PDA

Archiv verlassen und diese Seite im Standarddesign anzeigen : Ermeni Sorunu



Greyson
28.01.06, 22:51
"SOYKIRIM" TERİMİ NE ANLAMA GELMEKTEDİR?

Soykırım terimi ilk kez, Birleşmiş Milletler Genel Kurulu’nun 9 Aralık 1948 tarihli kararıyla onaylanıp l 1 Ocak 1951'de yürürlüğe giren "Soykırımın Önlenmesine ve Cezalandırılmasına ilişkin Sözleşme" adlı uluslararası sözleşmede kullanılmıştır.

Türkiye tarafından da onaylanan sözleşmeye göre; soykırım suçunun tanımlanması için şu üç unsurun gerçekleşmesi gerekmektedir:

Her şeyden önce ulusal, etnik, ırki veya dini bir grup bulunmalıdır.
Bu grup, sözleşmede sayılan "grup mensuplarının öldürülmesi" eyleminden "bir grubun çocuklarının başka bir gruba zorla nakledilmesi" ne kadar uzanan ve "grubun fizik varlığını sona erdirecek yaşama koşullarına tabi tutulması" eylemini de içeren bazı muamelelere tabi tutulmalıdır.
Söz konusu grubu "kısmen veya tamamen yok etme kastı"nın mevcut olması gerekir.
Bu kilit ibare; savaşlara, isyanlara vs. ilişkin başka amaçların sonuçları olan diğer "adam öldürme"lerden, soykırımı ayırt eder. Adam öldürme fiili ulusal, etnik ırki veya dini bir grubun üyelerini sırf bu grubun üyeleri oldukları için açık veya örtülü bir şekilde yok etmeyi hedef aldığı zaman soykırımına dönüşür.

Sayılarının büyüklüğü, ancak gruba yönelik böyle bir kastın belirtisi olarak ele alınabilirse anlam kazanır. Bu nedenledir ki, Vietnam savaşına ilişkin Russel Mahkemesi dolayısıyla soykırımından söz eden Sartre'ın dediği gibi, “böyle bir kastın örtülü bile olsa varlığını kanıtlamak için objektif olayları incelemek gerekir.”

24 NİSAN 1915 ERMENİ SOYKIRIM GÜNÜ MÜDÜR?

1890’dan sonra başlayan onlarca isyan ve hemen ardından gelen Ermeni katliamları karşısında Osmanlı hükümeti, Ermeni Patriği, Ermeni milletvekilleri, komiteler ve Ermeni cemaatinin önde gelenlerine yeni karışıklıklar çıkması durumunda "ülke savunmasını sağlamak amacıyla sert önlemler almak zorunda" kalınacağı anlatılmıştır. Osmanlı Hükümeti’nin bu gayretleri belgeleriyle sabittir.

Osmanlı’nın bütün iyi niyetli ikazlarına rağmen, daha savaş başlamadan önce her türlü isyan hazırlığına girişmiş olan Ermeniler, savaş başlar başlamaz toplu bir isyana yönelmemişlerdir. Osmanlı orduları cephede savaşırken, Ermenilerin eylemleri, "Ermeni bağımsızlığı için, müttefik davasına hizmet gayesiyle" hazırlanan plana uygun yürütülmüştür. Ancak, Ermeni çetelerinin cephe gerisindeki faaliyetlerinin, devletler hukukuna göre hıyanet sayıldığı gerçeği göz ardı edilmiştir.

Ermeni isyanları özellikle Doğu Anadolu'dan başlayarak diğer vilayetlere yayılmıştır. Erzurum ve çevresinde Rus işgalinin genişlemesiyle Ermeniler, "halkın kanını kendilerine mubah" görmüşler ve bir Alman generalinin ifadesiyle, "Bu bölgedeki Müslüman halkı silip süpürmeye başlamışlar”dır.

Ermeni çetelerinin bu tür zulüm ve eylemleri sürerken, güvenlik kuvvetleri tarafından Ermenilerin yaşadıkları bölgelerde yapılan aramalarda pek çok silâh ve cephane ele geçirilmiştir. Artık devletin varlığını ağır bir şekilde yaralayan bu durum, biraz daha hoşgörü gösterildiğinde, telafisi mümkün olmayan sonuçlara sürükleneceğini göstermektedir.

Osmanlı Devleti'nin savaşa girmesinden ve özellikle Kafkas Cephesindeki bozgundan sonra, Ermenilerin Müslüman halka karşı baskıları, askerden firarları, asker ve jandarmaya saldırıları, silahlı ve mühimmatla yakalanmaları, Fransızca, Rusça ve Ermenice şifre gruplarının ele geçirilmesi gibi gelişmeler, ülke çapında bir karışıklık çıkaracaklarını gösteren en önemli kanıtlar olmuştur. Enver Paşa, bu nazik durum sebebiyle 25 Şubat 1915'te ilgili birimlere dikkatli olunmasını bildirmiştir.

Ancak sınırlı bir bölgede gerçekleştirilen bu uygulamanın genelleştirilmesi fikrini pekiştiren olay, Van Ermenilerin isyanı olmuştur. Çevredeki Ermenilerin, Osmanlı Devleti'nin savaşa girdiği tarihlerde Van'da toplandıkları ve silahlanarak Rusların iyice yaklaşmasını bekledikleri resmi belgelere yansımıştır. 17 Nisan 1915'de başlayan isyan, bütün vilayeti sarmış ve 20 Nisan'da da Van şehri ve köylerindeki Ermeniler ile Çölemerik Nasturileri ayaklanmışlardır. Ermeni Katogikosu V. Kevork, 10.000 silahlı çetecinin bu isyana katıldığını bildirmiştir.

Bunun üzerine Ermeni komiteleri 24 Nisan 1915 tarihinde kapatılarak, yöneticilerinden 2345 kişi devlet aleyhine faaliyette bulunmak suçundan tutuklanmıştır. Dışarıdaki Ermenilerin her yıl "Ermeni soykırımının yıldönümü" diye andıkları 24 Nisan, işte bu 2345 komitecinin tutuklandığı tarihtir ve tehcirle alakalı değildir.

Ancak, asılsız olayları bile abartarak propaganda malzemesi yapan komiteci Ermeniler, söz konusu tutuklamaları da bir propaganda konusu yapmak için derhal harekete geçmişlerdir. Nitekim, Eçmiyazin Katagikosu Kevork, ABD Cumhurbaşkanı’na şu telgrafı göndermiştir:

"Sayın Başkan, Türk Ermenistan’ından aldığımız son haberlere göre, orada katliam başlamış ve organize bir tedhiş Ermeni halkının mevcudiyetini tehlikeye sokmuştur. Bu nazik anda Ekselanslarının ve büyük Amerikan Milletinin asil hislerine hitap ediyor, insaniyet ve Hıristiyanlık inancı adına, büyük Cumhuriyetinizin diplomatik temsilcilikleri vasıtasıyla derhal müdahale ederek, Türk fanatizminin şiddetine terkedilmiş Türkiye'deki halkımın korunmasını rica ediyorum.

Kevork, Başpiskopos ve bütün Ermenilerin Katogikosu."

Başpiskopos Kevork'un telgrafını, Rusya'nın Washington Büyükelçisi'nin ABD'deki temasları izlemiş, böylece yasadışı işler yapan Ermeni komitecilerinin tutuklandığı gün olan 24 Nisan, “Türkler’in Ermenileri soykırıma tabi tuttuğu gün” olarak dünya kamuoyuna propaganda edilmiştir.

Arapça asıllı bir kelime olan tehcir, “bir yerden başka bir yere göç ettirmek, yer değiştirmek, hicret ettirmek (immigration, emigration)” manasını taşır; bir “sürgün”, bir “deportation” manası yoktur. Bununla birlikte; “Tehcir Kanunu” diye adlandırılan kanunun adı da aslında “Savaş zamanında hükümet uygulamalarına karşı gelenler için askeri tarafından uygulanacak önlemler hakkına geçici kanun”dur. Bu kanuna dayanılarak gerçekleştirilen yer değiştirme uygulamasının anlatımında kullanılan “tenkil (nakletme)” tabiri de batı dillerinde “sürgün” anlamına gelen “deportation”, “exile” veya “proscription” gibi terimlere karşılık değildir.

Başta Van olmak üzere yurdun pek çok yerinde başlayan Ermeni isyan ve katliamlarına önlem almak amacıyla Talat Paşa'nın başlattığı, Hükümet ve Meclis’in de uygun gördüğü yer değiştirme, doğrudan doğruya cephelerin güvenini sarsacak bölgelerde uygulanmıştır. Bunlardan birincisi, Kafkas ve İran cephesinin geri bölgesini oluşturan Erzurum, Van ve Bitlis dolayları; ikincisi ise, Sina cephesi gerilerini oluşturan Mersin-İskenderun bölgeleridir. Ermeniler, her iki bölgede de düşmanla işbirliği yapmış ve onların çıkarma yapmalarını kolaylaştıracak faaliyetlerde bulunmuşlardır.

Yer değiştirme uygulaması daha sonraları, isyan çıkaran, düşmanla işbirliği yapan ve Ermeni komitacılarına yataklık eden diğer vilâyetlerdeki Ermenileri de kapsayacak şekilde genişletilmiştir. Başlangıçta Katolik ve Protestan Ermeniler uygulamanın dışı bırakıldıkları halde, daha sonra bunlardan zararlı faaliyetleri görülenler de göç ettirilmişlerdir.

Greyson
28.01.06, 22:52
Gerçekleştirildiği 1915’ten günümüze kadar yer değiştirme uygulaması hakkında çok şey yazılıp çizilmiştir. Ermeniler, uydurma belgelerin arkasına gizlenerek, dünya kamuoyunu uzun süre kandırmayı başarmışlardır. Başlangıçta üç yüz binlerden başlayıp, üç milyonlara kadar varan rakamlarla ifade edilen Ermeni katliâmı hikâyelerinin hiçbir dayanağı bulunmamaktadır. Nitekim İstanbul'un işgal edildiği dönemde İngilizler ve Fransızlar, Osmanlı arşivini yeterince araştırmalarına rağmen soykırımı imâ edecek tek bir belgeye dahi rastlamamışlardır.

Şayet, Osmanlı devletinin Ermenileri “soykırım”a tabi tutmak gibi bir amacı olsaydı; bulundukları yerlerde bu düşüncesini gerçekleştiremez miydi? Bunun için “yer değiştirme” gibi bir uygulamaya ne gerek vardı? Kafilelerin güvenliği, sağlığı ve geçimlerinin temini için büyük maddi fedakarlıklara ne gerek vardı? 1915 Mayısından 1916 Ekim ayına kadar yaklaşık bir buçuk yıl devam eden göç ettirme ve yerleştirme sırasında, emirler çerçevesinde ve mahallinde aldığı tedbirlerle, o günün zor savaş şartlarına rağmen, Ermenilerin can ve mallarını koruma altına almasına ne gerek vardı? Adetâ yeni bir cephe açmış gibi idarî, askerî ve malî yükün altına girmemeye ne gerek vardı?

Bütün bu soruların cevapları, Osmanlı Devleti'nin asıl niyetinin anlaşılmasına yetecektir. Osmanlı devletinin, yüzlerce yıl devlete olan bağlılıklarından dolayı “millet-i sadıka” olarak nitelendirdiği bir halka karşı, birdenbire tavır değiştirmesinin de mantıklı bir izahı yoktur. Değişen Osmanlı değil, Rusya ve İtilaf Devletlerinin bağımsızlık vaatlerine kanan Ermenilerdir.

Devlet güvenliğinin sağlanması için gerekli bir uygulama olan yer değiştirme, dünyanın en başarılı sevk ve iskan hareketidir ve hiçbir zaman Ermenileri imha etmek gayesini gütmemiştir.

TEHCİR ÖNCESİ VE SONRASINDA ERMENİ NÜFUSUNUN DURUMU NEDİR?

Ermeni komitacılar ve bugünkü destekçileri tarafından günümüzde en çok istismar edilen konu Ermeni nüfusunun tehcir öncesi ve sonrasındaki durumudur. Savaş döneminde tutulan kayıtlar, resmi rakamlar, kilise kayıtları, yabancı misyonların raporlarında yer alan nüfus bilgileri ve diğer belgelere rağmen sürekli olarak o günkü gerçek nüfusun asgari üç katı bir rakam gösterilerek soykırım iddialarına dayanak aranmaktadır. Verilen rakamlardan bazıları, dünya genelinde bugün yaşayan toplam Ermeni nüfusunu bile birkaç kat aşmaktadır. Bu nedenle, nüfus bilgilerini veren ciddi kaynaklar karşılaştırmalı olarak müteakip maddelerde değerlendirilmiştir.

Tehcir Öncesi Ermeni Nüfusu:

Osmanlı Devletinde yaşayan Ermenilerin nüfusuna ilişkin çok değişik iddialar mevcuttur. Bunları sırasıyla aşağıdaki şekilde açıklayabiliriz;

Ermeniler ve Diğer Yabancı Kaynaklara Göre Osmanlı Devleti'nde Ermeni Nüfusu:

1917 İngiliz Salnamesine göre; 1.056.000 (1)
Patrik Ormanyan’a göre; 1.579.000 (2)
Kevork Aslan'ın "Ermenistan ve Ermeniler isimli kitabında Anadolu’da 920.000, Kilikya (Adana, Sis, Maraş Bölgesi) 180.000, Osmanlıların diğer bölgelerinde 700.000, olmak üzere toplam 1.800.000 (3)
Alman Papas Johannes Lepsius’a göre; 1.600.000 (4)
Cuinet'e göre; 1.045.018 (5)
Fransız Sarı Kitabına göre; 1.475.011 (6)
Basmacıyan’a göre: 2.280.000 (7)
Patrik Nerses Varjabedyan’a göre; 1.150.000 (8)
Osmanlı Devleti Resmi Belgelerine Göre Ermeni Nüfusu:

Yabancılar Osmanlı belgelerini görmezden gelmeye çalışmaktadır. Ancak, bu konudaki en güvenilir rakamların resmi belgelerde olduğu kesindir. Son zamanlarda olduğu gibi tehcir öncesi Ermeni nüfusun olduğundan 4, hatta 5 kat fazla gösterildiği olmuştur. Örneğin 1878 Berlin Kongresi'nde Bağımsız Ermenistan isteyen Ermeniler, Doğu Anadolu illerinde 3.000.000 Ermeni olduğunu savunmuşlar ancak Berlin Anlaşmasında Hıristiyanlardan vergi alınması hükme bağlanınca, bu sayıyı Osmanlı Hükümetinin belirlediği sayının altına indirmişlerdir.

Osmanlı Devletinde İstatistik Genel Müdürlüğü 1892 yılında kurulmuştur. Genel Müdürlük görevini 1892 yılında Nuri Bey, 1892-1897 yılları arasında Fethi FRANCO adlı bir Musevi, 1897-1903 yılları arasında Mıgırdıç ŞINABYAN isimli bir Ermeni, 1903-1908 yılları arasında Robert isimli bir Amerikalı, 1908-1914 yılları arasında Mehmet BEHİÇ Bey yapmıştır(9).

Görüldüğü gibi Ermeni meselesini siyasi alana taşıyan önemli olayların cereyan ettiği dönemde, Osmanlı nüfus bilgileri yabancıların kontrolü altındadır. Buradan hareketle, bugüne kadar aksi bir belge ve kanaat olmadığına göre Osmanlı nüfus bilgilerine itibar edilmesi gerekmektedir.

1893 Nüfus sayımına göre Ermeni nüfusu 1.001.465'tir.
1906 Nüfus sayımına göre Ermeni nüfusu 1.120.748'dir.
1914 Nüfus istatistiğine göre Ermeni nüfusu 1.221.850'dir(10).
Her üç grup veri kaynağı değerlendirildiğinde, gerek Osmanlı, gerek Ermeni ve yabancı istatistikler, I. Dünya Savaşı döneminde yaşayan Ermenilerin nüfusunun 1.250.000 civarında olduğunu ortaya koymaktadır.

Yer değiştirme uygulaması sırasında çeşitli yollardan göç ettirilen Ermenilerin ayrıldıkları ve vardıkları yerlerdeki sayıları devamlı şekilde kontrol edilmiştir. 9 Haziran 1915'ten 8 Şubat 1916 tarihine kadar Anadolu'nun çeşitli bölgelerinden yeni yerleşim bölgelerine taşınan ve yerlerinde bırakılan Ermeni nüfusun ne kadar olduğu, Osmanlı Arşivi’nin ilgili tasniflerindeki belgelerden şu şekilde derlenmiştir(11):

Sevk edilen Kalan
Adana(12) 14.000 15-16.000
Ankara (Merkez)(13) 21.236 - 733
Aydın(14) 250 -
Birecik(15) 1.200 -
Diyarbakır(16) 20.000 -
Dörtyol(17) 9.000 -
Erzurum(18) 5.500 -
Eskişehir(19) 7.000 -
Giresun(20) 328 -
Görele 250 -
Halep(21) 26.064 -

Greyson
28.01.06, 22:53
Haymana(22) 60 -
İzmir(23) 256 -
İzmit(24) 58.000 -
Kalacık(25) 257 -
Karahisarı sahib(26) 5.769 2.222
Kayseri(27) 45.036 4.911
Keskin 1.169 -
Kırşehir(28) 747 -
Konya(29) 1.900 -
Kütahya(30) 1.400 -
Mamuretülaziz(31) 51.000 4.000
Maraş(32) - 8.845
Nallıhan 479 -
Ordu 36 -
Perşembe 390 -
Sivas(33) 136.084 6.055
Sungurlu 576 -
Sürmene 290 -
Tirebolu 45 -
Trabzon(34) 3.400 -
Ulubey 30 -
Yozgat(35) 10.916 -
TOPLAM 422.758 32.766

Diğer taraftan Göçmen ve Aşiretleri Yerleştirme Müdürü Şükrü Bey'in 18 Ekim 1915 tarihinde Halep'ten gönderdiği telgrafta, Halep'e sevk edilen Ermenilerin tahminen 100.000 civarında olduğu bildirilmektedir(36).

Bu arada Musul ve Zor çevresine gönderilmek üzere 18 Eylül 1915 tarihi itibariyle Diyarbakır'da 120.000, 28 Eylül 1915 tarihi itibariyle de Cizre'de 136.084 Ermeni nüfusun toplandığı kayıtlardan anlaşılmaktadır(37). Şükrü Bey'in 3 Kasım 1915 tarihinde Nizip'ten çektiği bir şifre telgrafta ise, taşımanın gayet düzenli bir şekilde devam ettiği ifade edilmektedir(38).

Yukarıda verilen listede yer değiştiren nüfus içinde yer alıp da henüz taşınmamış olduğu belirtilen kalan nüfustan Adana'dakiler, daha sonra yeni yerleşim bölgelerine taşınmışlardır(39). Buna göre sevk edilen nüfus toplam 438.758, Halep’tekilerle birlikte iskan sahasına varan nüfus ise 382.148’dir. (40) Görüldüğü gibi, ikisi arasında 56.610 kişilik bir fark bulunmaktadır.

Göç ettirilenlerle, yeni yerleşim bölgelerine varanlar arasındaki bu 56.610 kişilik fark, belgelerden elde edilen bilgiye göre, şu şekilde ortaya çıkmıştır: 500 kişi Erzurum-Erzincan arasında; 2.000 kişi Urfa Halep arasındaki Meskene’de; 2.000 kişi Mardin civarında eşkıya ve Arap aşiretlerinin saldırısı sonucu katledilmiş, ayrıca bir o kadar, yani yaklaşık 5.000 ve belki de biraz daha fazla kişi de Dersim bölgesinden geçen kafilelere yapılan saldırılar sonucu öldürülmüştür(41). Bu bilgiler ışığında toplam 9-10 bin kişinin yer değiştirme uygulaması sırasında katledildiği tespit edilmektedir.

Ayrıca yollarda açlıktan da ölümler olduğu belgelerden anlaşılmaktadır(42). Bunun dışında tifo, dizanteri gibi hastalıklar ve iklim koşulları sebebiyle de yaklaşık 25-30 bin kişinin öldüğü tahmin edilmektedir ki(43), bu şekilde 40 bine yakın kişi yollarda kaybedilmiştir. Kalan 10-16 bin kişinin bir kısmı, yola çıkarılmış olmakla birlikte, henüz iskan bölgesine varmadan yer değiştirmenin durdurulması sebebiyle, bulundukları vilayetlerde alıkonulmuştur. Mesela 26 Nisan 1916’da Konya iline, ilde henüz yollarda olan Ermenilerin sevk edilmeyerek il dahilinde iskan edilmeleri için yazı gönderilmiştir(44). Öte yandan yer değiştirme kapsamında bulunan Ermenilerden bir bölümünün Rusya’ya, Batı ülkelerine ve Amerika’ya kaçırıldıkları da tahmin edilmektedir.

Nitekim belgelerde, Osmanlı ordusunda silah altında bulunan Ermenilerden 50.000’inin Rus ordusuna katıldığı, yine Türklerle savaşmak üzere 50.000 Ermeni’nin de Amerikan ordusunda üç-dört yıldır eğitim gördüğü gibi kayıtlar yer almaktadır. Gerçekten de, Amerika’da yaşayan bir Ermeni’nin Elazığ’da dava vekili olan Murad Muradyan’a yazdığı mektupta bu türden bilgiler bulunmaktadır(45).

Mektupta, bir kısım Ermeni’nin Rusya’ya ve Amerika’ya kaçırıldıkları ve Amerika’da eğitilen 50.000 askerin Kafkasya’ya hareket etmekte olduğu açıkça ifade edilmektedir. Bütün bu belgelerden de anlaşılacağı gibi, Osmanlı tebaası pek çok Ermeni, harpten önce ve harp içinde Amerika ve Rusya başta olmak üzere çeşitli ülkeler dağılmışlardır. Mesela ticaret maksadıyla Amerika’da bulunan Artin Hotomyan adlı bir Ermeni’nin 19 Ocak 1915’te Emniyet Genel Müdürlüğü’ne gönderdiği bir mektupta çeşitli yollarla binlerce Ermeni’nin Amerika’ya kaçırıldığı ve bunların aç ve perişan bir halde yaşadıkları ifade edilmektedir(46).

Bu bilgiler, Anadolu ve Rumeli’nin çeşitli bölgelerinden yer değiştirmeye tabi tutulan Ermenilerin sayıları ile, yeni iskan merkezlerine ulaşanların sayılarının birbirini tuttuğunu göstermekte ve dolayısıyla sevk ve iskan sırasında herhangi bir katliam olayının olmadığını ortaya koymaktadır.

Öte yandan yer değiştirmeye tabi tutulan Ermenilerin sayısının 500.000 civarında olduğu belirlendiğine göre, sevk ve iskana tabi tutulmayan Katolik ve Protestanlarla yine yer değiştirme dışında tutulan İstanbul, Bursa, Kütahya vs. Ermenilerinin ve bu sırada Rus işgali altında bulunan Kars ve Van gibi doğu illerindeki Ermenilerle birlikte, Osmanlı Ermenilerinin toplam nüfuslarının da ancak 600.000 ila 800.000 arasında olduğu ortaya çıkmaktadır.

Nitekim 1918 yılında, Ermeni Delegasyonu Başkanı olan Boghos Nubar Paşa’nın Fransa Dışişleri Bakanlığı Yüksek Yetkili Bakanı Monsieur Gout’a gönderdiği raporda: Kafkasya’da 250.000, İran’da 40.000, Suriye-Filistin’de 80.000, Musul-Bağdad’da 20.000 olmak üzere 390.000 kişinin Türkiye’den sürgün edildiğini, aslında sürgünlerin toplam sayısının 600-700 bin kişiye ulaştığını ve bunlardan ayrı olarak çöllerde şuraya buraya dağılmış sürgünleri kapsamadığını bildiriyor(47).

Boghos Nubar Paşa’nın verdiği rakamlardan 290 bin kişinin yer değiştirme uygulaması dışında Osmanlı topraklarını terk edenler olduğu anlaşılıyor. Göç ettirilenlerin toplam sayısı olarak verilen 600-700 bin kişiden 290 bin kişi çıkarılacak olur
sa, yer değiştirmeye tabi tutulan nüfusun 400 bin civarında olduğu görülüyor. Bu da Ermeni delegasyonu başkanının, yer değiştirmenin gerçekleştirilmesi sonrasına, yani 1918 yılına ait verdiği sayılarla, Osmanlı belgelerinde verilen rakamlar arasında büyük ölçüde uygunluk görünmekte ve Ermenilerin iddia edildiğinin aksine sağ salim iskan yerlerine vardıklarını ve dolayısıyla soykırım iddialarının ne kadar dayanaksız olduğu ortaya çıkmaktadır.

Nitekim o sırada Amerika Büyükelçisi bulunan Morgenthau da günlüğünde Ermeni Protestanlarının vekili olan Zenop Bezciyan’la olan görüşmesinde Bezciyan’ın ifadelerinden hayrete düştüğünü belirtiyor(48). Bu görüşmesiyle ilgili olarak Morgehthau şöyle diyor:

Greyson
28.01.06, 22:53
“Ermeni Protestanlarının vekili Zenop Bezciyan uğradı. Schmavonian kendisini benimle tanıştırdı. Okul arkadaşıymışlar. (İçerilerdeki) şartlar hakkında bana çok şey anlattı. Zor’daki Ermenilerin hallerinden oldukça memnun olduklarını söylemesine şaşardım; işlerini kurup, hayatlarını kazanmaya başlamışlar bile; bunlar ilk gönderilenler olup katledilmeden oraya varmışa benziyorlar. Bana çeşitli kampların nerelerde olduğunu gösteren bir liste verdi ve yarım milyon kişinin buralara nakledildiğini sandığını söyledi. Kış bastırmadan onlara yardım edilmesi gerektiği hususunda ısrarlıydı.”

Bu ifadeler, ABD Büyükelçisi Morgenthau’nun, bir Ermeni’nin ağzından Ermenilerin hallerinden memnun olduklarının ifade edilmesi karşısında nasıl hayrete düştüğünü gösteriyor.

Keza 1917’de Deyr-i Zor’a gelen İsveçli Sven Hedin’in İstanbul Ermenilerinden olan tercümanı da, Fırat kenarında yer yer yüzlerce beyaz çadır gördüğünü, içerisinde barınanların Kafkas cephesinden veya Halep’ten gelen Ermeni kadın ve çocuklar olduğunu anlatmaktadır(49).

Bu konuyla ilgili olarak, kimsenin görmek istemediği bir gerçek daha vardır: o da ölen Türklerin sayısıdır. Justin McCarthy bu konuda şunları yazmaktadır:

“Ölü Ermeni sayısı ele alınırken ölü Müslüman sayısını da göz önüne almalıyız. İstatistikler çoğunun Türk olduğu 2.5 milyon Müslüman'ın da öldüğünü söylemektedir. Ermenilerin yaşadığı 6 vilayette 1 milyondan fazla Müslüman ölmüştür... Sivas ili savaş sınırları içinde değildi. Rus ordusu asla bu kadar içeri girmedi. Fakat Sivas'ta 180 bin Müslüman öldü. Aynı şey bütün Anadolu için geçerliydi.(50)”

HAYATLARINI KAYBEDEN ERMENİLERİN SAYISI 1.5 MİLYON MUDUR?

Ermeni iddialarına göre, 1915 yer değiştirme uygulaması sırasında 1.5 milyon Ermeni "soykırım"a tabi tutulmuştur.

Ermeniler bu olaylarda önce 600 bin, sonra 800 bin Ermeni’nin öldüğünü ileri sürmüşler, bu sayı daha sonra sürekli olarak artırılmış ve 1,5 milyona varılmıştır. Bu açık artırmanın devam etmesine ve Ermeni çevrelerinin yarın, öbür gün ölü sayını 2, hatta 3 milyona çıkarmalarına da şaşmamak gerekecektir.

Bu açık arttırmaya ne yazık ki ciddiyetleriyle tanınan bazı yayın organları da katılmaktadır. Örneğin Encyclopedia Britannica'nın 1918 baskısında ölen Ermenilerin sayısı 600 bin olarak kayıtlı iken, bu sayı 1968 baskısında 1,5 milyon olarak belirtilmiştir.

Gerçek Ermeni kaybı nedir? Bunu kesin olarak tespit etmeye elbette imkân yoktur. Ancak, ortada esas olarak alınabilecek temel bir veri vardır, bu da Osmanlı Devletinde o dönemdeki Ermeni nüfusudur.

Ermeniler ve Diğer Yabancı Kaynaklara Göre Osmanlı Devleti'nde Ermeni Nüfusu:

1917 İngiliz Salnamesine göre; 1.056.000 (1)
Patrik Ormanyan’a göre; 1.579.000 (2)
Kevork Aslan'ın "Ermenistan ve Ermeniler isimli kitabında Anadolu’da 920.000, Kilikya (Adana, Sis, Maraş Bölgesi) 180.000, Osmanlıların diğer bölgelerinde 700.000, olmak üzere toplam 1.800.000 (3)
Alman Papas Johannes Lepsius’a göre; 1.600.000 (4)
Cuinet'e göre; 1.045.018 (5)
Fransız Sarı Kitabına göre; 1.475.011 (6)
Basmacıyan’a göre: 2.280.000 (7)
Patrik Nerses Varjabedyan’a göre; 1.150.000 (8)
Osmanlı Devleti Resmi Belgelerine Göre Ermeni Nüfusu:

Yabancılar Osmanlı belgelerini görmezden gelmeye çalışmaktadır. Ancak, bu konudaki en güvenilir rakamların resmi belgelerde olduğu kesindir. Son zamanlarda olduğu gibi tehcir öncesi Ermeni nüfusun olduğundan 4, hatta 5 kat fazla gösterildiği olmuştur. Örneğin 1878 Berlin Kongresi'nde Bağımsız Ermenistan isteyen Ermeniler, Doğu Anadolu illerinde 3.000.000 Ermeni olduğunu savunmuşlar ancak Berlin Anlaşmasında Hıristiyanlardan vergi alınması hükme bağlanınca, bu sayıyı Osmanlı Hükümetinin belirlediği sayının altına indirmişlerdir.

Osmanlı Devletinde İstatistik Genel Müdürlüğü 1892 yılında kurulmuştur. Genel Müdürlük görevini 1892 yılında Nuri Bey, 1892-1897 yılları arasında Fethi FRANCO adlı bir Musevi, 1897-1903 yılları arasında Mıgırdıç ŞINABYAN isimli bir Ermeni, 1903-1908 yılları arasında Robert isimli bir Amerikalı, 1908-1914 yılları arasında Mehmet BEHİÇ Bey yapmıştır(9).

Görüldüğü gibi Ermeni meselesini siyasi alana taşıyan önemli olayların cereyan ettiği dönemde, Osmanlı nüfus bilgileri yabancıların kontrolü altındadır. Buradan hareketle, bugüne kadar aksi bir belge ve kanaat olmadığına göre Osmanlı nüfus bilgilerine itibar edilmesi gerekmektedir.

1893 Nüfus sayımına göre Ermeni nüfusu 1.001.465'tir.
1906 Nüfus sayımına göre Ermeni nüfusu 1.120.748'dir.
1914 Nüfus istatistiğine göre Ermeni nüfusu 1.221.850'dir(10).
Her üç grup veri kayna&# 287;ı değerlendirildiğinde, gerek Osmanlı, gerek Ermeni ve yabancı istatistikler, I. Dünya Savaşı döneminde yaşayan Ermenilerin nüfusunun 1.250.000 civarında olduğunu ortaya koymaktadır.

Yer değiştirme uygulaması sırasında yeni yerleşim bölgelerine sevk edilen nüfus toplam 438.758, Halep’tekilerle birlikte iskan sahasına varan nüfus ise 382.148’dir(11). Görüldüğü gibi, ikisi arasında 56.610 kişilik bir fark bulunmaktadır.

Göç ettirilenlerle, yeni yerleşim bölgelerine varanlar arasındaki bu 56.610 kişilik fark, belgelerden elde edilen bilgiye göre, şu şekilde ortaya çıkmıştır: 500 kişi Erzurum-Erzincan arasında; 2.000 kişi Urfa Halep arasındaki Meskene’de; 2.000 kişi Mardin civarında eşkıya ve Arap aşiretlerinin saldırısı sonucu katledilmiş, ayrıca bir o kadar, yani yaklaşık 5.000 ve belki de biraz daha fazla kişi de Dersim bölgesinden geçen kafilelere yapılan saldırılar sonucu öldürülmüştür(12). Bu bilgiler ışığında toplam 9-10 bin kişinin yer değiştirme uygulaması sırasında katledildiği tespit edilmektedir. Ayrıca yollarda açlıktan da ölümler olduğu belgelerden anlaşılmaktadır(13).

Bunun dışında tifo, dizanteri gibi hastalıklar ve iklim koşulları sebebiyle de yaklaşık 25-30 bin kişinin öldüğü tahmin edilmektedir ki(14), bu şekilde 40 bine yakın kişi yollarda kaybedilmiştir.

Kalan 10-16 bin kişinin bir kısmı, yola çıkarılmış olmakla birlikte, henüz iskan bölgesine varmadan yer değiştirmenin durdurulması sebebiyle, bulundukları vilayetlerde alıkonulmuştur. Mesela 26 Nisan 1916’da Konya iline, ilde henüz yollarda olan Ermenilerin sevk edilmeyerek il dahilinde iskan

Greyson
28.01.06, 22:54
edilmeleri için yazı gönderilmiştir(15). Öte yandan yer değiştirme kapsamında bulunan Ermenilerden bir bölümünün Rusya’ya, Batı ülkelerine ve Amerika’ya kaçırıldıkları da tahmin edilmektedir.

Nitekim belgelerde, Osmanlı ordusunda silah altında bulunan Ermenilerden 50.000’inin Rus ordusuna katıldığı, yine Türklerle savaşmak üzere 50.000 Ermeni’nin de Amerikan ordusunda üç-dört yıldır eğitim gördüğü gibi kayıtlar yer almaktadır. Gerçekten de, Amerika’da yaşayan bir Ermeni’nin Elazığ’da dava vekili olan Murad Muradyan’a yazdığı mektupta bu türden bilgiler bulunmaktadır(16).

Mektupta, bir kısım Ermeni’nin Rusya’ya ve Amerika’ya kaçırıldıkları ve Amerika’da eğitilen 50.000 askerin Kafkasya’ya hareket etmekte olduğu açıkça ifade edilmektedir. Bütün bu belgelerden de anlaşılacağı gibi, Osmanlı tebaası pek çok Ermeni, harpten önce ve harp içinde Amerika ve Rusya başta olmak üzere çeşitli ülkeler dağılmışlardır. Mesela ticaret maksadıyla Amerika’da bulunan Artin Hotomyan adlı bir Ermeni’nin 19 Ocak 1915’te Emniyet Genel Müdürlüğü’ne gönderdiği bir mektupta çeşitli yollarla binlerce Ermeni’nin Amerika’ya kaçırıldığı ve bunların aç ve perişan bir halde yaşadıkları ifade edilmektedir(17).

Bu bilgiler, Anadolu ve Rumeli’nin çeşitli bölgelerinden yer değiştirmeye tabi tutulan Ermenilerin sayıları ile, yeni iskan merkezlerine ulaşanların sayılarının birbirini tuttuğunu göstermekte ve dolayısıyla sevk ve iskan sırasında herhangi bir katliam olayının olmadığını ortaya koymaktadır.

OSMANLI DEVLETİ SORUŞTURMADAN KAÇTI MI?

Osmanlı Devleti, 26 Mart 1919 tarihinde, Birinci Dünya Savaşı’nda taraf olmamış olan İspanya İsviçre, Danimarka, İsveç ve Norveç'e gönderdiği notalarla bu ülkelerden, ikişer hukukçu gönderilmesini istemiştir. Bu girişim, İngilizlerin müdahalesi üzerine sonuçsuz kalmış, komisyonun kurulması ve dolayısıyla konunun soruşturması engellenmiştir(1).

Bu konu, Osmanlı Devleti'nin icra etmiş olduğu işlemlerde uluslararası hukuk çerçevesinde yanlış bir şeyin bulunmadığını gösteren, kendisine olan özgüvenin önemli bir göstergesidir. Adeta, gerçek faillerin ve tasvirlerin ortaya çıkarılması islenmemiştir. Eğer bu komisyon kurulsa idi, bugün Türk milletine yöneltilen asılsız ithamlar gerçek muhatabını bulacak, ayrıca Türkiye Cumhuriyeti'ne yönelik bu asılsız iddialar da o gün tarihin derinliklerine gömülebilecekti.

Osmanlı Devleti'nin girişimleri bununla da bitmemiş ve Osmanlı Hükümeti 7 Mart 1920 tarihli telgrafı(2) ile İtilaf Devletleri ve Amiral Bristol'dan konunun araştırılmasını, gerçeklerin tespit edilerek dünya ve Türk Kamuoyunun aydınlatılmasını talep etmiştir. Bu başvuruda "...uydurma Ermeni katli meselesinin uluslararası bir komisyon oluşturularak yerinde süratle tetkik edilmeli ve kasıl ve ihtiras ürünü propagandaların aydınlatılarak Türk milletinin kötü ve adi töhmetten aklanması için..." yardım istenmiştir.

Aynı tarihlerde, tüm gazetelerde de açık duyuru şeklinde yayımlanmıştır. Ayrıca ikinci Dünya Savaşı'nın sonlarına doğru Ahmet Refik başkanlığında bir grup yabancı gazeteci mahallinde inceleme yapılmak üzere Doğu Anadolu'ya gönderilmiştir(3).

Hukuk ve insanlık dışı bir suçu işleyen bir devletin, böyle girişimlerde bulunması düşünülebilir mi? Bu ve Burada bahsedilen onlarca örnek ele alındığında Türk Milleti'ne ve tarihine karşı yapılan haksızlığın ne kadar ileri götürüldüğü ve insanlık adına utanç duyulacak bir hal aldığı görülebilmektedir.

TALAT PAŞA’NIN SOYKIRIMI EMREDEN GİZLİ TELGRAFI VAR MIDIR?

“Soykırım” iddiasını bir Osmanlı politikasına bağlamaya heveslenen Ermeni propagandası, bir de bu yönde alınmış bir karar olduğunu kanıtlamak zorundadır. Bunun için de bir formül bulunmuş ve Talat Paşa’ya atfedilen ve General Allenby komutasındaki kuvvetlerce Halep’te ele geçildiği ileri sürülen bir takım telgraf örnekleri ortaya çıkarılmıştır. Bu telgrafların Naim Bey adlı bir Osmanlı memurunda bulunduğu ve İngiliz işgalinin öngörülenden daha kısa sürede gerçekleşmesi nedeniyle Osmanlılarca imha edilemediği iddia olunmaktadır.

Aram Andonian adlı bir Ermeni yazar bu telgrafların örneklerini 1920’de yayınlamış(1), ayrıca Talat Paşa’yı Berlin’de katleden Tehlirian’ı yargılayan mahkemeye de verilmiştir. Mahkemede bunlardan 5’i söz konusu edilmiş, ancak delil olarak kabul edilmedikleri gibi, otantik olup olmadıkları da herhangi bir karara bağlanmamıştır.

Diğer Ermeni iddiaları gibi, bu iddianın da gerçekle bir ilgisi yoktur. Şöyle ki;

Bu telgraflar 1922’de İngiltere’de Daily Telegraph gazetesinde yayınlanmıştır(2). İngiliz Dışişleri Bakanlığı bunun üzerine durumu işgal komutanlığından soruşturmuş ve sonunda bu belgelerin Allenby kuvvetlerince bulunmadığı, Paris’teki bir Ermeni gurubunca icat edildiği anlaşılmıştır.
Telgrafların kaleme alınış şekli ve yazıldıkları kağıtlar Osmanlı belgeleri olmadıklarını açıkça göstermektedir.
İngilizler ve Fransızlar İstanbul’un işgalinden sonra Ermenilere karşı girişilen “katliamın” sorumlularını cezalandırmak amacıyla tutuklamalara girişmişler, Osmanlı Hürriyet ve İtilaf Hükümeti, İttihat ve Terakki Partisi ve yöneticilerine olan düşmanlığı nedeniyle işgal kuvvetlerine bu hususta elinden gelen her türlü yardımı yapmıştır. Tutuklananlardan bir kısmı İstanbul’da yargılanmış, bir kısmı ise Malta’ya sürülmüştür.

İstanbul’daki mahkeme İttihat ve Terakki’nin firardaki 4 yöneticisini gıyaplarında idama mahkum etmiş, ayrıca 3 kişiyi daha idam cezasına çarptırmıştır. Bu son idam cezalarının yalancı tanıkların ifadelerine dayanarak verildiği daha sonra açığa çıkmıştır.


İngilizler Malta’ya sürdükleri sanıklar aleyhine her yerde belge ve tanık aramaya girişmişler, Osmanlı Hürriyet ve İtilaf Hükümetinin de yardımlarına rağmen hiçbir belge bulamamış, bunun üzerine ABD arşivlerine müracaat edilmiştir. Bu arşivlerde de katliam iddialarını kanıtlayacak belge bulunamamıştır.

Vashington’daki İngiliz Büyükelçiliği bu konuda İngiliz Dışişlerine şu cevabı göndermiştir:

“Malta’da tutuklu bulunan Türkler aleyhine delil olarak kullanılabilecek hiçbir şey olmadığını bildirmekten üzüntü duyuyorum. Yeterli delil oluşturabilecek hiçbir somut vakıa mevcut değildir. Söz konusu raporlar, hiçbir suretle, Türkler hakkında Majesteleri Hükümetinin halen elinde bulunan bilgilerin takviyesinde yaralı olabilecek delilleri bile ihtiva eder görünmemektedir. (3)”

İngiliz Dışişleri bu cevap karşısında ne yapılması gerekeceğini İngiliz Kraliyet Savcılığına sormuştur. Savcılığın yanıtı şöyledir:

“Şimdiye kadar hiçbir şahitten,tutuklular hakkında yapılan suçlamaların doğruluğunu kanıtlayabilen bir ifade alınmış değildir. Esasen herhangi bir şahit bulunup bulunmayacağı da belli değildir...(4)”

Sonuç olarak, Malta’daki tutuklular, kendilerine hiçbir suçlama dahi yöneltilmeden ve duruşma yapılmaksızın 1921 sonlarında serbest bırakılmışlardır.

Greyson
28.01.06, 22:55
İngilizler belge aramakla meşgul iken Andonian’dan kaynaklanan telgraflar bilinmektedir. İngilizlerin bu telgraflara rağbet etmemeleri bunların uydurma olduklarını bilmelerindendir.

Andonian’ın belgelerinin sahte olduğuna dair kanıtlar aşağıdaki şekilde sıralanabilir:
Andonian, yaptığı sahte belgelerin “gerçek Osmanlı belgeleri” olduğunu kanıtlamak için, söz konusu belgelerdeki Halep Valisi Mustafa Abdülhalik Bey’in imzasına dayanmıştır. Ancak, halihazırdaki arşivlerde bulunan Mustafa Abdülhalik Bey’in imzasını taşıyan bir çok belge incelendiğinde, Andonian belgelerindeki imzanın sahte olduğu ortaya çıkmaktadır.
Andonian’ın Mustafa Abdülhalik Bey’in imzasının taşıyan sahte belgelerinin bir tanesinde bir tarih yer almaktadır. Ancak dönemin İçişleri Bakanlığı ve Halep Valiliği arasındaki yazışmalara ilişkin asıl belgeler incelendiğinde sözkonusu tarihte Halep Valisinin Mustafa Abdülhalik Bey değil Bekir Sami Bey olduğu görülmektedir.
Dolayısıyla, Andonian’ın sahte belgeleri şunu kanıtlıyor ki, Andonian’ya Müslüman Rumi takvimi ile Hıristiyan takvimi arasındaki farklardan tamamen habersizdi, ya da belgeleri hazırlarken bu farklar gözünden kaçmıştı. Dikkatsizliği sonucu tarihlerde ve referans numaralarında yaptığı hatalar belgelerin sahte olduğu konusunda şüpheye yer bırakmaktadır.
Dönemin İçişleri Bakanlığının “giden şifre” kayıtları ayrıntılı olarak incelendiğinde Bakanlığın şifre kayıt tarih ve numaraları ile Andonian’ın sahte belgelerinde yer alan tarih ve numaralandırma sistemi arasında hiçbir benzerlik olmadığı, Andonian’ın sözde “şifreli telgraf”ları ile dönemin İçişleri Bakanlığının Halep’e gönderdiği gerçek şifreli telgraflar arasında bir ilişkinin bulunmadığı ortaya çıkmaktadır.
Andonian’ın “şifreli telgraflarının“ Türkçe “orijinalleri” ile dönemin Osmanlı şifreli mesajları karşılaştırıldığında, görülmektedir ki, kullanılan şifre sistemleri arasında da herhangi bir bağlantı bulunmamaktadır. Andonian belgelerini gerçek gibi göstermek için hiç kullanılmayan, mevcut olmayan yeni bir şifreleme metodu kullanmıştır. Sahte belgelerin üstlerindeki tarihlerden Osmanlıların 6 ay boyunca aynı şifreleme yöntemini kullanmış oldukları sonucu çıkar ki, bu imkansızdır. Zira o dönemde yayınlanan bir genelge ile savaş yıllarında kullanılan şifreleme yönteminin 2 ayda bir değiştirilme zorunluluğu getirildiği ve bunun uygulanmakta olduğu kanıtlanmıştır.
Andonian’ın iki sahte belgesinde yer alan Besmele’nin acemice yazılış şekli de gerçek belgelerdekilerle karşılaştırıldığında Andonian’ın belgelerinin sahte olduğuna delalet etmektedir. Bu acemice yazım şekli, Osmanlılarda müslüman olmayanların -Osmanlıca’yı bilseler bile- Besmeleyi yazışmalarında hiç kullanmamış olmalarından kaynaklanmış olabilir.
Andonian’ın bir çok sahte belgesinde yer alan cümle yapıları ile gramer yanlışlarının bir Osmanlı görevlisince gerçekleştirildiğini kabul etmek güçtür. Aynı şekilde, önemli Osmanlı görevlilerince kullanıldığı iddia edilen bir çok deyim ve ifadenin herhangi bir Osmanlı Türkü tarafından bile kullanılması mümkün değildir. Türklerin suçlarını kendi ağızlarından itiraf ettiklerini kanıtlama çabası içerisindeki Andonian bu hususu da gözden kaçırmıştır.
Sahte belgeler, iki tanesi hariç, üzerlerinde dönemin Osmanlı bürokrasisinin kullandığı resmi sembollerin hiçbiri bulunmayan düz beyaz kağıda yazılmıştır. Sahte belgelerden birinin, Osmanlıların özel yazışmalarda bile kullanmadıkları çizgili kağıda yazılmış olduğu, diğer iki belgenin de herhangi bir Osmanlı Postanesinden alınabilen boş telgraf formlarına yazıldığı görülmektedir.
İngilizlerin, Ermeni olaylarından sorumlu tuttukları Osmanlı görevlileri aleyhinde kullanılabilecek belgeler bulmak için yoğun çaba sarf ettikleri bir dönemde, İngilizce edisyonu bulunmasına rağmen Andonian dokümanlarını kullanmamış olmaları İngiliz hükümetinin belgelerinin sahte olduğunu kanısını taşıdığını göstermektedir.
Andonian tarafından uydurulan belgeler eğer varolmuş olsalardı, çok gizli ibaresi taşımalarından dolayı telgraf yoluyla değil kurye vasıtasıyla gönderilmeleri ve dosyalarda üç yıl boyunca tutulmak yerine okunur okunmaz yok edilmeleri gerekirdi.
Andonian’ın kitabının İngilizce ve Fransızca baskıları arasında, baskı veya tercüme yanlışlıklarından kaynaklanmış olamayacak kadar önemli bir çok farklılıklar vardır.
Son olarak, Ermenilerin sözcüleri olarak hareket eden, Ermeni çevrelere yakın ilişkiler içindeki bazı yazarlar bile, Andonian belgelerinin gerçeklikleri üzerinde şüphelerini dile getirmektedirler.

Kısacası, meşhur “Talat Paşa Telgrafları” Andonian ve çevresi tarafından uydurulmuş aldatmacadan başka bir şey değildir.

Talat Paşanın Ermenilerin katledilmesini emrettiği ileri sürülen telgrafıyla aynı tarihlerde gönderdiği başka gizli telgraflar da vardır. Bu telgraflar tehcir sırasında suç işleyecek görevlilerin cezalandırılmasına ilişkindir. Bir yandan Ermenilerin “katli” istenirken, diğer yandan da bu “katliamı” yapacak görevlilerin cezalandırılmaları talimatının verilmesinin izahı yoktur.
Neareast Relief Society adlı Amerikan yardım kuruluşunun tehcir sırasında Ermenilere yardım etmek üzere Anadolu’da görev yapmasına Osmanlı Hükümetince izin verilmiştir. ABD’nin İtilaf Devletlerin safında Osmanlılara karşı savaşa girmesinden sonra da bu kuruluşun Anadolu’da kalmasına müsaade olunmuştur. Bu husus ABD Büyükelçisi Elkus’un raporlarına da konu teşkil etmiştir.

Bu durumda, eğer “katliam” emri verilmişse, Amerikan kuruluşunun faaliyet göstermesine ve “katliama” tanık olmasına nasıl müsaade edilmiştir, yani, “biz Ermenileri katlediyoruz, siz de gelin seyredin”mi, demiştir? Bunu herhalde mantıklı açıklamak imkanı bulunmaktadır.
İstanbul, Batı Anadolu ve Trakya’da oturan Ermeniler tehcir dışında bırakılmıştır. Hatta Orta Anadolu Ermenilerinden bile yerlerinde bırakılanlar olmuştur. Topyekûn bir tehcir bile söz konusu olmadığına göre, “topyekûn bir katliam” hiç iddia edilemeyecektir.
Nihayet, eğer Hükümet Ermenileri topyekûn imha etmek niyetinde olsaydı, herhalde bunu aylarca süren bir tehcir yoluyla ve bütün devletlerin dikkatini üzerine çekerek değil, Ermenilerin bulundukları yerlerde ve özellikle cephelere yakın bölgelerde çok kolay bir şekilde yapabilirdi.

Görüldüğü gibi, Ermenilerin sımsıkı sarıldıkları soykırım iddiası da yalandan başka bir şey değildir ve bir soykırım hiç bir zaman söz konusu olmamıştır.

OSMANLI ARŞİVLERİ KAPALI MI, TEHCİRLE İLGİLİ BELGELER SAKLANIYOR MU?

Tehcirle ilgili her konuda orijinal belgelere ulaşım şansı vardır. Bu belgelerin bulunduğu Osmanlı Arşivleri 1925 yılından itibaren tüm araştırmacıların incelemesine açıktır. Bu tarifen günümüze kadar; ABD'den 605, Japonya’dan 203, Almanya’dan 168, Fransa’dan 150, Suudi Arabistan’dan 98, İran’dan 84, İngiltere’den 74, İsrail’den 70, Libya’dan 63, Macaristan’dan 58, Arjantin’den 52, Bulgaristan’dan 47, Mısır’dan 47, Hollanda’dan 39, Romanya’dan 36, Cezayir’den 35, Tunus’tan 35 ve Kanada’dan 28 olmak üzere toplam 3.817 bilim adamlarınca Osmanlı Arşivleri'ni incelemiştir. Ayrıca 180'i Ermeni asıllı Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olan toplam 190 kişi de, özellikle Ermeniler konusunda bu arşivlere giriş ve çalışma yapmıştır.

Binlerce yabancının bizzat belgeye ulaşarak yaptıkları çalışma yanında, bu belgeler Türkçe ve İngilizce olarak da yayınlanmış ve araştırmacıların kullanımına sunulmuştur. Bunların yanı sıra, Genelkurmay Başkanlığı arşivindeki belgeler ATASE Başkanlığı'nca, Askeri Tarih Belgeleri Dergisi adı altında orijinal ve günümüz Türkçesiyle yayınlanmakta ve satışa sunulmaktadır.

Bu konuda hazırlanan bir başka yayın ise, Başbakanlık Yıldız Arşivinden yararlanılarak Osmanlıca ve günümüz Türkçesiyle İngilizce dillerinde sunulan 3 ciltlik yayındır. Tüm bazı gerçeklere rağmen, ya bilgisizliklerinden ya da kasıtlı olarak yerli ve yabancı bazı kişi ve kurumların Türkiye Cumhuriyeti'ni, "arşivleri incelemeye açmaktan kaçtığı” şeklinde suçladığı görülmektedir.

Greyson
28.01.06, 22:55
SOYKIRIM İDDİALARINA KARŞI BİLİM ADAMLARININ GÖRÜŞLERİ NEDİR?

Tarihi, tarih biliminin ölçüleri ve ilkeleri doğrultusunda algılayan bilim adamları, 1925 yılından bugüne kadar konuyla ilgili bilgi ve belgelerin orijinallerine ulaşmış, canlı şahitleri dinlemiş, olay yerlerinde bizzat gözlemde bulunmuş kişilerdir. Bunlar, 1925'ten beri Osmanlı arşivlerinin yabancı araştırmacılara açık olduğunu bilen ve belgelere bizzat ulaşan bilim adamlarıdır. Dolayısıyla kanaatleri hakkındaki yorumu veya karşı görüşü, ancak onlar kadar konuyu derinlemesine bilenler yapabilecektir. Bu nedenle Amerikalı 69 bilim adamının konuyla ilgili olarak Temsilciler Meclisi üyelerine sunduğu bir bildiri son derece önemlidir. Söz konusu bildiride şöyle denilmiştir(1):

"ABD Temsilciler Meclisi Üyelerinin Dikkatine

Türk, Osmanlı araştırmaları ve Ortadoğu üzerine uzmanlaşmış, aşağıda imzaları bulunan Amerikalı akademisyenler, ABD Temsilciler Meclisi'nin 192 sayılı kararında kullanılan dilin birçok açıdan yanıltıcı ve/veya yanlış olduğu görüşündedirler.

'İnsanlıkdışı Davranışları Anma Milli Günü' kavramına tam olarak destek vermemize karşın, söz konusu metinde dikkat çekilen aşağıdaki kısmı kabul edilemez buluyoruz:

... Türkiye'de 1915 ve1923 yılları arasında gerçekleştirilen soykırımın kurbanları olan 1,5 milyon Ermeni kökenli insan..."

Çekincelerimiz 'Türkiye' ve 'soykırım' sözcüklerinin kullanılması konusunda odaklanmakta olup aşağıdaki şekilde özetlenebilir:

14. yüzyıldan 1922'ye kadar, günümüzde Türkiye olarak, daha doğrusu 'Türkiye Cumhuriyeti' olarak adlandırılan alan, çok dinli, çok uluslu bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğunun bir parçasıydı. Nasıl Habsburg İmparatorluğunu günümüz Avusturya Cumhuriyeti ile eş saymak yanlışsa, Osmanlı İmparatorluğunu, Türkiye Cumhuriyeti ile bir tutmak da yanlıştır.

Günümüz Türkiye Cumhuriyetinin 1923 yılında kurulmasıyla sonuçlanan Türk Devrimiyle 1922'de tarih sahnesinden silinmiş olan Osmanlı İmparatorluğu, şu anda Güneydoğu Avrupa, Kuzey Afrika ve Ortadoğu'da bulunan ve sadece bir tanesinin Türkiye Cumhuriyeti olduğu 25'ten fazla devletin topraklarını ve halklarını bünyesinde barındıran bir devletti. Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı zamanında gerçekleşen hiçbir olaydan sorumlu tutulamaz. Ancak kararda 'Türkiye' adını kullanarak kararı yazanlar 1915 ve 1923 yılları arasındaki 'soykırım'ın sorumluluğunu Türkiye'ye yüklemek istemişlerdir.

'Soykırım' suçlamasına gelince, bu açıklamayı imzalayanların hiçbiri Ermenilerin çektikleri acıların boyutlarını küçümseme amacını taşımamaktadır. Aynı şekilde söz konusu bölgedeki Müslüman halkın da acılarının farklı şekilde değerlendirilemeyeceği görüşündeyiz. Şu ana kadar ortaya konan kayıtlar, toplumlararası bir iç savasın, (Müslüman ve Hıristiyan gruplar arasındaki) Birinci Dünya Savaşı sırasındaki bulaşıcı hastalıklar, kıtlık ve Anadolu ve çevresindeki alanlardaki katliamlar ve acılar ile daha da karmaşık bir hale geldiğine işaret etmektedir.

Gerçekten de söz konusu yıllar boyunca, bölgede, geçen on yılda Lübnan'da yaşanan trajediden çok farklı olmayan bir sürekli savaş durumu yaşanmıştır Hem Müslüman hem de Hıristiyan nüfus arasındaki kayıplar büyük rakamlardadır. Ancak saldırgan ve masum olanı ayırt edebilmek, çok sayıda Hıristiyan kadar Müslümanın da içinde bulunduğu Doğu Anadolu halkının hayatını kaybetmesiyle sonuçlanan olayların nedenlerini belirleyebilmek için tarihçilerin ulaşmaları gereken daha birçok belge ve bulgular vardır.

Tarihi devlet adamları ve politikacılar yapar, bilim adamları ise yazar. Bu sürecin işlemesi için bilim adamlarına, geçmişteki devlet adamları ve politikacıların yazılı kayıtlarına ulaşabilme şansı verilmelidir Şimdiye kadar, konuyla ilgili olan Sovyetler Birliği, Suriye, Bulgaristan ve Türkiye'nin arşivlerinin büyük kısmı tarihçilere kapalı tutulmuştur. Bu arşivlere ulaşılıncaya kadar Temsilciler Meclisinin 192 sayılı kararı kapsamındaki Osmanlı İmparatorluğunun 1915-1923 yılları arasındaki tarihi tam olarak bilinemez.

Biz ABD Kongresinin bu ve bununla ilgili konularda tarih arşivlerinin tam olarak açılmasını teşvik etmesi ve tarihsel olaylar hakkında, tam aydınlığa kavuşturulmadan ithamlarda bulunmaması gerektiğine inanıyoruz. Temsilciler Meclisinin 192 sayılı kararındaki gibi ithamlar kaçınılmaz olarak Türkiye halkı hakkında adaletsiz yargılara varılmasına ve belki de tarihçilerin bu trajik olayları anlamakta kaydetmeye başladıkları gelişmeye zarar verilmesine yol açacaktır.

Yukarıdaki yorumların da gösterdiği gibi, Osmanlı-Ermenileri'nin tarihi tarihçiler arasında sıkça tartışılan bir konundur ve tarihçilerin bir çoğu da 192 sayılı karardaki ifadelere katılmamaktadır. Kongre bu kararı kabul ederse, tarihsel sorunun hangi yanının doğru olduğuna yasa yolu ile karar vermeye çalışmış olacaktır Tarihsel olarak şüpheli varsayımlara dayalı böylesine bir karar, sadece dürüst tarihsel araştırmaya zarar verir ve Amerikan yasama sürecinin güvenirliliğini sarsar. 19 Mayıs 1985

Prof. Dr. Rıfaat Abou-El-Haj
Tarih, California State Üniversitesi
Doç. Sarah Moment Atis
Türk Dili ve Edebiyatı, Wisconsin Ünivertesi
Doç. Darl Barbır
Tarih, Siena Yüksekokulu (New York)
İlhan BAŞGÖZ
Ural-Altay Çalışmaları Bölümü Türk Araştırmaları Programı Direktörü, İndiana Üniversitesi
Prof. Daniel G. Hates
Antropoloji, New York Şehir Üniversitesi
Prof. Ülkü Bates
Sanat tarihi, New York Şehir Üniversitesi
Prof. Gustav Bayerle
Ural-Altay Çalışmaları, Indiana Üniversitesi
Prof. Andreas G. E. Bodroglifetti
Türk ve İran Dilleri, California Üniversitesi
Doç. Kathleen Burril
Türk Araştırmaları, Columbia Üniversitesi
Prof. Alan Fisher
Tarih, Michigan Üniversitesi
Prof. Timothy Childs
Eğitmen, Johns Hopkins Üniversitesi
Prof. Shafiga Daulet
Siyaset Bilimi, Connecticut Üniversitesi
Prof. Roderic Davison

Greyson
28.01.06, 22:56
Tarih, Gorge Washington Üniversitesi
Ord. Prof. Walter Denny
Sanat Tarihi & Yakın Doğu Araştırmaları, Massachussets Üniversitesi
Dr. Alan Duben
Antropolog, Araştırmacı, New York
Doç. Ellen Ervin
Türkçe Araştırmalar, New York Üniversitesi
Prof. Caesar Farah
İslam & Ortadoğu Tarihi, Minnesota Üniversitesi
Prof. Carter Findley
Tarih, Ohio State Üniversitesi
Prof. Micfıael Finefrock
Tarih, Charleston Yüksekokulu
Doç. William Hickman
Türkçe, California Berkeley Üniversitesi
E. Doç. Frederick Latimer
Tarih, Utah Üniversitesi
Prof. John Hymes
Tarih, Glenville State Yüksekokulu
Dr. Heath W. Lowry
Türk Araş. Ens., Inc. Washington D.C.
Prof. Halil İnalcık
Osmanlı Tarihi, Amerikan Sanat & Bilim Akademisi Üyesi, Chicago Üniversitesi
Doç. Ralph Jaeckel
Türkçe, California Üniversitesi
Doç. Ronald Jennings
Tarih & Asya Araştırmaları, Illinois Üniversitesi
Doç. Cornell Fleischer
Tarih, Washington Üniversitesi
Prof. Peter Golden
Tarih, Rutgers Üniversitesi
Prof. Tom Goodrich
Tarih, Indiana Üniversitesi
Dr. Andrew Could
Osmanlı Tarihi, Arizona, Flagstaff
Prof. William Griswold
Tarih, Colorado State Üniversitesi
Prof. Tibor Halasi-Kuv
Türk Araştırmaları, Culombia Profesör
Ord. Prof. J. C. Hurewitz
Orta-Doğu Enstitüsü eski Direktörü, Colombia Üniversitesi
Prof. Avgdorlevy
Tarih, Brandens Üniversitesi
Prof. Bernard Lewis
Yakın Doğu Tarihi, Princeton Universitesi
Doç. Justin McCarthy
Tarih, Louisville Üniversitesi
Prof. Jon Mandaville
Ortadoğu Tarihi, Portlant State Üniversitesi
Prof. Michael Meeker
Antropoloji, California Üniversitesi
Doç. James Kelly
Türkçe, Utah Üniversitesi
Yardımcı Prof. Kerim Bey
Southeastem Üniversitesi
Prof. Metin Kunt
Osmanlı Tarihi, New York
Doç. William Ochsenwald
Tarih, Virginia Polytechnic Enstitüsü
Doç. Robert Olson
Tarih, Kentucky Üniversitesi
Doç. William Peachy
Yahudi ve Yakın Doğu Dilleri & Edebiyatları, Ohio State Üniversitesi
Doç. Donald Quataert
Tarih, Hauston Üniversitesi
Prof. Howard Reed
Tarih, Connecticut Üniversitesi
Prof. Dank Wart Rustow
Siyaset Bilimi, New York Şehir Üniversitesi
Doç. Ezel Kural Shaw
Tarih, California Üniversitesi
Prof. John Masson Simth, JR
Tarih, California Berkely Universitesi
Dr. Svat Soucek
Türkolog, New York
Dr. Philip Soddard
Ortadoğu Ens. Direktörü, Washington, D.C.
Prof. Frank Tachau

Greyson
28.01.06, 22:57
Siyaset Bilimi, Chicago, Illinois Üniversitesi
Robert Staab
Ortadoğu Merkezi Direktör Yardımcısı, Utah Üniversitesi
Prof. Rhoads Murphey
Ortadoğu Dilleri, Kültürleri ve Tarihi, Columbia Üniversitesi
Doç. June Starr
Antropoloji, Suny Stony Brook
Prof. James Stewart-Robinson
Türk Araştırmaları, Michigan Üniversitesi
Prof. Thomas Naff
Tarih, Ortadoğu Araştırmaları Enstitüsü Direktörü, Pennsylvania Üniversitesi
Doç. John Woods
Ortadoğu Tarihi, Chicago Üniversitesi
Prof. Pierre Oberling
Tarih, New York Şehir Üniversitesi
Doç. Madeline Zılfı
Tarih, Maryland Üniversitesi
Prof. Metin Tamkoç
Uluslararası Hukuk, Texas Tech. Üniversitesi
Prof. Stanford Shaw
Tarih, California Üniversitesi.
Dr. Elaine Simth
Türk Tarihi, Emekli Dışişleri Görevlisi
Doç. David Thomas
Tarih, Rhode Island Yüksekokulu
Doç. Grace M. Simth
Tarih, California Berkely Üniversitesi
Doç. Margaret L. Venzke
Tarih, Dickinson Yüksekokulu (Pennsylvania)
E. Prof. Donald Webster
Türk Tarihi
Prof. Walter Weiker
Siyaset Bilimi, Rutgers Üniversitesi
Prof. Warren S. Walker
İngilizce, Türkçe Sözlü Hikayeler Arşivi Direktörü, Texas Tech. Üniversitesi

Batı Avrupa devletleriyle, Rusya destekli Ermeni iddiaları ve Ermenilerin ileri sürdükleri belgelerin doğuluk durumunu tartışmak üzere Türkiye tarafından değişik zamanlarda çağrılar yapılmıştır. Bu çağrılar, hem doğrudan Ermeni bilim adamlarına hem de Ermenilerin propagandasını üstlenen şahıslara yapılmıştır. Ancak bunların önemli bir bölümünün gerekçe göstermeden toplantıya katılmadıkları bilinmektedir. Bunun son örneği 1990 yılında toplanan XI. Türk Tarih Kongresi'nde yaşanmıştır.

XI. Türk Tarih Kongresinde ilk defa olarak bir "Ermeni Seksiyonu" programlanmış ve bu seksiyondaki tartışmalara "Ermeni Davası Savunucusu" yabancı tarihçiler de davet edildiği halde, her biri çeşitli mazeretler ileri sürerek, bu bilimsel tartışmalara katılmaktan kaçınmışlardır.

5-9 Eylül 1990 tarihleri arasında Ankara'da düzenlenen XI. Türk Tarih Kongresi'ne Ermeni sorunuyla ilgili olarak davet edilen yabancı bilim adamlarının listesi şöyledir:

Prof. Dr. Heath LOWRY (Katıldı)
Garin ZEDLIAN (Cevap vermedi)
Prof. Dr. Bernard LEWIS (Katılamadı)
Prof. Dr. Justin McCARTHY (Katıldı)
Prof. Dr. Stanford SHAW (Katıldı)
Prof. Dr. Anthony BRYER (Cevap vermedi)
Dr. Andrew MANGO (Katıldı)
Prof. Dr. Salahi R. SONYEL (Katıldı)
Prof. Dr. M.MARMURA (Cevap vermedi)
Prof. Dr. Allan CUNNIGHAM (Cevap vermedi)
Prof. Dr. Robert ANCIAUX (Katıldı)
Prof. Dr. Aryeh SHMUELEVITZ (Katıldı)
Prof. Dr. Jak YAKAR (Katıldı)
Prof. Dr. Hans G. MAJER (Katılamadı)
Prof. Dr. Wolf Dietrich HUTTEROTH (Cevap vermedi)
Prof. Dr. Klaus KREISER (Katılamadı)
Prof. Dr. Jean-Paul ROUX (Cevap vermedi)
Prof. Dr. Paul DUMONT (Katıldı)
Prof. Dr. Robert MANTRAN (Katılamadı)
Prof. Dr. Richard HOVANNISIAN (Cevap vermedi)
Dr. Gerard LIBARDIAN (Cevap vermedi)
Dr. Levon MARASHLIAN (Katıldı)
Prof. Dr. Vahakn DADRIAN (Cevap vermedi)
Christopher WALKER (Katılamadı)
Anahid Ter MIMASSIAN (Katılamadı)
Tessa HOFFMAN (Cevap vermedi)

Greyson
28.01.06, 22:57
YABANCILAR TARAFINDAN YAPILAN İNCELEMELER VE VARILAN SONUÇLAR NELERDİR?

Birinci Dünya Savaşının hemen sonrasında, itilaf devletleri ordularının İstanbul ve diğer bölgeleri işgal etmelerinin ardından, yüzlerce siyasi ve askeri lider ile Osmanlı aydını "savaş suçlusu" oldukları iddiası ile İngilizler tarafından Malta Adası'na gönderilerek hapsedilmiştir. Malta'da tutuklu bulunan kişiler hakkında suç kanıtlarının bulunabilmesi için Osmanlı arşivlerinde geniş çaplı araştırmalar yapılmıştır.

Araştırmalar sonucunda, ne zamanın İstanbul Hükümeti, ne de Malta'daki tutuklular hakkındaki suçlamaları ispat edebilecek nitelikte hiçbir kanıt mahkemeye sunulmamıştır. İngiliz Hükümeti çaresizlik içinde kendi arşivlerinde ve ABD Hükümetinin Washington'daki arşivlerindeki raporlar üzerinde de araştırmalar yapmış, ancak yine hiçbir sonuca ulaşamamıştır.

Nitekim, ABD arşiv raporları arasında bulunan ve Washington'daki İngiliz Büyükelçisi R.C Craıgıe tarafından Lord Curzon'a 13 Temmuz 1921'de çekilen mesajda şöyle demektedir:

"Malta'da tutuklu bulunan Türkler aleyhine delil olarak kullanılabilecek hiçbir şey olmadığını bildirmekten üzüntü duyuyorum... Yeterli delil oluşturabilecek hiçbir sorun vakit mevcut değildir. Söz konusu raporlar, hiçbir şiddetle, Türkler hakkında Majesteleri Hükümeti'nin halen elinde bulunan bilgilerin takviyesinde yararlı olabilecek delilleri bile ihtiva eder görünmemektedir(1)."

29 Temmuz 1921'de Kralın Londra'daki Hukuk Danışmanları; İngiliz Dışişleri listesindeki kişilere karşı yöneltilen suçlamaların yarı siyasi bir mahiyet taşıdığına ve bu nedenle haklarında savaş suçlusu olarak tutuklanan Türklerden ayrı işlem yapılması gerektiğine karar vermişlerdir.

Ayrıca, "Şimdiye kadar hiçbir şahitten, tutuklular hakkında yapılan suçlamaların doğru olduğunu kanıtlayan bir ifade alınmış değildir. Esasen, herhangi bir şahit bulunup bulunamayacağı da belli değildir; zira Ermenistan gibi uzak ve ulaşılması zor bir ülkede ve özellikle bu kadar uzun bir zaman geçtikten sonra şahit bulunmasının ne ölçüde zor olduğunu belirtmek dahi gereksizdir"(2) ifadeleri de Kralın İngiliz Hükümeti'nin Londra'daki Hukuk Danışmanlarına aittir.

Sonuç olarak; Malta'daki tutuklular, kendilerine hiçbir suçlama dahi yöneltilmeden ve duruşma yapılmaksızın 1922'de serbest bırakılmışlardır.

Bu zaman süresince İngiliz basınında Osmanlı Hükümetini sözde soykırım ile suçlayan ve bu konuyu ispatlamaya yeltenen bazı belgeler yayınlanmıştır. Söz konusu belgelerin General Allenby komutasındaki İngiliz İşgal Kuvvetleri tarafından Suriye'deki Osmanlı Devlet Dairelerinde ortaya çıkarıldığı iddia edilmiştir. Ancak, İngiliz Dışişleri Bakanlığı tarafından sonradan yapılan soruşturmalar, İngiliz basınına verilen bu belgelerin İngiliz ordusu tarafından ele geçirilen belgeler olmayıp, Paris'teki Milliyetçi Ermeni Delegasyonu tarafından müttefik delegasyonlara yazılan uydurma belgeler olduğu anlaşılmıştır.

DÖRT T’ PLANI NEDİR?

İşin ucunu insanların canına kastetmeye kadar götüren Ermeni terörünün amacı; sözde Ermeni soykırımı iddialarını ve Ermenilerin taleplerini dünya kamuoyuna duyurmaktır. Nihai hedef ise, "Büyük Ermenistan" rüyasıdır. Büyük Ermenistan'a giden yolda atılması gereken en önemli adım, sözde iddialar konusunda kamuoyu oluşturmak ve Türkiye'ye yönelik emelleri gerçekleştirmektir.

Bunun için uygulamaya konan ve "Dört T" şeklinde adlandırılabilecek olan plan şu dört kavrama dayanmaktadır: Tanıtım, Tanınma, Tazminat ve Toprak... Buna göre, sözde Ermeni sorunu tüm dünyada terör yoluyla "tanıtılacak", sözde iddialar dünya kamuoyunca kabul edilip Türkiyece "tanınacak", sözde soykırımdan dolayı Türkiye'den "tazminat" alınacak ve "Büyük Ermenistan" sınırları içerisinde yer aldığı iddia edilen "toprak" parçası Türkiye'den koparılacaktır!...

"Dört T" planına dayanak oluşturan Ermeni iddiaları ise şunlardır:

Türkler Ermenistan'ı işgal ederek Ermenilerin topraklarını ellerinden almışlardır.
Türkler 1877-78 savaşından itibaren Ermenileri sistemli olarak katliama tabi tutmuşlardır.
Türkler 1915 yılından itibaren Ermenileri planlı şekilde soykırıma tabi tutmuşlardır.
Talat Paşa'nın Ermenilerin soykırıma tabi tutulması konusunda gizli emirleri vardır.
Soykırımda hayatlarını kaybeden Ermenilerin sayısı 1.5 milyondur.

SEVR ANLAŞMASI HÂLÂ GEÇERLİ MİDİR?

Ermeni propagandası Sevr Anlaşmasının kendileri açısından hâlâ geçerli ve yürürlükte olduğunu iddia etmekte ve buna dayanarak Sevr'de öngörülen "Ermeni topraklarının" Ermenilere iadesi gerektiğini savunmaktadır.

Bu anlaşmayı imzalayan devletlerin, anlaşmanın yürürlüğe giremeden ortadan kalktığını ve yerini Lozan Anlaşmasının aldığını imzalarıyla tasdik etmeleri muvacehesinde bu derece gülünç bir iddia nasıl mesmu olabilir, bilinemez. Ancak, bir de Ermenilerin devlet olarak kendi imzaladıkları anlaşmalar vardır.

Bunların başında Batum Anlaşması gelir. Taşnaklar 28 Mayıs 1918'de Erivan'da bir Ermeni Cumhuriyeti ilân etmişler, Osmanlı Devleti Ermenilerle 4 Haziranda 1918'de yaptığı Batum Anlaşması ile bu Cumhuriyeti tanımıştır. Ermeni Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı Hadisyan bu anlaşmadan sonra şunları söylemiştir:

"Türkiye Ermenileri artık Osmanlı İmparatorluğundan ayrılmayı düşünmüyorlar Türkiye'deki Ermenilere ilişkin sorunlar Osmanlılar ile Ermeni Cumhuriyeti arasında görüşme konusu bile yapılamaz. Osmanlı İmparatorluğu ile Ermeni Cumhuriyeti arasındaki ilişkiler mükemmeldir ve gelecekte de böyle olmalıdır Bütün Ermeni siyasi partileri bu konuda aynı görüştedirler. Bu iyi komşuluk ilişkilerinin sürdürülmesi Dışişleri Bakanı olduğum Ermeni Hükümetince izlenen programın başlıca noktalarından biridir(1)."

Taşnak yayın organı Hairenik de 28 Haziranı 1918 tarihli nüshasında şunları yazmıştır:

"Rusya'nın Türkiye'ye karşı güttüğü düşmanca politika Kafkasya Ermenilerini de cesaretlendiriyordu. İki dost unsur arasındaki çatışmalara Kafkas Ermenileri neden oldu. Çok şükür ki, bu durum uzun sürmedi. Rus devrimi sonrasında Kafkasya Ermenileri selâmetlerinin yalnızca Türkiye'de olduğunu anladılar ve ellerini Türkiye'ye uzattılar. Türkiye de geçmişte olanları unutmamak istedi ve uzatılan eli şövalye ruhuyla sıktı. Artık Ermeni sorununun çözümlenmiş ve tarihte kalmış olduğunu kabul ediyoruz. Yabancıların ajanı birkaç maceraperestin eseri olan karşılıklı güvensizlik ve düşmanlık duyguları ortadan kalkmalıdır(2)."

Bu ilginç beyanlardan şu sonuçları çıkarmamız mümkündür:

Greyson
28.01.06, 22:58
Ermeni meselesi kapanmıştır.
Olaylardan Türkler değil, Ruslar ve Ermeniler sorumludur.
Bir haksızlık varsa, buna uğrayan Türklerdir.
Görüldüğü gibi, bizim bugün söylediklerimizin doğru olduğu bundan 64 yıl önce, 1918'de Taşnaklar tarafından itiraf edilmiştir. Ancak bu açık itiraflara rağmen mesele Ermenilerce kapanmış sayılmayacak ve Ermeni çevreleri ilk fırsatta itiraflarını unutup eski hayallerinin peşinden gideceklerdir. Nitekim, Batum anlaşmasına rağmen Ermeni çete harekâtı devam etmiştir.

Osmanlı Devletinin I. Dünya Savaşında yenilgiye uğraması ve 30 Ekim 1918'de Mondros Mütarekesini imzalanması Ermenileri yeniden harekete geçirmiştir.

