Archiv verlassen und diese Seite im Standarddesign anzeigen : Nene Hatun
Tarihimize "93 Harbi" adıyla geçen Türk-Rus savaşında Erzurum'un Aziziye Tabyası'nda gösterdiği kahramanlıkla adını tarihe yazdıran Türk kadını. Erzurum'da doğdu, tam doksansekiz yıl orada yaşadı. Bir kahramanlık sembolü olarak tanındı ve anıldı. Ömrünün son demlerini "Üçüncü Ordu'nun annesi" olarak geçirdi. 1955 yılında "Yılın Annesi" seçildikten sonra, 22 Mayıs 1955 günü Erzurum'da zatürreeden vefat etti, Aziziye Şehitliğine gömüldü.
İşte aşağıdaki öykü, onun kahramanlık öyküsü
1877 yılı kasım ayının7'sini 8'ine bağlayan gece, civarda bulunan iki Ermeni köyünden gizlice harekete geçen kalabalık bir çete, sinsi sinsi yaklaşıp Erzurum'un meşhur Aziziye Tabyası'na girmeyi başarmıştı. Türk-Rus harbinin kanlı ve karanlık günleriydi; tabyayı savunan bir avuç Türk askeri derin uykuda idi. Yataklarında bastırıldılar ve uykuda kılıçtan geçirildiler kahpece. Ve arkadan gelen Rus kuvvetleri de hiç bir mukavemet görmeksizin Aziziye Tabyası'na yerleştiler.
Bu kahpe baskından yaralı olarak kurtulan bir asker, koşa koşa Erzurum'a varıp kara haberi yetiştirdi. Minarelerden sabah ezânı yerine "Moskof Aziziye'ye girdi!" sesleri yükselmeye başladı.
Bir anda bütün Erzurum duymuştu, bu kara haberi. Ve bir anda bütün Erzurum şahlanıvermişti. Tüfeği olan tüfeğini kaptı, olmayan eline ne geçirdi ise; tırpan, kazma, kürek, sopayı alıp sokaklara döküldü. Erkekli, kadınlı bütün Erzurum halkı Aziziye'ye doğru koşmaya başladı.
Şehrin kenar bir mahallesindeki mütevazi bir evde oturan taze bir gelin vardı. Bir gün evvel, ağabeyi Hasan cepheden ağır yaralı olarak eve getirilmiş ve birkaç saat önce, bu taze gelinin kolları arasında can vermişti. Kocası cephede idi.
Minarelerden yükselen "Moskof Aziziye'ye girdi" seslerine, seferber olup koşanların uğultuları karışıyordu. Taze gelin, bu kara haberi duymuş gibi ağlamaya başlayan üç aylık bebeğini emzirip, uyuttu. Usulca onu beşiğine bıraktı ve heyecan dolu bir sesle: "Seni bana Allah verdi, ben de seni Allah'a emanet ediyorum yavrum" diye mırıldandı.
Sonra şehit kardeşinin döşeğine seğirtti. Ölüyü alnından öptü: "-Seni öldüreni öldüreceğim ben de" dedi, kin dolu bir sesle.
Ve masanın üzerinden satırı kapmasıyla, kapıdan dışarı fırlaması bir oldu. O da çılgınca Aziziye'ye doğru koşmakta olan kadınlı-erkekli, taşlı-sopalı kalabalığın arasına karıştı.
Bütün Erzurum, o Dadaşlar diyarı şahlanmıştı. Erzurum halkı bir sel gibi akıyordu, canından aziz saydığı Aziziye Tabyası'na doğru.
Aziziye'ye yerleşmiş bulunan Moskof, tabyaya yaklaşmakta olanlara karşı yaylım ateşine geçince, bir hayli Erzurumlu kırıldı. Onların kırılışını görmek, ayakta kalabileni büsbütün şahlandırmış ve tabyanın demir kapılarına gülle gibi yükselen kalabalık, bir anda içeri doluvermişti. Demir kapılar bile dayanamamıştı bu olağanüstü imân karşısında.
Aziziye'de boğaz boğaza kanlı bir dövüştür başladı. Balta, tırpan, kazma ve sopası olmayan pençeleriyle Moskofun gırtlağına yapışıyordu. O toplu tüfekli ordu, tam bir bozguna uğramıştı bu ilahi şahlanış karşısında. Türk demeye dili dönmeyen Moskof askerleri Osmanlıyı da kısaltıp, sadece "Osman"a çevirmişlerdi. Başı dara gelen "Osman teslim" deyip canını kurtarmaya bakıyordu. Başka bir zaman olsaydı, Türk'ün merhameti galebe çalardı belki. Fakat bu zaman, başka zamanlardan çok farklıydı. Aziziye'nin dışında ve içinde kadınlı, ihtiyarlı, çocuklu yüzlerce Erzurumlu, kanlar içinde yatıyordu. Onlara ateş açanlar acımışlar mıydı?
Ne "Osman"ı dinleyen oldu, ne de "teslim"e kulak asan". Taze gelin de elinde satırı, karşısına çıkan Moskof'un kafasına, suratına indiriyordu. Şehit düşen ağabeyinin acısını, bin Moskof'u öldürse içinden atamazdı.
2000'e yakın Moskof askeri öldürülmüş ve Aziziye kurtarılmıştı. Düşmanın geri kalan kısmı, selameti atlarına atlayıp kaçmakta bulmuştu. Onları takip etmek için Erzurum'lunun atı yok, fakat ne lazım, ruhlar kanatlıdır. Kaçan atlıyı kovalayan yaya, yine de yakalayıp haklamayı biliyordu.
Yaralılar arasında taze gelin de vardı. Elinde satırı ile dövüşÃ¼rken aldığı bir yaranın tesiriyle o da kanlar içinde yere yıkılmıştı. Fakat yaralı olarak, baygın halde bulunduğu zaman dahi elindeki kanlı satırını sıkı sıkıya kavramış, bırakmıyordu hırs dolu pençelerinin arasından.
Adı Nene idi taze gelinin. O günden sonra da bütün Erzurum'un tanıyıp saydığı kişilerin arasına katıldı. Doksansekiz yıllık ömrü boyunca bütün Erzurumlulara Moskof'un Aziziye'de nasıl tepelenişini anlattı. Fakat kendinden birkaç kelime ile bahsetti. Ölümünden bir yıl önce kendisini ziyaret eden NATO Başkumandanı'na "Ben o zaman icâp eden şeyi yapmıştım. Bugün de icâp ederse aynı şeyi yaparım" demiş ve Amerikalı generali kendine hayran bırakmıştı...
http://dolarman.sitemynet.com/nenehatun.htm
---------------------
Biz memlekitimizi Ermeni Rusa karsi böyle koruduk , bir avuc Ermeniye meydan birakmayiz ...Nene Hatun gibiler devamli olarak bizim Türk milleti olarak boyundurluk altinda yasayamayacagimizi Dunya ya anlatmislar.....
Savaşta birlik yöneten ilk kadın
http://www.hurriyet.com.tr/_newsimages/649502.jpgAylık popüler bilim, teknoloji ve kültür dergisi Focus, kapak konusunu Cumhuriyet’in 82. yılında büyük anlam taşıyan kapsamlı bir dosyaya ayırdı: ‘İşte o çılgın Türkler...’
Kasım 2005 sayısında yer alan ve Turgut Özakman’ın danışmanlığında hazırlanan dosyada gücünü Anadolu topraklarından alan bir ulusun, ‘isimsiz kahramanlar’ albümünden insan manzaraları sunuluyor. İşte bazı çarpıcı örnekler:
ERZURUMLU KARA FATMA
Asıl adı Fatma Seher olan ‘Kara Fatma’, Sivas Kongresi’nde Mustafa Kemal’in karşısına dikildi: ‘Kadın isem, Türk de değil miyim? Bana iş göster!’ Çoğunluğu kendisi gibi dul kalan kadınlardan oluşan 300 kişilik müfrezesiyle üç meydan savaşına (İzmit ve batı cephesi) katılan bu kahraman Türk kadını, bir savaş alanında birlik yöneten dünyanın ilk kadın zabitiydi...
Cephaneyi boşalttı, şehit oldu
KÖPRÜLÜLÜ HAMDİ BEY
Mondros’tan sonra ordudaki silah ve cephaneler belirli depolarda toplanmıştı. Köprülülü Hamdi ve Dramalı Rıza Beyler, Fransız askerleri etkisiz hale getirip Gelibolu Akbaş’daki cephaneliği boşalttılar. 8.000 tüfek, 5.000 sandık cephane, 300 makineli tüfek. Ne yazık ki Biga yakınlarında Yenice’de İngilizlerin örgütlediği Anzavur Ahmet çetesinin yaptığı baskında hem silah ve cephaneler imha edildi, hem de Köprülülü Hamdi Bey şehit oldu.
Amasra’da uçak monte etmişti
SAVMİ UÇAN
Kurtuluş Savaşı sırasında İstanbul’dan parça parça kaçırılarak Amasra’ya getirilen uçağı monte edip hizmete sokan ilk Türk donanma pilotu. İzmir’in işgali üzerine, üç pilot arkadaşıyla Üsküdar’dan Bilecik’e kadar yürüyüp Kuvayı Milliye’ye katılan Savmi Bey, İzmir cephesinde donanma pilotu olarak görev aldı. Kurtuluş Savaşı sırasında Rusya’dan gelen silahları, bozuk bir taka ve bir deniz uçağı ile Anadolu’ya taşıdı.
Buraya kaçmaya gelmedik
DİYAB AĞA
İlk meclisin Dersim milletvekili Diyab Ağa’nın zabıtlardaki tek konuşmasına, ordunun Sakarya Nehri’nın doğusuna çekildiği günlerde rastlıyoruz. Düşman Polatlı’ya dayanmıştı ve meclisin Kayseri’ye taşınması tartışılıyordu. Diyab Ağa kürsüye ilk ve son kez çıktı: ‘Buraya savaşmaya mı, yoksa kadınlar gibi kaçmaya mı geldik?’ Bu konuşmadan sonra Meclis’in Ankara’da kalmasına ve milletvekillerine birer tüfek dağıtılmasına karar verildi.
Fabrikayı işçileriyle kaçırdılar
İMALAT-I HARBİYE GRUBU
Kurtuluş Savaşı sırasında ordunun araç ve mühimmat ihtiyacını karşılamak amacıyla kurulan bu gizli örgüt, sadece silah ve mühimmatı değil; Zeytinburnu, Tophane ve Bakırköy’deki askeri fabrikaları da tezgáh ve işçileriyle birlikte Ankara’ya kaçırdı. Bugünkü Ankara Garı’nın bulunduğu yerde kurulan atölyede kadınlar çalışıyor; çocuklar ise cephedeki siperleri dolaşıyor, yakılan mermilerin kapsüllerini toplayıp tekrar doldurulması için bu atölyelere getiriyorlardı.
