Archiv verlassen und diese Seite im Standarddesign anzeigen : Nutuk
Atatürk niçin halife olmadı? Kendisi anlatıyor...
...
Ankara'ya muhalif yazarlar
Siyaset bahçelerinde yapay biçimde yetiştirilen gençlere hatırlatmak istiyorum.
Türkiye'de önce saltanat yani padişahlık kaldırıldı. TBMM Vahdettin'in yerine Veliaht Şehzade Abdülmecit Efendi'yi halife seçti.
Abdülmecit Efendi tantanayı, gösterişi seven, resim ve müzik ile uğraşan sanatsever bir zattır. Devrim aydınları ressam, müzisyen, yazar sık sık saraya davet edilir.
Gidenlerin çoğu Kurtuluş Savaşı'nda saltanatı tutan, Ankara'ya karşı kişilerdir.
Ankara endişeye düşer. Devlet henüz kurulmaktadır.
İstanbul basınının bir bölümü hem Cumhuriyet'e hem Ankara'ya karşı muhalefet yapmaktadır. Ve bu ünlü yazarlar Dolmabahçe Sarayı'ndan çıkmazlar.
'Yeni halife Mustafa Kemal'dir'
Hindistan'da bir hilafet komitesi kurulur. Müslüman liderler şaşkınlık içindedirler. Onlar hilafetin hiçbir surette Arapların eline geçmemesini ister. Liderler aralarında birleşir, "Mustafa Kemal Paşa'nın halife olmasından büyük sevinç duyacaklarını" açıklar.
Bu istek Mustafa Kemal Paşa'ya da bildirilir.
Müslüman liderlerin bildirilerine göre, mademki halifelik için güç gerekli, "Türkiye'nin kurtarıcısı, kurucusu olan Mustafa Kemal vardır; o halde yeni İslam halifesi Mustafa Kemal'dir."
'Yuvalanmış haydut çeteleri'
Sonunda Mustafa Kemal konuşur. "Halifeliğin devlet reisi demek olduğunu bilirsiniz. Başlarında kralları, imparatorları olan bir halkın, bana ulaştırdığınız teklifleri ben nasıl kabul edebilirim. Kabul ettim desem buna o halkın başındaki kişiler razı olur mu? Halifenin emir ve yasakları yerine getirilir. Beni halife yapmak isteyenler emirlerimi yerine getirmeye muktedir midirler? Yapacak işi ve anlamı olmayan gölgemsi bir makama oturmak gülünç olmaz mı?
Efendiler, açık ve kesin söylemeliyim ki, Müslüman halkını bir halife korkuluğu ile hâlâ uğraştırmayı, kaydırmayı sürdürmek çabasında bulunanlar yalnız ve ancak Müslümanların ve özellikle Türkiye'nin düşmanlarıdırlar. Böyle bir oyuna kapılmak da ancak cahil ve gaflet eseri olabilir.
Bütün Türkiye düşmanlarının el ele verip bize karşı ateşli olarak çalışıp uğraşmaları din gayretiyle midir?
Sınırlarımıza bitişik yerlerde yuvalanarak hâlâ Türkiye'yi mahvetmek için mukaddes ittifak namı altında haydut çeteleri, suikast tertipleriyle çılgınca aleyhimize çalışmaların amaçları mukaddes midir? Buna inanmak için cidden kara cahil ve koyu gafil olmak lazımdır. Küstahlığın da bir derecesi vardır."
Müslüman liderlerin "Halife-i Münci, hilafetin kurtarıcısı" diye halife ilan etmek istedikleri Mustafa Kemal 70 küsur yıl önce bugünleri nasıl görmüş hayret.
http://www.milliyet.com.tr/2005/09/08/yazar/cetiner.html
Telli Baba
08.09.05, 19:13
Bu konuya rahmetli Uğur Mumcu'nun yazdığı 'Kâzım Karabekir anlatıyor' (http://www.yenisayfa.com/pgs/prdA/prd_detail.asp?fr_PrdSID=snnVx mVx) kitabında da değiniliyor. Kitabı herkese tavsiye ederim.
Telli Baba
21.10.05, 07:34
http://www.milliyet.com.tr/2005/10/21/yasam/resim/yas09.jpg
ANKARA Milliyet
Atatürk'ün milli mücadeleyi, Cumhuriyet'in kuruluşunu ve inkılapların yapılışını anlattığı eseri "Nutuk"u dünya okuyacak. Atatürk Araştırma Merkezi tarafından Almanca, Fransızca, Farsça, İngilizce ve Rusçaya çevrilen Nutuk, Kazakça, Arapça, Çince, Japonca ve İspanyolcaya da çevrilecek.
Milliyet (http://www.milliyet.com.tr/2005/10/21/yasam/yas09.html)
Telli Baba
22.10.05, 07:46
Hier kannst Du mal anfragen, bir Mail yaz istersen!
http://www.atam.gov.tr/
Nutuk(Söylev)'u anlamak her babayigitin harci degildir...
Nutuk'u okuyabilirsin, ancak tüm kapsaminda anlayabilmek icin Türk tarihini de iyi bilmelisin. Ben Nutuk'u ilk kez 15 yasinda okudum... Ve genel hatlarini anlayabildim ancak, ama Nutuk öylesine ince detaylara, dönemin ic siyasetine giriyor ki, Nutuk'u önce okumali, anlamadiklarini, ve isimleri bir kenara yazmali, o olaylar ve kisiler hakkinda arastirmali, ve tekrar Nutuk'u okumalidir.
Aslinda 2 ya da 3 yilda bir okunsa daha faydali olur. Cünkü insanlar o dönemde yine yeni olaylar ögrenir tarihimiz hakkinda, ve bugüne de isik tutabilecek bir paralellikte olan o günkü olaylari daha iyi idrak edebilecektir. Bir arkadas burada o dönemin "sendromunda" kalmis insanlar diye ulusalcilari tarif etmisti. O dönem ile bu dönem arasindaki korkunc benzerlikleri görmek icin Söylev'e göz atmali diye düsünüyorum.
Örnegin Nurettin Pasa'nin kim oldugunu iyi bilmeli... Belki sadik bir komutan ama sahsiyetsiz birisi... Özgür Politika gibi gazetelerde ise zamaninda "Kemal'in zalimk komutani" diyerekten bu adami yerdiler, otomatikman da Kemalistleri (TC'yi) yermis oldular. Oysa Nutuk'u okusaydi, Atatürk'ün Nurettin Pasa hakkinda pek de olumlu düsünmedigi (biraz hafif kacti) ortaya cikardi.
Yabancilar icin Nutuk ne denli verimli olur bilemem. Ben örnegin hicbir Alman arkadasima Nutuk'u hediye etmem, okusun diye, cünkü olaylarin baglamini (kontext) bilmedikleri icin ne kadar aydinlatici bir yapit olacaktir, bilemem. Olsa olsa yabanci arastirmacilar icin faydali olur.
Belki en faydali yani, Türkceleri yetersiz olan gurbetteki Türk gencleri'nin de Ata'yi hatmedebilecek olmasidir...
tralles aynen icimde ki süpheyi yazdin,senin dedigini yaparim ve alman arkadasa vermem.tahminim türk tarihini anlamadigi icin nutuku yanlis anlar.
aslinda kentisi atatürkü sever.
cevapin ve tavsiyen icin sagol.
Yanlis anlayacagi icin vermememene gerek yok, anlayabilecek mi, o iste benim de süphe duydugum nokta...
Tabii burada tercüme ne kadar iyi yapilmis, aciklamalar var mi icinde, bunlarda önemli... ben herhalde kendime alirim bukitabi, ona göre kime hediye ederim (ya da etmem ;) ) karar veririm.
Temel olarak demek istedigim belki de sudur:
Ilk önce kendimiz Nutuk'u anlayarak okumaliyiz. Okumaliyiz ki, cevremizdeki yabancilara Nutuk'u vermeden de Nutuk'ta yazilanlari anlatabilelim...
freunde..hier noch etwas ganz ganz besonderes.
das ich das noch zu hören bekomme....
eine rede von atatürk (http://rapidshare.de/files/8101347/Ataturk.-.10.Yil.Nutuk.mp3.html)
http://www.politikcity.de/mkportal/modules/gallery/album/a_477.jpg
kütüphanenizde bulunsa daha iyi degil mi?
http://www.esnaf.de/comase.de/shop/catalog/product_info.php?products_id=3 89&osCsid=d12963fc53ba4c013527fe3 09275178c
freunde..hier noch etwas ganz ganz besonderes.
das ich das noch zu hören bekomme....
eine rede von atatürk (http://rapidshare.de/files/8101347/Ataturk.-.10.Yil.Nutuk.mp3.html)
http://www.politikcity.de/mkportal/modules/gallery/album/a_477.jpg
Klasse Greyson,
cok tesekkür ederim!
Atatürk Onuncu Yil Nutkunu söylerken cekilen bir resim:
http://www.atamizindeyiz.com/02/resimler/14.jpg
. Bugün cumhuriyetimizin onuncu yılını doldurduğu en büyük bayramdır. Kutlu olsun!
Bu anda büyük Türk milletinin bir ferdi olarak bu kutlu güne kavuşmanın en derin sevinci ve heyecanı içindeyim.
Yurttaşlarım!
Az zamanda çok ve büyük işler yaptık. Bu işlerin en büyüğü, Temeli, Türk kahramanlığı ve yüksek Türk kültürü olan Türkiye Cumhuriyetidir. Bundaki muvaffakiyeti Türk milletinin ve onun değerli ordusunun bir ve beraber olarak azimkarane yürümesine borçluyuz. Fakat yaptıklarımızı asla kafi göremeyiz. Çünkü daha çok ve daha büyük işler yapmak mecburiyetinde ve azmindeyiz. Yurdumuzu dünyanın en mamur ve en medeni memleketleri seviyesine çıkaracağız. Milletimizi en geniş refah, vasıta ve kaynaklarına sahip kılacağız. Milli kültürümüzü muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkaracağız. Bunun için, bizce zaman ölçüsü geçmiş asırların gevşetici zihniyetine göre değil, asrımızın sürat ve hareket mefhumuna göre düşünülmelidir. Geçen zamana nispetle, daha çok çalışacağız. Daha az zamanda, daha büyük işler başaracağız. Bunda da muvaffak olacağımıza şüphem yoktur. Çünkü, Türk milletinin karakteri yüksektir. Türk milleti çalışkandır. Türk milleti zekidir. Çünkü Türk milleti milli birlik ve beraberlikle güçlükleri yenmesini bilmiştir. Ve çünkü, Türk milletinin yürümekte olduğu terakki ve medeniyet yolunda, elinde ve kafasında tuttuğu meşale, müspet ilimdir.