Büyük hayaller peşinden koşan Taşnak denetimindeki Kafkas Ermeni Cumhuriyeti kuruluşunun I. Yıldönümü olan 28 Mayıs 1919'da "Türkiye Ermenistan'ını ilhak ettiğini" açıklamıştır. Bu açıklama, İtilâf Devletleri dahil, hiç kimse tarafından ciddiye alınmamıştır.

Sevr diktası ile sonuçlanan Paris Barış Konferansı Ermenistan'ın sınırları konusunu ABD Başkanı Wilson'un hakemliğine bırakmış, Wilson da General James G. Harbord başkanlığındaki bir Amerikan heyetini incelemelerde bulunmak üzere 1919 sonbaharında Türkiye'ye yollamıştır. 1919 Eylül ve Ekim aylarında Türkiye'de incelemeler yapan Harbord heyeti vardığı sonuçları bir rapor halinde ABD Kongresine sunmuştur.

Gerçekleri yansıtan bu raporda; "Türkler ile Ermenilerin barış içinde yüzyıllarca yan yana yaşadıkları, tehcir sırasında Türklerin de Ermeniler kadar acı çektikleri Türk köylerinin yakıldığı savaşa giden Türk köylülerinden en çok %20'sinin geri dönebildiği. I. Dünya Savaşının başlangıcında Ermenilerin Türkiye Ermenistanı denilen bölgelerde hiçbir zaman çoğunlukta olmadıkları tehcir edilen Ermenilerin geri dönmeleri halinde tek bir yerleşim merkezinde dahi çoğunluğu oluşturamayacakları, geri döne Ermenilerin tehlike içinde bulunmadıkları ve olaylara ilişkin acıklı ve korkunç iddiaların doğru olmadığının tespit edildiği" belirlenmiştir(3).

ABD Kongresi bu rapor üzerine 1920 Nisanında Ermenistan'a mandater olunmasını reddetmiştir.

10 Ağustos 1920'de Ermenileri bir kez daha umutlandıran Sevr Anlaşması imzalanmıştır. Anlaşma, Osmanlı Devletinin Ermenistan'ı özgür ve bağımsız bir devlet olarak tanımasını hükme bağlamış, sınırın tespitini ise Wilson'un hakemliğine bırakmıştır.

Bilindiği üzere 10 Ağustos 1920'de Türkiye'de biri İstanbul'da Osmanlı Hükümeti, diğeri Ankara'da Meclis Hükümeti olmak üzere iki Hükûmet bulunmaktadır. Sevr'i imzalayan Osmanlı Hükümetidir. Mustafa Kemal Atatürk'ün Ankara Hükümeti "Ermeni Sorununu" kendi başına halledecektir.

Mondros Mütarekesi sonrasında Fransızlar Adana vilâyetini, İngilizler de Urfa, Maraş ve Antep'i işgal etmişlerdi. Daha sonra İngilizler kendi işgal bölgelerini Fransızlara bırakmışlar ve Fransızların beraberlerinde getirerek Fransız üniforması giydirdikleri Ermeniler Türklere saldırmaya başlamışlardır. Bu zulüm Türklerin tepkisiyle karşılaşmış ve Fransız-Ermeni işgaline karşı Türk direnişi örgütlenmiştir. Bunun üzerine yine Türklerin Ermenileri katlettikleri propagandası başlamış, ancak başta Fransız komutanlığı olmak üzere bu kez Ermenilere kimse inanmamıştır.

ABD Kongresinin Ermenistan için mandaterliği kabul etmemesinden sonra, Kafkas Ermeni Cumhuriyetine bağlı düzenli birlikler ve çeteler 1920 Haziranında Türkiye'ye karşı saldırıya geçmişler, Eylülde bu kez Ankara Hükûmeti karşı taarruz emretmiş ve Türk kuvvetleri Ermenileri ağır yenilgilere uğratarak Kars dahil bütün Türk topraklarını kurtarmışlar ve sınırı da aşarak Gümrü'ye girmişlerdir. Bu yenilgi karşısında Ermeni Hükümetinin barış istemesi üzerine 3 Aralık 1920'de Gümrü (Alexandropol) Anlaşması imzalanmıştır. Ermeniler bu anlaşma ile Sevr'in geçersiz olduğunu kabul etmişler ve Türkiye'ye yönelik toprak taleplerinden resmen vazgeçmişlerdir.

Ancak bu anlaşma onaylanmadan Kızılordu Erivan'a girmiş ve Sovyet Ermeni Hükûmeti kurulmuştur.

Erivan'da yönetim Vratzian'ın 18 Şubat 1921'de giriştiği ayaklanma ile tekrar Taşnakların eline geçmiştir. Vratzian Hükümeti 18 Martta Ankara'ya bir heyet göndererek Ankara Hükümetinden Bolşeviklere karşı yardım istemiştir. Tarihin ne garip cilvesidir ki, daha 2 yıl önce Doğu Anadolu topraklarını ilhak ettiğini açıklayan Taşnak Hükümeti bu kez varlığını devam ettirebilmek için Ankara'nın yardımını talep etmektedir. Bu Taşnak Hükümeti uzun ömürlü olamamış ve Sovyetler Erivan'da yeniden iktidarı ele geçirmişlerdir.

Türkiye 16 Mart 1921'de Sovyetler Birliği ile Moskova Anlaşmasını imzalamış ve bugünkü Türk- Sovyet sınırı çizilmiştir. Bu anlaşmanın tamamlanması amacıyla bu kez 13 Ekim 1921'de Sovyet Ermenistan’ı ile Kars Anlaşması imzalanmıştır. Her iki anlaşmada da Sevr'in tanınmadığına ilişkin hükümler yer almaktadır. Böylece, Taşnak Hükümetinden sonra, Sovyet Ermeni Hükümeti de her türlü talepten vazgeçmiş olmakta ve Sevr'in geçersizliği bir kez daha belgelenmektedir.

Sovyet Ermenistan’ı Adalet ve İşçi Komiseri Şahverdof Kars Anlaşmasının imza töreninde yaptığı konuşmada, "bundan böyle bu iki milleti başkalarının çıkarları uğruna birbirlerinin üzerine saldırtmanın mümkün olamayacağını" vurgulamıştır.

Doğu cephesinin bu şekilde tasfiye edilmesinden sonra, güney, cephesi de 20 Ekim 1921'de Fransa ile imzalanan Ankara Anlaşması ile tasfiye edilmiş ve Fransız kuvvetleri beraberlerinde getirdikleri Ermeni lejyonunu ve mahallî komitecileri yanlarına alarak çekilmişler, mahallî Ermeni halkının büyük kısmını da adeta zorla beraber götürüp Lübnan'a yerleştirmişlerdir. Aynı olaya Hatay'ın anavatana katılmasında da şahit olunacaktır.

24 Temmuz 1923'de imzalanan ve Sevr'in yerini alan Lozan Anlaşmasında ise Ermeniler hakkında hiçbir hüküm bulunmamaktadır.

Böylece mesele Lozan'da bütünüyle çözümlenmiş olmaktadır. Ermenilerin bugün Sevr'e dayalı olarak birtakım iddialarda bulunmaları da hiçbir anlam taşımamaktadır. Konuyu kapatırken, Sevr anlaşmasının taraf ülkelerce onaylanmamış olduğunu da hatırlamak yerinde olur.

TÜRKLER TARİH BOYUNCA HER ZAMAN ERMENİLERE BASKI VE ZULÜM MÜ YAPMIŞLARDIR?

Ermeni propagandası, sözde "soykırım" iddiasını tarihi bir zemine oturabilmek amacıyla, Türklerin tarih boyunca her zaman gayrimüslimlere ve Ermenilere kötü muamele ettiğini savunagelmektedir. Zira, bu iddiada bulunmadıkça "600 yıldır Ermenilerle birlikte yaşayan Türklerin, durup dururken, nasıl olup da bir günde Ermenileri topyekün imha etmeye karar verdikleri" sorusunu yanıtlayamayacakları kanısındadırlar. Ermenileri bu iddiaya sarılmaya yönelten bir başka etken de meseleyi tahrif ederek bir "Hıristiyan-Müslüman mücadelesi"ne dönüştürmek ve böylece Hıristiyanlık dünyasının desteğini peşinen kazanabilmek arzusudur.

Ermenilerin uğradıkları Bizans zulmü nedeniyle, Türklerin Anadolu'ya girmelerini bir bayram havası içinde karşıladıklarını kendi tarihçileri yazarlar. Nitekim, Selçuklular Bizans'ın ezmeye ve yok etmeye çalıştığı Ermeni kilisesini himaye etmeye başlamış, Ermeni kilisesi, manastırları ve ruhban sınıfına Bizans tarafından konulan ağır vergileri kaldırarak bunları vergiden muaf tutmuş, Ermeni toplumunu ibadet, eğitim ve içişlerinde serbest bırakmış, içişlerine müdahale etmemiş ve Ermenileri Müslüman olmaya hiçbir zaman zorlamamışlardır. Ermeni ruhanî lideri Selçukluların bu tutumu karşısında

Greyson
28.01.06, 22:59
Sultan Melikşah'ı ziyaret ederek şükranlarını bildirmiştir. Özetle, Ermeniler bu dönemde gerek toplum olarak varlıklarını, gerek din ve kiliselerini Türkler sayesinde koruyabilmişlerdir.

Bu olgu, bizzat Ermeni tarihçilerince de iftiharla dile getirilmiştir. Ermeni tarihçi Urfalı Mateos 129 sayı kroniğinde Selçuk Sultanı Melikşah'tan şöyle söz etmiştir:

"Melikşah'ın kalbi Hıristiyanlara karşı şefkat ve iyilikle doluydu. İsa'nın evlatlarına çok iyi davrandı. Ermeni halkına refah, barış ve mutluluk getirdi(1)."

Mateos, Sultan Kılıç Aslan'ın ölümünden sonra ise şunları yazmıştır:

"Kılıç Aslan'ın ölümü Hıristiyanlar yasa boğmuştur. Zira bu Sultan yüksek karakterli ve hayırsever bir insandı."

Selçuklu Türklerinin Ermenilere ne kadar iyi davrandıkları Taşirk ailesi gibi bazı Ermeni beylerinin kendiliklerinden Müslümanlığı kabul etmelerinden ve Türklerle birlikte Bizans'a karşı çarpışmalarından da bellidir.

Türklerin gayrimüslimlere iyi muamele etmeleri ifadesini İslâm-Türk felsefesinde bulmaktadır. Bu felsefeyi şu şekilde özetlemek mümkündür: Türkler, Müslüman olmayan kavimlerin yaşadıkları topraklan kendi ülkelerine kattıklarında bu bölgeler halkı ile zimma adı verilen bir anlaşma yapmaktadırlar. Müslüman olmayan halkın hak ve hukuku bu anlaşma ile güvence altına alınmakta ve bu halka zımmî denmektedir. Böylece diğer dinlerden olan insanlara o zamana kadar tanık olunmamış bir hoşgörü ile davranılmaktadır.

Bu dönemin Yunus Emre ve Mevlâna Celaleddin Rumî gibi büyük düşünürlerinin "72 millete bir göz ile bakan" ve "ne olursan ol, yine gel" diyen insanlık ve hoşgörüye dayalı felsefeleri de bu çerçevede değerlendirilmelidir. Hıristiyanlar arasında mezhep kavgaları ve özellikle Bizans'ın Ermenilere yaptığı zulüm göz önünde tutulduğunda bunun ne denli insanca bir yaklaşım olduğu ortadadır.

Osmanlı Devletinin kuruluşu, gelişmesi ve özellikle İstanbul'un fethi sonucu Bizans'ın yıkılmasıyla Ermeniler için tarihlerinin hiç bir döneminde yaşamadıkları yeni bir çağ açılmış, üzerindeki dinsel, siyasal, toplumsal, ekonomik ve kültürel her türlü baskı kalkmış ve barış, güven ve refah dönemi başlamıştır.

Bilindiği gibi, Osmanlı Devleti Türk kökenli, İslâmi yapıya sahip ve çok uluslu bir devlettir. Bu çok uluslu yapı içinde Türkler kadar, diğer uluslara da yer vardır. Nitekim, ilk Osmanlı Padişahı Osman Bey Ermenilerin Bizans'ın zulmünden korunmaları için Anadolu'da ayrı bir toplum olarak örgütlenmelerine izin vermiş ve Batı Anadolu'daki ilk Ermeni dinî merkezi Kütahya'da kurulmuştur. Bursa'nın alınarak başkent yapılması üzerine bu dinî merkezi Kütahya'dan Bursa'ya taşınmış ve Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethinden sonra Bursa'daki Ermeni dinî lideri Hovakim 1461'de İstanbul'a getirilmiş ve Fatih'in fermanı ile İstanbul'da bir Ermeni patrikhanesi kurulmuş(2).

Bunu izleyerek han, Kafkasya, Doğu ve Orta Anadolu, Balkanlar ve Kırım'dan İstanbul'a Ermeni göçleri başlamış ve Osmanlı imparatorluğu Ermeniler için bir çekim merkezi haline gelmiştir. Görüldüğü gibi, Ermeni toplumu ve kilisesi Osmanlı Devletinin gelişmesine paralel olarak gelişmektedir.

Osmanlı İmparatorluğu Gregoryen Ermenileri "millet" adı altında örgütlemiş ve kendi dinî liderlerinin yönetimine bırakmıştır. Fatih Sultan Mehmet Ermeni Patrikhanesini kuran fermanında, Patriğin imparatorlukta yaşayan bütün Ermenilerin hem ruhanî, hem cismanî lideri olduğunu hükme bağlamıştır.

Ermeniler Müslümanlara verilen her türlü haktan yararlandıkları gibi, bazı ayrıcalıklara da sahip olmuşlar, örneğin askere alınmamışlardır. Askere alınmamaları ise Ermeni ailelerinin sürekliliğini ve dolayısıyla refaha kavuşmalarını sağlamıştır.

Müslümanlarla gayrîmüslimlerden haraç ve cizye vergileri alınmış, buna karşılık Müslümanların tâbi oldukları zekât ve öşür vergilerinden muaf tutulmuşlardır. Haraç ve cizye vergilerinin Ermeni toplumuna nasıl dağıtılacağının tespiti de dini liderlere bırakılmıştır.

Ermenilere, din, kültür, eğitim ve hayır işlerini yürütebilmeleri için gerekli mali güçlerinin yetişmemesi halinde Osmanlı yönetimi yardımda bulunmuş, Patrikhanenin açıklarını kapatmış, Ermeni kurumlarına malî destek sağlamıştır. Bu vakıf sistemi bugün de muhafaza edilmektedir.

Burada şu noktaya da işaret etmek istiyoruz: Ortodoks Rumlar Ermenilerden önce örgütlendiklerinden, Ortodoks Rumlar dışında kalan tüm diğer Hıristiyan unsurlar Etmeni sayılmıştır. Bu unsurlar arasında Anadolu'daki Pavlakiler (Paulicien) ve Yakubîler ve Balkanlardaki Bogomiller gibi Ermenilikle hiç bir ilişkileri bulunmayan Hıristiyanlar da yer almıştır. Bu olgunun özellikle Osmanlı İmparatorluğundaki Ermeni nüfusuna ilişkin tartışmalarda göz önünde tutulması gerekmektedir.

Ermeni toplumu kendisine tanınan hak ve ayrıcalıkları başarıyla kullanarak hızla gelişmiş ve refaha kavuşmuş, ayrıca Türk-Osmanlı kültür, yaşam tarzı ve yönetim biçimini de benimseyerek kısa zamanda Osmanlıların güvenine lâyık olmuş ve "millet-i sıdıka" unvanına hak kazanmıştır. Osmanlı Ermenileri bu unvan sayesinde iş hayatında olduğu gibi, kamu hizmetlerinde de önemli yerlere gelmişlerdir.

Osmanlı tarihi Ermenilerden 29 Paşa, 22 Bakan, 33 milletvekili, 7 Büyükelçi, 11 Başkonsolos ve Konsolos, 11 Üniversite öğretim üyesi ve 41 yüksek rütbeli memur kaydetmektedir. Ermeni Bakanlar arasında Dışişleri, Maliye, Ticaret ve Posta Bakanları gibi son derece önemli ve kilit mevkilerde bulunanlar olmuştur(3).

Ermeniler Osmanlı-Türk sanat, kültür ve müziğine önemli katkılar yapmışlar, ünlü sanatçılar yetiştirmişlerdir. Bu sanatçılar bugün de Türkiye Ermenileri ve Türkler için övünç kaynağı olarak anılmaktadır.

Burada, dünyadaki ilk Ermeni matbaasının da XVI. yüzyılda İstanbul'da kurulduğunu belirtmek yerinde olur.

Böylece, Ermeniler, Türkler başta olmak üzere, İmparatorluğun tüm unsurlarıyla XIX. yüzyıl sonlarına kadar barış ve güven içinde yaşamışlar, Osmanlı yönetimiyle ilgili hiçbir şikâyet ya da sorunları olmamıştır.

Bununla birlikte, zaman zaman kendi aralarında iç çekişmelere düşmüşlerdir. İstanbul'un fethinden önce ve hemen sonra Anadolu ve Kırım'dan İstanbul'a gelen ve "Yerli" denilen Ermeniler ile İran ve Kafkasya'dan gelen ve "Doğulu" ya da "Taşralı" denilen Ermeniler Patrik seçimi nedeniyle mücadeleye girişmişler, birbirlerini Osmanlılara şikâyet etmişler ve yönetimin kendi lehlerine müdahalesini sağlamaya çalışmışlardır.

Osmanlılar ise Ermeni grupları ve iç sorunları karşısında ısrarla tarafsız kalmışlardır. Bu mücadeleyi "Doğulu"ların kazanması üzerine Patrikliğe ruhani olmayan kişiler de getirilmeye başlanmış, mevki ve unvan çatışması kimi zaman kanlı kavgalara dönüşmüştür. Osmanlılar bu aşamada duruma müdahale etmişler ve Ermenilerin birbirlerini kırmasını önlemişlerdir.

Greyson
28.01.06, 22:59
Mezhep kavgaları Ermenileri birbirlerine düşüren bir diğer etken olmuştur.

Özellikle yabancı müdahaleler sonucu Ermeniler arasında Katoliklik ve Protestanlığın yayılması Gregoryen Ermenilerde büyük bir infial uyandırmış ve Gregoryen Ermeniler Osmanlı yönetimine başvurarak bu durumun önlenmesini istemişlerdir. Osmanlı yönetimi Ermenilerin iç sorunu saydığı bu gelişmeye müdahale etmeyince yine kanlı kavgalar görülmüş ve Protestanlığı kabul eden Ermeniler Çuhacıyan ve Tahtacıyan adlı Patrikler tarafından aforoz edilmişlerdir(4).

Daha sonra Katolikler arasında da Vatikan'a bağlı olup olmamak konusunda çatışmalar çıkmış, Papa Vatikan'a bağlı olmayan Ermenileri aforoz etmiş, Osmanlı yönetimi duruma müdahale ederek 1888'de bu iki Katolik grubu barıştırmıştır.

Osmanlıların gayrîmüslimlere gösterdiği bu engin hoşgörü İmparatorluğu, çöküş yıllarına kadar, dinî zulümden kaçan bütün insanlar için her zaman sığınılabilecek bir ülke haline getirmiştir. Bir mezhepteki Hıristiyanların zulmüne uğrayan diğer mezhepteki Hıristiyanlar ile Katoliklerin ağır işkencelerine manız kalan Musevîler kurtuluşu Osmanlılara sığınmakta bulmuşlardır. Bunun en belirgin örneği, gerek 15. yüzyıl sonlarında İspanya'nın Katoliklerce yeniden işgalini müteakip, gerek daha sonraki yüzyıllarda Fransa, Orta Avrupa ve Rusya'daki Hıristiyan baskısından kaçan Musevilerin Osmanlı İmparatorluğuna göç etmeleridir.

Gerçekler böyle olduğuna göre, Türklerin gayrimüslimlere ve Ermenilere kötü muamele ettikleri, baskı yaptıkları ve ezdikleri gibi iddialar ileri sürmek için herhalde mantık, vicdan, sağduyu, hakkaniyet ve tarih bilgisinden yoksun bulunmak ya da önyargılı olmak gerekir, çünkü başka bir izah tarzı yoktur. Tarihin bu iddiayı yalanladığı çok sayıda yabancı tarihçi ya da yazarın eserlerinde de onaya konulmuştur.

Asoghik ve Mateos'dan Voltaire, Lamartine, Claide Farrere, Pierre Loti, Nogueres, İlone Caetani, Philip Ntarshall Brown, Michelet, Sir Clıarles Wilson, Politis, Arnold, Bronsart, Roux, Grousset, Edgar Granville, Garnier, Toynbee, Lewis, Price, Bombaci ve Shaw'a kadar uzanan ve bazılarına hiç de Türk dostu damgası vurulmayacak pek çok tarihçi ve yazar Türklerin bu konudaki hakkını teslim etmişlerdir. Bunlardan bazı örnekler şöyledir:

Voltaire:

"Büyük Türk çeşitli dinlerden 20 milleti barış içinde yönetmektedir Türkler Hıristiyanlara savaşta ılımlı, zaferde yumuşak olmayı öğretmişlerdir"

Philip Marchall Brown:

"Türkler kazandıkları büyük zafere rağmen fethettikleri yerlerin halkına, kendilerini kendi yasa ve gelenekleri uyarınca yönetme hakkını cömertçe bahşetmişlerdir."

Venizelos Hükûmetinin Dışişleri Bakanı Politis:

"Türkiye'deki Rumların çıkarları Türklerden başka hiçbir güç tarafından bu kadar iyi korunamazdı."

J.W. Arnold:

"Türk ordularının fethettikleri yerlerde din ve kültüre müdahale etmediği tarihin inkar edemeyeceği bir gerçektir."

Alman Generali Bronsart:

"Türkler; kendilerine dokunulmadığı takdirde, başka dinlerden olanlara karşı dünyanın en hoşgörülü insanlarıdır."

Son olarak şu örneği verelim: Napolyon Bonapart, Akka yenilgisi üzerine Osmanlı İmparatorluğundaki Katolik Ermenileri yönetime karşı ayaklandırmayı ve bir tür intikam almayı düşünür. Bunun mümkün olup olmayacağını İstanbul'daki Büyükelçisi Sebastiani'den sorar. Büyükelçinin yanıtı çok açık ve kesindir:

"Ermeniler hayatlarından o kadar memnundurlar ki, buna imkan yoktur"

TÜRKLER ERMENİLERİ 1890'LARDAN İTİBAREN KATLETMEYE Mİ GİRİŞMİŞLERDİR?

19. yüzyılın ikinci yarısında bir "Ermeni Sorunu”ndan söz edilmeye başlandığını görmekteyiz. Ancak, "Ermeni Sorunu" için bir başlangıç noktası aramak gerekirse, bunun 1856 Islahat Fermanı ya da 1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşı ve bunun izleyen Ayastefanos (Yeşilköy) Anlaşması ve Berlin Konferansında bulmak mümkündür. Ancak biz, biraz daha gerilere, 1820'lere kadar gitmenin meselenin anlaşılması bakımından daha yararlı olacağı kanısındayız.

Çarlık Rusyası bu dönemde dünya güç dengesinde giderek daha önemli bir devlet olarak ortaya çıkmaktadır. Bu emperyalist güç komşu olduğu Osmanlı Devleti topraklarını bir tür doğal gelişme alanı olarak kabul etmekte olup Osmanlıların sırtından güneye ve güneybatıya yayılmak peşindedir. Nitekim, Yunanistan'ın Osmanlılardan ayrılarak bağımsız olması büyük ölçüde Rusya'nın bu politikası sonucudur. Bu politikanın başta gelen unsurlarından biri de, Rusya'ya göre, Osmanlı Hıristiyanlarının hamisi olmaktır. Bu ise, Rusları Ortodoks Rumların yanı sıra Gregoryen Ermenilerle de ilgilenmeye sevk etmektedir.

Rusya, Batı'da Balkanlara nüfuz etmeye çalışırken, Doğu'da da Kafkasya'ya inmektedir. Bu gelişme Katkasya'daki Eçmiyazin (Vagrsabat: Erivan’ın batısında) Ermeni kilisesini Rus tesiri altına sokmaya başlamıştır. Eçmiyazin ise Gregoryen Ermenilerin büyük çoğunluğunun bağlı oldukları dinsel merkezdir.

Eçmiyazin Kilisesi kısa sürede Rus nüfuzuna girmiş, hatta Katogikos Nerses Aratarakes 60 bin kişilik bir Ermeni kuvvetinin başında 1827-28 Rus-İran Savaşına Ruslar safında katılmıştır.

Rusların Osmanlı Ermenilerine sızmaya çalışması da Eçmiyazin Kilisesi aracılığıyla olmuş ve 1844'den itibaren İstanbul Ermeni Patrikhanesindeki ayinlerde Eçmiyazin Katogikosu’nun adı anılmaya başlamıştır.

Osmanlı Hıristiyanlarının hamisi olmaya niyetlenen yalnız Rusya değildir. İngiltere ve Fransa da Osmanlı Ermenilerini Protestanlık ve Katolikliğe kazanmak amacındadırlar. Bunda başarılı olmaları üzerine 1830'da İstanbul’da Etmeni Katolik Kilisesi, 1847de de Protestan Kilisesi kurulmuştur. Ancak ne bu gelişmeler olup biterken, ne de 1856'da Islahat Fermanı ilân edilirken bir "Ermeni Sorunu" söz konusu değildir.

Greyson
28.01.06, 23:00
Toplumsal düzenin Batı modelinde yeniden örgütlenmesi anlamına gelen Islahat Fermanı müslümanlarla gayrîmüslimleri aynı statüye getiriyor ve gayrimüslimlere tanınmış bulunan ayrıcalık ve ruhani muafiyetlere de bu nedenle son veriyordu. Bu Ferman üzerine Ermeni Patrikhanesince hazırlanan Etmeni Milleti Nizamnamesi Osmanlı Hükümetine sunulmuş ve 29 Mart 1862'de onaylanarak yürürlüğe girmiştir. Nizamname ile Ermeni toplumunun içişlerini görüşmek üzere 140 üyelik bir meclis kurulmuş, bunun 20 üyesinin İstanbul kilisesi mensuplarından, 80 üyesinin İstanbul'daki kilise cemaatlerinden ve 40 üyesinin taşradan seçilmesi öngörülmüştü.

Islahat Fermanı Rusya'nın yanı sıra, İngiltere ve Fransa'ya da Ermenilerle daha çok ilgilenmeye sevk etmiş, bu ise Rusya'yı Ermenilerle ilgisini yoğunlaştırmaya yöneltmiştir.

Bu ilginin altında bu devletlerin Ermenilere duydukları sempati değil, kendi emperyalist çıkarları yatmaktadır. Bunun neden böyle olduğunu görmek için dünyada o dönemde mevcut güç ilişkilerine ve nüfuz mücadelesine bakmak lâzımdır.

Bu nüfuz ve çıkar mücadelesinin önemli alanlarından biri de Osmanlı Devletidir. İzlenen yeni politikanın temel taşlarından biri ise Osmanlı Devletindeki Hıristiyan unsurları ve özellikle Ermenileri Osmanlılara karşı kullanmak olmuş ve Ermenilere, gerçekleşmeyeceği kendilerince de bilinmesine rağmen, Doğu Anadolu'da hayalî bir Ermenistan vaat edilmiştir.

"Ermeni Sorunu"nun 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı ve Osmanlıların bu savaşı kaybetmeleri sonucu meydana gelen gelişmeler üzerine çıkması bunun belirgin kanıtıdır.

Savaş sona ererken İstanbul Ermeni Patriği Nerses Varjabedyan Eçmiyazin Katogikosluğu aracılığıyla Rus Çarı'ndan Rusya'nın Doğu Anadolu'da işgal ettiği toprakları Osmanlılara geri vermemesini istemiş, bununla da yetinmeyerek savaş sonunda Ayastefanos'daki Rus karargâhına gidip Grandük Nikola ile görüşmüş ve Doğu Anadolu'nun Ruslar tarafından ilhâkını bu olmazsa bölgeye Bulgaristan'a olduğu gibi özerklik verilmesini, bu da mümkün değilse bölgede Ermeniler lehine ıslahat yapılmasını ve bu ıslahat tamamlanana kadar Rus ordusunun geri çekilmesinini talep etmiştir. Patriğin son talebi Ruslarca kabul edilmiş ve Ayastefanos Anlaşmasına 16. Madde olarak girmiştir(1).

Patrik Varjabedyan'ın Osmanlı vatandaşı olduğunu hatırlatmaya sanırız gerek yoktur.

Doğu Anadolu'daki Rus işgali Rusya'ya Osmanlı Ermenileri üzerindeki etkisini arttırma olanağı sağlamış ve Rus ordusundaki Ermeni subaylar Osmanlı Ermenilerini devlet aleyhine kışkırtmaya çalışmış ve Ermenilere "Balkanlardaki Hıristiyanlar gibi "Osmanlılardan ayrılarak kendi muhtar devletleri kurabileceklerini" telkin etmişlerdir.

Rusların niyetini sezen İngiltere Ayastefanos Anlaşmasına karşı çıkmıştır. Zira, Doğu Anadolu'da Rusya himayesinde kurulacak bir Ermenistan İngiltere'nin Basra Körfezi ve Hindistan yolunun güvenliğini tehlikeye düşürecektir. Bunun üzerine İngiltere, Osmanlılardan Kıbrıs'ı kopararak bunun karşılığında Ayastefanos Anlaşmasının değiştirilmesini sağlamış ve Berlin Konferansında Rusya'nın Kars, Ardahan ve Batum dışında işgal ettiği topraklardan hemen geri çekilmesi ve Ermeni ıslahatının bunun ardından yapılması kararlaştırılmış, üstelik ıslahatın 5 büyük devletin denetiminde uygulanması öngörülmüştür. Bu tarihten itibaren İngiltere "Ermeni ıslahatı"nı kendi meselesi olarak görecektir.

Berlin Konferansına İstanbul Ermeni Patrikhanesinden de bir heyet katılmış ve isteklerini kabul ettiremeyen bu heyet İstanbul’a "mücadele ve ayaklanmaya girişilmedikçe hiç bir şey elde edilemeyeceği" yargısıyla dönmüştür(2).

Ayastefanos Anlaşması ile eline geçirdiği büyük fırsatı Berlin Konferansı ile kaybeden, ayrıca Batı’ da Yunanistan ve Bulgaristan'ı İngiliz nüfuzuna terk etmek zorunda kalan Rusya Doğu Anadolu'yu doğrudan ilhak etmeyi amaçlayan bir politika izlemeye başlamış, bu politikasında yine Ermenileri kullanmayı denemiştir.

İngiltere ve Rusya'nın Ermeniler üzerindeki mücadelesi, Türk düşmanlığıyla ünlü Fransız yazar Rene Pinon'un şu sözleriyle açıkça görülmektedir:

"Rus ve İngiliz nüfuzu Ermenilerin sırtında çarpışmıştır. Ermenistan İngiltere'nin elinde Rus yayılmacılığına karşı ileri bir karakol olmuştur."

1880'de İngiltere'de Gladstone Hükûmeti’nin iktidara gelmesi bu mücadeleyi daha da yoğunlaştırmıştır. İngiltere artık Rusya'ya karşı Osmanlı Devletinin toprak bütünlüğünü korumak politikasını terk etmiş ve Osmanlı İmparatorluğunu parçalayıp kendisine dost küçük devletler kurmayı ve bunları Rusya'ya karşı tampon olarak kullanmayı öngören bir politikayı benimsemiştir. İngiltere'ye göre bu tampon devletçiklerden biri de Ermenistan olacaktır.

Bu yeni politikanın ilk sonuçları İngiliz basınında Doğu Anadolu'dan Ermenistan diye söz edilmesi, Doğu Anadolu'nun en ücra köşelerinde bile İngiliz Konsoloslukları açılması, bölgedeki Protestan misyonerlerin sayısının hızla artması ve Londra'da bir İngiliz-Ermeni Komitesinin kurulmasıyla görülmüştür. Rusya ve İngiltere'nin Ermenileri kendi emellerine nasıl alet ettikleri çok sayıda Ermeni ve yabancı kaynak tarafından da belgelenmiştir.

Ermeni Patriği Horen Aşıkyan "Ermeni Tarihi" adlı eserinde şunları yazmıştır: "Türkiye'nin çeşitli yerlerine dağılmış çok sayıda Protestan misyoner İngiltere lehine propaganda yapmakta, Ermenilerin İngiltere sayesinde muhtariyete kavuşacaklarını ileri sürmektedirler. Kurdukları okullar gizli tasarıların yuvasıdır."

Ermeni din adamı Hrant Vartabed'e göre de "Osmanlı ülkesinde Protestan topluluklar kurulması ve bunların İngiltere ve ABD tarafından himaye edilmesi uygarlık iddiasındaki Batılı güçlerin en kutsal duygu olan din duygusunu bile sömürmekten kaçılmadıklarını göstermektedir." Vartabed, Eçmiyazin Katogikos'u V. Kevork'u da Çarlık Rusya’sına alet olmak ve Anadolu Ermenilerine ihanet etmekle suçlamıştır(3).

Bir başka teşhis İstanbul’daki Fransız Büyükelçisi Paul Cambon'a aittir. Cambon 1894'de Paris'e gönderdiği bir raporda şöyle demektedir:

"Gladstone gayri memnun Ermenileri örgütlemiş, disiplin altına almış, onlara destek vaadinde bulunmuştur. Bundan sonra propaganda komitesi ilhamını aldığı Londra'ya yerleşmiştir."

Jean-Paul Ganier şunları söylemektedir:

"Millet-i Sadıka diye adlandırılan Ermeniler, Ruslar ve Protestan misyonerlerce tahrik edilmiş ve Berlin Konferansına sanki zulüm görmüş bir halkmış gibi başvurmuşlardır."

Edgar Granville, "Rus tahrikinden önce Osmanlı ülkesinde hiç bir Ermeni hareketi olmadığı; Çar himayesinde bir Ermenistan gibi hayaller yüzünden masum insanların acı çektiklerini" kaydetmiş ve "asıl büyük canilerin Çarlar olduklarını", "Ermeni hareketlerinin Doğu Anadolu'nun Rusya’ya ilhakını amaçladığını" vurgulamıştır.

Greyson
28.01.06, 23:01
Ermeni yazar Kaprielian Ermeni Krizi ve Yeniden Doğuş adlı kitabında "ihtilâl vaad ve telkinlerini Ruslara borçlu olduklarını" iftiharla belirtmiştir.

Taşnak yayın organı Hairenik, 8 Haziran 1918 tarihli sayısında şu itirafta bulunmaktadır:

"Türkiye'deki Ermeniler arasında ihtilâlci ruhun uyanması Rus kışkırtmaları sonucudur. Rusya (...) sınır halklarında her türlü merkezkaç eğilimi teşvik etmiştir."

Bu gerçekler karşısında, Ermeni sorunun ardında emperyalizmin Osmanlı İmparatorluğunu parçalama ve paylaşma politikalarının yattığını söylemek güç olmayacaktır.

Bu politika çerçevesinde 1880'den itibaren Doğu Anadolu'da bazı Ermeni komiteleri kurulmaya başlamış, Van'da "Kara Haç" ve "Armenakar", Erzurum'da "Vatan Koruyucuları" adlı komiteler teşkil edilmiştir. Bu komiteler yerel düzeyde kalmış ve Osmanlı yönetiminden bir şikâyeti olmayan ve refah ve barış içinde yaşamaya devam eden Ermeni halkının büyük çoğunluğunun bu faaliyete rağbet etmemesi nedeniyle etkili olamamış ve zamanla varlıkları da sona ermiştir.

Osmanlı Ermenilerini içeride kurulan komiteler yoluyla devlete karşı harekete geçirmek mümkün olamayınca, bu kez bir başka yol denenmiş ve Rus Ermenilerine Osmanlı toprakları dışında komiteler kurdurulmuştur. Böylece 1887'de Cenevre'de Hınçak, 1890'da Tiflis'de Taşnak Komiteleri onaya çıkmıştır. Bu komitelere hedef olarak Anadolu toprakları ve amaç olarak Osmanlı Ermenilerini "kurtarmak" gösterilmiştir.

Ermeni propagandasının bugünkü öncülerinden Louise Nalbandian Hınçak Komitesi için şöyle demektedir:

"(Ermeni) Halkın(ın) duygularını harekete geçirmek için tahrik ve teröre ihtiyaç vardır. Halk, düşmanlarına karşı kışkırtılacak ve aynı düşmanın misilleme faaliyetlerinden yararlanılacaktı. Terör, halkı korumak ve Hınçak programına güven duymasını sağlamak için bir yöntem olarak kullanılacaktı. Parti (komite), Osmanlı Hükümetini terörize etmeyi amaçlamıştı. Bu suretle rejimin prestiji azaltılacak ve tam anlamıyla dağılması için çaba harcanacaktı. Terörist taktiklerin tek odak noktası hükümet olmayacaktı. Hınçaklar, o sırada hükümet hesabına çalışan en tehlikeli Ermeni ve Türkleri öldürmek istiyor ve bütün casus ve muhbirleri yok etmeye çalışıyorlardı. Parti (komite), bütün bu terörist faaliyetlerde bulunabilmek üzere kendisine özgü bir kuruluş meydana getirecekti(4)."

K.S. Papazian ise Taşnak Komitesi hakkında şunları yazmaktadır:

"Komitenin programı isyan yoluyla Türkiye Ermenistan’ına siyasî ve ekonomik özgürlük sağlamaktı... Komitenin 1892 yılında yapılan Genel Kurulunda kararlaştırılan programın 8. metodu Hükümet yöneticilerini ve hainleri terörize etmek, 11. metodu ise Hükümet kuruluşlarını tahrip etmek ve yağmalamaktı.(5)"

Taşnak kurucularından ve ideologlarından Dr. Jean Loris-Melikoff, "Komitenin çıkarlarının Ermeni toplumunun çıkarlarından önde geldiğini ve amaçlarının gerçekleşmesi uğruna zengin Ermenilerden terör yoluyla para toplandığını" kabul etmektedir(6).

Yine Taşnak ideologlarından Varandian, "Histoy of the Dahnagizoutune" (Paris,1932) adlı kitabında aynı itiraflarda bulunmaktadır.

Ermeni yazarların da açıkça kaydettikleri gibi amaç Anadolu'da isyanlar çıkarmak, yöntem ise terördür. Ermeni komiteleri bu programlarını uygulamaya koymak için zaman kaybetmemişler ve çeşitli ayaklarıma girişimlerinde bulunmuşlardır.

Ayaklanma teşebbüsleri önce Hınçaklardan gelmiş, daha sonra Taşnaklar da bu yolu izlemişlerdir. Bütün ayaklanma girişimlerinin ortak özelliği bunların Osmanlı ülkesine dışarıdan gelen komitecilerle planlanmış ve gerçekleştirilmiş olmasıdır.

İlk isyan 1890'daki Erzurum isyanıdır. Bunu yine aynı yıl meydana gelen Kumkapı gösterisi, 1892-93'de Kayseri, Yozgat, Çorum ve Merzifon olayları, 1894'de Sasun isyanı, 1895'de Babıâli gösterisi ve Zeytun isyanı, 1896'da Van isyanı ve Osmanlı Bankasının işgali, 1903'de 2. Sasun isyanı, 1905'de Padişah Abdülhamid'e suikast teşebbüsü. 1909'da Adana isyanı takip etmiştir.

Bütün bu isyan ve olaylar Ermeni Komitelerince Ermenilerin "Türklerce katledilmesi" olarak tanıtılmış ve Batı ülkelerine, Hıristiyan kamuoylarına bu şekilde yansıtılarak büyük bir gürültü koparılmıştır. Bu amaçla hiçbir yalandan kaçınılmamış, olaylar tahrif edilmiştir. Anadolu'nun en ücra köşelerine kadar dağılmış Hıristiyan misyonerler ile büyük devletlerin Konsoloslukları ve İstanbul'daki Büyükelçilikler bu propagandanın batı kamuoylarına iletilmesinde ve benimsetilmesinde büyük bir rol oynamışlardır.

Buna Batı basının bu yoldaki yayınlan da eklenince, Hıristiyan kamuoyları Ermenilerin gerçeklerle hiçbir ilgisi bulunmayan mesajlarını benimsemeye başlamışlardır. Esasen, kendi devletlerinin politikaları da bu mesajların benimsenmesini gerektirmekteydi. Üstelik, Batı'ya göre bu "Hıristiyanlarla Müslümanlar arasındaki bir çatışmaydı ve vahşi Müslümanlar masum Hıristiyanları katletmekteydi." Öyle ise, yapılacak iş Müslümanlara karşı Hıristiyan Ermenileri desteklemek ve himaye etmekti. Gerçekten de böyle yapılmıştır.

Ancak meselenin aslının hiç de böyle olmadığı ve Ermeni komitelerinin bu propagandasının altında büyük devletleri Osmanlılara karşı silâhlı müdahaleye zorlamak amacının yattığı belgelerle sabittir.

İstanbul'daki Ermeni Patriği daha 6 Aralık 1876'da İngiliz Büyükelçisi Elliot'a "eğer Avrupa’nın bu işe müdahalesi dikkatinin çekilmesi için ihtilâl isyan çıkarmak lâzımsa, bunu yapmanın hiç de zor olmadığını” söylemiştir(7).

İstanbul'daki İngiliz Büyükelçisi Currie 28 Mart 1394'de İngiliz Dışişlerine şu raporu göndermiştir:

"Erzurum'daki ihtilâlcilerin hedefi karışıklıklar çıkararak Osmanlıların karşılık vermesini temin etmek ve böylece yabancı ülkelerin duruma müdahale etmesini sağlamaktır(8)."

Erzurum’daki İngiliz Konsolosu Graves 28 Ocak 1895'de İstanbul'daki İngiliz Büyükelçiliğine yolladığı mesajda, "Komitelerin amaçlarının genel bir memnuniyetsizlik yaratarak Türk Hükümeti ve halkının hayali acılarına, dolayısıyla durumu düzeltme gereğine çekmek" olduğunu bildirmiştir(9).

Yine Graves New York Herald Muhabiri Sydney Whitman’ın "eğer bu memlekete hiç bir Ermeni komitecisi gelmemiş olsaydı ve Ermenileri isyana kışkırtmasaydılar, bu çarpışmalar olur muydu?" şeklindeki sorusuna şu yanıtı vermiştir:

"Tabîî ki hayır; sanmam ki bir tek Ermeni öldürülmüş olsun.(10)"

Greyson
28.01.06, 23:02
Van’daki İngiliz Muavin Konsolosu Williams 4 Mart 1896 tarihli yazısında "Taşnak ve Hınçakların kendi vatandaşlarını terörize ettiklerini, aşırılık ve çılgınlıklarıyla Müslüman halkı kışkırttıklarını,reformları n uygulanması için girişilen tüm çabaları felce uğrattıklarını ve bütün Anadolu'da olup bitenlerden Ermeni komitelerinin cinayetlerinin sorumlu olduğunu" belirtmiştir(11).

Adana'daki İngiliz Başkonsolosu Doughty Wily 1909'daki bir raporunda "Ermenilerin yabancı müdahaleyi sağlamaya çalıştıklarını" yazmıştır(12).

Bitlis ve Van’da Rus Başkonsolosluğu yapan General Mayewski 1912 tarihli bir raporunda şunları kaydetmiştir:

"1895 ve 1896 yıllarında Ermeni komiteleri Ermenilerle yerel halk arasında öyle bir kuşku yaydılar ki, bu bölgelerde herhangi bir reformun yürütülmesi imkansız hale gelmişti. Ermeni din adamları hemen hemen hiçbir dini eğitim gayreti içinde değillerdi. Buna karşılık, milliyetçilik fikirlerini yaymak için çok çalıştılar.

Bu tür düşünceler esrarengiz manastırların duvarları içinde gelişti ve dini görevlerin yerini Hıristiyanların Müslümanlara olan düşmanlığı aldı. 1895 ve1896 yıllarında Asya Türkiye’sinin pek çok vilâyetinde çıkan ayaklanmaların sebebi ne Ermeni köylülerin büyük sefaleti, ne de maruz bulundukları baskı idi. Zira bu köylüler komşularından çok daha zengin ve müreffehtiler:Ermenilerin ayaklanması şu üç sebepten ileri geliyordu:

1. Bunların siyasi konularda bilinen tekâmülleri,

2. Ermeni kamuoyunda milliyetçilik, kurtuluş ve bağımsızlık fikirlerinin gelişmesi,

3. Bu fikirlerin Batı hükümetlerince desteklenmesi ve Ermeni din adamlarının telkin ve çabalarıyla yayınlanması. (13)"

Mayewski, Aralık 1912 tarihli bir başka raporunda, "Taşnak komitesinin Ermenilerle müslümanları birbirine düşürerek durumu karıştırmaya ve Rus müdahalesine zemin hazırlamaya çalıştığını" vurgulamıştır(14).

Nihayet, Taşnak ideologu Varandian "Avrupa'nın müdahalesini sağlamak istediklerini" itiraf etmiş(15), Papazian'da "isyanların amacının Avrupa devletlerinin Osmanlı Devletinin içişlerine karışmalarını sağlamak olduğunu' yazmıştır(16).

Ermeni komiteleri her isyanı, bu isyandan hemen sonra Avrupalıların müdahalede bulunacakları propagandasıyla çıkarmışlardır. Bu propagandaya komitecilerden bazıları da inanmış, Osmanlı Bankasının işgali olayında saatlerce İngiliz donanmasının gelişini gözleyen komiteci Armen Aknomi kaderine küserek intihar etmiştir.

Gerek Ermeni yazar ve komitecilerin, gerek Ermenileri destekleyen İngiliz ve Rus diplomatlarının ifadelerinden de açıkça görüldüğü üzere, Ermeni ayaklanmasının nedeni ne sefalet, ne ıslahat, ne de baskıya tâbi tutuldukları iddiasıdır. Ayaklanmanın nedeni Batılılar ile Rusya'nın Ermeni komiteleri ve kilisesi ile işbirliği halinde Osmanlı İmparatorluğunu parçalamak istemeleridir.

Osmanlılar ise bu isyanlar karşısında, her devletin yapacağını yapmışlar ve isyanları bastırmak için asilerin üzerine kuvvet göndermişlerdir. İsyanlar, Ermeni halkının çoğunluğunun komitelerin faaliyetini benimsememesi nedeniyle kısa sürede bastırılabilmiştir. Ancak, yukarıda da değinildiği gibi. her isyanın bastırılması yeni bir "katliam” olarak sunulmuştur.

Yakalanan komiteci teröristler yine büyük devletlerin yardımıyla serbest bırakılmışlardır. Zeytun isyanının, Osmanlı Bankası işgalinin ve padişah Abdülhamid'e yapılan suikast girişiminin ele başları büyük devletlerin müdahaleleriyle ellerini kollarını sallayarak Osmanlı topraklarını terk edebilmişler, üstelik düzenlenen sahte pasaportlarla yeni cinayetler işlemek üzere tekrar geri dönebilmişlerdir.

Ancak, gerek Ermeni komitelerinin, gerek büyük devletlerin gözden uzak tuttukları temel bir unsur vardır: Ermeniler adına talep edilen topraklarda yaşayan Ermeniler küçük bir azınlıktır.

Ermenilerin üzerinde özerk bir Ermenistan kurulmasını istedikleri 6 doğu vilâyeti Erzurum, Bitlis, Elazığ, Diyarbakır ve Sivas'tır. Ermeni toprak istekleri zamanla gelişecek ve Adana, Halep ve Trabzon’u kapsayacaktır. Şimdi, Batı kaynakları içinde doğu illerinde Ermeni nüfusunu en yüksek gösteren Fransız sarı Kitabını esas alarak bu vilayetlerin nüfus yapılan ile Ermeni nüfusunun toplam nüfusa oranlarını görelim.

Tablo var

Buradan, hayalî bir Ermenistan vaadiyle Ermenileri Osmanlı Devletine karşı kışkırtan Rusya'nın kendi ülkesinde Ermenilere nasıl muamele ettiğini ve asıl niyetlerinin ne olduğunu kısaca belirtmekte yarar görüyoruz.

Rusya Kafkaslara indiğinde Kafkas Ermenilerini Ruslaştırmayı ve Ortodokslaştırmayı öngören bir politika izlemeye başlamıştır. Bu amaçla 1836'da Polijenia kanunu çıkarılmış, Eçmiyazin Katogikosluğunun yetkileri kısıtlanmış, Katogikos tayini Çarın görev alanına girmiştir. 1882'de Ermeni gazeteleri ile okulları kapatılmış, 1903'de ise bu kez Ermeni kilisesi, kurum ve okullarının mal varlığına el konulmuştur. Özetle, Rus Dışişleri Bakanı Lebonof Rostowski'nin ünlü deyimiyle "Ermenisiz bir Ermenistan" hedef alınmıştır. Bu deyimin, son yıllarda, bazı Ermeni yazarlarca Osmanlı Yönetimine atfedilmeye çalışıldığı görülmektedir. Bu husus da Ermeni propagandasının karakteri hakkında belirgin bir fikir verebilmektedir.

Rusya'nın Ermenilere yaptığı baskı ve zulüm gerek Ermeni, gerek yabancı yazarlarca ayrıntılarıyla anlatılmıştır. Biz şu iki örneği vermekle yetiniyoruz:

Ermeni tarihçi Vartanyan Ermeni Harekâtının Tarihi adlı kitabında şunları yazmaktadır:

"Osmanlı Ermenisi Çarlık Rusyası Ermenisine göre gelenek, din, edebiyat ve dil itibariyle tamamen serbestti."

Edgar Granville de "Rus mezalimine karşı Ermenilerin fek sığınağının Osmanlı Devleti olduğunu" kaydetmektedir.

Rusya'nın asıl niyeti Doğu Anadolu'da bir Ermeni Devleti kurulmasını sağlamak değil, bu toprakları ilhak etmektir. I. Dünya Savaşı içinde yapılan Osmanlı imparatorluğunun paylaşılması anlaşmalarında Ermenilerin üzerinde muhtar bir devlet kurmayı hayal ettikleri topraklar Rusya ve Fransa arasında taksim edilmiştir. Rus Çan de Eçmiyazin Katogikosu’na "Rusya'da bir Ermeni meselesi olmadığını' söyleyerek Rus niyetini açıkça dile getirmiştir.

Ermeni yazar Boryan bu hususu şu sözleriyle isabetle teşhis etmiştir:

"Çarlık Rusya’sı hiçbir zaman Ermeni muhtariyetini sağlamak istememiştir. Bu nedenle Ermeni muhtariyeti için çalışan Ermeniler aslında Rusya'nın Doğu Anadolu'yu ele geçirmesi için Çarlık ajanı olarak faaliyet göstermişlerdir."

Greyson
28.01.06, 23:02
TÜRKLER ERMENİLERİ 1915'DE PLANLI VE SİSTEMLİ BİR SOYKIRIMA TÂBİ TUTMUŞLAR MIDIR?

I. Dünya Savaşının başlaması ve Osmanlı Devletinin 1 Kasım 1914'de İtilâf Devletlerine karşı Almanların yanında savaşa girmesi Ermenilerce büyük bir fırsat olarak görülmüştür. Louse Nalbandian'ın belirttiği gibi. "Ermeni komiteleri için ivedi hedeflerini gerçekleştirecek topyekûn ayaklanmayı başlatmanın en uygun zamanı Osmanlıların savaş halinde olduğu zamandır. (1)"

Komitelerin I. Dünya Savaşında faaliyete geçmesinden kuşkulanan Osmanlı Hükümeti. savaş öncesinde, 1914 Ağustosunda Erzurum'da Taşnak yöneticileriyle bir toplantı yapmıştır. Taşnaklar bu toplantıda Osmanlıların savaşa girmesi halinde sadık vatandaşlar olarak Osmanlı orduları safında görevlerini yerine getirecekleri vaadinde bulunmuşlardır. Bu vaatlerini tutmamışlardır, zira bu toplantıdan önce Haziran ayında yine Erzurum da düzenlenen Taşnak Kongresinde Osmanlı Devletine karşı mücadelenin sürdürülmesi kararlaştırılmıştır(2).

Rusya Ermenileri de Rus ordusuyla birlikte Osmanlı Devletine saldırma hazırlıklarına başlamışlar, Eçmiyazin (Vagrsabat: Erivan yakınlarında) Katogikosu ile Kafkas Genel Valisi Vranzof-Daşkof arasında "Rusya'nın Osmanlılara Ermeniler için yapılacak ıslâhatı uygulattırması karşılığında, Rusya Ermenilerinin kayıtsız şartsız Rusya'yı desteklemeleri" yolunda mutabakata varılmış(3).

Katogikos daha sonra Tiflis'te Çar tarafından kabul edilmiş ve Çar'a "Anadolu'daki Ermenilerin kurtuluşunun ancak Türk egemenliğinden ayrılarak özerk bir Ermenistan teşkil etmeleri ve bu Ermenistan'ın Rusya'nın himayesiyle mümkün olabileceğini" bildirmiştir(4). Rusya'nın niyeti ise Ermenileri kullanarak Doğu Anadolu’yu ilhak etmektir.

Rusya'nın Osmanlılara savaş ilân etmesi üzerine Taşnak Komitesi, yayın organı Horizon'da şu bildiriyi yayınlamıştır:

"Ermeniler en küçük bir tereddüt göstermeden İtilâf Devletlerinin yanında yer almışlar, bütün güçlerini Rusya'nın emrine vermişler; ayrıca gönüllü alayları teşkil etmişlerdir. (5)"

Taşnak Komitesi örgütüne de şu talimat vermiştir:

"Ruslar sınırı geçtiklerinde ve Osmanlı orduları geri çekilmeye başladıklarında her yerde isyanlar çıkarılmalı, Osmanlı orduları bu suretle iki ateş arasına alınmalıdır. Osmanlı ordularının ilerlemesi halinde ise Ermeni askerler silâhlarıyla birlikte kıtalarını terk edecek ve çeteler teşkil edip Ruslarla birleşeceklerdir. (6)"

Hınçak Komitesi de örgütüne gönderdiği talimatta, "komitenin bütün gücüyle mücadeleye katılarak İtilâf Devletlerinin ve özellikle Rusya'nın müttefiki sıfatıyla Ermenistan, Kilikya. Kafkasya ve Azerbaycan'da zaferi temin için her türlü vasıta ile İtilâf Devletlerine yardım edeceğini" bildirmiştir(7).

Osmanlı Meclisinde Van mebusluğu yapan Papazyan ise bir bildiri yayınlayarak, "Kafkasya’da gönüllü Ermeni alaylarının hazır bulundurulmasını, bunların Rus ordularının öncüleri olarak Ermenilerin yaşadıkları bölgelerdeki kilit noktaları ele geçirmelerini ve Anadolu topraklarında ilerleyecek Ermeni alayları ile hemen birleşilmesini" istemiştir(8).

Bütün bu emirler fazlasıyla yerine getirilmiş, Rus kuvvetlerinin Osmanlı ve Rus Ermenilerinden kurulmuş gönüllü alayları öncülüğünde Doğu'dan Osmanlı topraklarına girmesiyle birlikte Osmanlı ordularındaki Ermeniler (burada II. Meşrutiyet döneminde çıkarılan bir yasa ile Ermenilerin askere alınmalarının kabul edildiğini hatırlatalım) silahlarıyla firar ederek Rus kuvvetlerine katılmışlar ya da çeteler kurmuşlar, yıllardır Ermeni ve misyoner okul ve kiliselerinde saklanan silâhlar ortaya çıkarılmış, askerlik şubeleri basılarak yeni silahlar sağlanmıştır.

Silâhlanan bu çeteler komitelerin “kurtulmak istiyorsan önce komşunu öldür" talimatı üzerine erkekler cephelerde olduğu için savunmasız kalan Türk şehir, kasaba ve köylerine saldırarak katliama girişmişler, Osmanlı kuvvetlerini arkadan vurmuşlar, Osmanlı birliklerinin harekâtını engellemişler, ikmâl yollarını kesmişler, yaralı konvoylarını pusuya düşürmüşler, köprü ve yolları imha etmişler, şehirlerde ayaklanarak Rus işgalini kolaylaştırmışlardır.

Rus kuvvetleri saflarındaki Ermeni gönüllü alaylarının yaptıkları zulüm o kadar ağır olmuştur ki, Rus komutanlığı bazı Ermeni birliklerini cepheden uzaklaştırarak geri hatlara sevk etmek zorunluluğunu hissetmiştir. O dönemde Rus ordusunda görev yapan bazı subayların hatıratı bu zulme bütün açıklığıyla tanıklık etmektedir(9).

Ermeni katliamı yalnızca Türkleri hedef almamış, Trabzon dolaylarındaki Rumlar ve Hakkari dolaylarındaki Musevîler de Ermeni çetelerince katledilmişlerdir(10). Ermeni komitelerinin amacı bu topraklar üzerinde yaşayan Ermeniler dışındaki bütün unsurları yok etmek ya da göçe zorlamak ve böylece kurulması hayal edilen Ermeni Devletinde Ermenilerin çoğunlukta olmalarını sağlamaktır.

Rus kuvvetleriyle birlikte sının ilk geçen Ermeni birliklerinin başında Armen Garo lâkabıyla tanınan eski Osmanlı mebusu Karekin Pastırmacıyan bulunmaktadır. Yine eski mebuslardan Murad lâkabıyla bilinen Hamparsum Boyacıyan Ermeni çetelerinin başında cephe gerisinde Türk kasaba ve köylerine saldırmakta ve "Ermeni milleti için tehlike teşkil ettiklerinden Türk çocuklarının dahi öldürülmesini" emretmektedir. Bir diğer eski mebus Papazyan çeteleriyle Van, Bitlis ve Muş dolaylarını kasıp kavurmaktadır.

Rus kuvvetlerinin 1915 Man ayında bu kez Van yönünde harekâta geçmeleri üzerine 21 Nisanda Van'da geniş çapta bir Ermeni isyanı başlamış, bu isyan sonucu Van Rusların eline düşmüştür. Rus Çan II. Nikola Van'daki Ermeni komitesine 21 Nisan 1915'de bir telgraf göndererek, "Rusya’ya yaptığı hizmetler nedeniyle teşekkür etmiştir." ABD'de yayınlanan Ermeni gazetesi Goçnak 24 Mayıs 1915 tarihli sayısında "Van'da yalnızca 1.500 Türk'ün kaldığını" iftiharla bildirmiştir.

Taşnak temsilcisinin 1915 Şubatında Tiflis'de toplanan Ermeni Milli Kongresinde yaptığı konuşmada, "Rusya'nın Osmanlı Ermenilerini silahlandırmak, hazırlamak ve isyanlar çıkarmalarını sağlamak için savaştan önce 142.900 ruble verdiğini" söylemesi(11), Rus Ermeni ittifakı ve Ermeni komitelerinin savaş öncesinde nasıl bir hazırlık içinde olduklarını bütün açıklığıyla gösterecek niteliktedir.

Ermeniler, bu ayaklanmaları ve faaliyeti, Osmanlıların tehcir karan üzerine girişilen bir meşru müdafaa olarak takdim etmek alışkanlığındadırlar. Oysa ortada henüz alınmış bir tehcir kararı yoktur ve isyanlar tehcirin değil, tehcir isyanların sonucudur.

Bütün bunlar olup biterken İngiliz ve Fransız donanmaları Çanakkale Boğazını zorlamakta, Osmanlı orduları Galiçya'dan Doğu Anadolu ve Irak'a kadar çeşitli cephelerde düşman kuvvetleriyle çarpışmaktadırlar.

Osmanlı Hükümeti bu durum karşısında, önce Ermeni Patriği, mebusları ve önde gelenlerini çağırarak Ermenilerin müslümanları katletmeye devam etmeleri halinde gerekli önlemleri alacağını bildirmekle yetinmiş, bu sonuç vermeyince 24 Nisan 1915'de Ermeni komitelerini kapatmış ve yöneticilerinden 235 kişiyi devlet aleyhine faaliyette bulunmak suçundan tutuklamıştır.

Greyson
28.01.06, 23:03
Dışarıdaki Ermeni toplantılarının her yıl "katliam" yıldönümü diye andıkları 24 Nisan işte bu 235 kişinin tutuklandığı tarihtir.

Osmanlı Hükümeti maruz kaldığı bu büyük iç ve dış tehlikeler nedeniyle benzer tehlikelerle karşılaşan tüm ülkelerin almakta tereddüt göstermeyeceği bir önleme başvurarak, savaş bölgeleri yakınlarındaki Ermenileri daha güneydeki Osmanlı topraklarına, Suriye'ye tehcir etmiştir. Muvakkat Kanunun tarihi 27 Mayıs 1915'tir.

Ermeni tarihçi Leo'nun da belirttiği gibi, Osmanlı Hükümeti "Rus kışkırtmalarına kapılarak ve Rus silâhlarına güvenerek karışıklık ve isyanlar çıkaran Ermeni komiteleri karşısında kendi varlığını korumak hakkını kullanmıştır."

Üstelik tehcir bir cezaî işlem değil, güvenlik nedenleriyle belirli bir grubun belirli bir yerde ikamete mecbur edilmesidir. Bir savaş halinde düşman ile işbirliği yaptığı sabit olmuş ve üstelik, bu işbirliğini bir iftihar vesilesi olarak gören topluluklarının, zararlı faaliyetlerinin önlenmesi bakımından belirli bölgelerde mecburî ikamete tâbi tutulmaları itiraz edilecek bir husus da olmasa gerektir. Bu tedbir II. Dünya Savaşında bile bütün devletlerce uygulanmıştır.

Kaldı ki, Osmanlı Hükümeti Ermenilerin tehcir sırasında zarar görmelerini önlemek için somut bir gayret de göstermiştir. Bu amaçla yayınlanan emirler bunun belirgin kanıtıdır:

"Bahsi geçen kasaba ve köylerde yerleşik ve nakli gereken Ermenilerin yeni yerleşme bölgelerine hareket ettirilmeleri ve yolculukları sırasında rahatları sağlanmalı, canları ve malları korunmalıdır; varışlarından yeni yurtlarına tamamıyla yerleşmelerine kadar iaşeleri mülteci tahsisatlardan karşılanmalıdır: bunlara daha önceki mali durumları ve hali hazır ihtiyaçlarına göre mal ve toprak dağıtılmalıdır; ihtiyaç sahipleri için Hükümet evler yapmalı, çiftçi sahibi zanaatkârlara tohum, alet, teçhizat temin etmelidir."(12)

"Bu emrin tamamıyla Ermeni isyancı komitelerinin genişlemesine karşı bir önlem olması nedeniyle, Müslüman ve Ermeni gruplarının karşılıklı katliama girişimlerine yol açacak şekilde yerine getirilmesinden kaçınılmalıdır."

"Yeniden yerleştirilen Ermeni gruplarına refakat etmek üzere özel görevliler temini için düzenlemeler yapılacak, bunların yiyecek ve diğer ihtiyaçları sağlanacak, bu amaçla gerekecek harcamalar göçmenlere ayrılan hükümet tahsisatından karşılanacaktır"(13)


"Göçmenlerin yolculukları sırasında varış yerlerine kadar gerekli iaşeleri sağlanmalıdır. Yoksul göçmenlere yerleşebilmeleri için kredi verilmelidir. Yolculuk halindeki kişiler için kurulan kamplar muntazaman denetlenmelidir; bu kişilerin refahı için gerekli önlemler alınmalı, ayrıca asayiş ve güvenlikleri sağlanmalıdır. Yoksul göçmenlere yeterli yiyecek verilmeli ve sağlık durumları her gün doktor tarafından denetlenmelidir...

Hasta, kadın ve çocuklar trenle, diğerleri ise dayanıklılıklarına göre katırla, araba içinde veya yaya olarak gönderilmelidir. Her konvoya bir müfreze muhafız refakat etmeli, her konvoyun yiyecek malzemeleri varış yerine kadar korunmalıdır... Kamplarda veya yolculuk sırasında göçmenlere karşı bir saldırı vuku bulursa, bu saldırılar derhal püskürtülmelidir."(14)

Ermenilerin Doğu Anadolu'daki çarpışmalar ve tehcir sırasında kayıplar verdikleri doğrudur, esasen bunu kimse inkâr etmemektedir. Bir dünya savaşı, bir ayaklanma ve isyan ve bunun sonucu bir tehcir söz konusudur. Savaştan kaynaklanan genel asayişsizlik ortamı ve şahsi kin ve intikam duygulan tehcir edilen kafilelerin birtakım saldırılara uğramasına neden olmuştur. Hükûmet bu durumu elinden geldiğince önlemeye çalışmış ve sorumlu gördüğü kimseleri de cezalandırmıştır.

Öte yandan, savaş günlerinin güç koşulların, araç, yakıt, gıda, ilaç ve diğer imkânların yetersizliğini, ağır iklim şartlarını ve tifüs gibi salgın hastalıkların yol açtığı tahribatı da göz önünde tutmak gerekir. 90 bin kişilik bir Osmanlı kolordusunun Doğu cephesinde soğuk ve hastalıktan kırıldığı unutulmamalıdır. Cephelere uzak bölgelerde, hatta başkent İstanbul'da bile feci sıkıntılar çekilmiştir. Bu koşullar ve sıkıntılar yalnız Ermeniler için değil, bütün Osmanlılar için eşit şekilde geçerlidir ve uğranılan acılar herkes için ortak acılar olmuştur.

Ermeni propaganda ve terör odaklarının bugün "20. yüzyılın ilk soykırımı" diye ilân ettikleri olayın aslı işte bundan ibarettir.

DOĞU ANADOLU ERMENİLERİN ANAYURDU MUDUR ?

Bu sorunun yanıtını Anadolu tarihinde aramak gerekir. Ermeni tarihçileri kendi aralarında bile Ermenilerin kökenleri konusunda fikir birliği içinde değildirler. Bu da anayurdun neresi olduğunu tartışmalı kılmaktadır. Bu konuda Ermeni tarihçilerin çatışan ve çelişen görüşlerini şöyle sıralayabiliriz:

Ermenileri Nuh Peygambere dayandıran görüş: Bu düşünceye göre Ermeniler Nuh'un torunu olan Hayk'tan gelmektedir. Nuh'un gemisi Ağrı Dağı'na oturduğundan Ermenilerin anayurdu Doğu Anadolu'dur. Üstelik Hayk 400 yıl yaşamış ve yurdunu Babil'e kadar genişletmiştir. Efsanelere dayanan ve bilimsellikle hiç bir ilgisi bulunmayan bu görüşün üzerinde durulamaz. Tarihçi Auguste Carriére de bu hususu vurgulamakta ve "eski Ermeni tarihçilerin verdikleri bilgilere güvenmenin büyük bir gaflet olacağını. çünkü verdikleri bilgilerin çoğunun uydurma olduğunu" kaydetmektedir.
Ermenileri Urartulara dayandıran görüş: Doğu Anadolu kavimlerinden biri olan Urartuların M.Ö. 3 bin yılına kadar uzandıkları, M.Ö. 7 ve 6. yüzyıllarda önce İskitlerin, sonra Medlerin saldırısına uğrayarak ortadan kaldırıldıkları, yaşadıkları bölgenin Lydialılarla Medler arasında mücadeleye sahne olduğu ve sonunda Medlerin nüfuzuna girdiği bilinmektedir. Bu dönemlerde Anadolu'da Ermeni adına hiç bir şekilde rastlanmadığı gibi, Urartu dili ile Ermeni dili de birbirlerine benzememektedir. Urartu dili bir Asya dilidir, Ural-Altay dilleri ile benzerlik göstermektedir. Urartu kültürü ile Ural-Altay kültürü arasmda da aynı benzerlik vardır. Erzurum yöresindeki son arkeolojik bulgular bunu açıkça ortaya koymaktadır. Ermeni dilinin ise Hint-Avrupa dillerinin Satem grubuna girdiği kabul edilmektedir. Öyle ise, Urartularla Ermeniler arasında bir özdeşlik bulunduğunu ileri sürmeye imkân yoktur. Bunu doğrulayacak hiçbir somut bulgu da mevcut değildir.
Ermenileri Urartu bölgesini işgal eden bir Trak-Frig soyuna dayandıran görüş: Ermeni tarihçileri arasında en çok benimsenen bu teoriye göre, Ermeniler Balkan kökenli ve Trak-Frig soyundandırlar. İllyrialıların baskısıyla M.Ö. 6. yüzyılda Doğu Anadolu'ya göçederek yerleşmişlerdir. Ermeni adına ilk kez M.Ö. 521 yılında Med (Pers) İmparatoru Dara'nın (Darius) Behistun yazıtında rastlanılması ve Dara'nın "Ermenileri yendim" demesinin bunu doğruladığı ileri sürülmektedir. Bu görüş, Nuh ve Urartu teorilerini de kendiliğinden çökertmektedir.
Ermenileri Güney Kafkas ırkı olarak kabul eden görüş: Buna göre, Ermenilerin anayurdu Güney Kafkasya'dır. Kafkas boylarına yakınlıkları ve kültür akrabalıkları bu teoriye gerekçe olarak gösterilmektedir. Bir başka gerekçe de, Ermenilerden ilk kez söz eden Dara'nın "Ermenileri yendim" derken yer olarak Kafkasya'yı kast etmesidir. Ne var ki Ermenilerin diğer Kafkas ırkları ile ilgisi yoktur.
Ermeniler bir Turan ırkı olarak kabul eden görüş: Bu teori ise Ermenilerin bazı Türk ve Azeri boylarıyla kültür ve gelenek akrabalığına ve dildeki benzerliklere dayandırılmaktadır.
Görüldüğü gibi, Ermenilerin kökeni ve anayurdu kendi aralarında bile tartışmalıdır. Böylesine çelişik görüşler karşısında, Ermenilerin Doğu Anadolu da 3-4 bin yıldır mevcut oldukları herhalde söylenemeyecektir.

Greyson
28.01.06, 23:04
Ermeni çevrelerinin bu iddialarının altında Doğu Anadolu'daki Ermeni varlığını mümkün olduğu kadar eskilere uzatmak, Doğu Anadolu'ya bir anayurt olarak sahip çıkabilmek ve üstelik bunu eski bir kültür varlığı olarak sunmak hevesi yatmaktadır. Böylece Türklerin Ermenilerin binlerce yıllık topraklarını işgal ettikleri de ileri sürülmek istenmektedir.

Bu iddia gereksizdir. Tarih itibarıyla Ermenilerin Doğu Anadolu'nun otokton ahalisi olmayıp dışarıdan buralara yerleştikleri ve bu bölgedeki varlıklarının ancak M.Ö. 521 yılına kadar gidebildiği anlaşılmaktadır. Halbuki Anadolu'nun en az 15 bin yıldır meskun olduğu bilinmektedir. 15 bin yıldır meskun olan Anadolu ise yerleşik ya da göçebe çok çeşitli kavimlere ve çok zengin uygarlıklara yurt olmuştur. Bölgeye başka yerlerden ve nispeten yeni gelmiş kavimlerden biri olan Ermenilerin Doğu Anadolu'ya tek başlarına ve yurt olarak sahip çıkmaları söz konusu olamaz.

TÜRKLER, SELÇUKLULAR’DAN BAŞLAYARAK, ERMENİ TOPRAKLARINI ERMENİLERDEN ZORLA ALMIŞ VE İŞGAL ETMİŞLER MİDİR?

Ermenilerin bir zamanlar toplu olarak oturdukları bölge, tarihin kaydettiği dönemlerde M.Ö. 521'den 344'e kadar bir Pers vilâyeti, 344'den 215'e kadar Makedonya İmparatorluğunun bir parçası, 215'den 190'a kadar Selefkitlere tâbi bir vilâyet, 190'dan M.S. 220'e kadar Roma İmparatorluğu ile Partlar arasında sık sık el değiştiren bir mücadele alanı, 220'lerden V. yüzyıl başına kadar bir Sasani vilâyeti, V. yüzyıldan VII. yüzyıla kadar bir Bizans vilâyeti, VII. yüzyıldan başlayarak bu kez Arap egemenliğinde bir toprak parçası, X. yüzyılda yeniden Bizans vilâyeti olmuş ve XI. yüzyıldan başlayarak bölgeye Türkler gelmişlerdir.

Bu denli çeşitli egemenlikler altında yaşayan Ermeniler, tarih boyunca, o dönemlerin olağan siyasî ve toplumsal düzeni olan derebeylik, yani belirli bölgelerde belirli ailelerin nüfuz sahibi olmaları sistemi dışında, hiçbir zaman bağımsız, birleşik ve sürekli bir devlete sahip olmamışlardır.

Ermeni tarihçilerin Ermeni Krallıkları olarak niteledikleri Ermeni Beylikleri aslında her zaman bir "suzerain"e bağlı "vassal"lar olarak yaşamışlar, yabancı devletler arasında tampon bölgeler oluşturmuşlardır. Ermeni Beylikleri ya da Prensliklerinin bir çoğu da bölgeye hakim olan yabancı devletlerce kurdurulmuş, Ermenileri kendi saflarına çekmek ya da bir diğer güce karşı kullanmak isteyen hakim devletler kendilerine yakın buldukları Ermeni ailelerini bu beylik ya da prensliklerin başına getirmişlerdir. Örneğin, Bagrat ailesinden Aşot'u ve Ardruzuni ailesinden Haçik Gaik'i Arap halifeleri prens yapmışlardır. Prens ya da Bey ünvanı verilen Ermeni Ailelerinden bazılarının da Ermeni değil, Pers soylu olduklarını belirtmek gerekir.

Bu husus Ermeni tarihçi Kevork Aslan'ın şu sözleriyle de doğrulanmaktadır:

"Ermeniler derebeylikler halinde yaşamışlardır. Birbirlerine vatan hisleriyle bağlı değildirler. Aralarında siyasi bağlar yoktur. Yalnızca yaşadıkları derebeyliklere bağlıdırlar. Vatanseverlikleri de bu nedenle bölgeseldir. Birbirleriyle bağlarını siyasi ilişkiler değil, dilleri ve dinleri oluşturur."(1)

Tarihleri boyunca çeşitli büyük imparatorluk ve devletlerin nüfuzu altında yaşayan ve bunlar arasında mücadele alanı olan Ermeni Beyliklerinin bir takım ek avantajlar sağlamak amacıyla bu güçler arasında sık sık taraf değiştirmeleri, Ermeni halkının büyük acılara maruz kalmasına yol açmıştır. Romalı tarihçi Tacitus, "Annalium Liber" adlı eserinde "Ermenilerin Roma ve Pers İmparatorlukları karşısında tutum değiştirerek kâh Romalılarla, kah Perslerle birlikte hareket ettiklerini" yazmakta ve bu nedenle Ermeni halkının "acayip bir halk" olarak nitelemektedir.

Gerek bu davranışları, gerek büyük imparatorluklara tâbi olarak yaşamaları Ermenilerin sık sık tehcire uğramalarına ya da kendiliklerinden göç etmelerine neden olmuştur.

Perslerden kaçıp İç Anadolu'da Kayseri yöresine yerleşmişler, Sasanilerce İran içlerine, Araplarca Suriye ve Arabistan'a, Bizanslılarca İç Anadolu, İstanbul, Trakya, Makedonya, Bulgaristan, Romanya, Macaristan, Transilvanya ve Kırım'a, Haçlı seferleri sırasında Kıbrıs, Girit ve İtalya'ya, Moğal istilasında Kazan ve Astrahan'a, Ruslarca Kırım ve Kafkasya'dan Rusya içlerine tehcir edilmişlerdir. Ermenilerin Sicilya'dan Hindistan'a, Kırım'dan Arabistan'a kadar uzanan çeşitli bölgelere dağılmaları bu tehcirlerin sonucudur.

Bu da göstermektedir ki, 1915'de Osmanlılarca tehcir edilmeleri uğradıkları ilk tehcir olmadığı gibi, Ermeni diasporası denilen olgu da 1915 tehcirinin sonucu olarak ortaya çıkmamıştır. Özellikle Sivas yörelerine getirilişleri Selçukluların Anadolu'ya gelişlerinden pek kısa bir süre önce olmuştur.

Hıristiyanlığı kabul etmelerinden sonra 451 yılında Bizans kilisesinden ayrılmaları Türklerin Anadolu'yu iskânlarına kadar süren bir Bizans-Ermeni çatışmasına, Ermenilerin Bizans tarafından ezilmesine, eritilmeye çalışılmasına ve esasen Bizans'a tâbi olan Ermeni beyliklerinin yok edilmesine yol açmıştır. Bizans'ın Ermenileri çeşitli yerlere sürmesi ve diğer yabancı güçlere karşı piyon olarak kullanması da buradan kaynaklanmaktadır. Bizans'ın bu zulmü Ermeni tarihçilerince bütün ayrıntılarıyla dile getirilmiştir.

Selçuklu Türkleri işte böyle bir ortamda XI. yüzyılın ikinci yarısında Anadolu'ya toplu şekilde gelmeye başlamışlardır. Selçukluların ele geçirmeye başladıkları Anadolu topraklarında bir başka devlete tâbi durumda dahi bir Ermeni Prensliği bulunmamaktadır ve Selçukluların karşısındaki güç Bizans'tır.