Sandalla yelkenli ele geçirdiler
FETHİYE DENİZ GRUBU
Kurtuluş Savaşı sırasında işgalci güçlere karşı oluşturulan yöresel örgütlerden Fethiye Deniz Grubu’nun komutanı, Binbaşı Ahmet Necip’ti. Kurulduğu sırada 12 mavzer ve bir makineli tüfeğe sahip olan grup, Yunanlıların denizdeki kábusuydu. Sandallarıyla Yunanlılardan 9 tonluk Bodrum, 13 tonluk İzmir yelkenlilerini ele geçirdikleri gibi, Yunan kruvazörü Helles’i Fethiye Koyu’nda saatlerce kovalamışlardı!
463’lük sınıftan 54 kişi kalmıştık
YÜZBAŞI SELAHATTİN (YURTOĞLU)
İlhan Selçuk’un, Yurtoğlu’nun 18 cilt tutan günlüklerinden yararlanarak romanlaştırdığı Yüzbaşı Selahattin’in öyküsünde, Balkan Savaşlarından Kurtuluş Savaşı’na dek sayısız cephede yok olan bir kuşak anlatılır. Romanın sonunda Yüzbaşı Selahattin şöyle der: ‘Bizim sınıf 422 piyade, 41 süvari çıkardı. 1930’da, yani 20 yıl sonra, Dolmabahçe’deki mezuniyet yıldönümünde 54 kişi kaldığımız anlaşılmıştı...’
Mermi taşıdı, okuma yazma öğretti
SATI ÇIRPAN
Millet mekteplerinde okuma yazmayı öğrenen Satı Çırpan, Kurtuluş Savaşı’nda cepheye sırtında mermi taşımış bir kadındı. 1934 yılında Mustafa Kemal Atatürk’ün kadınlara seçme ve seçilme hakkını vermesiyle, meclise giren ilk 18 kadın milletvekilinden biri olmuştu.
Wilson’un istemediği Ankara vekili
ALFRED RÜSTEM BEY
Milli mücadelede Mustafa Kemal’in yanında yer alan Polonya kökenli devlet adamı. 1914’te Osmanlı İmparatorluğu’nun Washington büyükelçiliğine atanan Alfred Rüstem Bey, Amerikan Kongresi’ne gelen Ermeni meselesiyle mücadele eden ilk diplomatımız oldu. Ancak onun yöntemleri farklıydı; ABD’nin Filipinler’deki katliamlarını ve o tarihlerde zencilere karşı geçerli olan apartheid kurallarını çok sert bir şekilde eleştirmiş, Başkan Wilson’u zor duruma düşürmüştü. Amerika’da ‘istenmeyen adam’ ilan edilen Alfred Rüstem Bey, Sivas Kongresi’ne katıldı ve ilk mecliste Ankara milletvekili olarak yer aldı.
Hürriyet (http://www.hurriyet.com.tr/gundem/3481363.asp?m=1&gid=69#)
Sastim kaldim. Benim beya Tarih eksigim var:(
Daha baska kadinlarda var;
örnegin Cete Ayse, Nene Hatun, Halime Cavus vs.
Cete Ayse bizimoralidir, kücük bir biyografi hakkinda:
İstiklal savaşı sırasında pek çok vatansever biraraya gelip düşmanı topraklarımızdan atabilmek için silaha sarılmıştır. Hiçbir mecburiyet yokken teşkilat kurup savaşan bu kahraman gruplara 'Çete', teşkilatı kuran kişilere de 'Çeteci' denmiştir. Çete Ayşe de bu kahramanlardan birisidir. Hem de ilk Çetecilerden, ilk defa Kuva-yı Milliye tarihinde efe elbisesi giymiş, ilk defa 'Efe' ünvanını almış mücahit bir kadındır.
Daha kapsamli bir makalede yine Su Cilgin Türkler kitabinin yazari Turgut Özakman'dan:
Turgut ÖZAKMAN
Mızrak duruşlu kadınlar
KAYSERİ’de bulunan cephanenin Çukurova direnişçileri için Ulukışla’ya taşınması gerekmişti. Mustafa Kemal Paşa, halkı aydınlatması ve gençleri orduya kazanması için Kayseri’ye yolladığı Mazhar Müfit Kansu’ya bir telgraf göndererek ‘cephanenin her türlü çareye başvurularak Ulukışla’ya ulaştırılmasını sağlamasını’ istedi.
Mazhar Müfit Bey bir haftadır buradaydı. Müdafaa-yı Hukuk Derneği gibi Anadolu Kadınları Müdafaa-yı Vatan Derneği’nin şubesini de çok çalışkan ve başarılı bulmuştu. Kayserililerin büyük çoğunluğu milli namusu savunan Ankara’yı candan desteklemekteydi. Gençlerin askere katılması için özel bir çaba harcamak gerekmemişti.
KAYSERİ LİSE SONLAR ASKERDE
O kadar ki Kayseri Lisesi’nin bu yılki son sınıfları, öğrencilerinin tümü askere gittiği için kapalıydı.
Mutasarrıf Ethem Bey’e Paşa’dan aldığı telgrafı gösterdi. Ethem Bey ilgilendi. Cephane hemen yola çıkarılabilirdi. Ama bir sorun vardı: Cephane kafilesini kimler eşkıyaya karşı koruyacaktı? Bir küçük müfreze kurmak gerekti. Çünkü Kayseri’nin çevresi eşkıya çeteleriyle doluydu. Ama Kayseri’de eli silah tutan kim varsa ya cephedeydi, ya cephe yolunda.
Bir çözüm bulamayan Mazhar Müfit Bey geceyi uykusuz geçirdi. Sabah, mutasarrıfın çağırdığını söylediler. Koştu. Ethem Bey’in yüzü gülüyordu:
‘Az önce Müdafaa-yı Vatan Derneği’nin Başkanı Seyyide Hanım ile yardımcısı Feride Hanım (Güpgüpoğlu) geldiler. /_newsimages/635565.jpgBeni durgun görünce sebebini sordular. Anlattım. Bu hanımlar bir gün gerekir diye silahlı bir kadınlar kolu da kurmuşlar. Cephaneyi bu hanımların götürebileceğini söylediler. Ne dersin?’
Götürebilirler miydi?
M. Müfit Bey bocaladı. Ancak silahlarını kuşanmış, yüzleri açık, mızrak duruşlu hanımları görünce içi rahatlayacaktı.
ÇARPIŞA ÇARPIŞA CEPHANEYİ GÖTÜRDÜLER
Silahlı kadınlar kolu cephane dolu arabalarla sabah erkenden yola çıktı. Yol boyunca eşkıyalarla karşılaşan kol, bunlarla çarpışa çarpışa ilerledi. Cephaneyi esenlikle Ulukışla’daki yetkililere teslim etti.
Ne güzel bir TV filmi olur değil mi?
Kadıköy ultimatomu
'Milli haklarımızı ve namusumuzu koruyacak hükümet ve erkek yoksa, biz varız!'
İstanbul hükümetinin, işgali alın yazısı gibi kabullenip hareketsiz, tepkisiz kalması üzerine Kadıköy kadınları gazetelere bu bildiriyi yollamışlardı. (20 Kasım 1918)
HEPSİ BİRER KAHRAMAN
Aydınlı Kuvayı Milliyeci kadınlardan üçü: Ayşe Aliye, Ayşe (Mehmet Çavuş), Şerife Ali Hanımlar.
Adile Hala (Adile Onbaşı) Kara Fatma (Tarsus)
Hatice Hatun (Adana)
Halime Çavuş (Kastamonu)
Nezahat Onbaşı (Ege Bölgesi)
Erzurumlu Kara Fatma (Erden) ve silah arkadaşları (İzmit ve Batı cephesi)
Tayyar Rahmiye (Adana)
Senem Ayşe (Kahramanmaraş)
Makbule Hanım (Gördes)
Ayşe Çavuş (Bilecik)
Havva Soyyanmaz (Trakya) ve annesi Zehra Soyyanmaz.
Ana kız Kuvayı Milliyeci
Kurtuluş Savaşı’nın Halide Onbaşısı Halide Edip (Adıvar) Hanım atış taliminde.
DİYOR Kİ
Erkeklerden kurduğumuz ordumuzun hayat kaynaklarını kadınlarımız işletmiştir. Çift süren, tarlayı eken, kağnısı ve kucağındaki yavrusu ile yağmur demeyip, kış demeyip cephenin ihtiyaçlarını taşıyan hep onlar, hep o yüce, o fedakar, o ilahi Anadolu kadını olmuştur. Bundan ötürü hepimiz bu büyük ruhlu ve büyük duygulu kadınlarımızı, şükranla ve minnetle sonsuza kadar aziz ve kutsal bilelim. (1923)
Kırmızı camlı fenerleri yakan gönüllüler
BİRLİKLERİ geceleri yürüyerek, gündüz saklanarak, büyük bir sessizlik içinde ‘Büyük Taarruz’ için taarruz çıkış hatlarına yaklaşmışlardı. Mola verildi. 25-26 Ağustos 1922 akşamı 38. Alay’ın Komutanı Albay İlyas Bey (Aydemir) bir görev için dokuz bölük komutanını yanına çağırttı.
‘Oturun!’
Bölük komutanları yere oturdular.
Düşmanın ileri güvenlik birliklerinin işgalinde bulunan iki kritik noktanın şimdiden ele geçirilmesi gerekiyordu. Gece karanlığında, iyi bilinmeyen bir arazide, düşmanı ayaklandırmadan, sessizce yerine getirilmesi gereken çetin ve tehlikeli bir görevdi bu. Komutan görevi ayrıntılı olarak anlattı ve iki gönüllü bölüğe ihtiyaç olduğunu belirterek, bu göreve kimin talip olduğunu sordu.
Dokuz bölük komutanı da aynı anda ayağa fırladı ve selam vererek göreve talip olduğunu söyledi. Hepsi o kadar candan gönüllüydü ki komutan içlerinden ikisini seçerse ötekilerin kırılacaklarını anladı, kuraya başvurdu.
Görev 2. Bölük Komutanı Yüzbaşı Zübeyir ile 7. Bölük Komutanı Yüzbaşı Rasim’e düştü. Komutan ve arkadaşlarıyla helalleşip bölüklerine koştular.
Her iki noktanın ele geçirildiği, üç yanı kapalı, bir yanı kırmızı camlı fenerler yakılarak bildirilecek, bunun üzerine alay Tınaztepe’ye yanaşacaktı.
Gece yarısını geçerken, koyu karanlık içinde önce bir, az sonra da ikinci kırmızı nokta parladı. 38. Alay’ın taburları taarruz mevzilerine girmek üzere sessizce harekete geçtiler.
Sabah tarihin akışı değişecekti.
