsel bir olaydır, yani artık bir bilimsel araştırma ve tartışmanın konusudur. Bu meselenin Türkiye’de özgürce, kimse psikolojik terör bombardımanına maruz kalmadan tartışılmasını istiyoruz.’

Sizce işe yarar mı?
- Sözünü ettiğim bu önerilerle, yeni bir söz düellosuna girmek arasında çok büyük fark var. Türkiye’nin çeşitli söylemlerinde, 1915’te çok üzücü olaylar yaşandığına dair ifadeler zaten var. Ama bu öyle bir tavırla söyleniyor ki, samimi olduklarına inanmak mümkün değil. Ermenilerin de korkunç yara ve acıları olduğuna dair en ufak bir gönül alıcılık, en ufak bir samimiyet duygusu ve tonlaması yok. Dünya aptal değil. Bunun yerine artık gerçek bir samimiyeti geçirmek gerekiyor.

Devletin suçu
Bir kere devlet, Ermenileri yerlerinden yurtlarından göçürüyorsa ve sonra bu insanların önemli bir bölümü açlıktan ve susuzluktan ölüyorsa, bu bile çok ciddi bir şekilde devletin suçu kategorisine giriyor. Bunun ne kadarının kasıtlı, ne kadarının kasıtsız olduğunu bilmek mümkün değil.

Türkiye suçlanamaz
‘Evet, anlaşılıyor ki, 1915-1916’da böyle korkunç bir olay cereyan etmiştir. Bundan derin bir üzüntü duyuyoruz. Ancak bir kere bundan, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti ilmen, aklen, vicdanen sorumlu tutulamaz. Osmanlı başka bir devletti, Türkiye başka bir devlettir.’

Mustafa Kemal katliamı kınayanlar grubundandı

Amerikalı bir gazetecinin Mustafa Kemal’le yaptığı söyleşi var bir de. Daha sonra öyle bir söyleşinin olmadığı iddia edildi...
- 1926 yılında Los Angeles Examiner gazetesinde Mustafa Kemal’le yapılan bir röportaj yayınlanıyor. O sırada muhalif İttihatçılar yargılanıp idam cezalarına çarptırılmış durumda. Öyle anlaşılıyor ki, Amerikalı gazeteci bunun anlamını soruyor. Mustafa Kemal de, ‘Bizim bugün yargılamakta olduğumuz insanlar, geçmişte de Osmanlı İmparatorluğu’nun Hıristiyan ahalisine karşı korkunç zulümlerin ve katliamların mimarları olan insanlardır’ diyor. 1980’lerde, Asala terörünün doruklarda olduğu ve Türk devletinin en defansif konuma çekildiği bir dönemde, Türkkaya Ataöv ve başkaları tarafından bu röportajın tamamen hayali olduğu iddia edildi. Mülakatın gerçek olduğu çok açık. Kullanılan ifade o kadar Mustafa Kemal ki, ayrıca siyasi zeká o kadar Mustafa Kemal ki, Batı nezdinde meşruiyet arama anlayışı o kadar Mustafa Kemal ki, Los Angeles’ta oturan bir gazetecinin bunu hayalinden uydurabilmesi mümkün değil. Bu mülakattan biz Mustafa Kemal’in de Ermeni katliamlarını kınayanlar grubunda yer aldığını öğreniyoruz.

İki ülke insanı, ‘öteki’ni hangi kaynaktan tanıyor
TESEV ile HASA’nın anketi, iki ülke vatandaşlarının birbirlerine dair bilgilenme kaynakları konusunda da ilginç ipuçları veriyor. Buna göre, gerek Türkler gerekse Ermeniler, ‘öteki’ hakkındaki bilgilerini gazete-televizyon aracılığıyla ve tarih kitaplarından ediniyorlar. Ermenilerde bu oran yüzde 92.7’ye kadar yükselirken, Türkler’de yüzde 48’le sınırlı kalıyor. Ermenistanlı katılımcılar açısından dikkat çekici bir başka önemli kaynak ise eski kuşaklar ve aile büyükleri. Ermeni katılımcıların yüzde 58.1’i Türkiye ve Türklerle ilgili bilgilerini bu yolla ediniyor. Aynı konuda Türkler’deki oran yüzde 7.2.

Peki günümüzde mevcut Türkiye-Ermenistan ilişkileri nasıl değerlendiriliyor acaba? Durumu ‘çok kötü’ olarak nitelendiren Ermenilerin oranı yüzde 18.9, Türkler’in oranı ise yüzde 6.6. İki ülke ilişkilerini ‘kötü’ olarak değerlendiren daha geniş bir dağılım gösteriyor. Türkler’de bu oran yüzde 30.8, Ermeniler’de ise yüzde 60.4.

PROF. DR. HALİL BERKTAY
1947 yılında doğan Berktay, Robert Kolej’den sonra, Yale Üniversitesi’nde tarih dalında lisans ve yüksek lisans, Birmingham Üniversitesi’nde ise doktora yaptı. Yurtiçinde Ankara Siyasal Bilgiler ve ODTܒde, yurtdışında Birmingham ve Harvard’da dersler verdi. Bir süre de Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’nde çalıştı. Prof. Berktay, Tarih Vakfı ile Helsinki Yurttaşlar Derneği kurucu üyesidir. Ayrıca, Toplumsal Tarih Dergisi’nin ve Journal of Peasant Studies’in yazı kurulunda yer alıyor.

buldugum sayfa http://www.savaskarsitlari.org/arsiv.asp?ArsivTipID=1&ArsivAnaID=25448

Sahin68
13.02.07, 19:11
Prof.Dr. Halil Berktay´dan Açıklama

Halil Berktay, 11 Mart 2006

Son günlerde bir kısım basın ve yayın organlarında, hakkımda yeni bazı yalanlara yer verildiğini görüyorum. Bu saldırı, adli internet sitesinde, 7 Mart 2006 günü yayınlanan bir yazıyla başladı. Daha sonra internet aracılığıyla çoğaltıldı ve Ruhat Mengi’nin Vatan gazetesindeki, 10-11 Mart 2006 tarihli köşe yazılarına sıçradı. Bu yazılarda, özetle, Ermeni diasporasıyla bir takım karanlık ilişkiler içinde olduğum, onları “yönlendirdiğim”, hattâ onlardan finansman talebinde bulunduğum ifade edilmektedir.


-- Halil Berktay.

eger bu yazdiklari dogru ise sesi pek kisik cikiyor herhalde. sözde ermeni soykirimi ile ugrasacagina millyonlarca türk katliamlariyla ugrassin.balkanlarda ve kafkaslarda türklere karsi tehcir uygulanmadimi yani...??

ermenilerinki canda türklerinki patlicanmi acaba??

deryatulga
11.05.07, 02:49
11 Mayıs 2007 http://www.hurriyet.com.tr/images/siyah_ok.jpg Vahap MUNYAR

vmunyar@hurriyet.com.tr

http://www.hurriyet.com.tr/_yazarlar/images/44b.jpg ’Ne şeriat ne darbe’ başlığının arkasında Güler Sabancı var


SABANCI Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı, İstanbul Çağlayan’da Prof. Türkan Saylan’ın Başkanlığını yürüttüğü Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği’nin (ÇYDD) önderliğinde 1 milyonu aşkın vatandaşın, "Ne şeriat, ne darbe" diye haykırdığı gün Londra’ya uçtu.

Güler Sabancı, Londra’da Sabancı Holding’e ve bağlı halka açık şirketlerinin hisselerine yatırım yapmış fonların yöneticileriyle görüşmeler yaptı, Türkiye’de gerilen siyasi ortam ve ekonominin durumuyla ilgili sorulara yanıt verdi.

Güler Sabancı ayrıca, Doğan Yayın Holding’in (DYH) toplantısı için daha önce Türkiye’ye geldiği sırada İstanbul dışında olduğu için randevu veremediği ünlü ekonomi gazetesi Financial Times’ın CEO’sunu da ziyaret etti.

Financial Times’ın CEO’su, ziyaret sırasında Genelkurmay Başkanlığı’nın gece yarısı bildirisi üzerinde durdu. Güler Sabancı bunun üzerine eleştirisini yöneltti: "Gazetenizde Türkiye’de Genelkurmay Başkanlığı’nın yayınladığı bildiriye yer vermişsiniz. Ancak, Çağlayan’da 1 milyondan fazla Türk insanının, ’Ne şeriat, ne darbe’ sloganı attığını, bu amaçla toplandığını görmezden gelmişsiniz."

Güler Sabancı, o gün Financial Times’ın CEO’suna üstüne basa basa söz konusu mitingin Türkiye’de büyük bir demokratik olgunluk içinde geçen mitingin iyi incelenmesi geektiğini vurguladı.

Londra’da bulunduğu sırada CNBC Europe ve Bloomberg ekranlarına da çıkan Güler Sabancı, "Ne şeriat, ne darbe" sloganına dikkat çekti.

Onun bu sözleri etki yapmış olacak ki, bir-iki gün sonra Financial Times’in eski muhabiri, şimdinin Milliyet yazarı Metin Münir’in eski gazetesinde, "Ne şeriat, ne darbe" makalesi yayınlandı.

Citigroup’un Akbank’ın yüzde 20’sini 3.1 milyar dolara almasıyla başlayan stratejik işbirliğinin kutlandığı New York’tan sonra dünkü Sakıp Sabancı Uluslararası Ödül Töreni için geçtiğimiz Washington’da ABD’li bazı entelektüellerle eski bürokratların Genelkurmay Başkanlığı bildirisini neredeyse Türkiye’de darbe yapılmış gibi algıladıklarını gördüm.

AKP’nin "siyasi simge" olarak kullandığı "türban"ı Cumhurbaşkanlığı seçimiyle birlikte devletin zirvesine taşımak istemesini, bunun Türkiye’de yüzbinleri sokağa dökmesini görmezden geliyor, "türban sorununu neden bu kadar büyütüyorsunuz" diyorlardı.

Türkiye’de AKP’ye karşı çıkan kesimlerin, "AKP’nin gösterdiğinden farklı ajandası var. Cumhuriyet’i temelden sarsacak adımlar atabilirler" korkusunu yersiz buluyorlardı: "Bırakın Cumhurbaşkanınızın eşi türbanlı olsun, bundan ne çıkar."

Onlara verilen en iyi yanıt, Prof. Türkan Saylan’ın Çağlayan’dan yükselttiği, Güler Sabancı’nın Londra’da çıktığı ekranlarda dikkat çektiği, Arzuhan Doğan Yalçındağ başkanlığındaki Türk Sanayicileri ve İşadamları Derneği’nin (TÜSİAD) de sahiplendiği slogan oldu: "Ne şeriat, ne darbe..."

Başka söze gerek var mı?

Deniz Baykal’la aynı açıklamayı yapmışlar

BAŞBAKAN Recep Tayyip Erdoğan’ın AKP Grup Toplantısı’nda, "Cumhurbaşkanı adayımız kardeşim Abdullah Gül" dediği gün, iş dünyasından gelen yorumlar arasında Sabancı Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı’nın açıklaması da yerini almıştı:

"Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ı kutluyorum, Sayın Abdullah Gül’ün adaylığı da ’hayırlı olsun’ diyorum."

Aynı gün parti grubunda konuşan CHP Genel Başkanı Deniz Baykal da, Güler Sabancı’yla neredeyse birebir benzer açıklamayı yapmıştı.

Güler Sabancı’yla Baykal’ın aynı cümlede buluşması ilginç değil mi?