Selçuklu Hakanı Alpaslan eski Ermeni Prensliği Ani'nin topraklarını 1064'de ele geçirmiştir ama, bu Prensliğin varlığına esasen 1045'de, yani Türklerin gelişinden 19 yıl önce Bizans tarafından son verilmiştir. Dolayısıyla, Selçukluların ilerlediği topraklar, üzerinde diğer kavimlerin yanı sıra Ermenilerin de yaşadıkları Bizans topraklarıdır. Bu nedenle Selçukluların bir Ermeni devleti ya da prensliğini işgal ve istila ettikleri yolunda ileri sürülebilecek herhangi bir iddianın tarih karşısında doğrulanmasına maddeten imkân yoktur.

Üstelik, tarih bunun tersini kanıtlamakta ve Ermenilerin Bizans'ın yüzyıllardır süren zulmüne son verilmesi amacıyla Selçukluların Anadolu topraklarını ele geçirmelerine yardımcı olduklarını göstermektedir.

Ermeni tarihçi Asoghik'in "Ermenilerin Bizans'ın olan düşmanlıkları nedeniyle Türklerin Anadolu'ya gelmesine sevinmişler, hatta Türklere yardım etmişlerdir" yolundaki sözleri bu olguyu belgelemektedir. Urfa'nın Türklerce fethinin de kentteki Ermenilerce bir bayram havası içinde kutlandığı yine Ermeni tarihçi Urfalı Mateos tarafından kaydedilmiştir.

Burada, Anadolu Selçuklu Devleti ile çağdaş olan bir Ermeni Prensliğinden de söz etmek gerekmektedir. Bu Prenslik, Kilikya Ermeni Prensliğidir. Kilikya'daki Ermeni varlığı ise Bizans'ın Ermenilere uyguladığı tehcir politikası sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Doğu Anadolu'daki son Ermeni Prensliklerinin Bizans tarafından yıkılması üzerine Kilikya'ya yeni bir Ermeni göçü daha olmuştur ve bu son göç 1080 yılında Kilikya Ermeni Prensliğinin kurulmasına vesile teşkil etmiştir.

Haçlı Seferleri sırasında Haçlılara yaptığı yardımlar ve Bizans'ın giderek zayıflaması nedeniyle varlığını sürdürebilen, ancak yine de Bizans'a daha sonra Haçlılara ve Moğollara ve nihayet Katoliklere bağımlı durumda bulunan bu Prenslik Türklerle iyi ilişkiler içinde olmuş ve sonunda Kıbrıs'ta yerleşmiş Katolik Lusignan ailesinin egemenliğine girmiştir. Bu durum Gregoryen Ermenileri memnun etmeyecek ve bu memnuniyetsizlik prensliğin 1375 yılında Memlûkların eline geçmesinde önemli bir rol oynayacaktır.

Greyson
28.01.06, 23:04
Kilikya'ya bu son Ermeni göçünün burada Eçmiyazin'den ayrı bir Ermeni kilisesinin kurulmasına da yol açtığını ve bu ayrılığın bugün de sürdüğünü belirtmekte yarar vardır. Osmanlılar döneminde ise durum çok daha açıktır. Doğu Anadolu, Fatih Sultan Mehmet ve Yavuz Sultan Selim dönemlerinde Akkoyunlular ile Safavilerden, Güney Anadolu ise Yavuz Sultan Selim döneminde Mısır Memlûklularından alınmıştır.

Gerçek bu olduğuna göre, Osmanlıların bir Ermeni Devleti ya da Prenslik ve Beyliğine ait toprakların işgal ve istila ettikleri yolundaki iddia da tarih önünde yenik düşmektedir.

TÜRKLER BUGÜN DE TÜRKİYE'DEKİ ERMENİLERİ BASKI ALTINDA MI TUTMAKTADIRLAR?

Türkiye'deki Ermenilerin bugün de baskı altında tutuldukları iddiası zaman zaman gündeme gelmektedir. Ermeni propaganda çevreleri bu iddiayı şu amaçlarla ileri sürmektedirler:

"Ermeni’ye zulmeden Türk imajını" tarih içinde kesintisiz olarak sürdürerek bugüne kadar getirmek,
Genç Ermeni kitlelerine uğruna mücadele edilecek bir hedef göstermek,
Propagandaya güncel bir nitelik kazandırmak,
Yabancı ülkelere Türkiye'nin içişlerine müdahale imkânı sağlayabilmek. Bu iddia da, diğerleri gibi, hiçbir esasa dayanmamaktadır.
Türkiye'deki 40-50 bin Ermeni vatandaşımız bugün hiçbir ayırıma tâbi tutulmadan, Türk vatandaşlarının sahip oldukları tüm hak ve özgürlüklerden eşit şekilde yararlanarak güven, huzur ve refah içinde yaşamaktadırlar.

Kendi kiliselerinde özgürce ibadet etmekte, kendi okullarında kendi dilleriyle öğrenim görmekte, yine kendi dilleriyle yayın organları çıkarmakta, kendi derneklerinde sosyal ve kültürel faaliyetlerini sürdürmektedirler. Türkiye'deki Ermeni toplumu 30 okula, 17 hayır ve kültür demeğine, Jamanak ve Marmara adlı 2 günlük gazeteye ve ayrıca bazı dergilere, Şişli ve Taksim adlı iki spor kulübüne, çeşitli vakıflara ve sağlık kuruluşlarına sahip bulunmaktadır.

Türkiye Ermenilerinin büyük çoğunluğu Gregoryen’dir. Dini liderleri Türkiye Ermenileri Patriği unvanını taşımaktadır. Bu Gregoryen çoğunluğun yanında Katolik ve Protestan Ermeniler de vardır, bunlar da kendi kiliselerine sahiptir.

Ermeni vatandaşlarımızın çok büyük ekseriyeti İstanbul'da oturmaktadır. Bu nedenle kurumlarının büyük çoğunluğu da İstanbul'da bulunmaktadır.

Hiçbir baskıya maruz kalmadıklarını, Türkiye'de yaşamaktan büyük bir memnunluk duyduklarını ve Türk vatandaşı olmakla iftihar ettiklerini her vesile ile dile getiren Ermeni vatandaşlarımız, yurtdışındaki Türk diplomatlarını hedef olan Ermeni terör örgütlerinin saldırılarını başta Patrik olmak üzere, her fırsatta şiddetle kınamışlar, bu terörün yol açtığı acıları diğer Türklerle birlikte aynı ortak duygularla paylaşarak Ermeni propaganda ve terör odaklarına en etkili yanıtı bizzat vermişlerdir.

1 Kasım 1981 günü İstanbul’daki Ermeni Patrikhanesinde şehit Türk diplomatlarının anısına düzenlenen ve Patrik tarafından yönetilen dinî ayin Türkiye Ermenilerinin Ermeni terörü karşısındaki kararlı tutumlarının açık bir örneğini teşkil etmiştir.

Avrupa Konseyinin Türkiye'deki azınlıklara baskı yapıldığı yolundaki kararı üzerine 1982 Şubatında Ermeni Patrikliğince yapılan açıklamada, "Türkiye Ermenilerinin birer Türk vatandaşı olarak Türkiye’de huzur içinde yaşadıkları ve her türlü inanç hürriyetinden yararlanarak ayinlerini serbestçe yaptıkları" vurgulanmış, Türkiye'nin Los Angeles Başkonsolosu Kemal Arıkan'ın 28 Ocak 1982 günü Ermeni teröristlerce şehit edilmesi üzerine Patrik verdiği demeçte "Türk Ermenilerinin bu cinayeti her Türk vatandaşı gibi büyük bir üzüntüyle karşıladıkları” ifadesini kullanarak "dışarıdaki Ermenileri bütün yasa dışı eylem ve cinayetlere karşı çıkmaya” çağırmıştır.

Böylece, Ermeni propagandasının bu iddiası hak ettiği cevabı Türkiye Ermenilerinden almış olmaktadır.

1948 TARİHLİ BM SOYKIRIM SÖZLEŞMESİ AÇISINDAN ERMENİ İDDİALARI NASIL DEĞERLENDİRİLEBİLİR?

Soykırım kavramı, 1948 tarihli BM Soykırım Suçunun Önlenmesine ve Cezalandırılmasına İlişkin Sözleşme ile tanımlanmıştır. Sözleşmenin 2. maddesine göre soykırım; ulusal, etnik, ırksal ya da dinsel bir grubu toptan ya da onun bir bölümünü yok etmek niyetiyle; Grup üyelerinin öldürülmesi, Grup üyelerinin fizik ya da akıl bütünlüğünün ağır biçimde zedelenmesi, grubun fiziksel varlığının tümü ya da bir bölümü ile yok edilmesi sonucunu verecek yaşam koşulları içinde tutulması, grup içinde doğumları engelleyecek önlemler alınması, bir grup çocukların başka bir gruba zorla geçirilmesi eylemlerinden herhangi birine başvurulmasını kapsamı içine alır. Soykırımda planlı, devlet politikası haline gelmiş eylemler söz konusudur.

Konuyu soykırım sözleşmesi açısından yorumladığımızda, tarihteki bazı olaylara değinmeden geçilemeyecektir. Soykırım gibi vahim bir insanlık suçunun işlenebilmesi için o milletin tarihinde bu suça yatkınlık gerekir. Bir fert için suça eğilimlilik nasıl bir özellik ise, toplumlar için de öyledir. Türk tarihi incelendiğinde soykırıma ve asimilasyona rastlanamaz.

Osmanlının yayıldığı coğrafyayı hatırladığınızda Osmanlının; Avrupâ da Viyana önlerine kadar; Afrikâ da, Akdeniz'e sahil tüm Kuzey Afrika’yı; Ortadoğu'nun tamamını ve Arap yarımadasını uzun yıllar yönetimi altında tuttuğu görünür. Bu süre asgari 200-400 yıl arasıdır. Bu coğrafyadaki, hangi halkın yok edildiği söylenebilir?

Anadolu'da şer’i hükümlerin hakim olduğu dönemde, en eski Hıristiyanlık mezhebi Süryanilik, tavus kuşuna ateşe tapan Yezidilik gibi inançlar yaşatılırken, 1800'lü yıllarda şer hükümlere aykırı olmasına rağmen Anadolu'da kiliseler açılmıştır. Hatta kardeşlerden biri Osmanlı Sadrazamı Sokullu Mehmet Paşa iken, diğer kardeş Makarije Sırp Kilisesine Patrik tayini edilmiş ve Sırp halkını diriltmiştir. Avrupa'daki mezhepler mücadelesi döneminin soykırımlarını, uzak doğuda dili değişen halkları (Hindular-Peştun), komple dili ve dini değişen Afrikayı, Güney Amerika'yı görürüz.

Türk yönetimi hakim olduğu yörelerde diğer kültür ve soylara sahip halklarla yaşamaya alışıktır. Belki de bu tarihinde uzun süre farklı kültürlerle bir arada yaşamanın kazandırdığı bir özelliktir.

Türk devlet geleneğinde adalet vardır, kültürlerin yaşatılması vardır ancak, katliam ya da soykırım yoktur. Bu konuyu. Justin McCarthy'nin "Ölüm ve Sürgün" isimli kitabı açıkça ortaya koyulmaktadır. Bu kitapta, Balkan ve Kafkas halklarının ölümden kurtulmak için Osmanlı yönetimine nasıl sığındıklarını görürüz.

Yine Osmanlı yönetimini soykırımla suçlayanlara sormak gerekir: 1469 yılında İspanya ve Portekiz'den Musevi ve Müslümanlar, 1680 yılında Tökeli İmre ve adamları Macaristan'dan, 1711 yılında Rakoczi Ferençh ve adamları, 1849 yılında Layoş Kosuth ve 2000 kişilik Macar grubu, İsveç Kralı Şarl ve 1500-2000 kişilik adamları, 1841 ve 1856 yıllarında Polonya'lı Prens Chartorski, 135 bin kişilik ordusuyla Ekim 1917'de Rus komutan Vrangel, hatta Troçki ölümden soykırımından kurtulmak için nereye sığındılar? Tabii ki Osmanlı ülkesine.

Greyson
28.01.06, 23:05
1915 yılında "Sözde Ermeni Soykırımı"nın yapıldığını iddia edenler, 1930'lu yıllardan itibaren Polonya ve Almanya kökenli Musevilerin Türkiye'ye sığındıklarını bilmiyorlar mı? Sözde Ermeni soykırımından 20-25 yıl gibi kısa bir süre geçmiş iken, soykırım yaptığı iddia edilen bir milleti kurtarıcı olarak görenler, neden Türkiye'yi tercih etmişlerdir acaba?

Bugünkü insan hakları normlarını ihtiva eden 1478 tarihli Fermanı ile ülkesi insana sahip oldukları tüm değerleri yaşama, yaşatma ve yeni nesillere nakletme imkanı veren Osmanlı Padişahı Fatih'ten yaklaşık 550 yıl sonra Balkanlardaki soykırım ve asimilasyonları hatırlayalım. Bu ferman ile dili, dini, kilisesi, okulu vs. güvence altına alınan Balkan milletleri; homojen toplumlar oluşturma adına 21. Yüzyıla girildiği bir dönemde Boşnakları, Arnavut asıllı Müslümanları, Makedonları ve Bulgaristan Türklerini yurtlarından söküp atmışlardır. Bugün Türkiye’yi soykırım ile suçlayanlar, aylarca süren katliamları görmezlikten gelmiş, ırzına geçilen her yaştaki kadının feryadına kulaklarını tıkamıştır.

Balkan halkları ile, Batılı kimyasal silah üreticilerinden temin ettiği hardal gazı ile soykırıma kalkışan Saddam'ın elinden kaçan Irak halkı, yine Türkiye'ye sığınmıştır. Türk insanı sınırlı imkanlarına rağmen, ekmeğini paylaşmış, mazlum halklara tarihin her döneminde kucak açmıştır. Türk insanının, Osmanlının ve Türkiye Cumhuriyeti'nin diğer milletlere ve devletlere örnek olacak temiz sicili budur.

Prof. Justin McCarthy de ABD Temsilciler Meclisinde yaptığı Savunma Bilgilendirme konuşmasında, I. Dünya Savaşı'nda Türklerin de büyük acılar yaşadığını ancak bu acıları yüreğinde saklamayı tercih ettiğini şu sözlerle ifade etmiştir:

"... Savaşlarda her şeylerini kaybedenlerin akıllarında intikam duygusu yer etmiştir. Yeni Türkiye Cumhuriyetini bu duyguların yönetmesi halinde daha çok fazla ölüm olayı yaşanacaktı. Mustafa Kemal Atatürk hükümeti bu nedenle geçmişteki kayıpları görmezden gelen ve eski düşmanlarla barış imzalayan bir politika ortaya koymuştur. Türk hükümeti, Ermenilere ve diğerlerine karşı Türk davasında baskı yapılmasının eski nefretleri canlandıracağını ve savaşa davetiye çıkaracağını hissetmiştir.

Bu yüzden Türkler dertleri ile ilgili hiçbir şey söylememişlerdir. Bu, o dönem için alınabilecek en doğru karardı. Hiç kimsenin Türkler adına konuşmaması ise bu noktadaki olumsuz sonucu oluşturmuştur... Yapmadıklarına inandıkları bir şeyden dolayı haksız yere eleştirilen Türklerin ne düşünmesi gerekiyor..."
ERMENİ DİN ADAMLARININ, TÜRKLERE YÖNELİK SOYKIRIM İDDİALARINA BAKIŞ AÇILARI NASILDIR?

DİKRAN KEVORKAN
(Kandilli Ermeni Kilisesi Başkanı)

7 Ekim 2000 tarihli Sözde Ermeni Yasa Tasarısı hakkındaki görüşlere yer veren “Ceviz Kabuğu” adlı TV programına katılan Kandilli Ermeni Kilisesi Başkanı Dikran Kevorkan, şunları söylemiştir:

"Soykırım ve Tehcir (bir yerden alıp başka bir yere götürmek) farklı anlamlara gelir. Emperyalistlerin oyunları, Ermeni idarecilerin apolitik düş öncüleri (medya, kiliseler, din adamları) bütün bu olaylara sebep olmuştur. Patrik ruhani bir liderdir, siyasi konularda patrikten görüş alma gibi bir yanlış yapılıyor. Emperyalist güçler ASALA ve PKK'nın arkasında olmasaydı onlar ne yapabilirlerdi?

Tehcir meselesinde Almanya'nın İstanbul'a baskısı vardı. Burada Almanya'nın yerleşik düzenini sarsmak ve Bağdat demiryolu mevzusunda ekonomik menfaatlerini sağlama almak amacı vardı. Atatürk'ün sağlığında Ermeni meselesi niye gündeme gelmedi. Çünkü, ulusal ruh vardı, tek yumruk vardı. Bugün bence devlet sisteminde bir laçkalık vardır.

Asimilasyon konusunda ise şunu söyleyebilirim; bugün dünya üzerindeki Ermenilerin en rahatlıkla, en güçlü şekilde kendi kimliklerini muhafaza eden ülke: Türkiye'dir. Yurtdışındaki Diasporadaki Ermeni, ismini değiştirerek mücadeleye giriyor. Çünkü, oralarda bir kültür ağırlığıyla o insanların kültürünü eritmek var.

Bugün Türkiye'nin aleyhine konuşulan Diasporadaki Ermeniler çok iyi biliyorlar ki, Amerika'nın belli kiliselerinde kurban ayinleri Pazar günleri İngilizce yapılıyor, Ermeniler ana lisanlarını kaybediyorlar. Bunu söylediğin zaman kötü kişi oluyorsun. Biz onun için Türkiye'deki Ermeni vatandaşlar olarak üzüntümüzü dile getiriyoruz. Ne için? Atatürk'ün emanet ettiği Kuvay-i Milliye ruhuna bir haksızlık yapılmaktadır. Bütün bunlar dışarıdakilerin oyunudur. PKK, ASALA, bu kararname, bütün bunlar dışarıdakilerin oyunu. Biz Türkiye'deki vatandaşlar olarak bir haksızlık yapıldığını düşünüyoruz. Ermeniler eğer akıllıysa maşa olarak kullanılmasınlar."

II. MESROB
(ERMENİ PATRİĞİ)

CNN-Türk Televizyonunda 2000 Ekiminde yayınlanan bir programa katılan Ermeni Patriği II. Mesrob, Henika Kiremitçi isimli bir izleyicinin yönelttiği “Ben Türkiye'de yaşayan Ermeni'ler yani azınlık olarak ne olacağız yani biz burada tedirgin oluyoruz.” Şeklindeki sözlerine şu cevabı verdi:

MESROB II - Gerçektende ben de nabzını yoklarken bizim İstanbul'da yaşayan kilise üyelerimizin bir tedirginlik sezinliyorum; ama buradan izin verirseniz, Türkiye'de yaşayan bütün hem Ermenilere hem kilisemin üyelerine şunu söylemek istiyorum; tedirgin olmanıza hiçbir sebep yok. Lütfen Türkiye'de yaşayan bütün vatandaşlarımızın ve özellikle devletimizin sağduyusuna güveniniz ve hiç bir eziklik altında da kendinizi hissetmeyiniz. Çünkü sizin bu tasarılar ve bu gibi eylemlerle uzaktan yakından hiçbir ilginiz yok.

II. MESROB
( ERMENİ PATRİĞİ)

22 Ağustos sabahı Kınalıada Surp Krikor Lusavoric Kilisesi'ndeki törenlere başkanlık eden Ermeni Patriği II. Mesrob, Hayr Sahak Apega'nın sunduğu Surp Badarak ayininde özetle şu vaazı verdi:

VAAZIN BİRİNCİ KISMI

Yerusagem'de Siloam adında kutsal sayılan bir havuz vardı. Rab Hisus'un zamanında, şehirliler bazen havuzun suyunun birdenbire dalgalandığını söylerlerdi. Bu dalgalanma esnasında kendini toparlayıp hemen suya atanların hastalıklarına şifa bulacaklarına inanırlardı. Yüzlerce hasta havuz kenarında imanla nöbet tutar ve dua okurdu. Bir defasında havuz kenarındaki büyük sütunlardan biri devriliverdi. Havuz başındakilerden 18 kişi feci şekilde ezilerek can verdi. Bu olay Luka İncili'nin 13. bölümünde kayıtlıdır.

Rab Hisus şakirtlerine bu felaketi hatırlatarak, 18 kurbanın cemaatin diğer üyelerinden daha günahkar olup olmadığını sordu. Sonra da, yanıt alamayınca, "Hayır!" dedi. Çünkü insanlar yalnız kendi hataları ya da günahları sonucunda değil, birçok başka nedenlerden ötürü yaşamlarını yitirebilirler. Asıl mesele şu: Doğal afet ya da başka nedenlerle olsun, insan her zaman o ölümle yaşam arasındaki kritik ana hazırlıklı olmalı, elinden geldiğince hazırlıksız yakalanmamalıdır.

Greyson
28.01.06, 23:05
Ruhani hayatta karşılaşabileceğimiz en büyük felakete gelince, o da Tanrı'nın krallığından mahrum kalma olasılığıdır. Tanrı'nın yakınlığını ve babalık şefkatini hissetmek istiyorsak , tövbe ederek Tanrı ile barışmamız gerekiyor. Bu da, gerek Vaftizci Yahya'nın (Surp Hovhannes Migirdic), gerek Rab Hisus'un İncil'deki vaazlarının odak noktasını oluşturuyor: "Tövbe edin, çünkü Tanrı'nın Krallığı yakındır."

Altı gündür merkezi İzmit olan feci depremin etkisi altındayız. Maddi ve manevi değerler yanında, ve onlardan önce, belki de yirmi bini aşkın can kaybının verdiği ıstırap dayanılacak gibi değil. Halbuki bu depremin olacağı biliniyordu. İnsanlık tabiatı işte, o an gelene kadar tedbir almakta ne kadar gecikildiğini anlamak istemiyoruz sanki. Bu kadar can kaybına neden olan hırsız müteahhitlerin, tabi yapanları kastediyorum, acaba vicdanları sızlıyor mu? Ya, ağır çekimli film misali yavaş harekete geçen yöneticiler? Öte yandan, sadece para değil, kanını gönderen Yunan halkını, vatandaşına ve insanına başka bir ülkede bile değer veren İsrail yetkililerini ibretle takdir etmemek mümkün müdür?

Dindarlıktan önce insanlık gelir. İnsanı sevmeyen, ruh olan ve gözle görünmeyen Tanrı'yı sevemez, der Surp Hagop. Bu gibi doğal afetlerde, din, dil, ırk farkı gözetenler zavallı sefillerdir. Rab Hisus'un, İyi Samiriyeli meselinde öğrettiği gibi, farklı din ve etnik gruplardan olsalar bile, insanlar Göklerdeki Baba'nın evlatları ve birbirinin kardeşleridir. İnsan, komşusuna ve kardeşine karşılıksız yardımda bulunabilme erdemini gösterebilmelidir. Marmara depreminde ölenler, geride kalan, kurtulabilen acılı insanlar, evleri barkları kullanılamaz durumda olanlar bizim Rab'deki kardeşlerimizdir. Her imanlı elinden gelen yardımı, kendi kararınca, yapmalıdır. Bu acıya seyirci kalmak ayıp ve günahtır.

Bugünlerde güz yağmurları başladığında sokaklarda yatıp kalkan onbinlerce depremzedeler bir de hastalanmaya başlayacaklar. Yuvalarımızın güvenliğinde yaşarken, üç öğün yemeklerimizi yerkenfelaketzede kardeşlerimizi de düşünmeli, Rab'bin bizlere verdiği nimetlerden onlara da pay çıkarmalıyız. Bu, ilk görevimizdir.

İkinci görevimiz, cemaatimize ait olan okulların, kiliselerin ve Patrikhanemiz'in binalarındaki hasarları en kısa zamanda el ele vererek onarmalı,güçlendirmeli ve yöremizdeki olası herhangi yeni bir sarsıntıya karşı bu emanetlerin mukavemet güçlerini artırmalıyız.

Ancak bunları yaparken en önemli noktayı göz ardı etmemeliyiz. O da şudur: bu deprem kendimizi sorgulamamıza , tövbemizi yenilememize, sosyal, idari ve manevi anlamda yeniden yapılanmamıza muhakkak vesile olmalıdır.

VAAZIN İKİNCİ KISMI

Yeni öğrenim dönemi yaklaşırken, sözümün ikinci kısmında önemli bir konuya değinmek istiyorum. Ruhani ve kültürel hayatımız büyük bir yıpranmaya girmiş bulunuyor. Bunun yegane sebebi snobizm ve gösteriş meraklılığıdır. Cemaat okullarından uzaklaşma ve özellikle yeni zenginlerin kendi çocuklarını yenibitme okullara büyük masraflarla kaydetme yarışına akıl ve mantık sığdırmak mümkün değil.

Kendi kendilerini haklı çıkarmak için de cemaat okullarımızın kalitesi hakkında yalan yanlış hurafeler yayıyorlar. Cemaatimiz ilköğrenim okullarından bu yıl tam 8 talebe Robert Kolej'in imtihanlarında gayet yüksek puanlar elde ederek başarı kazandılar. Liselerimizden de üniversiteye giriş oranı gayet yüksek; liselerimiz, yurdumuzdaki binlerce ortaöğrenim okulları başarı sıralamasında ilk 150'ye giriyor.

Okullarımızın başarı oranının göstergesi değil mi bunlar? Okullarımıza ikiyüz milyonu çok gören ve evladını en az iki-üç milyarlık yenibitme okullara gönderenler evlatlarına en büyük kötülüğü yapıyorlar. Onları kendi kültürlerinden, dillerinden ve manevi zenginliklerinden mahrum bırakıyorlar. Yarın öbür gün yetişip erdikleri zaman, evlatları kendi ana-babalarını emin olunuz ki suçlayacaklar.

Otomobillerin markası vardır. Komşumun şu marka arabası var, bizimki de ondan olsun diyebilir birisi, arabaların alternatifleri çok; ancak bizim cemaat okullarımızın alternatifi yok. Bizim okullarımızda çocuklarımız hem bilinçli Türkiye vatandaşları olarak yetişiyor, hem de Ermeni dili ve edebiyatına, Hıristiyanlık dininin temel ilkelerine vakıf oluyorlar.

Okullarımızda aksaklıklar yok değil. Peki, öteki okullar mükemmel mi? Tabi ki, değiller. Öyleyse boş ve kaprisli tenkitleri bir yana bırakarak, sorunları gidermek için yönetimlerde, okul komisyonlarında ve okul-aile birliklerinde aktif görev almak gerekir. İyi olmayan, kendini yenileyemeyen yöneticiler demokratik katılımla görevden alınır, daha iyileri göreve getirilir. Bu da cemaatin etkin ve uyanık katılımıyla olur.

Okullarımıza yabancı kalmanın direkt sonuçlarından biri aile düzenimizin bozulmasıdır. Hemen hemen boşanma yokken, cemaatimizdeki boşanma oranı son onyılda hızla yükseliyor. Kutsal olmayan evlilikler ve nikahsız yaşayanlar yüzde 60 oranını neredeyse geçmek üzere.

Hayırseverlerimiz var ki, hem maddi destek yapıyor hem de cemaatin bu yaraları ile yakinen ilgileniyor ve bir çıkış yolu arıyorlar. Bir de ağalik taslayanlar var ki, ne maddi yardımda bulunurlar, ne de bu sorunlara ilgi gösterirler; ama baş masalarda oturmaz ya da resimlerde görünmezlerse kıyameti koparırlar.

Peki, bu sorunlarla toplumun önde gelenleri, aydınları ve hayırseverleri ilgilenmezse kim ilgilenecek? Benim ruhani ve manevi yetkim dışında bir gücüm yok. Patriğiniz olarak şu kadarını söylüyorum: evladını kendi cemaatinden, kendi dininden, kendi okulundan uzaklaştıran her kişinin ve her ailenin üzerinden takdisimi geri alırım! Vay Resuli Kilise'nin ve kilise büyüklerinin takdisinden mahrum kalanların haline! Ne mutlu bu büyük ailenin sevgi bağı ve birliği içinde bulunabilenlere!

Ne mutlu atalarımızın örf ve adetleriyle donanmış olan inayetli ve kadasetli kilisemizin vasıtasıyla ebediyet suyunun öz kaynağından içebilenlere! Kısacası şunu söylemek istiyorum: Yeni okul döneminin başlamasına birkaç hafta kaldı. Okullarımıza sahip çıkın, onlara destek olun, çocuklarınızı kendi okullarınızdan uzaklaştırmayın, okullarımızı ve sevgili öğretmenlerimizi yüreklendirin, okullarınıza ve kiliselerinize güvenin, bir-iki yıldır başka yerlerde okuyorlarsa bile, çocuklarınızı kendi eğitim yuvalarına döndürün!

II. MESROB
( ERMENİ PATRİĞİ)

Ermeni Patriği II. Mesrob’un Milliyet Gazetesi muhabiri Yavuz Baydar’a 22 Mayıs 1999 tarihinde verdiği mülakat.

Soru - Fatih dönemine kadar Konstantinopolis'teki Ermenilerin bir Patriği olmamış. Neden?

II. Mesrob - Konstantinopolis'teki Ermeni topluluğunun tarihi MS 4. yüzyıla dayanır. Bir ara 6. yüzyılda sur içinde bir Ermeni kilisesi olduğunu biliyoruz. Daha sonra Bizans Ortodoks mezhebi dışındaki Hristiyanlara müsamaha göstermediği için Ermeniler sur dışında kalan binalarda ibadet etmişler. Tüm Batı Anadolu, Trakya ve hatta Lvov'a kadar Doğu Avrupa bölgelerindeki Ermeni cemaatlerinin ruhani reisi ise Bursa'da imiş. Bizans'ta Batı Ermenileri için bir patriğe gerek görülmemiş.

* İstanbul'un fethine kadar Anadolu'daki Ermeni cemaatinin durumu nasılmış?

Greyson
28.01.06, 23:06
II. Mesrob - Anadolu'daki Hristiyan Ermenilerin tarihi İsa Mesih'in havarilerinden ikisinin, Aziz Tadeos ile Aziz Bartolomeos'un doğu yörelerinde misyonerlik yapmalarıyla başlar. 301 yılında Ermeni Krallığı Hristiyanlığı resmi din olarak kabul etti. Bu olayın 1700'ncü yıldönümünü 2001 yılında kutlayacağız. Böylece 301 yılında Ermeniler'in başpatrikliği sayılan Eçmiyadzin Patrikliği kurulmuş oldu.

6. yüzyıldan itibaren Kudüs'te Rum Kilisesi'nden ayrılan Ermeniler bir Ermeni Patrikliği oluşturdu. 10. yüzyılda Van'ın Aktamar Adası'ndaki Aktamar Patrikliği üçüncüsüydü. Kozan'daki Kilikya Patrikliği ise 1441'de başladı. Diğer tüm yörelerde Osmanlıca'da "marhasa" diye adlandırılan Ermeni episkoposları ya da başepiskoposları vardı.

Soru - Fatih'in İstanbul Ermeni cemaatine patriklik berati vermesinin nedeni nedir?

II. Mesrob - Fatih, İstanbul'u fethettikten sonra şehrin iskanı için Anadolu'nun muhtelif bölgelerinden Ermenileri İstanbul'a getirdi. Onun Gennadios'u Rum Patriği olarak tanımasından sonra Bursa Başepiskoposu Hovagim'i Ermeni Patriği olarak tanıması, Hristiyan tebaa arasında bir denge kurma düşüncesine atfedilir.

İmparatorluk sınırları dahilinde Bizans Ortodoks doktrinini kabul etmeyen büyük bir kitle olduğunu unutmamak gerek. Ayrıca, devlete ödenecek vergilerin de Ermeni tebaadan toplanması gerekiyordu. Fatih'in kararının bir nedeni de budur.

Soru - Osmanlı döneminde Ermenileri genelde zanaatkar ve tüccar olarak, sorunları geniş ölçekli yaşamayan bir topluluk olarak görüyoruz. II. Mahmut döneminden itibaren saraya yakınlaşıyorlar. Tanzimat'ı izleyen dönemde Nizamname-i Millet-i Ermeniyan fermanı ile cemaat laik bir özerkliği pekiştiriyor. Bu arada milletvekili ve bakanlar da çıkarıyor. Ama bu arada Osmanlı topraklarında yaşanan çözülme giderek hız kazanıyor. Bazı Ermeni siyasi partileri merkezi otoriteye başkaldırıyor. Yaşanan acılı olaylar 1915'te doruk noktasına geliyor. Siz halen devam etmekte olan bu tartışmalarla ilgili olarak ne düşünüyorsunuz?

II. Mesrob - Ben o dönemde Ermenilerin bağımsızlık arayışında olduklarına inanmıyorum. Patrikhane ve cemaatin büyük bir çoğunluğu Osmanlıcıydı. Bir kısmı doğudaki yağmalama olaylarından, yaşanan siyasi kargaşadan rahatsızlık duyuyor ve güven ortamının sağlanmasını talep ediyordu. Çok küçük bir kesim, sadece Tasnaklar, bağımsızlık peşindeydi.

O dönemin paniği içinde, yöneticiler, azınlık içindeki küçücük bir azınlığın eğilimlerini bütün bir azınlığa mal etme yanlışını yaptılar. Sorun bence şuydu: Osmanlı'nın çöküşü başlamış, birçok ülke bağımsızlığını ilan etmişti. Tabii bazı Batılı güçler de bu kargaşada roller almıştı. Bu gibi nedenlerle, Türk - Ermeni ilişkileri güvensizlik ortamına sürüklendi. Böylece tehcir kanunu çıktı, bu da Ermenilerin tarihine "büyük felaket" diye geçen olaylara sebebiyet verdi.

Ancak TC'nin kuruluşuna kadarki Türk - Ermeni ilişkilerinin bu son dönemini bütün tarihi açıklamak için kullanmak çok yanlış.

Tarihe besinci yüzyıldan itibaren bakmak gerekir. İlk Ermeni matbaasının İstanbul'da kurulduğunu, ilk Ermenice kitapların burada basıldığını, ilk Ermeni tiyatrosunun bu dönemde İstanbul'da kurulduğunu da görmek gerek. Benim için en önemlisi, bu kadar çok farklı gruplardan, kültürlerden, dinlerden insanın bir imparatorluk çatısı altında 600 yılın üzerinde birlikte yaşamış olmasıdır. Bu bence kutlanması gereken bir şey.

Soru - Cumhuriyet'e geçiş kiliseniz açısından sancılı oldu mu?

II. Mesrob - Oldu elbette. Birinci Dünya Savaşı olmuş, tehcir yaşanmıştı. Bir yıkım tüm toplumu etkilemişti. Cumhuriyet'in ilk beş yılında cemaat patriksiz kaldı. I. Mesrob'un 1927'de Patrik seçilmesinin ardından normalleşme süreci başladı.

Soru - Bugün kilisenizin ve cemaatinizin sorunları neler?

II. Mesrob - Dini ve ruhani açıdan hiçbir sorunumuz yok. İstediğimiz yerde ve saatte dini vecibelerimizi yerine getiriyoruz. En büyük sorun, rahip ve papaz sıkıntısı. Bir ruhban okulu şart, ama biz bunu YÖK kanalıyla üniversite sistemi içinde çözmek istiyoruz.

Cemaatin toplumsal sorunları var. 1936 Beyannamesi'nin vakıflarımıza getirdiği bazı çağdışı kalmış, artık bugünün şartlarına göre gözden geçirilmesi gereken tahditler var. Bir camiye bir kişi nasıl hibe edebiliyorsa, bir kiliseye de hibede bulunmalı. 1936'dan sonra vakıflara verilen mülk bağışları da tapu verildiği halde 1970'lerden itibaren sahiplerine geri verilmesi kararı altında. Eski sahipleri ölmüş ise, mülklere el konmuş. Bu uygulamaların bir an önce son bulmasını diliyorum.

Soru - 2000'lere gidilirken Türkiye toplumu sizin pencerenizden nasıl bir manzara arz ediyor?

II. Mesrob - 75. yıldönümünü birlikte kutlamakta olduğumuz Türkiye, çok karmaşık gündemli görünse de, ben bu sıkışık ortamdan çıkıp baktığımda, durumun o kadar da kötü olmadığını görüyorum. Gelecek açısından ümitliyim. Ülkemizin gerek bölgesel konumundan, gerek kendi içindeki ileriye dönük hamleleri bakımından iyimserim. Sistemin yeni döneme uyarlanmasıyla birçok sorunun üstesinden gelebileceğimizi düşünüyorum.

Soru - Günümüzdeki laiklik tartışmalarına ne diyorsunuz?

II. Mesrob - Bu ilke bizim cemaatimizin içinde var. 1863'teki belge bunu tescil ediyor. Bu anlayış hala devam ediyor. Ben Türkiye Ermenileri patriği olarak, burada insanların evlenmesi, boşanması, mülkiyet ihtilafları gibi hususlara bakacak dini mahkemelere başkanlık etmeye hiç mi hiç hevesli değilim.

Cumhuriyet döneminde doğan insanlar olarak geriye dönüşün imkansız olduğu kanısındayım. 2000'lere adım adım ilerlerken, Orta Çağ'a geri dönüş anlamına gelecek her çabayı, hayatı dini yasalarla yönetmeye ilişkin her adımı gülünç buluyorum.

Soru - 2000 yılı kutlamaları bütün insanlığın ilgisini çekiyor, ama Hıristiyanlar için ayrı bir önem taşıyor. Siz Türkiye'de "millennium" kutlamalarına nasıl katkılar yapacaksınız? Türkiye için bu kutlamalar büyük bir fırsat değil mi? Türkiye sizce bu konuyu yeterince önemsiyor mu?

II. Mesrob - Biz çok önemsiyoruz bunu, ama devletin bu işle alakalı birimleri ne kadar önemsiyor, hala bilemiyorum. Bakın, Türkiye'de Anadolu'nun üç ana kilisesi var: Ermeni, Rum ve Süryani kiliseleri. Benim bildiğim kadar, 2000 kutlamaları konusunda bu üç kiliseden hiçbiriyle temas kurulmadı. Biz her türlü katkıyı yapmaya hazırız, ama son ana bırakılırsa, korkarım istemediğimiz engeller önümüze çıkabilir. Hep söyledim:

Hristiyanlık açısından birinci dereceden kutsal ülkeler Filistin ve Vatikan ise, ikinci dereceden kutsal ülke Anadolu, yani Türkiye. Düşünün, İsa'nın havarilerinden yarısının mezarları buradadır! Bunun turizm, kültür ve dinler arası ilişkiler bakımından devasa önemi var. 2000 yılında İsrail'e müthiş bir

Greyson
28.01.06, 23:08
turizm akımı olacak. Bize ne kadarı gelecek? Biz turizm krizine cevap ararken, bunu da düşünmeliyiz. Türkiye'nin kültürel, folklorik, dini dokusunun sonuna kadar kullanılması, sergilenmesi gerekiyor. Ben bunun yapılmadığı kanısındayım. Bu büyük fırsat değerlendirilmelidir.

II. MESROB
( ERMENİ PATRİĞİ)

22 Mayıs 1999 günü Hilton Oteli’nde düzenlenen resepsiyonda konuşan Ermeni Patriği II. Mesrob, şunları söylemiştir:

"3. Binyılın eşiğindeyiz. İnsanlık tarihinde yeni bir dönemin başlangıcını kutlamaya hazırlanıyoruz. Bunun hepimiz için büyük fırsat olduğunu düşünüyorum. Geleceğimizi kıtaların, kültürlerin ve halkların birlikteliği düşüyle tayin etme fırsatı...

İnsan hayatına, kişisel hak ve özgürlüklere saygı, adil ve her türlü şiddetten uzak bir dünya hepimizin ortak özlemi.

Önümüzdeki bu dönüm noktası yalnızca eşsiz bir fırsat değil, aynı zamanda çetin bir sınav sunuyor bizlere. Geride bırakmaya hazırlandığımız 2. Binyıl trajik olaylarla doluydu.

Yine de geride bıraktıklarımız arasında hep saygıyla yad edeceğimiz, önümüzdeki binyıllarda da sevinçle kutlayacağımız nice olaylar yok değil.

Tıpkı bugün kutladığımız gibi...

İstanbul Ermeni Patrikliği'nin kuruluşu tarihte eşine rastlayamayacağımız bir olaydır.

Fatih Sultan Mehmet'in İstanbul'u fethinden sekiz yıl sonra, 1461'de Batı Anadolu'daki Ermeni episkoposluğunu çıkardığı bir fermanla İstanbul Patrikliği'ne dönüştürmesi Fatih'in ve Osmanlı Sultanlarının gelecek vizyonu ve diğer dinlere gösterdiği hoşgörünün çok açık bir örneğidir.

Tarihte bir dine mensup bir hükümdarın başka bir dinin üyeleri için ruhani riyaset makamı tesis etmesi, ne Fatih'ten önce, ne de sonra görüldü.

Yeni bir binyıla girerken dünyada yaşanan gerginlikleri, özellikle yakın çevremizdeki savaş ortamını gözönünde bulunduracak olursak, 538 yıl önce gerçekleşen bu olayın değerini, dinler ve kültürler arası hoşgörünün önemini, sanıyorum daha iyi kavrayabiliriz.

İmparatorluk sınırları içindeki Ermeni toplumunun hayatını onun örf ve adetlerine göre düzenleyen Fatih Sultan Mehmet'i, onun doğrultusunda ülkeye hizmet eden devlet adamlarını ve 1461'deki ilk İstanbul Ermeni Patriği Bursalı Hovagim'den başlayarak bu makama sadakatle hizmet eden 83 patriğimizi sevgiyle ve minnetle anıyoruz.

Biz Türkiye Ermenileri, ülkemizde yaşayan en kalabalık Hıristiyan cemaati olarak 75. yılını coşkuyla kutladığımız Türkiye Cumhuriyeti'nin aydınlık geleceğine tüm kalbimizle inanıyor ve yarınlara ümitle bakıyoruz."

habe leider keine quellen.txt datei aus emule,auch zur richtigkeit kann ich nichts dazu sagen.nur fand ich diesen text recht interessant..vorallem die namen bei der konferenz und die predigt des mesrob.

nur den namen des verfassers-baris kececi.besitzt er einen bekanntheitsgrad in dem thema?

deryatulga
23.05.06, 13:42
Ermenilerin büyük gürültülerle Türkiye'ye saldırmasının başlangıç tarihi ve yeri bellidir. Erivan 24 Nisan 1965 yani tehcirin 50.yıldönümü. Sokaklara dökülen bir milyon Ermeni'nin attığı tek slogan vardır: "TOPRAKLARIMIZ!" Türkiye'nin tarihiyle yüzleşmesini, soykırımını tanımasını ve özür dilemesini filan aklına getiren yoktur. Yıllar sonra akıl hocalarının verdiği taktikle uydurulan bir "Ermeni Tabusu" ve bu tuzağa gözleri kapalı düşen Türk tarafı sayesinde işler bugünkü mecraına dökülür.

"Dört T" planı denen şey Mim Kemal Öke'nin çalışmalarına dayanıyor. Bu son derece yanıltıcıdır. Zira birileri kalkıp da soykırımını kabul etse de Türkiye'den toprak kopartmak ancak savaş yoluyla olur. Bunu Taner Akçam bile kavramış olacak ki Ermeniler'e sadece tazminat istemeleri yolunda akıl hocalığı yapıyor. Soykırımının kabul edilmesi ile birlikte Türkiye'nin özellikle ABD mahkemeleri önünde açılacak onbinlerce davanın altında kalarak ezileceği de kesindir. Ermeniler tarafından adeta parmakla gösterilerek suçlanan bazı ünlü holdinglerin Ermeni dostluğu yarışında başı çekmesi de bu bakımdan bir çelişki teşkil etmez. Madem ki bir tazminat söz konusu olacaktır, bunu ülkesi ve milletiyle Türkiye'nin sırtına bindirip, kendi cebinden yapacağı katkının asgariye indirilmesine gayret etmek gerekir. Her bakımdan geri kalmış Ermenistan'ı da bir koloni gözüyle gördüklerinden devletin ödeyeceği tazminatın kar olarak kendi ceplerine geri döneceği hesabını yaptıkları da, medyada güdümledikleri bazı kalemlerin yazdıklarından anlaşılıyor. Ermeni Sorununu uzlaşma yoluyla halletmenin şampiyonluğunu yapan çok ünlü holdingimiz, isteseydi sadece bilimsel materyel teminine sponsorluk ederek çok işler görebilirdi. Hesap öylesine açıktır.

Ermenilerin kökenlerinden haberleri olmadığı, tarih boyunca millet ve bağımsız devlet olma vasfını yakalayamadığı gibi ipe sapa gelmez, aynı zamanda da bir işe yaramaz savlarla nereye varılacağı çok şüphelidir. Hele hele klasik antisemitizmin Yahudilere yönelttiği "bu toplumun herhangi bir bölgeye vatanımızdır demesi mümkün görülmemektedir" sözlerinin Ermeniler bağlamında içselleştirilmesi, Genelkurmay tarihçilerinin propaganda ilminin çok uzağından geçtiğini kanıtlamaktadır. Kaldı ki vatan ve millet gibi kavramların bugünkü modern anlamlarına kavuşmaları neredeyse XIX.yüzyılın ortalarını bulmuştur. Genelkurmay tarihçileri ortaçağ Avrupasında modern anlamda bir devlet bile olmadığını duysalar herhalde çok şaşarlardı. Ayrıca kendisi Cebelütarık'tan Kamçatka'ya kadar at koşturmuş, muhteşem bir imparatorluk geleneğini 600 yıl yaşatmış bir halkın "Büyük Ermenistan hayali"nin "yayılmacı bir düşüncenin ürünü" olmasına fazla kafa yormaması gerekirdi. Ermenilerin daha ilk çağlarda hem de Roma gibi bir hasma dönük olarak yayılmacılık da güttüğünü, Efes'teki başta olmak üzere soykırımı da yaptığını biliyoruz. Yves Ternon gibileri hızlarını alamayarak "Ermeniler o tarihte süper güçtüler!" diyebiliyor. Tarihsel olguları böylesine bilinçsiz olarak kurcalamak, en haklı olunan yerledeki inandırıcılığı bile yerle bir eder.

Ermenistan'ın binlerce yıllık kaderi iki süper güç arasına sıkışıp kalması, çoğunlukla da bunlar arasında paylaşılması olmuştur. Bu süreç içinde de Ermeniler güçlü sandıkları tarafı desteklemek gibi bir refleks oluşturmuşlardır. Osmanlı'nın eli ayağı tutarken "Milleti sadıka" iken sonradan bilinen yolu seçmelerinin ardında yatan gerçek de budur.

Çalakalem yazarken "onlara insanca yaşama hakkını bahşeden Selçuklu Türkleri olmuştur" ve "Fatih döneminde ise Ermenilere din ve vicdan hürriyeti verilmiştir" sözleri arasındaki yaman çelişki de gözden kaçırılıyor. Fatih Türklerin Anadolu'ya gelişinden neredeyse 400 yıl kadar sonra hüküm sürmüştür. Daha önceleri Ermenilerin din ve vicdan hürriyeti yokmuydu? Eğer yoksa kendilerine ne tür bir insanca yaşama hakkı bahşedilmiştir. Kaldı ki bahş deyimi hükümdardan tebaya yönelik bir eylemdir. Halktan halka ilişkiler için kullanılırsa birinin ötekini metbu olmaktan da öte köle mesabesinde gördüğü ortaya çıkmakla kalmaz, işin içine açıkça telaffuz edilmemiş bir keyfilik de girer.

Bir patriğin kilise organizması dahilinde ruhani reislerin tayinine karışması, kendi kilisesinin inancına aykırı ibadetlere karşı çıkması normaldir. Kiliselerin hristiyan dünyasındaki idari işlevlerini bozmanın da akılcı bir yönü olamazdı. Nitekim bu yüzden de Osmanlı zayıflayıp da kapitülasyonlar bir bela haline gelene kadar sistem mükemmel olarak yürümüştür. Mohaç seferi sırasında Anadolu'da ayaklananlar ise ne Rum ne de Ermeni idiler. Timur felaketinden sonra Osmanlı'yı dirilten güç rezervi de Balkanlardaydı. Batı veya Bizans ile anlaşarak Osmanlı'yı kıskaca almak düşünce ve eylemi ise önce Karamanoğullarından sonra da Akkoyunlulardan gelmiştir. Burada aslında söylenecek Osmanlı'nın başka Türk boylarına yaptığı gibi Karamanlıları da tehcir ettiğidir. O tehcirde de çok insan hayatını kaybetmiştir ama ilerideki Ermeni tehcirinde olduğu gibi binlerce efsane uydurulmamıştır.
Neden uydurulmadığı da aslında tartışılacak konulardan biri!

Ermenilerin Türk insanının hoşgörüsü ile zenginleşmesi mümkünse, bu hoşgörünün asıl sahipleri neden durmadan fakirleşmişlerdir? Askerlikten muaf tutmakla, askerlik yapma hakkını vermemek de aynı şey değildir. Yunanistan'ın bağımsızlık kazanmasından sonra devlet kadrolarının, hele hariciyenin Rumlardan boşaldığı da doğru değildir. Adeta bir hanedan kurmuş olan ve Atina Elçiliği sırasında Bavyera kökenli Yunan Kralını rezil eden Kostaki Musurus Paşa ilk akla gelen örneklerden sayılır.

"Türkler'in iyi tutumuna karşın, yabancı devletlerle ittifak etmek suretiyle Türkler'le mücadeleye başlayan Ermeniler, Batı'nın desteğini alabilmek için kendilerini "ezilen bir toplum" olarak göstermeye ve "Anadolu üzerindeki egemenlik haklarını Türkler'in gasp ettiği"ni dile getirmeye başlamışlardır." şeklindeki bir cümledeki Matruşkalar gibi içiçe geçmiş çelişkileri irdelemeye vaktimiz ve yerimiz müsait değil. Ama ilk bakışta "tavuk mu yumurtadan, yumurta mı tavuktan?" sorusunun bir varyantı olduğu da aşikar.
Ermeniler İngiltere elinde Rus yayılmacılığına karşı bir ileri karakol vazifesi görmüşlerse, en azından bu karakolun hinterlandını teşkil eden Osmanlı müslümanlarının hatırlarının kırılmaması gerekirdi. Yosa etleri ve budları belli olan Ermenilerin iki ateş arasında kırılacağını İngiltere de bilirdi. Tarihsel belgeler bize Ermenistan'ın İngiltere'nin Baku ile Basra arasına çekmeyi hayallediği Şii duvarına payanda olmasını planladığını gösteriyor. Böylece hem Türk hem de Sünni dünyası ortadan bölünmüş olacak, "Büyük Oyun"un baş aktörleri de Orta Asya'da başbaşa kalacaklardı. I.Dünya Savaşı'nın hiç beklenmedik bir anda çıkışı bu senaryoyu alt üst etmiştir. Ermeni sorunu ile İmparatorluğun paylaşılması olgularının kesiştikleri kadar da ayrıştıkları noktalar vardır. "Dövünme tarihçiliği" analitik kanalları tıkayan bir meslek dalı dense yeridir.
Armenakan, Hınçak ve Taşnak gibi örgütlerin Ermeniler'e yabancı güçler tarafından kurdurulduğu iddiasının rivayet değeri bile yoktur. Hiç bir yabancı güç beşinci kol olarak kurduğu ve birbirleriyle de kanlı bıçaklı olan örgütleri 125 yıl yaşatmaya kaadir değildir.
Ermenilerin topyekun bir ayaklanma hazırlığı içinde olduğuna inanmadığını Cemal Paşa anılarında açıkça yazıyor. Bunun aksini iddia ederek kazanılmış pozisyonları da kaybetmek gerçekten de iltifata tabi bir marifettir. Yörenin doğal şartları göze alındığında ve özellikle ulaşım ve iletişim kanallarının ilkelliğine bakarak belirli Ermeni yerleşim merkezlerinin askeri açıdan riziko teşkil ettiğini sadece Almanlar değil Amerikalılar bile kabul etmişlerken, gereksiz iddialarla karşı tarafa yaylım ateş fırsatı vermenin ne gereği var? Devlet her şeyden önce komitacı balıkların yüzdüğü suları kurutmak için tehciri uygulamıştır. Başarısız olduğu nokta bu çapta bir yer değiştirmenin onun maddi gücünü kat kat aşmasıdır.
Soykırımının tarihsel ve hukuksal boyutlarına emir komuta zincirinde egemen olunamayacağını da birilerinin dostça Genelkurmay tarihçilerine hatırlatması lazımdır.
Biz şahsen soykırımı denen iddiaya inanmıyoruz ama konuyu incelemeden sadece Genelkurmay savunmasını okusaydık, fikrimiz kesinlikle değişik olurdu.
Bir ciddiyetsizlik ve baştan savmacılık olan yazarlar listesi eleştirimizin aslında son derece ılımlı olduğuna tanıklık ediyor. Zahmet edip de özel isimlerin nasıl yazıldığına bile bakmayan kişilerin, bu isimlerin yazdığı kitapları okuduğu düşünülebilir mi? 11. yüzyılda yaşamış Ermenilerin soykırımı konusunda ne gibi bir mütalaası olabilir? Urfalı Mateos Melikşah'ı överken Türkler hakkında söylemediğini bırakmamıştır. Bronsart denilen Bronsart von Schellendorff yazar değil, olayların bir numaralı şahididir. Yaptığı çok önemli tanıklığın Türkçesi de ortada olmasına rağmen içeriğini anlamış olanların namevcut olduğu görülüyor. Toynbee katliam ve sonraları edindiği deyimle soykırım fikrinden asla vaz geçmemiştir.
Hovannissian'ın 1982'de "Ermeni Soykırımı ispatlanamamıştır" dediğine inanmak son derece güç. İspatlanamayan şeyin nasıl zaman aşımına uğradığı da bir bilmece. Gerçek olan 1948 tarihli Soykırımı Konvansiyon'unun geriye dönük olarak uygulanamayacağı. Dadrian, Akçam ve kafalarına uydurdukları bazı akıllı Türkler Nürnberg'de de yasaların geriye dönük uygulandığı palavrasından hareket ederek bazı safdilleri uyutuyorlar. Nürnberg'de yapılan bir usul tartışması olup mahkemenin görevli olup olmamasıyla ilgilydi. Bu bile verilen kararlara gölge düşürmüştür.
1998 Lordlar Kamarası kararı doğrudur. Hal böyleyken neden birilerinin tekrardan o mahut "Mavi Kitap"ı İngiltere Parlamentosu tarafından tartışmaya açmak istemesi, keşke sadece birilerinin şov yapma merakıyla açıklanabilse.
Bernard Lewis soykırımı konusunda ancak genel yaklaşımlarda bulunabilir. Ancak son derece usta bir polemikçi olduğundan Ermenileri en zayıf yerlerinden, yani kendilerini "küçük müttefik" olarak görmelerinden yakalamıştır. Stanford Shaw'un 1915 olaylarına ait özgün bir çalışması yoktur. Yine Türk dostu bilinen Andrew Mango'nun bu bağlamdaki ağır eleştirileri son derece öğreticidir. Karakin Pastırmacıyan'ın ne zaman doktora yaptığı, ayrıca ölümünden yıllarca sonra ortaya çıkan soykırımı deyimini nasıl kullandığı da hayretlere seza.
Genelkurmay tarihçilerinin soykırım kavramının tarihine de biraz daha yakından eğilmeleri fena olmaz. Soykırım insanlık tarihinin ayrılmaz parçası gibi bir şeydir. Soykırım yapmakla övünen Asur krallarından tut da, ilk çağ demokrasisinin beşiği Atina'nın diğer Yunanlılar'a uyguladığı soykırımlar zincirleme günümüze kadar gelir. Yani soykırım Hitler Almanyası ile özdeşleşmiş diye bir şey yoktur. Bunun böyle olmadığı da 1948 sözleşmesinin dibaçesine kazınmıştır. Hukuk açısından bakıldığında cezaya temel teşkil eden suçun kendisidir. Suçun hangi saikle işlendiği ancak verilecek cezanın ağırlığı ile ilgili olarak göz önüne alınabilir. Yani "Soykırımı yaptık ama bu sadece güvenliğin sağlanması amacıyla idi" şeklinde anlaşılıp da karşı tarafça sömürülecek laflardan uzak durmak gerekir
Ermenilerin huyu olduğu iddia edilen ihanetleri bağlamında Kırım örneğinin verilmesi de tam bir talihsizlik. Ruslar Kırım'dan sadece Ermenileri sürmediklerine göre burada iyi ve kötü adam rollerinin biraz daha özenli irdelenmesi gerekiyor. "Başkaları da sizi sürdü, neden sadece bizden şikayet ediyorsunuz?" demek ise biraz özürlü bir hukuk ve insan hakları anlayışını vurguluyor. Bunu öneklerle pekiştirmek istemiyoruz açıkçası. İşin enteresan tarafı başta Mümtaz Soysal olmak üzere bizdeki Sovyet dostları Ermeni milliyetçiliğini Sovyetleri dağıtmak amacı ile Batılı ülkelerin körüklediğini tekrardan bıkmamışlardı. Batının Balkanlarda yaşanan soykırımı hareketlerine seyirci kalması Yugoslavya'nın param parça edilmesiyle aynı anlama geliyorsa, siyasal bilgilerin yetkisi burada devreden çıkıyor demektir. Sadece onun değil aynı zamanda da anlambilimin. Böyle afaki savlarda ısrar edildiğinde,sadece Batının değil başkalarının da Ermeni Soykırımı taraftarlığına soyunacağı Allah'ın emridir.
Türk devlet adamlarına yöneltilen ilk saldırı tabii ki Abdülhamid'e yönelik olan değil. Ona sıra gelene kadar başta Sadrazam Halil Rıfat Paşa olmak üzere irili ufaklı pek çok görevli, bu arada da Ermeni kökenliler, komitacıların kurşunlarından nasiplerini almışlardır.
Ermenilerin Avrupa, Suriye ve Lübnan'da üs edinmelerine gerek yoktur, zira kendileri yıllardır bu ülkelerin vatandaşıdırlar. Ermeni terörünü ASALA ile özdeşleştirmek tehlikeli bir cehalet, PKK'nın ASALA uzantısı olduğu iddiası ise tam bir saçmalıktır. Akıl dışı bir savı tutturacağım diye herkesin bildiği kronolojik verileri alt üst etmek de işin cabası. PKK 1984de değil 1979da kuruldu. 12 Eylül 1980'e kadar 50'den fazla güvenlik elemanını şehit etmişti. Ermeni terörü ise azalarak 1986 ortalarına kadar sürdü. Bundan sonra birilerinin kendilerine yatıştırıcı sözler verdiği "Soykırımını tanısak sanki ne olur?" dediği devirdir.
"Sonuç olarak Ermeni sorunu, Osmanlı döneminde bu imparatorluğu parçalayarak çıkarlarına ulaşmayı amaçlayan ülkelerce ortaya çıkarılmış, bu gün ise isimleri değişmekle birlikte aynı çıkar çevrelerinin Türkiye üzerindeki emellerini gerçekleştirmek istemeleri ve bölgede güçlü bir Türkiye arzu etmemelerinden dolayı, çeşitli yönleriyle birlikte sıcak tutulan suni bir sorundur."
Sloganlarla siyaset yapmak ezeli ve ebedi hastalığımızdır. Ermeni taleplerini desteklemek bu taleplerin esas sahibi olmak anlamına gelmez. Suni bir sorun bu kadar çok kafa ağrıtıyor ve devleti bu kadar acze düşürüyorsa, neşteri ilk önce buradan vurmakta yarar vardır.

deryatulga
23.05.06, 15:30
Cengiz Çandar,
Cumhuriyet Gazetesi / 6.7.1983

Türk kamuoyu, Ermeni sorununun gerçek boyutlarini yeterince kavramis
görünmüyor. Daha da önemlisi, Ermeni tezleri karsisinda Türk kamuoyu hayli
silahsiz hatta çok güçlü sanilan Türk tezlerin bir bölümünü, Ermeni
tezlerinin isine yarar nitelikte.

Türkiye için zaaf olusturan kimi savlar resmi çevrelerce de savunuluyor. Bu
nedenle, Ermeni propagandasi karsisinda zaaf yaratan, üstelik onu
güçlendirici nitelikteki ya da en azindan inandiricilik yani zayif olan
tezleri saptayip, ayiklamak ve terketmek gerekiyor.

Bunlar söylece siralanabilir:

1- Ermeni tehciri ve soykirimi iddialarina dayanak olusturan olaylar
Osmanli Devleti döneminde meydana geldi. Türkiye Cumhuriyeti Osmanli
Devleti'ni yikarak kurulmustur. Bu nedenle, Osmanli Devleti döneminde olup,
bitenlerden sorumlu tutulamaz.

SAKAT VE ETKISIZ BIR TAVIR

Bu tavir tümüyle sakat ve Ermeni tezlerinden habersiz, dolayisiyla
etkisizdir. Çünkü:

a. Herseyden önce bu tavirda soykirim iddialarinin gerçek oldugu zimnî bir
kabulü vardir. Bu durumda, Ermenilerin Willy Brandt'in Nazilerin Yahudi
soykirimini kabulünü örnek gösterip Türkiye'den de ayni tavri talep eden
iddialari mesruluk kazanir. Zira, Willy Brandt'in Basbakanligini yaptigi
Federal Alman devletinin de Nazi Almanya'si ile ilgisi yoktu.

b. Ermeni tepkileri sadece 1915 yilinda meydana gelen olaylara ve Ittihad
Terakki liderlerine yönelik degildir. Atatürk de Ermenistan'i haritadan
silen Türk lideri olarak Ittihatçi liderlerle es düzeyde sorumlu
tutulmaktadir. Ermeni tezlerine göre, ermeni sorunu 1915'le sinirli
kalmamaktadir. 1918-1920 yillari arasinda kurulmus bulunan bagimsiz
Ermenistan devletinin Atatürk'ün baskanligindaki TBMM hükümeti ile Sovyet
hükümeti arasinda 1921'de imzalanan anlasmalarla kangren haline gelmistir.

Bunun da ötesinde, Atatürk, Ermenilere bagimsiz devlet kurma umutlari veren
Mondros Mütarekesi ile bagimsiz Ermenistan'i güvence altina alan Sevr
Anlasmasina karsi çikan lider olarak görülmektedir. Ermeniler, 1915 ile
1921 arasindaki gelismeleri soykirim sürecinin halkalari olarak
yorumlamaktadirlar.

Dolayisiyla, gerek Mustafa Kemal'i, gerekse Türkiye Cumhuriyeti'ni Osmanli
Devleti- Ermeni iliskilerinden soyutlayarak almak Ermeni tezlerinin ne
oldugu bilinirse bir anlam tasimamaktadir.

c. Osmanli Devleti dönemi dünya tarihinde hiçbir devlette rastlanmadik
ölçüde azinliklarin ve gayrimüslim topluluklarin imtiyazlar tasidigi bir
dönemdir. Çarlik ordularindan kaçan Polonyalilardan, Macar yurtseverlerine,
Ispanyol engizisyonundan kaçan Yahudilere dek onbinlerce Hiristiyan ya da
Yahudi Türk hosgörüsünün kucagina siginmislardir. Osmanli Devleti'nin
Ermeni tezlerinin agirligi altinda ezilip reddetmek, ayni zamanda Türk
ulusunun dayanabilecegi büyük bir moral güçten mahrum kalmak demektir.

2- Türkiye'nin zaaf gösterdigi bir baska nokta, 1915'deki Ermeni kayiplari
konusunda ortaya atilan görüslerde kendisini beliriyor. Bilindigi gibi
Ermeniler, 1,5 milyon Ermeni'nin soykirima ugratildigini iddia
etmektedirler. Çesitli tarihi bilgiler arastirilarak olusturulan resmi Türk
tutumu ise Ermenilerin yalan söyledigine çünkü o tarihte Dogu Anadolu'da o
sayida Ermeni bulunmadigina dayandirilmaktadir.

Bu tavir, Ermeni propagandasi üzerine kusku düsürmek açisindan yararli
olabilir. Ama özellikle vurgulanmasi gereken özvarligini ve topraklarini
korumak için canla basla direnen bir ulusun arkasindan vurulmasidir. Bu
gerçek vurgulanirken gözden kaçirilmamasi gereken nokta soykirim iddiasinin
dogrudan dogruya bagimsiz Ermeni devleti kurma araci yapilmak istenmesidir.
Bagimsiz Ermenistan düsünün ilk halkasini olusturmasidir.

Brandt'in Yahudi soykirimi Almanya adina kabul etmesi örneginin ikide bir
ileri sürülmesine karsi söylenecek söz de vardir. Brandt'in Nazilerin
Yahudilere kiydigini kabul etmesinin Almanya için hiçbir maliyeti yoktu.
Çünkü Yahudiler, sözde "vaadedilmis topraklar"da yani Filistin'de kendi
devletlerini kurmuslar, Almanya'ya yönelik bir toprak talebine sahip
bulunmuyorlardi.

Oysa, Türkiye için durum ayni degildir. Soykirim yapildigini Türkiye'nin
kabul etmesi talebi, Türkiye topraklari üzerindeki taleplere bagimlidir.
Soykirimi Türkiye'nin kabul etmesini isteyenlere, Türkiye topraklarinin
parçalanmasindan yana olup olmadiklari, Türkiye topraklari üzerinde
bagimsiz bir Ermeni devleti kurulmasi taleplerini destekleyip
desteklemedikleri sorulmali ve açik tavir takinmalari istenmelidir.
Türkiye'ye "diyalog" kurmaya ve "Brandt örnegi"ni kabule yönelik telkinler,
kurulmus bir tuzaktir ve asla kabul edilemez.

3- Türkiye ve kamuoyu açisindan bir baska zaaf unsuru, soykirim iddialari
karsisinda "önce onlar baslatti" sloganina sarilmaktir. Bu zimmen soykirim
yapildigini kabul etmektir. Ve, böyle olunca da, kimin önce basladigi önem
tasimamaktadir. Çünkü isin bir yaninda soykirim sorumlulugu Türklerin
üzerine yikilmis olmaktadir.

4- Kamuoyunda yaygin bir aymazlik noktasi, "Tarihte olan olmus; 60 yil önce
olan-bitenlerden bize ne. Biz önümüze bakalim" tavridir. 2000 yil önce
topraklarinda Israil adli bir devlet kuruldugu gözönüne alinirsa, bu
aymazligin anlamsizligi ve tehlikesi de kendiliginden anlasilir.

Cengiz Çandar,
Cumhuriyet Gazetesi / 6.7.1983

deryatulga
23.05.06, 15:47
Ayşe Hanım 1919'dan beri bilinip tanınan ve defalarca işlenen belgelerin varlığını herhalde yeni duymuş ki, birilerinin bunları örtbas etmesinde yarar olduğunu düşünüyor. Yeniçeri Ağasının Hz.İsa'yı Yahudilerin öldürdüğünü yeni duyması gibi. Ama kendisine şaşmamak lazım, Taner Akçam yıllardır kullanılmaktan örselenen bu belgelere dayanarak kimsenin beceremediği işi yaptı ve soykırımını kanıtlayıverdi. Ama o da bunu yapalı 10 yıldan fazla oluyor. Murat Belge'nin intikal süresi de demek bu kadarmış.

Taner Akçam denen zat ne Osmanlı Arşivlerini ne de Batılı benzerlerini görmüş olduğu halde 12 Nisan 2005 tarihinde Strazburg'da Avrupa Parlamentosu önünde bu konuda ahkam kesecek. Destekçileri ise Etyen Mahçupyan ve Hrant Dink. Üstadın tam büyük sahnede şov yaptığı sırada benim onun fiyakasını bozup da façasını indirmem, tarihegitimi çatısı altında örgütlenmiş grubun geleceğe yönelik planlarını fazlasıyla rahatsız edecekti. Üstelik ben yapacağım işi aylarca önce ilan etmiştim. Fikir bazında tartışmayı maçaları sıkmadığı için beni gruptan ihraç ettiler. Kendilerinin kiracısı veya maaşlı elemanı olmadığım için olayı bir kovulma olarak telakki etmiyorum. Üstelik beni kovabilmek için sosyal açıdan bana çok üstün bir konumda olmak gerekir. İsterseniz bu noktayı daha fazla irdelemeyelim. Transfer edildiğime gelince bunu sayın moderatörümüz, pardon kulüp menecerimiz cevaplasın. Ama ben insanların kendilerini bu kadar ciddiye almasını da yadırgıyorum doğrusu.

Murat Belge'nin yazısını mutadım veçhile yerel saatle 04.00 civarında okudum. Yazdığım eleştirinin çıkması doğal bir şey değil. Ama "Radikal" sansürcülük konusunda "Zaman" gazetesinin eline su dökemez. Orada sıkıysa Etyen Mahçupyan'ı eleştirin. Tarihçilik zerzevat türünden bir şey olduğundan o da bunu sahiplenmiş, Fethullah Hoca'nın himayesinde desteksiz atıyor. Önce "Radikal"e ne yazdığıma bakalım:

Bundan ne çıkar?
İddialara göre merkezi olarak planlanmış ve yürütülen bir soykırımı vardır. İşin başında Dahiliye Nazırı Talat Bey var. Ondan doğrudan emir alma durumunda olan ve sıradan biri olmayan Erzurum Valisi Tahsin Bey 'para ve kadın rezaletinin pek utanılacak şey olup mertliğe yakışmadığını ve bu vaziyetlerin nihayete erdirilmesini' istiyor. Kendisi ya yaş ve cinsiyet tefrik edilmeksizin insanların öldürülmesini mertliğe aykırı bulmuyor, ya da bu cins olaylardan haberi yok, ya da böylesi olaylar gerçekten de yaygın değil. Metin analizi böyle yapılır. Genel anlamda Ermenilere karşı işlenen suçları değil Talat Paşa, Diyarbakır Valisi Reşit Bey bile inkar etmemiştir. Tabu efsaneleri uydurmadan önce bunları bilmek gerekir.

Telgraf stilinde, lafları tartarak yapılan eleştiriden bu kadar hayır gelir. Allah'tan bizim grupta bu tür baskı ve kısıtlamalara maruz değiliz. O bakımdan Murat Belge'nin yazısını bu olanakların el verdiği şekilde irdeleyelim:

Ermeni kıyımı sanıklarının işgal altındaki İstanbul'da muhakeme altına alınması önemli bir konu değildir. Nürnberg mahkemesi de işgal altındaki bir şehirde, üstelik de işgal kuvvetlerinin yargı organları tarafından organize edilmişti. Buna koşut olan Tokyo mahkemesi de öyle. Demek ki bu yargılamaları da insanlar ciddiye almasalar veya buna tepki duysalar Belge bu duruma anlayış gösterecekmiş. Hakşinaslık işgal kuvvetlerinin, ki resmen 16 Mart 1920'de İstanbul'a el koymuşlardır, mahkemelerin safahatına asla müdahale etmediklerini vurgulamayı gerektirir. Hatta Malta'ya gönderilecekler arasında olan Urfa mutasarrıfı Nusret Bey'i özel istekle alıkoydurarak sehpaya gönderen bizzat Nemrut Mustafa'dır.

"Bu ülkenin çeşitli sıkıyönetim mahkemelerinin nasıl çalıştığını" bazı yakın gözlemlerimize dayanarak genelleştirmek de mümkün değil. Erbabı bir Saydam Ertok'u, bir Hamdi Sevinç'i de hatırlar isterse. Yalnız daha 1919 yılında bu mahkemeye "Nemrud Mustafa Divanı" adını vermek kronolojik bir yanlış, ki bunu çoğumuz farkında olmadan yapıyoruz. Nemrut Mustafa'nın Divan başkanlığını alması 10 Nisan 1920 tarihine rastlıyor. Bazı mahkemelerde yardımcılar aculluklarıyla başkanı gölgede bırakırlar. İlk akla gelen Lavoisier'ye "Devrimin bilginlere de, kimyagerlere de ihtiyacı yoktur!" diye haykıran Coffinal. Nemrut Mustafa ise yaptığı şovların hesabını henüz işgal altındaki İstanbul'da vermek zorunda kalmıştır. Mustafa Kemal ve arkadaşlarını idama mahkum eden heyetin başı olması da galiba bir devre adını vermesinin sebeplerinin başında geliyor.

"Kıyım mı? Kim söylemiş? Tamamen iftira! Böyle bir şey olmadı!" türünden bir tarz tutturan "şimdikiler" acaba kimler? Tarihegitimi grubunda bazı dehalara sadece siyasi değil, diplomasi tarihi dersi de verdik. Orada Türk dışişlerinin bir taraftan Ermenilere yalvarırken, diğer yandan da hem "Biz istersek böyle de konuşuruz!" havaları atmak için, hem de kendi kamuoyunun gözünü boyamak için bu tür fodulluklarla uğraştığını gösterdik. İşe bir de uzmanlık alanı buymuş gibi ciheti askeriye karışınca durum son 15 yılda bu merkeze geldi. "Tehcir edilen Ermeniler'e turist muamelesi yapıldığı ortaya çıktı!" sözü Dışişlerinin resmi propagandası olarak yurtdışında edilen laflardandır. Bu tür şavullamalarla sonunda şarampola yuvarlanılacağını aklı erenler yıllar önce söylemişlerdi. Ama beyler azami taleplerinin yanında bir de makul anlaşma zeminini temsilen Akçam/Berktay türünden akademik piyonları ileri sürmeye başladılar. Şimdi de yumurta fola geldiğinden medyanın da yardımıyla çıkış yolları aranıyor. Milliyetçilik kazanı sokaklarda fokurdarken olacak iş değil doğal olarak!

Said Halim Paşa tehcirden bahsederken "Bunun tatbikatı fena olmuş!" derse, bunun Talat Paşa'nın anılarında ettiği laflardan ne farkı var? "Tehcir ve soykırımı aynı anlama gelir" diyen Halil Berktay'ın iddiasına ise pek benzemiyor.

"Evrak-ı İstintakiye" denen şeyin nasıl düzüldüğünü en çok yargıçların polis fezlekesine dayanarak karar vermesinden şikayet edenlerin bilmesi lazım.Bir ülkede Ermenileri imha kararı alınacak, buna vasıta olarak tehcir yöntemi kararlaştırılacak, ondan sonra da Kilis Kaymakamı İhsan Bey gibilerini "ikna edebilmek" için gayret sarfedilecektir. Yıllardır amansız bir sıkıyönetimin sürdüğü savaş içindeki bir ükede bu tür ikna faaliyetlerinin nasıl bir sabun köpüğü olduğunu tartışmak bile gerekmez. Kaldı ki Taner Akçam bile İttihatçıların "tüm Ermenileri imha gibi bir niyetleri olmadığını" itiraf zorunda kalıyor. Aksi defalarca yabancı ülke resmi belgeleriyle kanıtlanmış bir gerçeğe karşı çıkmanın faydası olmayacağını bilecek kadar kafası çalışıyor anlaşılan.

Erzurum valisi Tahsin Bey'in işlenen suçları tek tek tadat ettiğine bakılırsa bu konuda etraflı bir kovuşturmanın da yapıldığı anlaşılıyor. Aynı kişinin savunmasız insanların imha edilmesini mertlik olarak kabul edemeyeceğini yukarıda gösterdik. Böyle bir olaydan şikayetçi de olmadığına göre soykırımı iddiacıları acaba buna ne kulp takacaklar?

Elazığ Valisi acaba cenazelerin çokluğundan neden şikayet ediyor? Merkezce alınıp da vilayetlerce uygulanan bir soykırımında her tarafı ölülerin kaplamasından daha doğal bir şey olabilir mi? Yoksa mesela hiç beklenmedik bir durum ortaya çıktığından şaşkına döndüğü için mi merkeze dert yanıyor? "Başımıza bu kadar ölünün çıkacağını bilemezdik" derse, soykırımı yapılacağını da bilmiyordu demektir. Hal böyle olduğu içindir ki Halil Berktay işi sonunda getirip o muhayyel Talat, Enver, Cemal üçlüsünün omuzlarına yıkarak anaların bizde ne dehalar doğurduğunu kanıtlıyor.

"Nefy" sözünü "Nefi" diye okumak, ardından bunu "yağma" olarak çevirmek bana İlhan Arsel'in ünlü "pire ile kıyılan nikah" hikayesini hatırlattı. Haydi yanlış okudun. "nefi edilen" sözünün anlamsızlığı da mı dikkatini çekmedi? Tehcirin ruhu demek olan Bahaaddin Şakir acaba neden ortada alınmış bir karar varken, Elazığ valisine fuzuli sorular yöneltiyor? "Eşhassı muzırre" acaba neden Ermenilerin tamamına teşmil ediliyor? Bunların daha önceden mimlenmiş komitacılar olması mümkün değil mi? "Yalnızca izam ve sevk" olması gereken başka bir grubun varlığı bu yazışmadan ortaya çıkmıyor mu?

Murat Belge ÖDP ve daha kimbilir nerelerden yari vefakarı olan Taner Akçam'ı bir yana ayırarak Osman Zeki Kocahanoğlu'nu kaynak olarak göstermiş. Bu yolla hem Akçam'ın kimliğine bağlı olarak üzerine çekeceği şimşeklerden kurtulmuş, hem de kendince kaynakların bol ve çeşitli olduğunu vurgulamış. Oysaki bütün bu laflar Akçam'ın 1992'de basılan kitabında da var!