Şunu da ehemmiyetle tebarüz ettirmeliyim ki, yüksek bir insan cemiyeti
olan Türk milletinin tarihi bir vasfı da, güzel sanatları sevmek ve onda yükselmektir. Bunun içindir ki, milletimizin yüksek karakterini, yorulmaz çalışkanlığını, fıtri zekasını, ilme bağlılığını, güzel sanatlara sevgisini, milli birlik duygusunu mütemadiyen ve her türlü vasıta ve tedbirlerle besleyerek inkişaf ettirmek milli ülkümüzdür. Türk milletine çok yaraşan bu ülkü, onu, bütün beşeriyete hakiki huzurun temini yolunda, kendine düşen medeni vazifeyi yapmakta, muvaffak kılacaktır.
Büyük Türk Milleti,
On beş yıldan beri giriştiğimiz işlerde muvaffakiyet vaat eden çok sözlerimi işittin. Bahtiyarım ki, bu sözlerimin hiçbirinde, milletimin hakkımdaki itimadını sarsacak bir isabetsizliğe uğramadım. Bugün, aynı iman ve katiyetle söylüyorum ki, milli ülküye, tam bir bütünlükle
yürümekte olan Türk milletinin büyük millet olduğunu, bütün medeni alem, az zamanda bir kere daha tanıyacaktır. Asla şüphem yoktur ki, Türklüğün unutulmuş büyük medeni vasfı ve büyük medeni kabiliyeti, bundan sonraki inkişafıyla, atinin yüksek medeniyet ufkunda yeni bir güneş gibi doğacaktır.
Türk Milleti!
Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle huzur ve refah içinde kutlamanı gönülden dilerim.
NE MUTLU TÜRKÜM DIYENE!
Ankara, 29 Ekim 1933
:türk:
Kuvayı Milliye''nin Destanı: İstiklâl Marşı
Bugün 12 Mart İstiklâl Marşımızın Türkiye Büyük Millet Meclisi''nde milli marş olarak kabulünün 85.yılıdır. Bugün ve yarın Türkiyemizin her tarafında törenlerle bu olay anılacaktır. Yarın ayrıca İstanbul Belediyesi tarafından da İstiklâl Marşı ile ilgili şiir okumak yarışını kazananlar için özel toplantılar yapılacaktır. Gazetemizin bugünkü sayısında bu konudaki açıklayıcı haberi okumuşsunuzdur. Biz burada İstiklâl Marşı''nın nasıl bir hava içinde yazıldığını ve kabul edildiğini vermek istiyoruz. Çünkü içinde bulunduğumuz bugünler de Kuvayı Milliye ruhuna en çok muhtaç olduğumuz günlerdir. Bugün de yeniden bir Kuvayı Milliye dönemi yaşıyoruz. Şimdi tarihe dönelim ve o günleri ruhumuzun derinliklerinde yaşayarak öğrenelim:
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/haber_resimleri/2006/03/12/m3.jpg
Felâket Günleri
1920 yılı sonları... Sevr Antlaşması imza edilmiş. Trakya''da Tekirdağ ve Edirne''yi işgal etmiş olan Yunan kuvvetleri, Batı Anadolu''da Uşak''ı da ele geçirmişler. Türk ordusu Doğuda Ermenistan''a karşı savaşıyor. Yer yer patlayan isyanlarla halkın maneviyatı son derece bozuk. Şairler gazetelerde, dergilerde bu yıkıntıyı önleyici, millî duyguları besleyici şiirler yazıyorlar, halk ve asker arasında dolaşarak bunları okuyorlar. Bu şairlerden biri de Mehmet Âkif idi.
o günlerde Kars kurtarılmış, Gümrü Antlaşması imzalanmış, Kurtuluş Savaşı''nın ilk askerî ve siyasî zaferi kazanılmıştı. 1920 Aralık ayı başında bir gün Millî Eğitim Bakanlığı Orta Tedrisat Müdürü Kâzım Nami Bey''in odasına bir Kurmay Albay girdi. Selâm vererek kendini tanıttı: ''Ben Batı Cephesi Kurmay Başkanı İsmet.''
Kâzım Nami Bey ayağa kalkarak misafire yer gösterdi. Oturdular. İsmet Bey:
''- Beni size Mİllî Eğitim Bakanı Doktor Rıza Nur gönderdi.'' dedi. ''Orduca karar verdik, bir İstiklâl Marşı istiyoruz. Bunun güftesini, bestesini ayrı ayrı yarışmaya koyarsınız. Herbirini kazanana beşer yüz lira vereceğiz.''
Kâzım Nami Bey bu isteğin hemen yerine getirileceğini söyledi. Genelge şeklinde durum bütün okullara duyurulduğu gibi şairlere de bildirildi. Çok geçmeden orta tedrisat müdürlüğüne şiirler gelmeye başladı. Bu arada Birinci İnönü Savaşı kazanılmış, kurtuluş mücadelesinin ikinci zaferi de elde edilmişti. Eli kalem tutanlar daha büyük bir imanla ordunun isteği üzerine eğildiler. 17 Şubat 1337 (Milâdî tarihle 2 Mart 1921) günkü Hakimiyeti Milliye Gazetesi''nin birinci sahifesinde ''İstiklâl Marşı'' başlığı altında Mehmet Âkif''in bir şiiri çıktı. Koca şair şöyle haykırıyordu:
''Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen alsancak
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak
O benim milletimin yıldızıdır parlayacak,
O benimdir o benim milletimindir ancak.''
Bu şiir bir kükreme gibi bütün yurda yayıldı.
Doktor Rıza Nur''un yerine 14 Aralık 1337 tarihinde Mİllî Eğitim Bakanı olan Antalya Milletvekili Hamdullah Suphi Bey İstiklâl Marşı''nın sözlerine özel bir ilgi gösteriyor, İstiklâl Marşı olacak şiiri Türkiye Büyük Millet Meclisi''nden geçirerek meclisin kabul etmesini istiyordu. Yarışma için gelen 724 şiirden çoğu düzen ve duygu bakımından istenileni verecek durumda değildi. Görevi ağır olan meclise bu kadar şiiri götürüp bir seçme yaptırmak çok zaman alacaktı. Bu yüzden bakanlıkça bir komisyon kuruldu. Bu komisyon 724 şiirden içlerinde Mehmet Âkif''in şiirinin de bulunduğu yedisini seçti. Bu şiirler bastırılıp meclis üyelerine dağıtıldı.
TBMM mâli yılın başlaması dolayısı ile 1 Mart 1337 günü toplanmıştı. Oturuma Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa başkanlık ediyordu. Paşa, iç ve dış siyasete dair çok önemli bir nutuk söyledi. Sonra Balıkesir Milletvekili Hasan Basri Bey, kendilerine dağıtılan yedi şiirden biri olan Mehmet Âkif Bey''in İstiklâl Marşı şiirinin okunmasını teklif etti. Teklif kabul edildi. Millî Eğitim Bakanı Hamdullah Suphi Bey bizzat kürsüye gelerek gür ve heyecanlı bir sesle şiiri okumaya başladı. Koca mecliste çıt çıkmıyor, bütün milletvekilleri büyük bir heyecan içinde, bu ulvî haykırışı dinliyorlardı:
''Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl,
Kahraman ırkıma bir gül ne bu şiddet bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl
Hakkıdır hakka tapan milletimin istiklâl.''
Şiirin okunması bittiği zaman salon alkıştan inliyor, milletvekilleri gözyaşlarını tutamamışlar ağlıyorlardı. Bu son derece heyecanlı hava içinde bir ses yükseldi. Bu ses İsmail Fazıl Paşa''nın sesi idi.
Şiirin bir daha okunmasını teklif ediyordu. Teklif alkışlarla kabul edildi. Hamdullah Suphi Bey''in gür sesi tekrar mecliste yankılanmaya başladı:
''Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım
Kükremiş sel gibiyim bendimi çiğner aşarım
Yırtarım dağları enginlere sığmam taşarım.''
Heyecan yine dinmemişti. Yeni bir teklif üzerine İstiklâl Marşı, Hamdullah Suphi Bey''in sesi ile bir defa daha mecliste inledi:
''Garbın afakını sarmışsa çelik zırhlı duvar
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var
Ulusun, korkma, nasıl böyle bir imanı boğar
''Medeniyet'' dediğin tek dişi kalmış canavar.''
Şiirin mecliste üst üste üç defa okunması müthiş bir heyecan yaratmış, fakat yarışmanın sonucu alınmamıştı. Meclisin 12 Mart 1337 (25 Mart 1921) günkü oturumunda birçok kanunların görüşülmesinden sonra Hamdullah Suphi Bey söz alarak şunları söyledi:
''İstiklâl marşlarını bastırdık, tarafı âlinizden tetkikle hangisi uygunsa kabul edilsin. Anadolu mücadelesini terennüm eden bu şiirlerden biri ne kadar önce seçilirse o kadar iyi olacak. Bestesini de yaptırabilelim.''
Bu konudaki görüşmelerden sonra milletvekilleri tarafından başkanlığa birçok önergeler verildi. Bunlarda Mehmet Âkif Bey''in yazdığı İstiklâl Marşı''nın kabul edilmesi isteniyordu. O gün oturuma başkanlık eden Doktor Adnan Bey önergeleri oya koydu. Âkif''in İstiklâl Marşı, meclisin ezici çoğunluğu ile kabul edildi. Milletvekilleri Hamdullah Suphi Bey tarafından bir defa daha okunmasını istediler. Başkan:
''Mademki marş kabul edilmiştir, ayakta dinleyeceğiz.'' dedi.
Hamdullah Suphi Bey kürsüye geldi. Bütün meclisin ayakta ve derin bir huşu içinde dinledikleri şiir bir defa daha tarihî binanın havasında yankılandı:
''Arkadaş, yurduma alçakları uğratma sakın
Siper et gövdeni dursun bu hayasızca akın
Doğacaktır sana vadettiği günler Hakkın
Kim bilir, belki yarın belki yarından da yakın.''