Mezunlarımızı bizden önce yabancılar kapıyor

SABANCI Holding Yönetim Kurulu Başkanı Güler Sabancı’ya sordum: "Sabancı Üniversitesi mezunlarının kaçı sizin grubunuzda işe girebildi?"

Güler Sabancı, 1999 yılından beri öğrenci aldıklarını hatırlattı: "Mezunlarımızı bizden önce yabancı şirketler havada kapıyor. Üstelik çok da iyi para veriyorlar. Öğrencilerimiz mezun olunca ortalama üçer iş teklifi alıyorlar."

Üniversite mezunlarının bile işsiz gezdiği Türkiye’de ortalama üç iş teklifi almak önemli ayrıcalık olsa gerek...

deryatulga
12.05.07, 02:01
12 Mayıs 2007 http://www.hurriyet.com.tr/images/siyah_ok.jpg Ege CANSEN

ecansen@hurriyet.com.tr

http://www.hurriyet.com.tr/_yazarlar/images/17b.jpg Gurur eşekliktir


YAKLAŞIK otuz yıl önce Adana’yı bir ziyaretimde, Hacı Ömer Sabancı’nın zannedersem bir fabrika bahçesindeki büstünün kaidesinde "Tembellik Ahmaklık, Gurur Eşekliktir" sözüyle karşılaşmıştım.

Uzun süre bu sözün ikinci kısmında, yani "gurur eşekliktir" demekle Hacı Ömer’in maksadını aştığını söyledim durdum. Çünkü benim kullandığım Türkçede "gurur" sözcüğünün kötü bir anlamı yoktu.

Buna karşı aynı kökten türemiş "mağrur" kelimesi olumsuz anlam yüklüydü. Yani insan gururlu olmalı ama mağrur olmamalıydı. Çünkü gurur, kişinin kendisine veya kendisiyle özdeş tuttuğu birine ait üstün bir vasıfla veya başarıyla iftihar etmesi, övünç duyması demekti. Mağrur ise, kibirli demekti. Kibirlilik veya böbürlenme, itici, tiksindirici bir davranıştı. Yerilmeliydi.

Muhakkak ki Hacı Ömer, gurur kelimesini, boş, mesnetsiz, gereksiz yersiz olan "gurur" anlamında kullanmıştı. Hayatı boyunca nice yetenekli işadamının sırf gururları yüzünden fırsatlar kaçırdığına şahit olmuştu. Gurur, insanın manevra alanını kısıtlayan, onun gayri iktisadi kararlar almasına sebep olan zararlı bir duyguydu. Sözlükte gurur, kibirle eş anlamlıydı. Zaten Tanrı da mağrur olanları sevmezdi. Ama ben hálá bugün de konuşur veya yazarken gurur ve mağrur kelimelerini iki ayrı anlamda kullanıyorum.

Mesela, Nobel Edebiyat Ödülü’nü Türkiye’ye getirdiği için, ben, onun bazı beyanlarına kızsam bile, Orhan Pamuk’la gurur duydum. Herhalde Orhan Pamuk’un kendisi ve ailesi de onun bu büyük başarısından gurur duymuştur. Şimdi soruyorum. Yukarıdaki örnekte, eşeklik nerede veya kimde? Uluslararası bir zafere imza atan bir milli sporcuya "Türkiye seninle gurur duyuyor!" dendiğinde kim eşeklik etmiş oluyor?

* * *

Akbank’ın beşte birini Amerikalılara satan Sabancı Ailesi, herhalde, gurur duyulacak bir bankanız vardı; niçin bunun bir kısmını yabancılara sattınız? Paraya mı ihtiyacınız vardı, şeklinde eleştirilere muhatap olmuşlar. Bu nedenle olacak, geçen yıl yapılan bu satış şerefine bu hafta New York’un ünlü bir otelinde verilen baloda konuşan Sabancı Holding Başkanı Güler Sabancı, dedesinin "gurur eşekliktir" özdeyişine uygun hareket ettiklerini söylemiş.

Yani hisse satışı işini "Akbank Sabancı’nındır, Sabancı’nın kalacaktır" türünden eşekçe bir gurur konusu yapmadık demek istemiş. Bu arada Hacı Ömer Sabancı’nın ünlü sözünün ilk kısmının aklımda kalan "tembellik ahmaklıktır" değil "hilekárlık ahmaktır" olduğunu da öğrendim.

* * *

Türkiye’de devlete veya özel şahıslara ait varlıkların yabancılara satışı tam gaz devam ediyor. Bazılarımız, bu satışlardan sebebini pek de bilmediği bir rahatsızlık duyuyor. Bazılarımız ise varlık satışından gocunanları "gururlu eşekler" olarak görüyor. Yabancılar para getiriyor, Başbakan Erdoğan’ın dediği gibi "biz de durduk yerde zengin oluyoruz".

Cumhuriyetten önce, Merkez Bankası görevini yapan Osmanlı Bankası’ndan tut da, şehir hattı vapur işletmesine, hava gazına, elektriğe, trene, tramvaya, tütüne, tuza kadar her şey yabancılara aitti. Hatta vergileri de onlar topluyordu. Bu yüzden sonunda halkın gururu incitmişti. Eşeklik işte!

Son Söz: Eşeklerin gururu olmaz, onlar sadece yediği arpaya bakar.

deryatulga
11.01.08, 02:05
OKUMA NOTLARI -Bir tanık olarak Nazım Hikmet
Halil Berktay
Kaynak: Taraf
Yer: Türkiye
Tarih: 5.1.2008

* İsviçre hukukunun darkafalılığından, şimdi gelelim madalyonun diğer yüzüne. Yokmuş, yalanmış, emperyalist aldatmacasıymış, öyle mi?
Güvenilir bir gözlemciye başvuralım o zaman.
Nâzım Hikmet'e.
Nâzım'ın üç özelliği var, bu açıdan. Birincisi, Emin Çölaşan bile onu itilâfçılıkla, liboşlukla, mandacılıkla, Düvel-i Muazzama ajanlığıyla suçlayamaz.
İkincisi, 1901 doğumludur. Gençlerin hayata erken atıldığı bir devirde, 1915'te enikonu delikanlı olmanın ötesinde, Osmanlı-MeşrutiyetCumhuriyet örtüşmelerinin dolaysız tanığıdır.
1960 sonrası nesillerin asla bilemeyeceği, anlayamayacağı derecede âşinâdır Nâzım, imparatorluğun son yirmi, yeni Türkiye'nin ilk yirmi yılına. Çok somut, elle tutulur, mahrem bir vukufu vardır. Bu gizli tarih Manzaraların hemen her satırında, yaşayan insanlarda ete ve kemiğe bürünmüş olarak karşımıza çıkar.
Üçüncüsü, Jön Türk ve Cumhuriyet devrimlerinin millî meseleleri açısından bir deformasyonu varsa, Türk düşmanlığı" değil, tam tersi yöndedir. İlk şiirlerinde müthiş milliyetçidir zaten. Tam da o korkunç Tehcir yılına denk gelen "Ey ırkım sen bir zaman / Avrupa'yı titreten / Istanbulu fetheden / Fâtihlere maliktin" ya da "İntikamım alın diye bağırıyor / Haç asılmış camiler" gibi mısraları, hiçbir Turancıyı aratmaz.
Komünistliğinde, bir kere terakki ve tekâmül adına modernitenin, ulus-devlet inşasının yanındadır. Leninizm'in daha özel gereği olarak, istiklâl Harbi'nin "emperyalizm ve proletarya devrimleri çağının ilk millî kurtuluş mücadelesi" olduğunu adetâ ezberleyen bir kuşağa mensuptur. Bu parti çizgisi, Türk devriminin Türk olmayanlarca ödenen bedellerinden fazla söz etmemeyi ya da "komprador burjuvazinin tasfiyesi" gibi sınıfsal terimlerle geçiştirmeyi beraberinde getirir. TKP'nin "millî burjuva devrimi"ni desteklemesi, yakın zamanda Ayşe Günaysu'nun işaret ettiği gibi, Şeyh Sait ve Dersim isyanları karşısında iktidarın ve Türk ırkçılığının ağzıyla konuşmaya kadar varır.
Nâzım da bilhassa Kürt meselesine hiç değinmez. Kuvâyi Milliye'de, etnik temizlik boyutlarından arınmış bir ulusal direniş sunar.
Ali Kemal'in linç edilmesini aklar. İzmir yangınını sadece seyreder. Kâzım Karabekir'in Doğu harekâtını es geçer. "Hikâye-i Karayılan"da, güneydoğudaki direnişin ilk ingiliz işgaline karşı değil, Fransızların Ermeni alaylarını getirmesiyle başladığının (Ayhan Aktar) izine rastlanmaz.
Ankara'nın hiçbir icraatına, en küçük eleştiri imâsında bulunmaz Nâzım. Başka yerlerde, evet, ama burada değil. Mustafa Suphi ve arkadaşlarının katli dahi yer almaz Kuvâyi Milliye'de. Gerçi Manzaralar'da vardır iki değinme. Sürat katarının mutfağında, Garson Mustafa dört bölüm daha okumuştur, defterdeki destandan. Sonuncusu "Hikâyei Mustafa Suphi ve Arkadaşlaradır (Adam Yayınları, 207). On sayfa sonra gene Garson Mustafa "Hikâyei Mustafa Suphi ve Arkadaşları'nı okuduk en son" der ve "922 Senesi Ağustos Ayı"na geçer (218).
Yani sırf başlığıyla varolan Mustafa Suphi hikâyesi, Büyük Taarruz tarafından yutulmuş gibidir, ilginçtir: destan Manzaraların içinde gömülü durduğu sürece, 1919-22'yi kuşatan 1941-42 realitesi, komünistlerin kaderini bir parça hatırlattırır da, Kuvâyi Milliye müstakil bir metne dönüştüğünde, "kendi başına" 1919-22 öyküsü, bu ironik hatırlatmayı dahi dışlar.
Sonuçta, Türk devriminin en ünlü edebî anlatımının, âdeta Nutuk'un şiire dökümü gibi, bu büyük komünistin elinden çıkması, Kemalizm'in "yabancı istilâsının başarımla defedilmesi"nden kaynaklanan ideolojik hegemonyasının belki en berrak yansımasıdır.
Üstelik, "temelleri Atatürk ve Lenin tarafından atılmış Türk-Sovyet dostluğu" da, hem SBKP'nin Sovyet Ermenistan'ını frenlemesini, hem TKP'nin şu malûm meseleyi açmamasını gerektirir.
(Zaten, aralarında etnik sorunlar olan bütün KP'lere ilişkin genel Sovyet ve Komintern "zapturaptadır bu. Rus arşivlerinde soykırım arayıp bulamayanlar, bu metodolojik sorunu kasten mi göz ardı eder?) özetle, Nâzım'ın Ermeni meselesinde bir kusuru olacaksa, olayı abartmak değil minimize * etmek yönünde olması beklenir, öyledir de gerçekten. Az dokunur. Ama dokunduğu kadarı, "anlayana sivrisinek saz, anlamayana davul zurna az"dır.