O bayrağı indir karşı koyanı vur
İLHAN Selçuk, Yüzbaşı Selahattin’den aktarıyor: ‘Yunanlıların İzmir’e çıkmasından 6 gün sonra 21 Mayıs 1919 günü 17. Kolordu Komutanlığı’na atanan Albay Bekir Sami Bey’le Bandırma’ya geldiğimiz zaman şehirde Yunan bayraklarıyla süslenmiş zafer takları gördük. O günü eşyalarımızı yerleştirmek, kasabayı görmek ve çevreyi incelemekle geçirdik. Derin bir acıya gömüldük. Her yanda Venizelos’un resimleri, Yunan bayrakları, taklar ve sokaklarda Rumların avazeleri:
- Zito Venizelos!
Artık Bandırma’da ne Türklük, ne de Türk hükümeti kalmıştı.
22 Mayıs sabahı Albay Bekir Sami Bey, Bandırma’daki 61. Tümen Komutan Vekili Yarbay Refet Bey’i çağırttı. Şu emri verdi:
‘Burası Türkiye’dir, burada tek bayrak Türk bayrağıdır. Bunun dışında bir başka bayrağın sallanmasına, asılmasına, saygı görmesine boyun eğmek ve bunu hoş görmek alçaklıktır. Şimdi şehirdeki bütün Yunan bayraklarını kaldırtacaksınız. Zafer taklarını yıktıracaksınız. Karşı koyan olursa öldüreceksiniz. Bu iş üç saat içinde bitmezse ben sizi öldüreceğim. Haydi görev başına.’
Üç saat bitmeden Bandırma yeniden Türk şehri oldu.’
Elimde sadece almanca olan bir Atatürk demeci var:
"Es waren jene opferwilligen Frauen, die mit ihrem Kind auf dem Rücken, ungeachtet Regen, Kälte oder Hitze, die Munition an die Front brachten. Wir alle sind unseren edelgesinnten Frauen zu ewigem Dank verpflichtet."
Buha Respekt. 'Milli haklarımızı ve namusumuzu koruyacak hükümet ve erkek yoksa, biz varız!'
Da berichtet Ihr über eine offensichtlich wichtige "Schwarze Fatma" und wohl noch ein paar andere Frauen und bleibt wieder unter Euch...
Dev-Sag[C*]
04.11.05, 23:01
Da berichtet Ihr über eine offensichtlich wichtige "Schwarze Fatma" und wohl noch ein paar andere Frauen und bleibt wieder unter Euch...
Die dunkle Fatma war die erste Frau der Welt die ein Armeeverband leitete.
Sie erwies großen Mut im Gelibolu Krieg und wurde zur Mertyrerin.
hoffe dass ich dir etwas weitergeholfen habe liebe Berta :lach: !!!
']Die dunkle Fatma war die erste Frau der Welt die ein Armeeverband leitete.
Sie erwies großen Mut im Gelibolu Krieg und wurde zur Mertyrerin.
hoffe dass ich dir etwas weitergeholfen habe liebe Berta :lach: !!!
Es war der Befreiungskrieg...
Bilgisayar
04.11.05, 23:44
Buha Respekt. 'Milli haklarımızı ve namusumuzu koruyacak hükümet ve erkek yoksa, biz varız!'
gut zu wissen!:p
Herzlichen Dank. Habe ich das jetzt richtig verstanden? Geliboulu, das war doch jene Schlcht, in der die Entente fürchterliche Verluste einsteckte... Das heißt also, die dunkle Fatma hatte ihr Kommando als Truppenführerin im Osmanischen Reich?
Ich bin schwer beeindruckt!!!
Geliboulu, das war doch jene Schlcht, in der die Entente fürchterliche Verluste einsteckte.
Die Schlacht von Canakkale hat Atatürk bereits vor 1923 unsterblich gemacht.
Herzlichen Dank. Habe ich das jetzt richtig verstanden? Geliboulu, das war doch jene Schlcht, in der die Entente fürchterliche Verluste einsteckte... Das heißt also, die dunkle Fatma hatte ihr Kommando als Truppenführerin im Osmanischen Reich?
Ich bin schwer beeindruckt!!!
Nein, es ist ein MIssverständniss. Kara Fatma kämpfte nicht im Gelibolu Krieg, hatte sondern eine "Bande" im Befreiungskrieg gegen die Imperialisten.
Es gab aber auch zu osmanischen Zeiten Frauen, die aufgrund ihres Muts, als Helden in die Geschichte eingingen. Eine ist zum Beispiel Nene Hatun. Sie kämpfte gegen die heldenhaft gegen die russischen Truppen im Jahre 1871, während russische Soldaten in Erzurum einfielen, doch aufgrund des Widerstands des Volkes die Stadt wieder velrassen mussten.
“Efsane Kadın Nene Hatun” (http://www.yenicaggazetesi.com.tr/newsdetail.asp?NewsID=2053)
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/haber_resimleri/2006/06/27/2053.jpg
"93 Harbi" Türk-Rus savaşında Erzurum`un Aziziye Tabyası`nda gösterdiği kahramanlıkla adını tarihe yazdıran kahraman Türk kadını Nene Hatun`un hayatı roman olacak.
Kahraman Türk kadınları listesinde ismi ilk sırada yer alan Nene Hatun`un hayatı roman oldu.
Gazeteci-Yazar Talat Uzunyaylalı, ``Efsane Kadın Nene Hatun`` romanının tanıtımı için düzenlediği basın toplantısında, tarihi gerçekleri evrensel bir dille kaleme aldığını, romanı milliyetçi reflekslerle yazmadığını ifade etti.
`Tarih bilinci oluşturacak eserinde, tarihi gerçekleri roman diliyle aktarmaya çalıştığını`` anlatan Uzunyaylalı, şunları söyledi:
`Şanlı bir tarihe sahibiz. Üç kıtada insanları en adil şekilde hiçbir etnik baskı yapmadan asırlarca idare etmişiz. Bu şanlı tarihimizi anlatacak edebi eserler üretmek zorundayız. Tarihimizle ilgili dünya çapında ses getirecek filmler çekilmesi gerekli. Bu düşünceyle tarihi Türk kadınını simgeleyen Nene Hatun`un romanını yazdım.``
Nene Hatun`la ilgili tarihi verilerin çok az olduğuna ve hep benzer bilgilerin verildiğine dikkat çeken Uzunyaylalı, romanının 8-10yıllık bir çalışmanın ürünü olduğunu söyledi.
``Efsane Kadın Nene Hatun`` romanının 2-3 gün önce piyasa çıktığını ve bu süre zarfında Türkiye`nin birçok yerinden olumlu tepkiler aldığını kaydeden Uzunyaylalı, bir yönetmenin film yapmak için teklif bile getirdiğini söyledi.
Tarihte 93 Harbi olarak bilinen 1877-1878 Osmanlı Rus Harbi`nde Erzurum halkının kadın, çocuk, yaşlı düşmana karşı savaştığını anlatanUzunyaylalı, tabyalara giren Rusların, halkın orduya yardıma koşmasıyla Erzurum`u istila edemediğini hatırlattı.
Erzurum halkının düşmana karşı verdiği kahramanca mücadeleye, evinde 3 aylık kızı ile küçük yaştaki oğlunu bırakarak katılan Nene Hatun`un düşmana karşı korkusuzca mücadele verdiğini anlatan Uzunyaylalı, şunları dile getirdi:
``Nene Hatun, ordu-millet birliğini temsil ediyor. Nene Hatun cepheye su taşımamış, elinde satır, düşmanla gırtlak gırtlağa savaşmıştır.
O, Türk milletinin savaşçılık ruhunu, vatan savunmasında yurt insanını temsil ediyor. Tarihi gerçeklere göre kaleme alınan bu kitabın her Türk tarafından okunması gerekli.
Haber Tarihi : 27.06.2006
______________________________ ____________________________
Nene Hatun (1857 - 1955)
Erzurum'da doğdu. 98 yıl Erzurum'da yaşadıktan sonra yine Erzurum'da, zatürre hastalığından hayata vedâ etti. Ölümünden üç ay önce Türk Kadınlar Birliği tarafından yılın annesi seçilmişti.
Tarihimizde 93 Harbi olarak anılan 1877 - 1878 Osmanlı - Rus Savaşı sırasında, Erzurum'daki Aziziye Tabyası'nın savunulmasında kahramanca çalıştı. Adını bu şekilde tarihe yazdırdı. Mücâdeleye, küçük yaştaki oğlunu ve kızını evde bırakarak katılmıştı. O sıralarda 20 yaşlarında genç bir gelindi.
7 Kasım 1877 gününün gece yarısında, bölge halkından olan Osmanlı vatandaşı Ermeni çeteleri (http://www.ermenisorunu.gen.tr/turkce/sorun/index.html) Erzurum'un Aziziye Tabyası'na girmeyi başarmışlardı. Tabyayı koruyan Türk askerlerini öldürdüler. Arkadan gelen Rus askerleri, hiçbir mukavemetle karşılaşmaksızın tabyayı ele geçirdiler. Baskından yaralı olarak kurtulmayı başaran bir er, şehir merkezine ulaşıp kara haberi Erzurum'lulara ulaştırdı. Sabah ezanından hemen sonra minârelerden şehir halkına duyuru yapıldı. "Moskof askeri Aziziye Tabyası'nı ele geçirdi." Bu haber, Erzurum halkı tarafından, vatan savunması için emir telakki edildi. Silâhı olan silâhını, olmayanlar; balta, tırpan, kazma, kürek, sopa ve taşları ellerine alarak Tabya'ya doğru koşmaya başladı. Kadın - erkek tüm Erzurum halkı yollara dökülmüştü. Koşanlar arasında, erkeği cephede çarpışan bir tâze gelin de vardı. Ağabeyi bir gün önce cepheden yaralı olarak gelmiş ve kollarında can vermişti . Üç aylık bebeğini emzirmiş, "Seni bana Allah verdi. Ben de O'na emânet ediyorum." Diyerek vedâlaştıktan sonra birkaç saat önce ölen ağabeyinin kasaturasını alarak sokağa fırlamıştı.
Erzurumlular, ölüme gittiklerini bildikleri halde, Aziziye Tabyası'na doğru koşuyordu. Tabyaya yerleşmiş olan Rus askerleri, gelenlere yaylım ateşi açtı. Ön sıradakiler o anda şehit oldular. Arkadakiler, geri çekilmek yerine daha bir kararlı ve hızlı olarak ileri atıldılar. Demir kapılar kırılıp içeri girildi. Boğaz boğaza bir savaş başladı. Mükemmel silâhlarla donanmış Moskof ordusu, baltalı - tırpanlı, taşlı - sopalı eğitimsiz halk karşısında ancak yarım saat tutunabildi. 2300 Moskof öldürülüp, Tabya geri alındı. Türkler, 1000 kadar şehit vermişlerdi.
Hemen yaralıların tedâvisine başlandı. Nene Hâtun da yaralılar arasındaydı. Fakat o yarasına aldırmıyor, evindeki bebeğini unutmuş, diğer yaralıların kanını durdurabilmek, yaralarını sarmak için çırpınıyordu. Nene Hâtun böyle bir ortamda tanındı ve saygı ile sevil di.