Hakimiyeti Milliye Gazetesi''nin 13 Mart 1337 tarihli sayısında marşın TBMM tarafından kabul edildiği bildirildi. 14 Mart 1337 tarihli sayısında da şiir bir defa neşredildi.
''Bastığın yerleri ''toprak'' diyerek geçme tanı
Düşün altındaki binlerce kefensiz yatanı
Sen şehit oğlusun incitme yazıktır atanı
Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı.
Bütün millet bir ağız olmuş haykırıyordu:
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda,
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan şüheda,
Canı cananı bütün varımı alsın da Hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.''
Mehmet Âkif ordunun yarışma için ayırdığı beşyüz lirayı fakir İslâm kadın ve çocuklarına iş öğreterek yoksulluklarına son vermek için kurulmuş olan Dar-ül Mesaiye armağan etti. Halbuki kendisinin o sıralarda sırtına giyecek bir paltosu yoktu. O yalnız bir şey istiyordu:
''Ruhumun senden ilahi şudur ancak emeli
Değmesin mâbedimin göğsüne namahrem eli.
Bu ezanlar ki şehadetleri dinin temeli
Ebedî yurdumun üstünde benim inlemeli.''
Yine o günlerde Mehmet Âkif''ten kilometrelerce uzakta birisi, İstanbul''daki Muzıkai Humayun Şefi Osman Zeki Bey, işgal altındaki şehrin minarelerinde okunan hüzünlü akşam ezanını dinleyerek Âkif gibi o da aynı şeyleri duyuyordu.
''O zaman vecd ile bin secde eder varsa taşım
Her cerihamdan, ilâhî boşanıp kanlı yaşım
Fışkırır ruh-u mücerret gibi yerden naşım
O zaman yükselerek arşa değer belki başım.''
Bir gün bu dilek oldu. Beşiktaş''ta işinin başında iken, Türk atlılarının İzmir''e girdikleri haberini aldı. İşini bırakarak üst katında oturduğu, Osmanbey''deki Uğurlu hanına koştu. Kulaklarında artık bir hakikat olmuş dileğin son satırları uğulduyordu:
''Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl
Ebediyen sana yok ırkıma yok izmihlâl
Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet
Hakkıdır hakka tapan milletimin istiklâl.''
Osman Zeki Bey apartmandaki dairesine girince koca bir Türk bayrağını bina boyunca sallandırdı. Sonra piyanosunun başına geçerek İstiklâl Marşı''nı nota olarak sahifelere dökmeye başladı. Bestesi 22 yarışmacı arasında birinci seçildi. Mehmet Âkif 6 Aralık 1936 Pazartesi günü öldü. Edirnekapı Şehitliği''ne gömüldü. Ölümlerde millî marş çalınması geleneği olmadığı halde bu marşın yaratıcısı olduğu için mezarı başında İstiklâl Marşı çalındı.
İstiklâl Marşı Âkif''in ölümünden 22 yıl sonra 1 Mart 1958 günü Karacaahmet''te bir mezar başında daha çalındı. Mezar o gün toprağa verilen bestekâr Osman Zeki Bey''in mezarı idi...
http://www.yenicaggazetesi.com.tr/images/logo_yenicag_yeni.gif (http://www.yenicaggazetesi.com.tr/manset.asp?nta=5795&altid=9702)
ottoman1299
02.05.06, 09:02
Atatürkçü Düşünce Derneği (ADD) Marmaris Şubesinin düzenlediği Vatan tehlikede mi? konulu konferansta Atatürkün sözlerinin çarpıtılması tepki topladı.
Dernek yetkilileri, tepkiler üzerine sözlerin çarpıtılmadığını, sadece günümüz Türkçesine uyarlandığını savundu.
Pinata Otelde gerçekleştirilen konferansta Doç. Dr. İsmet Görgülünün konuşma yaptığı masanın yanındaki masanın önüne asılan dövizin üzerindeki, Cumhuriyet düşünsel, bilimsel, tensel, güçlü ve yüksek kişilikli korumacılar ister. K. Atatürk sözünün yanlış yazıldığı anlaşıldı. Atatürkün 1924 yılında öğretmenlere hitaben söylediği bu sözün aslının, Cumhuriyet fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek seciyeli muhafızlar ister. olduğunu savunan vatandaşlar, derneğin Atatürkün sözlerini değiştirmesini eleştirdi. Konferansta konuşma yapan Doç. Dr. Görgülü ise Atatürkün sözlerinin çarpıtılmadığını, sadece kelimelerin değiştirildiğini kabul ederek sözün doğrusunun, Cumhuriyet fikri, ilmi, maneviyatlı ve yüksek karakterli muhafızlar ister. olduğunu söyledi.
Konunun eleştirilmesi üzerine ADD Marmaris Şube Başkanı Cemalettin Efecan ve Yönetim Kurulu üyeleri, sözlerin çarpıtılmadığını, sadece daha anlaşılır hale getirildiğini ve günümüz Türkçesine uyarlandığını savundu. Efecan, cümledeki tensel kelimesinin yanlış yazıldığını, doğrusunun tinsel olacağını belirtti. Efecan ayrıca Tercüman gazetesinin 18 Mart Çanakkale Zaferi yıldönümünde okuyucularına armağan ettiği, parçalanmış elbise ve postallarıyla iki Türk askerini gösteren, Çanakkale Zaferini kazandıran asil ruh anısına
yazılı posterdeki, Tercümanın armağanıdır cümlesindeki Tercüman kelimesinin boyanmasının ise kendileriyle ilgisi olmadığını savundu.
Derneğin Atatürkün sözlerini değiştirmesi, çeşitli kesimlerden tepki aldı. Dr. Selami Adamoğlu, Türkçeleştirmek adı altında tamamen yanlış yazılmış, anlam kaybolmuş. Tinsel kelimesi ise tıp dilinde ruh anlamında kullanılır. Kimsenin orijinali bozmaya hakkı yok. dedi. Tiyatro ve sinema sanatçısı Selma Sonat da Atatürkün anlaşılır bir Türkçe kullandığını vurgulayarak, Böyle bir şey yapmaya kimsenin hakkı yok. şeklinde konuştu. Atatürkün açık ve net bir şekilde herkesin anladığı bir Türkçe kullandığını belirten Sonat, Bu Atatürke saygısızlıktır. Ayıplıyorum. dedi. Gazeteci Umur Özlüer ise tepkisini, Atatürk Türkçe konuşmuştur. diyerek dile getirdi. ADDnin Türkçeleştirmesine emekli eğitimci ve gazeteci-yazar Sadi Tonbul da tepki gösterdi. Tonbul, Biz Atatürkün ne dediğini anlıyoruz; ama Atatürkçülerin dilinden anlamıyoruz. Ne demek günümüz Türkçesine uyarlamak? Atatürkten daha mı iyi Türkçe kullanıyor bu arkadaşlar? Atatürk bu sözleri biz öğretmenlere hitaben söylemişti. Yıllarca öğrencilerimize bunu anlattık; ama Atatürkçülerin anlattığından hiçbir şey anlayamıyoruz. diye konuştu.
02.05.2006
Adem Ülker
Marmaris
Psila Vuna
02.05.06, 09:43
Türk dili gide gide, fars ve arab dillerinden ayıklanıyor ve şimdide liderimizin dedikleri bile artık değiştirilmeye başlanıldı.
Benim ilk Türkçe lügâtım 1976 senesindendir ve onun yanında bir tane sözlük 2005 senesindendir. Kıyaslaştırdım ve farkları inanılmaz. Çoğu kelimeler tamamen kaldırılmış veya değiştirilmiş durumda. Güya yumuşak G harfinide kaldırmayada bakmışlar ama bu konu hakkında bilgilerim kısıtlı.
İyi güzel, ki olabilirki liderimizin dedikleri bazı genç insanlar için biraz tuhaf okunulabiliri ki dedikleri zamanın Türkçe'si ile denilenlerdi. Ama benim için liderin dedikleri asla komik gelmedi ki ben onun dediklerini zaten güncel yaşamdada kullanıyordum(ne kadar hepsi olmasada). Ama örneğin 'Yurtta sulh, cihanda sulh' değimi, sizler bile demek zorundasınız, bugün kim sulh veya cihan kelimesini kullanıyor?? Anlaşılabilir kesin, ama artık kimse kullanmıyor. Belki belirli yerlerde kullanıyordur eminim, ama ben sokaklarda asla bu kelimeleri duymadım. Yinede, liderimin dediklerini ben asla mı asla değiştirmezdim, ki hangi cüret ile değiştiriyorlar?? Yok efendim, bugünkü Türkçe'ye göre yazmış mış lar. Onlara mı kaldı bunları değiştirmek? Sapıtma konusunda artık liderimin dedikleri bile kurban oldu.
deryatulga
02.05.06, 13:34
Türk dili gide gide, fars ve arab dillerinden ayıklanıyor ve şimdide liderimizin dedikleri bile artık değiştirilmeye başlanıldı.
Benim ilk Türkçe lügâtım 1976 senesindendir ve onun yanında bir tane sözlük 2005 senesindendir. Kıyaslaştırdım ve farkları inanılmaz. Çoğu kelimeler tamamen kaldırılmış veya değiştirilmiş durumda. Güya yumuşak G harfinide kaldırmayada bakmışlar ama bu konu hakkında bilgilerim kısıtlı.
İyi güzel, ki olabilirki liderimizin dedikleri bazı genç insanlar için biraz tuhaf okunulabiliri ki dedikleri zamanın Türkçe'si ile denilenlerdi. Ama benim için liderin dedikleri asla komik gelmedi ki ben onun dediklerini zaten güncel yaşamdada kullanıyordum(ne kadar hepsi olmasada). Ama örneğin 'Yurtta sulh, cihanda sulh' değimi, sizler bile demek zorundasınız, bugün kim sulh veya cihan kelimesini kullanıyor?? Anlaşılabilir kesin, ama artık kimse kullanmıyor. Belki belirli yerlerde kullanıyordur eminim, ama ben sokaklarda asla bu kelimeleri duymadım. Yinede, liderimin dediklerini ben asla mı asla değiştirmezdim, ki hangi cüret ile değiştiriyorlar?? Yok efendim, bugünkü Türkçe'ye göre yazmış mış lar. Onlara mı kaldı bunları değiştirmek? Sapıtma konusunda artık liderimin dedikleri bile kurban oldu.