Nâzım, İttihatçılar, Ermeniler
OKUMA NOTLARI- Halil Berktay
Kaynak: Taraf
Yer: Türkiye
Tarih: 10.1.2008

OKUMA NOTLARI Halil Berktay Nâzım, İttihatçılar, Ermeniler Peki ne demiş Nâzım, şu sözümona "uluslararası yalan" hakkında? Kürşat Bumin de yazdı, ama asıl derdi Ermeni sorunu olmadığından biraz eksik yazdı {Yeni Şafak, 19 aralık). Genco Erkal ve Fazıl Say'ın dâhil olduğu bir Kültür Bakanlığı projesinde, Nâzım'ın "Akşam Gezintisi" şiirinden Ermeni bakkal Karabet ile ilgili, canalıcı beş dizenin sansürlenişini, Koray Düzgören'in 7 Temmuz 2003'de açıklamış olduğunu hatırlattı. Oraya da geleceğiz, ama biraz daha yavaş ve ayrıntılı gidelim. Antropolog Michael Herzfeld bir kitabını "kültürel mahremiyet" kavramı etrafında örer {Cultural intimaty social pcetics in the nation-state, 1997). Yunan ulusal belleğinin altında saklı duran asıl sosyal belleği tanımak için, yerel Girit toplumunun "kültürel mahremiyetinde girmek gereklidir. Osmanlı'yla ilişkisinde, Nâzım'da fazlasıyla vardır bu. ittihatçıları (ve toplumu nasıl bezdirmiş olduklarını), hem de Kuvâyi Milliye'de anlatışına yarışır (Adam yayınlarıı, 25): Biz ki İstanbul şehriyiz, Seferberliği görmüşüz: Kafkas, Galiçya, Çanakkale, Filistin, vagon ticareti, tifüs ve ispanyol nezlesi bir de İttihatçılar birde uzun konçlu Alman çizmesi 914'ten 18'e kadar yedi bitirdi bizi. (Not 1: Görüldüğü gibi Nâzım, 1974'ün TİİKP Davası: Savunma's\nın 118-131. sayfaları arasındaki tahlillerle; örneğin 'Talât, Enver ve Cemal Paşalar yönetimindeki komprador-feodal ittihat ve Terakki diktatörlüğü, Alman emperyalistleriyle birlikte ülkemizi Birinci Dünya Savaşına soktu" (130) ya da "Alman emperyalistlerinin Baku petrollerini ele geçirmesine hizmet eden Enver Paşanın Turancı' siyaseti" (130-31) gibi saptamalarla aynı frekanstadır. Şimdi birdenbire Ermenilere karşı "vatan savunması" yaptığı keşfedilip kahramanlaştırılan, adına üniversite kurulması istenen Talât da, işte bu Talât'tır.) Geçelim. Memleketimden insan Manzaralarında dokunaklı işaretler düşer Nâzım, varken ve geniş bir alanı kaplarken ansızın yokolmuş bütün bir Ermeni toplumunun geride bıraktığı kocaman boşluğa; insanların susuş veya unutuşuna. Bozkır hapishanesinde Çopur İhsan Bey, Asrî Yusuf, Bakkal Sefer, otuz üç yıllık bir gazete parçasını okumaktadır (1941-42'den 33 çıkarsa, 1908-9 kalır): "-Gazetenin ismi 'Sabah', efendi ağa, 10 Rebiülahır 1327. Numero 7038. Sahibi imtiyazı Mihran. " Asrî Yusuf sordu: "-Vay, sahibi Ermeni miymiş?" "-Ermeni, mermeni, oku İhsan Bey..." Dört sayfa sonra 31 Mart Vakası'ndadırlar; Nâzım farklı milletlerin nasıl birlikte direndiğini, henüz devrimci Jönlerin gözüyle anlatır (Adam Yayınları, 307): "Taşkışla ve civarındaki yerler/ Osmanlı, Arnavut, Rum, Ermeni, Musevi, Bulgar kanlarıyla sulandı, / vatan aşkı ve hürriyet için..." . / (...)'Tatavla'dan topları. geçirmeye uğraşan askerlere / Ermeni kadınlarının yardımını görenler..." Bundan sonra sıra, 31 Mart (12-24 Nisan) ayaklanmasının en önemli taşra uzantısı olan Adana Ermeni katliamına gelir. Nâzım, paramparça bir gazetenin ancak yarısı okunabilen satırları üzerinden, kesik kesik söyler söyleyeceğini (Adam Yayınları, 308): Devam etti ihsan Bey: " -'Adana vukuatı' ..........menhus eller, kirli nasiyeler..................... ...... ...............evli bir Ermeni kadının hanesine............ ..........zevci gelir, bu mel'unlardan üçünü kurşunla katleder bu fırsattan istifade, Ermeni evlerine hücum......... ..........hükümetin miskinliği.................... .................. ...............islamlar Ermenilere, Ermeniler islamlara......... ..........evler ateşe verilir....................... ......................... ..........şehri yağma eden mürteciler.................... .... .....................Adana kıtali köylere....................... ........ ..........................Tars us sokakları cesetle doludur........ Daha okuyalım mı ?" Ben gıcıklığına sormuyorum; İhsan Bey'in ağzından Nâzım soruyor, daha okuyalım mı diye. Okuyalım bakalım. Asrî Yusuf un döktüğü aynalara, resimlediği Hazreti Ali ve devesi levhalarına, çeşitli anlamlarda yitik bir dünya, üstünden silindir geçmiş bir kültür yansır (Adam Yayınları, 311): Sürümü çoktu bu levhaların, en uzak köylerden bile sipariş geliyor. Model: eski örnek, bir tek fazlalık: gökteki melek. Onu Çopur ihsan Beyle beraber Ermenice bir dua kitabından çizmiştiler. 190 sayfa sonra sıra, asıl vahşete gelir.

deryatulga
23.05.08, 02:33
Bir parentez. Kruşçev, Özal ve Ermeni meselesi
Halil Berktay
Kaynak: kuyerel.com
Yer: Türkiye
Tarih: 22.5.2008

Kruşçev ile Turgut Özal arasındaki benzerlikten söz edeli üç hafta oluyor (24 Nisan ’08 : “CHP’nin çöküşü ve Solun çöküşü”). İkisi de (kâh komünist, kâh katıksız milliyetçi) bir hızlandırılmış modernizasyon modeli olarak ulusal kalkınmacılığın yarattığı devletçilik kamburundan çıkış yolu aradı. Ülkelerini kuşatan ve ekonomiye çok ağır bir yük bindiren düşmanlık çemberlerini gevşetmek uğruna, biri Soğuk Savaşı “yumuşatma”yı, diğeri Kürt ve Kıbrıs (hattâ belki Ermeni) sorunlarını çözmeyi denedi/düşledi.

Bu bağlamda, ilk bakışta pek göze çarpmayan bir ortak paydaları da, devraldıkları siyasî mirasın geçmişinde, karanlık koridorlarında saklı iskeletlerden söz edebilmeleriydi. Kruşçev, SBKP’nin 1956’daki 20. Kongre’sinin 24-25 Şubat tarihli kapalı oturumuna, “Stalin döneminin cinayetleri” konusunda özel bir rapor sundu. Özal ise, anlaşılan, 21. yüzyılın eşiğindeki çağdaş Türkiye’nin, Enver, Talât ve Cemal triumvirinden oluşan İttihatçı askerî diktatörlüğünün 1915’teki cinayetlerinin ölü ağırlığından nasıl kurtulabileceğini -- hiç olmazsa, kurtulması gerektiğini -- düşünebilmiş; kulislerde, yarı-kapalı kapılar ardında da olsa gündeme getirebilmişti.
Bu olay basına Sefa Kaplan’ın bir yazısıyla yansıdı (Hürriyet, 7 Mayıs 2005). Kaplan’ın, dönemin Washington büyükelçisi Nüzhet Kandemir’den aktardığına göre Özal, 1991’de ABD’ye yaptığı bir ziyaret sırasında Kandemir’e “Şu Ermeni soykırımı meselesi fena halde can sıkmaya başladı. Türkiye olarak bu soykırımı tanısak ve bu iş sona erse daha iyi olmaz mı ?” diye sormuştu. Gene Kandemir’e göre, “bu sözleri gazeteciler dahil herkes dehşet içinde dinle[miş], Dışişleri mensupları ne yapacaklarını şaşır[mıştı]…. Biliyorsunuz, kendisi böyle fikirler ortaya atar ve tartışılmasını isterdi. Bu da onun gibi bir şeydi.” Eski büyükelçi ve dışişleri bakanı İlter Türkmen de, “Özal konuları enine-boyuna tartıştırmak için böyle öneriler ortaya atardı, amacı bu tür netameli konuların da tartışılabileceğini göstermekti” sözleriyle, Kandemir’i adetâ doğruluyordu.

Tahmin edilebileceği gibi, bu vesileyle Özal’ın anısı bir kere daha ulusalcıların hücumlarına hedef oldu. Taha Kıvanç (ya da Fehmi Koru) ise bir hafta sonra, bunun aslında Nüzhet Kandemir’in (ve belki İlter Türkmen’in) kendi görüşleri olabileceği, ama “yutkunmak veya uluorta söyleyip sonucuna katlanmak yerine” artık hayatta olmayan, dolayısıyla onları tekzip edemeyecek bir cumhurbaşkanına atfetmeyi yeğledikleri yorumunu getirdi (Yeni Şafak, 14 Mart 2005).

Gerçi ben bu spekülasyona katılmıyorum, çünkü aktarılan ifade çok Özal kokuyor; Özal’ın kendine has, tabusuz ve komplekssiz düşünme kapasitesini yansıtıyor. Ama diyelim ki öyle -- işin özü itibariyle ne farkeder ? Fikir ister eski cumhurbaşkanının, ister kıdemli iki dışişleri mensubunun fikri olsun, dile getirildiği anda bir itiraf niteliği taşıyor. Osmanlı Ermeniliğinin tehcir sırasında büyük ölçüde yok edildiği, gerçek olmasa; resmî inkârcılığın dediği gibi, bir yalandan ibaret olsa, bunun kabulü diye bir seçenek gündeme gelir mi hiç ? Kendine ve pozisyonuna güvenen hangi yönetici elit, durup dururken bir iftirayı kabullenmeyi aklından geçirebilir ?

Kaç kere yazdım, söyledim : bütün üst kademeleriyle, sinir merkezleriyle, cumhurreisleri, hükümetleri ve hariciyesiyle devlet, pekâlâ biliyor 1915’te ne olduğunu. Truth, verity, reality anlamında neyin doğru, neyin yanlış olduğunu tartışmıyorlar bile. Her “sözde” dendiğinde yalan söylendiğinin de farkındalar. Onlar için tek sorun, bunca yıl “yok” dedikten sonra şimdi nasıl “var” diyecekleri, “var” demenin sonuçlarının ne olacağı. Dünyayı ikna şansı zaten sıfır; iç politika tâyin edici. Bir örnek daha vereyim. Çeşitli tartışmalarda “ama orada kalmaz ki; tanırsak toprak da isterler, tazminat da” deniyor ya… Burada toprak ve tazminat bahane, bir umacı (zira Ermenistan’ın dahi savunmadığı bu talepleri, sırf Kaliforniya Taşnaklarının tutturması olanaksız). Aslolan, kamuoyu önünde bu virajı alma korkusu. Bu kayıtla, her “ama orada kalmaz ki” dendiğinde, soykırım yeniden ikrar edilmiş oluyor.




Boğulan reformlar çizgisinde, Cao Ziyang örneği


Gecikmiş-hızlandırılmış, yukarıdan aşağı, otoriter modernizasyon deneylerinin adım adım duraganlaşma aşamalarında, boğulan reformlar ve reformcular deyince, Kruşçev ve Turgut Özal ile birlikte, mutlaka Cao Ziyang da geliyor akla. Üstelik, üçünün de takıldığı ortak bir nokta var : demokrasi ve hukuk reformu. Ayrıca, en azından ikisine kurulan tuzaklar, devletin sınırsız ve hukuk dışı zor kullanımıyla ilgili.