Belge'nin delil toplama safhasına bakışı da bir tuhaf. Bir sanık kendi algılama alanı dışında kalmış olguları nasıl red veya inkar edebilir? Ermenilerin başına gelenlerin 1916 yılında Türk Ocaklarında bile tartışıldığını, Halide Edip'in Talat Bey'in de himaye etmesiyle ağzına geleni söylediğini biliyoruz. Kim neden şaşkınlık nöbeti geçirecekmiş bu şartlarda?

Şimdi olayın milletlerarası boyutuna gelelim. Burada verilen bilgiler daha 1919 tarihinde basılarak yayınlanmış. Mahkemenin her türlü gizli evrakı, başta istintak zabıtları olmak üzere Kudüs Ermeni Patrikhanesinin yolunu tutmuş. Hal böyleyken Tehlirian mahkemesinde Berlin'e alel acele bir Andonyan Belgeleri sahtekarlığının sunulmasına gerek görülmüş. Yani Ermeniler bile Belge'nin mal bulmuş mağribi gibi sunduğu mahkeme kararının gerekçeli bölümüne propagandif açıdan iltifat etmemişler. 1921 yılındaki Talat Paşa cinayetine bakan mahkemenin savcısının da Nemrut Mustafa Divanı^'nın niteliği ile ilgili olarak yaptığı ilginç bir gönderme var.

İstanbul'un işgali ertesi İngilizler mahkeme etmek amacıyla Osmanlı siyasetçi ve memurlarını Malta'ya sürdüklerinde de bu bilgiler yazılı olarak önlerinde vardı. Her nedense buradan kimseyi mahkum edecek bir kanıt zinciri oluşturulamamıştır.

Soyadıyla müsemma Ayşe Hanım beni şaşkına çevirmek istiyorsa lütfen 86 yıl önce basılmış ve defalarca işlenmiş belgelerle bu işi yapmasın. Murat Belge'nin kusuruna bakılmaz. İngiliz Edebiyatı dalında Mina Urgan'ın sevgili öğrencisi olmak insanı otomatikman tarihçi yapmıyor. Hani ünlü sözdür "Türk ne bilir seyranı, lık lık içer ayranı!" diye, biz de buna nazire yaparak "Belge ne bilir tarihi, hep yaver gitsin talihi!" mi desek acaba?

deryatulga
23.05.06, 15:49
1919 kararları
09/04/2005

Murat Belge
Dün, 1919'da, İttihat ve Terakki ileri gelenlerinin İstanbul'da yargılanmalarını bir miktar anlatmış, duruşma tutanaklarından bazı örnekler vermiştim. Ermeni kıyımı, bu suçlamalar arasında önemli bir yer tutar, çünkü suçlananların 'suçlu' olduğunu en ciddi biçimde somutlaştıracak konu budur. Mahkeme kararına yansıyan, çeşitli tanık ya da sanık ifadelerine dayalı 'olay anlatımları', bugün bu konuda yazan ve konuşan kişinin lafını ağzına tıkamaya yeterlidir. Bunlardan bazılarını dünkü yazıda tekrarlamıştım. Daha birkaç tane sunayım:
"... 21 Temmuz 1331 [1915] tarihli Diyarbakır ve Mamuretü'l-Aziz, Urfa, Zor vali ve mutasarrıflarına, yollarda kalan ölüler defnettirilerek cesetlerin dere, göl ve nehirlere attırılması ve yollarda terk ettikleri eşyaların yakılması hakkındaki Talat Bey'in şifreli telgrafı ve 4. Ordu Kumandanı Cemal Bey'e, Diyarbakır valisine [kaçarken yakalanınca intihar eden Çerkes Reşit Bey] 'müstacel ve zata mahsus' kaydıyla ve 1 Temmuz 1331 tarihli telgrafında 'Fırat Nehri'nin güneye doğru sürüklediği cesetlerin isyan hareketinde maktul düşen Ermenilerin cesetleri olması muhtemel bulunduğundan bahisle, bunların mahallerinde defnettirilmesi, açıkta ceset bırakılmaması' lüzumu beyan olunmaktadır. (Tertib II, Vesika 3)
"Buna cevaben mümaileyh Cemal Bey'e çekilen 3 Temmuz 1331 tarihli ve 'zat'a mahsustur' işaretli şifreli telgrafta: 'Fırat, vilayetimizle pek az münasebattardır. Sürüklenen cesetlerin Erzurum, Mamuretü'l-Aziz cihetlerinden gelmeleri, burada isyan hareketinden maktul düşenlerin ya metruk derin mağaralara atılmaları yahut da ekseriyetle yapıldığı vechile yakılmaları suretiyle muamele yapılmakta ve definleri bile pek müstesnadır' denilmektedir."
"... Tasvir-i Efkar muharrirliğinde bulunmuş olup Halep'te ajans telgrafları tab eden Agah Bey'in Zor mutasarrıfı Salih Zeki Bey'e 'Senin için 10.000 Ermeni imha etti diyorlar' demesine karşılık Zeki Bey'in, 'Benim namusum var, on bine tenezzül etmem, daha çık bakalım' cevabını vermiş olduğunu..." (Tertib 6 ve Tertib 14, Vesika 4 ve Tertib II, Vesika I)
"Trabzon Mebusu Sabıkı Hafız Mehmet Bey'in Karadeniz sahillerinde Ermenilerin kayıklara ne suretle bindirildikleri ve gark edildiklerini mübeyyin ve facayii Talat Bey'e bildirmiş ise de, Vali Cemal Azmi hakkında bir şey yapılmadığına mutazammın ifadesi (Tertib 15)..."
"Erzurum Valisi Münir Bey'in 14 Kanunuevvel 1334 (14 Aralık 1918) tarihli şifreli telgrafı (Tertib 16), Erzurum-Kiğı yoluyla gönderilen zenginler kafilesinin sabık Vali Tahsin Bey'in rızası hilafına olarak Merkez-i Umumi azasından Bahaeddin Şakir Bey'in tertib ettiği çete efradı ve Dersimliler tarafından katl ve yağmaya maruz kaldıklarını ortaya koymakta ve binaenaleyh elde mevcut cürüm delilleri bunu teyit etmektedir."
'Etmektedir'de, bu ancak 1919 mahkemesinde ortaya çıkmaktadır. Olay olurken, sağdan soldan gelen bu çeşit bütün bilgilerin, haberlerin üzerine Talat Paşa oturmuştur. Burada aktardığım belgelerden bazıları, kaçtıktan sonra, evinde, sandığında vb. bulunmuştur. Şöyle:
"Tahkikat neticesine nazaran, mezkur faciaları şiddetle reddedip herhangi sebeple iştirak etme yoluna gitmeyenler vatan haini sayılıyorken, Bahaeddin Bey gibi faal unsurlara pek ziyade mazhar-ı hamiyet ve muhabbet duymuşlardır. Hatta sabık Dahiliye Vekili Talat Bey, mümaileyh Bahaeddin Bey'i Şark Orduları Grup Kumandanı Vehip Paşa'ya hususi şekilde tavsiye ederek istihdam edilmesi için göndermiş, bir müddet Samsun Divan-ı Harbi refakatinde ifayı hizmet eyledikten sonra, bir semti meçhule savuştuğu anlaşılmaktadır. (Vehip Paşa'nın zatına mahsus dosyadaki mazbut ifadesi).
Buralardaki dağınık sözlerden ve anlatımdan, kendi hesabıma, sistemli bir 'genosid' manzarası çıkaramıyorum. Ama bir grup adamın sistemli ve soğukkanlı bir cinayet işlediğine hiçbir şüphe yok.

deryatulga
23.05.06, 15:54
Rahmetli babamın ağzından düşürmediği "filozof mugalatası" diy bir söz vardı. Kendisini sadece tarihçi, siyasal bilimci, sosyal antropolog, siyasal psikolog vs. yanında filozof da zanneden Murat Belge'nin döktürdüklerini okurken aklıma bu geldi.

"Mahkeme kararına yansıyan, çeşitli tanık ya da sanık ifadelerine dayalı 'olay anlatımları', bugün bu konuda yazan ve konuşan kişinin lafını ağzına tıkamaya yeterlidir. " demekte üstad. Biz gerçeklerin birilerinin ağzına tıkılmasına nasıl çalışıldığını ve bunda Murat Belge'nin de aralarında olduğu cahil demagoglar ekibinin nasıl kullanıldığını bilenlerdeniz.
Belge hemdemi Taner Akçam gibi ceza hukukundan behresi olmadığı halde mangalda kül bırakmayan bir zat. Hayran olduğu kanıt ve belgeler ise örneğin Büyük Britanya Kraliyet Başsavcısının ağzını tıkamaya yetmemiş ve bunların zanlılar (sanık, hele hele suçlu hiç değil) hakkında iddianame hazırlamaya elverişli olmadığını söylemiş.

3-4 sayfalık bir karar gerekçesinden tarihin tüm gerçeklerini okuyuveren Belge bir inci daha savuruyor:

"binaenaleyh elde mevcut cürüm delilleri bunu teyit etmektedir." 'Etmektedir'de, bu ancak 1919 mahkemesinde ortaya çıkmaktadır. Olay olurken, sağdan soldan gelen bu çeşit bütün bilgilerin, haberlerin üzerine Talat Paşa oturmuştur. Burada aktardığım belgelerden bazıları, kaçtıktan sonra, evinde, sandığında vb. bulunmuştur."

Sadece Belge'nin aktardığı yazışmalara kaç merciin katıldığına bakıldığında, Talat Paşa'nın haberlerin üstüne oturması diye bir şeyin saçma olduğu görülür. Son günlerde tarihsel arşiv çalışmasının ne olduğunu Akçam, Berktay, Belge gibi tarih heveslilerinin aksine çok iyi bilen Şükrü Hanioğlu ve Selim Deringil gibi gerçek bilim adamları "Arşiv Temizleme" denen şeyin neden mümkün olmadığını anlayanlara anlatmışlardır. Buna rağmen Akçam, Berktay, Mahçupyan ve bu takımın yedekleri "arşivlerin temizlendiği" palavrasıyla Ermeni propagandasına kasıtlı asist yapmaya devam etmektedirler.

Belge hiç olmazsa sevgili dostu Taner Akçam'ın bulgularından yararlansaydı, Talat Paşa'nın kendisine ulaşan bu türlü haberler karşısında, görevinin gereği olarak derhal talimat verdiğini bilirdi. Öyle olduğundan Dadrian ve çırağı Akçam bu tür talimatlara koşut olarak ayrıca gizli emirler verildiğini iddia etmekten başka çare bulamıyorlar.

Halil Berktay'ın son olarak Hürriyet'te Sefa Kaplan'la yaptığı söyleşide bu talimatlardan birini "Ermeni Soykırımı'nın kesin belgesi olarak tanımlamaktaki ısrarı, üstelik bunu tüm dünya tarihçilerine kanıtlıyabileceğini iddia etmesi, devletin teslimiyetçi politikasının akademik uzantılarının hangi şizoid düşünce kalıplarının esiri olduğunu gösteriyor.

Dahiliye Nezaretinin bu netameli şifresi 29 Haziran/12 Temmuz 1915 tarihini taşıyor.
Mardin'de "Ermeniler ve diğer hristiyan ahaliden 700 kişinin geceleri şehirden harice çıkarılarak koyun gibi boğazlandığı..buna seri ve kati bir netice verilmezse..bilumum Hristiyanların katledilmelerinden korkulduğu" bildirilir. Berktay ve şürekasına göre bu "Ermenileri öldürün ama, diğer hristiyanları öldürmeyin!" demektir. "Ermeniler hakkında ittihaz edilen tedabir-i inzibatiye ve siyasiyenin diğer Hristiyanlara teşmili kat'iyyen gayri caiz olduğundan efkar-ı umumiye üzerinde pek fena tesir bırakacak ve bilhassa ale'l-itlak Hristiyanların hayatını tehdid edecek bu kabil vekayi'e derhal hitam verilmesi ve hakikat-ı halin işarı." Taner Akçam daha da ileri giderek "efkar-ı umumiye"yi yabancılarla özdeşleştiriyor. Elde hiç bir kanıt olmadan tehcir ve soykırım eş anlamlı olarak kullanılırsa belki bir yerlere varılabilir. Ancak Hristiyanlar katledildiği zaman ortalığı birbirine katan "efkar-ı umumiye"nin, Ermenilerin boğazlanmalarına boş verdiği de bu arada belgelenmelidir. Akçam Osmanlıcası olmadığı gibi, sözlük açıp da anlam aramaya da üşendiğinden "işar" deyiminin "yazılı olarak haber verme" demek olduğunu da bilmiyor.
O yüzden de Talat Paşa'nın olayın üstünde bile durmadığını iddia edebiliyor.

Murat Belge hayranlarını üzmek pahasına da söyleyelim ki yukarıdaki yazışma Talat Paşa'nın sandığından, sepetinden değil, Dahiliye Nezareti evrakının arasından ve sırasına uygun yerden çıkmıştır. "Bir grup adam sistemli ve soğukkanlı "BİR CİNAYET" işlemişlerdir". Eh Belge bu cinayetten de sistemli bir genocid manzarası çıkartamadığına göre istikbalimiz müemmen, yediğimiz önde, içtiğimiz de arkadadır. Bu bazılarının hafta sekiz, gün dokuz yurt dışına giderek beş yıldızlı otellerde kuş sütü ile beslenmesine benzemez ama zarar yok. Aramızdan kaç kişi üç sayfalık bir karar gerekçesi okuyarak Ermeni Sorunu'nun üstesinden gelebiliyor? Yiğidin hakkını yiğide vermemiz gerekmez mi?

deryatulga
23.05.06, 15:58
Murat Belge trilojisini tesadüfen veya kasten Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey'in idam edildiği gün bitirdi. Ağız dolusu ahlak ve vicdan dersi veren birinin sıkıya geldiğinde "Bu Kemal Bey gerçekten suçlu muydu, yoksa kenti işgal eden ecnebileri mutlu etmek üzere karakuşi üslupla feda edilen bir kurban mıydı, bunu doğrusu çok iyi bilmiyorum" diye işin içinden sıyrılması ise apayrı bir fasıl.

Geçen yazılarımızda da söyledik. İşgal kuvvetleri mahkemelere hiç bir şekil ve surette müdahale etmemişlerdir. Damat Ferid gibi bazı aklı evvel liberaller, Paris'te toplantı halinde olan barış konferansından Türkiye'yi kayıran koşulları ancak bu yoldan çıkartabileceklerini sandıklarından böyle çirkin manevralara baş vurmuşlardı. Sina Akşin'in "İstanbul Hükümetleri ve Milli Mücadele" adlı kitabını Belge'nin tanımadığı anlaşılıyor. Bugün de Ermeni Soykırımı tanınmazsa Avrupa Birliğine alınmayacağımız teranesini dinliyoruz.

Belge'nin bilgiçlik taslaması Ermeni ölümlerinin sebebiyle başlıyor. Yukarıda adını andığımız barış konferansı Taner Akçam'ın da dalgınlıkla kaydettiği gibi sadece Ermeni kaynaklarına dayanarak öldürülen Ermeni sayısının 200000 olduğunu kabul etmişti. Bu da geri kalan kayıpların başta tifüs ve açlık olmak üzere diğer sebeplere dayandığını gösteriyor. Ama Belge herhalde Orhan Pamuk'u da düştüğü çukurdan kurtarmak gayretiyle 1 milyondan fazla insanın öldürüldüğü iddiasını, üstelik bu konuda araştırma filan yapmış pozunda ortaya atıyor. "Ne yani, 200000 kişinin öldürülmesini azımsıyormusun?" demagojisine verilecek iki cevap vardır. Birincisi kendi yalanını karşı tarafa soru yönelterek perdelemek çok eski ve bayat bir numaradır. İkincisi Batılılar 200000 sayısını sadece Ermeni kaynaklarına dayanarak verdiler diye, bizim bunu otomatikman kabul etmemiz gerekmez.

"Bundan 20 yıl önce, Türkiye'de bu konuda bir tane 'fikir' vardı; yani, medyaya, medya yoluyla kamuya yansıyan, demek istiyorum. Şimdi, en azından, birden fazla fikir var. "
Kurnazlığın bu kadarına ancak şapka çıkartılabilir. Demek ki kitaplarda ve anılarda yazılan sözler medyaya mal olmadıkları için yok sayılacaklardır. Benim örnek vermekten bıkmadığım, İslamcıların başucu kitaplarından Necip Fazıl Kısakürek'in "Büyük Mazlumlar" ının uzunca bir faslı Ermenilere ayrılmıştır. Necip Fazıl burada Ahmet Refik Altınay'ın "İki Komite, İki Kıtal"inin en korkunç ve acıklı sahnelerini nakletmekden geri durmaz. Kaldı ki Belge medyanın ilgisi konusunda da yanılıyor. Ternon'un "Ermeni Tabusu" adlı kitabında bile Örsan Öymen, Hıfzı Topuz gibi gazetecilerin "aykırı" fikirleri yer alırken, böyle genellemeleri nasıl yapar, anlaşılacak şey değil.

"iki büyük kent dışında imparatorluk sınırları içinde her yerde yaşayan Ermenileri kapsayan içler acısı, korkunç bir facia yaşandığı belli. Bunun için 'Yaşandı' demek ya da 'Hayır. Böyle bir şey olmadı' demek, bilgiye değil, ahlaka bağlı bir seçme, bundan sonra. " Şantajın bu türlüsü insanı rahatsız ediyor. Sanki ortada sadece bu iki seçenek vardır ve Murat Belge'nin arzuladığı cevabı vermeyenler de silme kantar ahlaksızdırlar. "Kral çıplak!" hikayesinin bir türlü uygulaması gibi bir şey. Bazıları kendilerine entel denmez korkusuyla teslim bayrağını çekiyordu, şimdi iş bilgi değil, ahlak konusuna dönüştü. Yani Belge sadece bilginin değil, ahlakın da son adresi olarak karşımıza dikiliyor. Tevazuun bu kadarına ancak şapka çıkartılır. Ahlaksızlığımızın maddi koşulları ne oluyor? "Bu dediğim tavrı tamamlayan bir şey, doğal olarak, 'kötü bir şey de olsa, içeride olanı, 'milli'dir diye, bağrımıza basmak'tır." Sanki döner bıçaklarını kuşanarak milli maça gitmişiz de, bizim arslanların yaptığı faullere düdük çalan hakemi yuhalıyoruz. Milletine böylesine tepeden bakmak, onu bu kadar ilkel olarak tasvir etmek, aslında Murat Belge'nin eleştirip kınadığı bir devrin davranış kalıplarına girer. Cinayetin, hırsızlığın, ırza geçmenin "millisinin" ne mene bir şey olduğunu çok merak ediyorum. Bu olaylar iyi ki olmuş diyenler acaba kimlerdir? Belge ahlaksızlık suçlamasını Kemal Bey'in cenazesinde çıkan olaylara bakarak yeniden vurguluyor:

"Sorun, Kemal Bey'in bir haksızlığa kurban gittiği inancıysa, durum o kadar rahatsız edici değil. Ama sorun 'Biz icabında Ermenileri tepeleriz. Bunun için kimse bizi cezalandıramaz' diye formüllenebilecek bir tepkiyse, evet, bu son derece rahatsız edici bir durum. Korkarım geçerli olan da bu. İşte, 'bizdendir' diyerek, böyle bir gerekçeyle, bütün insanlığın kınamakta birleştiği bir olayın arkasında saf olmak, budur." Tercüman'dan Sırrı Yüksel Cebeci bugün Kemal Bey'in idam edildiği yere çiçekler bırakılacağını ilan ediyordu. 86 yıldır yapılmamış bu merasim acaba ahlaksızlığın verdiği bir tepkimidir? Belge Kemal Bey davasıyla aslında ilgilenmediğini söylediği için biz kendi notlarımızdan bazı ilaveler yapalım:

Tehcir başladığında Yozgat'ta 33183 Ermeni yaşamaktaymış. Bunların 1800 tanesinden sadece 88i sağ kalmış, Taner Akçam'ın doktora tezinde aynen böyle yazıyor. Şimdi biz ne yapacağız? 1800 Ermeni'nin 88i sağ kalmışsa, 33133 Ermeni'den kaçının sağ kaldığını mı hesaplayacağız? Buna göre 1619,8355 Ermeni'nin sağ kalmış olması lazım

Akçam'ın bütün iddialarına rağmen Boğazlayan Kaymakamı Kemal Bey'e
karşı yürütülen davanın usulden düşmesi gerekirdi. 12 celse boyunca maddi hukuk açısından dişe dokunur tek delil ortaya konamamıştır. 4 Mart 1919'da iktidara gelen I.Damat Ferit hükümetinin önce duruşmalara 18 gün ara verdirmesi, ardından yargıya tepeden inme müdahale ederek yargıç ve savcıyı değiştirmesini bizzat Akçam'dan öğreniyoruz. DGM'lere kafayı fena halde takmış "bütün insanlık" ise bu hukuk cinayetini hiç de dert etmiş görünmüyor. Kemal Bey'in suçun işlenme yeri itibarı ile Yozgat'ta yapılması gereken duruşmasının İstanbul'a alınması da "Katliam emrinin İstanbul'dan verildiği" şeklinde kitabına uyduruluyor. Bu "katliam emri" bugüne kadar tarih ilmi açısından hiç bir şekil ve surette ortaya çıkmamıştır.
Savcının dahi neden görevden alındığını yine Akçam'dan öğreniyoruz. İddianamesini okurken Ermenileri devlete düşmanlık edip de Van olaylarını çıkartarak tehcir kararını provoke etmekle suçlayan bir savcı elbette görevden alınırdı. Bununla da kalınmaz, duruşma zabıtlarına vazı yed edilirdi. Neticede sansür altındaki basında her söylenen laf çıkmıyordu. Duruşmaya müdahil olarak katılan Ermeni Avukatlar ise savcıyı siyasal şov yapmakla suçlayıp, tarafgirliğinden dolayı reddetmişlerse de, mahkeme bunu reddetmiş. Bunun üzerine Ermeni avukatlar duruşmaları boykot etmişler. Damat Ferid'in savcının yanında, mahkeme reisini de görevden almasının sebebi işte bu kadar basit. Akçam'ın överek yad ettiği 42 resmi belgenin İngilizler üstünde ne gibi etkiler yaptığını incelemesini beklerdik. İçeriğine çok önem verdiği telgrafların birer kopyasının neden İngilizler'e verilmediği,ayrıca burada dinlenen şahitlerin neden İngiliz mahkemeleri önüne çıkartılmadığını da anlamış değiliz. Akçam'ın
genel tarih kültürünün son derece kısıtlı olduğu bir sır değil, Ancak ceza hukuku hakkındaki bilgisi gerçekten marjinal. Böyle olunca da siyasal yönü buram buram tüten bir mahkemenin delil toplama safahatını çözümlemeye gücü yetmiyor. Ermeni kaynaklarında Kemal Bey'in Ankara'dan 100 kadar kasap getirterek Ermenileri kestirdiğini söylerler. Nisan 1909 Adana olaylarında Türk kasap dükkanlarında Ermeni eti sergilendiğini iddia eden çarpık fanteziyi irdelemeyi ise ruhbilimcilere bırakıyoruz. Bir değil, tam 12 telgrafın tehcir sözünün aslında katliam anlamına geldiğini söylemeleri durumunda, müdahil Ermenilerin neden bu delilleri sağlama almadıklarını da sormak gerekir. Zira Kudüs Ermeni Patrikhanesi mahkeme evrakıyla dolup taşmaktadır. Boğazlayan Müftüsünün şeri hükümlere dayanarak Ermenilerin perişanlığını önleme gayretleri, ki bir eşi de Kastamonu'lu meslekdaşı tarafından gösterilmişti, Akçam'ın Dadıryan Usta'ya kapılarak imlediği "İslam Irkçılığı" savıyla hiç mi hiç uyuşmuyor. Demek ki bu müftüler "milli" düşünen kişiler değillermiş. Damat Ferid'in elleriyle tayin ettiği savcı bile insafa gelip de, durumun bir "iç savaşın koşullarına bağlı" olarak meydana geldiğini öne sürerek Kemal Bey'in canını kurtarmak istemişse de, mahkeme heyeti buna kulak asmamıştır. Yıllar sonra Kel Ali Divanında yaşanacak savcının istediği cezayı katlama uygulamasını başlatan böylece bu divan oluyor. Akçam ise "iç savaş koşulları" savını ilk olarak sözlerine bilimsellik süsü vermek isteyen Justin Mc Carthy'nin ortaya attığını daha geçenlerde Kanada'da kendisiyle yapılan bir röportajda söylemişti. Anlaşılan kendi yazdığını kendi unutma huyu da var!

Akçam'ın sık sık baş vurduğu kitaplarda biri Hüsamettin Ertürk'ün anıları. Buradan Nemrut Mustafa'nın Teşkilatı Mahsusacı geçmişini öğrenebilirdi. Paşa kendisine bu yolla şantaj yapan Ertürk'ü serbest bırakmak zorunda kalmış. Tehcir olayına karışmış ve sonradan Kuvvayi İnzibatiyeye katılmiş Teşkilatı Mahsusacılar acaba neden bu bilgilerini Divanı Harp, hatta İngiliz mahkemeleri önünde tekrarlamaktan kaçınmışlar? Neden İngilizlerin polis müdürü yapacak kadar güvendikleri ve Akçam'ın yere göğe koyamadığı Çerkes Hasan (Amca) dişe dokunur bir ifade verememiş? Neden İngilizler ellerinde bu kadar gönüllü varken tutup da ABD'de şahit ve belge aramışlar? Bütün bunların aslında önemi olmadığını, önemli olanın Ermenilerin acılarını paylaşıp, yaralarını sarmak olduğunu Akçam ve onun gazetelerde yazan bazı hayranları sayesinde yeterince biliyoruz. Ancak bizim milletin yüreği nasırlaşmış olduğundan bu küçücük adımı atamıyor. Ve ayrıca Murat Belge'nin altını çizdiği gibi ahlaksız.

Talat Paşa'nın kemikleri bizden çalınmamıştı ki, geri verilmeleri söz konusu olsun.
"Nazizm zamanı" diyerek aklım sıra reklamcı psikolojisi uygulamak da ömür. Talat Paşa Weimar Cumhuriyetinde büyük bir devlet töreniyle gömülmüştü. Japonlar Tokyo mahkemeleri sonrasında idam edilen savaş suçlularına başta General Toyo olmak üzere neredeyse evliya muamelesi yaparlar. Toyo ve şürekasının işlediği insanlık suçları yanında Talat Paşa melek sayılır. İş Belge'nin yaptığı genellemelere bağlı olarak irdelenirse Şinto dini başlı başına bir ahlaksızlık kaynağıdır. Halil Berktay'ın başlattığı yutturmaca kervanına Belge de katılıp
"Yalnız kıyım konusu değil, Cumhuriyet'e ve kurucusuna da 'karşı' bir tavırdı bu." teşhisini koyuveriyor. Sanarsın ki kendisi Atatürk'e derin bir saygı ve sevgi beslemektedir. İlhan Tekeli ve Selim İlkin yıllar önce Belleten'de Mustafa Kemal ve Talat Paşa mektuplaşmasını yayınladı. Mustafa Kemal'in son derece saygılı bir dille yürüttüğü bu yazışmalarda, Kurtuluş Savaşının başında çekilen para sıkıntısı dile getirilir ve yardım istenir. Talat Paşa'nın devrim Rusya'sındaki İttihatçıları bu bağlamda harekete geçirdiği ve bunun sonunda o ünlü Bolşevik yardımına yol açtığı bilinir. Rusya'dan altın külçelerini getiren şahsın Halil Paşa olması bile Murat Belge'nin ve tabii Halil Berktay'la Taner Akçam'ın ne kadar boş konuştuklarını göstermiyor mu?

En aşırı uçların ve ırkçıların ettiği lafları tüm bir ulusa yamamak kolaydır. Alçak gönüllü olmak ve özeleştiri yapabilmek ise alabildiğince zor. "Ben bu işi incelemedim, ama benim fikrimi paylaşmayan ahlaksızdır!" diyebilmek ise, tahammülü fersa!

deryatulga
23.05.06, 16:07
Yanlışlara devam (15/04/2005)

Okay Gönensin

Ermeni meselesinin, bugünkü Türkiye Cumhuriyeti'nin sırtına haksız yere yıkılmasının suçlusu, bugüne kadar bu konuda yürütülmüş olan yanlış resmi politikalardır.

O politikaların temelinde birçok "yalan" yatıyor. Bunlardan biri, devlet arşivlerinin "hep açık" olduğudur. İlgili herkes bilmektedir ki, Ermeni meselesinde günü kurtarmak peşindeki devlet görevlileri arşivleri kendilerine göre ve araştırmacılara göre "seçerek" açmışlardır.

Bu da bütün dünya kamuoyunda, "Türklerin gizleyecek bir şeyleri var" inancının yayılmasına neden olmuştur.

Sayı tartışmak!
* 1915 tehciri sırasında hayatını kaybeden Ermeniler için "üzüntü" belirtmek yerine sürekli olarak "ölü sayısını" tartışmak; "1,5 milyon olamaz, sadece 300-400 bin ölü olabilir" şeklindeki budalaca tartışmalar açıp sürdürmek de Türkiye aleyhine dönmüştür.

* Soykırımı ile kıyım arasındaki farkın ölü sayısı olduğunu zanneden cahillerin yürüttüğü bu tarz tartışmaların hepsi şu anda Türkiye aleyhine "delil" haline dönmüştür.

* Önce bunların açıkça tespit edilmesi ve bugüne kadar yapılan yanlışların itiraf edilmesi gerekir ki bundan sonra Türkiye Cumhuriyeti ve Türk halkının haksız yere suçlanmasının önüne geçilebilsin.

İçeriye propaganda
Halen devam eden yanlışlardan biri de mesele üzerine sürekli olarak "içeriye" propaganda yapılmasıdır.

* Geçenlerde bir Amerikalı nüfusbilimci geldi, Türklere "soykırımı olmadığını" anlattı. Bu kişinin çok açık olmayan birkaç makale dışında kendi ülkesi ABD'de hangi yayınları yapmış olduğunu ve bu konuda kaç konferans verdiğini kimse sormadı.

* Yine geçenlerde TRT'nin dış yayın yapan "Int" kanalına Devlet Arşivleri Genel Müdürü çıktı ve herhalde yabancılar da anlayabilsin diye tane tane Türkçe konuşarak Ermeni tarihçileri "belgelerini göstermeye" çağırdı!..

Birileri artık susmalı
* Son komiklik de Başbakan ile ana muhalefet partisi liderinin ortak bir mektupla İngiltere Parlamentosu'na "bir kitap yok sayılsın" diye mektup yazması. Bu mektubu alan İngiliz parlamenterlerin hemen hemen tamamının tepkisinin, "ne kitabı?" olacağını bu siyasilere kimsenin söylememiş olması da Ankara'da işi yürütmeye çalışanların zayıflığının bir göstergesi.

Aynı şekilde, Ermenistan Cumhurbaşkanı'na yapılan "tarihçilerimiz bir araya gelsin, tartışsın" davetinin alacağı cevap da Başbakan'a söylenmemiştir ki bu durum, Ankara'da bu mesele hakkında fikir beyan eden herkesin kovulmasını gerektirir.

Bu iki mektup olayı da sadece Türkiye'yi daha zor duruma, hatta gülünç duruma düşürecek girişimlerdir. Bir cahiller ordusu sürekli olarak sapla samanı karıştırarak, gülünç "manevra"ları tedbir zannederek Türkiye'yi zora sokmuşlardır. Öncelikle bunların artık susmaları şarttır.

Bundan sonra da meselenin artık ciddi bir siyasi mesele haline geldiğinin açık olarak görülmesi ve Türkiye Cumhuriyeti'nin suçlanır olmaktan çıkarılması için gereken "siyasi" yolların bulunması şarttır




Okay Gönensin Türk okumuşlarının milli gazetesi olan "Cumhuriyet" ekolünden yetişme.
Herkese böylesine tepeden bakması da. yetiştiği yuvanın bulaştırdığı deva bulmaz bir hastalıktır.

Önce bir soruyla başlayalım: Gönensin kadim dostu Taner Akçam'ın arşiv denen şeyle uzaktan yakından ilgisi olmamasına rağmen kendisine "Türk Arşivleri Uzmanı" süsü vermesini bir kere olsun kınamışmıdır? Akçam'ın gerçekle taban tabana zıt iddialarından hangisinden rahatsız olup da mütalaa serd etmiştir?

Ermeni meselesi haksız olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin üstüne yıkılmış, halbuki "Osmanlı yaptı, bize ne!" deseydik Ermeniler ülkemize ve halkımıza tebelleş olmaktan vaz geçeceklerdi. Herkesi enayi yerine koyarcasına "Toprak istemiyorlar, tazminatta gözleri yok, sadece gönüllerini almak yeter!" gibi abukluklara bir zamanlar İttihatçılar da kanmışlardı. Gerisi malum!

Arşivler konusunda iki ayrı enformasyon yazısı gönderdik. Kaldı ki sevgili dostu Akçam artık arşivlerin temizlendiği iddiasıyla yetinmeyip, sahte belgelerle de donatıldığını iddia eder hale gelmiş.

Sayı tartışmak demagojisine bir nokta koymak lazım. 1919 Barış konferansının kurduğu soruşrurma komisyonunun sadece Ermenilere danışarak kabul ettiği 200000 sayısından bahsetmek neden yasak oluyor? "200000 ölü sana az mı geliyor?" Hayır bana değil, ama sana az geliyor ki bu sayıyı durmadan şişiriyorsun. Yapılan tartışmalarda neyin Türkiye'nin lehine, neyin de aleyhine olduğunu saptamak zaten Gönensin'in haddi değil. Soykırımının hukuksal anlamını kendisi sanki ezelden beri biliyormuşçasına afi satmasına ise hiç diyecek yok. Ayrıca madem ki bu olay Türkiye'yi değil Osmanlıları bağlıyor. sayının artıp eksilmesi neden aleyhimize oluyor?

Hastalık derecesinde bilgiçlik taslayan Gönensin'in bu çıkışı, evvelki gün Radikal'de Ayhan Aktar'ın ipe sapa gelmez iddiaları gibi Taner Akçam'ın "Mavi Kitap Rezaleti" tezini koltuklamak için tertiplenmiş.

Amerikalı nüfusbilimci diye burun kırdığı Justin McCarthy'den Ermeni Propagandasının nasıl yıldığını dostu Akçam'a sorsa daha iyi anlardı. McCarthy'nin "Middle Eastern Studies"de yıllar önce çıkan makaleleri Ermeni sorununda bir milat teşkil etmiştir. Verdiği konferanslara gelince, Gönensin Batılı bilim adamlarının adım başı konferansa çıktığını sanıyor galiba. O şeref malum tezgahın müstefitleri olan Dadrian ve Akçam'a aittir. McCarthy ABD Temsilciler Meclisi önünde bilirkişi olarak ifade verdiğine göre, Gönensin'in Etyen Mahçupyan'la koro halinde dile getirdiği "gerçeklerin" ardında bambaşka hesapların yattığı ortaya çıkıyor.

Ermenilerin ellerindeki belgeleri vermeleri, neredeyse Hotanto ve Patagonya dillerinde bile tekrarlandı. Soykırımı konusuyla ilgilenen Ermeni bilimadamı Türkçe bilmiyorsa, zaten ortalarda ne arıyor.

İngiliz parlamentosuna yazılan mektubun ardında ucuz başarı kazanma hevesi yatıyor. "Soykırımı yoktur!" diye dilinde tüy biten İngiltere bunu tekrar edince, manşete çekecek bir olay olacak. İngiltere kitabın içeriğini zaten 1919 komisyon kararıyla çöpe atmıştı. Gönensin'e bir tavsiyemiz daha var. 1915-1922 yılları arasındaki İngiliz parlamento tutanaklarını karıştırması. "Biçare Ermeniler" hakkında hiç de hoşuna gitmeyecek şeylerle karşılaşacaktır.

Ankaradaki tarihçileri kovmak kolay iş! Gönensin alternatif olarak hangi yolu önermektedir? Kanada medyası kanalıyla kendisine Türkiye'de profesörlük verilmesi için baskı uygulayan Taner Akçam ve şürekasına dümenin teslim edilmesini mi? Murat Belge ile başlayan "lafı ağzına tıkma" raconu Gönensin'in dilinde "bunların artık susmaları şarttır!" dayılığına dönmüştür. Birisi kalkıp da kendisine "Ağam, senin kilon kaçadır?" dese acaba ne cevap verebilecektir?

Gönensin ayrıca lafı ağzında gevelemeden "gereken siyasi yolların" hangileri olduğunu, açık ve seçik ortaya koymalıdır. Süper tarihçi olduğu için bilir, ama başkalarına hatırlatalım. Birinci Dünya Savaşı tehcir olayı olmadan bitseydi, Ermeni ve Türkler aynen Rumlar gibi nüfus mübadelesine tabi tutulacaklardı. Belki de tutulamayacaklardı. zira İngiltere Erivan Müslümanları ve Karabağ Hristiyanlarını mübadele etmek istediğinde, Ermeniler hasımlarının topunu birden kesip bu işe ters taraftan nokta koymuşlardır.

Cahil ve yalancıların kim olduğunu anladık, hebennekalar acaba hangi dalda yuva yapmışlar

eflatun
23.05.06, 16:31
"Existenziell" bir mücadele icerisinde bulunan, 7 cephede bu mücadeyi veren bir toplumun Psikolojisini, en iyi, bu ülkelerden biri olan Türkiye ve Türk insani cok iyi biliyor. Varligi icin savasirken cinayet islenmemis bir savas gösterebilirmisin? [ aslinda önce, günümüz hukukunun daha islevselliginin olmadigindan yola cikarak, savasda islenen cinayetin/cinayetlerin tanimini yapmak gerek]...Zaten o cinayetlerin islenmedigini kimse inkar etmiyor. Avrupalilarin bunu bir oldu-bittiye getirip, Türk toplumunu rencide etmek. Ve bu cercevede kapitalist düzen icerisinde gelecegini sosyo-politik eksende kontrol altina alarak kendisine cikar sagalamaktir. Yapilmasi gereken onlarin "doppelmoral" tutumlarini yüzlerine carpmaktir.

deryatulga
23.05.06, 16:43
"Existenziell" bir mücadele icerisinde bulunan, 7 cephede bu mücadeyi veren bir toplumun Psikolojisini, en iyi, bu ülkelerden biri olan Türkiye ve Türk insani cok iyi biliyor. Varligi icin savasirken cinayet islenmemis bir savas gösterebilirmisin? [ aslinda önce, günümüz hukukunun daha islevselliginin olmadigindan yola cikarak, savasda islenen cinayetin/cinayetlerin tanimini yapmak gerek]...Zaten o cinayetlerin islenmedigini kimse inkar etmiyor. Avrupalilarin bunu bir oldu-bittiye getirip, Türk toplumunu rencide etmek. Ve bu cercevede kapitalist düzen icerisinde gelecegini sosyo-politik eksende kontrol altina alarak kendisine cikar sagalamaktir. Yapilmasi gereken onlarin "doppelmoral" tutumlarini yüzlerine carpmaktir.

Cok da utanirlar ya o zaman1

eflatun
23.05.06, 17:52
deryatulga
Cok da utanirlar ya o zaman1

Onlarda "ar" olmadigi icin utanmalarini beklemiyorum zaten. Ama bizlerin bunun bilincinde olarak, yapilanlari irdeleyerek kendimizi yönlendirmemiz, gelecege degisik perspektiften bakmamizi sagalayacaktir.

Greyson
23.05.06, 18:50
Türkler niye hep haksız

NİHAT Genç, geçen perşembe günü Akşam Gazetesi’ndeki ‘Kazmalar ve Maşalar’ başlıklı yazısında, Ermeni konferansını düzenleyen aydınları şöyle eleştirmişti: ‘Bunların güya bir düşmanları var, resmi tarih tezi. Bir statüko, bir devlet tezi, tutturmuşlar. (...) Neden sizlerin yirmi yıllar boyunca bu topraklarda yazdığınız yazılarda, hep, Kıbrıs’ta Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Maruniler ve Barzani, her defasında haklı, doğru çıkıyor!.. (...) Sizin yazılarınızda neden Müslümanlar, Türkler, Farslar, Araplar hep haksız çıkıyor... Yazılarındaki sıfatları da ortaya koyalım, bunlara göre, Türkler/Farslar/Araplar hep, despot, diktatör, geri kalmış, çağdışı, aşağılık, demokrasiden anlamaz!..’


yasa be nihat abi,yasa.adam düsündügünü ve gercekleri söylüyor.helal olsun sana.

parti kur abim!!kurtulalim artik.

deryatulga
24.10.06, 16:13
Soykırım´ı tartışmak Sevres´i tartışmak mıdır?Kaynak: radikal
Yer: istanbul
Tarih: 22.10.2006


Nuray Mert
Fransa'da, 'Ermeni soykırımı'nı inkâr edenlerin cezalandırılmasına ilişkin yasanın Meclis'ten geçmesine yönelik tepkiler doğal olarak halen gündemi işgal ediyor. Cuma gecesi, TRT 1'de bu gündeme ilişkin 'Konuşuyorum' programına katıldım. Kısaca, "Evet, bu siyasi bir karardır, dahası Ermeni meselesini Türkiye'de tartışmayı daha zor hale getiren bir dönemde yaşıyoruz, ancak bu durum, bu konuyu hiç konuşmayalım, kapatalım demek değildir" dedim.
Konuşmaya, 'Kimse benim atalarım tarihte hiçbir kötülüğe bulaşmamıştır diyemez' diye başlamıştım. Bir kez daha aynı şeyi gözlemledim, seyirci konukların bazısı, Türkiye'nin resmi görüşünün temsilcisi konumunda olan Türk Tarih Kurumu'nun Başkanı Yusuf Halaçoğlu'ndan tepkili davrandı. Daha doğrusu, Halaçoğlu ile bu konuda ihtilaf çıkmadı, ama seyircilerden ve konuklardan bazılarıyla çıktı. Farklı yerlerde bu konuyu tartışırken, dinleyicilerden, 'tehcir' lafını kullandığım için bile suçlandığım oldu. Ben de tam bundan söz ediyorum, tarihi ile yüzleşmekten kaçınan bir toplumda, durum bir süre sonra hastalıklı bir tek taraflılığa veya savunmacılığa savruluyor. Tabii, bu son zamanlara kadar resmi görüşün, bu konuyu topyekûn tartışmadan uzak tutma siyasetinin de bir sonucu. Dolayısıyla halkımız resmi görüşün gerisinde demek hakkaniyetli olmaz.
Artık, hepimizin bu kısırdöngüden çıkmak için elimizden geleni yapmamız gerekiyor. Tarihte Türklerin veya Türk ve Müslümanların başına gelenleri öne çıkararak işin içinden çıkmaya çalışmanın hiçbir anlamı yok. Diğer taraftan, dikkate almamız ve samimi olmamız gereken bir konu daha var. Ermeni katliamlarından söz etmekten, tartışmaktan kaçınmak yine tarihsel bir gerekçe ile ortaya çıkan ve zamanla bugünkü marazi halini alan bir durum. Bildiğiniz gibi, Türkiye Cumhuriyeti, İttihat ve Terakki dönemini sahiplenmek üzerine kurulmadı. Kemalist Türkiye'nin İttihat ve Terakki mirasını sahiplenmesi söz konusu değildi. Ancak, Cumhuriyet, savaş sonrasında imzalanan Sevres anlaşmasının reddi ve yerine Lozan'ın imzalanması temelinde kuruldu. Sevres'e gönderme yapacak her şeyin reddedilmesi bu çerçevede anlaşılmalıdır. Soykırım tartışması, başından itibaren Serves'e gönderme yapar. Bunu, Ermeni kaynakları dahi teslim ediyor; bakın Ermeni soykırım tarihçilerinden Prof. Vahakn N. Dadrian, "Kemalizm'in gücü bir anlamda, Türkiye'yi kitlesel cinayeti kapsayan savaş suçları ile itham etme ve toprak kaybı ve kurbanlara bir dizi tazmin de dahil olmak üzere, uygun cezai önlemleri şart koşma çabalarına karşı büyüyen bu muhalefetten kaynaklanıyordu" diyor (Ermeni Soykırımında Kurumsal Roller-1, Belge Yayınları, s.241.
Kısacası, 'Ermeni soykırımı'nı tartışmak, o zaman aynı zamanda Sevres ve Lozan'ı tartışmaktı. 'Halen öyle' mi diyorsunuz? O halde, imalar çerçevesinde dönüp dolaşmak yerine, 'Olayın adını soykırım diye koymak, Sevres'i tartışmaktır' diyebilirsiniz, bu noktada, 'Sevres'i tartışmayız' dersiniz. Bunu demeye sonuna kadar hakkınız var, gerisini konuşmaya, tartışmaya açarsınız. Vatandaş da, bugün yaşadığı topraklarda çok yakın bir tarihte yaşanan muazzam trajediyi akıyla karasıyla öğrenir. 'Benim atalarım kötülüğe bulaşmaz' saçmalığı biter. Diğer tarafta, bu konuda gelinen inkârcı noktanın nedeninin 'zenofobi' (yabancı düşmanlığı), 'akıl tutulması' falan olduğunu ileri süren ve siyasi tarih konusunda çok az şey bildiği belli olan entelektüeller de daha anlamlı bir şey söylemek durumunda kalır.
Dahası ve her şeyden önce, acı paylaşmayı öğreniriz, daha fazla insan oluruz. Fransa bunu dinler mi, yasa geri mi çekilir, ayrı mesele. Bu öncelikle bize dair bir konu. Saçma bir savunmacılık ve onun devamı olan saldırganlıkla, 'Batılılar bir şey diyorsa vardır bir bildikleri, galiba biz dünyanın en zenofobik, akılsız milletiyiz' kompleksi arasında salınan, bu yönde cephele&erimiz bunu halletsin' sözüyle de çözülecek bir şey değil. Konu Ermeniler için kapanmadığı ve büyük devletlerin işine geldiği için sürekli karşımıza çıkartılıyor. Bu durum eskiden kabul edilebilirdi; çünkü Türkiye Kapıkule ve Habur sınırları arasına sıkışmış, sadece yönetenlerinin mutlu olduğu bir ülkeydi. Ama bugün durum değişti. Artık dünyayla entegre bir ülkede yaşıyoruz.
Türkiye bu konuda politika değiştirip diaspora Ermenileriyle sıcak temas kurmalı. Hatta bu konuda devletten çok siviller bir şeyler yapmalı. Oturup onlarla biraz da Fenerbahçe'yi konuşmak lazım. Birlikte sarma yemek, düğünlerde takı takmak, arada bir konuşmayı Türkçe yapmak... Kısacası daha düne kadar birçok şeyi birlikte yaptığını, aynı yemekleri yiyip aynı türküyü söylediğini, hakarete maruz kalınca benzer tepkiler verdiğini, yani aynı duygusallıkta birer toplum olduğumuzu yeniden hatırlamak lazım.
Diaspora Ermenilerinin içinde hayatlarında hiçbir Türk ile muhatap olmamış o kadar çok insan var ki... Yüz yüze görüşmeler sayesinde Türklerin, kafalarında oluşturdukları insan tipinden farklı olduğunu görmek onları derinden etkiliyor. Ölesiye nefret ettiği Türklerin hiç de kafasında kurguladığı gibi olmadığını görmek onların inançlarını alt-üst ediyor. Türkiye, daha insan merkezli politikalarla bu konunun üstesinden gelebilir.

Turnam
24.10.06, 19:43
dann warten wir mal ab was unsere Prof. Göçek's usw daraus zusammenbasteln.


Biriside bizimkilerlen ugrasmaktan baska birsey yapmiyor.
Bu adamda acaip azim var:



http://www.ioff.de/showthread.php?t=146603&page=32

Greyson
24.10.06, 20:03
Biriside bizimkilerlen ugrasmaktan baska birsey yapmiyor.
Bu adamda acaip azim var:



http://www.ioff.de/showthread.php?t=146603&page=32

warum wusste ich im voraus-wen du meintest...:brüll:

"pohl,reinhard pohl!"

reinhard pohl,agent 000 der armenischen regierung.

TSfalcon
24.10.06, 21:16
arsivimden yazi eklemek istiyorum. eger yanlis bölüme eklediysem, uygun bir bölüme tasirsaniz yaziyi sevinirim.

TSfalcon
24.10.06, 21:19
DR. YÜCEL AKTAR (Emekli Albay)

� Sayın Başkan, değerli izleyenler; ben, Türk-Ermeni ilişkilerinin askerî boyutunu değil de, askerî belgeler boyutunu dile getirmek arzusundayım.
Hep �tarihi tarihçilere bırakalım� diyoruz. Tabiî, tarihi kurgularken, kuşkusuz, arşiv belgelerine öncelikle gereksinim var. Ülkemizde, Başbakanlık arşivi, Dışişleri Bakanlığı arşivi; bir de önemli bir arşiv, askerî arşiv, Harbiye Nezaretinin arşivi bugün Genelkurmay Başkanlığına intikal etmiş ve Genelkurmay Başkanlığında bir (J) Başkanlığı şeklinde oluşan Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı arşivi. Bu arşivde yaklaşık 8,5 milyonun üzerinde belge vardır. Kaba ve ince tasnifleri yapılmıştır. Mikrofişe alınmaya çalışılmıştır. Sonra, bilgisayar teknolojisiyle birlikte, şimdi, sanıyorum, bilgisayar disketlerine geçirilmektedir.

�Arşivlerimiz hep kapalıdır� sözü her yerde söylenir. Yanlıştır, yanlış bilgilenmiştir insanlar. Genelkurmay -ki, en çok girilmesi zor gibi görülen arşiv- akademik çalışma yapan insanların hizmetine sunulmuştur ve açıktır. Son aldığım bilgiler; çünkü, ben, o kurumdan onbir oniki yıl önce emekli oldum. Bu hafta içerisinde uğradım. Arşivimiz açıktır ve yalnız Türklere değil -mesela, orada Amerikalıların da çalıştığından söz ettiler- yerli ve yabancı herkese gerekli yardım yapılmaktadır.

Biz, bu arşivdeki Ermenilere ilişkin belgeleri dört kitap halinde yayımladık. Ben yayına hazırladım efendim. Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Başkanlığı arşivindeki belgeler, 1982, 1983, 1985 ve 1987 yıllarında �Askerî Tarih Belgeleri Dergisi� adı altında ve 81, 83, 85 ve 86 sayılı süreli yayınlar olarak �Ermeni belgeleri özel sayıları� biçiminde yayımlanmıştır. Bir kurul oluşmuştur, bu kurul incelemiştir, sonra da ben yayına hazırladım efendim.
Bu süreli yayınlar �documents� adı altında, ilk ikisi İngilizce ve Fransızca�ya, 3 üncü ve 4 üncü sayılar da İngilizce, Fransızca, Almanca ve Arapça�ya çevrilmiştir. Çeviren kurum da Basın Yayın Genel Müdürlüğüdür. Genelkurmay Başkanlığınca Dışişleri Bakanlığına gönderilmiştir ve bütün dış temsilciliklerimize dağıtımı yapılmak üzere gönderilmiştir.

Üzülerek söylüyorum, Sayın Gündüz Aktan Bey yanımda, �ben görmedim� diyor. Bu konuda ne kadar gayretliyiz, ne kadar çalışıyoruz; artık, takdirlerinize bırakıyorum.

Efendim, bu 1982 tarih ve 81 sayılı dergide 89 adet, 1983 tarih ve 83 sayılı dergide 54 adet, 1985 tarih ve 85 sayılı dergide 52 ve 1987 tarih ve 86 sayılı dergide de 33 adet olmak üzere toplam 228 adet, salt Türklere yönelik, Osmanlı tebası olan Ermenilerden kaynaklanan mezalime ilişkin belgeler, her dilde, her ulusun ve her insanın incelemesine sunulmuştur.
Vaktin müsaade ettiği oranda, bu belgelerin içerisinden bazı konuları sunmak istiyorum, çok özet olarak söylemek istiyorum. Bizde 27 Mayıs 1915�te çıkarılan Tehcir Yasasında �Ermeni� sözcüğü geçmez. 3 maddelik bir yasadır ve bu yasanın 2 nci maddesi der ki: �Ordu ve bağımsız kolordu ve tümen komutanları, askerî kurallara aykırı veya casusluk ve ihanetlerini hissettikleri köy ve kasabalar halkını, ayrı ayrı veya topluca diğer yerlere sevk ve yerleştirebilirler.� Yasanın içeriği budur ve tehcir de buna istinaden yapılmıştır.

Bu yasayla, Ermenilerin Birinci Dünya Savaşı yıllarında Türkler tarafından bir soykırıma tabi tutulduğunu iddia eden Ermeniler ve onlarla bu düşünceyi paylaşan Batılılar, ancak, bu yasa çıkarıldıktan ve göç ettirme başladıktan sonra, Ermenilerin de çaresiz bir isyan ve silahlı direnme başlatmak zorunda kaldığını söylemişlerdir. Halbuki, elimizdeki belgeler tam tersine, Ermenilerin bu yasa çıkarılmadan çok önceleri devlete karşı isyan planladıklarını, Ruslarla ortak hareket ettiklerini, Rusya�ya sığındıklarını bize açıkça kanıtlamaktadır.

Zaman elverirse, ben bu belgelerin hepsini okuyabilirim. Özellikle Van�da bu isyan ortaya çıkıyor. Van valisi Cevdet bey, 1 Nisan 1915 tarihinde �bu gece sabaha karşı şehrin her tarafında ateş devam etti, kısmen sur ile çevrili kaledibi Ermeni mahallerinde görülen yüzlerce ihtilalcinin gece aniden hücum ile kaleye sahip olmak üzere oraya düzenlenmiş oldukları anlaşıldı.� Diyor. Yine aynı vali şöyle endişelerini dile getiriyor: �Seyyar fırka tümen komutanı Kazım bey, Van valisini 29 Kasım 1914�te teyit ediyor. Yine Van valisinden 20 Nisan 1915 günü, arşiv belgesi, kasaba ve köyde jandarma memurlarımıza gafletten ateş edildiğini söylüyor. Van valisi Cevdet beyin uyarılarından çok önce Erzurum valisi Cemal bey de aynı konuya değiniyor. 31 Ekim 1914�de, yasa çıkmadan bir yıl önce. Yine Bitlis valisi 21 Şubat 1915�te, Sıvas valisi Muammer bey 23 Nisan 1915�te, Diyarbakır valisi Reşit bey 27 Nisan 1915�te, Trabzon valisi Cemal beyin de endişeleri var.

Bunlar arşiv belgeleri, belgelerimiz açık değil, hiç kimse bu konuda bir şey söylemiyor, acıdır televizyonlara çıkıyor birçok unvan sahibi insanlar, arşivlerin kapalı olduğunu söylüyor. Hayır efendim, hepsi ortada, açık, ama gören göze ihtiyaç var. Ben bu konuda biraz da dertliyim. Trabzon Valisi Cemal bey 8 Ekim 1914�te aynı konulara, Ermenilerin isyan içerisinde olduklarına değiniyor. Aslında bu sonuç, Osmanlı Parlamentosundaki Ermeni asıllı milletvekillerinin, Ermeni Patrikhanesinin, Ermeni aydınlarının, Ermeni hayır cemiyetlerinin ve Ermenilere Anadolu�da bağımsız bir devlet kurma yolunda destek ve söz veren Çarlık Rusya sının ortak başarısıdır.

Mesela Van�da Şükrü imzasıyla Osmanlı Ordusunun başkomutanlığının vekaletine gönderilen bir yazıda �Türkiye�nin yok olma anı yaklaştığı her tarafta ilana başlatıldı, İstanbul�daki büyük kongrenin sonuçlarını bildirmekle icap eden düzenleri almak üzere, mebus Papazyan veVirenyam Erzurum�a geldiler, Kafkasya�dan gelen taşnak murahhasları dahi hazır olduğu halde Erzurum�da büyük bir içtima aksettiler. Rusyaların memaliki osmaniyeden rapdecekleri araziyi Ermenilere vererek, istiklallerinin temin olunacağı hakkında Ruslarla tespit edilen sureti ihtilaf, Erzurum içtimasında tezekkür edildi� denmekte ve Osmanlı parlamentosundaki Ermeni milletvekillerinin Ruslarla birlikte hareket ederek bağımsızlık girişiminde bulunduklarını göstermektedir.

Yine, Kozan Milletvekili Boyacıhan�ın Murat takma adıyla taşnak komitesinden olduğu ve Tuzhisar karyesinde saklandığı haber alınması üzerine asker gönderildiği, çıkan çatışmadan sonra kaçtığı da Sıvas valiliğinin 22 Nisan 1915 tarihli yazısından anlaşılmaktadır. En ilginç belge, Suriye�de Suriye genel valisi ve 4 üncü Ordu Komutanı ve aynı zamanda Bahriye Nazırı olan Cemal Paşanın Enver paşaya gönderdiği yazıdır. Bir bölümünü okuyayım; Osmanlı üçlüsünün Ermenilere tavrı hakkında bilgi olsun diye söz etmek istiyorum. Cemal paşa diyor ki �4 üncü Ordu mıntıkaları dahilinde göç ettirilen Ermenilerin mal can ve namuslarının tamamen muhafazasını temin için tarafımdan lazım gelenlere en kati emirler verilmiştir. Diğer mıntıka ve vilayetlerde meseleye lüzumu kadar ehemmiyet verdirmek ve tevhit olunan, göç ettirilen Ermenilerin muhafazayı emniyeti ve her türlü tecavüzden korunmalarını temin için bilhassa tarafı devletinizden kesin ve şiddetli emirler verilmesini istirham ederim�

Enver Paşanın da hem Cemal Paşaya hem 3 üncü Orduya, 5 inci Kolorduya, 4 üncü Kolorduya, 10 uncu Kol Orduya, Laziztan Komutanlığına tevhit edilen Ermenilerin mal ve canlarının tamimiyle muhafazasına dikkat edilmesi ve şikayete meydan verilmemesi emniyetle mutluktur diye yazısı var. Bununla da kalınmıyor; Jandarma Genel Komutanlığına emir veriliyor, bu göç esnasında, eğer Ermenilere kötü davranan varsa, bunlar memur da olabilir, asker de olabilir, bunlara özel komisyonlar kurun, divanı harplere verin,yargılayın diyorlar ve Cemal Paşada 6 kişiyi Ermenilerin gözü önünde �anılarında yazıyor- astırmıştır, salt Ermeni tescilinde Ermenilere kötü davranılmış diye 6 kişiyi de astırmıştır. Belgeler burada, kitaplar burada, gören gözlere her zaman açık. Hepinize saygılar sunuyorum. (Alkışlar)

TSfalcon
24.10.06, 21:33
İHSAN SAKARYA (Emekli Tümgeneral)

11 inci Yüzyılın ikinci yarısında Selçuklu Türkleri Anadolu�ya geldiklerinde bir Ermeni kuruluşuyla karşılaşmamışlardır. Bunun aksine, anarşik bir ortam içinde, bağımlı, küçük küçük Ermeni krallıklarına bağlı Ermeni halkını bulmuşlardır. Bu nedenle de, bölge insanlarının ırk, din, mezhep ve törelerine karışmayan Selçuklu Devletini bir kurtarıcı olarak kabul etmiş ve ona tabi olmuşlardır.

Daha sonra Anadolu�da Osmanlı Devleti kurulmuş ve Osmanlı Devletinin hükümdarı Orhan Gazi Bursa�yı ele geçirince, burayı hükümet merkezi yapmıştır. Bunun üzerine Kilikya�dan Karaman�a ve oradan da Kütahya�ya göç eden Ermenileri ve onların dinî başkanlarını da buraya getirtmiştir. Fatih Sultan Mehmet İstanbul�u alınca, Bursa�daki Ermenilerin dinî lideri Hovakim�i İstanbul�a getirterek, ona Ermeni Patrikliğini kurdurmuş ve Ermenilerin toplumsal ve dinî işlerinin yürütülmesini de ona vermiştir.
Bu dönemde, Osmanlı Devletince, Ermenilere her türlü yakınlık gösterilmiştir. Bunun üzerine, Ermeniler de özel sektörde başarılı olmuşlar, devlet ve kurumların üst düzeyine kadar yükselmişlerdir. Bu bakımdan da, Ermenilere �tebayı sadıka� vasfı verilmiştir.

1839 yılında Tanzimatı Hayriye veya diğer adıyla, Gülhane Hattı Hümayunu kurulmuştur. 1856 yılında Islahat Fermanı yayımlanmış ve Ermenilere her türlü hak ve hürriyet garantisi sağlanmıştır. 1863 yılında Osmanlı Devletince Nizamname-i Milleti Ermeniyan kararı çıkarılmıştır. 1870 yılında Fransa�da büyük inkılap yapılmış, Rusya�da Kınezzikler ortadan kalkmış, Moskova Çarlığı kurulmuştur. Bu Çarlığın amaçları ise, yalnız kendileri için değil, Osmanlı Devleti üzerinde çıkarları bulunan büyük devletlerin problemi olmuştur.

1877-1878 Osmanlı-Rus Savaşından sonra Ayastafanos, yani, Yeşilköy Barış Antlaşması yapılmıştır. Ermeni komitaları militanlarının özerklik istekleri ve faaliyetleri üzerine de 1886 yılında Hınçak ve 1890 yılında da Taşnak Ermeni İhtilal Cemiyetleri İttifakı faal komitaları kurulmuştur. Bu komitaların faaliyete geçmesi üzerine, 20 Haziran 1890�da Erzurum ayaklanması olmuştur. 15 Temmuz 1890�da Kumkapı gösterisi yapılmıştır.

3 Ağustosta 1914�te Birinci Cihan Harbi seferberliği ilan edildikten sonra, Anadolu içinde Ermeni eylemleri tekrar başlamıştır. Bunlardan bazıları şunlardır: Müsaade ederseniz, saymayayım... Van olayı, Ermeni Patrikhanesi, Elazığ olayları, Muş�un Siranuk Köyü olayı, Develi�de kaçak ve silah cephane depolanması, Bitlis�teki eşkıyalar, Muş Ara Manastırı olayı, Van Mahmudiye olayı, Maraş Zeytun ayaklanması, Van Şıtak olayı, Bafra, Tokat, Suşehri, Püre Köyü olayı, Zeytun Takke Manastırı olayı, Sıvas ve Horasan olayı.

Osmanlı hükümeti, Doğu Anadolu�da devletin güvenlik ve düzenini sarsan bu olaylara karşı tedbir almak zorunda kalmış ve 26 Nisan 1915�te bu bölgelerdeki Ermenileri Güney Anadolu�da Suriye sınırına doğru göç; yani, tehcir ettirmeye karar vermiştir 27 Mayıs 1915�te.
15 maddeden oluşan bu kararnameye göre, Ermeni komitaları kapatılmıştır. 77 735 Ermeni�den suçlu bulunan 2 345 militan tutuklanmıştır. Diyarbakır�da asker kaçağı 1 000 Ermeni yakalanmıştır. Ruslar Kotra işgal etmişlerdir. Göç ettirilen arazi ve malların korunması için 10 Haziran 1915�te 34 maddelik bir yönetmelik çıkarılmıştır. Göç ettirildiğinde kayıplar: Ermeni kayıpları 300 000 olarak söyleniyor; fakat, Osmanlı Türk kayıpları ise 1 milyon 400 binin üzerindedir.

Sonuç olarak şunu diyebiliriz: Doğu Anadolu�da yaşayan ve özellikle terörist Hınçak ve Taşnak komitalarının başlattığı eylemlere son vermek için uygulanan Tehcir Kanunu, bir soykırım için değil, bu bölgelerde yaşayan Türk ve Ermeni vatandaşlarının can ve mal kaybına uğramamaları, huzur içinde yaşamalarını sağlamak için devletçe düşünülerek ve hesaplanarak 30 maddeyi kapsayan bir yönetmeliğin uygulanmasıdır.

Bu uygulamada bir soykırımın yapılması düşünülmemiş ve uygulanmamıştır; ancak, harekâtın devamında meydana gelen araştırmalarda, Ermeni militanların ve halkın öldürüldüğünü iddia etmek, vefakâr ve cefakâr Türk askerlerini ve emniyet kuvvetlerini kötülemek, tarihî gerçekleri saptırmak ve özellikle ölü istismarı yapmaktan başka bir şey değildir.

TSfalcon
24.10.06, 21:37
HÜSEYİN IŞIK (Emekli Korgeneral)

Bugün, dünyada yeni bir Ermeni rüzgârı esmektedir. Güya, Birinci Dünya Savaşında Ermenilere Türklerin yapmış olduğu soykırım iddiası yeniden dünya kamuoyunun önüne getirilmiştir ve bir günü soykırım günü kabul edip, Türklerin kınanması istenmektedir. Bunu siyasî değil de tarihî olarak inceleyecek olursak şunu görürüz: Atatürk�ün çok güzel bir sözü vardır. Atatürk der ki: �Tarih yazmak, yapmak kadar mühimdir.� Eğer yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen hakikatler insanları şaşırtan bir mahiyet alabilir. Eğer, biz, Türk Milletinin karakterine bakarsak, Türk Milleti hoşgörülüdür, Türk Milleti intikam gütmez, Türk Milleti egemenliği altında yaşayan insanlara her zaman mal, can, ırz emniyeti verdiği gibi, onların kendi dillerini konuşmalarını, dinî ibadetlerini yapmalarına imkân vermiştir. Osmanlı Devletinin egemen olduğu en kudretli zamanındaki toprak büyüklüğü 15 milyon kilometrekareye yakındır ve burada 30 milyon insan yaşıyordu.

Türk idaresinde hiçbir ırk, hiçbir etnik grup varlığını kaybetmemiştir; bilakis, Türklerin koruyucu kanatları altında varlıklarını sürdürmüşler, çoğalmışlar, gelişmişler ve zenginleşmişlerdir. Bugün, inceleyecek olursak, Osmanlı Devletinin egemen olduğu bölge içinde 30�a yakın millet ve etnik grup bağımsız bir devlet olarak yaşamaktadır. Eğer biz, jenosit yapsaydık, eğer biz, soykırım yapsaydık, bu, böyle olur muydu?! Birçok tarafsız devlet adamları, bizim hoşgörümüzü kaydetmişlerdir. Fransız yazarı, tarihçisi ve şair Alfonse De Lamartine der ki: �Türkler, yaratılıştan müsamahakâr bir millettir. Bunlar, egemenlikleri altında yaşayan milletlerin dinlerine, dillerine, papazlarına ve ibadetlerine karışmaz.� Roma�nın yükselişi ve düşüşü hakkında büyük bir kitap yazan Herbert Adam Gibbons, birçok şeyler söyledikten sonra şunu söyler: �Türkler, devletlerini kurarken, din hürriyeti üzerine devlet kuran ilk millettir.� Daha bunun gibi birçok şeyler vardır. Bunların çoğunu söyleyerek, sözümü fazla �zaten vakit geçti- uzatmak istemiyorum.

Yalnız, bazı milletlerde bizim bu iyiliklerimizi minnetle yad etmektedir. Benim hocam olarak övündüğüm Namık Kemal�in oğlu rahmetli Ali Ekrem Bolayır, İkinci Meşrutiyetin ilanından sonra, üniversite rektörü İsmail Hakkı Bey, Ahmet Mithat Efendi yanında olduğu halde, o zamanki Darülfünundan, üniversiteden bir heyetle Romanya�ya gitmişler. Romanya, bunlara büyük bir hüsnükabul göstermiş, bunlara ziyafetler vermiş, konuşmuşlar.

En sonunda ayrılacakları sırada, Romen Adalet Bakanı diyor ki: �Sizin yaptıklarınızla yeniden hürriyetinize kavuşmanızla biz de çok memnunuz; sizin gelişmenizi istiyoruz. Biz size minnettarız. Eğer sizin yerinizde başka bir devlet bizi egemenliği altında alsaydı, bir tek Romen kalmazdı. Biz, varlığımızı sizin hoşgörünüz ve sizin adaletli idareniz yüzünden devam ettirebildik.� Sadi Koçaş da, yazmış olduğu bir kitapta, 1950 ortalarında bir görüşme sırasında bir Sırp�ın da kendisine aynı şeyleri söylediğini anlatır.
Yine, bizim tarihimizde vardır. Yavuz Sultan Selim zamanında bütün Hıristiyanların Müslüman yapılmasını şey yapmışlar ve hatta Bosnalıların toptan Müslümanlığa geçmesini istemişler. Zembilli Ali Efendi bunu kabul etmemiştir �bizim dinimizde zorlama yoktur� demiştir. Bu kadar hakikatların karşısında Avrupa�nın bu düşündükleri ve bu yaptıklarına insanın şaşmaması kabil değildir.

Fransız yazarı Stefan Lozan, Balkan Savaşında Türklere yapılan zulmü görünce, şaşırmış, kırılmış, üzülmüş ve şunları yazmıştır: Eğer, Türkler isteselerdi, Balkanlarda bir tek Hıristiyan kalmazdı. Türkler, en kuvvetli zamanlarında bunları özümlerler veya bunlar, buralardan kalkıp göçerlerdi. Avrupa�da birçok kavimler ne oldu? Tarih şöyle yazıyor: Bunlar, galip devletin egemenliğine dayanamadılar, göç ettiler. Nereye göç ettiler; toprağın altına göç ettiler. Avrupalılar bunları imha etti.

Şimdi, bir de şunu söyleyeyim; bizim de bir kabahatimiz var. Ermeniler sahte vesikalar uydururken, Ermeniler sahte muharrirler, yazarlar tutup, soykırım hikayeleri düzerlerken, biz, lehimize yazılan hiçbir yazıyı, alıp, dünyaya yaymak şeyşini bulamadık. Sorarım arkadaşlar, Türkiye�de bu Stefan Lozan�ın kitabını okuyan var mı? Biz, ne yazık ki, bu kitabı, Türkçe�ye bile tercüme etmedik. Ne yazık ki, bu kitabın Fransızcasını, dünyaya yayınlamadık.

Yine, böyle bir mesele. Bütün dünya müzelerinde Türklerin öldürdükleri Ermenilere ait kafataslarından pramit yapıldığını her yerde propaganda etmişlerdir. Halbuki, sonradan bu anlaşılmıştır ki, daha yakın zamanda anlaşıldı, bu, aslı astarı olmayan bir şeydir. Bu olay, bir Rus ressamının, harbin kötülükleri hakkında yapmış olduğu bir resimdir. Ermeniler, bunu, senelerce bizim aleyhimize kullanmışlardır.

Burada, kısaca, Türk Ermeni ilişkilerini ele alıyorum. Ermeniler, daima, hangi devletin egemenliğinde olduysa, onunla boğuşmuşlar, savaşmışlar, sürgünlere uğramışlardır.

Ermenilerin en çok rahat ettiği yer, Türklerin egemenliği altında olduğu zamandır. Fatih Sultan Mehmet, İstanbul�u zaptettikten sonra Rumların baskısı altında olan Ermenilere ayrı bir patrikhane kurmuş, bunların, kendi dillerini konuşmalarını, kendi dinlerine göre ibaret etmelerine imkân vermiştir. Muhtelif yerlerde dağınık olan Ermenileri getirmiş, İstanbul�a yerleştirmiştir ve ondan sonra da, tarihimizin muhtelif zamanlarında, nerede bir fetih yaptılarsa, oradaki Ermenileri toplamışlardır. Örneğin, Yavuz Sultan Selim Çaldıran Savaşını kazandıktan sonra Tebriz�e gitmiştir, Tebriz�i zaptetmiştir. Tebriz�deki sanatkar Ermenileri almış, İstanbul�a getirmiştir. Gayrimüslimler askerlik de yapmadıklarından, gelişmişler, zenginleşmişler, büyümüşlerdir. Biz, Ermenileri kardeş millet olarak bağrımıza basmışızdır ve onlara çok büyük yerler vermişizdir. Benim incelediğime göre ki, çok derin bir inceleme değildir, tarihimizde, iki tane ermeni asıllı sadrazam vardır. Yüzlerce general vardır. Osmanlı sarayında yüz seneden fazla mimarlık, Ermeni babadan Ermeni oğula geçmiştir ve bu böyle devam etmiştir; daha bunun pek çok şeyleri var, bunları, şimdi, fazlasını saymaya lüzum göstermiyorum.
Yalnız, Avrupa...

Şunu da söyleyeyim, biz Ermenileri kardeş saymışız, Ermeniler de bizi kardeş saymıştır. Bu, yalnız devlette değil, Ermeni halkı ile Türk Halkı arasında da böyle olmuştur. Bir Türk Hacca giderken veyahut gurbete giderken, evini, işini, tarlasını, davarını, sığırını Ermeni�ye emanet etmiştir. Ermeni de, bir yere giderken Türklere aynı bağlılığı, aynı sadakati göstermiştir. Fakat, komiteler işe girdikten sonra, Avrupa devletleri işe girdikten sonra, bu, yerini tamamen bir düşmanlığa bırakmıştır. İki büyük Avrupa devleti, Ermenilerin bağımsız veya kendi idareleri altında bir devlet olmasını arzu etmişlerdir. Bunlardan birisi, biliyorsunuz, Rusya�dır. Rusya, Ermeni Devletini, sıcak denize çıkmak için, bir basamak olarak kullanmak istemiştir. İngilizler ise, Hindistan yolu üzerinde kendilerine dost bir devlet kurmak istemişlerdir. Sadece Ermenilerle de yetinmemişler, Yunanlıları da, Türkiye�de büyük bir nüfuslu, 5 milyon nüfuslu bir devlet haline getirip, kendilerine sadık olarak, Hindistan yolunu emin tutmak istemişlerdir.
Şimdi, bundan sonra, Ermeni isyanı başlıyor. Ermeniler bu isyana katılmamak için çok direnmişlerdir; fakat, direnen insanları, aklı selim sahibi olan insanları, Ermeni komitacıları öldürmüşlerdir. Bunları ortadan kaldırmaya çalışmışlar ve kaldırmışlardır.

Şunu açıkça söylüyorum: Çifte standart... Avrupa çifte standardın şaheser örneklerini göstermiştir. Biz çifte standardı şöyle söyleriz: Hanım yaptı kaza, hizmetçi yaptı ceza. Bu çifte standardın en veciz tarifidir. Avrupalıların nazarında Türk öldüyse mübah, Ermeni öldüyse günah olmuştur ve Avrupa, her zaman, Büyük Osmanlı İmparatorluğunu değil, teröristleri, komitacıları, canileri ve isyancıları tutmuştur. Ben şimdi düşünüyorum, bazıları Osmanlı Devleti fahimhanesi filan diyorlar, Osmanlı Devletinin uğradığı zulüm, aşağılayıcı hükümler karşısında nasıl insanın tahammül ettiğine hayret ediyorum.

Size şimdi üç örnek göstereceğim. Türkler ile Ermeniler tam 400 yıl, 500 yıl, Sason�da... Sason, biliyorsunuz, Siirt�in bir ilçesidir. Dağlık, taşlık, çok engebeli bir yerdir. Burada, bunlar, dostça yaşıyorlardı. Murat takma adını kullanan Adanalı bir Ermeni, Hamparsum Boyacıyan, Sason�a gelmiş. Yanında hempaları, sağdan, soldan, Avrupa�dan gelmiş teröristlerle beraber bu Ermenileri ayaklandırmıştır. 7 bin Ermeni, ailelerini, çoluk çocuklarını Salor Dağlarına, yani, Sason�un en yüksek yerlerine, en sarp yerlerine bırakmışlardır. O zamanki sarplığın, engebenin çok daha büyük kıymeti vardır, şundan dolayı: Çünkü, oralara çıkacak vasıtanız yok, oraya gidecek gücünüz yok, orada, teknik değil, teke tek insan savaşı, insangücü şey yapar. Buna rağmen, Türk askeri, büyük fedakarlık göstermiş, 15 Ağustosta, bu Salor Dağındaki Boyacıyan�ı ve arkadaşlarını yakalamıştır.
Sonuç ne olmuştur? Bir tahkikat komisyonu kurulmuştur. İngiliz, Fransız ve Rus konsolosları ve bunların yanında üç tane de Türk memur. Gidilmiş, aylarca tahkikat yapılmış ve bir isyan olmadığı, büyük bir şey olmadığı kabul edilmiştir. Peki, Hamparsum ne oldu? Avrupa, böyle namuslu, vatanperver adamların hapsedilmesine razı olur mu? Affedildi ve bu affın neticesinde Hamparsum 1908 senesinde Kozan�dan milletvekili oldu. Yine, yüz kızartacak bir iş, hem Avrupa için, hem bizim için.

Şimdi, Osmanlı Bankası isyanında, Osmanlı Bankasının zaptında, Ermeniler pek çok insan öldürdüler. Ne oldu? Rus başkonsolosu ile İngiliz sefiri müştereken padişahın yanına gittiler, aracılık yaptılar ve bu adamları öldüren insanlar, İngiliz sefirinin yatına binerek, Marsilya�ya gönderildiler, orada, ufacık bir hapisten sonra bırakıldılar.

Zeytun isyanında, Ermeniler 600 Türk erini öldürdüler. Hükümet, canını dişine takarak, birçok yerlerden adamlarını topladı, getirdi ve nihayet, Ermenileri Zeytun�un içine sıkıştırdık. Zeytun bir çanak gibi, etrafı dağlar. Bunların mağlup olacağını görünce, büyük Avrupa devletleri araya kalktılar. 6 devletin Halep konsolosları, Türk temsilcilerle beraber, oturdular, bizim için yüz kızartıcı bir anlaşma yaptılar. Bu vatanperver insanların Fransa�dan, İtalya�dan, Rusya�dan gelmiş olan bu anarşistlerin şerefleriyle mütenasip bir şekilde memleketlerine gönderilmeleri ve bunların şereflerine layık para verilmesi kabul edildi.