Türk halkinin 95%i "Nutuk"u orijinal dilinden okuyup da anlayacak durumda olmazsa, olur böyle vakalar. Ne var ki "Nutuk"ta kullanilan zengin dilin bugünkü Türkceye aktarilmasi mümkün degil. Gel de cik isin icinden!
Türk halkinin 95%i "Nutuk"u orijinal dilinden okuyup da anlayacak durumda olmazsa, olur böyle vakalar. Ne var ki "Nutuk"ta kullanilan zengin dilin bugünkü Türkceye aktarilmasi mümkün degil. Gel de cik isin icinden!
Bize hocalarimiz gayet güzel okuturdu Nutuk ´u. Ozamanin sözlerini tabiki aramizda konusur, ve birbirimize aciklardik. Okullari gecen her cocuk okumustur ve anlamistir zannederim.
Tabiki görüs ayriliklari olabilir bu konuda, fakat bence Türk dilimiz bu haliyle de halen zengin ve derin.
kelimeleri türkcelestiriyoruz adi altinda, türkcemizin manasini fakirlestirmesinler.
bugün herkes, bir adet sözlük alacak imkana sahiptir.
o cümlelerin söylendigi manalar , tek tek sözlüge bakarak anlasilmasi zahmetine deger.
Telli Baba
02.05.06, 21:22
Türk dili gide gide, fars ve arab dillerinden ayıklanıyor ve şimdide liderimizin dedikleri bile artık değiştirilmeye başlanıldı.
Benim ilk Türkçe lügâtım 1976 senesindendir ve onun yanında bir tane sözlük 2005 senesindendir. Kıyaslaştırdım ve farkları inanılmaz. Çoğu kelimeler tamamen kaldırılmış veya değiştirilmiş durumda. Güya yumuşak G harfinide kaldırmayada bakmışlar ama bu konu hakkında bilgilerim kısıtlı.
İyi güzel, ki olabilirki liderimizin dedikleri bazı genç insanlar için biraz tuhaf okunulabiliri ki dedikleri zamanın Türkçe'si ile denilenlerdi. Ama benim için liderin dedikleri asla komik gelmedi ki ben onun dediklerini zaten güncel yaşamdada kullanıyordum(ne kadar hepsi olmasada). Ama örneğin 'Yurtta sulh, cihanda sulh' değimi, sizler bile demek zorundasınız, bugün kim sulh veya cihan kelimesini kullanıyor?? Anlaşılabilir kesin, ama artık kimse kullanmıyor. Belki belirli yerlerde kullanıyordur eminim, ama ben sokaklarda asla bu kelimeleri duymadım. Yinede, liderimin dediklerini ben asla mı asla değiştirmezdim, ki hangi cüret ile değiştiriyorlar?? Yok efendim, bugünkü Türkçe'ye göre yazmış mış lar. Onlara mı kaldı bunları değiştirmek? Sapıtma konusunda artık liderimin dedikleri bile kurban oldu.
Osmanlıca Türkleri ve Türkçeyi yozlaştırmak ve yabancılaştırmak demektir. Bu dil sanal bir dildir.
deryatulga
11.12.06, 17:12
Siyasi tarihimizde bir ilk: Kastamonu mebusu Halit Akmansü
1897 Osmanlı-Yunan Harbinde kazanılan zafer sebebiyle yapılan geçit resmi esnasında askerlerin yürüyüşü çok hoşuna gittiği için asker olmaya karar veren Halit Beyin askerlik kariyeri üstün başarılarla dolu. Sadece şu kadarını zikretmek yeterlidir: Sivas Kongresini engellemek isteyen Elazığ Valisi Ali Galibi engellemesinin yanısıra Sakarya Harbinde ve Dumlupınar Meydan Muharebesinde Kafkas tümenlerine komuta etti ve Yunan Başkumandanı Trikopisi esir aldı.
Birinci ve ikinci Mecliste Kastamonu mebusu olarak görev yaptı. Halit Beyin Halk Fırkasından ayrılmasına sebep olan hadise hilâfetin kaldırılmasıdır. Bugün size Cumhuriyet Halk Partisinden (O esnadaki adıyla Halk Fırkası) istifa eden ilk mebusun hayat hikâyesinden bahsedeceğim. Bu şahıs Kurmay Albay Dadaylı Halit Beydir (Akmansü). 1884 Yılında Kastamonunun Daday kazası yakınlarındaki Kelebek köyünde doğmuş. 1897 Osmanlı-Yunan Harbinde kazanılan zafer sebebiyle yapılan geçit resmi esnasında askerlerin yürüyüşü çok hoşuna gittiği için asker olmaya karar vermiş. Evvela Askerî Rüşdiyeyi, ardından Bursa Işıklar Askerî İdadisini bitirerek Mekteb-i Harbiyeye girmiş (İnternetin özgür ansiklopedilerinden birine göre bu okul Mühendishane-i Berr-i Hümayun diye geçiyor. Kesinlikle yanlıştır!). Halit Beyin askerlik kariyeri üstün başarılarla dolu. Sadece şu kadarını zikretmek yeterlidir: Sivas Kongresini engellemek isteyen Elazığ Valisi Ali Galibi engellemesinin yanısıra Sakarya Harbinde ve Dumlupınar Meydan Muharebesinde Kafkas tümenlerine komuta etti ve Yunan Başkumandanı Trikopisi esir aldı. Hayatı hakkında en geniş ve doğru bilgiyi, yeğeni Ziya Göğem tarafından kaleme alınan Dadaylı Halit Akmansü, 2. C., İstanbul, Halk Basımevi, 1954-1956, 467 s. isimli eserde bulmak mümkündür.
Millî Mücadelenin bizim için ilginç taraflarından biri de cephede çarpışan yüksek rütbeli askerlerden çoğunun, aynı zamanda BMMde mebus olarak görev yapmış olmalarıydı. Halit Bey de bu asker-mebuslardan biriydi. Birinci ve ikinci Mecliste Kastamonu mebusu olarak görev yaptı. Birinci Meclisin son aylarında askerî zafer kazanıldıktan sonra Meclis dahilinde oluşan gruplardan 1. Grup içinde yer almıştır. Halit Bey, 1923 yazında yapılan seçimlerde yeniden Meclise girmiş, bu yılın Aralık ayında patlak veren ordu mensuplarının siyasetten ayrılması hadisesinde askerî görevinden istifa ederek mebus olarak siyasete devama karar vermişti.
Halit Beyin Halk Fırkasından ayrılmasına sebep olan hadise Hilâfetin kaldırılmasıdır. 3 Mart 1925 günü Meclise verilen kanun teklifine göre o esnada görevde bulunan Türk Hükümeti, dünyevi ve uhrevi bilcümle vezaifi mütevecciheyi ifa ile mükellef bir hükümeti İslamiye teşkil ettiği için ayrıca hilâfetin sürdürülmesine lüzum kalmamıştı. Çoğunlukla gözden kaçmış bir orta malı bilgiyi de bu vesileyle hatırlatmış olalım: Türkiye, 1923ün 29 Ekiminden 3 Mart 1924e göre halifeli bir cumhuriyet olarak devam edegelmişti.
HF Mebusu Halit Bey, bu teklif Meclisin genel kuruluna gelmeden önce yapılan grup toplantısında söz almak istemiş; ancak yapılan görüşmelerin yeterliliğine dair bir önergenin kabulü üzerine söz alamamış ve canı sıkılmıştı. Bunun üzerine parti tüzüğüne uygun olmamakla birlikte ertesi gün yapılacak genel kurul görüşmelerinde konuşmaya karar verdiği anlaşılıyor. Meclisin bu oturumu, Türk siyasi hayatında çok önemli bir yer işgal etmesine rağmen pek bilinmez.
Şimdi biraz daha ayrıntıya girebiliriz.
Oturum başlarken kanunun aleyhinde söz almak isteyen Gümüşhane Mebusu Zeki Beyi (Kadirbeyoğlu), tatlı dille ikna etmek için Recep Pekerin yanıbaşında oturarak engellemeye çalıştığı, buna rağmen dikbaşlılığı ile tanınan Zeki Beyin kürsüye gelerek şöyle konuştuğu anlatılıyor (Göğem, C.1, s.262): Arkadaşlar bendeniz mutedil, liberal, bununla beraber müthiş bir ittihadı İslam taraftarıyım. Tarihin bu azametini kendi milletimde görmek isterim. Benim gayem budur. Bunun içindir ki memleketin hem iç, hem de dış siyaseti noktainazarından hilâfetin ilgasını kabul edemem... Hilafetin ilgasını kabul ederek bugünkü vaziyet dahilinde bu müthiş kuvveti düşmanların veyahut diğer hükümetlerin kucağına atmayalım. Bu konuşma üzerine mecliste sıra kapaklarına vurulup, lâf atılarak Zeki Beyin sözü kesilmeye çalışılmış, Zeki Bey ise aynı şiddette karşılıklar vererek tansiyonu iyice yükseltmiş, bunun üzerine Meclis Başkanı Fethi Bey (Esener) Zeki Beyin HFye mensup olmadığını, bağımsız mebus olduğunu bu yüzden söylediklerinin sükunetle dinlenmesi gerektiğini ihtar etmek zorunda kalmıştı.