Önce ve bir kere daha, Kruşçev ve Özal. İkisinin de değişim vizyonu politikalar düzlemiyle sınırlı kaldı; temel kurumları dönüştürmeyi içeremedi. (1) Kruşçev, 20. Kongre’de gizli polis terörü ve “kişiye tapma kültü”ne karşı çıktı. Stalinizm kadar keyfî olmayan bir “sosyalist legalite”yi savundu. Ama özünde, “proletarya [= parti] diktatörlüğü” teorisi ve pratiğine dokunamadı. Başlı başına bu, gerçek bir hukuk devletini olanaksız, erişilmez kıldı. Dahası, aynı 1956 yılında Macar ayaklanması patlak verdi. Politbüro içindeki muhafazakârlar, “sosyalist sistem tehlikede” diye Kruşçev’i müdahaleye zorladı. Büyük dönüşüm süreçlerinin başını çekenler, bazen böyle tercihlerle karşılaşır : demokrasiye, reformlara veya devrime devam mı, yoksa düzeni, devleti, (varsa) imparatorluğu savunmaya çekilmek mi ? 1908’den sonra İttihatçıların konumu da buydu. İşçi grevlerini ezmeyi, Libya’da savaşmayı, Balkan uluslarıyla düşmanlaşmayı yeğlediler -- ve bu, “hürriyet”in sonu anlamına geldiği gibi, savaş ve soykırıma da yol açtı. Kruşçev’in de Sovyet tanklarını Macaristan’a yollaması, statüko yanlılarına teslim olması demekti. Sekiz yıl daha süründü gerçi. Ama yolunu şaşırmıştı bir kere; yelkenleri pörsümüş, kendine bağlanan umutları tüketmişti. Hakkından gelemediği parti bürokrasisi, onun hakkından geldi. Farklı bir Masalların Masalı : 1964’te Brejnev-Kosigin-Podgorni üçlüsü geldi. Önce Podgorni gitti, Brejnev-Kosigin kaldı. Sonra Kosigin de gitti, Brejnev kaldı. Sonra Brejnev gitti. Sonra SSCB de gitti.

(2) Özal, Türkiye ekonomisinin devletçi, himayeci ve kendi içine kapalı yapısına karşı, piyasa kurallarının işlerliği, dışa açıklık ve dünyaya entegrasyon yönünde önemli adımlar attı. Ancak bunu yaparken, sistemin ataletini belirli noktalara yetenekli “prens”lerini paraşütle indirmek suretiyle aşabileceğini sandı. Karl Polanyi, laissez faire liberalizminin yanlışlığını; piyasanın doğal olmadığını, tarihin her aşamasında görülmek şöyle dursun, ancak çok özel koşullarda ortaya çıkabildiğini, daha 1940’larda vurgulamıştı. Sağlıklı bir kapitalizmin, belirli bir hukuk ve kültür çerçevesi olmalıydı. SSCB ve Doğu Avrupa’da 1990’dan itibaren yaşananlar, pazar ekonomisinin kendiliğinden, tıkır tıkır işlemesini bekleyen herkese, bu dersi tekrar öğretti. Ama bu anlayış 80’lerde henüz yoktu. Özal hukuk alanını önemsemedi; kapsamlı bir hukuk reformunu öngörmedi, ya da habire erteledi. Yeni piyasa ekonomisi akılcı hukukî dengelerden yoksun kalınca, benzersiz bir yolsuzluk furyası yaşandı. Yakın çevresinin de yuvarlandığı bu girdap Özal’ı korkuttu. Atatürkçü ulus-devletin tabulaştırdığı alanlara pek giremedi. Tersine, siyaset alanını terk ederek Çankaya’ya çıktı-sığındı ve orada öldü.

Hem Kruşçev hem Özal, değiştirmeye kalkıştıkları rejimin şiddetli direnişiyle karşılaştı. Özünde, ikisi de revizyonizmle damgalandı (bunun Türkiye’deki özel adı “liboş”luk oldu). Sonuçta, Sovyetlerin ve Türkiye’nin kendine özgü, hukuk devletini aşan “derin” mekanizmaları, her ikisinin başını yedi. Özal ile aşağı yukarı aynı sıralarda, (3) Cao Ziyang da benzer bir süreçten geçti. Cao (veya Zhao), 1980-87 arasında Çin başbakanıydı ve ekonomiden sorumluydu. Partinin başında ise ufku en geniş olan Hu Yaobang vardı. Ama asıl iktidar görünüşte hiçbir sorumluluk taşımayan “iki ihtiyar”da, daha çok Deng Şiaoping ile biraz da Çen Yun’da toplanıyordu. Çok tehlikeli bir durumdu bu, çünkü davul önce Hu’nun ve sonra Cao’nun boynunda, ama tokmak daima Deng’in elindeydi. Nitekim sonraki gelişmeler içinde görece demokrasi yanlısı Hu ve Cao yenilecek; Deng’in “piyasaya evet, demokrasiye hayır” çizgisi egemen olacaktı.

Taraf- 15 Mayıs 2008
Taraf-17 Mayıs 2008

Der Schakal
10.06.08, 17:28
Die Freiheit des Geldes

In der Türkei sind kostspielige private Universitäten ein Hort der kritischen Wissenschaft. Die Sabanci University in Istanbul ist eine von ihnen. VON MARTIN KAUL

http://www.taz.de/1/zukunft/wissen/artikel/1/18435/

deryatulga
28.08.08, 15:52
İttihatçılar’ın ve Rus Sosyal Demokratları’nın



Liberalizm sadece Türkiye’de değil, Rusya’da, Çin’de, sömürge veya yarı-sömürge kökenlerden başlayıp moderniteye devletçi bir cebrî yürüyüşle yetişmeye çalışan diğer ülkelerde de, yok veya çok zayıf. Ben bu yelpazeyi bir arkaplan gibi kullanarak, ama hepsini tek tek irdelemeye kalkışmadan, özellikle bu topraklarda liberalizmin yoğun biçimde küçümsenme, horlanma örnek ve dönemleri üzerinde duruyorum.

Taraf çıkmaya, ben de bu köşede yazmaya daha yeni başladığımda, Ege Cansen’in bir makalesinden hareketle, düşünce hayatımızda çok rastlanan savaş ve ölüm hayranlığını kurcalamaya girişmiş (22, 24, 29 Kasım 2007); oradan, “İttihatçılığın ön-faşizmle paylaştığı düşünce ortamı”na sıçramıştım (6 aralık). Şöyle demiştim (özetle): Jön Türkler sadece mazlum bir milletin devrimci-demokratları değildi. Yönettiği diğer halklara kuşku ve nefreti giderek derinleşen bir imparatorluğun da (1908’den itibaren) başındaydılar. Bu yüzden Türk milliyetçiliği, sadece modern emperyalizme değil, öncelikle “öteki” millet ve milliyetçiliklere karşı bir ideolojik silâh olarak şekillendi. İttihatçılar İkinci Enternasyonal’in Marksist anti-emperyalizminden alıntılarla yetinmediler. 19. yüzyıl sonu milliyetçiliklerinin birbirleriyle boğazlaşmakta kullandıkları teorileri de ithal ettiler. Bir ön-faşizm ortamında boy atan fiziksel antropoloji, ırkçılık, Sosyal Darwinizm, savaşseverlik, Nietzsche tarzı ahlâk-üstülük (amorality), gene Nietzsche tarzı üstün insan (übermensch) hayranlığı, şiddet fetişizmi ve enerji sarhoşluğu, bu kanaldan İttihatçılığa ve genel olarak Türk milliyetçiliğine girdi.

(Not 1: Sosyal bilimlerde bu “ön” (proto) sıfatı ya da öneki (prefix), belirli süreçlerin ara-konaklarını; herhangi bir fenomenin olgun veya daha ileri biçimlerine ulaşmadan önceki halini anlatmak için kullanılır. 2000-2005 yıllarının Ermeni soykırımı tartışmaları bağlamında, 1915 için birkaç kere ön-soykırım (proto-genocide) deyimine başvurduğumda, Gündüz Aktan çok şaşırmış; Radikal’deki köşesinde, Halil Berktay şimdiye kadar kimsenin duymadığı kavramlar icat ediyor diye, aklınca alay etmeyi denerken, kendi bilgisizliği ve düşünce sınırlarını açığa vurmuştu. Ben 1915 faciasının “soykırım mı, değil mi” ikilemi içine hapsedilmesinden rahatsızdım –ve gene rahatsızım; dar-hukukçu yaklaşımın dışına çıkarak, tarihselliğini yakalamaya çalışıyordum- ve gene çalışıyorum. İşte bu çerçevede, 19. yüzyılın ikinci yarısının giderek sertleşen, sağcılaşan, hunharlaşan milliyetçilikleri ve bunların giriştiği etnik temizlik hareketleri ile Nazizm ve Yahudi soykırımı arasında bir ara-konağa yerleştirdiğim Ermeni trajedisi için proto-soykırım, Avrupa çapındaki makro-bağlamı için de ön-faşizm terimlerini kullanmıştım –ve kullanmaya devam ediyorum. Hitler’e atfedilen “Ermenileri kim hatırlıyor ki?” sözü, aslında aynı gerçeğin daha grotesk ifadesidir. Anlarsınız veya anlamazsınız. Ama yeri gelmişken, eğer herkes sadece kendinden önce mevcut kavramlar dağarcığını kullanmaya devam etseydi, bilim ve fikir hayatında en ufak bir gelişme olmayacağını da belirtmeliyim.)

Her neyse. Bu İttihatçı ön-faşizmi ve Sosyal Darwinizmine döneceğimi söylemiştim.

Olmadı; dokuz aydır araya bir yığın başka konu ve parantez içinde parantezler girdi.

Ama şimdi tam sırası. 19. yüzyıl ortalarından 20. yüzyıl başlarına kadar liberalizme karşı gelişen bazı tepki türlerinin karışımı, Jön Türklerin sert, milliyetçi, merkeziyetçi kanadınca gerçekleştirildi. Türkiye ve Rusya arasındaki bazı paralelliklere daha önce değinmiştim (24 Nisan 2008). Çarlık ve Abdülhamit rejimlerinden kaçanların çoğu ya Paris’te, ya Zurich ve Cenevre’de beraberdi (Ruslar için bkz, E. H. Carr, The Romantic Exiles, 1933). Jönlerin birinci kongresi 4-9 Şubat 1902’de Paris’te yapıldı. Delegeler Osmanlı devleti için merkezi yönetim isteyenler ile âdem-i merkeziyet yanlıları arasında ikiye bölündü. Ahmet Rıza’nın merkeziyetçi platform ve grubu, Prens Sabahattin’in âdem-i merkeziyetçilerine ağır bastı. Bu andan itibaren, İttihat ve Terakki (önce Terakki ve İttihat) Cemiyeti ile Teşebbüs-ü Şahsî ve Âdem-i Merkeziyet Cemiyeti, fiilen ve resmen iki ayrı ve rakip parti haline geldi. Rus Sosyal-Demokrat İşçi Partisi’nin (RSDİP) ikinci kongresi 1903’te Belçika’da başladı, Londra’da devam etti. 17 Kasım’da parti Lenin’in örgütsel merkeziyetçileri ile Martov’un örgütsel âdem-i merkeziyetçileri arasında ikiye bölündü. İlk ağızda, Lenin kanadı Martov’a ağır bastı. Bu andan itibaren, Bolşevikler ile Menşevikler iki ayrı fraksiyon olarak gelişti. 1905-17 arasında bu fraksiyonlar giderek rakip ve düşman partilere dönüştü.