Şimdi, Birinci Dünya Savaşı, demin Sayın İlber Ortaylı�nın da söylediği gibi, bizde henüz daha muhakeme edilmemiştir, haklı mıyız, haksız mıyız, bu savaşa girmemiz mi lazımdı, girmememiz mi lazımdı, bu belirlenememiştir. Fakat, ben size şunu söyleyebilirim ki, biz, bu savaşa katılan devletlerin en fakiriydik, en gerisiydik. Avrupa devletlerinin muazzam askeri kaynaklarına, savaş sanayiine karşın, biz, piyade kurşununu bile yapamıyorduk ve bunu dışarıdan alıyorduk. Bunu alacak paramız da yoktu.

Sarıkamış Muharebesinde, biz, Sarıkamış Muharebesine giden iki kolordumuzu İstanbul�dan yaya olarak gönderdik ve bunlar üç, üçbuçuk ay yürüyerek oraya gittiler. Ne üstlerinde, ne başlarında var, ne de doğru dürüst bunları yedirebiliyorduk. Bunlar gelir gelmez, daha dinlenme fırsatı bulmadan, savaşa katıldılar. Liman Fonsanders Türklerin Sarıkamış�a, Kafkasya�ya taarruz edeceğini duyunca, tenkit etmiştir, Türk ordusu Sarıkamış�ta muharebe yapacak güçte değildir, mevsim müsait değildir demiştir. Derhal bu durumu haber alan Alman İmparatoru �hemen sesini kes, ses çıkarma, Türkler oraya taarruz etsin� demiştir. Almanın da umrunda mı, Alman da o zaman, Rus ordusunun batı cephesine gelmesini ve daha oraya kuvvet kaydırmasını istemiyordu.

Şimdi, bir ordu için en müşkül iş, yandan ve geriden kuşatılmaktır. Ermeniler, Ruslarla bir oldu, bizi, yandan ve geriden kuşatmaya kalktılar. Rus orduları içinde, 180 bin tane Ermeni vardı. Bunlar, orada savaşıyorlar ve Türkiye seferberlik ilan eder etmez, Ermeniler, Rusya safında muharebe etmeye karar verdiler. Bu şekilde bu oldu ve çok büyük şeyler yaptılar. İkmal yollarımızı kestiler, köylerimize taarruz ettiler, köylerde hiç kimse yok, bütün köyün erkekleri askere gitmiş. Çocuklar, yaşlılar ve kadınlar kalmış. Ermenilerin yaptığı baskın köyleri mahvetti, moralimizi bozdu, asker tedirgin oldu, köyündeki karısı, kızı, çoluğu çocuğu ölmüş vaziyette, ne yapabilir. Bundan dolayı da, onların iddia ettiği gibi tehcirden sonra isyan olmadı, biz, onların bu hainliklerine rağmen, 9 ay sabrettik ve ancak ondan sonra bu tehciri kabul ettik.

Şimdi, tehcirde hatalarımız olmuştur, kastımız yoktur; çünkü, Türk Ordusu çok güç şartlar altında. Avrupalı muharrirler der ki: �Türklerin yerinde başka bir millet olsaydı, böyle bir savaşa giremezler ve bunu devam ettiremezler.� Biz, İstanbul�dan, Filistin cephesine, aylarca yaya yürüterek ordular sevk ettik. Elimizde bir tek tren var; o tren de, kömürümüz olmadığı için, odunla çalışıyor. Toros tünelleri yapılmış değil, yaya yürüyorlar.

deryatulga
24.10.06, 21:41
Kim diyordu askerlerin Ermeni Sorununa karismadiklarini?

TSfalcon
24.10.06, 21:48
PULAT TACAR (Emekli Büyükelçi)

bu sabahki oturum beni çok farklı duygular içinde bıraktı. Yaklaşık 15 yıl öncesine doğru gittim ve orada Avrupa Birliğinde, o zamanki Avrupa topluluklarında büyükelçilik görevim sırasında 1984 senesinde vardığım zaman elime düşmüş olan bu Ermeni dosyasının üç sene içinde geçirdiği safahati hatırladım. O tarihte ne büyük güçlükler içinde olduğumuzu ve kendimizi anlatamamızla ilgili sıkıntılarımızı tekrar yaşadım ve sabah da bir noktada onun tekrarını gördüm.

Bizim sorunumuz iletişimi kuramamak mıydı yahut bizim gerçeklerimizi anlatamamak mıydı ya da biz yeteri kadar hazırlanmış mıydık, kaynaklarımızı iyice incelemiş miydik? Bütün bunlar ve bana sorulduğu taktirde ya da zamanım olduğu takdirde size anlatmak isteyeceğim Avrupa Parlamentosundaki skandal, zira, tek kelimeyle orada bir skandalla karşılaştım. Başka bir deyimle �pek çoğunuz parlamentersiniz, biliyorsunuz- reddettirdiğiniz, yani, siyasî komitede reddedilen bir karar, bir rapor, hiçbir şey olmamış gibi, Avrupa Parlamentosunun genel kuruluna indirildi, nasıl yapıyorsunuz, nasıl ediyorsunuz diye bize mahal kalmadan Parlamentoda görüşüldü ve burada gördüm ki, hukuk, hak, insaf, nefaset, böyle bir şey yok. Bu durumda, üç yıl boyunca yaptığım ikna çalışmalarının ne kadar yanlış olduğunu düşündüm.

Ne kadar yanlış bir strateji izlemiştim. Çok daha başka türlü davranmak gerekiyordu, bunu gördüm o zaman. Bütün bu düşünceler, beni, bugünkü bildirime getiriyor. Bugün benim bildirim Ermenilere soykırımı yapıldığı savının hukukî ve etik açılardan incelenmesi. Her şeyden evvel şunu bilelim: Soykırımı hukukî bir terimdir. Çerçevesi 1912, 1948 tarihli Jenosit Soykırımın Önlenmesi ve Cezalandırılması Sözleşmesiyle çizilmiştir. Bu sözleşme, tüzel kişilerin değil hakikî şahısların soykırımı ile sonuçlanabileceğini göstermektedir.

Yetkili mahkeme, soykırımı suçunun işlendiğinin saptanmasıyla ilgili yetkili mahkeme, esas itibariyle, soykırımı yapılan veya yapıldığı iddia edilen ülkenin mahkemesidir. Ayrıca akit taraflar, yani, sözleşmeye taraf olanlar bir başka mahkeme üzerinde uzlaşırlarsa mesele, o dava orada da görülür. Binaenaleyh, soykırımı kararı alınamaz. Bu konuda ısrarlıyım ve işin temelinde bence bu yatıyor. Bence meseleye buradan girmemiz gerekiyor. Tekrar ediyorum, yetkili mahkemenin kararı olmadan soykırımın varlığı iddia edilemez.

Şayet sözleşmenin uygulanması tefsiri konusunda akit taraflar birbirleriyle uzlaşmaya düşerlerse, o zaman, devletin sorumluluğu meselesi ortaya çıkıyor ve gerekirse Lahey Adalet Divanına gidiliyor; ama, bu da -tekrar ediyorum- sözleşmenin uygulanması ve yorumuyla ilgili. Konuşmamın sonunda arz edeceğim. Konuşmamın sonunda bazı öneriler getireceğim. Türkiye�nin bundan sonra ne yapması gerektiği konusunda bazı öneriler getireceğim. Tekrar ediyorum: Soykırımının varlığını ya da yokluğunu, parlamentolar, yetkisi olmayan mahkemeler -zira yetkisi olmayan mahkemeler kararlar alıyorlar- dernekler ya da bireyler ya da tarihçiler, tarihçiler de soykırımı vardır ya da yoktur diyemezler, böyle bir yetkileri yok. Olsa olsa ortaya bazı verileri koyarlar ve o verilere istinaden yetkili mahkemenin karar vermesi gerekir. Hangi mahkemenin yetkili olduğu da biraz evvel söylediğim sözleşmede kayıtlıdır.

Aksine bir karar alındığı takdirde ve burada Fransız Parlamentosunun aldığı karara referans yapıyorum, yalnız Fransız Parlamentosu değil, ondan evvel pek çok başka senato, parlamento karar almış; yani, ABD�nin senatosu 1920 senesinde almış o kararı. Arjantin, Uruguay, Rusya, Kanada, Yunanistan, Belçika, İtalya, Kıbrıs Rum Yönetimi, Avrupa Parlamentosu, Avrupa Konseyi Parlamenter Asamblesinin hepsinde bunlardan bazı kararlar çıkmış, beş aşağı beş yukarı hukukî bakımdan tartışılabilecek karalar; ama, bundan sonra da çıkabilecektir. Başka bir deyimle, bütün bunların bu kararları alma yetkisi yoktur. Alırlarsa ne olur; uluslararası hukuka aykırı hareket etmiş olurlar. Uluslararası hukuka aykırı hareket edilince de ne olur; o zaman, kadıya gidilebilir yahut da görüşülür, uluslararası hukuka aykırı hareket eden tarafla görüşülür, o taraf yaptığı işi düzeltir yahut da mahkemeye gidilir.

Tehcire bağlı kayıplar, ölümler, öldürmeler soykırım mıdır? Bence değildir. Zira, Ermeni tarafı, Osmanlı Devletiyle savaşmıştır. Evvela ayaklanmıştır. Tehcir kararı alınmadan önce �bugün söylendi- Van�a girmiştir, hatta İran�dan dolaşarak 4 tane birlikle ve bu birliklerin hepsi Osmanlı Ermenilerinden oluşan birliklerdi. Girmişlerdir, Van�ı yok etmişlerdir. Bugün hâlâ harabe halindedir; yani savaşmışlardır ve en sonunda da Boghoslu Nubar �tırnak içinde- Paşa Sevr�e gittiği zaman, biz savaşan taraftık, binaenaleyh hakkımızı savaşan taraf olarak istiyoruz demiştir. Bundan daha açık bir savaşan taraf durumu olamaz devletler hukukuna göre. Bir insanla da siz savaştıysanız bunun bazı sonuçları vardır. Bu sonuçlara maalesef katlanmak durumunda kalırsınız. Meselelerin etik durumuna ayrıca gireceğim.

Yalnız, hemen burada ilave etmek istiyorum. Ermeni tarafı çoğunlukla, Yahudi soykırımıyla kendi iddiaları arasında paralellik ararlar. Bu paralelliği bulmaları mümkün değildir. Zira, Hitler Almanyasında Yahudilere uygulanan soykırımda Yahudiler ne silahlandılar ne savaşan taraf oldular ne ayaklandılar, olduğu gibi diri diri öldürüldüler. Böyle bir şey mevzubahis değildir; yani, böyle bir paralelliği kuramazlar; ama, biz de bu paralelliğin kurulamayacağını biraz daha yüksek sesle belki dile getirmek zorundayız. Gerçekten Birinci Dünya Savaşının içinde ve sonunda Osmanlı vatandaşları arasında büyük kayıplar olmuştur; ama, bu kayıplar tek taraflı değildir, iki taraflıdır. Yani, sadece Ermeni kayıplarına hayıflanmak, onların ve komşuları olan, yurttaşları olan Müslümanların kayıplarını olmamış saymak, onları küçümsemek ve hatta tarihin o sayfasını okumamak...

Bugün de aynı şeyle karşılaşıyoruz. Bugün aramıza gelerek Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında görüşlerini ifade etme imkânını tanıdığımız Ermeni tarihçileri gelmediler. Zira, onların gerçeği tartışılamaz. Zira, onlar, tarihin bazı sayfalarını okumazlar, okumak isteyenlere de okutmazlar, okutmamaya çalışırlar. Meselenin diğer boyutu da buradadır.

Soykırımı teriminin siyasî amaçlı olarak kullanılmasıyla karşı karşıyayız. Benim 1984-1987 senesinde Avrupa Parlamentosunda karşılaştığım olay ve tarihsel bilgilerle, verilerle önlemeye çalıştığım, insafla, nasafetle önlemeye çalıştığım taktik hiç işlemez. Sadece, siyasal bir saldırıyla karşı karşıyayız ve onun da cevabını siyasal alanda olduğu kadar hukuksal alanda vermek durumundayız. Zira, abartmak istemiyorum. Beni kötümser de sanmayın; ama, bizim verilerimiz, bu sabah ortaya konulan veriler başkalarını hiç ilgilendirmiyor. Hiç ilgilendirmiyor.

En ufak bir şekilde ilgilenmiyor ve okumak da istemiyorlar. Onlara arşivlerimizi açıp, biz arşivlerimizin belgelerini onlara gönderdik. Geçenlerde Sayın Elekdağ�ın başkanlığında bir toplantıya iştirak ettim Bilkent�te. Orada arşivlerimiz konusu ele alındığı zaman, bir Amerikalı tarihçi �sizin göndermiş olduğunuz belgeler, mikrofilmler orada yok; bana vermiyorlar onu� dedi. Niçin vermiyorlar; bir yerlerde kayboluyor. Bu sabah diğer bir konuşmacı arkadaşımız, orada bulunan belgelerden işlerine gelmeyenlerin ortadan kaldırıldığını söyledi. Ya belgeleri ortadan kaldırırlar ya da bunun varlığını okumak bile istemezler. Böyle bir durumla karşı karşıyayız. Yoksa, bizim arşivlerimiz açıktır. Tarihçilerimiz görüşsünler. Tarihçilerimiz aralarında anlaşamazlar. Tarih sübjektiftir ve onların tarihçileri kimliklerinin bir parçasını oluşturmuş olan soykırımı savından vazgeçemezler ve bununla ilgili bütün başka verileri de safsata olarak size iade edeceklerdir.

Binaenaleyh, meselenin çözümünü arıyoruz biz. Şayet, Fransa Parlamentosunun malum kararı olmasaydı, biz bugün burada toplanmış, bu meseleyi tartışmış olur muyduk; sanmıyorum. Aradan yıllar geçti, hiçbir şeyi tartışmadık. Zira, bizim için 1923�te mesele kapanmıştı. 1955 senesinde Hariciyeye intisap ettiğim zaman, hiç unutmuyorum, Genel Sekreter makamında bir ağabeyim vardı; şimdi, Allah rahmet eylesin, vefat etti. Ben, o sırada Fransız gazetesinde çıkmış olan bir makaleden söz ederek, aramızda dostluk, konuşma esnasında, bu Ermeni meselesi dediğim anda, üstüme şahin gibi atladı �bak arkadaş, sen yeni Hariciyeye girdin, Ermeni meselesi yoktur.

Böyle bir kelime yoktur, bunu ağzına almayacaksın, bir daha ağzından duymayayım, ağzına biber koyarım senin� dedi. Ağabeyimiz bize bunu söylediği için sustuk ve bir kenara çekildik. Meselenin tartışmasını biz de aramızda yapmak istemedik. Gelen tehlikeyi görmek istemedik. Zira, o tarihte, biz Ermenilerle gayet kardeş kardeş geçiniyorduk, gittiğimiz yerlerde onların evlerine misafir oluyorduk. Böyle bir şey aklımızdan gelmiyordu. Fakat, için için bir şey alt tarafta pişiyordu ve bunu da fanatikler, gayet rahatlıkla kullandılar.

devami var cok uzun

TSfalcon
24.10.06, 21:50
Kim diyordu askerlerin Ermeni Sorununa karismadiklarini?
ben demedim yani, askerler düsüncesini aciklayamaz mi hocam? Halil Berktaydan daha güvenilir bir kurumdur bence:)

deryatulga
24.10.06, 21:53
ben demedim yani, askerler düsüncesini aciklayamaz mi hocam?

Neden olmasin, agzi olanin konustugu bir konuyu askerlere yasak etmek gercekten de haksizlik olur.

TSfalcon
24.10.06, 21:55
ayrica, satilmis politikacilar aciklama bile yapamiyorlar ekonomi cöker diye. askerin aciklamasi beni rahatsiz etmez hocam.

TSfalcon
24.10.06, 21:59
Neden olmasin, agzi olanin konustugu bir konuyu askerlere yasak etmek gercekten de haksizlik olur.
tamamda, o zaman politikacilar konussun. yoksa fransadan mi korkuyorlar?
ellerine firsat gecti. politikacilar versin fransanin agzinin payini:lach:

deryatulga
10.11.06, 19:24
Ermeni iddialarına tokat gibi belge
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın soykırımı soran Ermeni gazeteciye verdiği sert yanıtta bahsettiği Osmanlı padişahlarına ait fermanlara ulaştı.

İşte Osmanlı devlet arşivlerindeki Ermeni hastanelerine yapılan yardımları anlatan fermanlarda yazan satırlar... Soykırım yapıldığı iddia edilen tarihlerde yayınlanan fermanlar birçok iddiayı yalanlıyor.

Sözde Ermeni soykırımı iddiası her fırsatta Türkiye'nin karşısına çıkarılmak isteniyor. Ancak tarihi vesikalar Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın da ifade ettiği gibi bu iddiaları kesin bir dille yalanlıyor.Osmanlı Devlet arşivleri yaşananları gün yüzüne çıkarıyor. Soykırımdan bahsedildiği tarihlerde dönemin Padişahı 2. Mahmut tarafından yaptırılan hastane bunun en güzel örneklerinden biri.

İŞTE O BELGE

Greyson
11.11.06, 02:25
Ermeni iddialarına tokat gibi belge
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın soykırımı soran Ermeni gazeteciye verdiği sert yanıtta bahsettiği Osmanlı padişahlarına ait fermanlara ulaştı.

İşte Osmanlı devlet arşivlerindeki Ermeni hastanelerine yapılan yardımları anlatan fermanlarda yazan satırlar... Soykırım yapıldığı iddia edilen tarihlerde yayınlanan fermanlar birçok iddiayı yalanlıyor.

Sözde Ermeni soykırımı iddiası her fırsatta Türkiye'nin karşısına çıkarılmak isteniyor. Ancak tarihi vesikalar Başbakan Recep Tayyip Erdoğan'ın da ifade ettiği gibi bu iddiaları kesin bir dille yalanlıyor.Osmanlı Devlet arşivleri yaşananları gün yüzüne çıkarıyor. Soykırımdan bahsedildiği tarihlerde dönemin Padişahı 2. Mahmut tarafından yaptırılan hastane bunun en güzel örneklerinden biri.

İŞTE O BELGE


wo finde ich das in den "devlet.gov" archiven?hast du infos derya hoca?

Greyson
24.12.06, 12:36
damit man dagegen argumentieren kann.eine lüge,sonst nichts.
ATATÜRK’E ATFEDİLEN ERMENİ İDDİALARI
Atatürk’e Yönelik Birinci İddia
Atatürk’e yönelik iddialar, Ermeniler tarafından değişik platformlarda sık sık dile getirilmiş ve bunlar propaganda amacıyla ortaya atılmıştır.(-maktadır.) Konu hakkındaki ilk hata veya kasıt, Paul du Veou adlı Fransız yazarın 1938 yılında Paris’te yayınladığı “Lé Désastre d’ Alexandrette, 1934-1938” adlı kitabının 121.ve 122. sayfasının dipnotuna koyduğu ifadeden kaynaklanmıştır. (1) Paul du Veou’ya göre Mustafa Kemal 27 Ocak 1920 tarihinde İstanbul’da Divan-ı Harb-i Örfi de şahitlik yapmış ve bu şahitliğinde Türklerin Ermenileri katlettiğini söylemiştir.(2)
Fransız yazar Paul du Véou, bahsi geçen alıntıyı muhtemelen İstanbul’un işgalde bulunduğu yıl olan 1919-1920’de İtilaf devletlerinin denetiminde Ermenilerce Fransızca olarak çıkartılan Le Bosphore ve La Renaissance gazetelerinde “Déclaration de Mustafa Kemal” ismiyle yayınlanmış olan gerçek dışı haberden etkilenerek ve doğru olup olmadığını tahkik etmeden alarak kitabının dipnotuna koymuştur.(3)
Paul du Véou’nun kullandığı dipnotu daha sonra Ermeni papazı Jean Naslian da kullanmıştır.(4)
“‘Hiçbir zaman ellerini kana bulamamakla iftihar eden Mustafa Kemâl, suçu birkaç kişiye yükleyerek 28 Ocak’ta divan-ı harb’de aşağıdaki itirafta bulunmuştur’ diyen Naslian, Mustafa Kemal’i daha sonra kurulacak mahkeme üyesi olan ve gaddarlığından dolayı ‘Nemrud Mustafa’ (5) ismiyle veya ‘Nemrud Mustafa Paşa Divan-ı Harbi’ adıyla anılan ‘Süleymaniyeli Mustafa Paşa’yla da karıştırmıştır. Adı geçen Papaz’ın kitabı basılmadan önce durumu öğrenip söz konusu ifadenin bir hata olduğu kendisine yine bir Ermeni yazarı, Guerguerian, tarafından ihtar edilmiş ve kitaptan çıkarılması gerektiği bildirilmişse de, bu yapılmamıştır.
“Benzer hatalar, bir yıl farkla yani 27 Şubat 1919 veya 28 Ocak 1920 tarihli olarak daha bir çok Ermeni yazar tarafından tekrarlanmıştır.
“...Yukarıda zikrettiğimiz Guergian’dan sonra yine bir Ermeni yazar, James Tashjian da, yazdığı makalesinde ‘Nemrud Mustafa’ ile Mustafa Kemal Atatürk’ün Ermeni yazarlarınca karıştırıldığını ve bu hata üzerinde ısrar edildiğini belirtmiştir. Yine New York’ta oturan bir Amerikalı Papaz&n etwas Chauvinistisches. Etwas Gewalttätiges und Vergewaltigendes. Haben kraft ihres Auserwähltheitsdünkels einen Absolutheitsanspruch, der echte Toleranz von vornherein ausschliesst."

Das wofür Deschner steht war lange schon bekannt. Er hat das Verdienst, populär gemacht und sytematisch zusammengetragen zu haben zu haben, was eingeweihte Kreise gern unter dem Teppich gelassen hätten. Weshalb ich heute konfessionslos bin, hat ja seine Gründe.
Aber bei Deschner geht es mir so wie bei PI. Anfangs wirkt die Lektüre anregend und erhelllend. Dann hat man den Eindruck, das Immergleiche in wechselnder Kostümierung zu lesen. Schließlich fühlt man sich angewidert, beschmutzt und seelisch belastet.
"Ich denke, also bin ich kein Christ." (Originalton Deschner)
Wann wird es einen islamisch aufgewachsenen "Deschner" ohne Decknamen geben mit der Quintessenz:
Ich denke, also bin ich kein Muslim.

deryatulga
14.02.07, 01:04
14 Şubat 2007 http://www.hurriyet.com.tr/images/siyah_ok.jpg
Yalçın BAYER

ybayer@hurriyet.com.tr (ybayer@hurriyet.com.tr)

http://www.hurriyet.com.tr/_yazarlar/images/42b.jpg Bizans'ta da Ermeniler tehcir edilmiş


SAKARYA Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü öğretim üyesi Doç. Dr. Emin Gürses, "Geçenlerde İsmail Tokalak'ın yazdığı 'Bizans-Osmanlı Sentezi; Bizans Kültür ve Kurumlarının Osmanlı Üzerindeki Etkisi' adlı bir kitaptan söz etmiştiniz. Güzel bir çalışma..." dedi.


Bizans tarihi ile ilgili çalışırken, eline ilginç bir makale geçmiş: 'Bizans İmparatorluğu'nda bir politika olarak nüfus transferi' (Comparative Studies in Society and History' adlı dergide Ocak 1961'de yayımlanmış.)
Doç. Gürses şunları anlatıyor:
"Bu makalede Bizans imparatorunca, Doğu Anadolu'da güvenlik sorunu yaratan Ermeni yerleşimcilerin bazı bölgelerden toplu olarak imparatorluğun diğer bölgelerine transfer edildikleri, yani tehcire tabi tutuldukları belirtiliyor. Kaynak olarak Latince, Yunanca, Fransızca, İngilizce ve Almanca araştırmalar gösterilmiş."
SORUN YARATAN ERMENİLER
"Eldeki kaynaklara göre, Bizans İmparatoru Tiberius güvenlik sorunu yaratan binlerce Ermeni'nin 578 yılında Kıbrıs'a tehcirini sağlamış. İmparator Konstantine V Copronymus (741-775) döneminde, Erzurum ve Maraş bölgesinden toplanan Ermeniler, batı bölgelerine (O zamanki Trakya), 792 yılında Sicilya'ya; Kral II. Basil döneminde doğu illerinden toplanan Ermeniler Girit ve Makedonya bölgelerine; daha sonraki dönemde Kuzey Suriye, Yunanistan, Girit, Kıbrıs ve Çukurova bölgelerine tehcir edilmişler."
"Osmanlı'nın da, Ermenileri özellikle Lübnan'daki Hıristiyanların yaşadığı Dağlık Lübnan denen bölgeye gönderdiği biliniyor."
Gürses, bu politikanın sadece Ermenilere karşı değil, sorun yaratan öteki etnik gruplara karşı da kullanıldığını belirterek şöyle diyor:
"Şunu görüyoruz, Ermenilerin Bizans'ta sorun yaratmaları, Türklerin Anadolu'ya girmesini kolaylaştırmıştır... Tokalak'ın kitabı bu açıdan önemli. Bizans'taki kurumsal yapılanmaların Osmanlı döneminde de bazı revizyonlarla sürdürüldüğü anlaşılıyor. Yani bu tehcir politikası Osmanlı'nın Bizans'tan devraldığı bir gelenek... Bizans yani Doğu Roma, Roma İmparatorluğu kurumlarından bir sentez yaratırken yeni yayılma alanı olan doğudaki kurumlardan da etkilenmiş. Osmanlı da tüm bu geleneklerden kendi sentezini yaratmıştır."
TÜRK BOYLARI
"Güvenlik sorunu yaratan gruplar tehcire tabi tutulurken, bazı Türk boylarının Balkanlar'ın güvenliği için II. Jüstinyen döneminde 690'lı yıllarda Makedonya ve Vardar bölgesine yerleştirildiğini görüyoruz. Bu dönemde Türklerin Anadolu'ya yerleşmeden önce özellikle kuzeybatı Karadeniz üzerinden Balkanlar'a geldikleri biliniyor. Prof. Georg Ostrogorsky'nin 'Bizans Devleti Tarihi' adlı eserinde de belirtildiği gibi Avarlar 580'li yıllarda Balkanlar'da etkili bir güç idiler."
"10. yüzyılda II. Basil döneminde Trakya'da bir Türk kolonisi kurulmuş. 11. yüzyılda Peçenekler, Tuna bölgesine yerleşmiş. 13. yüzyılda Selçuklu Sultanı II. Keykavus'a bağlı gruplar Dobruca bölgesine yerleşmiş."
"11. yüzyılda Bizans ve Ermeniler arasındaki sorunlar had safhaya çıkmıştı. Bu dönem Türklerin Anadolu'ya girişlerinin dönemi olmuştur. Yani bu sorun Türklerin işini kolaylaştırmış" diyen Gürses, şu bilgiyi veriyor:
'Journal Asiatique' adlı Fransızca dergide 1919'da yayınlanan bir makalede F. Macler adlı yazar, 17. yüzyılda yaşamış bir Ermeni yazardan şu alıntıyı aktarıyor:
"Ermeniler, Yunanlılardan nefret eder. Yunanlılar da Ermenilerden nefret eder. Bu nedenle Tanrı, Türkleri yarattı, ikisini cezalandırmak için."

deryatulga
19.03.07, 14:25
SAYIN HALAÇOĞLU PATRİKLİK ARŞİVLERİNİN NEREDE OLDUĞUNU BİLMİYOR MU?;Kaynak: LRAPER
Yer: Türkiye
Tarih: 19.3.2007

Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Gomidas Enstitüsü Müdürü Ermeni tarihçi Ara Sarafian'ı şov yapmakla suçladı. Sarafian'ın 'Halaçoğlu, Osmanlı arşivlerinde üzerinde araştırma yapmak istediğim belgelerin bulunmadığını söyledi.' beyanatının gerçeği yansıtmadığını belirten Halaçoğlu, "Sarafian'a sadece Osmanlı arşivlerinden değil, Taşnak dahil diğer tüm arşivlerden yararlanılması gerektiğini söyledim. Sarafian şov yapıyor." dedi.

Osmanlı arşivlerinin tasniflerini kendisinin yaptırdığını anlatan Halaçoğlu, Sarafian'ın dediği gibi; köy köy, mahalle mahalle kayıtların bulunmadığını belirterek, "Osmanlı arşivinde yoksa, Patrikhane arşivinde vardır. Oradan araştıralım o zaman. Neden orayı açmaya çekiniyorlar? Orada çok araştırma yapan biri. Böyle bir bilginin olmadığını kendisi de biliyor. Araştırma sonrasında arşivde öyle bir bilginin olmadığı ortaya çıktığında, 'arşivdeki bu bilgileri sakladınız' diye ortaya çıkacaktı. 'Ben böyle bir listenin olduğunu bilmiyorum' dedim” diyor.

PATRİK MESROB II: “HAYRET EDİYORUM”

Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun Ermeni Patrikliği arşivlerine değinmesini hayretle karşıladığını söyleyen Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob II, şöyle dedi: “Sayın Halaçoğlu’nun Patrikliğimiz arşivleri hakkında söyledikleri bende hayret uyandırıyor. Kendisi de çok iyi biliyor ki, İttihat ve Terakki Hükümeti, 10 Ağustos 1916 tarihinde İstanbul, Ağtamar, Kozan ve Kudüs Patrikliklerini birleştirme kararı almış, Başepiskopos Sahag Khabayan’ı ise Türkiye Ermenileri Katolikosu ünvanıyla, o zamanlar Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde bulunan Kudüs makamına atamıştı. Devlet’in aldığı bu karar nedeniyle, İstanbul’daki tüm arşivlerimiz de yeni merkez olarak tanınan Kudüs’e gönderilmişlerdir. Ne yazık ki, bizim arşivlerimiz, o zamanki Hükümetin Ermeni cemaatinin fikrine başvurmadan aldığı aceleci bir kararla, tüm belgelerimiz Kudüs’e taşındı. Keşke o arşivler bir gün açılabilseydi” dedi.

“AĞTAMAR TÜRKİYE’DE VE TÜRKİYE’DE KALACAK!”

Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob II, ayrıca 9 Mart 2007 tarihli Önce Vatan Gazetesi’nde Mehmet Z. Öztürk’ün köşe yazısına da değinerek, şu açıklamada bulundu: “Sayın Mehmet Z. Öztürk, Ağtamar Adası’ndaki Surp Haç Ermeni Kilisesi’ni akıbetini sorgulayarak, kilisenin Lübnan, Kudüs veya Ermenistan Patrikliklerine mi bağlanacağını sormuş. Türkiye’de 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet Han tarafından kurulmuş olan 546 yıllık Türkiye Ermenileri Patrikliği varken, eğer herhangi bir Patrikliğe bağlanması düşünülüyorsa, bunun Türkiye dışındaki bir Patrikliğin olabilmesinin sorgulanmasını ben hayretle karşılıyorum! Lübnan, Kudüs ve Ermenistan Patrikliklerinin Türkiye’de ne işi olabilir? Ağtamar adasındaki Surp Haç Ermeni Kilisesi kendi içişlerinde tamamen özerk bir yapıya sahip olan Türkiye Ermenileri Patrikliği yetki sınırları dahilinde bulunmaktadır, bu durumda Türkiye dışında bulunan Lübnan, Kudüs ve Ermenistan Patrikliklerinin Türkiye’de ne işi olabilir?”

Der Schakal
19.03.07, 15:06
SAYIN HALAÇOĞLU PATRİKLİK ARŞİVLERİNİN NEREDE OLDUĞUNU BİLMİYOR MU?;Kaynak: LRAPER
Yer: Türkiye
Tarih: 19.3.2007

Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Gomidas Enstitüsü Müdürü Ermeni tarihçi Ara Sarafian'ı şov yapmakla suçladı. Sarafian'ın 'Halaçoğlu, Osmanlı arşivlerinde üzerinde araştırma yapmak istediğim belgelerin bulunmadığını söyledi.' beyanatının gerçeği yansıtmadığını belirten Halaçoğlu, "Sarafian'a sadece Osmanlı arşivlerinden değil, Taşnak dahil diğer tüm arşivlerden yararlanılması gerektiğini söyledim. Sarafian şov yapıyor." dedi.

Osmanlı arşivlerinin tasniflerini kendisinin yaptırdığını anlatan Halaçoğlu, Sarafian'ın dediği gibi; köy köy, mahalle mahalle kayıtların bulunmadığını belirterek, "Osmanlı arşivinde yoksa, Patrikhane arşivinde vardır. Oradan araştıralım o zaman. Neden orayı açmaya çekiniyorlar? Orada çok araştırma yapan biri. Böyle bir bilginin olmadığını kendisi de biliyor. Araştırma sonrasında arşivde öyle bir bilginin olmadığı ortaya çıktığında, 'arşivdeki bu bilgileri sakladınız' diye ortaya çıkacaktı. 'Ben böyle bir listenin olduğunu bilmiyorum' dedim” diyor.

PATRİK MESROB II: “HAYRET EDİYORUM”

Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu’nun Ermeni Patrikliği arşivlerine değinmesini hayretle karşıladığını söyleyen Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob II, şöyle dedi: “Sayın Halaçoğlu’nun Patrikliğimiz arşivleri hakkında söyledikleri bende hayret uyandırıyor. Kendisi de çok iyi biliyor ki, İttihat ve Terakki Hükümeti, 10 Ağustos 1916 tarihinde İstanbul, Ağtamar, Kozan ve Kudüs Patrikliklerini birleştirme kararı almış, Başepiskopos Sahag Khabayan’ı ise Türkiye Ermenileri Katolikosu ünvanıyla, o zamanlar Osmanlı İmparatorluğu sınırları içinde bulunan Kudüs makamına atamıştı. Devlet’in aldığı bu karar nedeniyle, İstanbul’daki tüm arşivlerimiz de yeni merkez olarak tanınan Kudüs’e gönderilmişlerdir. Ne yazık ki, bizim arşivlerimiz, o zamanki Hükümetin Ermeni cemaatinin fikrine başvurmadan aldığı aceleci bir kararla, tüm belgelerimiz Kudüs’e taşındı. Keşke o arşivler bir gün açılabilseydi” dedi.

“AĞTAMAR TÜRKİYE’DE VE TÜRKİYE’DE KALACAK!”

Türkiye Ermenileri Patriği Mesrob II, ayrıca 9 Mart 2007 tarihli Önce Vatan Gazetesi’nde Mehmet Z. Öztürk’ün köşe yazısına da değinerek, şu açıklamada bulundu: “Sayın Mehmet Z. Öztürk, Ağtamar Adası’ndaki Surp Haç Ermeni Kilisesi’ni akıbetini sorgulayarak, kilisenin Lübnan, Kudüs veya Ermenistan Patrikliklerine mi bağlanacağını sormuş. Türkiye’de 1461 yılında Fatih Sultan Mehmet Han tarafından kurulmuş olan 546 yıllık Türkiye Ermenileri Patrikliği varken, eğer herhangi bir Patrikliğe bağlanması düşünülüyorsa, bunun Türkiye dışındaki bir Patrikliğin olabilmesinin sorgulanmasını ben hayretle karşılıyorum! Lübnan, Kudüs ve Ermenistan Patrikliklerinin Türkiye’de ne işi olabilir? Ağtamar adasındaki Surp Haç Ermeni Kilisesi kendi içişlerinde tamamen özerk bir yapıya sahip olan Türkiye Ermenileri Patrikliği yetki sınırları dahilinde bulunmaktadır, bu durumda Türkiye dışında bulunan Lübnan, Kudüs ve Ermenistan Patrikliklerinin Türkiye’de ne işi olabilir?”


Hocam,

bunlar sen arsivi ac ben arsivi acmam diye kavga etmek icin bu konuya girmisler ... birisi "Osmali Arsivleri kapali" veya "Osmanli Arsivleri temizlendi" diyor. Obiriside "Neden Kudüsdeki arsivleri acmiyorsunuz" diye bu oyuna girmis.

deryatulga
19.03.07, 15:12
Hocam,

bunlar sen arsivi ac ben arsivi acmam diye kavga etmek icin bu konuya girmisler ... birisi "Osmali Arsivleri kapali" veya "Osmanli Arsivleri temizlendi" diyor. Obiriside "Neden Kudüsdeki arsivleri acmiyorsunuz" diye bu oyuna girmis.

Asil önemli olan ne burada, bir düsün bakalim!

Der Schakal
19.03.07, 15:37
Asil önemli olan ne burada, bir düsün bakalim!


hmmm ... Tüm arsivleri küduse tasimak olabilir.

Ittihat ve Terakki Cemiyet ermenileri geri getirmek istiyorsaydi neden tüm arsivleri küduse götürsün? Bu nokdadan bakarsak Ermenilere tehcir etdikden sonra aslinda geri getirmiyecekdiler ...

deryatulga
19.03.07, 16:00
hmmm ... Tüm arsivleri küduse tasimak olabilir.

Ittihat ve Terakki Cemiyet ermenileri geri getirmek istiyorsaydi neden tüm arsivleri küduse götürsün? Bu nokdadan bakarsak Ermenilere tehcir etdikden sonra aslinda geri getirmiyecekdiler ...

Tamam o gercegin yarisi, ama asil önemli olan öteki yarisi1

ottoman1299
20.04.07, 08:03
İsveçli binbaşının 1917 tarihli mektubu; Ermeni soykırımı yalan

Ermenilerin sözde soykırım iddialarına bir yalanlama da İsveç tarihinden geldi. İsveç'te1917'de yayınlanan ve son günlerde ortaya çıkan "Nya Dagligt Allehanda" isimli İsveç gazetesinde, 1915 - 1917 arasında Ermenilerle yaşayan binbasi Hjalmar Pravitz'ın yazdığı yazıda sözde Ermeni soykırımının bir yalan olduğunu ortaya koydu.



Yayınlanan mektubunda Binbaşı Pravitz, "Iran'dan, Türkiye'den geçerek (2 sene kalıyor) İsveç'e geldiğim zaman, Marika Stjerstedt'in "Ermenilerin Acınacak Durumu" adlı kitabını okudum. Baştan aşağı yalanlarla dolu olan kitabı hemen çöpe attım" derken, Ermenilerin arasında iki sene kaldığını, tamamem kendi gözlemlediklerini yazdığını kaydediyor.

Mektubunun devamında Binbasi Pravitz, "Her zaman sefilliğe şahit oldum. Ancak önceden planlanmış bir katliama hiç bir yerde şahit olmadım. Savaşın başında, güvenilmez Ermenilerin, Osmanlı İmparatorluğu'nun kuzey kısmından sürülmelerinin sebebini kavramak ve Osmanlının zorunlu nedenlelerle bu işi yaptığını anlamak gerekiyordu. Ermenilerin bir çeşit Türk esareti altında yaşadıklarını ve sürekli baskı gördüklerini söyleyen ve yazanların yalan söylediklerini söylüyorum. Öte yandan söz konusu büyük Ermeni göçü hakkında, Türk yetkili kuruluşlarının göçmenlerin sıkıntılarını azaltmak için yaptıkları çabaların çok eksik ve yetersiz olduğunu itiraf etmek zorundayım. Ama hiç bir zaman bu talihsiz insanlara karşı bir Türk saldırısı görmedim. Bir görgü şahidi olarak, göçmenleri gözeten Türk jandarma birliklerinin Ermenilere katliam yaptığı iddialarına kesinlikle karşı çıkıyorum" diye yazıyor.

23 Nisan 1917 tarihli "Nya Dagligt Allehanda" Gazetesi'ndeki mektubun Türkçeleştirilmiş metni, şöyle:

"NYA DAGLIGT ALLEHANDA
(YENİ GÜNLÜK ÇEŞİTLİLİK GAZETESİ)
Pazartesi, 23 Nisan 1917"
"Aralarında bulunmuş olan birinin ağzından Ermenilerin durumu
İsveç'li bir subay, bayan Marika Stjernstedt'in yazdıklarını derinlemesine inceliyor.

"Geçenlerde yurt dışından (İran'dan) ülkeme döndüm. Biraz geç de olsa elime geçen Ermeni sorunu ile ilgili İsveç'te yazılmış iki kitabı inceleme fırsatını buldum. Bunlardan birincisi (Karl Gustav) Ossiannilsson'un "Soylu insan - Sven Hedin - ", ikincisi Marika Stjernstedt'in "Ermenilerin Acınacak Durumu".

"Birinci kitabı doğrudan çöpe attım. Sven Hedin'e karşı kötü, gizli manalı ifadeler beni, Dagens Nyheter gazetesindeki bir baş makale kadar bile ilgilendirmedi. İkinci kitapta verilmek istenen, Ermenilerin çektikleri acıların abartılı olarak ifade edilmesi. Bu kitabı sonuna kadar bir solukta okudum. İşte benim şimdi yapmak istediğim, olayları anlatmak ve bu iki kitaptaki yanlış ve çarpıklıkları ortaya çıkarmak.

"Ermenilerin sefaletini, benim kadar yakından başka hiç bir İsveçlinin görme ve inceleme fırsatı olmadığını söyleme cesaretini gösteriyorum. Bir aylık bir süre için bu zavallı göçmenlerin arasında yolculuk ettim ve bu yolculuk, her iki yazara göre iddia edilen katliamın gerçekleştiği 1915 yılının sonbaharının sonunda gerçekleşti.

"Yukarıdaki her iki çalışmada yazılanlarla söylenmek istenen, Türkler ve Almanların insanlık dışı ve barbarca davrandıkları şeklindedir. Ben, aşağıda tamamen kendi gözlemlerime göre gördüklerimi yazdım. Bunu yaparken, yukarıdaki bu iki yazarca okuyucuya verilmek istenen izlenimlerin, aslında doğru olmadığını anlatabilmeyi umut ediyorum.

"Kitapların içeriğinden anladığım kadarıyla, her iki yazar da hem Türklerin hem de Almanların bilinçli olarak saldırı ve katliam işlediklerini anlatmak istemişler. Yaşananların şahidi durumunda olmam, bana, bu gibi yalan iddiaları kınama hak ve yükümlülüğünü veriyor ve buna ek olarak kendi gördüklerim bu protestoyu güçlendiriyor.

"İşin gerçeğine bakarsak büyük ölçüde Almanların ve müttefiklerinin (Türkiye, Avusturya-Macaristan, Bulgaristan) dostuyum. Öte taraftan tarafsız ülkenin (İsveç) vatandaşı olarak tutarlı olmak gerekiyor.

İstanbul'dan Anadoluya doğru yolculuğuma başladığımda kulaklarım Amerikalı gezginlerin, zavallı Ermenilerin Türk efendileri tarafından nasıl katliama uğradığı şeklinde anlatılanlarla, yani önyargılarla doluydu. Tanrım! Nasıl bir kargaşa görecektim acaba ve nasıl bir zulme şahit olacaktım? Orta Doğu'da görevli olarak (İran Jandarma teşkilatını kurmak ve geliştirmek için) uzun yıllar yaşadığım için, Hıristiyan olduklarından dolayı, Ermenilerin Tanrı'nın en sevgili kulları olduğu şeklindeki görüşe katılmam kesinlikle mümkün değildir. Türklerin saldırıları ve isimsiz kurbanlar hakkındaki söylentilerin doğru olup olmadığını anlayabilmek için gözlerimi açmaya karar verdim.

"Her zaman sefilliğe şahit oldum. Ancak önceden planlanmış bir katliama hiçbir yerde şahit olmadım. Kesinlikle hayır. İşte bu nedenle gördüklerimi yazma gereği duydum.

"Savaşın başında, güvenilmez Ermenilerin Osmanlı İmparatorluğu'nun kuzey kısmından güneye sürülmelerinin sebebini kavramak ve Türk hükümetinin zorunlu nedenlerle bu işi yaptığını anlamak gerekiyordu.

"Nefret ettikleri bölge yetkililerine karşı istila ordusu ile birlikte ortak bir saldırı yapmak için sadece Rusların gelmesini bekleyen tüm bu Ermeni yerleşim birimlerini Erzurum bölgesinden çıkarmak önemliydi ve gerekliydi. Erzurum, Şubat 1916'da düştüğünde, Rusya'da tutsak kaldığım sırada tutsaklığı paylaştığım bir Ermeni, bana şunları dedi: "Biz sürülmeyip Erzurum'da bırakılsaydık, Erzurum çok daha önceden düşerdi". Eğer güçlü dış düşmanlar tarafından tehdit edilen ve saldırıya uğrayan Türkiye gibi bir ülke, sinsi iç düşmanlara karşı kendini korumaya çalışıyorsa buna kimse karşı çıkamaz.

"Ermenilerin bir çeşit Türk esareti altında yaşadıklarını ve sürekli baskı gördüklerini iddia edenlerin kuruntu yaptığını düşünüyorum. Daha kötü durumda olan uluslar bulunmaktadır. Mesela İngiliz sömürgesi altında yaşayan Hint kulilerine ve Bengallilere, Rusların "penétration pacifique" (hissettirmeden ülkeye girme) politikası altında İran Azerbaycan'da yaşayan milliyetçilere ve Belçikalı Kongo'sundaki zencilere ve Fransa Guyana'daki Kauçuk bölgesinde yaşayan yerli halka ne demeli! Tüm bu uluslar, bence, Ermenilerin görmüş olduğu iddia edilen sürekli baskıdan ve verdikleri kurbanlardan çok daha fazla baskı görmüşlerdir. Kural olarak, bir ulusun sürekli ve bir nebze daha hafif bir zulme dayanması, kanlı ama hızlı bir şekilde biten bir zulme veya git gide Avrupa'nın dikkatini üzerine çeken, Ermeni sorunu olarak nitelendirilen sadece bir saldırıya dayanmasından çok daha zordur. Dönem dönem ortaya çıkan katliamlar bir yana bırakılırsa, - ki bu katliamların kuşkusuz büyük ölçüde nedeni yine Ermenilerdir -, Ermenilere oldukça iyi davranıldığını düşünüyorum. Kendi dinleri, kendi sözlü ve yazılı dilleri ve kendi okulları vs. hepsi var.

"Öte yandan sözkonusu büyük Ermeni göçü hakkında, Türk yetkili kuruluşlarının göçmenlerin sıkıntılarını azaltmak için yaptıkları çabaların çok eksik ve yetersiz olduğunu itiraf etmek durumundayım. Ancak işin doğrusunu söylemek gerekirse ve bir kez daha vurgulamak isterim ki, Türkiye'nin içinde bulunduğu zor koşullar, yani üç güçlü düşman tarafından saldırıya uğramış olduğu göz önüne alındığında, Türklerin böyle koşullarda organize bir yardım faaliyeti yürütmesi imkânsız olmuştur.

"Ben, "Tanin"in (Türk gazetesi) deyimiyle bu zavallı "göçmenleri - muhacirleri" çok yakından gördüm. Onları Anadolu'da trende, Konya'da ve başka yerlerde öküz arabalarında ve Toros dağlarında sayısız kafileler halinde yürürken, Tarsus ve Adana'da çadır kamplarında gördüm. Ayrıca Halep'te, Deir-el-Zor ve Ana'da gördüm.

"Yol kenarlarında ölmek üzere olanları ve ölüp kalanları gördüm. Ancak yüz binlerce insandan elbette ölenlerin olması normaldir. Çakallar tarafından parçalanmış çocuklar ve kollarını küçük bir parça "ekmek" için uzatan ve bağıran acınacak halde insanlar gördüm.

Ama hiçbir zaman bu talihsiz insanlara karşı bir Türk saldırısı görmedim. Bir keresinde bir Türk jandarmanın geçerken geride kalan bir kaç kişiyi kamçısıyla dövdüğünü gördüm. Ancak aynı davranışlara kendim Rusya'da da maruz kaldım ve bunun için ne o zaman ne de sonradan tepki gösterdim.
"Konya'da bir Fransız, bayan Soulié, ailesiyle ve İtalyan bir hizmetçi kadınla beraber oturuyordu. Savaşa rağmen orada oturuyorlardı ve Türkler onlara hiçbir şey yapmıyordu. Şehire Almanlar yerleştiklerinde bu bayan onları "bizim meleklerimiz" diye adlandırdı. "Sahip oldukları her şeyi Ermenilere verdiler!" Almanların yaşadığı yerlerde, Almanların fedakârlığını gösteren bu tarz kanıtları her yerde gördüm.

"Halep'te büyük bir otelin sahibi olan Ermeni Baron'a (Ermeni Erkek - Bay) konuk oldum. Kendisiyle hemşehrilerinin durumu üzerine birçok defa sohbet etmemize rağmen bana Türklerin katliamından hiç bahsetmedi. Ertesi gün Cemal Paşa ile bir görüşme yapacaktım. Bu nedenle Cemal Paşa hakkında konuştuk. Bir çok kişi tarafından bir cellat olduğu iddia edilmesine rağmen, Ermeni Baron bu ünlü adamdan çok olumlu olarak bansetti.

"Halep'te Ermeni bir hizmetkar ile tanıştım. Bu kişi daha sonra birkaç ay boyunca bana yol arkadaşlığı etti. Bu kişi ne Halep'te, ne de doğum yeri olan Maraş'ta veya başka bir yerde Türk katliamından tek kelime etmedi. Bayan Stjernstedt'in yazdığı abartılara kesinlikle inanmıyorum ve Ermeni otoritelerinin ileri sürdüklerine hiç mi hiç değer vermiyorum.

"Örneğin bayan Stjernstedt'in yazdığı kitabın 44. sayfasında Meskene kentinden ve bir Ermeni doktoru olan Turoyan'dan bahsediyor. Bu kişinin güya orada bulunduğu dönemde ben de Meskene'deydim. Tarihi yapıları görmek ve incelemek için etrafıma dikkatlice bakıyordum. Çünkü Büyük İskender buradan Fırat Nehri'ni geçmişti, dahası Tevrat'ta da bu yerden bahsediliyordu. Burada benim şimdi bahsettiğim Ermeni hizmetkarımdan başka hiç bir Ermeni'nin izine rastlamadım. Dr. Turayan'ın varlığı ve tanıklığını meselesine şüphe ile bakıyorum. Eğer böyle biri var olsa bile, belirtilen zamanda orda olduğundan dahi şüpheliyim. Eğer Meskene'deki koşullar gerçekten belirtildiği gibi olsaydı, şüpheci Türkler "hükümet görevlisi" olarak bir Ermeni'yi oraya yollarlar mıydı? Siz buna hiç inanır mısınız?

"On dört gün boyunca Fırat Nehri üzerinde yolculuk yaptım. Bu süre boyunca bayan Stjernstedt'in verdiği bilgilere göre en azından bir kez Ermenilere karşı yapılmış bir saldırı görmeliydim. Bu durumda bir çoğu Fırat Nehri'nin üzerinde ölü olarak yüzüyor olmalıydı. Bu nehir yolculuğunu Dr. Schacht (Alman Hekim Binbaşı Dr. Roland Schacht) ile birlikte yaptık. Daha sonra kendisiyle Bağdat'da yine buluştuk, konuştuk. Bana hiç böyle şeyler anlatmadı.

"Konuyu özetlersek, bayan Stjernstedt'in, hiç bir yönden eleştiri yapmadan, güvenilir olmayan kaynakların anlattıkları uydurma hikayeleri olduğu gibi kabul ettiğini ve bu saç baş yaran korkunç hikayeleri ve söylentileri, yazdıklarına dayanak olarak aldığını düşünüyorum. Ancak, bayan Stjernstedt'in, bu yazılarıyla Ermenilerin zor durumlarına dikkat çekmek istediğini de inkar etmek istemiyorum.

"Ancak, bir görgü şahidi olarak, göçmenleri gözeten düzenli Türk jandarma birliklerinin Ermenilere katliam yaptığı iddialarına kesinlikle karşı çıkıyorum.
"İleride, daha değişik bir yerde ve boyutta Ermeni konusunu, aynen şimdi olduğu gibi tamamıyla tarafsız olarak ele almak istiyorum. Ancak şu an için bu kadarını yeterli görüyorum."

"Rättvik, Nisan 1917
Hjalmar Pravitz"



Yukarıdaki gazete yazısının sonunda okunduğu gibi, İsveçli Binbaşı Pravitz, başka bir yerde bu konuda daha ayrıntılı bilgi vereceğini yazmış. Bunun üzerine acaba kendisi bir kitap yazmış mı diye baktığımızda, hakikaten de kütüphanelerde böyle bir kitap olduğunu gördük. Kitabın adı, "FRÅN PERSIEN, I STILTJE OCH STORM (Major Hjalmar Pravitz - Stockholm, Oktober 1918)". 1918 yılında basılmış. Kitabın 215 - 228 sayfaları arası, konuyla ilgili bölümü oluşturuyor.

http://www.zaman.com.tr/webapp-tr/haber.do?haberno=530016

deryatulga
20.04.07, 12:03
Zaman gazetesi de bu "ortaya cikti" moduna takilmis anlasilan. Amerika'yi yeniden kesfederek bir yerlere varilmayacagini söylemekten dilimizde tüy bitti. Bu müthis kesfin arkasindaki kisinin de tarihcilikle filan ilgisi olmayan ama buna karsilik connectionlarini saglam tutan bir zat oldugunu söyleyelim. Yakinda kitabi ciktiginda kendisini daha yakindan tanirsiniz.

deryatulga
22.04.07, 03:35
http://www.radikal.com.tr/resim/print.gifYazdır (http://www.radikal.com.tr/yazici.php?haberno=219158&tarih=22/04/2007&yollayan_sayfa=http%3A%2F%2Fww w.radikal.com.tr%2Fhaber.php%3 Fhaberno%3D219158) http://www.radikal.com.tr/resim/friend.gifYolla (http://www.radikal.com.tr/mektup.php?haberno=219158&tarih=22/04/2007&yollayan_sayfa=http%3A%2F%2Fww w.radikal.com.tr%2Fhaber.php%3 Fhaberno%3D219158) | Arşive Ekle (http://www.radikal.com.tr/arsivle.php?arsivle=1&arsiv_haberi=219158&yollayan_sayfa=http%3A%2F%2Fww w.radikal.com.tr%2Fhaber.php%3 Fhaberno%3D219158) Kültür/Sanat
http://www.radikal.com.tr/resim/yazarlar/40.gif 'Öteki'
Gündüz Vassaf
22/04/2007 (14 kişi okudu)
Bu yazı Türk ve diaspora Ermeni toplumlarının birbirlerini algılamasındaki psikolojik boyutlarla sınırlı.
Düşüncelerim, son aylarda Boston'da dinleyici olarak katıldığım toplantılarda gözlemlerimden kaynaklanıyor. Gayri ihtiyari de olsa, katılanların milli maça çıkarcasına taraflaşmaları. Taraflaşma genellikle,
soykırım oldu mu olmadı mı ikileminde vücut bulmakla birlikte, kimin neyi savunduğundan bağımsız bir algılama sorunu var.
Diasporada yaşayan Ermeniler atalarından öte kendilerini de soykırım mağduru olarak algılıyor. Öyleki, 1915'i yaşayıp da kurtulmuş gibi, "Ermeni soykırımından sağ kalan ikinci kuşak mensubuyum" diye kendini tanıtanlar var. Nerdeyse, herkesin ailesinin bir kaybı olduğundan, mağduriyet duygusu, dini gibi, kültürü gibi, Ermeni kimliğinin çarpıcı özelliği.
Ermeniler inkârcı konumlarıyla, günümüz Türkiye'sinde yaşayanları, soykırım sorumlusu olarak algılıyor. Ermeniler için Türkler o kadar güçlü ki, kendilerini yaşadıkları topraklardan ettikleri gibi, soykırım tasarısı çıkmaması için ABD'ye isteklerini yıllarca dayatabilmişler.
Diaspora Ermenilerinin kendilerini merhametsiz bir dev karşısında mağdur gördükleri bu ilişkide Türkleri yerleştirdikleri konum, Türklerin de kendilerini mağdur görmelerine taban tabana zıt. Balkanlar'dan savaş ve bir tür soykırımla sürülen, emperyalizmin Anadolu topraklarını bile çok gördüğü Türkler, ulus-devletlerinin kurulmasıyla yok edilmekten kurtulabilmişken, Osmanlı'nın düşmanlarıyla işbirliği yapan Ermeni ulusal hareketine de kendilerini arkadan hançerleyen düşman diye bakagelmişler.
Herkes için acılarla dolu geçmiş, Cumhuriyet'in kuruluşuyla birlikte kapatıldığından, yeni kuşaklar için Ermeniler, yıllar sonra Asala'nın öldürdüğü Türk diplomatlarıyla gündeme geldi. Kendilerine yönelik ölesiye bir nefretle tanışmak, geçmişten bihaber yeni kuşak Türkleri Ermenilere karşı cepheleştirdi.
İki sene önce, Türkiye'de konuyu ilk defa akademik ortamda gündeme getirmek isteyenler, hükümet sözcüsü tarafından vatan haini ilan edilince, bu konuda yazan ve konuşanlar Türklüğe hakaretten yargılanınca, kamuoyunun, 1915 konusunun açılmasını bile, iç ve dış düşmanların saldırısı olarak algıladığı fikri pekişti. Buna, Kuzey Amerika ve Avrupa'da Ermeni diasporasının basın ve parlamentolar üzerinde maddi ve siyasi güçlerinin etkisi de eklenince, Türkler kendilerini dünyaca köşeye sıkıştırılmış mağdur konumunda hissediyor.
Konu tarihçiler, devlet kurumları, uluslararası mahkemeler tarafından nasıl ele alınırsa alınsın, husumetin giderilmesi özünde iki ulusun insanlarının birbirleriyle ilişkilerine bağlı. Soğuk savaşın en kritik günlerinde bile, Sovyetler'le Amerika'da, halkların kardeşliğinden söz edilirken, Türk-Ermeni ilişkilerinde böyle bir anlayışın slogan düzeyinde bile olamaması, ibret verici olduğu kadar, belki herkesin kendisini mağdur, her mağdurun kendisini haklı görmesinden kaynaklanıyor. Mağdurların acılarını teşhir edercesine ısrarla sergilemesiyse, birbirlerinin ıstıraplarını propaganda olarak algılamalarına neden oluyor.
Gün, her iki toplumun nezdinde, 'öteki'nin insancıllaştırılmasını bekliyor.
Not: Bu satırları yazdığımın ertesi günü ABD'de Brown Üniversitesi'nde yapılması planlanan Ermeni ve Türk öğrenci derneklerinin ortaklaşa düzenlediği Osmanlı musikisinde Ermeni bestekârlar konserinin, bu yakınlaşmayı bile hoş karşılamayan diaspora baskısıyla iptal edilmesi ibret verici.

deryatulga
24.04.07, 22:16
24.04.2007 · 09:10 Uhr

http://www.dradio.de/images/20260/landscape/133,0/ (http://www.dradio.de/dlf/sendungen/europaheute/618330/bilder/image_main/) Armenier gedenken am 24.4.05 in Yerevan der Opfer des Genozids in der Türkei vor 90 Jahren (Bild: AP)
Geduldet, aber nicht anerkannt

Die armenische Minderheit in der Türkei

Am 24. April 1915 wurden mehrere hundert Armenier in Istanbul aus ihren Häusern geholt und abgeführt. Es war der Auftakt zu einer gewaltigen Vertreibungsaktion, mit der sich das untergehende Osmanische Reich seiner armenischen Untertanen entledigen wollte. Der Todesopfer wird alljährlich am 24. April von den armenischen Gemeinden gedacht, die seither über die Welt versprengt sind. Susanne Güsten berichtet aus Istanbul.



Sportunterricht am Esayan-Gymnasium, einer armenischen Schule in der Innenstadt von Istanbul. Im Schulhof schubsen und drängeln sich zwei Dutzend Fünfzehnjährige in adretten Schuluniformen, während ein älterer Schüler mit Fotoapparat von einem Fenster aus versucht, sie an den richtigen Standort zu dirigieren.

Wir versuchen, den armenischen Buchstaben E zu bilden, für ein Foto. E für Esayan, den Namen unserer Schule. Das Bild kommt auf Grußkarten für unsere Familien.

340 Schüler besuchen die Esayan-Schule - eine von 16 armenischen Schulen in Istanbul. Außerhalb von Istanbul gibt es in der Türkei seit dem Ersten Weltkrieg keine armenische Schulen mehr - und auch fast keine Armenier. Die allermeisten der 80.000 im Land verbliebenen Armenier leben heute in Istanbul. Dass es sie überhaupt noch gibt, überrascht Außenstehende manchmal, sagt der Sportlehrer Armando Kozantino

Außenstehende wissen oft nicht, dass wir hier als Armenier leben können. Wir haben hier armenische Kirchen, armenische Schulen, das Recht auf armenische soziale Einrichtungen, wir haben auch einige Rechte und Freiheiten.

Einen völkerrechtlichen Anspruch haben die Armenier in der Türkei auf ihre Schulen und Kirchen, auf ihre Sprache und ihre Kultur. Er erwächst ihnen aus dem Friedensvertrag von Lausanne, den die Siegermächte des Ersten Weltkrieges 1923 mit der jungen Türkei abschlossen hatten. Auch das Grundrecht auf Gleichberechtigung garantierte die Türkei ihren christlichen Bürgern im Vertrag von Lausanne und in ihrer Verfassung. In der Praxis hapert es damit noch heute:

Armenisch-Unterricht am Esayan-Gymnasium. Die 16-jährige Melissa müht sich an der Tafel mit den armenischen Verben ab. Keine Kleinigkeit ist das, wenn man bedenkt, dass die armenischen Verben nicht nur durch die verschiedenen Zeiten konjugiert werden, sondern auch durch unterschiedliche Perspektiven und sogar Stimmungen.

Kein Wunder also, dass der Lehrer Garbis Herasanciyan öfter korrigierend eingreifen muss. Als türkischer Staatsbürger armenischer Herkunft darf Herasanciyan den armenischen Sprachunterricht erteilen. Anders ist das aber mit den Fächern Türkisch, Erdkunde und vor allem Sozialkunde, wie die Schuldirektorin Satenik Nisan erläutert:

Die Lehrer für die so genannten türkischen Kulturfächer werden uns vom Bildungsministerium zugewiesen. Nur die anderen Fächer dürfen von armenischstämmigen Lehrern unterrichtet werden. Außerdem gibt es an unseren Schulen stets einen türkischen Vize-Direktor, der leitet die Schule zusammen mit dem Direktor. Also, ich selbst bin Armenierin, aber Vize-Direktor muss immer ein Türke sein. Das bestimmt das Gesetz über die Minderheitenschulen.

Türkische Lehrer und türkische Vize-Direktoren, wie es das Gesetz vorschreibt, das bedeutet im Klartext: moslemische Lehrer und moslemische Vize-Direktoren. Denn türkische Staatsbürger sind die Armenier von Istanbul schließlich auch. Eine bezeichnende Vorschrift, meint Raffi Hermon, der Vizevorsitzende des türkischen Menschenrechtsvereins und selbst Armenier:

Die Türkei macht damit unmissverständlich klar, dass sie die türkische Staatsbürgerin armenischer Abstammung, die dort Schuldirektorin ist, nicht als Türkin betrachtet, jedenfalls nicht als echte Türkin. Dass der Staat ethnisch türkische Vize-Direktoren in die Schulen der Armenier, Griechen und Juden schickt, um deren Direktoren zu beaufsichtigen, das zeigt, dass er die Angehörigen der nicht-moslemischen Minderheiten nicht als echte Staatsbürger anerkennt.

Und diese Ausgrenzung erstreckt sich auch auf andere Lebensbereiche, etwa auf das Berufsleben. Warum es in Pangalti, dem Armenier-Viertel von Istanbul, so viele Zahnärzte, Autowerkstätten und Goldschmiede gibt, erläutert der armenische Mediziner Pakrat Estukyan, der dort selbst ein kleines Labor betreibt:

Die Armenier können in der Türkei traditionell nicht Beamte werden, sie können keine Soldaten werden und sie können keine Polizisten werden. Was für sie bleibt, sind nur die freien Berufe. Sicher, in der türkischen Verfassung heißt es, dass alle Bürger gleich sind vor dem Gesetz. Aber es gibt auch ungeschriebene Gesetze. Ein armenisches Kind wird etwa in einer Militärakademie einfach nicht angenommen. Die werfen einen Blick in die Personalakte und sagen: abgelehnt. Das ist weder gesetzlich noch verfassungsmäßig verankert, aber das wird so gehalten, und zwar systematisch.

Aus Sicht des Menschenrechtsvereins ist dies das grundlegendste Problem der Armenier wie auch der anderen Minderheiten in der Türkei, sagt Raffi Hermon:

Was die Nicht-Moslems in der Türkei am dringendsten brauchen, das ist die Anerkennung als gleichberechtigte Staatsbürger des Landes. Solange wir nicht-moslemischen Staatsbürger nicht Gouverneur werden können oder Landrat, Diplomat, Polizist, Soldat oder Müllmann oder sonst ein verbeamterer Beruf oder Lehrer für Türkisch oder Erdkunde oder Sozialkunde - solange haben wir hier noch immer ein Problem.

Greyson
25.04.07, 12:57
kleine frage..
gibt es eigentlich in armenien noch türkischstämmige menschen?
keine?

damit hat sich dieser artikel von der frau güsten (küsten..wie auch immer.unwichtig!) für mich.

Jupp2004
25.04.07, 13:20
kleine frage..
gibt es eigentlich in armenien noch türkischstämmige menschen?
keine?
damit hat sich dieser artikel von der frau güsten (küsten..wie auch immer.unwichtig!) für mich.

???

Ist die Türkei nun eine laizistische Republik, die ihre Bürger gleich behandelt (egal welcher Ethnie und Religion) oder nicht ?

deryatulga
25.04.07, 15:45
Wiener Zeitung · Archiv
Außenpolitik
Weltweites Gedenken an den Armenier-Genozid von 1915

http://www.wienerzeitung.at/Images/2007/4/25/948_008_185813_250408ARMEN.jpg In der armenischen Hauptstadt Eriwan begannen die Gedenkfeiern mit einem Fackelzug. Foto: ap/Hayk Badalyan



http://www.wienerzeitung.at/bilder/wz2003/rainbowallgemein/wzfeld.gif Am 24. April 1915 begann in Istanbul der Feldzug gegen die Armenier.
http://www.wienerzeitung.at/bilder/wz2003/rainbowallgemein/wzfeld.gif Türkei leugnet den Genozid bis heute.

Eriwan/Wien. Zur Erinnerung an die erste gezielte Aktion gegen die armenische Bevölkerung in Istanbul am 24. April 1915 fanden Dienstag weltweit Gedenkfeiern statt. Am 24. April 1915 hatte die Verfolgung der Armenier mit der Festnahme von rund 250 Intellektuellen ihren Anfang genommen. Die größte Feier, gab es wie jedes Jahr in der armenischen Hauptstadt Eriwan, wo mehr als eine Million Menschen zum Denkmal für die Opfer der Massaker pilgerte und Blumen rund um die ewige Flamme niederlegte.
Armenien wirft der Türkei vor, in den Kriegsjahren 1915 bis 1918 an der armenischen Volksgruppe im Osmanischen Reich Völkermord begangen zu haben. Die Türkei räumt zwar ein, dass mehrere hunderttausend Menschen starben, weist den Vorwurf des Genozids aber zurück.
Nicht-türkische Historiker sprechen von einem gezielten Versuch, die armenische Bevölkerung auszulöschen, und verweisen darauf, dass das brutale Vorgehen während des Ersten Weltkriegs bürokratisch geplant und die verbündeten Mittelmächte Deutschland und Österreich-Ungarn Mitwissende des Völkermords waren. Schätzungen gehen von bis zu 1,5 Millionen christlichen Armeniern aus, die dem jungtürkischen "Komitee für Einheit und Fortschritt" im untergehenden Osmanischen Reich zum Opfer fielen.
Türkei wiegelt ab

Während viele Armenier den Massenmord als ungesühntes Unrecht empfinden, betrachtet die türkische Seite die Deportationen und Massaker als "kriegsbedingte Sicherheitsmaßnahme". Zwischen dem Kaukasus-Staat Armenien und der Türkei bestehen deshalb keine diplomatischen Beziehungen.
92 Jahre nach der ersten gezielten Aktion gegen die Armenier in Istanbul bleibt die Völkermord-Frage brandaktuell – und brandgefährlich. Am 19. Jänner wurde Hrant Dink, ein türkischer Journalist armenischer Abstammung, vor seiner Redaktion in Istanbul erschossen. Als Herausgeber der türkisch-armenischen Wochenzeitung "Agos" hatte er öffentlich von einem Völkermord an den Armeniern gesprochen und war deshalb vor Gericht gestellt worden. Das Attentat wurde international scharf verurteilt.
Trotz der Debatten über die Meinungsfreiheit und das Verhältnis des türkischen Staates zu den Nationalisten blockierte die Türkei am 11. April 2007 die von einer britischen Menschenrechtsorganisation erstellte Fotoschau zum Thema Genozid im UN-Hauptsitz in New York. Die türkische Regierung stieß sich an einem Vergleich des Genozids in Ruanda mit den Massakern an Armeniern.
Vor knapp zwei Monaten kritisierte die Türkei die Verurteilung des türkischen Politikers Dogu Perincek durch ein Schweizer Gericht scharf. Das Gericht in Lausanne hatte die mehrmalige Leugnung des Völkermords durch Perincek strafrechtlich verfolgt. Weil er sich offen zu dem Massenmord an den Armeniern in den Jahren 1915/16 äußerte, stand auch der Literatur-Nobelpreisträger Orhan Pamuk 2005 wegen "Verleumdung des Türkentums" in seiner Heimat vor Gericht.
Seit über zwei Jahrzehnten beschäftigen sich europäische Parlamente und Gerichte mit der Frage, ob die Massaker und Todesmärsche im untergehenden Osmanischen Reich als Völkermord einzustufen sind. Während etwa Frankreich den Völkermord 2001 offiziell anerkannt hat, hat es in Deutschland bisher nur eine einstimmige Entschließung des Bundestags gegeben, sich mit diesem dunklen Kapitel deutscher und türkischer Geschichte zu beschäftigen. Die Bundesregierung wurde aufgefordert, "dabei mitzuhelfen, dass zwischen Türken und Armeniern ein Ausgleich durch Aufarbeitung, Versöhnen und Verzeihen historischer Schuld erreicht wird."
Österreich abseits

In Österreich beschäftigte sich das Parlament zwar mit der Frage, hat aber bisher noch keinen Beschluss gefasst. Die armenische Gemeinde in Wien erinnerte unlängst an einen Vorstoß der Grünen im Parlament. Der damalige Nationalratspräsident und heutige Bundespräsident Heinz Fischer habe dazu gefragt, was das Österreich angehe. Laut dem Vorsteher der Armenisch-Apostolischen Kirchengemeinde, Haig Asenbauer, hat gerade Österreich eine Pflicht zur Zeugenaussage und somit zur Anerkennung des Völkermordes.
Die EU macht die Anerkennung des Völkermordes durch die Türkei zur Bedingung für einen etwaigen Beitritt.


Dienstag, 24. April 2007

yücel
25.04.07, 19:03
???

Ist die Türkei nun eine laizistische Republik, die ihre Bürger gleich behandelt (egal welcher Ethnie und Religion) oder nicht ?
eventuell hat man schlechte Erfahrungen gesammelt? Man kann wohl nicht ernsthaft daran Glauben, das Armenier in Ämter aufsteigen, die dann den sogenannten "Völkermord" ansprechen oder sonst eine andere politisch brisante Themengebiete. Die Kurden oder andere Minderheiten haben all die Freiheiten, die die Armenier nur bedingt bekommen. Ungeschriebenes Gesetz? Ja, zum Teil, aber das liegt wohl eher an der Diaspora und Armenien.

yücel
26.04.07, 18:53
Alman Papaz Lepsius´un Tahrifati
Bermuda Ücgeni Ne Kadar Sihirli? (http://www.armenianquestion.org/page.php?modul=Article&op=read&nid=1025&rub=141&sort=0)

"insan ve demokrasi" dergisinden alinti. Nisan 2007, Sayi 4., Sayfa 53-68, Yazi: Nazim Alemdar

Mirage
26.04.07, 20:58
???

Ist die Türkei nun eine laizistische Republik, die ihre Bürger gleich behandelt (egal welcher Ethnie und Religion) oder nicht ?

???????????????????????????
Was hat denn Laizismus mit Gleichbehandlung der Bürger, erst recht nach Ethnie, zu tun???
Erkundige Dich mal richtig, in Deinem Fall würde sogar Wikipedia ausreichen, bevor Du so einen Schmarrn verzapftst!

Greyson
26.04.07, 21:58
???

Ist die Türkei nun eine laizistische Republik, die ihre Bürger gleich behandelt (egal welcher Ethnie und Religion) oder nicht ?

frag doch die armenier,eure christlichen brüder,warum in armenien keine türken mehr existieren.

christen begehen doch keine genozide und ethnische säuberungen..nicht wahr?

genug der polemik,nun.

nun zu deiner frage:
dürfen muslime hier in deutschland alles?
wie wären die chancen auf einen muslimischen bundeskanzler?
null?
null!

also was soll das gesabbere an anderen staaten?ihr europäer...lernt anderen nicht den moralischen finger zu zeigen-an dem selber viel dreck hängt..

das führt nur dazu,dass ihr euch lächerlich macht und noch schlimmer-noch mehr glaubwürdigkeit verliert.davon ist mittlerweile schon genug den bach ab!
keiner von euch lamentiert den genozid an den tschetschenen,an den palästinensern-an den irakern.ihr würdet sogar soweit gehen und ein anderes land mit atomwaffen angreifen..der "sicherheit" willen natürlich.es ist ja immer irgendwas.."weltweiter krieg gegen den terror" obwohl hier und dort einpaar vollbacken;"krieg gegen diktatoren" die man natürlich vorher selbst installiert hatte;"krieg für die sicherheit" ähmm..natürlich damit gemeint sicherung von rohstoffen etc..

und was weis ich sonst noch was für schamlose und saudumme,verharmlosende "beschreibungen"
ich kotz gleich ab hier...

also,bitte...aufhören!lächerli ch..echt.

deryatulga
27.04.07, 01:19
Fokus Ost-Südost | 26.04.2007

Hintergrund: Der Völkermord an den Armeniern


http://www.dw-world.de/image/0,,1559262_1,00.jpg (http://www.dw-world.de/popups/popup_lupe/0,,2459335,00.html)Großansicht des Bildes mit der Bildunterschrift: Massengrab mit sterblichen Überresten von Armeniern (http://www.dw-world.de/popups/popup_lupe/0,,2459335,00.html)


Zwischen 1915 und 1918 wurden im damaligen Osmanischen Reich zwischen 600.000 und 1,5 Millionen Armenier ermordet. Die türkische Regierung lehnt es bis heute ab, von einem Genozid zu sprechen.