Zeki Bey, henüz yayınlanmamış hatıralarında bu hadiseye açıklık getirerek, sataşmalarla kesilen konuşmasının Meclis zabıtlarına düzeltilerek konulduğunu ileri sürüyor. Zeki Beye göre hanedan mensuplarının cumhuriyet için bir tehlike teşkil etmeleri muhal ihtimaldir. Bunlar, Ankarada birkaç apartman içinde topluca iskan ettirilerek, çocukları resmî okullarda okutulur, işe yarayanları devlet hizmetinde çalıştırılmak suretiyle yarım asır içinde halk içinde eritilebilirdi. İşte bu esnada sataşmaların başlamış olduğu anlaşılıyor. İstanbul Mebusu Ali Rıza Bey, Zeki Beyi sarayın hafiyesi olmakla itham edince Zeki Bey, muhatabını yalancılıkla suçlar ve muhatabının Umumi Harpte Levazım Reisi İsmail Hakkı Paşanın sağ kolu olduğunu, vazifesinde dürüst davranmadığını ima eder. Daha sonra Kozan Mebusu Ali Saip Bey araya girerek, Zeki Bey, hanedan mensupları bu müdafaanı görseler seni damat yaparlardı diye lâf atar. Zeki bey bunun üzerine damad-ı şehriyari olmak (saraya damat) elbette bir şereftir. Burada kalmış olsalar sizlerden kimseye sıra kalmazdı. Değil damad-ı şehriyari olmak fırkanızın edib-i muhteremi muhterem Celal Nuri (İleri) bey, sarayın soğancıbaşılığına çoktan talip çıkmıştı cevabını verir. Ardından Topçu İhsana (Eryavuz) da cevap yetiştiren Zeki Beyin sert tarizleri genel kurulda soğuk bir hava estirir. Verilen arada Zeki Bey, kendisini Başvekil İsmet Beyin (İnönü) bir pusula göndererek Meclis binasındaki başvekalete tahsis edilen odaya çağırttığını söylüyor. Odada İsmet Bey yerine Halit Paşayı (Deli Halit diye bilinir. 1925 yılında Mecliste çıkan bir çatışmada vurularak öldürüldü) görerek şaşıran Zeki Bey, iki adım atınca kapı arkasından kapanır ve Rize Mebusu Rauf, İstanbul Mebusu Ali Rıza ve Topçu İhsan (Eryavuz) kapı arkasından ortaya çıkarlar. Zeki Bey bunun bir tertip ve pusu olduğuna hükmederek belindeki çifte silahını çıkarır ve odanın köşesine giderek sırtını sağlama alır. Bunun üzerine silaha ne lüzum var, biz sadece konuşacaktık; bize hırsız dedin, senden özür bekliyoruz cevabını alır. Zeki Bey sert bir dille özür dilemeyeceğini belirtir. Neticede Zeki Beyin Meclisteki arkadaşları yokluğunu farkederek oda kapısına gelir ve kapıyı vururlar. Zeki Bey de elinde silahları ile dışarı çıkar ve kendi ifadesine göre pusuyu savar.
Mustafa Kemal Paşa, Nutukta Hilafetin kaldırılması meselesine değinirken, İlk itiraz Kastamonu Mebusu Halit bey tarafından vaki oldu. Müzakerenin cereyanı esnasında, Halit Beye bir iki zat daha iltihak etti (Nutuk, C.2, s.849, TDTE basımı, 14 b., 1982) diyor. Zeki Bey, burada imâ ile geçilen o birkaç kişiden biridir. 2. TBMMne bağımsız sıfatıyla giren yegâne mebus Zeki Kadirbeyoğlu idi. Henüz basılmayan hatıralarında 1923 yazında Gümüşhanedeki seçimlerin nasıl cereyan ettiğine dair ilginç hadiseler nakleden Zeki Bey, ismi 1926da İzmir Suikastı sanıkları arasına da karışmış ama beraat ederek siyasi hayatını noktalamıştır.
Halit Akmansünün hilâfetin ilgasına hangi gerekçeyle itiraz ettiği ve neticede ne sebeple partisinden istifa ederek, Türk siyasi hayatında bir ilk teşkil ettiğini, inşallah gelecek haftaya bırakıyorum.
deryatulga
11.12.06, 17:14
CHPden istifa eden ilk milletvekili: Halit Akmansü (2)
http://www.aksiyon.com.tr/resim/626/11.jpg
Halit Beyin hikâyesi, Cumhuriyet tarihi ile örtüşen ama onun gizli kalmış yönlerini açığa çıkarıp tamamlayan bir nitelik taşıyor. Halka verilen söze rağmen hilafeti ilga eden CHPden ayrılan Halit Bey, Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasına geçer. TCF mebuslarının İzmir suikastı sebebiyle tutuklanarak İzmire sevk edilmesinden Halit Beyin istisna tutulması son derece önemlidir. Mebusluk görevinin bittiği 1927 yılından sonra emekliliğini isteyen Halit Bey, çok sıkıntı çekmiş olmasına rağmen Tek Parti yöneticilerinin teklif ettiği görevleri reddeder. Akmansü, 1946 ve 50 seçimleri öncesi mebusluk tekliflerini de kabul etmez. Halit Akmansü bir Millî Mücadele kahramanıydı. Kurmay Albay rütbesiyle mücadelenin en mühim askerî harekâtlarında büyük birliklere komuta etmiş ve o günlerde kaçınılmaz bulunan bir ihtiyaçtan ötürü, çoğu meslekdaşı gibi asker kimliğine ilaveten Meclis üyeliğini de yürütmüştü. Birinci BMMnin çok önemli bir özelliği vardı; son derece yoğun ve sert tartışmalar yaşanmasına rağmen Mecliste muhalif bir grup veya parti oluşmamıştı. O günlerin Meclisini, sonraki yıllarda hep söylenen ve temennî edilen millî birlik ve beraberlik kavramı tek başına anlatabilir. 1922 yılının sonlarına doğru, askerî zafer kazanılmış olduğu için Meclis çalışmalarında diplomatik ve siyasi faaliyetler, askerî meselelerin önüne geçmeye başlayınca eski görüş farkları yeniden belirginleşmişti. Önce Gazi Mustafa Kemal Paşa ve yakın arkadaşları, Anadolu ve Rumeli Müdafaayı Hukuk Cemiyetleri (ARMCH) teşkilatı nüvesi etrafında bir grup teşkil ettiler; bu grubun dışında saydıkları mebusları ise İkinci grup diye adlandırdılar. Meclis çoğunluğunu elinde bulunduran ARMHC grubu, kısa zamanda Halk Fırkası adıyla resmileşti. 1923 yılının kış ve bahar ayları Mecliste çetin tartışmalarla geçti. İkinci grup, Lozanda yürütülmekte olan barış konferansının gidişatını şiddetle eleştirmekteydi. Bunun üzerine Halk Fırkası reisi M. Kemal Paşa, Meclisin tarihî görevini yerine getirdiğini ileri sürerek seçime gitme kararı aldı. İkinci grup mensupları bu karara askerî mücadeleyi biz yürüttük, barışı da bu Meclisin yapması lazımdır gerekçesiyle karşı çıktılarsa da başarılı olamadılar. Seçim 1923ün yaz aylarında yapıldı; seçimi, bir istisna dışında Halk Fırkasının adayları kazandılar. (Tek istisna Gümüşhaneden bağımsız seçilmeyi başaran Zeki Kadirbeyoğlu idi. Bu seçimin hikayesini gelecek hafta sizlere sunacağım).
Kurmay Albay Halit Bey, işte bu seçimlerde de Halk Fırkası saflarında seçime katıldı ve Kastamonu mebusu oldu.
Halit Bey, Halk Fırkasına mensup olmasına rağmen dünya görüşü itibariyle mazbut, dindar ve ılımlı bir insandı. Halk Fırkasının bir nevi kuruluş bildirgesi olarak ilan ettiği 9 umdeyi ciddiyetle incelemiş ve kabullenmişti. 9 umdenin maddelerinden ikincisi şuydu: Saltanatın kaldırılması kararı (1 Kasım 1922) değişmeyecekti ve TBMMne dayanan Halifeliğin beynelislâm yüksek bir makam olduğu kabul edilmişti. 3 Mart 1924 günü Hilafetin lağvını emreden kanun Meclis gündemine geldiğinde Halit Bey, gruptaki müzakerelerde söz söyleme imkanı bulamayınca genel kurulda söz almış ve parti disiplinine uymasa da fikirlerini dile getirmekten kaçınmamıştı. Halit Beyin bu konuşması gerek Meclis zabıtlarında, gerek yeğeni Ziya Göğem tarafından yayınlanan (Dadaylı Halit Akmansü, 1954, s.263 vd.) isimli kitapta mevcuttur.
Halit Beyin itirazı, kanun teklifinin birinci maddesinin ikinci fıkrasındaki Hilâfet, Hükümet-i Cumhuriyenin mefhumunda mündemiç olduğundan makam-ı hilafet mülgadır ifadesinde yoğunlaşıyordu. Halit Bey özetle diyordu ki: Şimdiki hali ile Hilafet hakikaten bir heyûlâdan farksızdır ve hiçbir siyasi ve dinî otoritesi bulunmayan bir kuru temsil makamı haline gelmiştir. Halbuki biz Millî Mücadele esnasında Halifeyi kurtaracağız vaadinde bulunduk. Ben hilafeti muhafaza edelim ve Osmanlı hanedanında bırakalım demiyorum. Ama altı, kadar önce hepimiz 9 umdeyi kabul ederek buraya geldik ve dedik ki, TBMM, Makam-ı Hilâfetin istinatgâhıdır ve makam-ı hilâfet beynelislâm bir makam-ı muâllâdır. O makam bir makam-ı muallâ değilse, neden ilan etmeği lüzumlu gördük. Binaenaleyh bendeniz böyle makam-ı hilafet mülgadır demeği doğru bulmuyorum. Bu sözü şeran değil, siyaseten büyük bir mahzur telâkki ediyorum. BMMnin şahsiyeti maneviyesinde deriz. Doğrudan doğruya mülgadır demek hatâlıdır.
Halit Beyin bu sözleri, Zeki Beyin aksine sükunetle dinlenmiş olmasına rağmen, ondan sonra söz alan Saruhan mebusu Vasıf Bey, bolca demogojiye müracaat ederek yaptığı konuşmasında Halit Beyi bir irticâ figürü halinde resmettiği Patrona Halile benzetmişti. Daha sonra Başvekil İsmet Paşa, daha ılıman bir konuşma yaparak ortamı yumuşatmış ise de yapılan oylamada kanun aynen kabul edilince Halit Bey, kendisi için en dürüst tutumun, partisinden istifa etmek olacağı kararına varmış ve hemen dilekçesini oracıkta kaleme almıştı.
Halit Beyin Halk Fırkasından istifa dilekçesi aynen şöyledir:
Halk Fırkası Grubu Riyasetine,
Fikren, ruhen Halkçıyım. İntihabat için ilan edilen umdelere sadıkım. Umdelere mugayir olarak fırkanın takib ettiği siyaset, kanaat-ı vicdaniyeme mugayirdir. Fırkanın muvaffakiyetini temenni ederim. Fırkadan istifa ettiğimi maalihtiram arzeylerim efendim 3. 3. 1340 (1925) - Kastamonu mebusu Halit.