( Halil Berktay ) - 28.08.2008




http://www.tarafgazetesi.com.tr

Yakamoz
28.08.08, 16:00
Bu Hitler lafinin uydurma oldugunu sagir sultan duydu ama sayin berktay parantez icinde parantez aca aca bunu kacirmis olmali.

deryatulga
10.12.08, 22:17
Evet özür dilemelisin! Ama bizlerden!

Halil Berktay Ermenilerden önce, Sabancı Üniversitesi’nin Çanakkale Gezisi’nde ruhunu incittiği şehitlerimizden özür dilesin.
Erivan’daki sözde soykırım anıta çiçek bırakan sözde aydınlar, her karışında şehitlerimizin kanı, canı, eti, kemiğinden izler olan Çanakkale’de elleri ceplerinde, şort ve terliklerle dolaşmamışlar mıydı?
Şehitler Abidesi’ndeki bayrağa ’görmemişin bayrağı olmuş’deme saygısızlığını gösteren de, yanlış hatırlamıyorsam Halil Berktay’dı.
O bayrağı dalgalandırmak için şehit olan gençlerimizin ailelerinden özür dilemeyi hiç düşünmüş mü Halil Berktay?
Şükrü Kurtuluş

deryatulga
12.12.08, 14:44
Kaynak: yeniaktuel.com.tr/

Tarih: 11.12.2008

Sabancı Üniversitesi Sanat Ve Sosyal Bilimler Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Halil Berktay:

"Gizli-açık İktidar Soykırım Suçlamalırından Memnun" Hasan Hüseyin Kemal


Türk heyetinin katılmadığı NATO Parlamenterler Asamblesi'nin Erivan'da düzenlediği soykırım toplantısında görüş bildiren Prof. Halil Berktay, söyleşimiz sırasında "Ayrıntılı tartışılacaksa soykırım derim, ancak olayın sadece buraya hapsedilmesine karşıyım" diyor ve ekliyor: "Türkiye'deki gizli - açık iktidar sahipleri bütün Türklerin ve Türkiyelerin soykırım nedeniyle yargılanmasından hoşnutluk duyuyor. Milliyetçi mobilizasyon Türkiye'yi dünyadan koparma potansiyeli olan nefret ve düşmanlıkların devam etmesini istiyor." Vecdi Gönül'ün tehciri ve mübadeleyi savunan açıklamalarından sonra geçen hafta Baskın Oran'la yaptığımız röportajda T.C'nin azınlıklar politikasını değerlendirmiştik. Bu hafta konuyu daha derinleştirerek 20.yüzyıl Türk milliyetçiliği üzerine analizleri olan Sabancı Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Halil Berktay'la Ermeni tehcirini konuştuk. Berktay, Türk heyetinin katılmadığı NATO Parlamenterler Asamblesi'nin Erivan'da düzenlediği soykırım toplantısında görüşlerini bildirmişti

- 1915 Ermeni tehcirini "Soykırım" üzerinden konuşmayacağınızı söylemişsiniz. Sebebi nedir?
Bu konu üzerinde bir hukuk, avukat kafalılar bir de tarihçi kafalılar var. Ben öncelikle tarihçiyim. Soykırım ise hukuki bir tanım. Tabii olarak bazı kavramlar bir alandan çıkar başka alan ve disiplinlere yayılır. Bazen de kavramın hangi alandan çıktığının önemi vardır. Bu açıdan bakıldığında soykırım 20. yüzyıl başlarında hukuki kategori olarak ortaya atıldı. 2. Dünya Savaşı meydana geldi. Yahudilere soykırım yapıldı. 1948'de BM soykırım konvansiyonunu kabul etti. Bundan sonra bu hukuki söylem uluslararası bir değer taşımaya başladı.

- Siz sırf tarihçi olduğunuz için mi bu tanımlama üzerinde durmuyorsunuz?
Tartışmanın "Soykırım mı değil mi?" söylemi üzerinde yürümesinden son derece rahatsızım. Burada Ermeni diasporasının ve Ermenistan'ın da büyük hataları oldu. Soykırımı kabul ediyorsan iyisin, bu kavramı kullanmıyorsan makbul değilsin. Bu, "PKK'nın her geçtiği yerde terör örgütü tanımı kullanacaksın" konformizmine benziyor. PKK'ya karşı olabilirsin ancak olayları Bush'un dünyaya ihraç ettiği genelleştirilmiş terörizm tanımı üzerinden konuşmak zorunda değilsin. Bunun gibi "1915 olaylarından bahsettiğiniz her yerde soykırım diyeceksiniz" demek de son derece konformist ve düşünceyi cendereye alan bir tavır. Hukuki bir tanım olan "soykırım" kullanımının bazı sonuçları da var. O da bu tanımı her kullandığında bugünkü Türkiye'nin, tarih boyunca bütün Türkiyelerin, tarih boyunca bütün Türklerin suçlu iskemlesine oturtulduğu hissi veriyor. "Soykırım mı değil mi" tartışması, hayali bir mahkeme kurarak Türkleri sürekli ve ebedi olarak yargılıyor.

- "Bütün Türkiyeleri" derken neyi kast ediyorsunuz?
Biz tarihçiler "Geçmiş, yabancı bir ülkedir" deriz. Geçmiş bugün değildir. 1915'in Türkiye'siyle bugünün Türkiye'si aynı değil. Olayı soykırım üstünden yürütmek de ilişkileri kilitliyor. Enteresan bir şekilde Türkiye'deki milliyetçi kesim, Türk milliyetçi rejimi bundan memnun. Paradoksal olarak Türkiye'deki gizli - açık iktidar sahipleri bütün Türklerin ve Türkiyelerin soykırım nedeniyle yargılanmasından hoşnutluk duyuyor.

"Gizli- açık iktidar" dediğiniz kesim hem soykırım lafına ateş püskürüyor hem de bundan hoşnutBu paradoksu nasıl açıklarsınız?
PKK'nın bazı fraksiyonlarının silahlı saldırısından neden memnunlarsa o nedenlerle memnunlar. Milliyetçi mobilizasyon Türkiye'yi dünyadan koparma potansiyeli olan nefret ve düşmanlıkların devam etmesini istiyor. Enteresan bir şekilde bazı Ermeniler de bunu istiyor. Özellikle Kaliforniya Taşnakları... İki kesim "Soykırımdır" veya "Soykırım değildir" lafını duyup gerisini dinlemek istemiyorlar. Halbuki 1915 olaylarının uzun süre ayrıntılı olarak tartışılmaya ihtiyacı var. Türkiye'de bu konunun unutturulduğu, hafızalardan silindiği hatta yalanlarla kandırılmış geniş halk kitleleri var. Bu kesim ne olup bittiğini anlamıyor.

- Sizin 1915 olayları konusundaki görüşünüz nedir?
Olayı hukuki olarak tartışacaksak 1915'i ben soykırım olarak düşünüyorum. Ama Türk milliyetçiliğine, milliyetçi inkârcılığa benim kadar karşı olan, ahlaksa ahlak, dünya vatandaşlığıysa dünya vatandaşlığı diyen Murat Belge gibi isimler ya soykırım olduğundan emin değiller ya bu tanımı kullanmıyorlar ya da soykırım olarak görmüyorlar. Ayrıntılı tartışılacaksa soykırım derim, ancak olayın sadece buraya hapsedilmesine karşıyım.

- Ancak resmi görüş, dönemin ulusların ayaklanış dönemi olduğunu, herkesin kendi devletini kurma arzusunda olduğunu söylüyor. Bundan yola çıkarak tehcirin kaçınılmazlığından bahsediliyor. Katılıyor musunuz?
Bana sorduğunuz, tarihte olabilecek en zor egzersiz. Yani olayların alternatif patikasını düşünebilmek. Yaşanmış tarih zihinlerimiz üzerinde korkunç bir ağırlık icra eder ve kendisi dışındaki alternatiflerin düşünülmesini zorlaştırır. İnsanlarda kaçınılmazlık hissi uyandırır. Türk resmi ideolojisinin 1915 olayları üzerindeki söylemi çok geniş bir yelpaze. Bu söylemler böyle bir şey olmadı ile başlar "zulme maruz kalmadılar"a kadar gider. Bir yandan da "evet böyle bir olay oldu ancak devletin bu olaylarda suçu yoktur" der. Sonunda "Zorunlu vatan savunması" söylemine teslim olunur. "Ermeniler de hadlerini bilmiyorlardı. Terör ve ihanet içindeydiler" söylemiyle haklıydık, zorunluyduk refleksine dönüşür. Vecdi Gönül açıklamalarıyla yelpazenin bu ucunda yer almıştır. Gönül Freudyen bir dil sürçmesiyle itirafta bulunarak "Etnik temizlik milli devlet için zorunluydu" demiştir. Dönemin İttihatçı yönetimi, preemptive (önleyici) vuruş yapmak istemişlerdir. - Sizin "zorlayan egzersiz"e dönersek, başka çare yok muydu?
Vardı elbette... İttihatçılar Abdülhamit'i devirdikten sonra giderek sertleşmek zorunda mıydı? Azınlığa dayalı askeri diktatörlük kurmak zorunda mıydı? Enver Paşa fedailerini alıp Bab-ı Ali'yi basıp nazırları öldürüp iktidara gelmek zorunda mıydı? Türkçülük ideolojisini benimsemek zorunda mıydılar? Bütün etno linguistik dini grupları potansiyel düşman görmek zorunda mıydı? Bunları yapmak zorundaydılar denemez herhalde. Bunlar kendi kendini doğru çıkaran tercihlerdir de. Çünkü siz Ermeniler düşman der öyle hareket ederseniz Ermeniler de size karşı öyle davranır. - Bir yazınızda o dönemin Osmanlı bürokrasisinin de bu olayı hayretle karşıladığını ifade etmiştiniz. Nasıl bir hayret bu?
Anadolu'daki bazı yöneticilerin bu durumu aklı almıyor, "İstanbul hükümeti, bizi kanunsuz bir emre uyacak mı diye test ediyor" diyenler bile çıkıyor. Tehcirle birlikte devlet, himayesi altındaki bir tebanın üzerinden kanun korumasını kaldırmış oluyor. Bu insanların diledikleri yerde yaşama, mal edinme, koruma ve miras bırakma, ikamet etme hakları ortadan kalkıyor. Devlet bu Ermenilere kriminal muamelesi yapıyor. Bu olaylardan bütün Osmanlı sorumlu tutulamayacağı gibi bütün Türkler de sorumlu tutulamaz. - Soykırım suç olduğuna göre bu suçu işleyenlere nasıl ceza verilecek?
Amaç suçluyu cezalandırmak değil, teşhis etmektir. Bunun sorumluları İttihatçı yüksek kadrolarıdır. Bunun yanında suçluyu gizleme, mecazi yataklık yapma ayıbından derhal vazgeçilmelidir. Bugünün Türkiye'si bu olaylardan sorumlu tutulamaz. Ancak suçu gizlemek, mazur görmek, inkâr etmekten suçlu tutulabilir.