Im Rahmen der sogenannten "Lösung des Armenierproblems" trieben die osmanischen Truppen Hunderttausende Armenier auf endlosen Hungermärschen in die syrische Wüste, zu Tausenden wurden Armenier aus allen Landesteilen zusammengetrieben und hingerichtet. Während viele Historiker die Todesmärsche und Massaker heute als "Völkermord" bezeichnen, räumt die türkische Regierung bis heute lediglich ein, dass es Massenvertreibungen und gewalttätige Auseinandersetzungen gegeben habe.
Folgen eines zerfallenden Reiches
Ende des 19. Jahrhunderts teilte sich das traditionelle Siedlungsgebiet der Armenier auf das Osmanische, das Persische und das Russische Reich auf. Mit rund zwei Millionen Menschen stellten die Armenier im Osmanischen Reich nach den Griechen die zweitgrößte Minderheit. Der beginnenden Zerfall des multi-ethnischen Osmanischen Reiches und dem wachsenden Nationalismus der einzelnen Bevölkerungsgruppen bedingten sich im Vorfeld des 1. Weltkriegs gegenseitig. Proteste armenischer Bauern und Händler gegen die hohe Steuerlast mündeten bald in ersten Aufständen, die von osmanischen Truppen brutal niedergeschlagen wurden. Zwischen 1890 und dem Ausbruch des 1. Weltkrieges kam es immer wieder zu Massakern an Armeniern, verübt von Türken und Kurden. Im gleichen Zeitraum kam es zu zahlreichen Anschlägen armenischer Terroristen, unter anderem auf den regierenden Sultan.
Massenerschießungen
Während des Krieges kämpfte das Osmanische Reich gegen Russland – viele Armenier hingegen beteiligten sich an Partisanengruppen, die den Truppen des russischen Zaren beim Einmarsch helfen wollten. Die armenischen Freiwilligen-Bataillone, die auf russischer Seite kämpften, erhofften sich die spätere Unterstützung des Zaren für die armenischen Unabhängigkeitsbestrebungen. Die osmanische Führung machte die Armenier für die militärische Niederlange im Konflikt mit Russland verantwortlich. Anfang 1915 wurden die armenischen Soldaten in der osmanischen Armee entwaffnet, zum Wegebau abkommandiert und später kompanie-weise erschossen.
Geplanter Exodus?
In einem zunehmend gewalttätigen anti-armenischen Klima wurden am 24. April 1915 bei Razzien gegen die armenische Elite in Istanbul Tausende Intellektuelle verhaftet und deportiert – erklärtes Ziel des damaligen Innenministers war die Entfernung aller Armenier aus der Hauptstadt. Im Mai begann die osmanische Armee dann mit der Massenvertreibung von Armeniern aus dem Osten des Landes, mit der Begründung, sie könnten die russischen Invasoren unterstützen. Der damalige deutsche Vizekonsul in Erzurum schrieb daraufhin an den deutschen Botschafter in Istanbul: "Nach dem Kriege werden wir ‘keine Armenier mehr in der Türkei haben‘ ist der wörtliche Ausspruch einer maßgebenden Persönlichkeit. Soweit sich dieses Ziel nicht durch die verschiedenen Massaker erreichen lässt, hofft man, dass Entbehrungen der langen Wanderung bis Mesopotamien und das ungewohnte Klima dort ein Übriges tun werden."
Entschuldigung auch aus Berlin
Nach dem Zusammenbruch des Osmanischen Reiches 1919 sprach der Großwesir Ferid Pascha offiziell von einem "Verbrechen" an den Armeniern, der damalige Außenminister Cemal bezifferte die Zahl der Opfer der Deportationen mit 800 000. Der Gründer der Türkischen Republik, Kemal Atatürk, bezeichnete am 24. April 1920, bei der Eröffnung des Parlaments in Ankara, den Völkermord an den Armeniern als "eine Schandtat der Vergangenheit" – spätere türkische Regierungen lehnten und lehnen es bis heute ab, von einem Genozid zu sprechen. Die UN-Konvention über die Bestrafung von Völkermord, die im Januar 1951 in Kraft getreten ist, definiert Völkermord als "Handlungen, die in der Absicht begangen werden, einen nationale, ethnische oder religiöse Gruppe ganz oder teilweise zu zerstören." Diesen Vorsatz sieht eine Mehrheit von Wissenschaftlern durch historische Quellen dokumentiert. 22 Staaten haben den Völkermord an den Armeniern bis heute offiziell anerkannt, als erstes Land 1965 Uruguay, als bislang letztes die Bundesrepublik, mit einer Erklärung des Bundestages vom Juni 2005. In dieser Erklärung entschuldigt sich der Bundestag ausdrücklich beim armenischen Volk für die Haltung des Deutschen Reichs, das damals nichts unternommen hatte, um die Vernichtung der armenischen Minderheit zu verhindern.

Mirjam Gehrke
DW-RADIO, 23.4.2007, Fokus Ost-Südost

yücel
30.04.07, 20:37
Déclaration spontanée pour la journée du génocide
Publié le : 29-04-2007



Un texte de Yelda Özcan

Traduction G. JC

Texte en allemand


Je voudrais aujourd'hui et ici partager quelques mots avec vous ; que mon discours contribue à amoindrir vos souffrances car chaque année en avril les turcs font la fête, même à Berlin, pendant que les chrétiens pleurent leurs morts, que ce jour là mes compatriotes dansent, sautent, jubilent est une honte.

Cette année encore, à la porte de Brandebourg, symbole de Berlin, ils manifestent leur manque de respect.
Ce qui est arrivé en 1915 est un crime, le génocide turc (il faut toujours rappeler, hélas, que même des intellectuels turcs prétendus arménophiles se refusent à prononcer clairement ce mot)

Les Turcs doivent enfin reconnaître leur crime et commencer à réparer. Nous avons le devoir d'assumer cette responsabilité.

L'islamisation et la turcisation continuent en Turquie, elles n'ont pas cessé en 1915.

L’administration turque pour les affaires religieuses, à savoir le Conseil islamique "diyanet", considère les chrétiens comme des missionnaires, et donc comme des criminels.

Dans ce domaine, le "diyanet" n'est pas isolé; le gouvernement turco-islamique tente constamment de les déclarer comme criminels.

Dès lors il n'est pas surprenant que des fanatiques musulmans aient massacré de façon barbare aujourd'hui à Malatya trois collaborateurs d'un éditeur biblique, parce qu'ils publiaient la bible

En Turquie, les non-musulmans ne jouissent d'aucune sécurité pour leur vie. Les non-musulmans autochtones y vivent comme des otages.

Aujourd’hui, je voudrais partager leur deuil.

Je vous remercie sincèrement d'avoir pu parler et écouté


Texte en allemand

Eine spontane Ansprache am 21. April 2007 anlässlich des Gedenktages des Völkermords an den Armeniern
Heute und hier möchte ich ein paar Sätze mit Ihnen teilen. Meine Ansprache möge dazu beitragen, Ihr Leid zu mindern.

Denn während jedes Jahr im April die vertriebenen Christen um ihre Ermordeten trauern, feiern die Türken, sogar in Berlin. Dass meine Landsleute an diesem Tag tanzen, hüpfen, jubeln, ist eine Schande. Auch in diesem Jahr tummeln sie sich respektlos am Brandenburger Tor, am Symbol Berlins.

Was 1915 geschah, ist ein Verbrechen. Dieses Verbrechen heißt der türkische Genozid (Dass auch so genannte Armenier-Freunde unter den türkischen Intellektuellen weigern sich, den Namen schlicht und ergreifend auszusprechen, muss man es leider immer wieder betonen.)

Die Türken müssen ihr Verbrechen anerkennen und endlich mit der Genugtuung anfangen. Diese Verantwortung muss von uns getragen werden.

Islamisierung und Türkisierung gehen in der Türkei weiter, sie endeten nicht im Jahr 1915. Die türkische Behörde für Religionsangelegenheit, nämlich der offizielle Islamrat „Diyanet“, erklärt die Christen zu Missionaren und damit zu Kriminellen. Damit steht „Diyanet“ nicht allein: Die türkisch-islamistische Regierung versucht ständig, sie für kriminell zu erklären. Dann ist es freilich kein Wunder, wenn fanatische Muslime in Malatya heute drei Mitarbeiter eines Bibelverlages barbarisch abschlachten, weil sie die Bibel veröffentlichen.

In der Türkei besitzen Nichtmuslime keine Lebenssicherheit. Dort führen die einheimische Nichtmuslime ein Geiselleben.
Heute möchte ich hier ihre Trauer teilen. Eure Trauer ist auch meine Trauer. Ich danke Ihnen ganz herzlich, dass ich sprechen durfte und angehört wurde.


http://www.yevrobatsi.org/st/item.php?r=1&id=2999 (http://www.yevrobatsi.org/st/item.php?r=1&id=2999)
achja, die Seite ist unter Google-News

taycunist
01.05.07, 04:11
'Ermeni sorunun asıl nedeni başka' http://www.sonhaber.com/cgi-bin/images/haber_images/12001.jpg Türk Tarih Kurumu Başkanı Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Ermeni sorununun temelinde, büyük İsrail'i kurma emelleri ve terör örgütü PKK'nın yattığını söyledi.
Trabzon Belediyesi tarafından düzenlenen ''Ermeni Sorunu'' konulu panelde konuşan Halaçoğlu, günümüzde Türklere bazı dayatmalarda bulunan ve birlik haline gelen ülkelerin tarihlerine bakıldığında, başkalarının sırtına basan, asalak biçimde onları sömüren ülkeler olduklarının görüleceğini söyledi.
Ermeni sorununun, 15. yüzyılın sonlarında başladığını ve 20. yüzyıla girildiği dönemde, batı emperyalizminin, Osmanlı coğrafyasına sahip olma mücadelesi bulunduğunu ifade eden Halaçoğlu, ''20. yüzyıldaki mücadelede Ermeniler kullanılmıştır. Daha önce Bulgarlar ve Yunanlılar kullanılmıştı. Osmanlı, böylece Balkanlardan atılmıştı'' dedi.
Halaçoğlu, Ermeni sorununun temelinde iki unsurun bulunduğunu belirterek, şunları söyledi: ''Bunlardan biri, Büyük İsrail'i kurma emelleridir. Bunun için Kuzey Irak'ta Kürtler kullanılmaktadır. İkincisi de terör örgütü PKK'dır. Terör örgütü PKK'nın yarıya yakını Ermeni dönmesidir ya da bu tür kişilerdir. Bu ikisini bir araya getirirseniz, Batı dünyasının aslında Anadolu'da ne yapmak istediğini daha iyi anlarsınız.''
''YAPILANLARIN ANLAMI''
AB'ye giriş sürecinde Türkiye'ye 'önce Kıbrıs meselesini hallet, sonra soykırımı kabul et'' gibi şartlar sunulduğunu ifade eden Halaçoğlu, Kopenhag kriterleri içinde bu şartların olmadığını söyledi. Kophenag kriterlerinde ''komşu ülkelerle sorunun olmayacak'' şartının bulunduğunu belirten Halaçoğlu, ''Bu şart, Güney Kıbrıs ve Yunanistan AB'ye alınırken bozulmuştur. Çünkü bunların, komşuları olan Türkiye ile sorunu var. Özetle bu yapılanın Türkçe anlamı, 'sizi bu birlik içerisinde istemiyoruz' demektir'' şeklinde konuştu.
Halaçoğlu, Türkleri tarihleriyle yüzleştirmek isteyenlere her zaman, ''Bizi ikna edin, kabul edelim'' dediğini vurgulayarak, şöyle devam etti: ''Türkiye'de, Avrupa'da, kim istiyorsa herkesle, her şartta, her yerde tartışmaya hazırım. Resmi bir tarihçi olarak onlara diyorum ki, hangi ekibi kurarsanız kurun, gelin, arşivlere birlikte bakalım. 1915'te neler oldu, bakalım. Ben araştırır ortaya koyarım, yargıya varacak olan ise hukuktur. Mahkemeye gidelim diyorum, gitmiyorlar.'' Son zamanlarda Türkiye'ye yönelik sözde ''soykırımı kabul edin'' söylemlerini, Engizisyon Mahkemelerinin kararlarına benzettiğini belirten Halaçoğlu, ''Önce kabul edin, ondan sonra görüşelim diyorlar. Ondan sonra ne görüşelim?'' dedi.
''1,5 MİLYON ERMENİ ÖLDÜRÜLDÜYSE MEZARLARI NEREDE?''
Halaçoğlu, bazılarının, ''1.5 milyon Ermeni öldürüldü'' şeklindeki söylemlerine bir anlam veremediğini ifade ederek, ''Peki, bu insanlar öldürüldüyse nereye gömüldüler. En az hesapla 5 bin toplu mezar olması gerek öyleyse. Nerede bunlar, gösterin bize diye bas bas bağırıyorum'' diye konuştu.
Panelde konuşan Türk Tarih Kurumu Ermeni Masası Üyesi Prof. Dr. Kemal Çiçek de Ermenilerin evlerinden ayrılarak başka bir yere göç etmelerini bazılarının ''soykırım'' olarak kabul ettiğini söyledi. Panelin ardından, Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire Başkanlığı tarafından hazırlanan ''Arşiv Belgelerine Göre Anadolu'da Ermeni Mezalimi'' konulu sergi açıldı. Trabzon Belediyesi tarafından yayınlanan ''Arşiv Belgelerine Göre Trabzon'da Ermeni Faaliyetleri'' isimli iki ciltlik kitap da davetlilere dağıtıldı.



www.sonhaber.com (http://www.sonhaber.com)

Turkmans
01.05.07, 11:09
Su an TSR da Ermeni konusu konusuluyor

mms://212.175.166.3/RDTSR

elturco
01.05.07, 17:00
Auch wenn die ganze Welt das Armenier-Problem als "Völkermord" anerkennt, wird sich in der Türkei nichts ändern. Wir brauchen nicht in Panik zu geraten, denn das ist genau das was die äusseren Mächte wollen. Sie wollen erreichen, dass wir zu psychischen Wracks werden. Lassen wir uns von solchen Märchen nicht beeinflussen, sollen die Armenier doch machen was sie wollen. Indem wir uns aufregen, schaden wir uns eigentlich mehr und kommen als Unschuldige in die Rolle der "Barbaren". Die Wahrheit wird früher oder später ans Tageslicht gelangen. Nicht durch Parolen sondern durch Forschungen müssen wir die These der Armenier widerlegen.

al_sancagim
06.05.07, 23:15
Ermenistan Türk gözlemci istemedi

6 Mayıs 2007
Özgür EKŞİ / Ankara

Ermenistan, AGİT’in bağımsız Türk gözlemcilerinin seçimleri izlemesini istemedi. Erivan’a uçmak üzere İstanbul'da bulunan bir gözlemci Ankara’ya geri döndü.


Ermenistan seçimlerinin dürüst, bağımsız ve tarafsız bir şekilde yapılıp yapılmadığını yerinde izlemek için Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı (AGİT) adına bu ülkeye giden gözlemcilerden Türk olanlar Ermenistan’ın son dakika vetosuyla karşılaştı.

Gelecek hafta cumartesi günü gerçekleşecek seçimleri izlemek üzere Türk gözlemciler bugün ve yarın bu ülkeye gidecekti. Ancak Ermeni yönetimi uluslararası bir örgüt olan AGİT adına hareket eden Türk gözlemcileri son dakikada veto etti. Ermenistan’a gitmek üzere İstanbul’a gelen gözlemciler Erivan uçağına binmeden geri döndü.

Hürriyet muhabirine konuşan AGİT gözlemcisi ve Kafkasya uzmanı Dr. Mithat Çelikpala, Erivan’ın vetosunu havaalanında öğrendiğini söyledi. Diğer gözlemciler ise, Ankara’da Erivan’dan gelecek haberi beklediklerini bildirdiler.

deryatulga
06.06.07, 17:07
Wiener Zeitung · Archiv
Artikel aus dem EXTRA Lexikon
"Radio Eriwan" hat Sendepause

http://www.wienerzeitung.at/Images/2007/5/26/948_008_187798_2605Ewand.jpg Armenien galt einst als lustigste Baracke der Sowjetunion, heute wird das arme Land in seinen zaghaften demokratischen Versuchen von Bestechung unterminiert. Foto: Neumann

http://www.wienerzeitung.at/Images/2007/5/26/948_008_187800_2605Eflamme.jpg Genozid-Gedenkstätte in Eriwan: Ewige Flamme und frische Blumen.

http://www.wienerzeitung.at/Images/2007/5/26/948_008_187799_2605Ewahl.jpg Demokratische Schritte in die Zukunft unter heroischer Kampfszene: Wahllokal in Armenien. Fotos: Neumann



Von Gunther Neumann


http://www.wienerzeitung.at/bilder/wz2003/rainbowallgemein/wzfeld.gif Massenexodus und Völkermord, aber auch Selbstbehauptung und Freiheitskampf durchziehen die dreitausendjährige Geschichte Armeniens. Der Weg dieses kleinen Landes in die späte Freiheit ist steinig.
An den Quellen von Arax, Euphrat und Tigris wurde der biblische Garten Eden angesiedelt. Am Ararat soll Noahs Arche gestrandet sein – doch das karge Hochland war nie ein Paradies gewesen. Bis heute macht Hajastan , wie Armenien in der Landssprache heißt, dem Volk Israel den Rang um das meistgeprüfte Volk Gottes streitig.
Die Grenzen des Landes wurden wiederholt verschoben, das Volk vertrieben und an den Rand der Auslöschung gebracht. Ein Geschichtsatlas benötigt 60 Karten, um die zahllosen historischen Wechsel darzustellen, vom äußersten Rand Europas über den zerklüfteten Kaukasus in den vorderen Orient, vorbei an den alten Handelsrouten zwischen Morgen- und Abendland. Armenien hat Erdbeben, babylonische, römische, byzantinische Herrscher, arabische Kalifen, mongolische Khans, persische, osmanische und zuletzt die sowjetische Herrschaft überdauert. Nur der 5130 Meter hohe, eisbedeckte Berg Ararat blieb eine Konstante, Bezugspunkt der Diaspora und kollektives Symbol armenischer Identität.
Er schwebt über dem Smog der Hauptstadt Eriwan und liegt doch außer Reichweite, jenseits des Arax in der Türkei. Eingezwängt zwischen Erzfeinden, umfasst Armenien mit 29.000 km² heute nicht einmal ein Zehntel des historischen Siedlungsgebietes. Allerdings: Groß-Armenien war nie die ethnisch homogene Heimat eines Volkes.
Frühes Christentum

Kaum ein Land betrachtet seine Geschichte nüchtern-distanziert. So manches Volksbewusstsein stützt sich auf kurzlebige, gar mythologische Größe zu einem fernen Zeitpunkt in der Vergangenheit. Das Reich Tigran des Großen reichte um 70 v. Chr. vom Kaspischen bis ans Mittelmeer. Die kulturelle Identität der Armenier gründet auf ihrer indoeuropäischen Sprache, dem eigenen, kaligraphisch anmutenden Alphabet und der Kirche. Schon 301 hat Armenien als erstes Volk das Christentum zur Staatsreligion erhoben. Mittelalterliche Klöster, Bibliotheken, Skriptorien aus rosa Tuffstein oder grauem Basalt waren auch in den Jahrhunderten der Fremdherrschaft spirituelle Zentren.
Die Armenier sind besessen von Geschichte, von einstiger Größe und biblischen Heimsuchungen. Angelpunkt der geschichtlichen Obsession ist der Genozid von 1915. Selbst in einem Gebirgsdorf wird man als Österreicher auf Franz Werfel angesprochen. Er gilt den Armeniern als Volksheld. Werfel wurde bei einer Nahostreise 1933 mit dem Anblick armenischer Kinder in Teppichfabriken konfrontiert. "Das Jammerbild verstümmelter und verhungerter Flüchtlingskinder gab mir den entscheidenden Anstoß, das unfassbare Schicksal des armenischen Volkes dem Totenreich alles Geschehenen zu entreißen."
Werfel als Volksheld

Werfel setzte mit seinem Roman "Die 40 Tage des Musa Dagh" dem Genozid als blutige Ouvertüre des 20. Jahrhunderts ein literarisches Denkmal – wenige Jahre bevor die nationalsozialistische "Endlösung der Judenfrage" ins Werk gesetzt wurde. Werfels Ahnung hinter der spannenden Romanhandlung ist von aktueller Brisanz: Ein ideologisch gewappneter, aber gottloser Staat betritt die Bühne der Geschichte und wird zum Mörder apokalyptischer Ausmaße. Literatur oder Filme mögen eine Tragödie dem Vergessen entreißen. Ob Kunst je den Lauf der Geschichte beeinflusst, darf bezweifelt werden. Der kommende Krieg bedeute "die gnadenlose Ausrottung des Gegners – Mann, Weib und Kind" , erklärte der deutsche Führer vor seiner Generalität auf dem Obersalzberg am 22. August

deryatulga
21.06.07, 00:16
Taner Akcam'a o sahsin adini kim verip de desifre etmesini söyledi acaba, bir de onu düsün!Bir de kendisi hakkindaki bomba gibi gerceklerin ortaya cikmasini
kimlerin engelledigini! Ama iyi ki hatirlattin, ben ona bu konuda bir cevap patlatacaktim zaten. Orta sekerli servis de yeter simdilik!

PS: Politikcity bu haberi koskoca Hürriyetten cok önce verdi, hem Fransizca hem de Türkce olmak kaydiyla. Sitenizle gurur duyun arkadaslar!

theinsider
21.06.07, 11:39
http://www.politikcity.de/forum/showpost.php?p=345912&postcount=577

Murad’ı deşifre etti




toll gemacht taner akcam (oder besser seine finanziers), das nennt man rufmord. was denkt der eigentlich, das er jetzt den pulitzer preis bekommt.

AnatolianLion
21.06.07, 22:26
Could it be a lie of Akcam? In order to get attention for his book, he fabricates this story (?). Akcam can't be trusted, he has lied* a lot of times.


*trying to sell the Ottoman elite forces -Special Organization- as Ottoman Einsatzgruppe
or trying to justify the trials of 1919, while the occupation forces branded these trials as travesty of justice
See http://www.meforum.org/article/748

Gök Türk
21.06.07, 22:29
Could it be a lie of Akcam? In order to get attention for his book, he fabricates this story (?). Akcam can't be trusted, he has lied a lot of times.

push the red button

http://wordpress.35xxx.de/myimages/armhub.jpg (http://www.politikcity.de/forum/showpost.php?p=352184&postcount=79)
(http://www.politikcity.de/forum/showpost.php?p=352184&postcount=79)

eyup_gokhan
06.07.07, 14:24
Devlet Ermeni Meselesinde Neyin Peşinde? http://www.millethaber.com//templates/ja_teline/images/pdf_button.png (http://www.millethaber.com//index2.php?option=com_content&do_pdf=1&id=29072) http://www.millethaber.com//templates/ja_teline/images/printButton.png (http://www.millethaber.com//index2.php?option=com_content&task=view&id=29072&pop=1&page=0&Itemid=75) http://www.millethaber.com//templates/ja_teline/images/emailButton.png (http://www.millethaber.com//index2.php?option=com_content&task=emailform&id=29072&itemid=75) Cuma, 06 Temmuz 2007 Eyüp GÖKHAN

Hanımlar alışverişe pek düşkündür. Kısıtlı bütçelerle bir şeyler almayı, bulup buluşturmayı çok severler. Fakat öyle bir şeyi de hemen beğenip almazlar. İnce eleyip sık dokurlar. Bir çoğu dört mahalle, kırk dükkan dolaşır ve nasıl becerirlerse en çirkin ürünü bulur, alırlar. Sonra çirkin giyinmiş muasır bayanların, çirkin dekore edilmiş muasır evlerinde tatlı muhabbetler ederiz. Bu çirkin evlerin içinde yediğimiz yemekler ise muhabbetten de güzeldir. Çünkü o güzel yemekler “bizimdir”. Neyse, işin felsefi boyutuna girecek değiliz. Devletin Ermeni meselesindeki politikalarını düşünürken aklımıza alışveriş düşkünü hanımlarımız geldi…


Devletimizden bahsedince neyi kastettiğimi bilin. Özellikle “kendinden emin” ve “hiç hata yapmayan” Türk Dışişleri’nden, biraz MİT, biraz TSK, azıcık hükümetler ve genel bürokrasiden bahsediyorum. Devletin Ermeni meselesindeki serüveni yukarıda tarif edilen hanımların alışveriş sürecine benziyor. Bu süreci işletenlerin birçoğu samimi ama konuya vakıf değil. Ufak, ama etkili bir kısmı ise ihanet içindedir. Bu açık…


Hrant Dink’in öldürülmesinin devletin içindeki bir grubun projesi olup olmadığını bilmiyoruz. Cumhuriyet gazetesinde patlayan bombaların gazeteye fırlatılıncaya kadarki sürecini de, o bombayı fırlatanlarla Hrant Dink’i vuranların ortak “emekli” ağabeylerinin kimler tarafından yönlendirildiğini de… Ama ipuçlarını toplayıp tahmin yürütmek serbest. İşte böyle bir tahmini, bu gibi konularda fikirlerine önem verdiğim Ermeni meselesi uzmanı, tarihçi Derya Tulga ile yaptığımız bir görüşmede Derya bey iletmişti. Henüz Hrant cinayeti çok tazeydi ve sürecin nasıl işletileceği belli değildi…
“Benim yorumum değil ama tahminimi söyleyeyim mi? Önümüzdeki günlerde veya aylarda Ermenilerle onların gönlünce barışmak için bir takım teşebbüslerde ve jestlerde bulunulacak. Bunlar başta benim gibiler olmak üzere çok kişiyi çileden çıkaracak. Hrant Dink'in cesedi bile soğumadan sert bir muhalefet yapmak çok zor olacak o zaman. Akçam'a laf etsen ‘Adamı hedef mi gösteriyorsun?’ diyecekler. Basit bir örnek, benim bu hafta sonunda önemlice bir incelemem çıkacaktı İstanbul basınında. Bu iş araya girdiği için ‘şimdilik’ buzdolabına kalktı. MİT Başkanının son verdiği mesajları birileri pek algılayamadı. Buna göre Ermenistan konusunda cici çocuk rolü oynamaya mahkûmuz. Bizim gibi kaka çocukları da susturmanın bir yolu böyle olağandışı adımlar sayesinde açılır. Dediğim gibi bu sadece bir tahmin, bir kaç ipucundan başka elimde bir şey yok, John leCarre romanlarını hatırlatan türden. Ama siz siz olun, önümüzdeki günlerde Ermenilere doğru atılacak dramatik adımları ve buna paralel olarak medyada pazarlanacak Hrant Dink olayını izleyin. Bu asla ve kata böyle bir çocuğun tek başına dellenerek kalkışacağı bir şey değil. Dış dinamikler ihtimali çok zayıf. Fayda unsurunu ön plana çıkartırsak bu ihtimalden başka geriye bir şey kalmıyor. Sovyet İmparatorluğu’nu dağıtarak modern Rusya'yı kuran KGB idi, yoksa tabandan gelen demokratik baskı filan değil. MİT'in de bu tür bir şeye heveslendiği varsayılabilir. Ama aynı becerikliliği gösterebileceklerini hiç sanmam.” Evet bu söylediklerinin bir kısmı çıktı Derya Hoca’nın. Bir kısmında ise halen ne olacağı belli değil. Bakalım Kuzey Irak, seçimler ve Cumhurbaşkanlığı süreçlerini atattıktan sonra, “gelelim Ermeni mevzuuna” diyeceklerin projesi ne olacak? Devletin ve MİT’in hangi tarafı galip çıkacak? Orhan Pamuk, Hrant Dink, Taner Akçam ve benzeri ekibin ve dahi bunların tezlerinin reytinginin artması için Muzaffer Tekinler, Kerinçsizler lazım. Tekrar hatırlamakta fayda var, Cumhuriyet gazetesinin bombalanması olayına kimlerin adı karıştı, bunların Hrant olayı ile ne alakası vardı? Bekleyeceğiz…


Şu sıralar Doğu Perinçek aslında hiç bilmediği ve vaktiyle “İttihatçı kompradorlar
yüzbinlerce Ermeniyi katletti” dediği Ermeni meselesi için, ellerine belgeler tutuşturulmuş, öne sürülüyor. “Ermeni Soykırımı olmamıştır” dediği için değil, “Ermeniler yalancı ve iftiracıdır” dediği için yargılanıyor “halk kahramanımız”(!) ama olsun, kullanılabilecek güzel bir malzeme işte… Başka..? Eski TKP’li Ali Söylemezoğlu bugün AKP iktidarı ve Dışişleri tarafından destekleniyor. Bir sürü “tez çürütücüsü”(!) devletimizin çeşitli birimleri tarafından gizli-açık besleniyor. Ciddi paralar harcanıyor. Taner Akçam gibiler bile tavşana kaç, tazıya tut misali fiştekleniyor. Yani anlayacağınız Ermeni tezi ile Türk tezi arasındaki tahterevallinin Türk tarafı hep ilginç tipler tarafından dolduruluyor. Karşı taraf bu tiplerin dün Ermeni tezlerini savunduğunu, bugün de zayıf belgelerin ellerine tutuşturulmuş olduğunu kuvvetlice izah ve ispat ederse ne olacak? “Dünya bizim karşımızda, Ermenilerin yanında” diyecekler tekrar, öyle mi?

Şimdi de aynı çevreler “Türk Devleti tarafından Ermeni Soykırımı’nın Devlet Bahçeli’nin imzasıyla tanındığı” yalanını tedavüle sokmak istiyorlar. Böylece Türk milliyetçilerinin eli daha da zayıflayacak. Zamanlama ise çok manidar. Tam seçim arifesinde “şüyuu vukuundan beterdir” mi desek, “çamur at, tutmazsa izi kalır” mı? İyi de bu yalanı servis edenler her yerde AKP’nin baş düşmanı olduklarını söyleyen ulusalcılar değil mi? Seçim sürecinde AKP’nin işine yarayacak bu yalanı hangi maksatlarla piyasaya sürüyorlar o zaman? Bu “belgeyle” ilgili konulara fırsat olursa sonra değineceğimizi söylerken, herkesi Türk Devleti’nin uyanması için duaya çağırıyorum…


Oyun içinde oyun var, herkesin bir hesabı var da, unutmayın Allah’ın da bir hesabı var!


Son Güncelleme ( Cuma, 06 Temmuz 2007 )

Önkuzu
06.07.07, 14:36
Devlet Ermeni Meselesinde Neyin Peşinde? http://www.millethaber.com//templates/ja_teline/images/pdf_button.png (http://www.millethaber.com//index2.php?option=com_content&do_pdf=1&id=29072) http://www.millethaber.com//templates/ja_teline/images/printButton.png (http://www.millethaber.com//index2.php?option=com_content&task=view&id=29072&pop=1&page=0&Itemid=75) http://www.millethaber.com//templates/ja_teline/images/emailButton.png (http://www.millethaber.com//index2.php?option=com_content&task=emailform&id=29072&itemid=75) Cuma, 06 Temmuz 2007 Eyüp GÖKHAN


:aferin: agbi yüregine, fikrine ve ellerine saglik...

deryatulga
06.07.07, 14:43
:aferin: agbi yüregine, fikrine ve ellerine saglik...

Böyle bir kac gencin daha yetistigini görsem de, gözlerim arkada kalmasa:aferin:

ayyıldız66
06.07.07, 14:44
Sanirim Sy. Eyüp Gökhan siyaset ile cok yakindan ilgileniyor.
Bizde uzun zamandir PC'de aydinlatici yorumlarini okuma firsati buluyoruz.
Yazilarina baktigim zaman Türkiye'de yasadigi ve siyasi meseleleri daha yakindan takip ettigi dikkat cekiyor. Biz sizi tanimiyoruz. Kisaca kendinizi tanitabilir misin spam olmazsa tabi?

eyup_gokhan
06.07.07, 15:10
Önce sunu belirtelim. Derya Tulga'dan herkes gibi biz de bir takim konularda istifade ediyoruz. Bazen tartisiyoruz, bazen anlasiyoruz. Sahip oldugumuz bir takim fikirlerle, bilgilerle onun fikirlerini ve bilgilerini kimi zaman tokusturuyoruz, kimi zaman sentezliyoruz ve ortaya güzel bir sey cikabiliyor. Fakat bu Ermeni meselesinde (ve bu yazida) durum pek öyle "Derya Tulga'dan istifade" degil, basbayagi "esinlenme". :) Bu bir itiraftir. Ermeni meselesinde bu arkadasiniz maalesef hayli zayif durumdadir. Yavas yavas anliyoruz meseleleri...

Kendimi tanitayim da nasil tanitayim...?

1979 Ankara dogumluyum. Evliyim, bir cocuk babasiyim. ic mimarlik okudum. Ankara'da bir özel okulumuz ve Turizm-Organizasyon sirketimiz var. karnimizi bu islerden doyuruyoruz. ama gönlümüz baska mesgalelerde. okuma-yazma islerine, siyaset gibi meselelere az bucuk yatkinligim vardir. Bu yatkinligimizdan ötürü de siyasi cevrelerle, özellikle milliyetci-mukaddesatci cevrelerle irtibatimiz vardir... cok özel biri degiliz yani. Cevre biraz siyasi... Bir de tabii Türkiye'nin baskentinde yasamanin avantajlari var.


Sanirim Sy. Eyüp Gökhan siyaset ile cok yakindan ilgileniyor.
Bizde uzun zamandir PC'de aydinlatici yorumlarini okuma firsati buluyoruz.
Yazilarina baktigim zaman Türkiye'de yasadigi ve siyasi meseleleri daha yakindan takip ettigi dikkat cekiyor. Biz sizi tanimiyoruz. Kisaca kendinizi tanitabilir misin spam olmazsa tabi?

AnatolianLion
17.07.07, 03:11
Birinci sayfada bu yaziliyor:
(http://www.politikcity.de/forum/showthread.php?t=7341)
“Osmanlı Devleti, 26 Mart 1919 tarihinde, Birinci Dünya Savaşı’nda taraf olmamış olan İspanya İsviçre, Danimarka, İsveç ve Norveç'e gönderdiği notalarla bu ülkelerden, ikişer hukukçu gönderilmesini istemiştir.
Bu girişim, İngilizlerin müdahalesi üzerine sonuçsuz kalmış, komisyonun kurulması ve dolayısıyla konunun soruşturması engellenmiştir(1).”


Bu yanlis, soyle olmasi gerek;
Tarih: 13 subat 1919
Ulkeler: İspanya, Danimarka, İsveç ve Hollanda

kaynak: http://www.devletarsivleri.gov.tr/yayin/osmanli/Armenians_inottoman/2b_223.htm
("Diplomatic note submitted to the governments of Sweden, Netherlands Spain and Denmark regarding the participation of neutral jurists in the investigative commissions to be established to investigate the reason for deportation.")

deryatulga
17.07.07, 12:51
Birinci sayfada bu yaziliyor:
(http://www.politikcity.de/forum/showthread.php?t=7341)
“Osmanlı Devleti, 26 Mart 1919 tarihinde, Birinci Dünya Savaşı’nda taraf olmamış olan İspanya İsviçre, Danimarka, İsveç ve Norveç'e gönderdiği notalarla bu ülkelerden, ikişer hukukçu gönderilmesini istemiştir.
Bu girişim, İngilizlerin müdahalesi üzerine sonuçsuz kalmış, komisyonun kurulması ve dolayısıyla konunun soruşturması engellenmiştir(1).”


Bu yanlis, soyle olmasi gerek;
Tarih: 13 subat 1919
Ulkeler: İspanya, Danimarka, İsveç ve Hollanda

kaynak: http://www.devletarsivleri.gov.tr/yayin/osmanli/Armenians_inottoman/2b_223.htm
("Diplomatic note submitted to the governments of Sweden, Netherlands Spain and Denmark regarding the participation of neutral jurists in the investigative commissions to be established to investigate the reason for deportation.")

Dogru tabii, ama devlet propagandasi yapan yari resmi o kadar cok sayfa bu hatayi yapmis ki, arkadasimiz buna güvenmis. Böylece bu sayfalarin kaynak olarak gösterdikleri devlet arsivlerinden bile haberleri olmadigi ortaya cikiyor. Isvicre'nin hele o tarihlerde bu islere hic bulasamayacagi gercegi de kontrol ölcütü olarak ele alabilirdi. Genc arkadaslari bu propaganda sayfalari önünde uyarmamizin baslica sebebi de bu zaten. Ama daha ortaya dökmedigimiz neler var!

Der Schakal
17.07.07, 13:35
Uğur Mumcu'dan Gizli Belgelerle Ermeni Olayı


"Tarih tekerrürden ibarettir" demişler de, Mehmet Akif de "Tarihten ders alınsaydı, tekerrür eder miydi hiç?" deyip işin aslını ortaya koymuştu. Bundan neredeyse bir asır önce Atatürk Ermeni olaylarıyla ilgili şöyle konuşmuştu:
Ermeni meselesi denilen ve Ermeni milletinin gerçek çıkarlarından ziyade dünya kapitalistlerinin ekonomik çıkarlarına göre halledilmek istenen mesele, Kars Anlaşması’yla en doğru çözüm şeklini buldu. Asırlardan beri dostane yaşayan iki çalışkan halkın dostluk bağları memnuniyetle tekrar kuruldu.
Mustafa Kemal Atatürk

11.3.1922, TBMM Üçüncü Toplanma Yılı Açış Konuşması)
Ve bakalım bundan tam 22 sene önce bu konuda Uğur Mumcu neler yazmış...

Gizli Belgelerle...
Şu olaylara bakın: ABD Dış İlişkiler Komisyonu, Türkiye'ye yapılacak askeri yardımı Kıbrıs konusunda verilecek bir ödüne bağlıyor. Bu yapılırken, ABD Kongresi'nde 24 Nisan tarihinin "Soykırım Günü" olarak ilanı için önergeler veriliyor. Fransa'da ise soykırım savlarının ders kitaplarına konması için hazırlıklar yapılıyor. Aynı günlerde, Ermeni terör örgütleri eylemlerini sürdürüyor. Bütün bunlardan sonra ABD yönetimi uluslararası terörden söz edebiliyor.
24 Nisan tarihi soykırım günü olarak ilan edilecekmiş. Sanki ABD'nin Vietnam'daki, Fransa'da, Cezayir'deki insanlık suçlarını unutturdular. Sanki ABD yönetimi, Şili'de halkoyu ile seçilmiş Devlet Başkanı Allende'nin CIA darbesi ile devrilmesinin hiç anımsanmayacağını sanıyor. Sanki
ABD'nin Grenada'ya, daha düne kadar yakın bir zamanda Fransa’nın Çad'a asker göndermelerinin hiç ama hiç akla gelmeyeceği düşünülüyor.
Ermeni olayını, bugün için uluslararası terörün bir parçası olarak görüyor ve bunun için bütün devletleri ortak bir savaşa çağırıyoruz. Yok, eğer Ermeni sorununun dünü, önceki günü karıştırılırsa, Amerikalı dostlarımız bundan hiç hoşnut kalmazlar.
İsterseniz, bu konuda birkaç tarihsel belgenin satır başlarını aralayalım:
İngiliz Kraliyet Matbaası tarafından basılan Birinci Dünya Savaşı ile ilgili gizli belgeler, Erol Ulubelen tarafından Türkçeye çevrilmiş, önce Doğan Avcıoğlu'nun yönetimindeki Yön dergisinde yayınlanmış, daha sonra kitap olarak basılmıştır. İkinci basımı Çağdaş Yayınları tarafından yapılan "İngiliz Belgeleriyle Türkiye" kitabında, Birinci Dünya Savaşı sırasında Ermenilerin Amerikalılarca nasıl desteklenip kışkırtıldıklarını gösteren belgelere yer verilmiştir. Okuyalım:

Gizli Belge: Sayfa 735, belge 492. Amiral Webb'den Lord Curzon'a yazılan 19 Ağustos 1919 tarihli yazı:
- Amerika, Trabzon ve Erzurum'u içine alan bir Ermenistan’ı himaye edecek. Geri kalan dört ili de Kürt devleti olarak İngilizlerin himayesine bırakıyor...
Gizli Belge: Sayfa No:60, Belge No: 46. 5 Nisan 1920 günü Mr. Lindsay'in Washington'dan Lord Curzon'a yazdığı yazı:
- Amerikan Senatosu Ermenistan’ın mandası işini görüştü. Beş yılda 757 milyon dolar verecekler. İlk başlangıçta 50.000 kişilik bir ordu yollanacak, daha sonra 200.000 kişiye çıkacak. Amerika kuvvetlerinin basına General Zames G. Harbord getirilecek. Ayrıca bütün Türkiye'nin mandası için de görüşmeler yapılmaktadır...
Gizli Belge: Sayfa No:71, Belge No: 63. 16 Mayıs 1920 günü Sir A. Geddes'in Lord Curzon'a yazdığı yazı:
- Amerikan hükümeti, Ermenistan’ın Adana’da dâhil korunmasını istiyor. Silah, cephane, demiryolu ve her türlü malzemeyi buraya sevk edecekler. Boşaltım, Karadeniz limanlarında Amerikan bahriyesi tarafından ve Amerikan donanmasının himayesinde yapılacak. Türklerin yapacağı en ufak bir hareket Amerikalilar tarafından bastırılacaktır...
Gizli Belge: Sayfa No: 300, Belge No: 38. 28 Şubat 1920 Londra Konferansı tutanaklarından bir parça:
- Mustafa Kemal kendisini Erzurum Valisi ilan etmiş. Erzurum'da yeni kurulacak Ermeni devletinin katılacağı bir sırada bu çok anlamlı bir harekettir. Bu adam olmasaydı Ermenilerin bir şansı olurdu...
Gizli Belge: Sayfa No: 81, Belge No: 10, tarih 16 Şubat 1920. Londra Konferansı tutanaklarından bir başka parça:
- Ermenistan'a 6 ilden başka Trabzon ve Adana da verilmelidir. Amerika Ermenistan'a yardım edecektir ve mandası altına almayı da kabul ediyor. Fransa ise Adana’yı kendisi için istiyor.
Gizli Belge: Sayfa No: 99, Belge No: 12, Londra Konferansı tutanağından bir başka ilginç parça:
- Lord Curzon, Erzincan’ın da Ermenistan'a verilmesini, Karadeniz'de bir Lazistan kurulup, Ermenilerin mandasına vermek istiyor...
Bu belgeler, bugün ABD Kongresi'nde 24 Nisan tarihini "Soykırım Günü" ilan etmek isteyenlerin amaçlarını olduğu kadar, ABD'nin Lozan Barış Antlaşması’na niçin imza koymadığını da anlatmaya yetmektedir.
Atatürk, Ermeni sorununun "dünya kapitalistlerinin ekonomik çıkarlarına göre çözülmek istediğini" söylememiş miydi? ( Söylev ve Demeçler , C: I, S: 233). Olay, dün olduğu gibi bugün de böyledir.
Biz bugün bunca saldırıdan sonra , bu gizli belgeleri , örneğin devletin televizyonunda tek tek halkımıza gösterebiliyor muyuz? Gösteremiyorsak, Ermeni sorununun çokuluslu yanını ve uluslararası terör ile ilgisini, diplomatik forumlarda nasıl anlatabiliyoruz?
24 Nisan tarihini soykırım günü ilan edip, Ermeni terör örgütlerine destek olan Amerikan Kongre üyeleri, 1920'lerde topraklarımız üzerinde Ermeni devleti kurmak isteyen Amerikalılar'ın torunlarıdır. Bizler de bunlara karşı Kuvay-i Milliyecilerin torunları olduğumuzu hatırlatmak zorundayız.
"Milliyetçilik" budur. Neredesiniz efendiler, beyler, beyzadeler, hanımefendiler?.. Budur, budur, budur işte!..
Uğur MUMCU
Cumhuriyet - 1 Nisan 1984

Aradan 22 sene geçmiş Uğur Mumcu her zaman savaştığı emperyalistlerce katledilmiş ama değişen hiçbir şey olmamış. Bu da gösteriyor ki tarihimizden ders çıkartamadığımız gibi tarihimizi de doğru düzgün bilmiyoruz...

Der Schakal
20.07.07, 07:58
Armenien: Kritischer Blick zur Türkei

Das Oberhaupt der armenisch-apostolischen Kirche, Katholikos Karekin II., sieht die Lage der Christen in der Türkei weiter sehr kritisch. Auch nach der Reise Papst Benedikts XVI. im vergangenen Winter habe sich ihre Situation "nicht gebessert". Vor allem der Druck nationalistischer Organisationen auf die christlichen Minderheits-Gruppen habe sich verstärkt, bedauerte der Katholikos. Er habe das auch bei seinem Besuch in Istanbul im Juni des Vorjahrs gespürt. Weil er seinen Standpunkt zur Frage des Völkermords ab 1915 dargelegt habe, sei von einer nationalistischen Gruppierung prompt gegen ihn Anzeige wegen "Beleidigung des Türkentums" erstattet worden. Einer EU-Mitgliedschaft der Türkei steht der Katholikos jedoch nicht grundsätzlich ablehnend gegenüber. – Die armenisch-apostolische Kirche zählt drei Millionen Gläubige in Armenien selbst und etwa fünf Millionen in der Diaspora.
(kap 19.07.2007 sk)

http://www.oecumene.radiovaticana.org/ted/Articolo.asp?c=145493

Der Schakal
24.07.07, 18:06
Armenien: Kritischer Blick zur Türkei

Das Oberhaupt der armenisch-apostolischen Kirche, Katholikos Karekin II., sieht die Lage der Christen in der Türkei weiter sehr kritisch. Auch nach der Reise Papst Benedikts XVI. im vergangenen Winter habe sich ihre Situation "nicht gebessert". Vor allem der Druck nationalistischer Organisationen auf die christlichen Minderheits-Gruppen habe sich verstärkt, bedauerte der Katholikos. Er habe das auch bei seinem Besuch in Istanbul im Juni des Vorjahrs gespürt. Weil er seinen Standpunkt zur Frage des Völkermords ab 1915 dargelegt habe, sei von einer nationalistischen Gruppierung prompt gegen ihn Anzeige wegen "Beleidigung des Türkentums" erstattet worden. Einer EU-Mitgliedschaft der Türkei steht der Katholikos jedoch nicht grundsätzlich ablehnend gegenüber. – Die armenisch-apostolische Kirche zählt drei Millionen Gläubige in Armenien selbst und etwa fünf Millionen in der Diaspora.
(kap 19.07.2007 sk)

http://www.oecumene.radiovaticana.org/ted/Articolo.asp?c=145493

Armenien begrüßt bisherige Reformen

Regierungsmitglieder halten sich bedeckt: Türkischer Wahlkampf über die Medien verfolgt


http://derstandard.at/?url=/?id=2966812

FundaU
03.08.07, 07:36
Habe da auch etwas interessantes gefunden:

1,5 MILLIONEN ARMENIER???

Die armenische Propaganda behauptet heute, dass bei den von ihnen als Völkermord bezeichneten Ereignissen 1,5 Millionen Armenier ums Leben gekommen sind. Die Armenier behaupteten, dass bei diesen Ereignissen zuerst 600 Tausend, später 800 Tausend Armenier ums Leben kamen. Diese Zahl steigerte sich ständig und erreichte 1,5 Millionen. Man sollte sich auch nicht wundern, wenn die Armenier diese Zahl in Zukunft auf 2 oder sogar 3 Millionen steigern. Aber leider beteiligen sich auch einige Medienorgane an dieser Steigerung, die als seriös bekannt sind. Während zum Beispiel in der Auflage, der Encyclopedia Britannica, aus dem Jahre 1918 die Anzahl der Armenier mit 600 Tausend registriert ist, in der Auflage von 1968 aber ist Anzahl mit 1,5 Millionen angegeben. Wie groß war tatsächlich der Verlust der Armenier? Um das zu beantworten, muss man die Daten über die armenische Bevölkerungzahl im Osmanischen Staat als Grundlage nehmen. Nach Angaben in armanischen und ausländischen Quellen ist die Einwohnerzahl der Armenier im Osmanischen Staat wie folgend: · Dem britischen Jahresbericht von 1917 zufolge, 1.056.000 (1) · Dem Patriarchen Ormanyan zufolge, 1.579.000 (2) · Dem Werk "Armenien und Armenier" von Kevork Aslan zufolge lebten in Anatolien 920.000, in Kilikien (Adana, Sis, Maras) 180.000, in anderen osmanischen Gebieten 700.000, also ingesamt 1.800.000 (3) · Dem deutschen Papst Johannes Lepsius zufolge, 1.600.000 (4) · Cuinet zufolge, 1.045.018 (5) · Dem französischen Gelben- Buch zufolge, 1.475.011 (6) · Basmaciyan zufolge, 2.280.000 (7) · Dem Patriarchen Nerses Varjabedyan zufolge, 1.150.000 ( Den offiziellen Dokumenten des Osmanischen Staates zufolge betrug die armenische Bevölkerungszahl wie unten aufgezählt:

...weiter..


Das Generaldirektorat für Statistiken des Osmanischen Staates wurde im Jahre 1892 gegründet. 1892 war Nuri Bey, von 1892-1897 ein Jude Namens Fethi FRANCO, von 1897-1903 ein Armenier Namens Migirdic SINABYAN, von 1903-1908 ein Amerikaner Namens Robert und von 1908-1914 Mehmet BEHIC Bey Generaldirektor dieser Behörde. (9) In einer Zeit, in der die Armenier-Frage auf die politische Bühne getragen wurde, leiteten Ausländer diese Behörde. Da bis heute keine Dokumente gefunden werden konnten, die das Gegenteil beweisen, sind die osmanischen Informationen über die Einwohnerzahlen vertrauenswürdig. · Der Volkszählung von 1893 zufolge lag die armenische Bevölkerungszahl bei 1.001.465. · Der Volkszählung von 1906 zufolge lag die armenische Bevölkerungszahl bei 1.120.748. · Den Statistiken von1914 zufolge betrug die armenische Bevölkerungszahl 1.221.850. (10) Wenn man die Informationen der drei Gruppen bewertet, osmanische als auch armenische und ausländische Statistiken, stellt sich heraus, dass die armenische Bevölkerungszahl während des I. Weltkrieges etwa 1.250.000 betrug. Während der Umsiedlung wurden 438.758 Armenier in ihre, neue Umsiedlungsgebiete verlegt. Von ihnen erreichten lediglich 382.148 (11) die Zielort. Daraus ist zu Erkennen, dass der Unterschied 56.610 Personen beträgt.

Der Unterschied von 56.610 ereignete sich unter Berufung auf Dokumente wie folgend: Wie aus den osmanischen Dokumenten weiter hervorgeht, wurden 500 dieser Armenier zwischen Erzurum und Erzincan, 2000 in Meskene zwischen Urfa und Aleppo, 2000 in der Umgebung von Mardin bei Überfällen der Räuberbanden und der arabischen Volkstämme massakriert. Außerdem wurden rund 5 Tausend oder noch mehr bei Angriffen auf Armenier-Konvois im Gebiet Dersim getötet. (12) Nach osmanischen Dokumenten wurden insgesamt 9 bis 10 Tausend Menschen während der Umsiedlung ermordet. Ferner ist aus den Dokumenten zu entnehmen, dass einige auch an Hunger starben. (13) Etwa 25 bis 30 Tausend starben vermutlich an Infektonskrankheiten wie Typhus oder Dysenterie. (14) Somit kamen rund 40 Tausend Menschen auf dem Weg zu den Ansiedlungsgebieten ums Leben. Ein weiterer Teil von 10 bis 16 Tausend Armeniern, die schon unterwegs waren, aber die neuen Umsiedlungsgebiete noch nicht erreicht hatten, wurden in den Provinzen, wo sie sich gerade befanden, angesiedelt, weil die Umsiedlung eingestellt worden war. Zum Bespiel wurde am 26. April 1916 die Provinzverwaltung von Konya schriftlich angewiesen, die sich auf dem Weg zu ihren neuen Gebieten befindenden Armenier innerhalb der Provinz anzusiedeln. (16) Außerdem ist ein Teil der umzusiedelnden Armenier höchstwahrscheinlich nach Russland, in die westlichen Länder und nach Amerika geflüchtet. Nach vorliegenden Dokumenten, waren 50 Tausend armenische Soldaten, die in den USA ausgebildet wurden, auf dem Weg nach Kaukasien. Zahlreiche Armenier, die im Osmanischen Staat lebten, verbreiteten sich vor und während des Krieges in Amerika und Russland. Der Armenier Artin Hotomyan, der sich aus kommerziellen Gründen in den USA aufhielt, schrieb in einem Brief vom 19. Januar 1915 an das Polizeipräsidium, dass Tausende von Armenier auf verschieden Weisen nach Amerika flüchteten und dort in bedauernswerten Umständen lebten. (17)

...weiter...

Die Vorstöße des Osmanischen Staates waren nicht nur damit begrenzt. In einem Telegramm vom 7. März 1920 (2) forderte die Osmanische Regierung von de Ententestaaten und Admiral Bristol die Untersuchung dieses Themas, sowie die Feststellung der Wahrheit und die Aufklärung der Weltöffentlichkeit und der Türken. In dieser Forderung heißt es "...die Behauptungen nach einem armenischen Blutbad sollten durch Gründung einer internationalen Komission vor Ort sorgfältig und schnell untersucht werden. Die Propaganda, die ein Produkt der Gier ist, sollte aufgeklärt und das türkische Volk von den falschen Beschuldigungen befreit werden....". Diese Forderung wurde zur gleichen Zeit in allen Zeitungen veröffentlicht. Gegen Ende des II. Weltkrieges wurde ferner eine Gruppe von ausländischen Journalisten unter der Leitung von Ahmet Refik nach Ostanatolien geschickt, um dort Untersuchungen vor Ort einleiten zu können. (3) Ist es möglich, dass ein Staat, der solch ein unmenschliches Verbrechen begangen haben soll, solche Vorstöße fordert? Wenn man sich diese hier aufgezählten Beispiele vor Augen hält, sieht man, in wie weit die türkische Nation und Geschichte zu Unrecht beschuldigt wird und dies eine Schande für die Menschheit ist. Quellen: 1. Osmanisches Ministerpräsidium Archiv HR. MIJ. 43/17 2. ATASE- Archiv, Schrank Nr. 169, Fach- Nr. 3 Ord. Nr. 23 Akte- Nr. 1336/13-1 Verzeichnis 32-1.2.3 3. Für umfangreichere Information s. Ahmet Refik: Auf dem Weg zu Kafkas, Öncü Buch, Ankara, 1992

deryatulga
03.08.07, 14:29
Diese Angaben sind nicht einmal neu, geschweige denn interessant, aber sei's drum. Wenn Anfänger Propaganda machen, beantworten sie die nicht gestellten Fragen. Wer sich noch auf Ahmet Refik verlässt, um die Hände reinzuwaschen, ist von allen guten Geistern verlassen, das sei auch nebenbei bemerkt!

Der Schakal
20.08.07, 19:09
"Kürtler, Ermeni dönmesi"ne sert tepkiler yağıyor

20 Ağustos 2007


http://www.hurriyet.com.tr/_newsimages/3925347.jpg TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu'nun "Kürtler Türkmen, Alevi Kürtler ise Ermeni dönmesidir" sözleri tepki topladı. Alevi-Bektaşi Federasyonu, DTP, SHP ve Kamer Genç, Halaçoğlu'na karşılık verdi.
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/7121115.asp?m=1

Der Schakal
23.08.07, 11:20
"Kürtler, Ermeni dönmesi"ne sert tepkiler yağıyor

20 Ağustos 2007


http://www.hurriyet.com.tr/_newsimages/3925347.jpg TTK Başkanı Yusuf Halaçoğlu'nun "Kürtler Türkmen, Alevi Kürtler ise Ermeni dönmesidir" sözleri tepki topladı. Alevi-Bektaşi Federasyonu, DTP, SHP ve Kamer Genç, Halaçoğlu'na karşılık verdi.
http://www.hurriyet.com.tr/gundem/7121115.asp?m=1


Türkischer Historiker leugnet Identität der Kurden

Genozid-Leugner Halacoglu löst mit Aussage Empörung aus, Kurden seien alevitische Kurden armenischen Ursprungs


http://derstandard.at/?url=/?id=3006108

deryatulga
03.09.07, 04:24
'Pis Türk köpekleri'

http://img.sabah.com.tr/i2/sp.gif
GÖKÇEN KESGİN
http://img.sabah.com.tr/i2/sp.gif

http://img.sabah.com.tr/i2/sp.gif
Ermenistan'da dördüncüsü düzenlenen 'diaspora' oyunlarına kavgalar damga vurdu. İstanbul takımına hakaretler gelince kavga çıktı, polis sahaya indi, maç 15 dakika durdu..
http://img.sabah.com.tr/i2/sp.gif
Ermenistan'ın başkenti Erivan'da geçen hafta, farklı ülkelerde yaşayan Ermenilerin yarıştığı Dünya Ermeni Olimpiyatları düzenlendi. Dört yılda bir düzenlenen oyunlara bu kez spor değil çirkin saldırılar damgasını vurdu. Takımlar arasında çıkan sürtüşmelerin tekme tokat kavgalara dönüştüğü olimpiyatta Amerikalı Ermenilerin erkek basket takımı, Türkiye'den katılan İstanbul takımına saldırdı. Glendaleİstanbul erkek basketbol maçında Amerikalı basketçiler, maç sırasındaki ikili mücadelede bir Türk oyuncuya dönüp "Pis Türk köpekleri" diye sataştı. İşte o anda saha karıştı...

'BUNLAR BİR ŞEYDEN ANLAMAZ'
İtişmeler arasında yumruklar, tekmeler konuştu. İki takımın görevlileri kavgayı ayırmayı başaramayınca sahaya polis de indi. 15 dakika süren arbedeyi Ermeni gazeteci Onnik Krikoryan kendi internet sitesinde dakika dakika anlattı. Kavganın fotoğraflarını da basan Krikoryan, "Zaten iki takım arasındaki gerilim hissedilmeyecek gibi değildi. Ancak olayın bu kadar büyüyeceğini kimse tahmin etmiyordu" dedi. Glendale takımının bir oyuncusunun da tribüne dönerek, "Bunlar Türkiye'den. Hiçbir şey anlamaz" diye bağırdığın yazdı.

'ONLAR YARI ERMENİ'
İddiaları reddeden Amerikan takımı ise "Böyle bir hakarette bulunmadık. Kavgayı onlar bize hakaret ederek başlattı. Zaten onlar tam değil yarı Ermeni" diye konuştu. Olayı, haber sitesi eurasianet'e değerlendiren Krikoriyan ise "Türkiye'de yaşayan Ermenilere karşı dışarıda bir önyargı var. Ermeni diasporasının Hrant Dink'e karşı önyargılı olma nedeni de buydu" diye yazdı.

Der Schakal
03.09.07, 10:53
'Pis Türk köpekleri'

http://img.sabah.com.tr/i2/sp.gif
GÖKÇEN KESGİN
http://img.sabah.com.tr/i2/sp.gif

http://img.sabah.com.tr/i2/sp.gif
Ermenistan'da dördüncüsü düzenlenen 'diaspora' oyunlarına kavgalar damga vurdu. İstanbul takımına hakaretler gelince kavga çıktı, polis sahaya indi, maç 15 dakika durdu..
http://img.sabah.com.tr/i2/sp.gif
Ermenistan'ın başkenti Erivan'da geçen hafta, farklı ülkelerde yaşayan Ermenilerin yarıştığı Dünya Ermeni Olimpiyatları düzenlendi. Dört yılda bir düzenlenen oyunlara bu kez spor değil çirkin saldırılar damgasını vurdu. Takımlar arasında çıkan sürtüşmelerin tekme tokat kavgalara dönüştüğü olimpiyatta Amerikalı Ermenilerin erkek basket takımı, Türkiye'den katılan İstanbul takımına saldırdı. Glendaleİstanbul erkek basketbol maçında Amerikalı basketçiler, maç sırasındaki ikili mücadelede bir Türk oyuncuya dönüp "Pis Türk köpekleri" diye sataştı. İşte o anda saha karıştı...

'BUNLAR BİR ŞEYDEN ANLAMAZ'
İtişmeler arasında yumruklar, tekmeler konuştu. İki takımın görevlileri kavgayı ayırmayı başaramayınca sahaya polis de indi. 15 dakika süren arbedeyi Ermeni gazeteci Onnik Krikoryan kendi internet sitesinde dakika dakika anlattı. Kavganın fotoğraflarını da basan Krikoryan, "Zaten iki takım arasındaki gerilim hissedilmeyecek gibi değildi. Ancak olayın bu kadar büyüyeceğini kimse tahmin etmiyordu" dedi. Glendale takımının bir oyuncusunun da tribüne dönerek, "Bunlar Türkiye'den. Hiçbir şey anlamaz" diye bağırdığın yazdı.

'ONLAR YARI ERMENİ'
İddiaları reddeden Amerikan takımı ise "Böyle bir hakarette bulunmadık. Kavgayı onlar bize hakaret ederek başlattı. Zaten onlar tam değil yarı Ermeni" diye konuştu. Olayı, haber sitesi eurasianet'e değerlendiren Krikoriyan ise "Türkiye'de yaşayan Ermenilere karşı dışarıda bir önyargı var. Ermeni diasporasının Hrant Dink'e karşı önyargılı olma nedeni de buydu" diye yazdı.

Willkommen in Eriwan!
Türkische Armenier werden immer gehasst, getreten, geschlagen.
Ich will garnicht wissen was sie mit Türken machen würden ...

deryatulga
04.09.07, 03:08
Erivan asparagası

ABD'li Ermeni basketçiler Türkiye Ermenilerine 'Pis Türk köpekleri' dememiş
04/09/2007 (2 kişi okudu)
TARIK IŞIK (Arşivi (http://www.radikal.com.tr/arama.php?ara=1&y=1&edi=TARIK IŞIK))
ANKARA - Sabah gazetesinin manşetini okuyanlar dün şu bilgiyi aldı: "Ermenistan'ın başkenti Erivan'da farklı ülkelerde yaşayan Ermenilerin katılımı ile düzenlenen 4'üncü Dünya Ermenileri (Pan-armenian) Olimpiyatları'ndaki basketbol maçında Türkiye'den giden sporculara ABD'den gelen takımın oyuncuları saldırdı ve 'Pis Türk köpekleri' dedi."
Ancak Ermeni gazeteci Onnik Krikoryan'ın ortaya attığı bu iddia 'olaylı maç'ta İstanbul takımının kaptanlığını yapan Alen Tekbıçak'a göre yalanladı.
Tekbıçak, hakaret dolu bir söylem duymadığını belirterek şöyle konuştu: "Hakemlerin tutumu dolayısı ile iki takım arasında tansiyon y ükseldi. Normal bir maç gerginliği yaşandı. Ama bize Türkiye'den geldiğimiz için kimse hakaret etmedi. Maçtan sonra rakip takımın oyuncuları ile birlikte yemek yedik."
İstanbul Ermeni takımının kurulmasına öncülük eden Taksimspor Kulübü Başkanı Garo Hamamcıyan da Ermenistan'da aşağılanmadıklarını söyledi. Hatta olimpiyatların başlangıcında düzenlenen resmi geçitte en fazla alkışlanan ülkelerin başında Türkiye geliyordu

'Başbakan bize kupa verdi'
'Dünya Ermeni Olimpiyatları'na dördüncü defa gittiklerini hatırlatan Hamamcıyan, Ermenistan'dan Türkiye'ye çalışmak için gelenlerin artması ile bu ülkedeki önyargıların kırılmaya başlandığına dikkat çekti. Olimpiyatların ardından Ermenistan Başbakanı Serj Sarkisyan tarafından İstanbul takımına, 'şehrini en iyi temsil eden takım' kupası verildiğini belirten Hamamcıyan şöyle konuştu:
"Ermenistan'dan Türkiye'ye gelenler Müslüman ve Ermeni vatandaşlarımızın yanında çalışıyor. Türkiye'deki Ermenilerin okullarına, kiliselerine karışılmadığını görüyorlar. Ermenistan'a döndükleri zaman pozitif düşüncelerini aktarıyorlar. Ermenistan kapalı bir kutu. Dedelerinden, ninelerden kulaktan dolma bilgi edinmişler. Şimdi kendi gözleri ile çok farklı bir durum olduğunu görüyorlar. Maçta yaşanan bir gerginliği Ermeni toplumuna mal etmek çok yanlış."

Der Schakal
09.09.07, 02:30
Türkischer Historiker leugnet Identität der Kurden

Genozid-Leugner Halacoglu löst mit Aussage Empörung aus, Kurden seien alevitische Kurden armenischen Ursprungs


http://derstandard.at/?url=/?id=3006108


Jetzt kapiere ich das erst ...
http://video.google.de/videoplay?docid=84567388520254 07806&q=halacoglu&total=14&start=0&num=10&so=0&type=search&plindex=0

deryatulga
09.09.07, 17:08
Uras'ın sözleri Ermenileri böldü
Kaynak: haberturk.com
Yer: Türkiye
Tarih: 9.9.2007

Uras'ın Agos'a verdiği söyleşiyi çarpıtarak sitesinde yayınlayan Ermeni gazeteci tepki topladı.

09.09.2007 08:55
ÖDP'li milletvekili Uras'ın, Agos'a verdiği söyleşide, "Ermeni soykırımı yapılmıştır" dediğini yazan Ermeni sitesine, ilk önce söyleşiyi yapan gazeteci karşı çıktı..

ÖDP Milletvekili Ufuk Uras'ın Agos gazetesine yaptığı açıklamalar, Ermeni internet sitesi Pan Armenian'da "İlk defa bir Türk milletvekili Ermeni soykırımını tanıdı" başlığıyla duyuruldu. Sitede, Ermeni kökenli Fransız gazeteci Jean Eckian imzasıyla yayınlanan haberde Uras'ın, "Biz Ermenilere karşı korkunç bir katliam yaptık ve Türkiye de bunu tanımalı. Bu felaketi soykırım, etnik temizlik vesaire, nasıl isimlendirdiğimiz önemli değil" dediği öne sürüldü.

'ABARTMAMAK LAZIM'
Ancak Ufuk Uras ile Agos gazetesi için röportaj yapan Raffi Herman'dan yalanlama geldi. Uras ile yaptığı röportajdan bölümler yayınlayan internet sitesinin aldığı bölümler ile yaptığı yorumu eleştiren Herman, sitenin kendi haberini çarpıttığını söyledi. Herman, Türkiye'deki milletvekilleri arasında en cesur konuşanın Uras olduğunu söylerken, "Soykırımı tanıdı demek, saçmalık, abartmışlar" dedi. Orijinal metnin Agos gazetesinin internet sitesinde Türkçe yayınlandığını anlatan Herman, Uras'ın "Bu vaka acı bir trajedidir. Ne isim koyarsanız koyun katliam, soykırım, etnik temizleme vb. Yaraları sarmak gerekir" dediğini belirtti.

İNGİLİZCE ÖZETİ YANLIŞ
Herman, bazı Ermeni meslektaşlarının kahraman olmak için bunu kullandığını vurgulayarak, "Ne söylemişse odur. Uras üzüntü duyduğunu açıkça söyledi. Duygusuz konuşmadı. 'Adını koymaktansa pişman olunacak bir şey' demekle 'soykırım dedi' arasında fark var" dedi.

deryatulga
16.09.07, 01:55
Yanlış hesap Moskova'dan döner

Andrew Mango ile "Ermeni meselesini, soykırım iddialarını" da konuştuk.
Dedi ki:
- Yahudi soykırımı ile uzaktan yakından ilgisi yok... Yanlış bir tartışma... Kim kimi, ne hakla suçluyor?

http://img.sabah.com.tr/i2/yildizlar.gif
Mango "ben size bu işin içyüzünü anlatayım" diye devam etti:
- Olay, 700 yıl birlikte yaşamış insanların, Ermeni milliyetçiliği yüzünden ayrışmaları ve Ermeniler'in aşırı talepleri sonucu meydana gelen bir trajedi.
Andrew Mango:
- Aslında Türk-Müslüman can kaybı, Ermeniler'den fazla.
- Ermeni milliyetçiliği bir kumar oynadı.
- Hesapları şuydu: Çarlık Rusyası kazanır, biz de büyük Ermenistan'ı kurarız... Türkler kaçarlar... Kaçmayanları da yok ederiz.
- Çarlık Rusyası kazanamadı, Ermeni milliyetçileri de kumarı kaybettiler.

http://img.sabah.com.tr/i2/yildizlar.gif
Mango "Türkler'in meşhur bir sözü vardır" dedi:
- Yanlış hesap Bağdat'tan döner... Ermeniler'in yanlış hesabı da Moskova'dan döndü.

hami yildiz
16.09.07, 02:05
Yanlış hesap Moskova'dan döner

Andrew Mango ile "Ermeni meselesini, soykırım iddialarını" da konuştuk.
Dedi ki:
- Yahudi soykırımı ile uzaktan yakından ilgisi yok... Yanlış bir tartışma... Kim kimi, ne hakla suçluyor?

http://img.sabah.com.tr/i2/yildizlar.gif
Mango "ben size bu işin içyüzünü anlatayım" diye devam etti:
- Olay, 700 yıl birlikte yaşamış insanların, Ermeni milliyetçiliği yüzünden ayrışmaları ve Ermeniler'in aşırı talepleri sonucu meydana gelen bir trajedi.
Andrew Mango:
- Aslında Türk-Müslüman can kaybı, Ermeniler'den fazla.
- Ermeni milliyetçiliği bir kumar oynadı.
- Hesapları şuydu: Çarlık Rusyası kazanır, biz de büyük Ermenistan'ı kurarız... Türkler kaçarlar... Kaçmayanları da yok ederiz.
- Çarlık Rusyası kazanamadı, Ermeni milliyetçileri de kumarı kaybettiler.

http://img.sabah.com.tr/i2/yildizlar.gif
Mango "Türkler'in meşhur bir sözü vardır" dedi:
- Yanlış hesap Bağdat'tan döner... Ermeniler'in yanlış hesabı da Moskova'dan döndü. Derya Abi, Güzel yazmisssin sagol.

Fakat Hesap maalesef kapanmis degil.

deryatulga
16.09.07, 03:33
Derya Abi, Güzel yazmisssin sagol.

Fakat Hesap maalesef kapanmis degil.

Onlar benim laflarim degil ki, hesap tabii kapanmadi, bilanco da her gecen gün daha fazla acik veriyor. Birileri düsünüs ve davranislarini degistirmedikce de beter olacagiz maalesef!

hami yildiz
16.09.07, 03:51
Onlar benim laflarim degil ki, hesap tabii kapanmadi, bilanco da her gecen gün daha fazla acik veriyor. Birileri düsünüs ve davranislarini degistirmedikce de beter olacagiz maalesef!Özür dilerim senin yazdigini zannettim.

Son sözlerin ile kimi ve neyi kast ediyorsun?

deryatulga
16.09.07, 05:58
Özür dilerim senin yazdigini zannettim.

Son sözlerin ile kimi ve neyi kast ediyorsun?

"Biz" diyerek kimi kast edecegim ki, Türk tarafini kast ediyorum. Üc kagitcilik ve köylü kurnazligindan öteye kafasi calismayan adamlari bilim adami olarak dünyaya yutturmak hevesinde olan Türk tarafini. Önümüzdeki aylar son derece trajik gelismelere gebe, elden gelecek fazla bir sey de yok!

hami yildiz
18.09.07, 23:18
"Biz" diyerek kimi kast edecegim ki, Türk tarafini kast ediyorum. Üc kagitcilik ve köylü kurnazligindan öteye kafasi calismayan adamlari bilim adami olarak dünyaya yutturmak hevesinde olan Türk tarafini. Önümüzdeki aylar son derece trajik gelismelere gebe, elden gelecek fazla bir sey de yok!Bunlarin Sorumlusu kimler?

deryatulga
18.09.07, 23:21
Bunlarin Sorumlusu kimler?

Basta Disisleri ve MIT, onlarla elele giden büyük sermaye ve holding medyasi. Hükümetler degisirler, bu arkadaslarin keyfine kimse dokunamaz!

hami yildiz
18.09.07, 23:38
Basta Disisleri ve MIT, onlarla elele giden büyük sermaye ve holding medyasi. Hükümetler degisirler, bu arkadaslarin keyfine kimse dokunamaz!Türkiyenin gelecegi ile bunlarmi oynuyor?

Biz ne yapabiliriz?

Eninde sonunda hesabi biz ödeyecegiz, burada Halkin bir sey yapmasi lazim.

Seyretmek olurmu?

deryatulga
18.09.07, 23:44
Türkiyenin gelecegi ile bunlarmi oynuyor?

Biz ne yapabiliriz?

Eninde sonunda hesabi biz ödeyecegiz, burada Halkin bir sey yapmasi lazim.

Seyretmek olurmu?

Aynen öyle! Onun icin de söylemekten dilimizde tüy bitti: Hic degilse yurt disinda yasayan Türkler devletten bagimsiz sekilde örgütlenerek davalarina sahip olsunlar. Eninde sonunda hesabi kendileri ödeyecekleri icin. Lakin olmuyorlar veya oldurulmuyorlar, aci ama gercek!

hami yildiz
18.09.07, 23:56
Aynen öyle! Onun icin de söylemekten dilimizde tüy bitti: Hic degilse yurt disinda yasayan Türkler devletten bagimsiz sekilde örgütlenerek davalarina sahip olsunlar. Eninde sonunda hesabi kendileri ödeyecekleri icin. Lakin olmuyorlar veya oldurulmuyorlar, aci ama gercek!Öyle ise örgütlenelim, Sende basimiz ol.
Ben hemen varim, ama öyle fasa fiso Örgüt degil, saglam, yani yapilanin ve konusulanin dogrulugunu kanitlayabilen ve Halkin Sagduyusunu uyandirabilen bir Örgüt olmasi lazim.

Talat Pasa Kurulu gibi bir sey vardi, onlar ne oldu?

Bir`de Dogu Perincek ( yanilmiyorsam) gibi adini hic duymadigim bir Politikaci var bu Konu ile ilgilenen, ama bir türlü kimseyi Ayaklandiramiyorlar.

Bunlar ne'ci?

deryatulga
19.09.07, 00:47
Talat Pasa Kurulu gibi bir sey vardi, onlar ne oldu?

Bir`de Dogu Perincek ( yanilmiyorsam) gibi adini hic duymadigim bir Politikaci var bu Konu ile ilgilenen, ama bir türlü kimseyi Ayaklandiramiyorlar.

Bunlar ne'ci?

O is senin dedigin kadar kolay degil, insanlarin colugu, cocugu, isi ve gücü var. Benim belli bir gücüm ve kapasitem olmasa coktan cöküp gitmistim, bu ortada milyonlarin döndügü, milyarlarin planlandigi bir cikar carki, oraya comak sokmak herkesin harci degildir.

Kurulacak sistemin yurtdisindaki Türk toplumunun onun tarafindan benimsenmis bir parcasi olmasi lazim. Buna da en basta dernek agalari karsi cikarlar, cikiyorlar da zaten, kavganin en camurlusu onlarla yapiliyor.

Türkiye'nin disisleri ückagitciliklari ve cehaletleri ortaya cikmis adamlari hala eserip besererek ortaya sürmekten cekinmiyorsa, onun bir bildigi vardir demektir. Ben sahsen 4 yildir tatil yüzü görmeden calisiyorum, full time olabilmasi icin kendi isyerimi de kapattim. Hakaretler, ölüm tehditleri, bazi konsolosluk yalakalarinin bu Forumda bile ettigi "Alman ajani" hakaretleri de viz geliyor. Bu lafi eden tipin aslinda Almanlarla yapilan tiksinti verici uzlasmanin bas aktörlerinden biri oldugunu düsündükce de kanim beynime cikiyor.

Bu kadar ugrasma, üzüntü ve fedakarligin sonucu ise kurabildigimiz bir cekirdek. O cekirdek bile disaridan esen rüzgarlar önünde catlayip fire veriyor. Buna ragmen maddi ve manevi her türlü destege minnettar oluruz.

Talat Pasa kurulu siyasi cikarlar ve baska sebepler yüzünden hedefinden öylesine saptirildi ki, oradan artik bir hayir gelmez. Özellikle Dogu Perincek'in kime ve neye hizmet ettigi belirsiz sovlari onlarin prestijini sifira indirdi. Uzun lafa gerek yok, Türklerin soykirimi yaptigini Perincek'in sahidi olarak getirildigi Lausanne'da tekrar eden J. McCarthy, bir matahmis gibi meclis kürsüsünden konusturulan adam. Bizim Holding medyasi bundan tek kelimeyle bahseder mi? Etmez! Dogu Perincek'in bilimsel yetersizligi ortada olan oglunu parlatmak icin girisilen tesebbüsler de cabasi.

Ayaklanmanin degil, düsünmenin, calismanin ve fikir üretmenin zamani diyecegim ama zaman da kalmis degil artik. Yusuf Halacoglu iki yil önce Almanya'ya geldiginde bu konuyu kendisine detaylari ile anlatmistim. Ama ahbap cavus kollama politikasi bir yana, kendi bilimsel kisiliklerine ayna islevi görecek bir olusumu desteklemek icin de enayi olmak gerekirdi degil mi?

Durum zor, hem de cok zor, ben kavgami kendime olan saygim kaybolmasin diye yapiyorum. Devlet beslemesi tarihci müsveddelerine önce bu konuda bir ders vererek ise baslamak gerekiyor!

hami yildiz
19.09.07, 01:06
O is senin dedigin kadar kolay degil, insanlarin colugu, cocugu, isi ve gücü var. Benim belli bir gücüm ve kapasitem olmasa coktan cöküp gitmistim, bu ortada milyonlarin döndügü, milyarlarin planlandigi bir cikar carki, oraya comak sokmak herkesin harci degildir.

Kurulacak sistemin yurtdisindaki Türk toplumunun onun tarafindan benimsenmis bir parcasi olmasi lazim. Buna da en basta dernek agalari karsi cikarlar, cikiyorlar da zaten, kavganin en camurlusu onlarla yapiliyor.

Türkiye'nin disisleri ückagitciliklari ve cehaletleri ortaya cikmis adamlari hala eserip besererek ortaya sürmekten cekinmiyorsa, onun bir bildigi vardir demektir. Ben sahsen 4 yildir tatil yüzü görmeden calisiyorum, full time olabilmasi icin kendi isyerimi de kapattim. Hakaretler, ölüm tehditleri, bazi konsolosluk yalakalarinin bu Forumda bile ettigi "Alman ajani" hakaretleri de viz geliyor. Bu lafi eden tipin aslinda Almanlarla yapilan tiksinti verici uzlasmanin bas aktörlerinden biri oldugunu düsündükce de kanim beynime cikiyor.

Bu kadar ugrasma, üzüntü ve fedakarligin sonucu ise kurabildigimiz bir cekirdek. O cekirdek bile disaridan esen rüzgarlar önünde catlayip fire veriyor. Buna ragmen maddi ve manevi her türlü destege minnettar oluruz.

Talat Pasa kurulu siyasi cikarlar ve baska sebepler yüzünden hedefinden öylesine saptirildi ki, oradan artik bir hayir gelmez. Özellikle Dogu Perincek'in kime ve neye hizmet ettigi belirsiz sovlari onlarin prestijini sifira indirdi. Uzun lafa gerek yok, Türklerin soykirimi yaptigini Perincek'in sahidi olarak getirildigi Lausanne'da tekrar eden J. McCarthy, bir matahmis gibi meclis kürsüsünden konusturulan adam. Bizim Holding medyasi bundan tek kelimeyle bahseder mi? Etmez! Dogu Perincek'in bilimsel yetersizligi ortada olan oglunu parlatmak icin girisilen tesebbüsler de cabasi.