O'nun, vatan için gece başlayan mücâdelesi, tüm düşman Erzurum'dan kovuluncaya kadar devam etti. Erzurum'un her karış toprağında cephâne taşıyarak, yaralılara hemşirelik yaparak, yemek pişirerek, su dağıtarak, hizmetten hizmete koşarak destanlaştı. Gazi Ahmet Muhtar Paşa'nın zaferinde Nene Hâtun'un ve O'nun vatan aşkını paylaşan sivil insanların da payı vardı.
Savaştan sonra da Nene Hâtun, destan kahramanlarına yaraşır bir asâletle yaşadı. Kendisini ziyâret eden NATO'da görevli Amerika'lı subayın bir sorusuna: "O zaman vazifemi yapmıştım. Bu gün de ilerlemiş yaşıma rağmen aynı hizmeti, daha mükemmeliyle yapacak güç ve heyecana sahibim." cevabını vermişti.
http://www.kimkimdir.gen.tr/kimkimdir.php?id=1798
deryatulga
27.06.06, 16:03
Nene Hatun'un 'açım' dilekçesi http://www.aksam.com.tr/kalici/resim3/geri.gif (http://www.aksam.com.tr/arsiv/aksam/2004/06/01/gundem/gundem6.html) http://www.aksam.com.tr/kalici/resim3/yukari.gif (http://www.aksam.com.tr/arsiv/aksam/2004/06/01/gundem/gundem.html) http://www.aksam.com.tr/kalici/resim3/ileri.gif (http://www.aksam.com.tr/arsiv/aksam/2004/06/01/gundem/gundem8.html) http://www.aksam.com.tr/arsiv/aksam/2004/06/01/images/g.jpg Türk tarihinin unutulmaz kahramanlarından Nene Hatun, ölmeden önce dönemin Cumhurbaşkanı İnönü'ye 'Açım. Dileniyorum. Yardım edin' diye dilekçe göndermiş
Başbakanlık Cumhuriyet Arşivi'nde muhafaza edilen dilekçede, 1877'de Erzurum'a kadar ilerleyen Ruslar'a karşı şehrin savunmasında büyük kahramanlıklar gösteren Nene Hatun'un, savaş yıllarında açlık çektiği, bu nedenle Cumhurbaşkanı İsmet İnönü'den yardım istediği belirlendi.
Dilekçedeki ifadeler
Ölümünün 48'inci yılında memleketi Erzurum'da bile unutulan Nene Hatun, 18 Ağustos 1943 tarihinde Reisicumhur
Milli Şef İsmet İnönü'ye yazdığı dilekçedeşu ifadeleri kullanmış:
'Bizler, 93 Osmanlı-Rus harbinin Erzurum civarındaki Aziziye tabyasında vuku bulan meşhur savaşın kahramanıyız. Bu çok eski düşmanımızı vatanın harimi ismetinden sökerek atmış ve göklere kadar çıkan zafer destanını yaratmıştık. (...) Bu ölmez zaferin yadigarı bizler, her birimiz, yüzer yaşındayız . Hiçbir sığınacak yerimiz ve tutunacak hiçbir desteğimiz yoktur. Belediyeden ayda 4 lira maaştan başka bir şey görmüyoruz. Geçen sene birer meccani (bedava) ekmek veriyorlardı, bu sene o ekmeğimizi de kestiler. Şimdi aç ve muhtaç bir vaziyetteyiz ve dileniyoruz da. Bizlere icabeden nakti ve fiili yardımın yapılarak bu çetin ve acıklı vaziyetten kurtarılmaklığımızı yüksek ve derin saygılarımızla diler ve arz ederiz.'
Oğlunu şehit verdi
Ruslar'ın Erzurum'da Aziziye Tabyası'nı ele geçirmesinden sonra, taş, sopa, kazma, kürekle, gırtlak gırtlağa yapılan mücadeleye Nene Hatun da 3 aylık küçük kızını ve oğlunu evde bırakarak katıldı. Savaş sırasında 20 yaşında olan Nene Hatun'un oğlu da Çanakkale Savaşı'nda şehit düştü. 1955'te 'anneler annesi' seçilen Nene Hatun, aynı yıl 22 Mayıs'ta 98 yaşında hayata veda etti. Nene Hatun, Aziziye Tabyası'na defnedildi. (İHA)
Destanı halk yazdı
1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı'nda Doğu'nun kalesi Erzurum'da kanla bir destan yazıldı. Bu destanın yaratıcıları, çoluğu çocuğu, genci yaşlısı bütün Erzurum halkıydı. 8 Kasım'ı 9 Kasım'a bağlayan gece yerli Ermeni halkın yardımıyla şehre giren Ruslar halkın direnişi karşısında geri çekilmişti.
İntikam yemini etti
Nene Hatun yıllar sonra gazetecilere, Ruslar'a karşı yaptıkları mücadeleyi şöyle anlatmıştı: '...Ağabeyim Hasan cepheden ağır yaralı olarak bir gece önce eve gelmişti. Bir yandan ona bakarken, bir yandan da 3 aylık çocuğumu emziriyordum. Kardeşim o gece kollarımın arasında öldü. Sabaha karşı minarelerden 'Moskof Aziziye'ye girdi' diye haykırışlar başlayınca, kardeşimin alnını öpüp, 'Seni öldüreni öldüreceğim' diye and içtim. Yavrumu Allah'a emanet ettikten sonra, ağabeyimin tüfengini ve satırımı alıp dışarı fırladım. Sel gibi Aziziye'ye akıyorduk. Tabyanın mazgallarından düşman ölüm yağdırıyordu. Düşmanda iyi silah vardı, bizde de iman. İleri atıldım. Dadaşlar arasına karıştım. Satırım durmadan kalkıp iniyordu.'
Ellerini öpen ABD'li general
Aziziye Savunması'na genç bir gelinken katılan Nene Hatun, bu şanlı savunmanın hatırasını uzun yıllar yaşattı. 1952 yılında Erzurum'da yapılan askeri manevralar sırasında Türkiye'ye gelen NATO Kuvvetleri Başkumandanı General Ridgway, Nene Hatun'u ziyaret ederek elini öpmüş ve yeni bir savaş olduğunda katılıp katılmayacağını sormuştu. Feri yavaş yavaş sönmeye yüz tutmuş gözlerinde bir an Aziziye savunmasının hayalleri belirip kaybolan 95 yaşındaki kahraman, Türk kadını heyecanla 'Tabii giderim...' diye cevap vermişti. Bu cevap üzerine heyecanlanan General Ridgway daha sonra şu sözleri söyleyecekti: 'Aziziye mucizesinin sırlarını Nene'nin sözünden ve yüzündeki çizgilerden öğrendim. Nene efsane değil, bir hakikattir.'
deryatulga
27.06.06, 16:08
NENE HATUN
93 Harbi" adıyla bilinen Türk-Rus savaşı günlerinde, 1877 yılının 7 Kasım gecesi, kalabalık bir ermeni çetesi Erzurum'un Aziziye Tabyaları'na gizlice girerek uyumakta olan Türk askerlerini kahpece katletmiş, hemen ardından da Rus ordusu Aziziye'yi işgal etmişti.
Acı haber Erzurum'a tez ulaştı. Camii minarelerinden yankılanan "Moskof Aziziye'ye girdi" sesleriyle birlikte harekete geçen Erzurum Türkleri kadın erkek, genç yaşlı, çoluk çocuk demeden vatan toprağını korumak için Aziziye'ye doğru sel gibi akmaya başladılar. Silahı olan silahını kapmıştı, olmayan da eline ne geçtiyse...
1857 yılında Erzurum'un Pasinler İlçesi'ne bağlı Çeperli Köyü'nde dünyaya gelen Nene Hatun henüz 15 gündür Erzurum şehir merkezinde bulunmaktaydı. Sokaktaki gürültüler üzerine uyandıklarında kocası odunluktaki baltayı kapmış ve eğer Erzurum işgal edilecek olursa, esir düşmektense kundaktaki bebeğini ve kendisini öldürmesini Nene Hatun'a vasiyet ederek dışarı fırlamıştı.
Tüm Erzurum düşmana karşı tek yürek, tek bilek halinde şahlanmışken, Nene Hatun durur mu? Kundaktaki birkaç aylık bebeğine sarılıp öptükten sonra, belki de bir daha göremeyeceği yavrusunu evde tek başına bırakarak mutfaktaki satırı alıp, tabyalara doğru olanca gücüyle koşan kalabalığa katıldı ve Mecidiye'yi aşıp Aziziye'ye vardığında, düşmanın kulakları sağır eden tüfek ateşleri altında yaralanana, ölene bakmadan ileri atılarak satırıyla önüne çıkan her Rus'u devirmeye başladı.
93 Harbi'nin komutanı Gazi Muhtar Ahmet Paşa da olayı haber almış ve askerlerini Moskof üzerine göndermişti. Erzurumlular bir koldan, Ahmet Paşa'nın askerleri diğer koldan çarpışarak o gün orada bir destan yazdılar. Gün ışıdığında tek bir köpek sağ kalmamış, vatan toprağı kurtulmuştu.
Mutluydu Nene Hatun... Süngü darbeleriyle parçalanmadık yeri kalmamasına ve yanı başında savaşan 16 yaşındaki kardeşi Hasan'ın "Abla ağlama, anamız bizi bugün için doğurmuştu. Ben de babam ve dedem gibi şehitlik mertebesine yükselmeyi her zaman istemiştim. Moskof'u kovduk ya, gayrısına gam yemem!" diyerek son nefesini vermesine rağmen mutluydu... Çünkü O, "Vatan Sağolsun" inancıyla tüm acılara göğüs germesini bilen asil bir ırkın mensubuydu.
Fakat ne yazık ki, yurt ve şeref uğruna mücadele eden her Türk evladının başına gelen, O'nun da başına geldi. Gösterdiği kahramanlıkla felaket günlerinin aşılmasında büyük pay sahibi olan Nene Hatun, uzun yıllar boyunca unutulmuşluğa terkedilmiş, vefatından bir yıl öncesine kadar kendi haline bırakılıp, çile ve sefalet dolu bir hayat sürmesi görmezden gelinmiştir. 1954 yılına dek sahip çıkılmayan Nene Hatun, bu tarihte 3. Ordu Müfettişi Orgeneral Nurettin Baransel Paşa'nın gayretleriyle, aradan yarım asırdan fazla bir zaman geçtikten sonra yeniden hatırlandı ve kaldığı virane evde bir kez daha keşfedilerek kendisine "3. Ordu'nun Nenesi" ünvanı verilip, cüzi de olsa maaş bağlandı. 8 Mayıs 1955'te, Nene Hatun geç de olsa "Yılın Annesi" seçilerek ömrünün son deminde mutlu edilmiştir. Ancak, geç gelen bu saadet günleri uzun sürmedi ve 22 Mayıs 1955'te, 98 yaşındayken zatürre hastalığından vefat etti.