- Ermeni Soykırımını tanıdıktan sonra tazminat ve toprak talebibin geleceğine dair iddialara ne dersiniz?
Bunu dillendiren Kaliforniye'da yaşayan Taşnak grubudur ve azınlıktır. Çoüunluğun ve Ermenistan'ın böyle bir talebi olduğunu düşünmüyorum. En son bir buçuk yıl amerikada kaldım. Ermenilerin tarihte yaşadıkları acıları vicdanen kabulenen, bağrına basan bir şekilde tanınmaya ihtiacı var. Olayın duygusal sonlandırmaya ihtiyacı var.Hatta Venedik^te katıldığım bir konferansta Ermenistan'dan gelen bir hukukçu " Ermenistan Cumhuriyeti Sevr Anlaşmasının hukusal geçerliliği ollmadığının farkındadır" dedi. Yeni Ermenilerin toprak talebinin uluslararası tek dayanağı olan Sevr Anlaşmasının geçerliliğinin olmadığını söyledi. - Yeniden tehcir olayına dönersek, Osmanlı içinde tehciri yapan ağırlıklı güç kimdir?
İttihat ve Terakki cuntası. Siyasi bir parti olan İttihatçılar muhaliflerini şiddetle bastırarak diktatörlüğe dönüşmüştü. Meclis-i Mebusan'a hesap verirliği kalmamıştı. Bu gün nasıl herkes Ergenekon'u desteklemiyorsa o dönemde de İttihatçıları desteklemeyenler vardı.
-Yeni dönemde İttihatçıların Mustafa Kemal'i tercih ettiğini söylediniz. Nedeni ne?
1912 Balkan savaşları daha sonra Çanakkale savaşında İttihatçılar yeni düşerlerse, Anadolu'ya geçip Milli mücadeleye başlama planları yapıyorlardı. Osmanlı'nın Anadolu'daki bürokrasisinin ve askeriyesinin başına geçecek karizmatik bir lider arayışı içindeydiler. Mustafa Kemal üzerinde karar kıldılar. Mustafa Kemal kendi inisiyatifi ile kimseye danuşmadan, desteğini almadan geçmedi Anadolu'ya. Mustafa Kemal'le bir anlaşma yapıldı. Saray'dan da görevlendirlmesiyle ilgili karar çıkartıldı. Ermeni katliamına eli bulaşmamış olması Mustafa Kemal'i tercih etmelerinde bir etken olmuştuır.Çünkü Milli mücadelede uluslararası meşruiyet arayışı var.
- Ermeni katliamında eli temiz olan Mustafa Kemal yeni kurduğu Cumhuriyet'te azınlıklara neden çok ciddi baskı ve eziyet yapan politikalara izin veriyor. Mustafa Kemal'in kadroları İttihatçıdır. Asker ve sivil bürokside İttihatçı olmayan yok.
-"Planları İttihatçılar yapıyor" diyorsunuz. Daha sonra da "Kadrolar İttihatçıydı" diyorsunuz. Mustafa Kemal İttihatçılar için bir vitrin miydi?
Hayır öyle söylemiyorum. Modern devleti yönetmek muazzam bir bürokratik ve askeri aygıt meselesi.
Yeni Aktüel dergisinin sayı 178. Sayfa 33-35

deryatulga
04.04.09, 17:45
Çemberler ve söylemler

Türk adının anlamı : cesur, üstün, kuvvetli. “Tüm kaynakların taranmasıyla ortaya çıkan devlet sayısı 16 değil, 116’dır” : 16 imparatorluk, 41 devlet, 33 beylik, 4 atabeylik, 17 hanlık, 5 cumhuriyet. At, avrat, silâh. Avrupa’yı köpek gibi inletmişlerdi. Osman Gazi’nin göbeğinden çıkan ağaç. Cihan hâkimiyeti mefkûresi. Kılıç hakkı, fetih hakkı. İstanbul’un fethi. Evlâd-ı fatihan. Son Türk devleti. Türk gibi kuvvetli. Bir Türk cihana bedel. Ne mutlu Türküm diyene. Ey Türk Gençliği. Damarlarındaki asil kan. Varlığım Türk varlığına armağan olsun.

Atam. Ulu önder. Büyük Atatürk. Atatürkçülük. Atatürk ilkeleri. Atatürkçü düşünce sistemi. Atatürk heykeli. Atatürk havalimanı. Atatürk meydanı. Atatürk caddesi. Atatürk lisesi. Atatürk ilkokulu. 141-142. maddeler. 301. madde. 305. madde. 1402 sayılı yasa. 2547 sayılı yasa. Yükseköğretimin amacı : (1) ATATÜRK İnkılapları ve ilkeleri doğrultusunda ATATÜRK milliyetçiliğine bağlı... (2) Türk milletinin milli, ahlaki, insani, manevi ve kültürel değerlerini taşıyan... (4) Türkiye Cumhuriyeti Devletine karşı görev ve sorumluluklarını bilen ve bunları davranış haline getiren... Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi. Atatürk büstünüz nerede ? Atatürk anıtınız nerede ? Kütüphanenizde Atatürk köşesi yok mu ? 9’u beş geçe Dolmabahçe’de. Özlemle anıyoruz.

Ordu, millet, ordu-millet, asker-millet. Her Türk asker doğar. En büyük asker bizim asker. Milliyetçi ve mukaddesatçı. Millî ve manevî değerlerimiz. Millî birlik ve beraberlik içinde. Ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlük. Cumhuriyet. Cumhuriyet mi, demokrasi mi ? Jeopolitik konumumuz gereği. Cumhuriyeti koruma ve kollama görevi. Millî Tarih. Millî Coğrafya. Millî Güvenlik. Stratejik araştırmalar enstitüsü. Teşkilât-ı Mahsusa. Millî Emniyet. Bayrak. Sancak. Bayraktar. Sancaktar. Çılgın Türkler. Mücahitler. Türk Mukavemet Teşkilâtı. Yavru Vatan. Kıbrıs Türktür, Türk kalacak. Ya taksim, ya ölüm. Sevr’in ilk adımı. Türkiye’nin bölünmesi Kıbrıs’la başlar. Kıbrıs’ı veren vatanı da verir. Orduya sadakat namusumuzdur. Batı Çalışma Grubu. Cumhuriyet(çi) Çalışma Grubu. Mustafa Kemal’in askerleri. Digi-Security. Özel Büro. Özel İstihbarat. Ergenekon. Bütün ülkede ve yurtdışı temsilciliklerimizde coşkuyla kutlandı.

Türkün Türkten başka dostu yok. Kuvvetlenmemizi çekemeyen düşmanlar. Çin prensesleri. İç ve dış mihraklar. Yıkıcı ve bölücü güçler. Türkiye Türklerindir. Vatandaş Türkçe konuş. Sözde Ermeni soykırımı. Yalan, iftira. Dağ Türkleri. Etnik unsur. Kuzey Irak’taki etnik unsur. Etnik Unsurun Meyhanesi. Anarşistler. Komünistler. Marksist, Leninist ve hattâ Maoistler. Teröristler. Terörcübaşı. Terör örgütünün yardakçıları. Bizi arkamızdan hançerlemek isteyenler. İhanet, hainler, vatan hainleri. Kökü dışarıda akım ve fikirler. Mütareke basını. Mandacı aydınlar. Liberal aydınlar. Liboşlar. Entel-danteller. Kansızlar. Satılmışlar. Dışarıdan para alanlar. Ermeni parası alanlar. AB’ye proje yapıp para alanlar. CIA. Soros. Sorosçu çocukları.

Ben devletime lâf söylettirmem. Bana milliyetçiler cinayet işliyor dedirtemezsiniz. Tanırım, iyi çocuklardır. Sen şehit oğlusun. Şüheda fışkıracak. Şehitlerimizin kanı, bayrağımızın anlamı. Ölü olarak ele geçirildi. Türkler âlicenaptır, merhametlidir, karıncayı incitmez, kadınlara el kaldırmaz. Münferit olaylar. Faili meçhul. Kaçarken vuruldu. “Özel muamele” (pardon, o Nazilerindi). Esas Bilgi Unsurları. Derin Araştırma Laboratuarı. Eğitim. Ameliyat. Samimî itirafları. Kendini asmış. Kendini Emniyetin 6. katından aşağı atmış. Kafasını duvarlara vura vura intihar etmiş. Polisimizin moralini bozmak, güvenlik güçlerimizi çalışamaz hale getirmek isteyenler.

* * *

Yıllardır dinlediğimiz, günlük hayatımızı dolduran, bizi her yandan kuşatan bu dil, sadece uzun vâdeli bir ideolojik hegemonya aracı değil. Aynı zamanda belirli konjonktürlerde, daha kısa vâdeli seferberlikler için de kullanılıyor. Böyle özel durumlarda, içselleştirilmiş paradigmatik inancın yanı sıra, hattâ ondan da fazla, en dar ve direkt anlamıyla yalan, adî yalan, çıplak yalan da önem kazanıyor.

Bunun en iyi örneği, 2002-2007 arasının militarist, darbeci-milliyetçi mobilizasyonudur. Türkiye’nin yakın tarihinde, hemen her türlü konuda bu kadar fazla yalan söylenen bir dönem hatırlamıyorum. Kişi başına “bile bile yalan” üretimi herhalde rekor seviyelere ulaştı. Yalan toplumun bütün gözeneklerine nüfuz etti. Neredeyse yalana bulaşmamış kurum kalmadı.

Hrant’ın katledilmesinden sonraki haftalar, aylardı. Ölümünün gölgesi düşüyordu her şeyin üzerine. Nasıl gelmişti olaylar bu noktaya ? Harvard’ın CMES’inde (Orta Doğu Araştırmaları Merkezi) bir konuşma yapmıştım, 21 Mart 2007’de (bak, demek bunları iki hafta önce yazmayı becerebilseydim, neredeyse günü gününe iki yıl olacakmış). “Türkiye’deki neo-nasyonalizm ve yeni fedailik üzerine düşünceler” demiştim başlığıma (Thoughts on neo-nationalism and the new vigilantism in Turkey). O zaman anladığım, algıladığım kadarıyla, ulusalcılığın asla spontane değil, bazı derin merkezlerde tezgâhlanan bir hareket olduğunu göstermeye çalışmıştım. Henüz Ergenekon yoktu. Yani ismi cismi yoktu, ama tabii kokusu vardı, hayaleti dolaşıyordu. Hiçbir özel enformasyon kaynağım yokken, sırf gözlem ve analiz yoluyla, “yedi halka” veya “çember”den oluşan bir labirentte o hayaleti yakalamaya uğraşıyordum.


( Halil Berktay ) - 04.04.2009





http://www.tarafgazetesi.com.tr

deryatulga
09.04.09, 15:43
Işık Koşaner’in bilime ters düşme hakkı
Işık Koşaner’le önemli bir anlaşmazlığım var. Yedi küsur aydır duran.

Kendisini tanır mısınız ? Benim yok, herhangi bir tanışıklığım. Sadece kara kuvvetleri komutanı olduğunu biliyorum. Bir de bazen, sosyal bilimler, kültür ve yakın tarih alanına girdiğini. Konuşmalarında dünya ve Türkiye hakkında bir takım tahliller yaptığını, tezler ortaya attığını. Dolayısıyla benim açımdan, kişisel bir husumetten söz edilemez (ve herhalde aynı şey, onun için de geçerlidir). Sorunum tamamen fikir planında. Uzmanı olmadığı konulardaki görüşlerini bilimsel bulmuyorum.
(Not 1 : Bu “bilimsel bulmamak” ifadesine de bir açıklama getirmeliyim. Dil insanların konuşup anlaşmasına yarar. Dilin normal kullanımında, bilimsel bulmamak, “ifade edilmeleri yasaklanmalı” demek değildir. Fakat bir de anormal diller söz konusu. Orada herhangi bir şeyi –bir fikri, sosyo-kültürel bir tercihi, bir yaşam tarzını- bilimsel bulmamak, “yani yanlış, yani yasaklanmalı” anlamına gelebiliyor. Meselâ Atatürkçülük, ya da Atatürk ilkeleri : kimine göre “bilimsel doğru”; dolayısıyla “tek doğru” olmak zorunda. Meselâ kadınların başlarını örtmek istemesi : madem bir çeşit “yanlış bilinç” (false consciousness), zorla önlenebilir. Ha şeriatın kestiği parmak acımaz demişsiniz, ha bilimin kestiği parmak acımaz. Bianet’te “postmodern özgürlük dini”ne Selim Evren imzasıyla yayınlanmış bir saldırının eşsiz ifadesiyle, özgürlük “teolojik bir kategori” olmadığına göre, türbana özgürlük savunulamaz !? Bkz “Sol ve demokrasi (8) : Bugünkü Türkiye’den kesitler”, Okuma Notları, 1 Mart 2008; şimdi, Weimar Türkiyesi içinde, s. 105-106.)