Bu dilekçe, Cumhuriyetle yaşıt CHP tarihinde bir mebus tarafından kaleme alınan ilk istifa mektubudur. Nitekim istifanın üzüntü yarattığı, Fırkanın umumi reisi M. Kemal Paşanın dört mebusla haber göndererek, Kanaatı her ne olursa olsun fırkadan ayrılmasın, dilekçesini geri alsın ricasında bulunduğu anlaşılıyor. Halit Bey buna mukabil, Halk bize ilan ettiğimiz umdelere göre oy verdi, biz işe o prensiplere aykırı işler yapıyoruz. Millete verdiğim söze sadık kalacağım. İstifam kesindir. Bir siyasi partinin üyeleri ise fikren dayanışma içinde olmalıdır. Görüşlerinize aykırı birini fırkada tutmanız doğru olmaz. Gaziye hürmet ediyor, başarılar diliyorum. diyerek kararını pekiştirmiştir.
İstifadan sonra Halit Beyin 2. TBMMde bağımsız çizgide kaldığını, fakat 17 Kasım 1924te Terakkiperver Cumhuriyet Fırkasının kurulması üzerine bu fırkaya geçtiğini biliyoruz (Mete Tunçay, TCnde Tek Parti Yönetiminin Kurulması, Cem yay., İst., 1992, s. 108) fakat bu konu, yeğeni tarafından kaleme alınan kitapta suskunlukla geçiliyor. Halit Beyin, TCFye katılmasına rağmen, bu parti mebuslarının İzmir suikasti sebebiyle tutuklanarak İzmire sevkedilmesinden istisna tutulması son derece önemlidir. Nitekim Halit Bey, Mecliste artık faal bir görevde bulunmamış, mebusluk görevinin bittiği 1927 yılından sonra emekliliğini istemiştir. Sonraki yıllarda mali açıdan çok sıkıntı çekmiş olmasına rağmen yeğeninin ifadesine göre Tek parti yöneticilerinin teklif ettiği resmî görevleri reddederek (Ziya Göğem, s.338 vd.) fikri bağımsızlığını (ve elbette maddi sefaleti) tercih etmişti. Nitekim 1946 ve 50 seçimlerinde kendisine yapılan mebusluk tekliflerini de kabul etmemiştir.
Halit Beyin hikâyesi, Cumhuriyet tarihi ile örtüşen ama onun gizli kalmış yönlerini açığa çıkarıp tamamlayan bir nitelik taşıyor. Halit Bey gibi şahsiyetli bir adamın unutulmaması ve Cumhuriyet devri tarihçiliğine yapacağı katkı bakımından Ziya Göğemin Dadaylı Halit Akmansü isimli eserinin bir an önce yeniden yayınlanmasını temenni ediyorum.
deryatulga
11.12.06, 19:25
Tesekkürler.
Kaynak neydi ?
Ahmet Turan Alkan - a.alkan@aksiyon.com.tr (a.alkan@aksiyon.com.tr) - Sayı: 626 - 04.12.2006
deryatulga
11.12.06, 21:08
Hilafet tartışması
http://www.yenisafak.com.tr/diziler/vahdettin/0404d.jpg Mustafa Kemal ile Kazım Karabekir arasında 'hilafet' konusunda anlaşmazlık yaşanmış, Atatürk Sultan Vahdettin'in, Karabekir Paşa ise Abdülmecit'in halife olmasını istemiş.
İstiklal Harbi'nin önemli komutanları, ki pek- çok tarihçi tarafından Kuva-yı Milliye liderleri olarak nitelendirilmişlerdir. Bunlar Mustafa Kemal Paşa, Fevzi Çakmak, İsmet Paşa, Ali Fuat Cebesoy, Rauf Orbay ve Kazım Karabekir'dir. İstiklal Harbi bu liderler açısından farklı biçimlerde anlatılmış, yer yer birliktelikler, yer yer ihtilaflar söz konusu olmuştur. Kazım Karabekir Paşa, İstiklal Harbi'nin sadece Atatürk ve İnönü eksenli anlatılmasına da itiraz eder.
Karabekir'in kitabı imha edildi
Uğur Mumcu'nun 1990'da Cumhuriyet gazetesinde yayınladığı ve daha sonra da kitap haline getirdiği "Kazım Karabekir Anlatıyor" isimli kitapta Atatürk ve Kazım Karabekir arasında geçen pekçok olay yer alıyor. Mumcu, Atatürk ile Karabekir Paşa arasında 1933 yılında Milliyet gazetesinde günlerce yer alan tartışmaları da verir. İddialara göre Atatürk "Millici" takma adıyla Karabekir Paşa aleyhinde yazılar yazar. Karabekir Paşa, Milliyet gazetesine 7 mektup göndermiş, bu mektupların sonuncusu devletin beynelmilel menfaatlerine aykırı olduğu gerekçesiyle yayınlanmamış. Bunun üzerine Karabekir Paşa, "İstiklal Harbimizin Esasları" başlıklı bir kitap hazırlamış. Ne var ki sözkonusu kitaba daha matbaada iken el konuldu. Yanısıra Paşa'nın Erenköy'deki evi basılarak kitabın nüshaları ve kitaba kaynak teşkil eden belgelere el konulmuş. Matbaada el konulan 3 bin kitap ise Topkapı dışındaki çukurlarda yakılarak imha edilmiş. Ancak Karabekir'in yakılan kitabı saklanabilen birkaç nüsha sayesinde 1951'de yayınlanabilmiş.
Atatürk halifeliği Vahdettin'e verecekti, Karabekir engel olmuş!
Uğur Mumcu'nun kitabında Karabekir'den kaynaklanan iddialara göre Atatürk halife olmak istiyordu. Bir diğer anlaşmazlık konusu da saltanatla hilafetin birbirinden ayrılması durumunda halifenin kim olacağıdır. Karabekir'in öne sürdüğü görüşe göre Atatürk Sultan Vahdettin'in, Karabekir Paşa ise Abdulmecit'in halife olmasını istedi. Karabekir: "Mustafa Kemal Paşa, Vahdettin'in kalmasını istiyordu. Sebep olarak da suçlu olduğundan sözümüzden çıkmayacağını, eğer Mecit Efendi halife olursa, bize zorluk çıkarabileceğini ileri sürüyordu. Buna karşı benim mütalaam şuydu: Millete baği diyen, bizi asi diye fetva çıkararak idama mahkum eden ve düşmanlarımızla birleşerek milli hükümetimize karşı Halife Ordusu gönderen bu adamı tutmak millete karşı olduğu kadar tarihe karşı da bizi küçük düşürür. " Böylece Karabekir Paşa'nın Sultan Vahdettin hakkındaki kanaatini de öğrenmiş oluyoruz.
Kazım Karabekir Paşa'nın anlattığı Atatürk ile resmi tarihin anlattığı Atatürk arasında önemli farklılıklar vardır. Karabekir Paşa, 7 Şubat 1923'te Atatürk'ün Balıkesir'de Ulucami'de verdiği ünlü hutbeyi de eleştirir. Mustafa Kemal Paşa'nın hutbe hakkında ne düşündüğünü sorması üzerine, "Dünya işlerini camilere soktuğumuzun acısını çektiğimiz yetmez mi Paşam?. Milli işlerimizi neden yine camilere sokuyoruz. Ve neden siz başkumandan olduğunuz halde dinle hilafetle bir din adamı gibi hatta daha ileri giderek meşgul oluyorsunuz? Münevverlerimiz haklı olarak bu gidişi iyi telakki etmeyeceği gibi bu yol da esasen tehlikelidir. 1921 Şubatında Şark'tan teklifimde -birtakım muhafazakarların yine işe karışarak teceddüt hareketlerinden mahrum kalacağımız endişesini arz etmiş ve memleketin yüksek mütehassıslarıyla esaslı programlar yapılarak bunların tatbikinde sebat ve sadakat lüzumunu bildirmiştir" der.
Nutuk, Resmi Tarih'in tek dayanağı mı
"Kurtuluş Savaşı, öncesi ve sonrası"nı içeren resmi tarihin yegane kaynağı olarak kabul edilen Nutuk, Atatürk'ün 15-20 Ekim 1927 tarihleri arasında Cumhuriyet Halk Partisi Kurultayı'nda yaptığı konuşmanın metnidir. Nutuk'un Kurtuluş Savaşı'nın tek ana kaynağı olarak görülmesi ve okul kitaplarının da bu kaynak esas alınarak yazılması Karabekir Paşa'nın tepkisini çeker. Kurtuluş Savaşı'na komuta eden büyük komutanların yazdıkları hatıralar birbiriyle çelişik pek- çok konuyu içerir. Tek Parti döneminde Kurtuluş Savaşı, Atatürk ve İsmet Paşa etrafında şekillendirilen bir resmi tarihe tanıklık eder. Kurtuluş Harbi ile ilgili çok çeşitli sivil kaynaklar ortaya çıkmışsa da ders kitaplarında Tek Parti döneminin ürünü resmi tarih genel hatlarıyla devam eder. Öyle ki neredeyse bir tabu haline getirilen resmi tarihle çelişen yaklaşımlar, tezler, kaynaklar yazarlarının soruşturma geçirmesine, eserlerinin toplatılmasına neden oldu.