Kabri, uğruna savaştığı toprakların bağrında, Aziziye Şehitliği'ndedir. Pax
deryatulga
27.06.06, 16:19
AZİZİYE DESTANIhttp://www.geocities.com/ataturklisesi28/yarpahdokumu.wma
Erzurum, 1820’lerde 132.000’i aşan nüfusuyla gelişmiş bir şehirdir. 1918’e gelinceye kadar her yeni savaşta eksilerek nüfusu 8000’e kadar düşmüş ve harabeye dönmüştür.
İran’a, Çin’e, Hindistan’a ve Orta Asya’ya giden ve oralardan gelen kervanlar, Erzurum’dan geçer; otuz iki çeşit zanaat kolunu beslerdi. Dabaklar, saraçlar, semerciler, dikiciler, kürkçüler, kunduracılar, kevelciler, arabacılar, culfacılar, ipçiler, kuyumcular, marancılar, takımcılar... ve bütün Erzurum refah ve zenginlik içindeydi.
Yıl 1828. Erzurum’da huzurun bozulacağının ilk işareti. Ruslar, Deve Boynu’ndaki engelleri aşar ve şehri ele geçirir. Ruslar, Erzurum’da bir sene kalır. Bu süre zarfında, Erzurum nüfusunun 30.000 kadarı, muhacir olarak göç eder.
1854 yılında bu cennet vatana bir kez daha göz diken Ruslar, Deve Boynu geçidini gece yarısı geçer ve Erzurum’u güneyden kuşatır; Abdurrahman Gazi Türbesi’ni tahrip ederek o zamanın kenar mahallesi olan Hasani Basri mahallesine girer; Rabia Ana Kümbeti’ni ve bazı evleri tahribe yeltenir. Gecenin karanlığında kadın-erkek, yaşlı, çoluk çocuk Rus askerlerine saldırır. Sabaha kadar devam eden mücadele sonucunda Ruslar’ın çoğu ölür; kurtulanlarsa kaçar... Hasani Basri Deresi, düşman cesetleriyle doludur ve saatlerce kan akar. Ruslar, Tabyalardaki askerimizle birlikte kendilerine karşı kahramanca göğüs geren Erzurum halkı karşısında muvaffak olamayınca nihayet Erzurum’dan uzaklaşır.
Dönemin Erzurum valisi ve kumandanı Feyzullah Paşa, kahraman Hasani Basri Mahallelileri tebrik ederek ordu emriyle Erzurum ve civarında bulunan bütün askerî birliklere ve halka, bu kahramanların şehamet ve şecaat eserini yayınlatmış; bunun yanında Hasani Basri Mahallesinin “Gâvurboğan” lakabıyla anılmasının münasip olacağını söylemiştir. O günden sonra mahallenin adı, zamanın sultanı Abdülmecid’in de iradesiyle Gâvurboğan Mahallesi olmuştur.
Ruslar’ın, Erzurum’a üçüncü kez göz dikişleri ise, “93 Harbi” olarak da bilinen, 1877’de başlayan Osmanlı-Rus Savaşı’dır.
Savaş başlayalı daha bir yıl olmamışken Ruslarla sadece doğu cephesinde dört kez karşılaşmışız ve onları yenmişiz; fakat biz, yenerken zayıflayıp eksilmişiz; Ruslar ise yenildikçe artan kuvvetleriyle güçlenmişler... Nihayet, Erzurum’un 10 km. ensesinde Deveboynu’na kadar gelmişler. Düşman, bütün kuvvetlerini buraya getirmiş; biz de elimizde kalan kuvvetlerimizi dikmişiz karşılarına...,
Bizim son kuvvetimizdi; buna rağmen yolun batısındaki sol cenahımız, Ruslar’ı kovalıyor; diğer ucundaki sağ cenahımız gayet sağlam ve saldırılara göğüs geriyor. Bütün bu güzel gidişata rağmen şosenin sağındaki merkez, kaya gibi dururken birdenbire başgösteren bir panikle Uzunahmet köyü sırtlarından aşağı doğru bozulur ve şapır şapır dökülmeye başlar. Bunun üzerine bütün cenahımız, Erzurum’a doğru geri çekilir.
Eğer düşman, Erzurum’u ele geçirirse Anadolu kilidi açılacaktır. Dört kasımdaki Deveboynu muharebelerini kaybeden ordu, tabyalara doğru çekilmiştir.
Askerin geri çekilmesinden sonra halk, Arapzade Ali başkanlığında bir miting yaparak on iki – on üç yılda yapılan tabyaların önünde, şehit olmuş bedenleriyle bir tabya daha yapmaya ve düşmanı Erzurum’a sokmamaya ant içer. Komutan Gazi Ahmet Muhtar Paşa da habercilerini Erzurum’da dolaştırarak: “Erzurum, sokak sokak, ev ev müdafaa edilecektir. Kadın olsun erkek olsun, yaşlı olsun genç olsun her Türk ve Müslüman, müsellah ( silahlı) asker gibi bu namus müdafaasına elbette katılacaktır. Bu hamiyetiniz, devletin şanına layık olacaktır.” satırlarını bildirir.
Deveboynu’ndan Erzurum Tabyalarına sığınışımızdan ancak 4 gün geçmiştir. 8 kasımı 9 kasıma bağlayan gecede Türk askerlerinin kıyafetine bürünen on-on beş Ermeni, Deveboynu ile Vank Deresi arasındaki Ermeni köyünden yılan gibi sürünerek Aziziye’ye gelir ve nöbetçilerimizi dinleyerek parolayı öğrenirler. Parolayı verip yanlarına sokulurlar ve birden bire birer hançer darbesiyle nöbetçileri yere sererler. Merdivenler kurulur;
ayaklarına keçe bağlamış olan Rus askerleri tabyanın içine atılır ve askerimizi şehit eder. Tabya komutanı Miralay Bahri Bey, uykusundan sıçrar ve zifiri karanlıkta rast gele ateş emrini verir. Kendisi de yaralanmıştır; ancak yarasına mendilini bastırarak yaralandığını askerden saklar.
Bu çatışma, bir şimşek gibi hem tabyaları hem de şehri uyandırmıştı. Yerinde duramayan Gazi Ahmet Muhtar Paşa, ihtiyat kumandanı Kaptan Mehmet Paşaya iki tabur vererek Aziziye istikametine gitmesini ve istihkâmlar içine girerek düşmanı atmasını emreder...
Bu sabah, Erzurum minarelerinde sabah ezanları bir başka hazinlikte okunmaktaydı. Minareye ilk çıkan, Ayazpaşa Camii müezzini Hafız Osman Bedrettin idi. Aziziye baskınını halka şu sözlerle duyurdu: “Ey ümmet-i Muhammet! Düşman, Aziziye’yi bastı. Gün bu gündür. Allah için ölmeyi arzu edenler, durmasın Aziziye’ye koşsun.” Halk galeyana gelmişti. “Eli silah tutan herkes Topdağı’na koşsun.” nidaları yankılanıyordu şehirde... Kadın, erkek, genç, ihtiyar, çoluk çocuk ; eline geçirdiği tüfek, balta, satır, tırpan, bıçak, orak, değneklerle binlerce insan, Erzurum sokaklarından bir fişek gibi Mecidiye tabyasına doğru Kaptan Mehmet Paşa komutasındaki askerlerimizle birlikte tırmanmaya başladılar. Bu hengamede kimler yoktu ki? Köse Mehmet’in hanımı Şerife Hanım, Gülizar Hanım, Kara Fatma, Nene Hatun, Uzun Sultan, Name Hanım, Adile Hanım, Kara İsmet, Zekiye Hanım, Pembe Hanım, Keyvanklı ve Tufançlı Hüseyin Ağalar, Hacı Kâmil, Bayraktar Mevlüt Ağa, Kantarcı Mehmet Ağa, Gül Ahmet, Yaşar Emi, Saraç İbrahim, Deli Ömer, Şeyh Yusuf Abdi, Kavak Camii imamı, Emekli Topçu Mülazım Bilal Ağa, Hafız Osman Bedrettin ve şehadet şerbetini içmeye koşan Erzurumlu dadaşlar.
Kaptan Mehmet Paşa komutasındaki askerî birliklerimiz ve kahraman Erzurum halkı Aziziye istikametine varınca mazgallardan üzerlerine kurşun ve alev yağar. Askerler gibi uygun yayılmayı bilmeyen halk, Ruslar’ın mitralyöz ateşiyle kurban olur. 15 kadın ve 400 erkek şehit düşer...
Askerler, “Yana yayılın, yere yatın.” diye nafile bağırıyordu. Herkeste aynı düşünce: “Düşman önde; neden yana gidelim. Geçirilecek zaman mı var? Yere yatmak niye?
Bu ateş hattında şehit olmasına rağmen askerimiz ve kahraman Erzurum halkı ilerlemesini sürdürerek istihkamların önüne kadar gelirler; ancak ilk plânda tabyayı Ruslar’ın elinden almaya muvaffak olamazlar. Halk Aziziye’ye askerden önce girer. Kışlada ve tabyada iki saat süren bir çatışma sonucunda Ruslar, bıraktıkları 2000 cesetle bozguna uğrar ve Vank Deresine doğru kaçmaya başlar. Ahali, Rus’u takip etmektedir. Bu derede 1000 Rus daha öldürülür. Düşman, neye uğradığını şaşırmış bir vaziyette Deveboynu’ndaki siperlerine doğru kaçmaya başlar ve barış sağlanıncaya kadar oradan çıkamaz.
Etrafı dürbünle tarassut eden Gazi Ahmet Muhtar Paşa, muharebede fevkalade kahramanlık gösteren Kaptan Mehmet Paşaya şu haberi gönderir: “Elinizdeki kuvvetle Ruslar’ın tutunmasına meydan vermemek için zayiata bakmadan şiddetle takibe geçiniz.”
Gerek askerin gerekse ahalinin gösterdiği kahramanlık örneğiyle Erzurum, Rus’un elinden kurtulmuştur; ancak bu sırada kış da bütün şiddetiyle çökmüştür Erzurum’un üstüne. Tifüs ve tifo kol geziyor. Her gün hastalık, açlık ve soğuktan 300 civarında insan ölmektedir. Ölülerin bir kısmı sokaklarda... büyük bir bölümü de şehrin dışına çıkarılıp karların üzerine bırakılır. Bahara kadar, üç dört ay içerisinde 10.000’e yakın kişi ölmüştür.