(Not 2 : 2005 Mayıs’ından Eylül’üne, hatırlarsınız, bir Ermeni konferansı da yaşanmıştı. Çiçekli boyutunu bir yana bırakalım. 1915 konusunda ilk defa resmî tezlerin tamamen dışında bir serbest kürsü kurulmak istenmişti –ve sonunda kuruldu da. Lâkin onyıllardır sırf kendileri konuşan ve başka kimseyi de konuşturmak niyeti olmayan elçi-tarihçi kesimi çok kızmıştı buna. Nasıl olur da kendilerinin çağrılmadığı “tek yanlı” bir konferans düzenlenebilirdi ? Güya bu “tartışma”ya aykırı, “bilimselliğe” aykırıydı. El çabukluğu marifet, “fikir ve bilim alanı içinde olma”yı, “bilimsel doğruluğu ispatlanmış olma”ya dönüştürmüşler; bunun da üzerine sansürü, yasakçılığı kondurmuşlardı. O sırada TTK başkanı olan Yusuf Halaçoğlu, dolaysız bir soru karşısında, herkesin istediği toplantıyı düzenleyebileceğini kabul eder gibi yaptıktan sonra, “ama” diye devam ediyordu, “ama bu konferans bilimsel değil.” Yani ne demek –önce bir kurul [tabii bir devlet kurulu !] toplanıp neyin bilimsel, neyin gayri bilimsel olduğunu belirleyecek; ona göre, sadece “bilimsel olan”lara mı izin çıkacak ? Sonuçta bunların hepsi tipik bir Yenikonuş ve İkilidüşün riyakârlığıydı.)

(Not 3 : Bu kötü öncüllerden ötürü, altını çizmek ihtiyacını duyuyorum ki, Işık Koşaner’in bazı yaklaşım denemelerini bilimsel bulmamam, asla Işık Koşaner’in susturulmasından yana olduğum biçiminde yorumlanamaz. Görev ve yetki sınırlarını aşıp aşmama sorunundan söz etmiyorum. Koşaner’i herhangi bir vatandaş, sade vatandaş gibi kabul ederek, yalnızca dediklerine bakıyorum. Geç dönem Osmanlı münevverleri, mübareze-i efkârdan barika-yı hakikat doğacağına inanıyordu. 1906’da yayınlanan bir kitapta Evelyn Beatrice Hall, Voltaire’in çağdaşı Helvetius’a ilişkin tavrını “Söylediklerinize karşıyım, ama bunları söyleme hakkınızı ölünceye dek savunacağım” cümlesiyle özetlemişti. Gerçi bir yakıştırmadır; ama özgürlükçülüğün püf noktasını yakaladığı için çok sık tekrarlanır. Şüphesiz, genel ahlâka ters düşmeme, ya da kanunun suç saydığı fiilleri övmeme gibi koşullara herkesin uyması lâzım. Bu ölçüler içinde, Işık Koşaner benim düşünce ve bilim özgürlüğümden yana mı, doğrusu bilmiyorum. Ama bir hukuk devleti çerçevesinde öyle olduğunu farzetmek durumundayım. Her neyse; vurgulamaya çalıştığım husus şu ki, en azından ben, tıpkı Voltaire gibi, Işık Koşaner’in –bilime ters düşme hakkı dahil- düşüncelerini ifade ve savunma hakkını savunuyorum.)

Geçtiğimiz yılın devir-teslim törenleri sırasında bir konuşma yapmıştı Işık Koşaner, kara kuvvetleri komutanlığına gelmesi münasebetiyle. Yalnız o mu; tabii genelkurmay başkanı İlker Başbuğ da konuşmuş, yanlış hatırlamıyorsam o da “postmodern” dediği bazı anlayışlara atıp tutmuştu. Selim Evren, İlker Başbuğ ve Işık Koşaner’in bu “postmodernizm” karşıtlığında birleşmesi başlı başına ilginç ya, haydi geçelim şimdilik. Ben daha çok Koşaner’in 27 Ağustos 2008’de söylediklerinin şu çok kritik paragrafı üzerinde durmak istiyorum :

“Küresel güçler tarafından kurgulanan ve ülke içi medya, bazı akademik ve sermaye çevreleri ile sivil toplum örgütleri içine yuvalanan post-modern bir tabakanın oluşturduğu propaganda ve etki ağı; ulusal birlik, ulusal değerler ve güvenlik parametrelerinin zayıflatılması ve çözülmesi yönündeki gayretlerini sürdürmektedirler... Ülkemizin yumuşak gücünü oluşturacak sivil kabiliyetler geliştirilemediği gibi aksine dış fonlarla yönlendirilen sivil toplum örgütü ve kuruluşu görünümlü unsurlar, bozucu ve yıkıcı özellikleri ile kendileri güvenlik sorunu olmaktadırlar.”
İşte benim bilimsel bulmadığım görüşleri bunlar, Işık Koşaner’in. Hemen ertesi gün, yani 28 Ağustos’ta Taraf yeni bir “andıç” saymış bu konuşmayı. Bir sonraki gün ise Yasemin Çongar “Işık Koşaner’in ulusalcı manifestosu”na çatmış (29.8.08). Dayanamamış, “Işık Koşaner’e bir cevap da ben vereceğim, ama şu başladığım düşünce silsilesini tamamlamam lâzım” demişim Okuma Notları’nda : “Önce Ömer Seyfeddin, sonra Işık Koşaner. Önce İttihatçılar, sonra Işık Koşaner” (4 Eylül 08).

Benimkisi daha çok bir tarihçi tepkisi. Koşaner yakın tarih hakkında çok yanılıyor. Şimdi, bu disiplinin bir profesyoneli olarak, hatâlarını düzeltmeyi borç biliyorum.

( Halil Berktay ) - 09.04.2009





http://www.tarafgazetesi.com.tr

deryatulga
11.04.09, 18:13
Modernite karşısında Mustafa Kemal ve Işık Koşaner


Işık Koşaner güncel tarihe, Türkiye’nin son yıllarına bir yorum getirmiş, 27 Ağustos 2008’de. Sabrınızı sınamak pahasına, tekrar hatırlatayım :

“Küresel güçler tarafından kurgulanan ve ülke içi medya, bazı akademik ve sermaye çevreleri ile sivil toplum örgütleri içine yuvalanan post-modern bir tabakanın oluşturduğu propaganda ve etki ağı; ulusal birlik, ulusal değerler ve güvenlik parametrelerinin zayıflatılması ve çözülmesi yönündeki gayretlerini sürdürmektedirler... Ülkemizin yumuşak gücünü oluşturacak sivil kabiliyetler geliştirilemediği gibi aksine dış fonlarla yönlendirilen sivil toplum örgütü ve kuruluşu görünümlü unsurlar, bozucu ve yıkıcı özellikleri ile kendileri güvenlik sorunu olmaktadırlar.”

Tesadüf, ben de aynı konuya eğilmiştim, Koşaner’den neredeyse 17 ay önce. Düşündüm de; 21 Mart 2007’de Harvard’da yaptığım konuşmanın özü, pekâlâ Koşaner’inkiyle aynı format üzerinden ifade edilebilir (her iki paragrafta, tezatları sergilemek bakımından bazı sözcüklerin altını ben çizdim) :

“Ulusalcı güçler tarafından kurgulanan ve ülke içi medya, bazı akademik ve bürokratik çevreleri ile sivil toplum örgütleri içine yuvalanan neo-İttihatçı, militarist bir tabakanın oluşturduğu propaganda ve etki ağı; demokrasinin, özgürlüğün ve diğer evrensel değerlerin zayıflatılması ve çözülmesi yönündeki gayretlerini sürdürmektedirler... Hukuku ve Meclis egemenliğini kararlılıkla savunacak bir demokrasi cephesi geliştirilemediği gibi aksine kaynağı belirsiz iç fonlar ve talimatlarla yönlendirilen sivil toplum örgütü ve kuruluşu görünümlü unsurlar, kaba kuvvet gösterileriyle faşizan bir linç ortamı yaratırken, anayasal düzeni koruması gereken silâhlı kuvvetlerin içindeki darbe eğilimli kesimlerin kendileri güvenlik sorunu olmaktadırlar.”

İşte size, birbirine taban tabana zıt iki tahlil. Bence benimkisi doğru, Işık Koşaner’inki ise tümüyle sakat. Koşaner tarihçi değil, bilim adamı değil. Ülkemizde olup bitenleri çok yanlış değerlendiriyor. Gerçek adetâ tepetaklak, başı yerde ayakları havada duruyor. Onu tekrar düzeltmek, ayaklarının yere basmasını sağlamak lâzım.
Baştan başlayalım. En temel mesele : insanlık, evrensellik karşısındaki tavır. Medeniyet, uygarlık, çağdaşlık, modernite –ne derseniz deyin. Dış âlem, dünya dinamikleri konusundaki tavır.

Türkiye’de “seferberlik” açan, “propaganda ve etki ağı” kuran, “ülkemizin yumuşak gücünü oluşturacak sivil kabiliyetler” geliştirilmesini isteyen kim ? Küresel güçler mi ? Batı mı ? Bu bir fantezi, hayalî bir komplo teorisi. Koşaner’in aksine, küresel güçler tarafından böyle herhangi bir seferberlik açılmış değil. Her şeyden önce, küreselleşmenin bir sinir ve kumanda merkezi, bir planlayıcısı, “çalışma grubu” yok. Küreselleşme spontane bir süreç (veya süreçler demeti). Modernitenin bugünkü aşama ve tezahürü. O modernitenin dayanılmaz dönüştürücülüğü, Marx ve Engels’e “katı olan her şey buharlaşıyor” dedirtmişti (1848). Sonra Marshall Berman bütün bir kitap yazdı bu başlıkla : All That Is Solid Melts Into Air (1982). Koşaner ve ekibi okumuş mudur, bilemiyoruz.

Ama herhalde Atatürk’ü okumuş olmalarını bekleyebiliriz. Daha önce de söyledim : içeriğe ilişkin hiçbir argüman “otorite”lerden alıntılarla halledilemez. Ancak ne düşündükleri, nerede durdukları saptanabilir. Acaba ulusalcılar, neredeyse putlaştırdıkları tarihsel kişiliğin kendi zamanında ne kadar modernist, ne kadar Batıcı olduğunun farkında mı ? Kendi payıma, bu konuda Mustafa Kemal’in genel, hattâ (olanca ampirisizmine karşın) teorik denebilecek tavrı ile Marx dahil bütün büyük modernist düşünürlerin tavrı arasında fark göremiyorum. Bütün köhne yapıları sallayan aynı karşı konulmazlığı algılıyor. Aşağıdaki (maalesef öztürkçeleştirilmiş) dört paragrafı, o çağın uygarlık (medeniyet) sözcüğünden doğrudan ve sadece Batı modernitesini anladığını hatırda tutarak okuyalım.