KARABEKİR NUTUK'UN HATA VE SEVAP CETVELİNİ TUTMUŞ! Kazım Karabekir Paşa'nın Nutuk'un tek kaynak olarak gösterilmesine itiraz eder. Mumcu'nun "Kazım Karabekir Anlatıyor" isimli kitabındaki bilgilere göre, 27 Mart 1945'te Milli Eğitim Bakanlığı'nda bu konu tartışılır. Tartışma, Milli Eğitim Bakanı Hasan Ali Yücel'in odasında yaşanır. Hasan Ali Yücel ve Enver Ziya Karal'ın tartıştıkları kişi Kazım Karabekir'dir. Üç kişi arasındaki görüşmeler nisan ayının ortalarına kadar sürer, toplantıda dile getirilen görüşler bir tutanağa geçirilir. Karabekir, Prof. Enver Ziya Karal'ın yazdığı kitabın ana kaynağının Nutuk olmasını eleştirerek şöyle der: "Nutuk çok yanlış ve tarafgiranedir. Nutuk'ta daha ziyade teferruat üzerinde durulmuş ve esaslar kamilen ihmal edilmiştir. Benim yakılan kırk kitabım içinde biri de Nutuk'un hata ve sevap cetveli adını taşımaktaydı. Bunda Nutuk'un yanlışları bir bir gösterilmiştir." Karabekir Paşa'nın cumhuriyet tarihinde olayların Atatürk ve İnönü etrafında toplandığına ve inkilap tarihinin seyrinde onlardan başka pekçok kimsenin emekleri olduğu halde bu cihetin işaret edilmediği şeklindeki itirazına Prof. Karal "devlet tarihi yazıyoruz" şeklinde cevap vermiş. Prof. Karal'ın tutanaklara geçen cevabı şöyledir: "Yazılan tarih devlet tarihidir. Tarih olaylarının devlet bakanları etrafında toplanması bütün devlet tarihlerinden göze çarpan gerçektir. Klasik bir ders kitabında bir olayın bütün kahramanlarını saymak imkanı yoktur. "
deryatulga
11.12.06, 21:21
Adem Yavuz Arslan - a.yavuz@aksiyon.com.tr (a.yavuz@aksiyon.com.tr) - Sayı: 575 - 12.12.2005
1 yorum (http://www.aksiyon.com.tr/detay.php?id=23005)
40 yıldır Atatürkün vasiyetini arıyorlar
Alaaddin-Meriç Tumluer ikilisi tam 40 yıldır, var olduğunu iddia ettikleri Atatürkün gizli vasiyetinin izini sürüyor. Ne akademik ne de siyasi kimlikleri var; fakat bütün mesailerini bu uğurda harcıyorlar. Cumhurbaşkanlarından siyasi parti liderlerine ve generallere kadar herkesin kapısını aşındırıp vasiyetin kamuoyuna açıklanmasını istiyorlar. Hatta Kenan Evreni mahkemeye bile verdiler.
http://www.aksiyon.com.tr/resim/575/16.jpg 9 Kasım günü Şemdinlide Seferi Yılmaza ait kitabevinin bombalanması ile başlayan ve takip eden günlerde 4 kişinin hayatını kaybettiği olayların üzerinden kısa bir süre geçmişti ve herkes konuyla ilgili olarak askerlerden bir açıklama bekliyordu. Komuta kademesindeki isimler olayın yargı aşamasında olduğunu belirterek net ifadeler kullanmazken 20 Kasım günü Genelkurmay Başkanlığından basın yayın kuruluşlarına bir açıklama geldi. Ama açıklama Şemdinli olayları ile ilgili değil, Atatürkün vasiyeti tartışmaları hakkındaydı. Genelkurmay Başkanlığı detaylı bir açıklama ile yaklaşık 40 yıldır süren gizli vasiyet tartışmalarına nokta koyuyordu: Atatürkün bilinenin dışında bir vasiyeti yoktur. Peki ama ortada Atatürkle ilgili bir tartışma olmamasına rağmen Genelkurmay Başkanlığı neden böyle bir açıklama yapma ihtiyacı hissetmişti?
Açıklamanın görünürdeki sebebi AK Partiden ANAPa geçen İstanbul Milletvekili Emin Şirinin Adalet Bakanı Cemil Çiçeke hitaben verdiği soru önergesiydi. Meclisin soru önergesi verme rekorunu elinde bulunduran Şirin, Atatürkün kamuoyuna açıklanmayan gizli bir vasiyeti var mıdır? sorusunu sormuştu. Fakat, Bakan Çiçek soru önergesine cevaben yaptığı açıklamada net bir ifadeyle Atatürkün gizli bir vasiyeti yoktur. derken, Emin Şirin bu kez de bilgi edinme yasası kapsamında Adalet Bakanlığına vasiyetin devir teslim tutanaklarının ne olduğunu sormuş, bakanlık da bu soruyu Milli Savunma Bakanlığı ve Genelkurmay Başkanlığına iletmişti. Böylece konuya muhatap olan Genelkurmay Başkanlığı, Askeri Tarih ve Stratejik Etüt (ATASE) Başkanlığı Arşiv Şube Müdürü Albay Ahmet Tetik imzasıyla bir açıklama yaparak miras tartışmasına katılmış oldu. Açıklamada, Ziraat Bankası Merkez Şubesinde bulunan Atatürke ait 21 bin 820 adet belge Bakanlar Kurulunun 2 Ocak 1964 gün ve 67538 sayılı kararname hükümlerine dayanılarak 22 Ocak 1964 tarihinde Genelkurmay Başkanlığı Harp Tarihi Dairesine teslim edilmiştir. İnce tasnifi yapılan bu belgelerin içinde eski Türkçe yazılı Atatürkün imzasını taşıyan ve vasiyeti niteliğini taşıyabilecek bir belge mevcut değildir. deniyordu.
40 yıllık mücadele
Yıllardır çeşitli platformlarda tartışılan Atatürkün gizli vasiyeti konusunda aslında kamuoyunun çok da farkında olmadığı iki aktör var: Alaaddtin Tumluer ve oğlu Meriç Tumluer. Tumluer ailesi ne tarihçi ne de siyasetçi kimliğine sahip; ama tam 1963ten bu yana, Atatürkün gizli kaldığını iddia ettikleri vasiyetinin peşindeler. Soru önergelerine de akademisyenlerin tebliğlerine de kaynaklık eden olay aslında önceleri Alaaddin Tumluerin bugünlerde ise oğlu Meriç Tumluerin ısrarlı çalışmaları. Öyle ki aile vasiyetin izini sürmeyi ilahi bir vazife olarak görüyor. Bize verilmiş kutsal bir görev. dediği soruşturmayı babasından devraldığını ve ömrünün sonuna kadar takip edeceğini söyleyen Meriç Tumluer, bütün hayatını bu işe adamış adeta. Mersinde deri ticareti yapan; ama vaktinin çoğunu var olduğunu iddia ettiği gizli vasiyeti ortaya çıkarmaya ayıran Meriç Tumluer bu iş için özel bir ekip bile kurmuş. Kendi iddiasına göre ekibinin içinde halen görevde olan generallerden emekli olmuş ve kamuoyunun çok iyi bildiği bazı paşalara kadar geniş bir yelpazeden insanlar var. Emekli orgeneral Tuncer Kılıçın da kendilerine destek verdiğini söyleyen Tumluere göre Türkiyede yıllardır mirasın açıklanmasını isteyenlerle karşı çıkanların savaşı yaşanıyor. Yine iddiasına göre vasiyetin izini sürenler tehdit ediliyor.
Konuşurken sürekli dinî konulara referans gösteren, aynı zamanda Atatürkten bahsederken Yüce Atatürkümüz tamlamasını kullanan Tumluer, babasının ticari hayatını bir kenara bırakarak vasiyeti araştırmaya başlamasını şöyle özetliyor: Atatürk kendi el yazısıyla yazdığı vasiyetinde 1933 doğumlu Alaaddin isimli bir şahsın ve mahdumlarının vasiyeti için görevli olduğunu haber vermişti. Babam dönemin Mersin Valisi Lütfi Hancıoğlu ve Emniyet Müdürü Vehbi Tanverin makamında 12 Temmuz 1963te parola ve şifreyi söyleyerek göreve başlamıştır. Meriç Tumluere göre babası bu iş için görevlendirilmiş bir kişidir. Görevlendirme ise ilahi bir takdirdir. Peki ama Atatürkü hiç görmemiş birisi var olduğu söylenen parola ve şifreyi nasıl alacak ya da Atatürk gerçekte böyle birini işaret etmişse bile 1933 doğumlu başka bir Alaaddin olamaz mı? Veya Atatürk kendi vasiyetinin açıklanması için daha kundaktaki bir çocuğu neden vazifelendirsin?
Meriç Tumluerin sorulara cevabı soru işaretlerini gidermekten öte yeni sorular doğuruyor. Çünkü Tumluere göre Atatürk ilahi bir görevle gelmişti ve Türk-İslam âlemi için yapacakları vardı. Atatürkün dindar bir kişi olduğunu ama dönemin konjonktürel şartları gereği dinden uzak kaldığını, manevi zatların desteğini aldığını iddia ediyor. Hatta Kurtuluş Savaşının kazanılması ve cumhuriyetin kurulmasını da bu manevi desteğe bağlıyor. Babasının parolayı bilmesini ise maddi sebeplerle açıklayamayacağını savunuyor: Atatürke malum oluyordu birçok şey. Dört halifeden on imama kadar manevi zatlardan destek alıyordu. Ona Türk-İslam âleminin ferahı için yapması gerekenler bildiriliyordu. diyor.
Mahkemeye bile gittiler
Meriç Tumluere göre Atatürk mevcut vasiyeti yanında gizli bir vasiyet daha yazarak ölümünden 50 yıl sonra açıklanmasını emretmişti. Atatürkün, eski Türkçeyle yazılmış vasiyetinde Türkiyenin saltanat makamını oluşturmadan hilafet müessesesini tekrar kurması ve İslam âleminde Vatikan benzeri bir yapının oluşturulması gerektiğini belirttiğini iddia eden Tumluere göre 1988de dönemin cumhurbaşkanı Kenan Evren vasiyeti açtı; fakat şartlar müsait değil diyerek kamuoyuna beyan etmedi. Tumluere göre Atatürk 1927 yılında yazdığı vasiyetini Ziraat Bankasının Ulus Merkez Şubesindeki özel kasalarına koydu; aynı zamanda kopyalarını Gazeteci Altemur Kılıçın babası Kılıç Alinin de bulunduğu bazı kişilere dağıttı. Vasiyetin Atatürkün kendi ses kayıtlarıyla Genelkurmay arşivlerinde olduğunu iddia eden Tumluer, Sıradan bir vatandaşın bu bilgilere nasıl sahip olabileceği? sorusuna ise Devletin belli birimleri hem babamı hem de beni bilgilendiriyor. cevabını veriyor.
Meriç Tumluer bütün vaktini vasiyetin izini sürmeye ayırmış. Kolunun altında dosyalar Ankara-İstanbul arasında mekik dokuyor. Hatta iddiasına göre babasıyla bu dava için milyonlarca dolar da harcamışlar. Atatürkün gizli vasiyeti içerikli yüzlerce mektup, faks, broşür ve fotokopiyi bütün devlet erkanına, akademisyenlere, siyasilere yollamışlar. Bütün milletvekilleri, bakanlar, bürokratlar Tumluer ailesinin ısrarına muhatap olmuş. Bu iş için ofis elemanları çalıştırıyor ve her gönderdiği yazının teyidini alıyor, Cumhurbaşkanlığı makamına sürekli fakslar, yazılar yolluyor. Başbakan Recep Tayyip Erdoğanın Mersin programı sırasında konuyla ilgili çalışmalarını içeren bir dosyayı başbakanın korumalarına verdi. Halen görevde olan ya da emekli olan tüm orgeneralleri tek tek arayan ya da makamlarına faks çeken Tumluer bugüne kadar sadece milletvekillerinden geri dönüşüm alabilmiş. Şimdiye kadar DSPden Edip Özgenç ve ANAPtan Emin Şirin soru önergesi verip konuyu meclis kürsüsüne taşımış. Gerçi her ikisine de verilen cevap aynı olmuş: Böyle bir vasiyet söz konusu değil.