31 Ocak 1878’de Osmanlı ile Ruslar arasında mütareke gerçekleşir. Düşman, topuyla tüfeğiyle giremediği Erzurum’a üç ay geçmeden, 3 Mart 1878’deki Ayestefanos (Yeşilköy) Antlaşmasıyla elini kolunu sallayarak girer. 13 Temmuz1878’deki Berlin Antlaşmasına kadar Erzurum, Rus hakimiyetinde kalır. Bu antlaşmayla ise Oltu, Narman, Horasan’ın büyük bir kısmı Ruslar’ın olurken Erzurum Osmanlı’nın elindedir.
Topdağı’nı, Deveboynu’nu, Aziziye’yi gezerken bastığımız yerler sıradan bir “toprak” olmadığı gibi o toprak üzerinde bitenler de “ot” değil; dedelerimizin, nenelerimizin saçlarıdır.
Şahset KAVUTLAR
Atatürk Lisesi Tarih Öğretmeni
deryatulga
27.06.06, 16:37
Kemal Zülfü Taneri
Türk Matematikçilerinden Gazi Ahmet Muhtar Paşa Hayatı ve Eserleri,
Gnkur Basımevi, Ankara 1963
http://www.bilimtarihi.org/images/kitaplik/image105.jpg
İÇİNDEKİLER
Önsöz
1
Giriş
3
BİRİNCİ KISIM
Ahmet Muhtar Paşa'nın Hayatı, İdari ve Askeri Şahsiyeti
Birinci Bölüm: Hayatı ve İdari Şahsiyeti
6
İkinci Bölüm: Sergüzeşti Hayatımın Cildi Sanisi ve Mithat Paşa
11
Üçüncü Bölüm: Askeri Şahsiyeti ve Anadolu-Rus Harbi
14
Anadolu-Rus Savaşına Genel Bakış
17
Gazi Ahmet Muhtar Paşa'nın Çatalca İstihkamatı Başkumandanlığı
22
Savaş Ahlakına Dair Gazi Ahmet Muhtar Paşa'nın Bazı Mülahazaları
24
İKİNCİ KISIM
Ahmet Muhtar Paşa'nın İlmi Şahsiyeti ve Eserleri
Dördüncü Bölüm: Riyaz-ül Muhtar, Mirat-ül Mikad vel edvar
29
Basitelere Genel Bakış
37
Astırlap Hakkında
38
Açıların Sinüsleri ve Problem Çözümü
44
Beşinci Bölüm: İslah-üt Takvim 48
Gazi Ahmet Muhtar Paşa'nın Eserleri
55
Sözlük
56
Kadınlar Günü’nde abide bir kadın; Kara Fatma
İSTİKLAL Harbimizde çok sayıda kişisel kahramanımız var. Bunların öyküleri bugüne kadar çok yazılıp anlatıldı. Ama bir 'Kara Fatma' Fatma Seher var ki hepsinden ayrı. Hâlâ yazılıp anlatılsa bitecek cinsten değil.
stiklâl Harbimizin en simgesel kahramanı. Ailece İstiklâl Harbi'ne katılırlar ve birçok cephede büyük başarılar gösterirler. Üsteğmen rütbesiyle emekli olan 'Kara Fatma', kendisine bağlanan emekli maaşını da hayır kurumuna bağışlar. 1933 yılında ise yoksulluktan İstanbul'da Rus manastırına sığınır. 1955 yılında öldüğünde ise yine yoksuldur. Tıpkı aynı dönem silah arkadaşlığı yapan 'Kartallı Kâzım' gibi... 1878 yılında Erzurum'da dünyaya gelir. Balkan Harbi'nde eşi Derviş Erden'le birlikte Edirne'de, düşman işgali altında olan 'Yanık Kışla’da bulunur, askerlik hayatını birlikte paylaşır. Cihan Harbi’nde kendi ailesinden 9- 10 kadınla birlikte Kafkas Cephesi'ne gider. Mütareke yıllarında ise binbaşı eşi Derviş Bey’in ölümü üzerine Erzurum'a oradan da Sivas'a Mustafa Kemal’in yanına gider Burada bir müfreze kurar. Daha sonra Mustafa Kemal tarafından görevli olarak 9 yaşındaki kızı Fatma ile birlikte İstanbul’a gönderilir. Burada gizli teşkilatla birleşerek silah ve adam kaçırma gibi faaliyetlerde bulunur.
Daha sonra kaçarak İzmit'e gelir. Burada müfrezesi 480 kişiyi bulur. Yanına kardeşi Süleyman'ı da alır, İzmit'in işgali sırasında Yunanlıların eline düşer ve 19 gün işkenceli esaretten sonra Yunanlı nöbetçiyi öldürerek kaçar. I. İnönü, II. İnönü, Sakarya ve Büyük Taarruz'a katılır. Kendi deyimiyle bugüne kadar müfrezesinde 43 kadına karşı 700 erkek askeri vardır. Kadınlardan 28’i şehit olur. Kendisi de birçok kez yaralanır. Çavuşluk rütbesiyle işe başlayan Fatma Hanım, en son Üsteğmen rütbesiyle emekli olur. Büyük Zafer’in coşkusunu yaşar. Ömrü boyunca bu coşkuyu unutmaz. Kendisine bağlanan maaşı, "Vatanının büyük kurtarıcısı Ebedî Şef‘in lâyık olmadığım büyük iltifâtı beni son derece sevindirmiştir. Esasen bütün emel ve arzum, yapmış olduğum hizmetten hiçbir menfaat beklemiyorum. Bu itibarla taltif edilmiş olduğum rütbenin mukabilinde verilecek maaşımı Kızılay’a terk etmekle son vazifemi yaptım" diyerek Kızılay’a bağışlar. Uzun yıllar izini kaybettirir. Bu sırada -bir çatışmada iki elini ve akli dengesini kaybeden- kızının çocuğuna sahiplenir. Ona uzun yılar didinerek bakmaya çalışır. İstanbul'daki Rus manastırına sığınır. Burada kendisi yerde yatarken torununu tahta yatakta yatırır.
RUS MANASTIRINDA
Zamanın ünlü mecmuası Yedigün, 'Kara Fatma'yı İstanbul Galata’daki Rus manastırında bulur. Onunla mülakat yapar. Mekki Sait Bey, bu mülakatı derginin 9 Ağustos 1933 tarihli sayısında yayımlatır. Sararmış dergi arşivlerinde kalan bu mülakatı ilk defa burada yayımlıyoruz. Çünkü 'Kara Fatma'nın biyografisini yazanlar bu bilgiyi bilmiyor. Hatta "1923-44 yılları arasındaki hayatını aydınlatıcı malzemeyi henüz elde etmiş değiliz" diyorlar.
YOKSUL AMA GURURLU
'Kara Fatma'nın odasına girdiğimiz dakikadan beri yanımızdan ayrılmayan küçük Valântin, adeta kulağımıza fısıldar gibi:
- Vaziyeti çok fena! Dedi, acaba niçin bir iş bulmuyor da sana sola çatıyor!
Kara Fatma öfkelendi:
- Sen çekilsene bakalım odana!.. Bizi biraz yalnız bırak.. Belki aramızda konuşacak şeylerimiz var...
Sonra bize döndü:
- Canım dedi.. Biz kendi aramızda dertleşeceğiz... Bunun burada işi ne?.. Ben babasına cephede kurşun atmışım, kızı burada bana lâkırdı atıyor...
- Sinirlenme canım, dedik... Çocuk bu, kusuruna bakılır mı?..
- Ne olursa olsun, ben bunlara halimi belli etmek istemiyorum. Hatta başka yerde eşyalarım olduğunu, torunlarımı sağlam yetişsinler diye tahta üstünde yatırdığımı söylüyorum. İşten bahsediyor... İş bulamıyorum ki.. Kapıcılık kolculuk bulsam.. çöpçülüğe de razıyım. Kızımla torunlarıma bakayım...
- Kaç yaşındasın?
- 55 yaşındayım. Askere 24 yaşında girdim. Seferberlikte Kars, Kâğızman, Bayazıt taraflarında çalıştım. 275 kişilik bir çetenin reisi idim. İstiklâl Harbinde Garp Cephesi'nin hemen her tarafında bulundum. Bereket Alakaya taarruzunda, sonra Düzce’de eşkıya ile müsademede, Sivrihisar’da, bir de Değirmendere’de yaralandım. Bunlardan başka ufak tefek çizikler sıyrıklar da var, onları saymıyorum. Kızımın parmaklarını da şarapnel kesti. Zavallı şimdi yarı deli bir vaziyettedir. Yetimleri bana kaldı. Çalıştığım müddetçe âmirlerimin takdirlerini kazandım. Bütün sefaletimi unutturan, beni yaşatan bu İstiklâl madalyasıdır, açım ama şerefliyim!
Kadıncağız ağlamaya başladı:
- Bazen çocukların elinden tutuyor; “Şu yetimler aç kalmış, ölecekler” diye torunlarım olduğumu sezdirmeden, onlar için yardım toplamaya çıkıyorum, ne yapayım, siz söyleyin!
- Şimdi nerede çocuklar?
- Sokaktalar.. Birazdan gelirler, birinin elinde yüz para, ötekinin avucunda altmış para:
- “Al nine, derler... Açsın... Vallahi biz de içinden hiçbir şey harcamadık, olduğu gibi sana getirdik. Bir çay pişiremez misin bunlarla... Ekmek batırıp ta beraber yiyelim.”
- Ah, ah... Onlara doğru dürüst birer dilim ekmek bile yediremiyorum...
Matbaaya dönüyorum... Vakit öğle... İnsan acıkınca taze ekmek ne güzel kokuyor... Hay var olun Tophane fırıncıları! Ne pişkin, ne kabarık, ne beyaz, ne mis kokulu ekmekler çıkartıyorsunuz!.. Hem de 6 kuruşa ha!..
Eğer günahı büyükse, varsın Kara Fatma çeksin, ona zırnık bile vermeyin isterseniz, fakat ey Türkiye’nin en has ve en lezzetli ekmeğini pişiren, iyi kalpli Tophane fırıncıları! Bayatından bir okka somunla, iki yavruyu dilenmekten bari siz kurtarınız!”
TEKRAR MAAŞ BAĞLANDI
Kara Fatma'nın yoksulluk içindeki yaşamı uzun yıllar sürer. Bu sıkıntısı üzerine zamanın Kars mebusu Tezer Taşkıran ve Rize mebusu İzzet Akçal tarafından “İstanbul’da bir kulübede yaşamakta ve büyük bir sefalet içinde kıvranmaktadır” şeklinde önerge TBMM’ne verilir. 17 Şubat 1954 günü bu önerge kabul edilir ve Fatma Hanım’a 170 lira maaş bağlanır. Ancak bu aylıklı yaşam kısa sürer. Fatma Hanım memleketi Erzurum'a geri döner. Ve burada 1955 yılında (ay ve yılını bile bilen yok) hayata veda eder. Tıpkı diğer silah arkadaşları gibi...
Herkes 'Kara Fatma'nın kahramanlıklarını bilir de bu acı öyküsünü bilmez. İstanbul’un Anadolu yakasına büyük bir Fatih heykeli dikeceklermiş. Karşısına da aynı boyutlarda 'Kara Fatma' heykeli dikseler acaba fazla mı olur?