“Ülkeler çeşitlidir, ama uygarlık birdir ve bir ulusun yükselmesi için de bu tek uygarlığa katılması gereklidir. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü Batıya karşı elde ettiği yengilerden çok gururlanarak, kendisini Avrupa uluslarına bağlayan bağları kestiği gün başlamıştır. Bu bir hata idi. Bunu yinelemeyeceğiz.” (1922)

“Biz her yönden insan olmalıyız. Acılar gördük. Bunun nedeni dünyanın durumunu anlamadığımız içindir. Düşüncemiz, anlayışımız uygarca olacaktır. Şunun bunun sözüne önem vermeyeceğiz. Uygar olacağız. Bununla övüneceğiz. Bütün Türk ve İslâm âlemine bakınız. Anlayışları uygarlığın kapsam ve üstünlüğünü kavrayamadığından ne büyük felâketler ve acılar içindedirler. Bizim de şimdiye değin geri kalmamız ve işin sonunda son felâket çamuruna batışımız bundandır. Beş altı yıl içinde kendimizi kurtarmışsak bu, anlayışımızdaki değişikliktendir. Artık duramayız. Elbette ileri gideceğiz. Geriye ise hiç gidemeyiz. Çünkü ileri gitme zorundayız. Ulus açıkça bilmelidir. Uygarlık öyle güçlü bir ateştir ki, ona yabancı olanları yakar, mahveder” (1925)

“Uygarlığın coşkun seli karşısında direnmek boşunadır ve o, aymaz ve başeğmezler konusunda çok amansızdır. Dağları delen, göklerde kanat çırpan, göze görünmeyen zerreciklerden yıldızlara değin her şeyi gören, aydınlatan, inceleyen uygarlığın yüceliği ve gücü karşısında ortaçağ anlayışıyla, ilkel ve boş inanışlarla yürümeye çalışan uluslar mahvolmaya, ya da hiç olmazsa tutsak ve aşağılık olmaya mahkûmdur.” (1925)

“Artık bugün demokrasi düşüncesi durmadan yükselen bir denizi andırmaktadır. 20. yüzyıl birçok zorba hükümetlerin bu denizde boğulduğunu göstermiştir.” (1930)
Şu kadarı ve bu boyutuyla Atatürk nerede ? İnsaniyet düşmanlığıyla Ömer Seyfettin, medeniyeti canavarlığa indirgemesiyle Mehmed Âkif nerede ? Yüz yıl önce geçerliyken modernitenin sarsıntılı yürüyüşünün kaçınılmaz olarak eskittiklerine sarılan Işık Koşaner nerede ?


( Halil Berktay ) - 11.04.2009





http://www.tarafgazetesi.com.tr

TruckTurkey
11.04.09, 20:27
edit

TruckTurkey
11.04.09, 20:28
Çok severim bu tip yazıları. Bilgiyi sorgulayamayacak genelde belli bir akademik ve/veya aydın sıfatlı politik mafya nın ne kadar bilgili olduklarını göstermek için, laf cambazlığı yaptığı yazılardır. ve en nihayetinde sifonu çektiğinizde geriye birşey kalmaz.


( Halil Berktay ) - 11.04.2009
Türkiye’de “seferberlik” açan, “propaganda ve etki ağı” kuran, “ülkemizin yumuşak gücünü oluşturacak sivil kabiliyetler” geliştirilmesini isteyen kim ? Küresel güçler mi ? Batı mı ? Bu bir fantezi, hayalî bir komplo teorisi. Koşaner’in aksine, küresel güçler tarafından böyle herhangi bir seferberlik açılmış değil. Her şeyden önce, küreselleşmenin bir sinir ve kumanda merkezi, bir planlayıcısı, “çalışma grubu” yok. Küreselleşme spontane bir süreç (veya süreçler demeti). Modernitenin bugünkü aşama ve tezahürü. O modernitenin dayanılmaz dönüştürücülüğü, Marx ve Engels’e “katı olan her şey buharlaşıyor” dedirtmişti (1848). Sonra Marshall Berman bütün bir kitap yazdı bu başlıkla : All That Is Solid Melts Into Air (1982). Koşaner ve ekibi okumuş mudur, bilemiyoruz.
Koşaner'in Modernizm ve postmodernizm kavramlarını kullanırken yaptığı ayrım ta en başından çuvallamışken, Berktay'ın da Küreselleşmenin bir kumanda merkezi olmadığını Modernite adına, Marks-Engels ide katarak iddia etmesi zaten her iki yazıyıda entellektüel? komedi haline getirmiş.Herhalde ''katı olan her şeyin buharlaştığını'' modernizmin spontaneliğini söylemek için kullandığınızda ilk buharlaşacak olan ''Das Kapital'' olurdu . Ama en az ''das Kapital'' de , küreselleşmenin kumanda merkezi olan G-8 e saldıran küreselleşme karşıtları kadar madde olarak karşımızda duruyor. Berktay muhtemelen G-8 i duyduğunda G-3 piyade tüfeği falan sanıyor. Bunun bir de G-20 si var ama roketatar değil.


Ama herhalde Atatürk’ü okumuş olmalarını bekleyebiliriz. Daha önce de söyledim : içeriğe ilişkin hiçbir argüman “otorite”lerden alıntılarla halledilemez. Ancak ne düşündükleri, nerede durdukları saptanabilir. Acaba ulusalcılar, neredeyse putlaştırdıkları tarihsel kişiliğin kendi zamanında ne kadar modernist, ne kadar Batıcı olduğunun farkında mı ? Kendi payıma, bu konuda Mustafa Kemal’in genel, hattâ (olanca ampirisizmine karşın) teorik denebilecek tavrı ile Marx dahil bütün büyük modernist düşünürlerin tavrı arasında fark göremiyorum. Bütün köhne yapıları sallayan aynı karşı konulmazlığı algılıyor. Aşağıdaki (maalesef öztürkçeleştirilmiş) dört paragrafı, o çağın uygarlık (medeniyet) sözcüğünden doğrudan ve sadece Batı modernitesini anladığını hatırda tutarak okuyalım.
Şimdi bunu düzgün okuyan bir insanın soracağı soru şudur.
Madem Marks ile Atatürk'ün teoride ki tavrını (ki Marks tamamen pozitivizm üzerinde yükselen bir teorisyendir) ayırt edemiyorsan,nasıl oluyorda içerik hakkında bir sorun halledilemeyeceğini söylüyorsun? Bugün küreselleşme karşıtlarının endişeleri ile Atatürk ulusalcılığının koşullarını maddeler halinde listelesen kaç tane madde birbiriyle çelişir?
Velhasıl en nihayetinde Berktay,bu süslü palavraları Cumhuriyet Modernitesinin sadece batı modernitesi anladığını söyliyerek bitirdiğinde,herhalde sadece Medeni kanuna atıfta bulunmuş olmalı.Yoksa herhalde 1908 Osmanlısına kadar fen bilimlerinden,mimarlığa,hatta Sanayi-i Nefise Mektebine kadar varolan değişimlerin adının ne olduğunu sormak gerek? Cumhuriyet modernitesinin adı batı ise, Osmanlı modernitesinin adı ''Yamalı Bohça'' mıdır? Ya da doğuda bir modernite teorisi ve/veya kaynağı vardı da biz mi bilmiyoruz?
Yoksa Berktay'mı oryantalistlerin ''Harem''fantazisinin içinde hala? :D



“Ülkeler çeşitlidir, ama uygarlık birdir ve bir ulusun yükselmesi için de bu tek uygarlığa katılması gereklidir. Osmanlı İmparatorluğu’nun çöküşü Batıya karşı elde ettiği yengilerden çok gururlanarak, kendisini Avrupa uluslarına bağlayan bağları kestiği gün başlamıştır. Bu bir hata idi. Bunu yinelemeyeceğiz.” (1922)

“Biz her yönden insan olmalıyız. Acılar gördük. Bunun nedeni dünyanın durumunu anlamadığımız içindir. Düşüncemiz, anlayışımız uygarca olacaktır. Şunun bunun sözüne önem vermeyeceğiz. Uygar olacağız. Bununla övüneceğiz. Bütün Türk ve İslâm âlemine bakınız. Anlayışları uygarlığın kapsam ve üstünlüğünü kavrayamadığından ne büyük felâketler ve acılar içindedirler. Bizim de şimdiye değin geri kalmamız ve işin sonunda son felâket çamuruna batışımız bundandır. Beş altı yıl içinde kendimizi kurtarmışsak bu, anlayışımızdaki değişikliktendir. Artık duramayız. Elbette ileri gideceğiz. Geriye ise hiç gidemeyiz. Çünkü ileri gitme zorundayız. Ulus açıkça bilmelidir. Uygarlık öyle güçlü bir ateştir ki, ona yabancı olanları yakar, mahveder” (1925)

“Uygarlığın coşkun seli karşısında direnmek boşunadır ve o, aymaz ve başeğmezler konusunda çok amansızdır. Dağları delen, göklerde kanat çırpan, göze görünmeyen zerreciklerden yıldızlara değin her şeyi gören, aydınlatan, inceleyen uygarlığın yüceliği ve gücü karşısında ortaçağ anlayışıyla, ilkel ve boş inanışlarla yürümeye çalışan uluslar mahvolmaya, ya da hiç olmazsa tutsak ve aşağılık olmaya mahkûmdur.” (1925)

“Artık bugün demokrasi düşüncesi durmadan yükselen bir denizi andırmaktadır. 20. yüzyıl birçok zorba hükümetlerin bu denizde boğulduğunu göstermiştir.” (1930)


Şu kadarı ve bu boyutuyla Atatürk nerede ? İnsaniyet düşmanlığıyla Ömer Seyfettin, medeniyeti canavarlığa indirgemesiyle Mehmed Âkif nerede ? Yüz yıl önce geçerliyken modernitenin sarsıntılı yürüyüşünün kaçınılmaz olarak eskittiklerine sarılan Işık Koşaner nerede ?

Dedimya en başta. Bu tip yazıları severim diye. Atatürk'ün medeniyete olan atıfları, Berktay'ın bu muhteşem yazısıyla hemen ''Küreselleşme'' taraftarı gibi bir hal almış. Koşaner zaten iyi bilmediği kavramlar içinde kaybolmuştu ama ,
Berktay'da bildiğini söylediği şeyin içinde debelenmiş. Uygarlık kelimesinden ''Küreselleşme yanlısı'' anlamını çıkaran bu zata birilerinin, ''Milli'' sıfatıyla çıkarılan kanunları, Küreselleşmenin neresine koyduğunu bir sormalı.
Kaynağını aydınlanmaya kadar götüren modernizmin, 20.yy sonunda postmodernizmle sorgulandığını, modernizmin çürümüşlüğünün kokusunu Warhol
un Monroe'sundan bu yana her yeri doldurduğunu bilmeli Berktay. Ve emperyalizme olan kızgınlığını yüzünden ,aydınlanmayı bile ayırt etmeden göz ardı eden Mehmet Akif üzerinden küreseleşme analizi yapacağına, Milletler Cemiyeti'ne bile özel davet ile giden Cumhuriyet Türkiye'sinin farklarını az biraz öğrenmeli.

Böylece Koşaner ve Berktay, Hacivat ile Karagöz'ün mum ışığında yansıyan silüetini yansıtmazlar.