Meriç Tumluere göre siyasiler kelime oyunu yapıyor, çünkü cumhurbaşkanları Atatürkün vasiyetini biliyorlar. Onlar bildiği için onlara göre gizli değil diyen Tumluer, Kenan Evren 1988de vasiyeti açtırdı. Okudu. Fakat hepsini Genelkurmaya yolladı. Babam 1992de Armutalana gidip yüz yüze görüştüğünde ortam müsait değildi, o yüzden açıklamadık cevabını verdi. Yani hem Genelkurmay hem de Cumhurbaşkanlığı makamı vasiyeti biliyor. iddiasında... Kenan Evrenin her şeyi bildiğini fakat açıklamadığını öne süren Tumluer bu amaçla defalarca Evreni arar. Sonunda telefonla konuşma şansı bulur; ama Evren iddia edildiği gibi gizli bir vasiyetin olmadığını, hilafet meselesinin ise herhangi bir kayıtta gözükmediğini anlatsa da Meriç Tumlueri ikna edemez. Meriç Tumluer, Evrenin gerçekleri sakladığına inanıyor. Hatta bu amaçla Ankara 12. Sulh Hukuk Mahkemesinde Atatürkün gizli vasiyetinin açıklanması için dava açtı. Davanın tarafları arasında ise Kenan Evren ve Genelkurmay başkanları var.
Meriç Tumluer babasından devraldığı ve ilahi bir görev olarak kabul ettiği Atatürkün gizli vasiyetini soruşturma görevini ısrarla sürdürüyor. Öyle ki Anıtkabirdeki deftere bile vasiyetin izini ölünceye kadar süreceğini yazmış. Konuşmaları, tavırları, anlatımları kafalarda soru işaretleri doğuruyor. Çünkü manevi zatların kendilerini bu konuda görevlendirdiğini, halen görevde olan çok sayıda üst düzey askerin kendilerini desteklediğini iddia ediyor. Ona göre Türkiyenin kronikleşmiş bütün sorunları vasiyetin açıklanması ve hilafetin ilanıyla çözülebilecek. Bu amaçla önümüzdeki günlerde de kolunun altında dosyalarla yazarları, akademisyenleri, siyasileri, emekli askerleri ve konuyla ilgili olduğunu düşündüğü bürokratları faks ve mektup yağmuruna tutacak. Kim bilir bir gün sizin de karşınıza çıkabilir.
deryatulga
17.03.07, 16:04
http://www.aksam.com.tr/yazarfoto/eardic.gif Engin Ardıç</B>
Kutsal kitap satışları
Atatürkün Nutuku satış patlaması yapmış, iki yılda üç yüz bini bulmuş... Harry Potterı geçti mi, bilmem.
Nutukun çeşitli yayınevlerinden çeşitli baskıları var (bendenizde eski Türk Dil Kurumunun resmi baskısı mevcuttur), hatta bir ara Hıfzı Veldet Velidedeoğlu onu Söylev adıyla yeniden yayınlamıştı...
Atatürkün kullandığı dili Türkçeleştirmişti yani.
Çünkü Atatürk, henüz Atatürk değil, Reisicumhur Gazi Mustafa Kemal Paşa olduğu 1927 yılında ünlü nutkunu Osmanlıca okumuştu!
Bu nasıl bir Türk devrimcisinin el kitabıdır ki Türk diline tercüme edilmesi gerekiyor?
Tercüme dedim de aklıma geldi... Nutuku basan yayınevlerinden biri Hitlerin Kavgam adlı ölümsüz eserini (!) de yayınlamış, onu da yetmiş bin sattığını açıkladı... Cumhuriyet Halk Partisi İstanbul İl Örgütü de on bin Nutuk bastırıp dağıtmış! Yanında poster de veriyorlar. Anahtarlık, T-Shirt, şapka ve kahve fincanı da veriyorlar mı acaba?
Böylece Hitler, Mussolini, Lenin, Stalin, Mao gider, Atatürk kalır diyen Kemalistler haklı çıktılar.
Nutuk satışlarında gözlenen patlama memnunluk vericidir. Yıllardır ısrarla yazarım: Her Türk vatandaşının Nutuku mutlaka ve mutlaka okuması gerekir. (Turgut Özakmanın fotoromanıyla yetinmeyiniz, ayrıca Hasan İzzettin Dinamonun Kutsal İsyan ve Kutsal Barış adlı dizi eserlerini de okuyunuz, Sabahattin Selekin Anadolu İhtilalini de ihmal etmeyiniz. Sonra meseleye bir başka açıdan bakıp İdris Küçükömere de bir göz atınız... İşi ilerletince Alptekin Müderrisoğluna falan da geçiniz, önce bütünü kavrayıp sonra ayrıntılara da giriniz.)
Ancak bunun için okuma bilmek şarttır, bir, okuduğunu anlamaya gerekli ve yeterli bir zekâ katsayısına sahip olmak şarttır, iki.
O zaman da ne yazık ki satışlar belli bir rakamı geçemez.
Geliniz, Nutukun ne olup ne olmadığını bir kere daha hatırlayalım:
Nutuk, Atatürkün, kurtuluş savaşımızı nasıl yönetip kazandığını ayrıntılarıyla ve belgeleriyle anlattığı bir rapordur... Bu rapor mecliste okunmuş, ancak TBMM üyelerine değil, CHP grubuna verilmiştir... Hem hukuk açısından hem de teknik açıdan ikisi ayrı şeylerdir. Eğer Terakkiperver Fırka kapatılmamış olsaydı, bu partinin milletvekilleri oturuma katılamayacaklar, Nutuku ancak gazetelerdeki haberlerden ve sonra tamamı kitap halinde çıkınca okuyup öğrenebileceklerdi (radyo yeni kurulmaktaydı ve canlı yayın sözkonusu değildi)...
Nutuk, Atatürk devrimlerini topluca özetleyen bir başvuru kitabı, bir doktrin eseri değildir. Bir kutsal kitap hiç değildir. Bir savaş anıları toplamı ve bir savunma metnidir. Fransızcada buna plaidoyer derler. General de Gaulleün de böyle savaş anıları vardır, General Eisenhowerın da, Sir Winston Churchillin de (hatta bu üçüncüsü o eseriyle 1953 Nobel Edebiyat Ödülünü kazanmıştı!)... Julius Caesarın bile vardır savaş anıları...
Çünkü Atatürk nutkunda son derece yanlı ve taraflıdır. Önemli bir bölümünü, sonradan ters düştüğü bazı arkadaşlarını, diğer bazı komutanları şiddetle eleştirmeye ve hatta suçlamaya, yerden yere vurmaya, yerin dibine batırmaya ayırmıştır.
Böylece, aynı zamanda siyasi bir risale (pamphlet) kimliğini taşır.
Nutuk, tarihçiler için son derece önemli, vazgeçilmez bir hammadde kaynağıdır. Budur ve yalnızca budur.
Hani Das Kapitalin ya da Komünist Manifestonun Marksizme temel teşkil etmesi, ya da Kavgamın Nasyonal Sosyalizmin teorisini ortaya koyması gibi, Atatürkçülükün amentüsü ya da ilmihali değildir. Okumayan birçok kişi öyle sanıyor.
Nutkunda, Atatürk, Samsuna çıkışından, yani 19 Mayıs 1919 gününden önce olup biten hiçbirşeyi anlatmamıştır. O gün gördüğü durum ve genel görünüşü (vaziyet ve manzara-i umumiye) anlatarak sözüne başlar... Oysa, Mondros Mütarekesinden o güne kadar olup bitenler (30 Ekim 1918den 19 Mayıs 1919a tam altı buçuk ay) bilinmezse, değerlendirme eksik kalır.
Örneğin Atatürkün İstanbulda o altı buçuk ay içinde... Bir gazete çıkarmayı... Yeni hükümette Harbiye Nazırı olmayı... Olamayınca o hükümetin güvenoyu almaması için çaba gösterdiğini biliyor muydunuz?
Bilmiyordunuz. Ama bize küfür etmeyi biliyorsunuz, değil mi?
deryatulga
08.12.07, 10:11
Atatürkün psikolojisi tahlil edilecek
8 Aralık 2007http://www.hurriyet.com.tr/_newsimages/4582212.jpg Devlet Bakanı Mehmet Aydın, Atatürkün Nutuku yazarken içinde bulunduğu psikolojiyi analiz etmek amacıyla bilimsel bir çalışma yapılacağını açıkladı. Aydın, dün TBMM Genel Kurulunda bakanlığına bağlı TÜBİTAK, TÜBA, Atatürk Kültür, Dil ve Tarih Yüksek Kurumu bütçeleriyle ilgili bilgi verdi.
NUTUKA TAHLİL YAPILMALI Nutuka Avrupada dengi bir esere verilen bilimsel ilginin gösterilmediğini vurgulayan Aydın, "Nutukun ciddi bir tahlili yapılmalı. Onu söyleyenin hangi psikoloji içinde bulunduğunu, aynı zamanda onun Türk kültürünün ana çerçevesi ve ana ruhu içerisinde yerinin ne olduğunu tahlil etmeliyiz. Birden bire Atatürk onu söylemiyor. Atatürk bir kültürden geliyor, bir dünya görüşünden geliyor, asırları dolduran bir tarihten gelen bir insanın yaptığı bir konuşmadır. Nutuk en az 10 yönüyle tahlil edilmek zorundadır" dedi.
Avrupada söylem tahlili yapan başarılı üniversiteler bulunduğunu belirten Aydın, Türkiyeden birkaç öğrencinin bu amaçla yurtdışında eğitime gönderileceğini bildirdi.
Powered by vBulletin® Copyright ©2012 Adduco Digital e.K. und vBulletin Solutions, Inc. Alle Rechte vorbehalten.
SEO by
vBSEO 3.6.0