Ayaklanmanin degil, düsünmenin, calismanin ve fikir üretmenin zamani diyecegim ama zaman da kalmis degil artik. Yusuf Halacoglu iki yil önce Almanya'ya geldiginde bu konuyu kendisine detaylari ile anlatmistim. Ama ahbap cavus kollama politikasi bir yana, kendi bilimsel kisiliklerine ayna islevi görecek bir olusumu desteklemek icin de enayi olmak gerekirdi degil mi?

Durum zor, hem de cok zor, ben kavgami kendime olan saygim kaybolmasin diye yapiyorum. Devlet beslemesi tarihci müsveddelerine önce bu konuda bir ders vererek ise baslamak gerekiyor!Usandigina inaniyorum, ama bir baslangic yapmak lazim, yoksa bütün caba ve ugrasilarin bosa gitti demektir.

Dernek Agalari, Disisleri bana viz gelir ( Dernek Agalarinin cogundan kusacagim gelir zaten), mühim olan yapilan isin arkasi saglam olsun.

Benim icin en mühim sey, söylediklerimi Belgeler ile kanitlayabilmemdir.

Sordugum icin alinma, ben seni bu Forumdan taniyorum, sahsen adini daha önce hic duymamistim.
Türkiyede bu Dava ile ugrasanlar seni tanirmi?

Demek istedigim: Az cok biliniyor isen mesele kolaylasir.

Bir Atasözünü ekliyeyim: Bir Elin nesi var? Iki Elin Sesi var.
Etrafina ne kadar saglam Adam toplayabilirsen o kadar daha kolay olur, yanliz bir kisi icin biraz zor gözüküyor.

Don Quichot'a benzer sonunda.

deryatulga
19.09.07, 01:46
Usandigina inaniyorum, ama bir baslangic yapmak lazim, yoksa bütün caba ve ugrasilarin bosa gitti demektir.

Dernek Agalari, Disisleri bana viz gelir ( Dernek Agalarinin cogundan kusacagim gelir zaten), mühim olan yapilan isin arkasi saglam olsun.

Benim icin en mühim sey, söylediklerimi Belgeler ile kanitlayabilmemdir.

Sordugum icin alinma, ben seni bu Forumdan taniyorum, sahsen adini daha önce hic duymamistim.
Türkiyede bu Dava ile ugrasanlar seni tanirmi?

Demek istedigim: Az cok biliniyor isen mesele kolaylasir.

Bir Atasözünü ekliyeyim: Bir Elin nesi var? Iki Elin Sesi var.
Etrafina ne kadar saglam Adam toplayabilirsen o kadar daha kolay olur, yanliz bir kisi icin biraz zor gözüküyor.

Don Quichot'a benzer sonunda.

Derdin oysa söyleyeyim, beni sadece Türkiye'de bu isle ugrasanlar degil, dünyanin cesitli yerlerinde bu konuya her yönden takilanlar da okur ve kayda alir.

Devletin Almanya'da bu ise yana döne uzman aradigi 1985 ötesi yillarda ellerinde benden baska kimse yoktu. Ha bak Türkkaya Ataöv falan gibileri de vardi ama, ben onlardan köy ve kasaba olmayacagini yazili olarak bildirmistim. Sonra özellikle Disislerinin bu alanda cevirmek istedigi dümeni gördüm, midem bulandi, sitkim siyrildi ve köseme cekildim.

Senin belge dedigin seyleri ben neredeyse 40 yildir topluyorum, ayrica toplayip da bir yere yigmiyorum veya ucuca yapistirip da analiz yaptigimi sanmiyorum. Ama Türkiye Cumhuriyetini Ermeni konusunda temsil eden anli sanli tipler "Belgesel calismanin önemi yoktur, önemli olan sacma sapan da olsa konusmaktir!" diyecek kadar kendilerinden gecmis durumda. Bu arada kolladiklari Cem Özgönül ve Ali Söylemezoglu gibi kisilerin Alman kamuoyunu büyüledikleri yalani da Ankara'ya yutturulunca mesele kalmiyor. Bu konuda son kazigi yiyen kisi simdiki Cumhurbaskanimizdi. Kazigi atan dosyanin nasil ve kimler tarafindan düzenlendigi konusunu ise orta mali yapmayalim istersen.

Sana gelince, iyi niyetine saygim var ama ben bu iste kocaman laflar ettikten sonra kendisine verilen stratejik konumu terk ederek basimizi daha da fazla derde sokanlari cok gördüm. Bu is nankör bir istir, maddi olarak insani tüketir, dostlarinin degil düsmanlarinin sayisini arttirir. Ve gercek boyutlari ile bilinse sanirim Türk halki gercekten de isyan eder ama ayaklanma bu alanda kurtulusa götürmez kimseyi!

deryatulga
19.09.07, 05:18
Ermeni meselesi dış politikayı zorluyor

Murat Yetkin (myetkin@radikal.com.tr)
Türkiye gibi bir ülkenin dış politikasını her yıl ABD Başkanı'nın bir oylamayı engellemesi üzerine kurması doğru mu?
19/09/2007 (130 kişi okudu) ŞİKAGO - Otel odamda, binaların arasından Mişigan Gölü'nü gören masamın üzerinde bir liste var. ABD'nin büyük şehirlerinden Şikago'nun da bağlı olduğu İllinois eyaletinin Vaşington'a, Temsilciler Meclisi'ne gönderdiği milletvekillerinin listesi. Toplam 19 temsilciden 14'ü, 1915-18 arası Anadolu'daki Ermenilerin soykırıma maruz kaldığını söyleyen tasarıya imza koymuşlar. Zaten sekizi Temsilciler Meclisi'ndeki Ermeni Dostluk Grubu'nun üyesi.
Illinois eyaleti, Türkiye'de daha çok bilinen Kaliforniya ve İllinois'e komşu Mişigan eyaletleri ardından ABD'de en yüksek Ermeni kökenli nüfusa sahip üçüncü eyalet. Yani yerel politika üzerinde Ermeni baskı gruplarının belli bir etkisi var. Eyalet ise öteden beri ABD politikalarında etkili. Örneğin, 2008'de yapılacak ABD Başkanlık seçiminde Demokrat Parti'nin (eski başkan Bill Clinton'ın eşi senatör Hillary Clinton'ın yanı sıra) önde gelen aday adaylarından biri olan Barack Obama, Illinois senatörü.
Önceki akşam, Türkiye'nin Şikago Başkonsolosu Kenan İpek'in TOBB Başkanı Rifat Hisarcıklıoğlu onuruna verdiği yemekte konuşulan konulardan birinin neden bu olduğu kolaylıkla anlaşılabilir yani. İpek, deneyimli bir diplomat. Buradaki mesaisinin bir bölümünü de Ermeni lobisine karşı Türkiye'nin tezini anlatma çabası oluşturuyor.
Ne yazık ki, çalışma bir tez anlatma çalışmasından çok, Ermeni lobisinin kazanımlarını olabildiğince dengelemekle sınırlı. Ama bu İpek'in eksikliğinden değil, Türk resmi siyasetinin eksikliğinden kaynaklanan bir durum. Ermeni silahlı örgütlerinin Türk diplomat ve temsilcilerini (hem de bir münferit olay dışında Kıbrıs harekâtının ardından) öldürmeye başladığı 1974'ten bu yana yeniden uluslararası gündeme oturan Ermeni meselesinde Türk dış politikası neredeyse bütünüyle savunma konumunda.
Örneğin, yarın bu şehre yeni Dışişleri Bakanı Ali Babacan gelecek. Yüksek lisans çalışmasını yaptığı göle nazır Northwest (Kuzeybatı) üniversitesinde, Şikago üniversitesinde ve düşünce kuruluşu Küresel İlişkiler Konseyi'nde birer konuşma yapacak. Konuşmasında Ermeni konusuna değinmez ise, mutlaka bu yönde sorulara muhatap olacak. Söyleyeceği, şimdiye kadarki dışişleri bakanlarının söylediğinden ve Türkiye adına paralel diplomasi yürüten TOBB gibi, TÜSİAD gibi kuruluşların söylediklerinden muhtemelen farklı olmayacak.
Özeti şudur: Ermeni karar tasarısı Kongre'de kabul edilirse, bu Türk-ABD ilişkilerine büyük zarar verir. O nedenle ABD yönetimi geçmemesi
için çalışmalıdır.
Bunda gerçeklik payı yok değil. İşin doğrusu, Ermeni soykırımı iddialarının Kongre'de onay görmesi, Türk-ABD ilişkilerinde 1964 Kıbrıs-Johnson mektubu, 1974 Kıbrıs harekâtı-ambargo ve 2003 Irak tezkeresinin Meclis'te reddinin yol açtığı kadar, belki daha büyük bir sarsıntıya yol açacaktır. Türk kamuoyundaki Amerikan karşıtlığı ve genel olarak Batı karşıtlığı daha da tırmanacak, ne mevcut Tayyip Erdoğan hükümetinin, ne de başka bir hükümetin bundan böyle ABD ile Irak, İran, Afganistan gibi güncel ya da diğer konularda işbirliği yapması zorlaşacaktır.
Ama Türkiye gibi bir ülkenin bütün dış politikasının ABD Başkanı'nın her yıl bir mektup yazarak Kongre'de bir oylamayı engellemesine bağlaması doğru mu? Türkiye gibi bir ülkenin bütün dış politika çabasını neticede ABD Başkanı'nın bir karar tasarısını (üstelik de 'Bu ülke bizle askeri işbirliği yapar ve İsrail'i kollar. O yüzden dokunmayın' gibi bir nedenle) durdurması üzerine kurması doğru mu? Bunun karşılığında Türkiye acaba neleri yapmıyor, neleri yapıyor, tam olarak biliyor muyuz?
Ermeni karar tasarısı ABD Kongresi'nde diyelim başkanın o mektubu imzalamaması sonucu kabul edildiğinde olacaklar Ankara'nın endişesi. ABD'nin dünyaya örnek olması tezi artık eskidi; dünyada Fransa'dan Polonya'ya Arjantin'e dek parlamentosundan bu kararı geçirmeyen ülke az kaldı. Sorun, bu tezin ABD sisteminde bir içtihada dönüşmesi
halinde, Anadolu'dan göçmüş Ermenilerin sigorta şirketleri aracılığıyla geride kalmış mal ve mülkleri üzerinde hak ve tazminat iddia edeceği endişesi.
Bu sorunu açıkça teşhis edip ona göre tedavi geliştirmeye çalışmak yerine, Türk hükümetleri ülkenin dış politikasını böyle ABD Başkanı'nın ipoteği altında tutma pahasına devekuşu siyasetinde ısrar ediyor.
Türk Tarih Kurumu Başkanı Yusuf Halaçoğlu, belki kendi ideolojik tercihleri nedeniyle itiraf edemiyor, açıkça söyleyemiyor ama, bir konuda haklı: Türkiye tarihiyle bir şekilde barışmalı.
Çünkü Türkiye, sıçrama yapmak için coğrafyasından yararlanmak isterken, tarihi onu paçalarından çekiyor. Türkiye'nin Ermeni politikası sürdürülebilir olmaktan çıkıyor.

hami yildiz
20.09.07, 09:54
Derdin oysa söyleyeyim, beni sadece Türkiye'de bu isle ugrasanlar degil, dünyanin cesitli yerlerinde bu konuya her yönden takilanlar da okur ve kayda alir.

Devletin Almanya'da bu ise yana döne uzman aradigi 1985 ötesi yillarda ellerinde benden baska kimse yoktu. Ha bak Türkkaya Ataöv falan gibileri de vardi ama, ben onlardan köy ve kasaba olmayacagini yazili olarak bildirmistim. Sonra özellikle Disislerinin bu alanda cevirmek istedigi dümeni gördüm, midem bulandi, sitkim siyrildi ve köseme cekildim.

Senin belge dedigin seyleri ben neredeyse 40 yildir topluyorum, ayrica toplayip da bir yere yigmiyorum veya ucuca yapistirip da analiz yaptigimi sanmiyorum. Ama Türkiye Cumhuriyetini Ermeni konusunda temsil eden anli sanli tipler "Belgesel calismanin önemi yoktur, önemli olan sacma sapan da olsa konusmaktir!" diyecek kadar kendilerinden gecmis durumda. Bu arada kolladiklari Cem Özgönül ve Ali Söylemezoglu gibi kisilerin Alman kamuoyunu büyüledikleri yalani da Ankara'ya yutturulunca mesele kalmiyor. Bu konuda son kazigi yiyen kisi simdiki Cumhurbaskanimizdi. Kazigi atan dosyanin nasil ve kimler tarafindan düzenlendigi konusunu ise orta mali yapmayalim istersen.

Sana gelince, iyi niyetine saygim var ama ben bu iste kocaman laflar ettikten sonra kendisine verilen stratejik konumu terk ederek basimizi daha da fazla derde sokanlari cok gördüm. Bu is nankör bir istir, maddi olarak insani tüketir, dostlarinin degil düsmanlarinin sayisini arttirir. Ve gercek boyutlari ile bilinse sanirim Türk halki gercekten de isyan eder ama ayaklanma bu alanda kurtulusa götürmez kimseyi!Benim sana yazdiklarimi dün temiz (?) havada bir daha kafamdan gecirdim.

Söyle bir sonuca geldim: Avrupa ve Dünya'nin cesitli Devletlerinde Ermeni tasarisi kabul edilmis durumda ve Ermeni katliaminin inkar edilmesi durumunda, inkarda inat eden her hangi bir kisiye karsi Hapis ve para Cezasi öngörülüyor.

Sonucta bunun ile ugrasan bir Kisi bu tasarinin Türkiyedede itiraf edilecegi zamana kadar yanliz Türkiyede bunu inkar edebilir.

Eger bu Ermeni tasarisini Türkiye devleti de kabul ederse, artik o zaman bu Türkiyedede inkar edilemeyecek, velhasil bu sorunun tartismasi bizi hicbir yere götürmez düsünürsek bütün cabalari ne icin yapiyorsun?

deryatulga
20.09.07, 12:08
Eger bu Ermeni tasarisini Türkiye devleti de kabul ederse, artik o zaman bu Türkiyedede inkar edilemeyecek, velhasil bu sorunun tartismasi bizi hicbir yere götürmez düsünürsek bütün cabalari ne icin yapiyorsun?

Ermeni tasarisinin kabul edilmesi baska sey, buna karsi laf etmek baska sey. Inkar edenlerin cezalandirilmasi normal bir sey, inkar dogrunun aksini bilerek söylemek demektir. Ermeni iddialarini reddetmenin, bunlarla bilimsel alanda savasmanin hic bir zaman cezasi olmadi ve olmayacak.

Yusuf Halacoglu'nun tutuklanmak icin arandigi uydurulmus bir propaganda yalaniydi. Dogu Perincek ise kendisini mahkum ettirmek icin provokasyonu sonuna kadar götürdü ve herkese hakaret etti. Kendi sahidin soykirimi yapilmistir derken, sen Ermenilere yalanci ve iftiraci der, sahsen de hic bir sey bilmezsen cezayi yersin, bunun icin özel yasa da gerekmez, yürürlükte olanlar yeter. Biz zaten cahil olan insanlarimizi ayrica ekstra aptallastirdigimizdan bu efsanelerle ugrasiyoruz.

Gercek anlamda bilimsel arastirmayi engelleyen, Taner Akcam gibi tipleri himaye edenlerin kimler oldugunu söyledik. Agzini acanin cezalandirilacagi ve hapsedilecegi yalanini kasden yaydiran bir devletin göz yildirmak amacina nasil ulastigini da senin sözlerinden anliyoruz.

hami yildiz
20.09.07, 22:11
Ermeni tasarisinin kabul edilmesi baska sey, buna karsi laf etmek baska sey. Inkar edenlerin cezalandirilmasi normal bir sey, inkar dogrunun aksini bilerek söylemek demektir. Ermeni iddialarini reddetmenin, bunlarla bilimsel alanda savasmanin hic bir zaman cezasi olmadi ve olmayacak.

Yusuf Halacoglu'nun tutuklanmak icin arandigi uydurulmus bir propaganda yalaniydi. Dogu Perincek ise kendisini mahkum ettirmek icin provokasyonu sonuna kadar götürdü ve herkese hakaret etti. Kendi sahidin soykirimi yapilmistir derken, sen Ermenilere yalanci ve iftiraci der, sahsen de hic bir sey bilmezsen cezayi yersin, bunun icin özel yasa da gerekmez, yürürlükte olanlar yeter. Biz zaten cahil olan insanlarimizi ayrica ekstra aptallastirdigimizdan bu efsanelerle ugrasiyoruz.

Gercek anlamda bilimsel arastirmayi engelleyen, Taner Akcam gibi tipleri himaye edenlerin kimler oldugunu söyledik. Agzini acanin cezalandirilacagi ve hapsedilecegi yalanini kasden yaydiran bir devletin göz yildirmak amacina nasil ulastigini da senin sözlerinden anliyoruz.Derya Abi,
Tasari diyelim herkes tarfindan kabul edildi.

Sonucu ne olacak?

Buna karsi yapacagimiz laflardan ne bekleyebiliriz?

Sen Bilimsel arastirma engelleniyor diyorsun, bu isin nesini arastiracagiz?

Söylediklerimizin dogrulugunu tasdik edecegiz, degilmi?

Madem öyle, aradan su anda 90 kusur sene gectigi halde, bu Suclama hakkinda yeterince Belge bulunmaktadir zannedersem.

O zaman herkes Arsivlerini acsin arastiralim.
Ermenistan, Arsivleri var ise neden acmiyor? Rusya neden acmiyor? Almanya, Fransa ve Ingiltere vede Amerika neden acmiyor?

Sakladiklari bir sey varki acmiyorlar.

40 senedir bu is ile ugrasiyorum diyorsun, elindeki Evraklari sende Kamuoyuna ac görelim, bilelim.

Eger Suclu isek agzimizi kapatip kicimizin üstüne oturalim.

Ben bu davaya cok ciddi bakiyorum, senin elindeki Belgeler bende olsa Devlet mevlet Disiclerini hic takmam, ortaya koyarim.

Bir seyi acikliga kavusturmak Serefini tadmak istemezmisin?

Bundan bir hayli önce bir Yahudi kalkip bana MUSA DAG'da kirk gün adli Romandan kis kis gülerek:
Siz Adi Türkler demek istedi, lafini bogazinda tikadim ve dedimki: Sus be, ilk önce Filistinde kendi yaptiklariniza bakin'da ondan sonra gelin.
Siz Hazreti Isa'yi bile Carmiga gerdirttiniz, bana Türklerin Tarihini 'mi anlatacaksin.

Demek istedigim, herkes kendini bize karsi Hakim zannediyor ve ceza vermek istiyor.
Heryerde Özgür ve rahat yasayabilmem icin bu Davanin acikliga kavusmasi icin calisirim.
Eger bizim Devlet bir sey sakliyorsa bunu acikliga cikartmasi icin zorlamak lazim, icab ederse Mahkeme karari ile.

deryatulga
21.09.07, 07:32
Derya Abi,

Eger bizim Devlet bir sey sakliyorsa bunu acikliga cikartmasi icin zorlamak lazim, icab ederse Mahkeme karari ile.

Hani ünlü laf vardir ya, "Cehenneme dösenen yolun taslari iyi niyetten olur!" diye, seninkisi de aynen öyle. Uzaktan ve yakindan haberin olmadigin bir konuda sadece Pir askina vurarak bir yere gelemezsin.

Tasari herkes tarafindan elbette kabul edilebilir, hatta bugüne kadar neden kabul edilmedigine sasmak lazim. Sen sadece ortaligi bombos birakmiyorsun ki! Sen dedigim burada tabii Türk tarafi. Kaleni boslatmakla yetinmiyor, bir de karsi tarafa gollük paslar atiyorsun. Allahtan ki o tarafta da pek yildiz oyuncu yok da, bugüne kadar muazzam bir fark yemedik. Beri yandan ortaya konan oyunun cogu danisikli dögüs oldugundan buna da pek sasmamak lazim.

Senin "Tasari" deyip de önünde ufaldigin seyin bilimsel en ufak bir anlami yok. Tam tersine o tasarilarin her biri bugüne kadar yapilmis bilimsel calismalara atifta bulunarak onlara dayanir. Bizim ise bunu yapacak durumumuz yok, cünkü bilimsel anlamda ciddiye alinabilecek tek kitap yazmis ve yazdirabilmis degiliz. Sen hangi kitabi tavsiye edeceksin, daha önsözünde Bismillahla "Türkler etnik temizlik yapti!" diyen Cem Özgönül'ü mü, yoksa Holdwater sayfasinda bile "Türkler soykirimi yapti!" diyen McCarthy'yi mi? Hem böylesine zirvalarla piyasayi dolduracaksin, hem de "Kimse bizi nasil olsa dinlemez!" diye aglayacaksin, böyle sey olmaz. Olur da neticede hicbirinizin Türk olarak ortada gezinmeye yüzünüz kalmaz. Türkiye Cumhuriyeti'nin Berlin Büyükelciliginin yillardir her türlü uyariya ragmen sayfasinda downloada actigi Ali Söylemezoglu rezaleti ile mi basarili olacaksin? Birileri kalkip da bu zirvayi Almanyadaki insanlarimiza ezberleterek beyin yikama planlari pesindeydi. Politikcity de buna alet olacakti. Bunu Elhamdülillah engelledik ve neticede bazi serefsizlerden Alman Ajani oldugumuz ithamlarindan tut da ölüm tehditlerine kadar her seyi aldik. Halbuki onlarin arasina karisarak ganimeti bölüsmek benim icin cok kolay olurdu, ama dünyaya bin kere gelsem yine ayni isi yaparim. Neden yapmasaydim, biraksaydim da memleketimin insanlari bir yandan soyulup bir yandan aldatilirken, milletimin alnina asla cikmayacak bir kara leke mi yapissaydi?

Bilimsel arastirmanin engellenmesi, onun sonunda yapilmasinin önüne gecmez. Önemli olan yapilan arastirmayi bir kitleye benimsetmek ve o kitlenin siyasal gücünün hizmetine verebilmektir. Dernek agalari, parti marabalari, devlet köleleri ile yapilacak bir is degildir bu, zorlu bir kavga ister.

Arsivlerini yillardir acmayan tek ülke Türkiye, bugün bile "tasnif edemedim" bahanesiyle ayak sürüyen de o. O isin arka planinda nelerin döndügünü birak da burada aciklamayalim. Türkiye arsivlerini gercekten acarsa ne olacak? Hic bir sey olmayacak, belki de kesinlikle düze cikacagiz. Ama yillarca "Tehcir edilen Ermenilere turist muamelesi yapildi" fodullugundaki bir propaganda makinasi belgelerde burnu kanamis bir Ermeni'ye rastladiginda bile panige ugruyor. TTK'nin Ermeni masasi basina parasütle indirilmis olan Prof. Hikmet Özdemir "Ben kimseye bir sey kanitlamak zorunda degilim, ama Türkiye Cumhuriyeti ilelebet payidar olacaktir!" tarzinda deruni ve ilmi bilgelikler sacan bir zat. Isin Türkcesi konudan da bir sey anlamiyor, zaten tarihci de degil. Atatürk on milyonlarca dolar tutarindaki yillik geliri bu adamlara bunu yapsinlar diye mi miras birakti? Soruyu bu taraftan sormaya basladigin anda zaten sesinin bogulmasina ferman vermis olursun.

Taner Akcam denen adam bugün basta Disisleri ve MIT olmak üzere devletin sevgili cocugu. Kendisini en ufak bir tarzda elestirilmeye kalkisana düsman gözü ile bakiliyor. Ama yabanci basinda "Taner Akcam'i susturmak isteyenler kim?" diye sorduklarinda, okuyan bundan hakli olarak bambaska bir anlam cikartiyor. Akcam hakkinda yaptigim calismanin büyük bir bölümü yillardir hazirdi. Bunu cesitli entrikalarla ve "Ankara bu isi benim yapmami istiyor!" diye engelleyen Cem Özgönül o tarihten beri bu konuda kalem oynatmis degil, istese de oynatamaz zaten. Ama anli sanli devletimiz bütün marifetlerine ragmen hala kendisini desteklemekte, gercek bilimsel arastirmayi ise bogmaya ugrasmaktadir, acaba neden? Herhalde Cem Özgönül hayrani oldugu icin degil!

Diger ülkelerin arsivlerinin kapali oldugu yalani TTK propagandasinin en ucuz örneklerinden biri. Bizim ihtiyacimiz olan arsiv belgeleri 40 yildan fazladir hizmete acik. Herkese acik olmayan Boston'daki Tasnak arsivi ki, ona da ana sorunsali halletmek icin bir gereksinim yok. Tasnak arsivlerinde bulacagin eksiksiz her sey basta Ingiliz arsivleri olmak üzere her yerde var. Sen TTK tarihcisi diye ortada gezen adamlarin dogru dürüst bir yabanci dil bile bilmediginden haberdar misin? Arsivler ellerinde ama anlamini cikartacak birikim ve kafa yok ki onlarda.

"Eldeki evraklari kamuoyuna acmak!" gibi kocaman bir laf etmissin, emrin olur, köy meydaninda mi acalim, mahalle kahvesinde mi? Neticede bu yüzbinlerce girdinin düzenlenerek bir anlam ifade eden ve kendi icinde tutarli bir kac bin ciktiya dönüstürülmesi isidir. Sokaktaki adamin eline tutusturdugun zaman ona sadece aval aval bakar. Tabiri caizse bu ham elmasla islenmis pirlanta arasindaki fark gibi bir sey. Ben sadece kendime ve emegime saygimdan öyle bir seyi ortaya dökmem. Ama birilerinin yalanciligini, sahtekarligini ve dolandiriciligini yüzlerine vurmak o kadar kolay ki, bunu köy meydaninda yapmanin da bir sakincasi yok!

Meslekten olanlar Dogu Perincek gibi "90 Kilo belge topladim!" havalarina hic girmezler. Önemli olan 90 kilo belgeden dise dokunur 900 gramlik bir kitap cikartmaktir, bu da bizim tarafta yok. olmayacak ve oldurulmayacak. Sadece devlet yillardir bir danisikli dögüs icinde cürük anlasmalar pesinde oldugu icin degil, Türk kamuoyu inanilmaz derecede cahil oldugu ve kendi tarihini bilmedigi icin olmayacak.

Sen benim devletten, hele hele disislerinden korktugumu da nereden cikardin? Kendi adi altinda bu kadar acik yazan kac kisi taniyorsun? Neticede artik yalniz da degilim, kafasi calisan, yetenegi olan kim varsa bu takima mesafe koyuyor. Arkadaslar benim Ali Söylemezoglu gibi bir kendini bilmeze asistan olmami münasip görmüslerdi, iyi mi? Seni istedigin gibi yillarin birikimini ortaya dökecek ve bunun degerlendirilmesini Söylemezoglu gibi bir süper yeteneksize birakacaktim. Kusura bakma ama benim alnimda enayi yazmiyor.

"Musa Daginda 40 Gün" romanini okumus, bu arada Ermeni konusunu da biraz bilmis olsaydin, hele hele bir Yahudiye Hz.Isa'yi ise karistirmadan da dersini verebilirdin. Neden bilmiyorsun? Cünkü okuyacagin ve anlayacagin tarzda yazilmis tutarli bir kitap ortada yok! Bu is bu kadar basit!

Yusuf Halacoglu tam iki yil önce Almanya'ya gelerek buradaki bazi imkanlar hakkinda bilgi aldi. Adamin niyeti kesinlikle iyi idi, aksini iddia edersem iki elim yanima gelir. Ama burada bir sekilde kusatma altina alindi, Almanca filan bilmedigi icin rahatca kandirildi ve cok is cikartabilecegimiz koskoca iki yil cöpe gitti. O toplantida bulunan bazi arkadaslar hala bu Forumda aramizdalar. Hep birlikte elimizden geleni yapmaya devam ediyoruz ama bu maddi ve manevi yükü kaldirmak genc insanlar icin cok zor.

Devlet ne yaparsa yapsin, dernek agalari ne dümen cevirirse cevirsin, bu bizi ilgilendirmez. Bizler kendi aramizda organize olarak bir taban olusturabiliyor muyuz, esas mesele o! Almanya'daki 2 milyon Türkten 2000 tanesi gercek anlamda angaje olsa Ermenilerin de, dostlarinin da, bizim ödlek teslimiyetcilerin de nefesi kesilir ama, bazilari karakolda dogru söyleyip mahkemede sastigindan igneyle kuyu kazip duruyoruz.

deryatulga
09.10.07, 03:54
Milliyetçilik kısırdöngüsünde bir ülke

http://www.radikal.com.tr/veriler/ekler/radikal2/2007/10/07/04.gif Ermenistan'ın dokuz yıllık Devlet Başkanı Rober Koçaryan ve halefi Başbakan Serj Sarkisyan.
Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesinin yolu, Ermenistan'daki mevcut düzenin demokratikleşmesi ve ülkede kendi kişisel çıkarlarından önce Ermeni halkının çıkarlarını savunanların iktidara gelmesinden geçiyor

07/10/2007 (http://www.radikal.com.tr/ek_sayfa.php?ek=r2&ek_tarihi=07/10/2007) (17 defa okundu)
BEHLÜL ÖZKAN (E-mektup (behlul.ozkan@tufts.edu) | Arşivi (http://www.radikal.com.tr/arama.php?ara=1&y=3&edi=BEHLÜL ÖZKAN))
Boston;
Türkiye'nin doğudaki komşusu Ermenistan, 2008 yılının Şubat ayındaki seçimlere hazırlanıyor. Dokuz yıldır devlet başkanlığını yürüten ve daha önce iki kez bu göreve seçilen Robert Koçaryan anayasa gereği koltuğunu bırakacak. Koçaryan'ın halefi de belli gibi. Ermenistan'da Mayıs ayında yapılan seçimlerde Meclis'te çoğunluğu ele geçiren Başbakan Serj Sarkisyan. Sarkisyan da Koçaryan gibi Karabağ Ermenisi, Karabağ savaşında orduda görev almış sertlik yanlılarının önde gelen isimlerinden. Seçimler, özellikle son dönemde Avrupa ve ABD ile ilişkilerinde 'soykırım' tasarıları nedeniyle sıkıntılar yaşayan Türkiye için de önem taşıyor.
Kafkasya'da denize kıyısı olmayan Ermenistan'ın toplam sınırlarının yüzde 85'i Azerbaycan ve Türkiye tarafından kapatılmış durumda. Ermenistan ekonomisi dünyaya çıkışını sadece İran ve Gürcistan üzerinden yapabiliyor. Bu durum Erivan'ın, kendini Türkiye ve Azerbaycan arasında kapana sıkışmış gibi hissetmesine neden oluyor. 35 kilometrelik dar İran sınırı üzerinden yapılan ulaşım, sarp Zangezur dağları yüzünden kışın sık sık kesintiye uğruyor. Üstelik Batı'yla ilişkileri sıkıntılı olan İran, kendisinin maruz kaldığı izolasyonlar sebebiyle Ermenistan ekonomisinin dünya pazarlarına açılmasına olanak sağlayamıyor. Ermenistan'ın Gürcistan üzerinden Rusya pazarına bağlantısı da 2006'da Tiflis ve Moskova arasında çıkan kriz yüzünden kapandı. Dünya Bankası, sınırların açılması halinde Ermenistan'ın milli gelirinin en az yüzde 30 artacağını açıkladı. Bu, her Ermeni vatandaşının mevcut durum devam ettiği sürece, olması gerekenden en az üçte bir oranında daha yoksul yaşaması anlamına geliyor.

Petrosyan anlamıştı
Ermenistan ekonomisinin içinde bulunduğu karanlık tabloyu ilk görenlerden biri bağımsız Ermenistan'ın ilk Devlet Başkanı Levon Ter Petrosyan'dı. 1994'te Karabağ'da ateşkesin imzalanmasıyla beraber harekete geçen Petrosyan, Türkiye karşıtı siyaset devam ettiği sürece Ermenistan'ın refahının artmayacağını anlayarak politika değişikliğine gitti. Önce Ermenistan'da Türkiye karşıtı politikaların merkezi olan ve Ermeni diasporasının desteklediği radikal milliyetçi Taşnak Partisi'ni kapatarak parti üst düzey yöneticilerini tutuklattı. Petrosyan, 1997 yılının yaz aylarında Azerbaycan ile yapılan görüşmelerde Azerbaycan'ın Karabağ'a maksimum otonomi tanıması karşılığında Karabağ'ın Bakü'nün egemenliğinde kalmasını kabul etti. Türkiye ile diplomatik ilişkiler kurulacak ve bütün sınırlar açılacaktı.
Bu gelişmeler, Erivan'da başını Karabağ Ermenilerinin lideri Başbakan Koçaryan'ın çektiği sertlik yanlılarını ve Türkiye ile ilişkilerin düzelmesine karşı çıkan Ermeni diasporasını harekete geçirdi. Petrosyan üstü kapalı bir darbeyle istifa ettirildi. Yerine geçen Koçaryan aşırı milliyetçiliği temel alan bir strateji uygulamaya koydu. Koçaryan için, Karabağ'ın Azeri egemenliğine bırakılması, maksimum otonomi altında olsa bile kabul edilemezdi. Gerekirse Karabağ için bir savaş daha yapılır, bir savaş daha kazanılırdı. Türkiye'ye karşı, Koçaryan da Petrosyan gibi sınırların açılmasını istiyordu. Ancak bunun için selefinin tam tersi bir politika uygulamaya koyuldu. İlişkileri normalleştirmek yerine, etkili Ermeni diasporasını da kullanarak Ankara'yı köşeye sıkıştırmaya başladı. Türkiye'den toprak talep eden Taşnak Partisi'ni tekrar serbest bıraktı. Dahası bu partiyi hükümet ortaklığına getirerek önemli bakanlıkları Taşnaklara verdi. Taşnaklar Koçaryan'ın devlet başkanlığını yürüttüğü dokuz yıl boyunca iktidarın stratejik ortağı oldu. Koçaryan Türkiye sınırının açılması için taviz vermek yerine, diasporanın desteğiyle 'soykırım' tasarılarının bütün dünyada tanınması için yeni bir dış politika atağı başlattı. Bu sayede hem diasporanın maddi desteğini çekmeyi hem de dış baskılarla Ankara'yı dizlerinin üzerine çökertip sınırların açılması için Türkiye'den taviz koparmayı hedefledi.
Koçaryan iktidarında geçen dokuz yılın sonunda bugün gelinen noktada Ermenistan ekonomisi üzerindeki tecridin ağırlığı sürüyor. Erivan yönetiminin diasporadan aldığı maddi yardım, Koçaryan iktidarının ilk yıllarında ekonomiye nefes aldırdıysa da kalıcı çözüm sağlamadı. Ermenistan'ın sınırları kapalı kaldığı sürece, dünya pazarlarına entegre olması ve yabancı sermaye çekmesi imkansız gözüküyor. Mevcut durum, karaborsa ve kaçakçılık temelli bir ekonomi ve Ermenistan'da mafya ağı kuran ticaret baronları denilen bir zümrenin oluşmasına yol açtı. Ekonomide de kontrolü tamamen ellerine geçiren ticaret baronları, yolsuzluk düzeninin devamının garantisi olarak gördükleri Koçaryan'ı destekliyorlar. Ermenistan'ı saran siyaset-ekonomi-yolsuzluk üçgeninin zararını dünyadan tecrit edilmiş Ermeni vatandaşları çekiyor. Bölge dengelerini de kendi çıkarları için başarılı şekilde kullanan iktidar, ABD'den geçtiğimiz on yılda 1.5 milyar dolar dış yardım, ülkede bulunan Rus üsleri dolayısıyla Moskova'dan askeri yardım, İran'dan da Azerbaycan'a karşı siyasi destek aldı. Böylece Ermenistan ABD'nin maddi, Rusya'nın askeri, İran'ın da siyasi destek verdiği dünyadaki tek ülke oldu.
Yukarıda çizilen tablo neticesinde Türkiye-Ermenistan sınırının açılması, Koçaryan'ın başında bulunduğu Karabağ klanının ve oligarşik yapının desteklenmesi anlamına gelecek. İzolasyonların kalkmasıyla artacak ticaret hacmi, ülkede bütün ipleri elinde tutan Koçaryan yanlılarının çıkarlarına hizmet edecek. Koçaryan ve destekçilerinin, Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesini isteyen Petrosyan'ı devirdiğinin, son 10 yılda kurulan yolsuzluk düzeniyle ülkeyi hakimiyeti altına aldığının ve bu düzene karşı çıkan her türlü muhalefeti Türkiye tehdidiyle bastırdığının altını kalın bir şekilde çizmek gerekiyor. Halihazırda, Erivan'ı Bakü ile kalıcı barış için taviz vermeye zorlayan en önemli etken, Ermenistan'ın dünya ekonomisinden tecrididir. Azerbaycan topraklarının yüzde 15'inin işgal altında olduğu ve 800 binden fazla Azeri'nin hâlâ yerinden yurdundan edilmiş halde yaşam mücadelesi verdiği bir ortamda, Türkiye sınırının açılması Koçaryan'ın sertlik yanlısı politikalarının zaferi anlamına gelir. Kaldı ki Türkiye geçtiğimiz 10 yılda hava sahasını Ermenistan'a açtı, Erivan ve İstanbul arasında direk uçuşlara izin verdi, ancak bu adımlar Ermenistan yönetimi tarafından Türkiye'nin Avrupa ülkeleri parlamentolarında kabul edilen 'soykırım' yasaları neticesinde verdiği tavizler olarak algılandı. Ermenistan'ın içinde bulunduğu bu şartları incelemek yerine dostluk, barış, demokrasi gibi terimleri, içini doldurmadan kullanarak sınırların açılmasını savunanlar, bu açılımın Ermenistan'daki otoriter yapının daha da kökleşmesine hizmet edeceğini gözardı ediyor. Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleşmesi Ermenistan'daki mevcut düzenin demokratikleşmesi ve ülkede kendi kişisel çıkarlarından önce Ermeni halkının çıkarlarını savunanların iktidara gelmesinden geçiyor.

BEHLÜL ÖZKAN: Fletcher School of Law and Diplomacy

deryatulga
15.10.07, 04:57
Ermeni tasarıları ve Türkiye'nin zaafı!14/10/2007 :
ABD dahil yirmiye yakın ülkenin parlamentosunda Türk milletini resmen “Ermeni soykırım” ı yapmakla suçlayan yasalar kabul edilmiştir. Bu ülkelerin bazılarında ise “Türkler Soykırım yapmamıştır” demek suç haline getirilmiştir. Bu ülkelerden bazılarının aynı zamanda bir zamanlar “dünya yuvarlaktır” diyenleri yargılayan ülkeler olduğunu da hatırlamak gerekir.
Soykırım iddiaları 20. yüzyılın ilk çeyreğinde Türkiye’nin parçalanarak bir Ermeni ve Kürt devleti kurulmasını öngören Sevr süreci için uydurulan bir gerekçeydi. Bu gerekçenin 21. yüzyılın ilk çeyreğindeki devamı ise bugün kabul edilen “soykırım tasarı”larıdır. Bu bakımdan sorun bir “bir hakkın teslimi”, “bir gerçeğin ifadesi” ya da “tarihin aydınlatılması” değildir. Sorun siyasi olup, Türkiye’ye yönelik eskimeyen emperyalist bir projenin uzantısıdır.
Türkiye’yi yönetenler yıllarca bu sorunu yüzeysel bir bağlamda ele almışlardır. Bu durum dünyadaki son gelişmeleri ve küresel projeleri okuma konusunda ülkeyi yönetenlerin önemli özürleri olduğunun kanıtıdır. İktidardakiler, Türkiye’nin AB ya da ABD’nin yakın müttefiki olurlarsa, demokrasi ve insan hakları konusundaki eksikliklerini giderirlerse; kendisine yönelecek dış tehditlerin önemini yitireceğini düşünmektedir. Onun için de “kendi tarihiyle yüzleşmek” adı altında kendi kendisini suçlayan ve yargılayan açıklamaları teşvik etmek ve hoş karşılamak gibi bir saflık içine dahi girmişlerdir. Bu sonucu Batıyı ve emperyalist kültürü tanımamak üretmiştir.
Batılılar iki dillidir. Güçlü ülkelere karşı kullandıkları dil ile diş geçirebileceklerine inandıkları ülkelere karşı kullandıkları dil birbirinden farklıdır. Bunun yansımalarını her alanda görmek mümkündür. Fransa ve İsviçre gibi ülkeler, iki dilli ülkelerin en önde gelenleri arasındadır.
Fransa ve İsviçre “Ermeni soykırım yapılmadı” ifadesini, ifade özgürlüğü kapsamı dışında tutarak yasaklayabilmektedir. Buna karşın Türkiye, tamamen siyasileştirilmiş bir konuyu bilim, aklıselim ve gerçekler temelinde tartışmak için öneri üzerine öneri getirmektedir. Siyasileşmiş bir iradeyi bilimsel bir akıl ve vicdan ölçüleriyle yönlendirmek mümkün değildir. Yani Türkiye’nin “komisyon kurup, 1915 olaylarını araştıralım” ya da “arşivleri karşılıklı olarak açalım” önerileri onlar için hem geçerli hem de anlamlı değildir. Kimsenin de Ermeni iddiaları konusunda gerçek peşinde koşmak ya da gerçeğe ulaşmak gibi bir niyeti yoktur. Ermeni ya da Kürt sorunu; onlar için zaman, zemin ve fırsat bulduklarında Türkiye’yi köşeye sıkıştırmakta kullanılan bir zamanlar adına “Doğu Sorunu” dedikleri eskimeyen bir hikâyedir.
“Stratejik müttefik” ABD’nin durumu ise çok daha vahimdir. ABD’nin kabul ettiği “soykırım” tasarısı bu bağlamda Türkiye’yi ne denli ciddiye aldığını, nasıl bir “stratejik müttefik” olduğunu gösterir niteliktedir. Dahası Türkiye’de katliam yapan teröristlerin üzerinden ABD silahlarının çıkmasının bu durumu ne denli pekiştirdiği de ortadadır. Türkiye ise tezkere, Hamas ve İran konusundaki politikasıyla kiminle ne tür “stratejik müttefik” olduğunu çok da belli etmiş bir ülke değildir.
Türkiye’nin kurumsal, sürekli ve tutarlı bir dış politika uygulamamasının ciddiye alınmamasında önemli bir etken olduğu söylenebilir. Türkiye teorisi olan, pratiği bulunmayan, söyleyeni çok yapanı yok olan bir görünüm sergilemektedir. Kendi kırmızı çizgilerini kendisi çiğneyen bir ülkeyi, başkalarının ciddiye alması bu bağlamda mümkün olmamaktadır.
Bu konuda tipik bir örnek AB’deki görüşmeler sırasında sergilenmiştir: AB Komisyonu Başkanı Barroso ile Ermenistan Devlet Başkanı Koçaryan bir görüşme yapmışlardır. Görüşme sırasında Barroso, 1915 olaylarına ilişkin Ermeni iddialarını içeren yasa tasarısıyla ilgili görüşünün sorulması üzerine “Tarihe saygı açısından, 1915 olaylarının her türlü siyasete alet edilmesine karşı olduklarını’’söylemiştir. Ermenistan Devlet Başkanı Koçaryan ise, ABD yönetiminin ” Fransa örneğini izlemesini “ talep etmiştir. Benzer bir tasarının geçen yıl Fransa tarafından kabul edildiğini hatırlatan Koçaryan, ” Türkiye’nin çok büyük tepki vermesinden korkuyorlardı. Oysa (tepkiler) sadece birkaç gün devam etti. Aradan geçen 1 yılda Fransa ve Türkiye arasındaki ikili ticaret 1 buçuk kat arttı “ demiştir. Koçaryan’ın parmak bastığı yer Türkiye’nin zaafının olduğu yerdir. Çözüm de işte oradadır!

Istanbuli
15.10.07, 09:41
'Türk dünyası' kayıp!

ABD'nin "Ermeni soykırımı" tasarısına "Türk dünyası"ndan karşı çıkan tek ülke Azerbaycan'da 460 sivil toplum kuruluşu ortak açıklama yaptı. Bakü yönetimi Gebele Radar İstasyonu'nu ABD'ye açma fikrinden vazgeçme aşamasında.

Amerikan Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi'nin "Ermeni soykırımı" tasarısını kabul etmesine Türkiye dışında tepki gösteren tek ülke Azerbaycan oldu.

"Türk dünyası"na dahil olduğu varsayılan ülkeler, biri dışında, Washington-Ankara hattında yaşanan krizden uzak durmaya özen gösterdi; Azerbaycan ise hem resmi hem toplumsal düzeyde ABD'ye açıkça karşı çıkarak Türkiye'ye tam destek verdi. Azerbaycan ayrıca, Gebele Radar İstasyonu'nu ABD'ye açma önerisinden vazgeçmeyi de değerlendirmeye başladı. Azerbaycan Dışişleri Bakanlığı, Dış İlişkiler Komitesi'nin soykırım tasarısını kabul etmesini "hatalı" ve "taraflı" bir karar olarak niteledi ve şiddetle kınadığını bildirdi.

Kararın bölgedeki süreçleri olumsuz etkileyeceği uyarısında bulunan bakanlık, Birinci Dünya Savaşı döneminde yaşananların arşiv belgelerinden incelenmesi yolunda Türkiye'nin daha önce yaptığı çağrıların desteklendiğini belirtti.
Açıklamada ayrıca, Azeri halkının Ermenilerin "etnik temizlik" harekâtının kurbanı olduğu hatırlatıldı ve Hocalı kasabasında yüzlerce çocuk, kadın ve yaşlının öldürüldüğü olaylardan "soykırım" diye söz edildi.

Azerbaycan topraklarının yüzde 20'sinden fazlası Ermeni işgali altında bulunuyor. Kavkaz Ajansı'nın haberine göre, Azeri diplomatik kaynakları, Gebele Radar İstasyonu'nu ABD'ye açma düşüncesinden vazgeçebileceklerini de söyledi.

Bir diplomatik kaynak, ajansa, Washington-Ankara ilişkilerindeki soğukluğun artması halinde ABD'nin Gebele'yi Türkiye'ye karşı kullanabileceğini belirterek, "Buna izin vermemiz mümkün değil. Kardeş Türkiye'yi hiçbir zaman satmayız. Azerbaycan her zaman Türkiye ile olacak" dedi.

ABD istasyonu incelemişti

Rusya, Doğu Avrupa ülkelerine füze kalkanı kurmak isteyen ABD'ye Azerbaycan'dan kiraladığı Gebele'yi birlikte kullanmayı önermiş, Amerikalı uzmanlar, kısa süre önce istasyonda inceleme yapmıştı. 460 Azeri sivil toplum örgütünün ortak açıklamasında da soykırım tasarısının kabul edilmesinin sadece Türk-Amerikan değil, Azeri-Amerikan ilişkilerine de zarar vereceği uyarısında bulunuldu.
milliyet

Yakamoz
15.10.07, 10:35
Armenians Who Need Help Today

By Fred Hiatt
Monday, October 15, 2007; Page A15

Imagine what the Armenian diaspora might have accomplished had it worked as hard for democracy in Armenia as it did for congressional recognition of the genocide Armenians suffered nearly a century ago. It's even possible that modern Armenia would be as democratic as modern Turkey.

The Armenian American community notched a political victory last week when the House Foreign Affairs Committee voted 27 to 21 for a resolution demanding that the U.S. government officially acknowledge that Turkey committed genocide against the Armenian people early in the 20th century. The Turkish government insists that, while terrible things happened, there was no genocide. The Bush administration, reluctant to offend an important ally, lobbied hard against the resolution.



There are passionate arguments on both sides of this fight: the urgency of facing history honestly, on one hand; unease over attempting to resolve such matters by political declaration, on the other. But what is sad, when members of Congress are hailing the vote as a victory for human rights, is how poorly human rights fare in Armenia today.

When the Soviet Union collapsed in 1991, none of its 15 component republics seemed better poised to evolve democratically than Armenia. A beautiful country of mountains and pastures and vineyards, it had a clearer sense of national identity than most, with a long pre-Soviet history as a nation; its own language, alphabet and church; and a passionate diaspora, many of whose members were ready to bring not only their skills but also their habits of democracy and civil society to Yerevan. Of an estimated 10 million ethnic Armenians in the world, only 3 million dwell in Armenia; more than 2 million live in Russia, but about 1.5 million are in the United States.

Things began well, with the honest election of a former dissident as president. But authoritarian tendencies soon emerged, the former dissident rigged his reelection in 1996, and things went downhill from there. As Freedom House noted last year, "all national elections held in Armenia since independence have been marred by some degree of ballot stuffing, vote rigging, and similar irregularities." Meanwhile, opposition politicians have been jailed, protests have been brutally suppressed, and broadcast media have been taken under government control.

Conditions in Armenia are better than in some post-Soviet republics. Though corruption is endemic, the economy is growing and ranks relatively high in some measures of freedom for private enterprise. A parliamentary election in the spring was conducted more fairly than past polls. The ruling oligarchs tolerate some opposition parties, nongovernmental organizations and non-official newspapers.

But conditions also are a lot worse than in some republics, notably Estonia, Latvia and Lithuania. Many members of their diasporas also returned to their ancestral homelands, where they became passionate advocates not only of national rebirth but also of democracy and corruption-free capitalism.

Why the difference? Armenia was sidetracked early on by a war with neighboring Azerbaijan over an Armenian enclave inside that country. The enclave is under Armenian control today, but a cease-fire has not given way to a peace settlement. Consequently, the two main Armenian American lobbying organizations in Washington have focused more on security questions -- opposing arms sales to Azerbaijan, for example, and opposing Turkey, Azerbaijan's ally -- than on promoting democracy in Yerevan. Armenia's rulers have known that, no matter how they trample on individual rights at home, the lobbying groups will cover for them here.

The heads of both U.S. organizations told me that their groups have worked, sometimes quietly, to promote human rights and civil society in Armenia. Undoubtedly their influence would be limited, no matter how hard they tried.

But what if they had tried as fervently as they did to win Wednesday's vote? It's hard not to think that 3 million Armenians might be less poor and more free than they are today.

fredhiatt@washpost.com

deryatulga
16.10.07, 01:21
16 Ekim 2007 http://www.hurriyet.com.tr/images/siyah_ok.jpg Mehmet Ali BİRAND (http://www.hurriyet.com.tr/index/mehmet_ali_birand)



mabirand@e-kolay.net (mabirand@e-kolay.net)

http://www.hurriyet.com.tr/_yazarlar/images/69b.jpg Gelin, yepyeni bur sayfa açalım


Ermeniler’in soykırım iddiaları artık sırtımıza yapıştı. Ermeniler müthiş bir inatla olaya asıldı, biz ilgisiz kaldık. Sonunda, uluslararası kamuoyu bize damgayı vurdu. Herkesle kavgalı yaşayamayacağımıza göre, her şeye yeniden başlayabiliriz. Soykırım iddialarına karşı yepyeni bir tutum takınabiliriz.

Bu iş bitmiştir. Kendimizi aldatmayalım. Yeni bir yaklaşım benimsemediğimiz taktirde soykırım yapan millet damgasından kurtulamayacağız.

Soykırım Tasarısı Komite’den geçti. Gelecek ay ABD Temsilciler Meclisi’nin gündemine girecek ve oradan daha da kolaylıkla geçecek.

Bu tasarının hiçbir bağlayıcı yanı olmamasına rağmen, Komite tarafından onaylanması dahi canımızı yaktı. Moralimizi fena halde bozdu.

Bu şekilde Amerikan iç politikasının ne kadar bel kemiksiz, ne kadar cahil, ne kadar küçük hesap yapanlar tarafından yönlendirildiğini bir defa daha öğrenmiş olduk.

Kızmakta, tepki göstermekte son derece haklıyız.

Ancak, unutmamak gerekir ki bu da dünyanın sonu değil. Aksine, uluslararası gerçeklerle yaşamak zorundayız.

Kim daha güçlü, kim daha zengin ise, onun borusu daha fazla ötüyor.

Tepkimizi sonuna kadar hissettirelim, ancak aklımızı da kullanalım. Uzun vadede kendi çıkarlarımızı kollayalım. Ülkemiz yara aldı. Ermeniler bu oyunda yeni bir başarı kazandılar. Ancak her şeyin sonuna gelmedik.

İşte benim önerim de bu...

Gelin, bundan sonrası için, inisiyatifi biz ele alalım. Sadece kızıp, bağırıp çağırmakla yetinmeyelim. Amerikan politikacısını cezalandırmak için, tüm enerjimizi hiddetlenerek harcamayalım.

Gelin, bu defa aklımızla hareket edelim.

Soğukkanlı davranalım.

İyi hesap ve sıkı bir planlama yapalım.

Ermenilerin oyunlarını tersine döndürelim.

Bugüne kadar, önceleri soykırım iddiasını görmezden geldik. Ardından, köşeye sıkıştıkça sürekli direndik. Haklılığımızı anlatmak için doğru dürüst hiçbir çalışma yapamadığımızdan dolayı, ne dediğimiz duyulmadı.

Sadece seyirci olduk ve sadece kızdık.

Gelin, şimdi tam tersini uygulayalım.

Belgesel yaparak, birkaç broşür veya cılız kitap yayınlayarak değil, uluslararası hileleri kullanarak, akıllı adımlar atarak, soykırım iddialarının ötesine geçelim.

Kompleks duymadan, cesur kararlar alalım.

301’inci maddelerden kurtulalım.

Azeri kardeşlerimizi de ikna edelim.

Bugüne kadarki politikalarımızın hiçbir işe yaramadığını, aksine tam anlamıyla çöktüğünü gördük. Bundan ders alıp, yepyeni bir yaklaşımla ortaya çıkalım.

* * *

GELİN SOYKIRIM’I TARTIŞALIM....

Yeni bir başlangıç yapabilmenin, yeni bir sayfa açabilmenin koşulları çok ağır olacak. Hiç sevmediğimiz, hatta bugüne kadar onurumuzu zedelediği için ağzımıza almadığımız konuları konuşmak zorunda kalacağız. Eğer şimdi adım atmazsak, ilerde çok daha güç durumlara düşeceğiz. O zaman daha ağır gelecek.

İnsanlar arasındaki ilişkide olduğu gibi, uluslararasındaki ilişkilerde de zamanlama her şeyden daha önemlidir. Bugün yapmanız gerekeni yarına bırakırsanız, bugün atmanız gereken adımı geciktirirseniz, çok geç olur. O zaman, tek adımla halledeceğiniz bir sorunu iki üç adımla halletmek zorunda kalırsınız.

İşte Türkiye’nin durumu böyle...

Ya yepyeni bir tutum alacak veya ilerde daha da güç duruma düşecek. Ya tüm politikasını değiştirecek veya olduğu yerde sayacak, devamlı kaybedecek.

Dışpolitika değişikliğinin başında, inandırıcılığı yüksek bir yaklaşım gelmeli. Eğer soykırım damgasının silinmeyecek şekilde sırtımıza yüklenmesini istemiyor isek, “Soykırım olmadı” demekle yetinmemeliyiz. Gerçekten yaşananları açıkça ortaya koymalıyız. Hiçbir şeyi saklamamalıyız.
İkinci önemli unsur, soykırım kelimesi yerine, gerçek bir niteleme, yeni ve başka bir kelime veya bir cümle bulup, sürekli şekilde bu kelimeyi kullanmalıyız.

Batı ülkeleri üniversitelerine yönelik konferanslar, seminerler organize etmeliyiz.

İç politika değişikliğinin başında ise, 1915 olaylarını hiçbir kompleks duymadan tartışma ortamını yaratma gelmelidir.

Türk toplumu, 301 korkusundan kurtulmalı ve o dönemi geniş şekilde konuşabilmelidir. Türk toplumu, farklı düşündüğü için dayak yemek veya protesto edilme tehdidinden de kurtulmalıdır.

Türkiye arşivlerini gerçekten açmalıyız.

Eğer saklayacak bir şeyimiz yoksa, küçük oyunlara başvurmamalı, herkesi şeffaflığa itmeliyiz.

Bunları başarabilirse, Türkiye’nin uluslararası alanda inandırıcılığı artar. O zaman ortak komisyon kurma önerimiz ciddiye alınır. Ermeniler kaçamaz ve kabul etmek zorunda kalırlar.

Bugüne kadar yaşananlara rağmen yine kıpırdamazsak, istediğimiz kadar tepki gösterelim, istersek soykırımı kabul eden ülkelere sınırlarımızı kapatalım, kurtulamayız. Eninde sonunda da, kapımızı başkaları, başka şekillerde çalmaya başlarlar...

deryatulga
16.10.07, 03:53
16.10.2007
http://www.yenisafak.com.tr/resim/bos.gifhttp://www.yenisafak.com.tr/resim/bos.gifhttp://www.yenisafak.com.tr/resim/bos.gifhttp://www.yenisafak.com.tr/resim/bos.gifFehmi Koru

Huzursuz ruhlar
Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküş sürecini de içeren Türkiye'nin son 100 yılı büyük trajedilere sahne oldu. En sonunda Anadolu topraklarına sıkışmak zorunda kalan insanlarımızın hiç de küçümsenmeyecek bir miktarı Balkanlar'dan göçmeye mecbur bırakılmış değişik savaşların kılıç artıklarıdır; pek çok Balkan muhaciri ailenin evinde, o trajediyi yaşayanların getirdiği ağıtlar bugün bile duyulabilir.
'Ermeni kıyımı' da trajedilerle dolu aynı dönemin bir başka yüzüdür bizler için; ne zaman üzeri açılsa gönlümüzden bir telin koparıldığını yeniden ve yeniden duyumsamamızı getiren bir büyük trajedi...
Amerikalıların, Fransızların, İsviçrelilerin veya herhangi başka bir ülke vatandaşının bizlere hatırlatmasına lüzum yok; tarihimizin en karanlık sayfalarına kaydı düşülen trajedilerin hepsinin farkındayız... 'Bir çırpıda' denilebilecek kadar kısa bir zaman aralığında milyonlarca insanımızı kaybeden bizleriz çünkü...
İster bir tek Ermeni can vermiş olsun, ister on milyon, fark etmiyor; o dönemde Anadolu'dan sevk edilirken hayatını kaybedenler, aradan geçen bunca yıldan sonra bile, bizleri huzursuz ruhlar haline getiriyor zaten. Kimden, nasıl özür dileyeceğimizi bilemediğimiz, kendilerinden özür dilememizi bekleyenlerin, ölümleri üzerine siyaset yaptıkları atalarına lâyık olup olmadığından emin olamadığımız bir çaresizlik içerisindeyiz.
Biz özür dileyelim, tamam, ama aynı dönemde, Balkanlar ve Anadolu'nun dört bir tarafında meydana gelen benzer olaylarda kaybettiğimiz bizim civanlarımız için kim bizlerden özür dileyecek?
Fransızı, İtalyanı, İngilizi, Rumu tarihin aynı döneminde bizim topraklarımız üzerinde at oynatıyorlardı. İşgal güçlerinin ne kötülüklere kadir olduğunu Amerikalıların cirit attığı Irak'ta şimdilerde yaşananlardan biliyoruz. 1920'ler öncesinde, İstanbul, Anadolu'nun dört bir yanı, Balkanlar dehşetengiz trajedilere sahne oldu; onurumuzu kırmayı hedefleyen trajediler...
Amerikalılar, Fransızlar ve tarihin karanlık sayfalarında kalmış, öyle kalması herkesin menfaatine olan trajedileri günümüze taşıyanların anlayamadıkları da bu: Tarihiyle yüzleştirmeye çalıştıkları insanlar, tarihin okumaları istenen sayfalarından aynı dönemlerde farklı trajediler yaşandığını da öğreniyorlar; kendilerine karşı yapılanlara ses çıkartılmazken kendilerine mal edilen trajedilerden hesaba çekilmek insanımızı dehşete düşürüyor.
Değişik ülkelerin parlamentolarının çıkardıkları 'soykırım yasaları', büyük trajedilerin yaşandığı bir dönemde, aynı topraklarda, Ermeni-olmayan unsurların başlarına gelenlerle ilgili tek bir satır içermiyor. Hayatını kaybeden bizim Ermenilerimiz için hep birlikte gürül gürül ağlayalım, bu tamam, ama o günlerin çatışmacı ortamında aynı masumiyette kayıplar yaşayan diğer insanlar için de bir damlacık gözyaşı bekleyemez miyiz?
Bizdeki vicdanı nasırlaşmış, tarihin bir döneminde olan-bitenin trajedi boyutunu göz ardı ederek, her şeyi 'çatışmacı ahlâk' ile açıklamaya çalışanları da unutuyor değilim elbette. Bir tek insanın, bırakın çoluk-çocuğu, kadını-yaşlıyı, görevi savaşmak olan bir tek askerin ölümünün bile kâinatın bitişine eş değerde bir 'trajedi' olduğunu görmezden gelen bir vicdana 'vicdan' denebilir mi?
Kendi tarihleri büyük adaletsizlikler, kıyamlar ve kıyımlar üzerine oturan Amerikalılar, Fransızlar ve diğerleri bunu anlayamayabilirler; ama bizler, tarihimizin bir döneminde yaşanmış trajedileri nasıl olmamış kabul edebiliriz? Aynı vicdansız hesaplar yüzünden birbirine kırdırılmış kendi insanlarımızın bütünü için ağlamayacak kadar kurudu mu yaş bezlerimiz? Ağlamayı bilseydik kendi trajedimize ağlatmayı da başarabilirdik gibime geliyor; trajedilerine ağlamayı becerebilenler 'Başkaları ne diyor?' diye fazla dertlenmezlerdi zaten... Amerikalıları, Fransızları ve diğerlerini de utandırabilirdik o zaman...

deryatulga
16.10.07, 04:11
16.10.2007
http://www.yenisafak.com.tr/resim/bos.gifhttp://www.yenisafak.com.tr/resim/bos.gifhttp://www.yenisafak.com.tr/resim/bos.gifhttp://www.yenisafak.com.tr/resim/bos.gifHakan Albayrak

'Varlığım 1915'e armağan olsun!'
1915'te yaşanan trajedi ne kadar büyük olursa olsun, Ermeni diyasporasının bu trajediye saplanıp kalması hastalıklı bir durum. 90 yıldır 'soykırım' diyor, başka bir şey demiyorlar. Siyasetleri, edebiyatları, müzikleri, resimleri, sinemaları, her şeyleri 'soykırım' üstüne. 'Soykırım' yiyip 'soykırım' içiyorlar. Çocuklarını 'soykırım' davasıyla büyütüyorlar. Sanatçılarını, gazetecilerini, siyasetçilerini 'soykırım' davasıyla yetiştiriyorlar. Esnaflarını, tüccarlarını, iş adamlarını 'soykırım' davası için seferber ediyorlar. Fransa'dan Arjantin'e kadar her yerde, her zaman, her vesile ile 'soykırım'ı ve sadece 'soykırım'ı gündeme getirmek için canla başla çalışıyorlar. Canlarını, başlarını, Ermeni milletinin varoluşunu 'soykırım' davasına kurban ediyorlar. 'Bizim millet olarak soykırımdan başka bir şeyimiz yok' diyorlar adeta. 'Soykırım'ı tanıtma gayretiyle geçen 90 yıla bir 90 yıl daha ilave etmeye hazır görünüyorlar. İcabında 900 senelerini harcamaya bile hazır görünüyorlar. Küllerinden dirilip kendilerini bir millet olarak yeniden üretmeye çalışmak yerine, tarihin derinliklerinde kalmış bir milletin acı hatırası olarak anılmayı seçerek, kendi kendilerine yazık ediyorlar. Hrant Dink bu duruma isyan edip 'Türklerle didişmeyi bırakalım, Ermenistan'ın esenliği yolunda çalışmaya bakalım' diye haykırmıştı, ama nafile…
1915'te Anadolu Ermenilerinin başına gelen büyük felaketin Doğu Anadolu'da Müslümanların başına gelen büyük felaketten kaynaklandığı, Ermeni çetelerinin Türklere ve Kürtlere ettiği fenalıklardan söz etmeden Türk-Kürt çetelerinin Ermenilere ettiği fenalıklardan söz etmenin fevkalade saçma olduğu gerçeği bir yana; 1915 meselesinin Ermeni soykırımından ibaret olduğunu kabul etsek bile, Ermenilerin bir millet olarak bütün varlıklarını 1915'in acı hatırasına armağan etmelerini anlamamız mümkün değil. Kendimizi onların yerine koysak da, 'empati' yapsak da mümkün değil.
İslam milleti / Müslüman halklar böyle trajedilerin üstesinden gelmeyi bilmeseydi, dünya çoktan durmuş olurdu!
Haçlılar Sicilya ve Endülüs'te soyumuzu kırdılar, Anadolu ve Suriye'de de soyumuzu kırmaya teşebbüs ettiler. Rusların Türk boylarına (bilhassa Tatarlara), Çerkezlere ve diğer Müslüman Kafkasya halklarına uyguladığı soykırımların haddi hesabı yok. Fransızların Cezayir'de, Çinlilerin Doğu Türkistan'da, Yahudilerin Filistin'de, Ermenilerin Anadolu'da/Ermenistan'da/Azerbaycan'da, Sırpların Bosna-Hersek ve Kosova'da uyguladığı Müslüman soykırımı da malum. Soykırımcı Yahudilere, Ermenilere ve Sırplara Batı'nın verdiği dolaylı/doğrudan destekler de malum… Müslüman halklar olarak 1000 yıl boyunca sayısız soykırıma uğradık. Ne yapalım şimdi? Sabahtan akşama kadar ağıt yakarak mı geçirelim ömrümüzü? Zamanı mı durduralım? Soykırıma uğrayan her Müslüman halk, tarihin bir noktasına saplanıp kalsın mı? Faslılar, 'Endülüs Soykırımı'nın hesabı sorulmadıkça şuradan şuaraya adım atmayız!' mi desinler? Cezayirliler, '1960'lara kadar öldürülen 2 milyon Cezayirli'nin intikamını almaktan başka varoluş sebebimiz yoktur!' mu desinler? Azeriler, '1992'de Hocalı'da soykırım yapan Ermenilerle ve onları destekleyen Ruslarla, Avrupalılarla, Amerikalılarla kıyamete kadar konuşmayacağız; Azerbaycan'ın yüksek menfaatleri öyle gerektirse bile düşmanla uzlaşmaya asla yanaşmayacağız!' mı desinler? Olur mu öyle şey?
Gel gör ki Ermeni diyasporası ve onun dümen suyunda giden Erivan yönetimi, 'Ermenistan'ın selameti Azerbaycan ve Türkiye ile iyi münasebetler kurmaktan geçiyorsa da, biz Azerbaycan ve Türkiye ile didişip durmakta ısrar ediyoruz. Varsın Ermenistan mahvu perişan olsun!' diyor. Demiyorsa da demeye getiriyor.
Bunları söylerken 1915 kâbusunun olağanüstü dehşet derecesini göz ardı ediyor değilim… *** Yer darlığı yüzünden yazının devamı yarına kaldı.

deryatulga
16.10.07, 05:13
Tarihle yüzleşme gecikecek

http://www.radikal.com.tr/veriler/2007/10/16/yor1.gif Ermeni tasarısı, zaten gergin durumdaki Türk- Amerikan ilişkilerini sürtüşme rotasına sokacak ve Türkiye'nin tarihle hesaplaşmasını geciktirecek
16/10/2007 (61 kişi okudu)
Müttefikler arasındaki anlaşmazlıklar, nadiren şu an Türkiye'yle ABD arasında yaşanan sürtüşme kadar büyük boyutlar kazanır: Osmanlı Türkleri'nin 1915'te gerçekleştirdiği Ermeni katliamlarını soykırım olarak niteleyen bir tasarının ABD Kongresi'nde kabul edilmesine öfkelenen Ankara, Washington büyükelçisini çağırdı.
Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu'ndaki oylama henüz genel kurula intikal etmiş değil ve tasarıya karşı sıkı bir lobi faaliyeti yürüten Bush yönetiminin görüşünü yansıtmıyor. Ayrıca sekiz eski dışişleri bakanı, Temsilciler Meclisi Başkanı Nancy Pelosi'ye bir mektup gönderip ABD'nin ulusal çıkarlarının zedeleneceğine dair uyarıda bulundu.
Pelosi ve tasarının başlıca destekçisi Adam Schiff (ikisi de büyük Ermeni nüfusunun yaşadığı Kaliforniya bölgesinin temsilcileri) bütün bunları bir kenara itti ve çatışma noktasına gelindi.

Sınır ötesi harekâtın önünü açtı
Bu iki NATO müttefiki arasındaki ilişki ABD'nin Irak işgali ve Ortadoğu'daki politikalarının sonucu olarak zaten bozulmuştu. Irak savaşının mimarları, Türkiye meclisinin ABD'ye Türkiye toprakları üzerinden bir kuzey cephesi açmasına izin vermemesi nedeniyle hâlâ kızgın. Türkiye'yse işgalin Irak Kürdistanı'ndaki fiili bir devleti güçlendirmiş olmasından dolayı öfkeli; Ankara bu fiili devletin, Türkiye'nin güneydoğusundaki Kürtlerin ayrılıkçı eğilimlerini güçlendireceğine ve PKK tarafından saldırılarını tekrar yoğunlaştırmak için üs olarak kullanıldığına inanıyor.
Ermeni tasarısının oylanmasından sonra Ankara muhtemelen ABD'nin çağrılarını görmezden gelecek ve asileri ezmek için güçlerini Irak'a gönderecek; bu da Irak'taki çok taraflı iç savaşta yeni bir cephe açıp bölgeyi daha da istikrarsızlaştıracak. Türkiye, ABD ordusuyla bağlarını da kesmeye başlayabilir ve Irak'a Amerikan askeri ve mühimmatı taşımanın anayolu konumundaki İncirlik Üssü'nün kullanılmasını engelleyebilir.
Türkiye sorumlu değil ama...
Fakat daha da kötüsü şu: Bugün 10 Türk'ten dokuzu, politikaları sağ milliyetçiliğin ve radikal İslam'ın güç kazanmasına yol açan ABD'ye düşman. Bunlar, ABD Kongresi'ndeki siyasi jestlerle çözülecek sorunlar değil.
Atatürk'ün Türkiye Cumhuriyeti, Osmanlı İmparatorluğu'nun Ermenilere karşı işlediği katliamlardan sorumlu değil. Fakat bu cumhuriyet Türk tarihinin bu kanla yıkanmış bölümünden de kaçamaz.
Başbakan Tayyip Erdoğan uluslararası akademisyenlere gerçekleri tespit etmeleri çağrısı yapıp, Osmanlı arşivlerini onlara açmayı önerdi. Hiçbir şey olmadı, zira başbakanın neo-İslamcı hükümeti, kendisini ulusal onurun koruyucusu olarak gören orduyla bir irade sınavına kilitlenmiş durumda. Modern Türkiye'nin tarihle hesabını görmesi gerek. Eğer yabancıların Osmanlı'nın enkazından tekrar dirilen bir ülkeyi yıkmak peşinde olduğuna inanırsa, böyle bir hesaplaşmaya girmeyecektir. (Başyazı, 15 Ekim 2007)

Tugrulbey
16.10.07, 11:10
Gelin, yepyeni bur sayfa açalım

Bu Medya bozuntusu Birand sadece kendini satmakla kalmicak galiba.

deryatulga
16.10.07, 18:03
Bu Medya bozuntusu Birand sadece kendini satmakla kalmicak galiba.

O satici degil ki, sadece komisyoncu. Basta TTKci Hikmet Özdemir olmak üzere kilit noktada cok adama da megafon görevi yapiyor. Agaclari sayarken ormani gözden kacirmayin!

deryatulga
17.10.07, 02:18
Gülay Göktürk
Tüm yazıları (http://www.bugun.com.tr/?sid=138) http://www.bugun.com.tr/haberler/171007/_images/trns.gif
17.Ekim.2007

Oy çokluğu ile tarih yazmak

Hadi gözümüz aydın! "Soykırım yapan ülke" olmaktan yine sıyırtıyoruz galiba. Ben bu yazıya otururken, internette "ABD'de flaş gelişme; Temsilciler Meclisi'nde "evet" diyen 7 üye Ermeni tasarısından desteğini çekti" diye bir "son gelişme" haberi vardı.

Ne oldu acaba? Birdenbire başlarına taş mı düştü? Şu birkaç günde geceleri harıl harıl bizim tezleri okuyup "vay be, adamlar haklı" mı dediler? Haber doğru mu, fos mu bilinmez, zaten benim de pek umursadığım söylenemez. Ama bu işin absürdlüğünü göstermesi bakımından iyi bir örnek doğrusu...

Yasalar bugün yaşayan insanların neleri yapıp neleri yapmaması gerektiğini belirlemek için çıkarılır. Geçmişte yaşayanların neleri yapıp neleri yapmadıklarını "tespit" için yasalar yapmaya kalkışırsanız; "oy çoğunluğu" ile tarih yazmaya kaklarsanız sonuç böyle olur işte. Belki de hayatlarında tek tarih kitabı okumamış yedi kişi, kim bilir hangi saiklerle o taraftan bu tarafa geçince tarih değişiverir.

Fransa'ya "silah ihalelerini keserim haa," diye bir posta atınca, Fransa nezdinde pir-ü pak olur, yarın öbür gün aranız bozulunca yine "soykırımcı" yaftasını yersiniz. ABD'de Demokratlar iktidara gelince soykırımcı olur, Cumhuriyetçiler gelince aklanırsınız. Bırakın, iktidarları, tek bir kişininmesela Pelosi'ninseçim galibiyeti ya da mağlubiyeti bile Amerikan çocuklarının okul kitaplarında belleyecekleri "tarihi gerçekleri" anında değiştirebilir. Çünkü tarih, aslında galiplerin ağzından her gün yeniden yazılan bir geçmiş hikayesidir. Galipler değiştikçe, tarih de değişir. Politik toplumun o günkü ihtiyaçları açısından geçmişte olup bitenler yeniden gündeme getirilir. Neyin ne zaman gündeme geleceğini; neyin vurgulanıp neyin unutulacağını; bugünkü bilinç, bugünkü ihtiyaçlar - ve en önemlisi- bugünkü güçler dengesi belirler.

O yüzden, insanlık şimdiye kadar Nazilerin Auswich'te kaç kişiyi öldürdüğünü de, Çernobil'de kaç kişinin öldüğünü de, 1915'te bizim burada kaç Ermeni'nin öldüğünü ve öldürüldüğünü de bir türlü "tespit" edemedi gitti.

Savaşın hemen bitiminde yazılan Sovyet Raporu'nda Auschwitz'de 4 milyon kişinin öldüğü yazar. Ama 1994 yılında Auschwitz'in bulunduğu yerdeki plaket değiştirilir ve 4 milyon rakamı 1 milyona indirilir. Siyonist Tarihçi Poliakov'a göre sayı 2 milyondur. Yine siyonist tarihçi Raoul Hilbert 1 milyon 250 bin kişi diye iddia eder... Sonra bir gün Auschwitz Resmi Müzesi de 4 milyon iddiasından vazgeçer ve resmi ölüm sayısını sessiz sedasız 1 milyona indiriverir.

Aynı şekilde, eğer Sovyet politikacısı Usatenko'nun söylediklerine inanacak olursanız, Çernobil'deki patlamada 60 bin kişi öldüğüne inanırsınız. Zamanın Birleşmiş Milletler Atom Enerjisi Ajansı'nın verdiği ani ölüm rakamı ise sadece 31'dir. Gelecek nesillerin hangi rakama inanacağını da "gerçeğin peşinde koşan tarihçiler" değil, nükleer enerji taraftarları ile karşıtları arasındaki savaşın sonucu belirleyeceği besbellidir. Eğer bundan yirmi-otuz yıl sonra, nükleer enerji karşıtı bir görüş dünyaya tümüyle egemen olursa, Çernobil'in patladığı yere dikilen anıtta "Bu santraldeki patlamada 60 bin kişi öldü" plaketi bulunacak ve herkes buna inanacak. Tersi olursa çocuklar okul kitaplarında Atom Enerjisi Ajansı'nın rakamını ezberleyecek.

Peki orada geçmişin yıkıntıları altında keşfedilmeyi bekleyen "saf gerçek"ler ne olacak? Onlara ulaşma şansımız hiç yok mu?

Korkarım ki hayır! "Gerçekte" ne olduğunu, unutulmuş rüyalarımız gibi hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Aslında asıl yanılgı, gerçeği tarihin tozlu sayfaları arasında aramaya çalışmak belki de... Çünkü gerçek tarihin içinde değil, tek tek bizlerin içinde, toplumların içinde gizli. Bugün, geçmişi içerir. Geçmiş, bugünde mündemiçtir. Geçmişte bir şeyler olmuştur ve o bir şeyler bugüne şekil vermiştir. Geçmişte ne olduğunu anlamak istiyorsak; duygularımızla, düşüncelerimizle, yaşama biçimimizle, ekonomimiz, teknolojimiz ve kültürümüzle tarihin ürünü olan bugünkü "biz"e bakmamız yeter. Osmanlı'nın çok uluslu zenginliği, fütühatçılığı ve feodalizmi; Kurtuluş Savaşı'nın anti-emperyalizmi, jakobenliği ve modernliği; İslam'ın kaderciliği, hoşgörüsü ve hoşgörüsüzlüğü, hepsi bugünkü "biz"de gizlidir. O zaman tartıştığımız nedir?