Hey gidi hortumlanan Türkiye hey!..
Ercan DOLAPÇI
(Kaynaklar:
1-Feziye Abdullah Tansel, İstiklâl Harbi’nde Mücahit Kadınlarımız, Atatürk Kültür Merkezi Yayınları, Ankara, 1988.
2- Niyazi Ahmet Banoğlu, “Kara Fatmalar”, Tarih Coğrafya Dünyası, 1 Mayıs 1959, c.1, Sayı: 2.
3- H.M., “Kahraman Fatma”, Devrin Yazarlarının Kaleminden Milli Mücadele ve Gazi Mustafa Kemal, c.2, Kültür Bakanlığı Yayınları, Ankara, 1992.
4- Türk Ansiklopedisi, c.21, Milli Eğitim Basımevi, Ankara, 1974.
5- Mekki Sait, “Kara Fatma Rus Manastırında”, Yedigün, 9 Ağustos 1933, Sayı: 22, s.10- 12.
6- Semyen İvanoviç Aralov, Bir Sovyet Diplomatının Türkiye Anıları, Yenigün Haber Ajansı Basın ve Yayıncılık A.Ş., İstanbul, 1997)
Kaynak (http://www.hurriyet.com.tr/yazarlar/6082588.asp?yazarid=42&gid=61)
annalar ne kadinlar dogurmus ,tek kelimeyle helal olsun !
böyle kadinlarimiz oldukca kim böle bilir bu vatani !!
bizim kadinimiz 1000 erkege bedeldir !!
al_sancagim
08.03.07, 22:53
Bu Vatanin, bu Milletin, bu Bayragin varligini Nene Hatun'lara, Kara Fatma'lara ve onlar gibi Vatan ugrunda canlarini seve seve feda eden yüzbinlerce Sehitlerimize borçluyuz ve bunu asla unutmayacagiz.
Aziz Ruhlari Sad Olsun.
:türkiye:
http://tr.wordpress.com/tag/kahraman-turk-kadinlari/
deryatulga
08.03.07, 23:43
Bu Vatanin, bu Milletin, bu Bayragin varligini Nene Hatun'lara, Kara Fatma'lara ve onlar gibi Vatan ugrunda canlarini seve seve feda eden yüzbinlerce Sehitlerimize borçluyuz ve bunu asla unutmayacagiz.
Aziz Ruhlari Sad Olsun.
:türkiye:
http://tr.wordpress.com/tag/kahraman-turk-kadinlari/
Ve de bizlere haklarini helal etsinler, edebiliyorlarsa tabii!:buuh:
deryatulga
22.05.07, 09:50
Erzurum'un bayrağı http://medya.zaman.com.tr/zamantryeni/pics/yazarlar-detay/mumtazerturkone.jpg MÜMTAZ'ER TÜRKÖNE
22/05/2007
Erzurum, Türkiye'nin sahip olduğu her şeyden önce gelir. Çünkü sahip olduklarımızın hepsi Erzurum'un üzerine inşa edilmiştir. Erzurum, şehirlerden bir şehir değil, yaşadığımız toprakların, yaşadıklarımızın ve yaşatacaklarımızın ruhu ve özüdür.
Bağımsızlığımızın temelleri burada atılmıştır. Ordusuz kalmış millet, yeni ordusunu burada kurmuştur. Kurtuluş Savaşı'nı başlatanlar sırtını Erzurum'a dayamıştır. Atatürk, üzerindeki üniformayı burada çıkarmış ve Erzurum'a güvenerek yola çıkmıştır. Türkiye'nin tapusu orada kayıtlıdır. Millî irade burada ayağa kalkmıştır. Ve Türk bayrağı göndere Erzurum'da çekilmiştir.
Erzurum'a bayrak hesabı sormak, bu mübarek şehre ve bu şehrin insanlarına saygısızlıktır. Ancak Erzurum'u bilmeyenler, Erzurumluyu tanımayanlar Erzurum caddelerindeki bayrakları saymaya kalkabilir. Erzurum'dan Türk bayrağının hesabını soran biri, ancak Aziziye Tabyası'ndaki Krup topu kadar bu ülkeye aittir. Çünkü Erzurum, başka birçok şeyden önce Türk bayrağının bizatihi kendisidir.
***
Erzurum'daki Korgeneral'in, 19 Mayıs Bayramı'nda caddelerdeki bayrakları az bulduğu için mülkî ve mahallî erkâna "fırça attığı" haberlerini gazetelerde okuyunca, içimde yaşattığım Erzurum'un kırgınlığını, üzüntüsünü iliklerime kadar hissettim.
Çocukluğumun upuzun iki yılını Erzurum'da geçirdim. Oranın sert kışı ile hayata hazırlanırken, tarihin ve bu ülkenin bir parçası haline geldim. Beni ben yapan ve bu ülkeye ait kılan olumlu bütün elemanları bu şehirden edindim. Bütün sıcaklığı, iyiliği ve güzelliği ile fedakâr ve cefakâr Anadolu insanının tevazuu içindeki büyüklüğünü orada tanıdım. Bir insan olduğumu, üstelik bu topraklara ve millete ait olduğumu Erzurumlulardan öğrendim. Vatan sevgisinin iman derecesinde olması gerektiğini orada anladım. Bir şehrin, sadece bir şehir olmadığını, bir ruhunun ve şahsiyetinin olduğunu fark ettim. Dinlediğim 93 Harbi hikâyelerinden, vatanın sadece ordular tarafından savunulmadığını öğrendim. Kadını, yaşlısı ve çocuğuyla bir halkın yaşadığı şehri düşmana karşı savunurken nasıl dev gibi bir millet haline geldiğini anladım.
Üzerindeki üniformayla birinin kalkıp Erzurum'dan bayrak hesabı sorması, temsil ettiği kurumu halka yabancılaştırması demektir. Bunun adı Erzurum'un ve Erzurumlunun şahsında milletin savunma reflekslerine darbe vurmaktır. Erzurum'un Kurtuluş Savaşı'nda yaptığı gibi eğer kalmadıysa yeni bir ordu vücuda getirecek gücü ve iradesi her zaman bulunur. Ama Erzurum olmadan bu ülkeyi kimse savunamaz.
***
Siyasî rekabetin, artık hiçbir şekilde tartışılmaması gereken rejimin ortak değerleri üzerinden yürütülmesi doğrudan rejime zarar veriyor. Devlet içindeki iktidar mücadelesinin kutsal semboller üzerinden yapılması da, milletin ortak değerlerini tahrip ediyor. Bayrak bizim kutsalımızdır. Cumhuriyetin değerleri hepimizin ortak değerleridir. Bu değerleri rekabet konusu yapmak, bu değerler etrafında düşman kanatlar oluşturmak değil mi? Peki düşmanı nereden bulacaksınız?
Bayrağı, kutsal bir sembol olmaktan çıkartıp bir fetişe dönüştürenlerin bu sorunun cevabını vermesi lâzım. Siyasî görüşünüzü Türk bayrağının arkasına sakladığınız zaman o bayrağın temsil ettiği değerler ne hale gelir?
Bayrak, bizim bağımsızlığımızın, hür yaşama irademizin ve üzerinde hisse sahibi olduğumuz Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin sembolüdür. Bu sembol Osmanlı İmparatorluğu'ndan devralınmıştır; yani bu topraklarda bağımsız devlet olarak yaşama irademizin tam on asra yayılan devamlılığını temsil etmektedir.
Erzurum işte bu iradenin ruhu ve özüdür. Erzurum'dan bayrağın hesabını sormak, Erzurumlunun şahsında Türk milletine hakarettir. Bu hesabı soran Paşa, hemen bütün Erzurumlulardan özür dilemelidir.
Bu hesabı soran Paşa, hemen bütün Erzurumlulardan özür dilemelidir.
Der Mann traut sich was.
NENE HATUN DİZİ OLUYOR
http://haber10.com/haber/86078/news_a.jpg
Osmanlı-Rus savaşının kadın kahramanı Nene Hatun’un hayatı film oluyor
Tarihte 93 Harbi olarak anılan 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşı sırasındaki Erzurum savunmasının kadın kahramanı Nene Hatun’un hayatı "Oy Nenem" adlı dizide anlatılacak. Filmin yapımcısı Ahmet Yenilmez, "Yeni yayın dönemi için en iddialı ve en büyük işlerinden birini hazırlıyoruz" dedi.
Yenilmez, AA muhabirine yaptığı açıklamada, 1877-1878 Osmanlı-Rus savaşının kadın kahramanı Nene Hatun’un hayatını dizi film yapmayı son bir yıldır düşündüklerini, Gazeteci-Yazar Talat Uzunyaylalı’nın "Efsane Kadın Nene Hatun" adlı kitabının çıkmasıyla yapacakları projenin kafalarında şekillendiğini söyledi.
Dizi senaryosunun ve yayınlanacak Tv kanal görüşmelerinin son aşamaya geldiğini belirten Yenilmez, şunları kaydetti:
"Filmde ünlü isimlerin yanında Atatürk Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi ve Devlet Tiyatrosu’ndaki oyuncu arkadaşlarımız da yer alacak.
Filmde 16 birinci karakter var, yan karakterlerle bu sayı 35’i buluyor.
Ayrıca Türk sinemasında bazı yeni teknikleri de dizide uygulayacağız."
06.08.2007 22:46
http://haber10.com/haber/86078/
ottoman1299
18.11.07, 13:35
Kara Fatma’yı Rus kilisesine muhtaç edenler utansın!
MUSTAFA ARMAĞAN (m.armagan@zaman.com.tr)
http://content1.zaman.com.tr/80002A/medya.zaman.com.tr/2007/11/18/fatma.jpg
Yedigün dergisinin 1930’lu sayılarını karıştırırken de aynı hal arız oldu bana. Fotoğrafta, sadece o hülyalı bakışlarındaki derinliği korumuş bir kadın başı bana bakıyordu. Gözüm bir yerden ısırıyordu bu bakışları ama nereden?
Bakışlarım fotoğrafların üzerindeki başlığa kayıyor ister istemez. “Kara Fatma Rus manastırında” kelimelerini bir hamlede okuduğumda kendime, ‘Yok canım, o olamaz, olsa olsa bilmediğimiz başka bir Fatma’dan bahsediyor olmalı’ diye teselli vermeye çalışırken, asıl darbe, resim altı yazısında balyoz gibi iniyordu beynime. Şöyle diyordu bu iki büklüm olmuş kadının fotoğrafı altında: “Açlığımı kimseye belli etmemek için odama kapanır, ağlarım.”
Yaşadığım yürek burkuntusuna rağmen yine de bu ‘açlıktan ağlayan kadın’ portresini bildiğim Kara Fatma’ya yakıştırmama inadım formundaydı. Ne var ki bu direnişim, asker kıyafetli bildiğimiz Kara Fatma fotoğraflarının birinin altında güneş görmüş inatçı Erzurum karı gibi eriyordu. “Şimdi 55 yaşındayım” diyordu belinde kaması ve göğsünde fişekliği olan kadın, ve devam ediyordu: “Askere gittiğim zaman 24 yaşında idim.”
Çatıdan üzerime iri bir buz parçası düşer gibi oldu. Bu o... Evet, bu o...
O 9 Ağustos 1933 tarihli Yedigün’ün 22. sayısında yakışıklı bir efsane çöküyor ve ikrah ettiren acılıkta bir tarih yazılıyordu.
Erkek askerler için Mehmetçik hangi anlamı taşıyorsa, orduya katılan kadın askerlere de genel olarak “Kara Fatma” denildiğini biliyoruz. Üstelik bilinen ilk Kara Fatma, 1854-1856 Kırım Harbi’ne katılmış; kendisi Çukurova’daki Cirit aşiretine mensup bir ocağın kâhyasıdır. Ayağında çizmeleri, başında tülbent sargısı, belinde silahları ve elinde kamçısıyla ve dahi güneşten esmerleşmiş yüzüyle erkekten bir farkı olmadığını, bizzat Gazi Ahmed Muhtar Paşamız anlatıyor. Hatta Sivastopol Destanı’nda adının “Nisâlar kahramanı” olarak geçtiğini dahi biliyoruz.
Lakin Kurtuluş Savaşı’ndaki Kara Fatmaların en meşhuru, Erzurumlu olanıdır. Kocası Binbaşı Derviş Bey’le birlikte kâh Kars cephesinde, kâh Balkanlarda savaşmış. Edirne’de Bulgarlara karşı mücadele vermiş, ağaç kabuğu kemirerek hayatta kalanlardan biri olmuş. Mütarekeden sonra ise kaybetmiş eşini. Sonra onu İstanbul’dan Sivas’a giderek Mustafa Kemal Paşa ile görüşürken görürüz; ardından o artık cephelerdedir: İzmit, Düzce, Adapazarı, İznik civarında Yunanlılara baskınlar düzenlerken, köylerden, kasabalardan gönüllü toplarken karşımıza çıkar. Bir de gazetecilere ilginç bir figür olarak görünmüş olmalı ki, 1923 yılına kadar kendisiyle çeşitli söyleşiler yapılmış, korkusuzluğu, cesareti ve yaralı olduğu halde gözünü budaktan esirgemeyişi vurgulanmış, adı Garp cephesinde bir efsane bulutu gibi dolaşmış; bir de kendisine bağlanmak istenen maaşı Kızılay’a bırakmasındaki yüce gönüllülüğü.
Velhasıl Erzurumlu Fatma Seher Hanım ya da nam-ı diğer Kara Fatma, Kurtuluş Savaşı’nın sembol ismi olarak günümüzde ders kitaplarına kadar girmeyi başarmıştır.
Lakin Yedigün dergisinde bulduğum söyleşi, Kara Fatma’nın 1923-1944 arasında gözlerden uzak geçen hayatı üzerindeki karanlığı kaldırıyordu. Bugünden bakınca Kurtuluş Savaşı gazileri Lozan’dan sonra sanki yere göğe sığdırılamamış gibi geliyor bize. Onlara topyekün sahip çıkılmış ve bir dedikleri iki edilmemiş zannediyoruz. Ne kadar yanıldığımızı birazdan bir kere daha anlayacağız.
Kara Fatma, 1933 yılında İstanbul’un Galata semtindeki Rus manastırının bir odasında sefalet içinde yaşamaktadır. Aradığı kişiyi 2. kattaki 9 numaralı odada bulan muhabir Mekki Sait Bey’i önce bir Rus çocuğu karşılar ve kendisine Kara Fatma’nın odasını gösterir. Muhabir onu, komşularının artıklarıyla karnını doyuran ve yalnız kaldığı zamanlarda utancından hüngür hüngür ağlayan birisi olarak anlatır bize. Kara Fatma’nın odasında iki çuval seriliymiş ya, kendisi yerde tahta üzerinde yatıyormuş. Çuval dediği, torunlarının yatağı. Köşede bir tencere, soğuk bir sac mangalın yanında aylarca evvel yere nasıl bırakıldıysa öyle duruyordur.
Kara Fatma konuşmaya, iş bulamamaktan şikayet ederek girer: Kapıcılığa, hatta çöpçülüğe bile razıdır torunlarına bakabilmek için. Ama kimse iş vermemiştir ona.
Yaralarından söz eder sonra, savaşta aldığı. Kızının parmaklarını şarapnel uçurmuş, evlenip çoluk çocuğa karıştıktan sonra ise delirmiş. Böylece torunlarına bakmak zorunda kalmış Kara Fatma. Yine de göğsüne taktığı İstiklal madalyasından gurur duymaktadır: “Bütün sefaletimi unutturan, beni yaşatan, bu İstiklal madalyasıdır. Açım ama şerefliyim!”
Aç ama şerefli kadın ağlamaya başlar o sırada. Ağlarken anlatır, anlatırken ağlar:
- Bazen çocukların elinden tutuyor, ‘Şu yetimler aç kalmış, ölecekler’ diye nineleri olduğumu sezdirmeden onlar için yardım toplamaya çıkıyorum. Ne yapayım, siz söyleyin!
Muhabirin aklına torunlarının nerede olduğunu sormak gelir. Sokaktadırlar; birazdan geleceklerdir. Dilenmekten dönerken birinin avucunda 100, diğerininkinde 60 para olacaktır. “Al nine” derler, “hiç harcamadık, olduğu gibi sana getirdik. Bir çay pişiremez misin bunlarla? Ekmek batırıp da beraber yiyelim.”
Torunlarıyla birlikte dilenen bu Kara Fatma portresine alışık olmayan yüreğiniz hop oturup hop kalktı, biliyorum ama gerçeğin yüzü bazen böylesine acımasız ve soğuktur.
1944’te (69 yaşında) yeniden hatırlanıp Defterdarlık’ta bir işe yerleştirilen Kara Fatma, 1954 yılına gelindiğinde artık 79 yaşındadır ve yine sefil bir vaziyette İstanbul’da bir kulübede tek başına yaşamaktadır. Tek Parti dönemini perişanlıklarla geçiren Kara Fatma’ya doğru dürüst bir maaş ne zaman bağlanmıştır bilir misiniz? Demokrat Parti devrinde, 22 Şubat 1954’te. Ancak özel bir kanunla kendisine ‘ömür boyu’ 170 lira maaş bağlanan Kara Fatma’nın ömrü bu maaşı yemeye yetmeyecek ve ertesi yıl Erzurum’da hayata gözlerini yumacaktır. Sağlığında bir gazeteciye, “Göğsümde bir şarapnel parçası var. Acı veriyor.” demişti. Tarihimizin göğsündeki şarapneller ne olacak Fatma teyze, sen söyle?
http://pazar.zaman.com.tr/?bl=14&hn=1462
Der Mann traut sich was.
Der Mann hat völlig recht!
Basimiza koyduk, tepemize bindiler!
Bu Vatanimiz öyle bize ondan bundan hediye edlimedi...nice insanimiz kahramanca ve kendini feda ederek senin ve benim icin bu memleketi miras biraktilar. Onlari unutmamak ve saygi ile anmak ve dua etmek manevi görevimizdir. Tesekkür edebilmeninde bir ifadesidir.
Nene Hatun ve kardeşi Hasan
Nene Hatun, 1857’de Erzurum-Pasinler’e bağlı Çeperli Köyü’nde dünyaya gelmiştir. “93 Harbi” (1877-1878) patlak verip de sahneye çıkacağı ana kadar Nene Hatun, Anadolu’daki diğer isimsiz kahramanlar gibi, kendi hâlinde mütevazı bir hayat süren sıradan insanlardan biriydi. Her kahra*man gibi onu da kahramanlık tahtına oturtan; şartların vahimleşip işin başa düştüğü günler olmuş*tur...
BÜTÜN DADAŞLAR ORADAYDI...
Nitekim, orduyla beraber kadını-erkeği, genci-ihtiyarıyla bütün Erzurum halkı; 8-9 Kasımda, elleri*ne geçirdikleri balta, satır, tırpan, kazma, ne buldularsa Moskof zulmüne karşı tarihimizin bir altın sayfasını daha yazmışlar ve düşmanı püskürtmeyi başarmışlardır. Yediden yetmişe bütün milletin ordusuyla kenetleşip düşman işgâlini bertaraf etmek için giriştiği mücadelelerinden biri daha şanla ve şerefle kazanılmıştır.
Arif Bey’in senâ ettiği kahraman kadınların başında ise, henüz hayatının baharını yaşayan Nene Hatun geliyordu.
Nene Hatun, Aziziye’de Moskof’a indirdikleri unutulmaz darbeyi ve efsanevî mücadelenin destanla*şan anlarını şöyle anlatıyordu:
“Muharebenin gürültüleri ile uyandık. Kocam baltasını kaptığı gibi dışarı fırladı. Biraz sonra bana dönerek; ‘Ruslar tabyalara girmiş, sen çocuğa bak, arkamdan gelme. Biz, Rus’u durdururuz!..’ de*di ve gitti... Bütün memleketin boşaldığı, herkesin Rus’u karşılamaya, vatanı kurtarmaya gittiği bugün, ben nasıl evde kalabilirdim?!. Minik yavrumu Allah’a emânet ederek, evde bulunan satırı al*dım ve sel gibi akan kalabalığa karışarak tabyalara doğru koşmaya başladım... Mecidiye Tabyaları*nı aşıp düzlüğe indiğimiz zaman, düşmanın kulaklarımızı sağır eden tüfek ateşleri altında yaralana*na, ölene bakmadan ileri atıldık...
“DÜŞMANI KOVDUK YA...”
Bazen satırla, bazen taşla vuruyor, önümüze çıkan her Rus’u devirerek tabyalara doğru ilerliyor*duk. Asker kardeşlerimiz bir taraftan, biz bir taraftan tabyalara girdik... Bu arada tabyanın bir ta*rafında yaralı olan kardeşim Hasan’ı gördüm. Ağlayarak üzerine atıldım. Kardeşim Hasan ‘Abla ağ*lama, anamız bizi bugünler için doğurdu. Ben de dedem gibi şehitlik mertebesine yükselmeyi her zaman istemiştim. Düşmanı kovduk ya, gayrısına gam yemem!’ dedi ve gözlerini bir daha açma*mak üzere yumdu...”
http://www.turkiyegazetesi.com/makaledetay.aspx?id=392567
http://tr.wikipedia.org/wiki/Nene_Hatun
Powered by vBulletin® Copyright ©2012 Adduco Digital e.K. und vBulletin Solutions, Inc. Alle Rechte vorbehalten.
SEO by
vBSEO 3.6.0