Biz bugün geçmişi değil, bugünün politik ihtiyaçlarına cevap verecek bir hikayeyi tartışıyoruz. Kavga düne değil bugüne ilişkindir. Problem, farklı hikayeler anlatılmasında değil, bugün farklı yerlerde durulmasındadır.

deryatulga
17.10.07, 02:54
Soykırım meselesi ve tüketilmemiş seçeneklerhttp://medya.zaman.com.tr/zamantryeni/pics/yazarlar-detay/nihalbkaraca.jpg NİHAL B. KARACA
17/10/2007


"Ermeni soykırımı"nı tanıyan tasarı genel kurul rotasına doğru emin adımlarla ilerliyor. Bush da bu gidişatı durduramayacak gibi. Her böyle büyük olaydaki gibi, 'eee, noolmuş?' ile, 'işte bunlar, bu ülkenin toprakları üzerinde bir bölünme tehlikesi olduğunun gerçek işaret fişekleridir' arasında kaldık.

En kötüsü, 'bütün bunlar bu noktaya gelmeyebilirdi' duygusu. Sahi, bütün seçenekleri tükettik de mi bu noktaya geldik, tüketmedik de mi bu noktaya geldik? Türkiye, soykırımı tanıyan diğer ülkeler ve şimdi de Amerika'nın tasarıyı tanıyacak olması ihtimaline karşı, bazı muhtemel diplomasi yollarını yeterince kullandı mı? Ermenistan orada duruyordu ve diline doladığı şey, ABD'nin şimdi almak üzere olduğu kararın içeriğinden farklı bir şey değildi: soykırım da soykırım. Ermenistan'ın bu diretkenliği parantez içinde bir fısıltıya, (aslında sen sınırları aç, bize o da yeter be abi...) talebine, hatta yakarışına yapışıktı üstelik.
2004'ün soğuk Aralık ayında, Doğu Konferansı ile birlikte ziyaret ettiğim Ermenistan, geleceği konusunda kuşkulu, NATO üyesi olmaya can atan, ama her sorunda Rusya'ya sığınan, kararsız ve kaygılı, bu yüzden uzatılacak el, Türkiye'den bile gelse, hele hele Türkiye'den gelse, buna minnet duyacağı aşikâr bir Ermenistan'dı. Ekonomisi konyak fabrikasından ibaret olan ve başkentinden birkaç kilometre ötede, hayalet bir kumarhane kasabasına sahip olan bir ülke görmemiştim daha önce. 'Gelin burayı Orta Asya'nın Las Vegas'ı yapalım, paralar su gibi aksın' demiş birileri, yapmışlar. Ama kimse kumar oynamak için kalkıp Ermenistan'a gelmemiş; geriye Fellini filmlerine layık bir ürkünçlükte, bir Ruhların Julietta'sı seti kalmış, ki aynı zamanda, diasporadan gelen altı yüz milyon dolar olmasa, Ermenistan adındaki ülkenin ve orada yaşayan 3,5 milyon kişinin çıra gibi yandığının resmi bu.
Bu resme baktıktan sonra, AB Entegrasyon Merkezi'nde tanıştığımız Garen Bekaryan'ın bazı dertler olmasa, Ermenilerin soykırım meselesini tarihe gömebileceği sözleri çok da akla yakın geliyordu nitekim. 'Ermenilerin soykırım meselesini yeniden güncellemelerine neden olan şey, Karabağ olaylarında Türkiye'nin sınıra asker yığması oldu; bu geçmiş korkuları canlandırdı' diyordu. Nitekim Ulusal ve Uluslararası Araştırma Merkezi'nde görevli olan Stiopa Safaryan da aynı fikirdeydi. 'Bugün Ermenistan ile Türkiye arasındaki en güncel problem, Türkiye'nin sınırları kapalı tutmaktaki ısrarı ve mutlak surette Azerbaycan tarafında yer almasıdır. Değilse, tarihsel mevzuları çözme işi birkaç nesil ileri bırakılabilir'. Ermenilerle aramızın sütliman olmadığı ortadaydı, fakat söylenenler, geliştirilebilecek alternatifler konusunda tümüyle umutsuz olunmadığının da göstergesiydi. Özal'ın 'Ermenistan'a bir iki bomba düşse ne olur?' demesinin üzerinden 17 yıl geçti. Bu arada Türkiye, pekâlâ köprü vazifesi görebilecek, iki milleti birbirine tercüme edebilecek olan Hrant Dink gibi bir adamı değerlendiremediği gibi, hayatta tutmayı bile başaramadı. Dolayısıyla geçtiğimiz zaman zarfında Türkiye, bazı sorunları gerçek muhataplarıyla çözmeye çalışsa daha iyi olmaz mıydı diye yakınmak için geç kalınmış olunabilir; ama yine de sormak ilzam eder: Türkiye, Bakü ile Erivan arasındaki buzlar için bir 'ağabey' rolü üstlenseydi, sınırlar konusunda bu kadar ısrarcı olmasaydı, diaspora- Ermenistan hattının kısadevre yapmasını sağlamış olmaz mıydı aynı zamanda? Türkiye'nin geçmişte olanları mukatele ve tehcir olarak adlandırma, 'soykırım uygulamadık' diyebilme hakkı var; tarihî veriler ve belgeler de bu iddiasını destekleyecek en azından yalanlamayacak durumda. Ancak bunu iddia etmekle, gelinen durum arasındaki palette onlarca renk var. Diplomasi bu renklerden yeni tonlar, yaratıcı çözümler üretme sanatına verilen isim. Ne yazık ki Türk diplomasisinin renk paleti, Ermenistan'ın hayalet kasabası kadar ürkütücü...

deryatulga
17.10.07, 03:22
Siyaset tarihi arka plana itti

http://www.radikal.com.tr/veriler/2007/10/17/01.gif 'Ermeni soykırımı' konusu giderek diplomatik ve siyasi nitelik kazanıyor. Ankara meseleyi bu temelde ele alacak siyaseti henüz benimsemiş değil
17/10/2007 (2 kişi okudu)
Vincent Boland (Arşivi (http://www.radikal.com.tr/arama.php?ara=1&y=1&edi=Vincent Boland))
Soykırım herhangi bir ulusa veya halka yöneltilebilecek en ağır ithamdır. Geçmişiyle ilgili Türkiye kadar katı bir ülke içinse tahayyül bile edilemeyecek bir kavram bu. Türk çocuklarına ülkelerinin tarihin iyiler safında olduğu öğretiliyor-aslında tarihin kurbanları onlar. 1923 sonrasındaki cumhuriyet dönemine dikkatli bir bakış, tarih kitaplarının 1910'lardaki felâketlerin üzerinin örtülmesi anlamına geliyor.
Osmanlı döneminde Türklerin ve Kürt müttefiklerinin imparatorluğun Ermeni vatandaşlarına karşı 1915-1917 arasında soykırım yaptığı suçlamalarının böylesine şaşkınlık ve infial doğurmasının nedeni de bu. Geçen hafta ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu'nun soykırımı tanıma yönünde aldığı karar, Türkiye'nin bakışı açısından, başka halkların tarihini yazan yabancı politikacılar kervanına yenilerini kattı.
Türkiye, Ermenilerin katledildiğini kabul ediyor. Fakat Osmanlı İmparatorluğu (o dönemin deyişiyle, 'Avrupa'nın Hasta Adamı') yıkılırken çok sayıda Türk'ün de katledildiğini ve savaşın, açlığın ve tehcirin sonucunda çok insanın öldüğünü öne sürüyor. Bunun yanı sıra Osmanlı hükümetinin Ermenileri etnik veya dinsel kökenleri nedeniyle imha etmek yönünde sistematik bir çaba harcamadığını (diğer bir deyişle soykırım yapılmadığını) da iddia ediyor.
Daha önceki hükümetler de dahil, birçok Türk dünyanın dört bir köşesindeki arşivlerin atalarını aklayacak kanıtları barındırdığına inanıyor. Ancak Türkiye dışındaki tarihçiler arasında hâkim olan görüş, arşivlerdeki kanıtların Osmanlı hükümetinin soykırım kastını işaret ettiği yönünde. Arşivlerde bu tezi boşa çıkarabilecek nitelikte ve keşfedilmeyi bekleyen belgeler bulunması muhtemel, fakat tarihçiler olaydan yaklaşık bir asır sonra böyle olacağından kuşkulu.

'Darbe vurma amaçlı sopa'
Bugün birçok Türk meselenin, katliamların gerçekleştiği dönemde var olmayan modern Türkiye'ye darbe vurmayı amaçlayan bir sopa gibi kullanıldığına da inanıyor. Küçük Ermenistan'ın meseleyi dünya kamuoyuna, devler ligindeki Türkiye'den daha iyi anlatması ayrıca sinirleri bozuyor. Ankara merkezli Seta düşünce kuruluşunun direktörü İbrahim Kalın şunları söylüyor: "Ulusal onur bunun bir parçası. Türkler bunu tarihsel bir olgu mahiyetinde tartışılan bir mesele olarak değil, Türkiye üzerinde baskı kurmanın aracı olarak görüyor. Hıristiyan Batı'nın Müslüman Türkiye'ye karşı kurduğu bir ittifak olarak görüyor..."
Türkiye'nin, bunun en iyi tarihçiler tarafından halledilecek bir sorun olduğuna yönelik resmi tutumunu sürdürmesi giderek zorlaşıyor. Bazı Türklerin dile getirdiği 'suçun koşulları soykırım tanımını karşılamıyor' savına da kulak verilmiyor. Tarihsel oybirliğinin mevcut Türk duruşunun aleyhinde göründüğü bir ortamda mesele siyasi ve diplomatik bir nitelik taşıyor. Türkiye meseleyi bu temelde ele alacak politikaları henüz benimsemiş değil.
Tekrar Kalın'a kulak verelim: "Bunun tarihi bir mesele olmasını umardım. Fakat gelinen noktada bu siyasi bir mesele." (16 Ekim 2007)

deryatulga
17.10.07, 04:15
Pelosi ve tasarının başlıca destekçisi Adam Schiff (ikisi de büyük Ermeni nüfusunun yaşadığı Kaliforniya bölgesinin temsilcileri) bütün bunları bir kenara itti ve çatışma noktasına gelindi.

)

Soykırım inkârı katmerli cinayetle eşdeğer

17/10/2007 (45 kişi okudu) Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komisyonu'nda oylanan 'Ermeni soykırımı tasarısı'nın mimarlarından Demokrat Kaliforniya vekili Adam Schiff'in, Washington Post'a mektubu:
Geçen hafta, Dış İlişkiler Komisyonu, Ermeni soykırımıyla ilgili bir kararı onayladı. Kararın önde gelen hazırlayıcılarından ve 225'ten fazla destekçisinden biri olarak, Washington Post'un tasarıya karşı çıkan başyazısından dolayı hayal kırıklığına uğradım. (Söz konusu yazı, Radikal'de 11 Ekim'de 'Soykırım tasarısı sorumsuzca' başlığıyla yayımlandı.)
Temsilciler Meclisi bu yıl Japonya'yı, 2. Dünya Savaşı'nda binlerce kadının Japon ordusu tarafından seks köleliğine zorlanmasının sorumluluğunu üstlenmeye ve özür dilemeye çağıran bir kararı onayladı. Japonya'nın muhalefetine rağmen gazete Tokyo'yu, sorumluluğu üstlenmediği için haklı olarak eleştirdi.
1.5 milyon Ermeni'nin 1915-1923 arasında kasıtlı biçimde öldürülmesinin soykırım olduğu, tarihçiler ve neredeyse evrensel olarak kabul ediliyor ve Ulusal Arşivimizde de son derece ayrıntılı olarak kayda geçmiş durumda. Bu yara, Türkiye'nin atalarının suçlarını kabullenmeyi reddetmesiyle derinleşiyor. Soykırım inkârı 'katmerli cinayet'tir: İnkâr, kurtulanların gururunu incitir ve suçun hatırlanmasını engellemeyi amaçlar. Bir gazete nasıl olur da, martta seks kölelerinin acısını teslim etmenin hayati önem taşıdığını savunup, şimdi 1.5 milyon insanın öldürülmesinin bir şekilde 'önemsiz' olduğunu savunabilir? (16 Ekim 2007)

deryatulga
17.10.07, 04:46
http://www.milliyet.com.tr/2007/10/17/yazar/akyol.html (http://www.milliyet.com.tr/2007/10/17/yazar/akyol.html)



http://www.milliyet.com.tr/sabitimg/07/gazete/yazar/ic/k_akyol.gif
Taha AKYOL Objektif

Soykırım, 1923!


AMERİKAN Temsilciler Meclisi'ndeki Ermeni soykırım tasarısında, soykırımın "1915-1923 yılları arasında Osmanlı İmparatorluğu tarafından tasarlanıp uygulandığı" yazılıyor.
Bu ifadede dikkat çekici unsurlar var:

Soykırımı Osmanlı yapmıştır.
1915-1923 yılları arasında yapılmıştır.
Olaylar, "tasarlanmıştır", yani Ermenileri soy olarak yok etme kastıyla planlanmıştır! Öyle savaş şartlarındaki çatışmalar, katliamlar falan değildir!
Burada "tasarlanmış" terimi son derece önemlidir. Amaçları, Ermeni olaylarını Milletlerarası Adalet Divanı'nın kararındaki "soykırım" tanımına uydurmaktır. Divan'ın Bosna Hersek'te Sırpların yaptığı katliam hakkında verdiği 6 Şubat 2007 tarihli kararına göre, kitle katliamı mevcut olsa bile, bir fiilin "soykırım" olması için "niyet" unsuru, yani "tasarlanmış" olması şarttır!
Ermeni tasarısı da, tarihteki olaylar için "tasarlanmış" diyerek bu tanıma uydurmak istiyor!
Bu bir...

Yıl 1923!
İkincisi, eskiden 1915-1918 dönemine vurgu yapılırken, şimdi bunun 1923'ü de içine alacak şekilde uzatılmış olmasının hedefi, Cumhuriyet Türkiye'sidir!
"Osmanlı İmparatorluğu tarafından" sözü bizi teskin etmek ya da yatıştırmak için üretilmiş bir 'rüşvet-i kelam'dır. 1923'ü de dahil ederek, hedeflerinin Cumhuriyet Türkiye'si olduğunu göstermişlerdir!
Kongreler dönemini saymasak bile, Ankara'da Meclis açıldıktan sonra Anadolu'da İstanbul'un hiçbir idari ve askeri otoritesi, hatta nüfuzu bile kalmamıştı.
TBMM hükümeti döneminde Ermeni soykırımı yapıldığı yalanı, genel soykırım efsanesiyle birlikte zihinlere çakılmak isteniyor!
Bu konuda Mustafa Kemal ve Kâzım Karabekir gibi kumandanların emir ve icraatları belgelerle ortadadır. Karabekir birçok Ermeniyi himaye altına almış, yerlerine dönenleri yerleştirmiştir.
Mustafa Kemal Paşa, 24 Nisan 1923 günü Meclis'in gizli oturumunda yaptığı konuşmada, "Ermenistan topraklarında zulme uğrayan Müslümanlara bile, sınırı geçerek yardım etmediklerini" anlatır; "Amerikalıları ve İngilizleri tahrik etmemek için..."
Bu kadar duyarlı olan Mustafa Kemal'in Heyet-i Temsiliye Reisi, TBMM Reisi ve Başkumandan imzasıyla yayımladığı emirlerde Ermenilere ve gayrimüslimlere iyi davranılması talimatları vardır.

Hedef Türkiye!
1915-16 yıllarında karşılıklı facialar yaşandığı muhakkak. Ama 1920'den itibaren kesinlikle böyle bir şey olmamıştı. Bunu hiçbir tarihçi iddia bile edemez.
Maraş olayları, Fransız üniformalı Ermenilerle çatışmalardan ibarettir.
Fakat Ermeni diyasporası için tarihi hakikatler değil, bir ideoloji, bir saplantı haline getirdikleri intikam duygusu önemlidir!
Amaç intikamdır, tarih ise basit bir araç!
Ermeni tasarısında tarihin 1923'ü içine alacak şekilde genişletilmiş olmasına bilhassa diplomatlarımızın dikkatini çekerim. "Tasarlanmış" bir şekilde "soykırım" yapıldığını 'hukuki olarak' bir kabul ettirebilirlerse, Cumhuriyet Türkiye'si sadece "halefiyet" yoluyla değil, doğrudan doğruya siyasi saldırı ve taleplere maruz bırakılacaktır! Bilmem kaç yıl sonrası için amaçladıkları bu hedefin şimdiden küçük kaldırım taşlarını döşüyorlar!
1915-18 dönemi için yayınlarımız vardır. Şimdi 1920-1923 dönemi olayları için arşiv yayını yapılmalı, Atatürk ve Karabekir'in emirleri yayımlanmalı, özel tanıtım faaliyeti yürütülmelidir.

t.akyol@milliyet.com.tr (t.akyol@milliyet.com.tr)

Ruh kiz
17.10.07, 06:36
:think: http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/7498742.asp?gid=180&sz=84354 (http://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/7498742.asp?gid=180&sz=84354)

17 Ekim 2007Petkim ’Ermeni’ye takıldı ibre Azeri’ye döndü

Nilgün KARATAŞhttp://www.hurriyet.com.tr/_newsimages/4271146.jpg Özelleştirme İdaresi Petkim için en yüksek teklifi veren Kazak-Rus ortaklığı TransCentral-Asia Grubu’nu devre dışı bırakıp, ikinci sıradaki Turcas ve Azeri ortağı Socar’ın teklifini onaya sundu.

TransCentral-Asia Grubu’nun ortakları arasında Ermeni lobisinin önde gelen isimlerinden biri olarak tanınan Vardanyan’ın, bu kararda etkili olduğu iddia ediliyor.

PETKİM’in yüzde 51’inin satışına ilişkin ihalede, Rekabet Kurulu’na sunulan teklif, 2 milyar 50 milyon dolarlık TransCentral-Asia Grubu’nunki değil, Socar-Turcas Injaz ortak girişim grubunun 2 milyar 49 milyon dolarlık teklifi oldu. Özelleştirme İdaresi Başkanlığı’nın (ÖİB) dün akşam saatlerinde açıkladığı bu kararında, TransCentral-Asia Grubu’nun ortaklarından Troica Dialog’un Ermeni lobisinin en büyük finansörü olduğu yönündeki iddialarının etkili olduğu söyleniyor.

ABD’DEKİ TASARI MI ETKİLEDİ: 5 Temmuz’da yapılan ihalede Petkim Petrokimya Holding A.Ş.’nin yüzde 51’i için 2.05 milyar dolarla en yüksek teklifi veren Transcentral-Asia Grubu’nun ortaklık yapısı kamuoyunda tartışma konusu yaratmıştı. İhale sonrası ortaklıkta Kazakların ağırlıkta olduğu belirtirken, konsorsiyumun Kazak petrol şirketi Caspineft, stratejik ortak olarak Kazak ağırlıklı Rus İnvestment İndüstrial Euroasia Group ve finans ortağı olarak ise Rus İnvestment Troika Dialog Bankası’ndan oluştuğu açıklanmıştı. Ancak grupta yer alan Troica’nın büyük ortağının Ermeni lobisinin önde gelen isimlerinden biri olarak tanınan Reben Vardanyan olması, tartışmaların kaynağı olmuştu. ÖİB’in ibreyi Turcas ve Azeri ortağı Socar’ın teklifine döndürmesinde, bu tartışmaların etkili olduğu konuşulurken, kararın ABD Temsilciler Meclisi Dışişleri Komitesi’nde sözde Ermeni soykırım tasarısının kabul edilmesinin ardından alınması da dikkatleri çekti. Karar da bunun önemli bir rolü olduğu iddialar arasında.

RANDEVUDA BİR ŞEY SÖYLENMEDİ: İhalenin yapıldığı günden bu yana Petkim’in kime verileceği yönündeki söylentiler sürerken, edinilen bilgiye göre Transcentral-Asia Petrochemical Holding Ortak Girişim Grubu’nun Danışmanı Haluk Ulusoy ve ortaklarından Yerkin Tatishev, dün Özelleştirme İdaresi yetkilileri ile bir görüşme yaptı. İki hafta öncesinden dün için randevu alan Ulusoy ve Tatishev, ÖİB Başkan Yardımcısı Osman İlter ile yaptıkları görüşmede, basına da yansıyan söylentilerin doğruluğunu öğrenmek istedi. Basında önceki gün yer alan "Transcentral-Asia’nın devre dışı bırakılarak Socar-Turcas Injaz ortak girişim grubu ile görüşüldüğü" haberi üzerine "İdarece bu yönde alınmış bir karar bulunmamaktadır" denilen açıklamanın yapıldığı saatlerde, bu görüşme gerçekleşti. Şirket yöneticileri de, içleri rahat bir şekilde İstanbul’a döndü.

İLK TEPKİ ’MAALESEF DOĞRUYMUŞ’: Ulusoy ve Tatishev, ÖİB’in son kararını ise Hürriyet’ten öğrendi. Karar Reuter ekranına düştükten sonra aradığımız Haluk Ulusoy, önce kendilerine böyle bir karar iletilmediğini açıkladı. Ancak daha sonra bu kararı Özelleştirme İdarasi’ne doğrulatan Ulusoy, "Maalesef doğruymuş, bizim için kötü bir sürpriz oldu. Neden böyle bir karar alındığını bilmiyoruz, gerekçe bize söylenmedi. Hayırlı olsun demekten başka bir şey yapamayız" diye konuştu.

GEREKÇE AÇIKLANMADI: ÖİB’ten yapılan yazılı açıklamada da, Rekabet Kurulu’na neden birinci teklifin değilde, ikinci teklifin verildiğine ilişkin bir gerekçe gösterilmedi. Rekabet Kurulu’nun izninden sonra sonuç onay için Özelleştirme Yüksek Kurulu’na gönderilecek. İhale, Özelleştirme Yüksek Kurulu’nun onayından sonra kesinleşecek.

Vardanyan faktörü ters etki yarattı

TransCentral-Asia Grubu’nun ortakları arasında yer alan Troika, Rusya’nın en büyük yatırım bankalarından biri olarak biliniyor. Bu şirketin yüzde 65’ine sahip olan Reben Vardanyan ise, uluslararası alanda ünlü bir isim olarak tanınıyor. Financial Times’ın "sıfırdan zengin olan işadamları arasında en saygı duyulan simalarından biri", Frankfurter Allgemeine Zeitung’un "Rusya’daki yatırımcıların azizler mertebesine çıkardığı adam" olarak tanıttığı Vardanyan, 2004 yılında Ernst&Young tarafından "Rusya’da Yılın Girişimcisi" seçilmişti. Ancak bu payeler, Vardanyan ortaklı TransCentral-Asia Grubu’nun Petkim’i almasına yetmedi. Yapılan yorumlar "Kamuoyunun çok hassas olduğu bir dönemde Vardanyan’ın ortaklar arasında yer alması grup için olumsuz bir etki yarattı" şeklinde oldu.

Aksoy: Söz vermeyeyim istenirse artırırız

İHELEDE en yüksek ikinci teklifi veren Socar-Turcas Injaz ortak girişim grubunun, başından bu yana ümidini koruduğu biliniyordu. Bu arada yapılan görüşmelerde, Turcas-Socar ortaklığının tekliflerini 10 milyon dolar yükseltmeyi kabul ettiği iddiaları da gündeme geldi. Turcas Yönetim Kurulu Başkanı Erdal Aksoy, kararın kendilerine telefonla iletildiğini belirken, "Çok sevindik, memnun olduk" dedi. ÖİB’den, tekliflerini 10 milyon dolar artırarak TransCentral-Asia Grubu’nun seviyesine çıkarmaları yönünde bir talep gelmediğini söyleyen Aksoy, "Böyle bir teklif gelirse kabul eder misiniz" sorumuza ise şu yanıtı verdi: "Böyle bir teklif yapılır mı, yapılmaz mı bilmiyorum. Ama ’artırın’ derlerse, ortaklarımızın ricasını alırız. Peşinen söz vermeyelim ama ortaklarımız da bu konuda ’evet’ derse, memnuniyetle artırımı yaparız."

deryatulga
17.10.07, 09:54
'ERMENİ SOYKIRIMI' İDDİASINA KAPSAMLI BİR ÇÖZÜM MODELİ...

Kemal ÇİÇEK (http://www.eraren.org/index.php?Page=Yazar&YazarNo=192), Prof. Dr.
15 October 2007 - ZamanDiğer Makaleler (http://www.eraren.org/index.php?Page=DigerMakaleler) ABD Temsilciler Meclisi Dış İlişkiler Komitesi 10 Ekim 2007 günü yaptığı oturumda, 30 Ocak 2007 günü Kaliforniya Senatörü Mr. Schiff ve arkadaşları tarafından verilen karar tasarısı önergesini 21 oya karşılık 27 oyla kabul etti.
Kararın ardından Cumhurbaşkanı Sayın Abdullah Gül resmi bir açıklama yaparak "Komite'nin bu kabul edilmez kararının, geçmişteki benzerleri gibi Türk halkı için hiçbir geçerliliği ve saygınlığı yoktur" dedi. Bu açıklama, kanaatimizce Türkiye'nin bundan sonra ABD'ye karşı ortamı gerecek ve ilişkileri büyük ölçüde etkileyecek somut adımlar atmaktan kaçınacağı anlamına gelmektedir. Ayrıca Sayın Cumhurbaşkanı'nın açıklamasında "Bazı politikacılar, sağduyu çağrılarına kulaklarını tıkayarak bir kez daha büyük meseleleri küçük iç politika oyunlarına alet ve feda etme teşebbüsünde bulunmuşlardır'' denilmekte ve bir anlamda tasarının kabulüne karşı tavır koyan ABD yönetimine yumuşak bir mesaj verilmektedir.
Sayın Cumhurbaşkanı'nın icra makamı olmaması sebebiyle yaptığı açıklamanın yaptırıma yönelik mesajlar içermediği açıktır. Ancak hükümet adına Dışişleri Bakanlığı'ndan yapılan açıklamada da "kınama" ile yetinilmekte ve Ermenistan'ın diyalog kapısı tercihinin doğru bir yaklaşım olacağı belirtilmektedir. Öte yandan ABD'de tasarıya karşı lobi faaliyetlerini yürüten ve Temsilciler Meclisi üyeleriyle temaslarda bulunan Sayın Egemen Bağış da yaptığı açıklamada "karşı oy kullananların sayısının 21'e çıkmasını" memnuniyet verici bulduğunu ve bunun yürüttükleri lobi faaliyetinin bir sonucu olduğunu söylemesi düşündürücüdür. Bu açıklamalar Türkiye'nin Kuzey Irak'a operasyon yapılmasının gündemde olduğu bir ortamda ABD ile ilişkilerinde aşırılıktan ve ilişkileri uzun vadede bozabilecek etkili önlemler içeren bir paketi -en azından tasarının temsilciler meclisinde oylanmasına kadar- gündemine almayacağını göstermektedir. ABD kanadından gelen ve Türkiye'yi somut adımlar atmakta acele etmemesi konusunda uyaran mesajlar da bu bağlamda değerlendirilmelidir. ABD yönetiminin Ermeni Tasarısının Temsilciler Meclisi'nden geçmemesi için ikna çabalarını sürdüreceğini açıklaması da aynı kapıya çıkmaktadır.
Bununla birlikte yapılan açıklamalar, Ermeni tasarısının Amerika'nın gündeminde en az bir ay kalacağı gerçeğini değiştirmemektedir. Bundan sonraki aşamada Ermeni tasarısı hakkında alınan karar bir hafta sonra Temsilciler Meclisi'ne getirilecek ve kasım ortalarında oylanacaktır. Buradan lehte karar çıkması çok daha az bir olasılıktır. Çünkü Temsilciler Meclisi Başkanı Demokrat Nancy Pelosi en baştan itibaren Ermeni lobisi ile birlikte hareket etmekte ve tasarının kabulü için demokrat üyeler üzerinde baskı yapmaktaydı. Dolayısıyla sözde Ermeni soykırımı yasa tasarısının Temsilciler Meclisi'ne aktarılması ve orada da tasarıya imza koyan 226 üye (218 yeterli olmaktadır) sayesinde kabul edilmesi beklenmektedir.
Tasarıya göre şekillenecek ABD dış politikası
Bu aşamada bu beklentileri boş çıkartmak için, Türkiye'nin kararlı bir şekilde tasarıyı değerlendirmesi, sonuçları hakkında ABD yönetimi ve kamuoyunu bilgilendirmesi büyük önem taşımaktadır. Bazı yorumcular tarafından tasarının bağlayıcı olmadığına vurgu yapılması büyük bir yanılgıdır ve tasarının içeriğinin iyi değerlendirilmediğini ortaya koymaktadır. Bu bağlamda tasarının ne içerdiğine iyi bakılmasında yarar vardır. Öncelikle tasarının bir yasa olmaması ve karar tasarısı olması sebebiyle hukuken bağlayıcı olmadığını söylemek, Türkiye için hiçbir sorun yaratmayacağı gibi bir yanlış anlamaya da sebebiyet verebilir. Hâlbuki tasarı ABD Başkanı'na Ermeni soykırımını bir gerçek olduğunu göz önüne alarak ABD dış politikasını yürütmesi çağrısı yapmaktadır. ABD Başkanı'nın 24 Nisan'ı 'Ermeni Soykırımını Anma Günü' olarak ilan etmesini ve her 24 Nisan gününde 1.500.000 Ermeni'nin sistematik ve kasıtlı bir imha politikası sonucu 1915 yılında yok edildiğini belirten bir mesaj yayınlamasını istemektedir. Daha da önemlisi, kabul edilen karar tasarısında, önceki yıllarda Kongre'ye sunulan tasarılardan farklı olarak sözde soykırımdan Türkiye Cumhuriyeti doğrudan sorumlu tutulmaktadır.
Bu maddeler, tasarının Temsilciler Meclisi'nden kabulünden sonra Ermenilerin Türkiye'nin karşısına tazminat ve toprak talepleriyle gelmesinin önünü açmaktadır. Ermeniler aslında Amerika ve Fransa'da sigorta şirketlerine açtıkları davalar ve aldıkları lehte kararlarla söz konusu girişimleri için başka bir cepheden hukuki bir savaş açmış durumdadırlar. Sigorta şirketlerinin uzlaşma yoluyla da olsa Ermeni vakıflarının ve derneklerinin taleplerini kabul ederek ödeme yapması Ermeniler açısından anlamlı bir başarıdır. Kaldı ki, Ermenilerin Fransa'da 2001 yılında önce yaptırım içermeyen bir kanunu parlamentodan geçirttikleri ve geçen yıl da bağlayıcılığı ve yaptırımı olan bir yasayı kabul ettirdiklerini unutmamak gerekir. Yine yaptırım içeren bir sözde Ermeni soykırım tasarısının Belçika Parlamentosu'nda gündeme alınmayı beklediği unutulmamalıdır. Diğer taraftan sözde soykırımı tanıyan tasarının ABD Kongresi'nde kabul edilmesinden sonra diğer bütün dünya ülkelerinin parlamentolarından benzeri karar veya yasaları daha kolay çıkartmalarının mümkün olacağı göz önünde tutulmalıdır. Bu durum, Türk milletinin dünya kamuoyunda soykırım suçunu işleyen yeryüzündeki ikinci millet olarak damgalanmasına yol açacak ve imajı çok kötüleşecektir. Hâlbuki açılan arşivler ve ortaya konan belgeler Türk milletinin haksız ve asılsız bir karalama kampanyasına muhatap olduğunu ortaya koymaktadır. Bu konuda Türk Tarih Kurumu web sayfasına yeterince aydınlatıcı bilgi, belge vs. konulmuştur.
Bilinmeyen haklı tezlerimiz
Bu ayrıntılara dikkat çektikten sonra Ermeni karar tasarısına tekrar dönecek olursak, ABD Dış İlişkiler Komitesi'nin kabul ettiği tasarının "bağlayıcılığı ve yaptırımı olmayan" basit bir karar niteliğinde olduğunu düşünmenin saflık olduğu açıktır. Yine sırf bu düşünceyle konunun savsaklanması tehlikeli sonuçlar doğuracaktır. Türkiye Cumhuriyeti hükümeti derhal sert bir açıklama yapmalı ve önlemler içeren bir paketi dünya kamuoyuna duyurmalıdır. Bu aşamada sözde soykırım tasarısının kabulünden sonra Demokrat Senatör Sherman'ın "Ankara birkaç gün kızgınlığını ifade edecek. Sonra geçer" sözlerini yalan çıkarmamak, gaflet içinde olduğumuzun kabulü anlamına gelecektir. O halde bundan sonra tasarının kabul edilmemesi için daha somut adımlar atılmalı ve ulusal eylem planı yürürlüğe konulmalıdır. Bir tarihçi olarak Amerikan kamuoyuna tasarının yanlışları ve tarihi gerçeklerin daha iyi anlatılmasının önceliklerimiz arasında olması gerektiğini düşünüyorum. Sonuçta, tasarıya imza koyan senatörler, bir Ermeni soykırımın yaşandığına inandıklarını belirtmektedirler. Yine ısrarla vurguladıkları bir husus, Türkiye'nin karşı tezlerini kendilerine anlatmadığıdır. İşte bu noktada yapılması gerekenleri sonuç kısmında ele almak kaydıyla, bazı akademisyenlerin ve muhalefetin gündeme getirdiği önlemleri değerlendirmek istiyorum.
Hatırlatmak gerekirse, dile getirilen somut önlemler arasında en heyecan verici olan İncirlik Üssü'nün kapatılmasıdır. İncirlik Üssü'nün kapatılmasının Türkiye'nin NATO antlaşmaları dolayısıyla mümkün olmadığı açıktır. Ayrıca buranın kapatılmasının Türkiye'nin stratejik önemine bir darbe vuracağı göz önüne alınmalıdır. Özellikle ABD'nin Kuzey Irak'ta bir üs kurma hazırlığında olduğu dikkatten kaçmaktadır. Bununla birlikte üssün ABD'ye NATO antlaşmaların çizdiği çerçevenin dışında kullandırıldığı da bilinmektedir. Bu itibarla İncirlik Üssü'nün kapatılmasından çok, Amerika'nın Irak operasyonlarında kullanımına bazı kısıtlamalar getirilmesi daha mantıklıdır. Bunun kısa vadede etkili bir önlem olacağına da kuşku yoktur. Çünkü İncirlik Üssü lojistik bakımdan bölgede bütün ABD üslerinden daha uygundur. Irak'taki Amerikan askerleri için hâlâ çok stratejik bir öneme sahiptir. Lübnan ve Afganistan'dan askerlerimizin çekilmesi önerisi de dikkate değer bir öneri olmakla birlikte ABD'li senatörler üzerinde etkili olacağı tartışma götürür. Çünkü Başkan Bush'un bu ülkelerdeki operasyonlarına Demokrat üyeler zaten karşı çıkmaktadırlar. Dolayısıyla, askerlerin Lübnan ve Afganistan'dan çekilmeleri, Başkan Bush'un zor durumda kalmasını isteyen Demokratların ekmeğine yağ sürecektir. Ayrıca, Türk askerinin her iki ülkede de terörle mücadele kapsamında bulunması iyi değerlendirildiği ve anlatıldığı takdirde Batı kamuoyunda Türkiye'nin olumlu imajına katkı yapacaktır. Önerinin hayata geçirilmesi tam tersine hem terörle mücadelede Türkiye'nin pasif kalmakla suçlanmasına sebep olacak hem de NATO içindeki askerî etkinliğimizin yok olmasına sebep olacaktır.
Bu durum, Türkiye'nin yalnız kalması ve dış dünyaya kapalı kalmasına yol açabilir. İzole olmuş bir ülkenin kendi tezlerini ve haklılığını dünyaya nasıl anlatacağı burada sorulmalıdır. Meşhur 1 Mart tezkeresinin geçmediği zaman ABD'de aleyhimize oluşan havaya bizzat şahit olmuş bir akademisyen olarak, atacağımız hiçbir adımın bizi dış dünyaya kapatmaması gerektiğine inanıyorum. ABD'nin Ortadoğu'daki hiçbir planının içinde olmamak, ülkemizin stratejik önemini kendi ellerimizle yok etmekten öteye geçmeyecektir, düşüncesindeyim. Ermeni tezlerini destekleyen ve yasa çıkaran ülkelere karşı boykot çağrılarının hiçbir kalıcı etkisinin olmadığı geçmişte yaşanan örneklerle sabittir. Bu bağlamda Habur Sınır Kapısı'nın kapatılmasının terör örgütü PKK'nın işsiz kalan bölge halkı arasında nüfuz kazanmasına sebep olabileceği de hesaba katılmalıdır.
Ortak tarih komisyonu inisiyatifi ve tanıtım
O halde kısa vadede Ermeni tasarısının Temsilciler Meclisi'nin gündemine alınmasını önlemek için alınması gereken somut önlemler Türkiye'ye değil Ermenistan ve diaspora Ermenilerine yönelik olmalıdır. Şahsen Ermeni lobileriyle mücadelede ülkelerin değil kişi ve kuruluşların hedef alınmasının sonsuz yararları olacağı kanaatindeyim. Bu çerçevede önerim, öncelikle Ermenistan'a karşı önlemlerin devreye alınmasıdır. Bazı çevrelerin ve AB'nin taleplerinin tersine, Ermenistan'ın yumuşatılması ve diyalog sürecine katılımı sağlamak için sınırların açılması asla düşünülmemesi gereken bir adımdır. Türkiye, Ermenistan'a karşı izolasyon politikasını daha katı uygulamalıdır. Ermenistan'dan çalışmak için Türkiye'ye gelen kaçak işçiler derhal sınır dışı edilmelidir. Bu adım, Ermenistan'da yaşayan Ermenilerin diasporaya tepkilerinin önünü açacak, aralarındaki gerilimi tırmandıracaktır. Bizzat yaptığım gözlemlere göre Ermenistan halkı diasporanın Ermenistan'ı yönetmesine ve iç politikada etkinliğini artırmasına karşıdır. Konuştuğum birçok Ermeni, diasporanın Türkiye'nin sertleşmesine ve sınırı kapamasına sebep olduğunu, konut ve emtia fiyatlarının yükselmesine yol açtığını ve Ermenistan siyasetini para ile ele geçirdiklerini söylemişlerdir. Aynı strateji çerçevesinde Ermeni lobilerinde görev yapan veya onlar adına çalışan kişi, kuruluş ve diplomatlar "istenmeyen kişi veya kuruluş" ilan edilmeli, Türkiye'nin kara listesine alınmalıdır. Soykırımı tanımadığını söyleyen elçinin Erivan'a tayin edilmesine karşı, Ermenistan'ın tavrı bizim tarafımızdan örnek alınmalıdır.
Dolayısıyla Ermeni tasarısının ABD ve diğer ülkelerde kabul edilmemesini sağlamanın yolu ulusal bir tanıtma eylem planı ile mümkündür. Türk Tanıtma Vakfı'nın veya kurulacak bir sivil toplum örgütünün çatısı altında ülke dışındaki bütün Türkler örgütlenmelidir. Her ülkede daimi komiteler kurulmalı ve bu komitelerin amacı, Türk imajını bozacak yayın ve faaliyetlerle mücadele olarak benimsenmelidir. Bu örgütlere işadamları ve çeşitli fonlardan ciddi kaynak sağlanmalıdır. Bu komiteler bağımsız olmakla birlikte bütçeleri bakımından Meclis'e hesap vermelidir. Ancak fonların kullanımı bütçe yönergeleri ve ihale kanununa tabi olmalıdır. Tercüme faaliyetleri, araştırmacıların istihdam edilmesi, çeşitli enstitülerin kurulması, kurulmuş olanların desteklenmesi, burs verilmesi ve düşünce gruplarının oluşturulması komitelerin hedefleri arasına alınmalıdır. Türkiye'de ise Ermeni sorununu çalışan merkez sayısı artırılmalıdır. Bu bağlamda Türk Tarih Kurumu da yeniden yapılandırılmalıdır. Unutulmamalıdır ki, Ermeni tasarısının geçmesiyle Pontus ve Süryani sözde soykırımlarını gündeme getiren çevreler hareketlenecektir. ABD'deki Ermeni tasarısına karşı sert ve somut önlemler alınmadığı takdirde Pontus ve Süryani soykırım yasa tasarıları ülke parlamentolarına birbiri ardına gelecektir.
Yukarıda ana hatlarını sıraladığımız önlemler alındığı takdirde Türkiye'nin Ermeni sorununun ortak tarih komisyonu kurularak ele alınması önerisi de daha iyi anlatılabilecektir. Kanaatimize göre, Türkiye'nin tarih komisyonu kurulması ve 1915 olaylarının araştırılması önerisi son yıllardaki en önemli manevralarından birisidir. Ne yazık ki bu inisiyatif, tanıtma eksikliğimiz nedeniyle iyi anlatılamamış, bu öneriyi etkisiz hale getirmek için Ermeni lobileri inkarı suç sayan kanun tasarılarını Fransa'dan başlayarak ülke parlamentolarının gündemine taşımışlardır. Özgür tartışma ortamını yok eden bu girişime karşı üniversite çevreleri ve medyamız da ortaya yeterli tepki koyamamıştır. İşte bu kararsızlık ve plansızlık, Ermeni tasarısının Dış İlişkiler Komisyonu'nda kabul edilmesi ile sonuçlanmıştır. Çünkü Türkiye'ye düşman olanlar ve aleyhte faaliyetlerde bulunanlar hiçbir ceza ve yaptırımla karşılaşmamışlardır. Ermenistan'da sözde tasarıları gündemde tutarak, Azerbaycan topraklarının %20'sinin hukuksuz bir şeklinde işgalini dikkatlerden kaçırmaktadır. Buna izin vermemek hükümetimizin görevi olmalı ve bu devlet politikasına dönüştürülmelidir.

yücel
17.10.07, 17:20
Belge zehirli bir meyvedir http://www.radikal.com.tr/veriler/2007/10/17/meyme.gif bu tespitlerin altindan Halacoglu nasil ciksin?

Der Schakal
17.10.07, 17:25
bu tespitlerin altindan Halacoglu nasil ciksin?

Cevab vererek.

yücel
17.10.07, 17:43
Cevab vererek.verimiyecek.

Der Schakal
17.10.07, 17:45
Heftig!


Sayın Halaçoğlu,
1 Eylül 1007 tarihinde size yazmış olduğum açık mektuba, açık bir yanıt yazdınız.

Wie alt ist den dieser Levent?

Der Schakal
17.10.07, 17:45
verimiyecek.

Nedenmis? Er muss! Wo ist der erste Artikel und die antwort von Halacoglu?

yücel
17.10.07, 17:55
Nedenmis? Er muss! Wo ist der erste Artikel und die antwort von Halacoglu?cünkü TTK da ne Cevap ne soru bulunuyor. "Nicht erreichbar"


Google Cache de de bulunmuyor, silmisler..

Der Schakal
17.10.07, 18:22
cünkü TTK da ne Cevap ne soru bulunuyor. "Nicht erreichbar"


Google Cache de de bulunmuyor, silmisler..

Die Diskussion wird bei RADIKAL ausgetragen.

Der Schakal
17.10.07, 18:53
Verleugneter Völkermord

Von Ferdinand Knauss

Das konsequente Leugnen des Völkermordes an den Armeniern durch die türkische Regierung scheint das Interesse der Weltöffentlichkeit noch zu verstärken. Eine armenische Web-Site zur Erinnerung an die Morde verzeichnet Besucherrekorde.



http://www.handelsblatt.com/News/Journal/Vermischtes/_pv/_p/204493/_t/ft/_b/1337986/default.aspx/verleugneter-voelkermord.html

yücel
17.10.07, 19:05
Verleugneter Völkermord

Von Ferdinand Knauss

Das konsequente Leugnen des Völkermordes an den Armeniern durch die türkische Regierung scheint das Interesse der Weltöffentlichkeit noch zu verstärken. Eine armenische Web-Site zur Erinnerung an die Morde verzeichnet Besucherrekorde.



http://www.handelsblatt.com/News/Journal/Vermischtes/_pv/_p/204493/_t/ft/_b/1337986/default.aspx/verleugneter-voelkermord.html
da hat einer mächtig in die Werbetrommel investiert.

deryatulga
17.10.07, 19:15
cünkü TTK da ne Cevap ne soru bulunuyor. "Nicht erreichbar"


Google Cache de de bulunmuyor, silmisler..

http://www.politikcity.de/forum/showthread.php?t=4534&page=22

deryatulga
17.10.07, 19:20
Cevab vererek.

Bu zaten onun verdigi cevaba verilen cevap. Halacoglu verilebilecek bütün aciklari verdi, öteki de oralari doldurdu, aslinda kendisinin de bir sey bildigi olmadigi halde.

Der Schakal
17.10.07, 19:21
Bu zaten onun verdigi cevaba verilen cevap. Halacoglu verilebilecek bütün aciklari verdi, öteki de oralari doldurdu, aslinda kendisinin de bir sey bildigi olmadigi halde.

Hocam, Sizde bir cevab verseniz *grins*.

Der Schakal
17.10.07, 19:46
Hocam,

seitdem sie hier rumgeistern habe ich viel gelernt. Besonders wie katastrophal die Lage tatsächlich ist. Das macht mich sehr traurig. Doch jedesmal wenn ich mit ihnen oder HZ abi rede blüht in mir dieses "Schakal mach dir keine Sorgen. Der Rückschlag wird so hart und gezielt sein das die Geschichtswissenschaft durch die Bücher wie ein Erdbeben schwanken wird". Hayirdir Inshallah.

Turnam
17.10.07, 19:55
Hocam,

seitdem sie hier rumgeistern habe ich viel gelernt. Besonders wie katastrophal die Lage tatsächlich ist. Das macht mich sehr traurig. Doch jedesmal wenn ich mit ihnen oder HZ abi rede blüht in mir dieses "Schakal mach dir keine Sorgen. Der Rückschlag wird so hart und gezielt sein das die Geschichtswissenschaft durch die Bücher wie ein Erdbeben schwanken wird". Hayirdir Inshallah.



Schakal, Du bist nicht der Einzige der auf diesen Tag wartet.

Ruh kiz
17.10.07, 19:56
HZ kim?

deryatulga
17.10.07, 19:59
HZ kim?

Historikerzunft

clausewitz888
17.10.07, 21:38
die diskussion unter uns ist sicher fruchtbar. allerdings sind wir in europa konfrontiert mit einem effektivitätsproblem. wir müssen unsere argumente und gedanken nach aussen tragen. und zwar in deutscher, englischer, französischer und spanischer sprache. in den usa is zB. Hovannes Katchaznounis selbstkritischer text zur dashnagutzin organisation nicht erhältlich. wikipedia liefert kaum information in seiner englischsprachigen variante, im gegensatz wird allerdings unendlich viel pro-genozid propaganda zugänglich gemacht. frankreichs jugend wäre leicht zu gewinnen wenn wir uns entsprechend ausdrücken. in den internationalen foren wie youtube finde ich viel fäkaliensprache und wenig ausgearbeitetes. und das wird zu unserem nachteil ausgelegt. was denkt ihr hier darüber?

deryatulga
17.10.07, 22:04
in den internationalen foren wie youtube finde ich viel fäkaliensprache und wenig ausgearbeitetes. und das wird zu unserem nachteil ausgelegt. was denkt ihr hier darüber?

Katchaznounis Buch ist natürlich auch in den USA erhältlich, bei uns wurde es direkt nach seiner Publikation übersetzt. Fazit: Das Buch kritisiert zwar die Taschaks, für die türkische Seite hat es bloss Verachtung übrig. Mit der "modernen Übersetzung" von Perincek Seite wollte man diesem Makel abhelfen, ein Befreiungsversuch mit untauglichsten Mitteln! Wie hiess das so schön, "sich entsprechend ausdrücken"? Die Frage wird weder in Wikipedia schon gar nicht in Youtube entschieden, sondern nur im akademischen Milieu. Und gerade dort blamieren wir uns tagtäglich!

TruckTurkey
17.10.07, 22:13
http://www.youtube.com/watch?v=XbyCBFcmi9U

Armenian forbidden Books
*The Armenian Revolutionary Federation
(Dashnagtzoutiun) Has Nothing To Do Any More
-Hovhannes Katchaznouni(First Prime Minister
of the Independant Armenian Republic)1923
*Armenian Nationalism- Artases Gabrielyan(Armenian Historian)1928
*Antirevolutionary Role Dashnagtzoutiun Party
(Armenian Revolutionary Federation)A.A.Lalayan 1936

http://img145.imageshack.us/img145/1896/reporterct7.gif

deryatulga
17.10.07, 22:24
[quote=TruckTurkey;
Armenian forbidden Books
*The Armenian Revolutionary Federation
(Dashnagtzoutiun) Has Nothing To Do Any More
-Hovhannes Katchaznouni(First Prime Minister
of the Independant Armenian Republic)1923

[/quote]

Hast du keine billigere Propaganda herausfischen können? Sind diese Bücher, einige sind nur Aufsätze, in de USA, Europa usw. verboten? Hört endlich auf mit diesem Schwachsinn!

TruckTurkey
17.10.07, 22:32
Bu yayınlar Ermenistan'da yasaklanmıştır.Almancayı unutmuşum. Ama ucuz propaganda peşinde değilim.

deryatulga
17.10.07, 22:57
Bu yayınlar Ermenistan'da yasaklanmıştır.Almancayı unutmuşum. Ama ucuz propaganda peşinde değilim.

Simdi Ermenice bilmedigim icin kontrolünü yapamam. Ama daha bir kac yil önce Ermenistan'da Tasnaklarin kendisi yasakti. Bu kaynaklari kullanan bilim adamlarinin ise eserleri Ermenistan'da basiliyor. Burada iddia edilen sey ise kitabin ABDde yok edildigi. Birileri bu kitabi Ermeniceden Ingilizceye cevirerek yayinlayanlarin da Ermeni olduklarini unutuyor galiba. Neden mi ceviriyorlar, oradan Türkiye'ye faydasi olacak tek söz cikmayacagi icin!

juanito
17.10.07, 23:01
vielleicht hilfts

http://www.msnbc.msn.com/id/21253084

TruckTurkey
17.10.07, 23:04
Şu noktada yanılıyorsunuz.Öncelikle kitap bolşevik ihtilalinden sonra ermenistanı terkeden Dasnaghzitiun partisinin Bükreş'teki toplantısında Katzhaznouni görüşlerini manifesto olarak sunuyor ve daha sonra kitap olarak bastırtıyor.Rusça olarak.Ermenice değil.Yani çevirenlerde ermeniceden değil Rusça dan çeviriyorlar.
Ayrıca sadece Katzhaznouni'nin değil ayrıca Gabrielyan(Karinyan) ve Lalayan'ın da 1915 ve öncesinde ermeni milliyetçilerinin yaptıkları hakkında
yazıları var.

deryatulga
17.10.07, 23:24
Ayrıca sadece Katzhaznouni'nin değil ayrıca Gabrielyan(Karinyan) ve Lalayan'ın da 1915 ve öncesinde ermeni milliyetçilerinin yaptıkları hakkında
yazıları var.[/quote]

Raporun orijinali Ermenice, neredeyse ciktigi gün de Türkce'ye cevrilerek bizim devlet arsivine girmis. Bay Perincek Ermenice bilmiyor diye, bir de burada uydurmanin geregi yok. Ayni anda Rusca'ya da cevrilmesi esyanin tabiati icabi! Lalayan, Karinyan Bolsevik Ermeniler, kalkip da kendileri ile savasan Tasnaklari övecek halleri yok. Ama onlarin her "Tasnak" sözünü Türkce'ye "Ermeni" diye ceviren sivri akillilara ne demeli? Bütün dünyanin yillardir didik didik ederek okuyup inceledigi laflari Perincekler acaba neden yillar sonra kesfetmisler. Baba-ogul daha önce Ermeni soykirimini savunarak Ittihatcilara küfürler yagdirdiklarindan mi? Perincekler Sovyet tarihciliginde Osmanlinin ve Kemalistlerin Kafkas siyasetinden nasil bahsedildigini bir bilseler, o ipe fazla asilmazlardi. Ama onlarin derdi zaten tarihcilik degil!

TruckTurkey
17.10.07, 23:36
Raporun aslı tabiki ermenice.Burda bahsedilen Katzhaznouni'nin kitabı Rusça olarak bastırttığıdır.Ayrıca bizim devlet arşivlerimizde Katzhaznouni'nin ermeniceden çevirilen metni yok.
Bilimsel tarih tezleri üzerine ise kesinlikle haklısınız.Bu sorun uluslararası mahkemeler yerine parlamentolara taşınınca doğal olarak iş bilimsel tarih tezlerinden ve de hukuk sınırlarından çıktı.Bunun sorumluları Abd ve Avrupa'dır.
Karinyan ve Lalayan'a gelince.Eğer konu bilimsel tarihse aynı kriterler Morgenthau,Andonian vs. hepsi için geçerli.

Toroslar
18.10.07, 13:12
Hallo Moderatoren,
mein Beitrag scheint gelöscht worden zu sein. Habe ich etwas falsch gemacht?

Bitte um Antwort...

PS: Mein Beitrag war eigentlich vor Beitrag #137 von "Yücel"...

Der Schakal
18.10.07, 14:53
Hallo Moderatoren,
mein Beitrag scheint gelöscht worden zu sein. Habe ich etwas falsch gemacht?

Bitte um Antwort...

PS: Mein Beitrag war eigentlich vor Beitrag #137 von "Yücel"...

Vielleicht ist er in einem anderen Thread gewesen.

deryatulga
18.10.07, 23:56
Bu sorun uluslararası mahkemeler yerine parlamentolara taşınınca doğal olarak iş bilimsel tarih tezlerinden ve de hukuk sınırlarından çıktı.Bunun sorumluları Abd ve Avrupa'dır.
Karinyan ve Lalayan'a gelince.Eğer konu bilimsel tarihse aynı kriterler Morgenthau,Andonian vs. hepsi için geçerli.

Bizim devlet arsivimizde o kitabin Ermeniceden Türkce'ye tercümesi elbette var, eski yaziyla manuskript halinde oldugundan bazilarinin dikkatini cekmemis olabilir. Genc Türkiye Cumhuriyetinin Osmanlidan miras kalan ve seytana külahini ters giydiren bir istihbarati vardi. O maddi ve teknik yokluklar icinde bugünkü meslekdaslari burunlarinin ucunu bile kesfedemezlerdi.

Defalarca söylüyoruz, hukuken olmus, bitmis ve kapanmis bir konuyu mahkemeler önüne getirerek Gündüz Aktan gibi hangi emeli güttügü belirsiz kifayetsiz muhterislerin tuzagina düsmeyin. Parlamentolar böyle karar alsa veya almasa hic bir sey fark etmez. Ona buna yalvararak yerlerde sürünecegimiz ve akil almaz ödünler verecegimiz yerde, öyle bir durus sergileriz ki, o islere kalkan bizim sokacagimiz civiyi gözlerimizden okur.

Karinyan ve Lalayan "Türkler hakli, ellerine saglik!" türünden bir seyler demiyorlar ki onlarin laflarina mal bulmus magribi gibi yapisayim. Ermeni burjuvazisi dedikleri Tasnaklara sinif destekli küfürler yagdirirken Türk burjuvazisine ne derler, hic merak ettiniz mi? "Burjuvalar tepisti, halklar ezildi!" formülü soykirim tartismasinda beni bir yere götürmez. Eh Mustafa Kemal de Perincekciler icin "Burjuva Pasasi" degil miydi bir zamanlar? Bolsevik Ermeninin Sosyal-Demokrat Ermeniye ettigi küfür beni irgalamaz, hepsi bu kadar. Neticede ikisi de Türk devletinin dostu degildir. Bunun Morgenthau veya Andonyan'la ne ilgisi var ki? Ermeni suclamalari o düzeyin cok ötelerinde artik, uyanin su rehavet uykunuzdan!

deryatulga
19.10.07, 00:02
Hallo Moderatoren,
mein Beitrag scheint gelöscht worden zu sein. Habe ich etwas falsch gemacht?

Bitte um Antwort...

PS: Mein Beitrag war eigentlich vor Beitrag #137 von "Yücel"...

Der Beitrag existierte im Forum woanders bereits! Deswegen als doppelt gelöscht.

deryatulga
19.10.07, 00:05
HANDELSBLATT, Mittwoch, 17. Oktober 2007,

Verleugneter Völkermord

Von Ferdinand Knauss

Das konsequente Leugnen des Völkermordes an den Armeniern durch die türkische Regierung scheint das Interesse der Weltöffentlichkeit noch zu verstärken. Eine armenische Web-Site zur Erinnerung an die Morde verzeichnet Besucherrekorde.[/FONT]
DÜSSELDORF. Zudem hat eine gegen den Willen der Regierung verabschiedete Resolution des US-Kongresses, die die damaligen Ereignisse als „genocide“ bezeichnet, zur anhaltenden Verstimmung im türkisch-amerikanischen Verhältnisses geführt.

deryatulga
22.10.07, 11:48
http://www.yenisafak.com.tr/resim/bos.gifhttp://www.yenisafak.com.tr/resim/bos.gifhttp://www.yenisafak.com.tr/resim/bos.gifhttp://www.yenisafak.com.tr/resim/bos.gifCevdet Akçalı

Türk-Ermeni anlaşmazlığında üçüncü taraf
Bugün Türkiye'nin gündemindeki en önemli konu, Amerikan Temsilciler Meclisi'ndeki Ermeni soykırımının tanınmasına dair teklifin kabul edilip edilmemesidir. Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Konseyi gündeminde ise, en çok bahsedilen şey ise, 'devletsiz milletler' konusudur.
İlk bakışta birbiriyle hiç ilgisi bulunmadığı zannedilen bu iki konu gerçekte iç içedir. Türkiye ile Ermeni milleti arasındaki ihtilaf, özetlenirse kısaca, 1915 yılında Osmanlılarla Ermeniler arasındaki kanlı olaylar, bir çatışma mı, yoksa bir soykırım mıdır? Bu suale verilecek cevap ne olursa olsun, iki toplum arasındaki olayların fecaatini ortadan kaldırmaz.
Türkiye, bu konunun tarihçiler tarafından incelenerek sonuçlandırılması tezini savunurken, Ermeni tarafı soykırımı kendi varlık felsefesinin temeli haline getirmiş olduğundan sonuç ne olursa olsun bu anlaşmazlık bitirilemeyecektir. Oysa olayların çıkış ve seyrediş şekline baktığımız zaman, bu anlaşmazlığa sebep olan üçüncü bir tarafın da olduğunu görmek gerekmektedir.
18. asra kadar, Osmanlı topraklarında belki de en mutlu topluluk Ermenilerdi. Osmanlı sarayı bunları sadık tebaa olarak adlandırmıştı ve hatta Türk ve Müslümanlardan daha fazla bazı imtiyazlara da sahiptiler.
Ne oldu da bunlar 19. asır başlarından itibaren Osmanlı devletine başkaldırdılar. Ve 1915 yılına gelinceye kadar iki taraftan da kanlar döküldü. Ermenileri isyana teşvik eden çevreler vardı. Bunlar kendi menfaatleri uğruna onları tetikçi olarak kullanıyorlardı.
Bu teşvikçilere güvenip başkaldıran Ermeni cemaati, teşvik edenlerin kendilerine arka çıkacağını ve Osmanlı'nın isyanı bastırmak için uygulayabileceği yöntemlere mani olacaklarını sanıyorlardı. Böyle bir koruma gerçekleşmedi ve Ermeniler, hem ekonomik menfaatlerini ve hem de vatan bildikleri toprakları terk etmek zorunda kaldılar.
Bir tetikçi tarafından bir suç işlendiği zaman, ceza kanunları bu suça azmettirenlere tetikçilerden daha fazla ceza öngörmüşlerdir. Ancak Ermenilerle Türkler arasındaki anlaşmazlıkta tahrikçiler ve hatta azmettirenler ortada görünmemektedir. İşte bunun için diyoruz ki, bu anlaşmazlığın bir üçüncü tarafı da vardır ve bunların suçlarının da gözardı edilmemesi gerekmektedir. Bugünün Avrupa'sında politikacıların en çok konuştukları şey devletsiz milletler mefhumudur. Bu konuda Avrupa Parlamentosu ve Avrupa Konseyi beş on tane rapor hazırlamıştır. Bu raporlara göre, her etnik topluluk ayrı bir devlet kurma hakkına sahiptir. Bu raporlarda bahsi geçen topluluklar arasında birkaç tane Kürt, İskoçya vb herkesin bildiği etnisiteler varsa da, çoğu ismi duyulmamış ve tarihçilerin de belki ilk defa ismini işittiği topluluklar vardır.(1)
Bu topluluklar da -bazı batı sitelerinde,- bağımsızlık isteyen, özerklik isteyen şeklinde tasnife tâbi tutulmuştur. Avrupa'nın bu şekildeki haber ve tahrikleri devam ettiği sürede, bunların tamamının ayrı bir devlet kurmak istemeleri çok doğaldır. Bu isteklere karşı, merkezi otoritelerle etnik unsurlar arasında çıkacak kanlı çatışmaları şimdiden dikkate almak gerekir.
Bir an için, Avrupa Konseyi'nde, Avrupa Parlamentosu'nda, Avrupa medyasında bahsedildiği şekilde, her etnik grubun kendi devletini kurduğunu farzetsek, Orta Çağ'daki feodal düzene veya Anadolu'da olduğu gibi aile veya boy devletlerine geri dönüş yaşanmış olacaktır.
Avrupalı politikacıların çoğu bu tezi, güçlü olmasını istemediği ülkelerin başına gaile açmak için ortaya açmışlardır. Ancak, 'devletsiz milletler' deyimi öyle tehlikeli bir virüstür ki, onu ortaya atan veya savunan toplulukları bile paramparça edecektir.
Ermeni-Türk anlaşmazlığının üçüncü tarafı dediğimiz, Ermeni azınlığı tahrik edip sonra geriye çekilen ve onu kanlı bir mükatelenin(2) içine sokan milletler, azmettirmekten dolayı sorgulanmalıdır. Bu da bir nevi, insanlığa karşı işlenmiş suç sayılmalıdır.
Dikkat edelim, Amerika'da, Avrupa'da Ermeni soykırımı konusunu parlamentolarda savunan milletvekillerinin kaç tanesi Ermeni kökenlidir. Dün olduğu gibi bugün de Türk ve Ermeniler arasında yeni çatışmalar, kan dökülmesi olursa, bunlardan hangisinin bir damla kanı akacaktır.
Ermeni soykırımı konusunu savunan politikacılar, geçmişte yaşanan Ermeni ve Türk çatışmasından yararlanarak kendilerine menfaat sağlamaya çalışmaktadırlar. Gerek Türkler ve gerekse Ermeniler, gözyaşları üzerine inşa edilmeye çalışılan bu menfaat şebekelerini yıkmak için el ele vermelidirler. (1)Misal olarak (2)Mukatele- karşılıklı öldürme

deryatulga
23.10.07, 04:51
"Tadında bırakma"yı bilmemekKürt meselesi, Kıbrıs meselesi, İslam meselesi, Ermeni meselesi. İtiraf edelim, itiraf etsinler...

21/10/2007 (http://www.radikal.com.tr/ek_sayfa.php?ek=r2&ek_tarihi=21/10/2007) (151 defa okundu)
BASKIN ORAN (Arşivi (http://www.radikal.com.tr/arama.php?ara=1&y=3&edi=BASKIN ORAN))


"İşi tadında bırak!" derlerdi çocukluğumuzda bize, azıcık azmaya başlasak. İyi de ederlerdi. Çünkü sonunda bir yerlerimize zarar gelirdi: Elimiz sobaya yapışırdı, düşüp alnımızı yarardık, gece altımıza yapardık. Dayak cabası.
Şimdi de yapışıyor, yarılıyor, altımıza da yapıyoruz, dayak da yiyoruz. Hep birlikte; Türkiye Cumhuriyeti'yle, PKK'lısıyla, Kıbrıslı Rumlarıyla, Ermeni diasporasıyla, İslamcılarıyla. Anlatayım ama, Türkiye de alınmasın, gerisi de. .....
İtiraf edelim: Bir kısmı M. Kemal'e de 1926'da suikast düzenlemiş İttihatçı Derin Devlet katillerinin 1915'te sebep olduğu Ermeni katliamını sanki Türkiye Cumhuriyeti yapmış gibi davrandık. Kendi halkımızdan 90 yıl boyunca büyük başarıyla sakladık. Dünya alem biliyor ve çalkalanıyordu. Aldatılmış koca misali, bir tek bizim haberimiz yoktu. Dürüstçe söyleyin: ASALA cinayetleri kafamıza tokmak gibi inmeseydi hangimizin haberi olacaktı? Şu anda da, kokusu arş-ı âlâya yayılmış pisliğin üstünü hâlâ örtmeye uğraşıyoruz. Aman yardım edin diye ABD ve İsrail'e yüz suyu döküyoruz. ABD Başkanı yılda bir "jenosit" deyiverir diye titriyoruz. Her Ermeni karar tasarısında kısmetlerden kesiliyoruz. Havalimanlarındaki bilbordlara "Sözde Ermeni" bilmemneleri asmışız, onlara bakıp bakıp nefis köreltiyoruz. Yapabiliyorsan, herhangi bir ülke havalimanına peşin parasıyla koydurtabil de göreyim. Marifet mi bu yani? 19. yüzyılda İngiltere Çinlileri afyonluyordu, 21. yüzyılda da Türkiye Türkleri afyonluyor.
Diaspora itiraf etsin: Olayı dünyaya tanıttı ve büyük mevzi kazandı. Türkiye'yi köşeye sıkıştırdı. Ama üçüncü ülkeler artık fena homurdanıyor. ABD'de yapılmakta olan "I. Dünya Savaşında Ermenilerin öldürülmesini resmen jenosit olarak tanımalı mıyız?" anketine cevap verenlerin sayısı: 697.730, "Evet"lerin oranı 17.10.07 günü saat 14.40 itibarıyla yüzde 20, "Hayır"larınki yüzde 78 (www.msnbc.msn.com:80/id/21253084) (http://www.msnbc.msn.com:80/id/21253084)). Bir yandan Nation (11.10.07) bir yandan da Guardian (11.10.07) alay ediyor: "Sıra Napoleon'un Mısır'da yaptıklarını kınamaya geldi". AB Komisyonu Başkanı Barroso: "Ermeni olayları siyasete alet edilmesin" dedi (12.10.07). AB Parlamentosu'nda Türkiye raportörü Omen-Ruijten "Soykırımın tanınması üyelik için şart değil" diye ilan etti (Milliyet, 17.10.07).
Neden? Çünkü, ASALA Cinayetleri evresini durdurup Ermeni Tasarıları evresine geçtiği için kazanan Diaspora, şimdi "Türkiye kötüdür" evresinden "Demokratik Türkiye iyidir" evresine geçemediği için kaybediyor. Çünkü intikam duygusunu kontrol edemeyince işi "tadında" bırakamadı. Türkiye'deki aşırıları beslediğiyle kalıyor. Eh, normaldir, çünkü kendi aşırıları da bütün gıdasını Türkiye'nin resmi inkârından ve o Türk aşırılarının memeden verdikleri sütten sağlıyor. Marifet mi oluyor bu peki?

Ne yapmalı?
Ermeni meselesi: Aslında, en kolayı bu: 1) Ermenistan'la diplomatik ilişkileri derhal kurarak diasporayı devreden çıkartmak, 2) Osmanlı döneminde yaşanmış acılar için Türkiye Cumhuriyeti'nin derin üzüntüsünü ilan etmek, 3) Cumhuriyet tarihi boyunca bu olayları sakladığı için Türkiye halkından özür dilemek, 4) Elinde tapusu olanların malları için sembolik tazminat ödeneceğini ilan etmek...........

Aydın Güven Gürkan'la Boğaz'daki kira yalısında uzun uzun konuşurduk. "Bunları yaz da getir, bir tartışalım" derdi. İkimiz de yetiştiremedik. Türkiye bunları yaparsa karşı tarafın gıdasını keser. Üstelik, nasıl olsa sonunda bu noktalara teker teker gelecek. Yeter ki taraflar daha fazla hırpalanmadan gelsin. Sorun çözmek, "yirmibir" (blackjack) oynamak gibidir: 21'e uzak kaldığın kadar, 21'i aştığın zaman da kaybedersin.

Der Schakal
06.11.07, 17:47
Was ein Harem die Türkei lehren kann


Kurden und Türken stehen sich unversöhnlich gegenüber - vor knapp 100 Jahren zogen sie gemeinsam gegen die Armenier ins Feld. Das zeigt, was nach dem Zusammenbruch des osmanischen Reiches fehlt: die Stärke, tolerant sein zu können. Ein Gastbeitrag von Peter Prange

http://www.stern.de/politik/ausland/:T%FCrkei-Kurden-Konflikt-Was-Harem-T%FCrkei/601802.html

Yabgu
06.11.07, 17:51
Was ein Harem die Türkei lehren kann


Kurden und Türken stehen sich unversöhnlich gegenüber - vor knapp 100 Jahren zogen sie gemeinsam gegen die Armenier ins Feld. Das zeigt, was nach dem Zusammenbruch des osmanischen Reiches fehlt: die Stärke, tolerant sein zu können. Ein Gastbeitrag von Peter Prange

http://www.stern.de/politik/ausland/:T%FCrkei-Kurden-Konflikt-Was-Harem-T%FCrkei/601802.html


und heute unterstützen die Kurden den abgeblichen Völkermord an den Armenier. Ohne die Kurden einzumischen.

Toroslar
07.11.07, 14:38
Özdemir Ince

Hürriyet Gazetesi, 07.11.07


Sanki onlar bilmiyor mu?


ABD’nin "Ermeni Sorunu"na ilgisi yeni değil, taa 19. yüzyıla dayanır. O tarihlerde bile etnik kaynaklı Ermeni sorunu destekçisi sivil toplum örgütlerine rastlanır: 1894 yılında Boston’da kurulan Birleşmiş Ermenistan Dostları (United Friends of Armenia), 1895’te Washington’da etkinlik kazanan Ermeni Sevenler Derneği (Phil-Armenic Association) ve 1895’te New York’ta örgütlenen Ulusal Ermeni Yardım Kurulu (National Armenian Relief Committee). Bu konuyu Nurşen Mazıcı’nın "Ermenistan Sorunu" (Pozitif Yayınları) adlı kitabında okuyabilirsiniz.

* * *

Adamlar taa 1784 yılında, ABD’nin kuruluşundan 5 yıl sonra, ülkenin ticaretini yaygınlaştırmak için, ikisi daha sonra ABD başkanı olacak olan John Adams (2. Başkan), Benjamin Franklin ve Thomas Jefferson’dan (3. Başkan) oluşan ticaret komisyonunu Osmanlı İmparatorluğu’na atamışlar. AYMÖ (Amerikan Yabancı Misyonu Örgütü - American Board of Commissioners fo Forgein Missions) 9 Ocak 1820’de İzmir’e ayak basmış. İzmir, Kudüs, Beyrut ve Suriye istasyonları açılmış. Beyrut İstasyonu 1831’de Ermenistan ve Gürcistan’a misyoner göndermiş. Amerikan misyonerleri 1831’de İstanbul’da, 1833’te İzmir’de, 1834’te Bursa ve Trabzon’da temsilcilikler açmış ve imparatorlukta Amerikan misyoner çalışmaları hızla yayılmış. Osmanlı İmparatorluğu 1847’de bir ferman yayınlayarak imparatorluğun Protestan unsurlarını ayrı ve bağımsız bir dinsel cemaat olarak tanımış.

1. Dünya Savaşı başladığında AYMÖ’nün 17 ana, 256 alt istasyonunda 174 çalışanı, dokuz hastane, 426 okul ve bu okullara devam eden 25.000’in üzerinde örgencisi vardır. (S. 19-22)

* * *

Kısacası, Türk-Amerikan ilişkileri, 19. yüzyılın başlarında ticari alanda başlamışsa da, yüzyılın son çeyreğine gelindiğinde, Batı Avrupa’nın etkisinde kalan Amerika, İslam’ın şampiyonu olarak algıladığı Türklere karşı bir önyargılı duruma girmiş. Protestan olmamalarına karşın, imparatorluk içinde yaşayan Ermeniler, misyonerlere en çok yakınlık duyan unsur olmuş, böylece misyonerler, Ermeni istekleriyle daha çok ilgilenir duruma gelmiştir. (S. 22-26)

Samsun’daki Ermeni ayaklanmaları, misyonerler aracılığıyla ABD kamuoyuna Türklerin Ermenileri kılıçtan geçirdiği biçiminde yansımış, bunun üzerine 1894’te ABD senatosu Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Ermeni katliamları hakkında hükümetten bilgi istemiştir. Başkan Cleveland 1895’teki yıllık mesajında, Osmanlı İmparatorluğu’ndaki ABD çıkarlarını daha iyi duruma getirmek için gereken çabanın gösterileceğini söylemiştir. (S. 26-27)

* * *

Birleşmiş Ermenistan Dostları Derneği’nin 1894 yılında Boston’da, Ermeni Sevenler Derneği’nin 1895’te Washington’da kurulduğunu ve Ulusal Ermeni Yardım Kurulu’nun gene 1895 yılında New York’ta örgütlendiğini hatırlarsak günümüzü çok daha iyi değerlendiririz. Ve Türkiye’nin Ermeni sorunuyla ilgili görüşünü anlatmak için ABD’ye heyetler göndermeyiz. Çünkü onlar 1890’lardan bu yana inatla kendi tezlerini uyguluyorlar.

ABD’yi cezalandırmak için "İncirlik üssünün kapatılması" projesini de aynı bağlamda değerlendirmeliyiz. "Onlar" ne yapacaklarını biliyorlar, ama AKP hükümeti ne yapacağını bilmiyor! Biliyor mu?

deryatulga
07.11.07, 14:48
Özdemir Ince ile iki yil kadar önce mail yoluyla bir atismam olmustu. Corba haline getirdigi laflari nereden gelip de nereye gittigini, bunun sonunda bize kaca patlayacagini bilmeden savurmamasini istemistim kendisinden. Epeyce susmustu, simdi gene dagitmaya baslamis anlasilan. Nursen Mazici'nin ettigi laflar neredeyse yarim yüzyildir ortada dolasan Amerikan kitaplarindan alinma. Ama Hanimefendi Ermeni Sorununun büyük arastirmacisi olarak her tarafta boy gösterir, orasi da ayri!

Toroslar
07.11.07, 15:22
Özdemir Ince ile iki yil kadar önce mail yoluyla bir atismam olmustu. Corba haline getirdigi laflari nereden gelip de nereye gittigini, bunun sonunda bize kaca patlayacagini bilmeden savurmamasini istemistim kendisinden. Epeyce susmustu, simdi gene dagitmaya baslamis anlasilan. Nursen Mazici'nin ettigi laflar neredeyse yarim yüzyildir ortada dolasan Amerikan kitaplarindan alinma. Ama Hanimefendi Ermeni Sorununun büyük arastirmacisi olarak her tarafta boy gösterir, orasi da ayri!


Degerli Hocam,

Nursen Mazici'nin tarihciligi abartiliyordur, ama Özdemir Ince'nin yukaridaki yazisi benim gibi tarihci olmayan okurlari aydinlatmasi yönünden önemsiz olmadigi kanisindayim.

deryatulga
07.11.07, 15:29
Degerli Hocam,

Nursen Mazici'nin tarihciligi abartiliyordur, ama Özdemir Ince'nin yukaridaki yazisi benim gibi tarihci olmayan okurlari aydinlatmasi yönünden önemsiz olmadigi kanisindayim.

Güzel, pekala, simdi sen Özdemir Ince'nin yazisinin anafikri nedir, bir de onu söyle!

Toroslar
07.11.07, 15:55
Güzel, pekala, simdi sen Özdemir Ince'nin yazisinin anafikri nedir, bir de onu söyle!


Özdemir Ince'nin yukaridaki yazisinin anafikri bence sudur:

Ermeni lobisi gercegi ta 19. yüzyildan itibaren baslamis olmasi.
Emellerini belirli, güclü ve emin adimlarla yasatma azminde olduklari.
Türk hükümetleri'nin ( bilhassa AKP hükümeti'nin) sabit bir politikasi/konsepti olmamasi.

Yukaridaki yazisindan ziyade genel tezi nedir bilmiyorum (zahmet ederseniz siz yazin.) O' nun yukaridaki yazisindan sadece bir büyük konunun detay biligisini ediniyorum.

Toroslar
09.11.07, 14:29
Iyi, bosuna dertlenmemisim demek ki! XIX yüzyilda Ermeni Lobisi falan diye bir sey yok, tam tersine Ermeni Kilisesi ile onlarin cemaatini kapmak isteyen misyonerler arasinda büyük bir kavga var. Osmanli kapitülasyon belasi yüzünden kendi Ermenilerini savunamadigi icin onlar da yavas yavas kendilerine baska koruyucu aramaya baslamislardir. Misyonerlerin rolünü bu kadar sisirdigin zaman ise ABD'nin sirf misyonerlerin hatiri icin Türkiye'ye savas acmaktan kacindigini saklamamak gerekir.

Türkiye siyaset eksikligi ve yoksunlugundan degil, tarihci diye ortada gezen adamlarin cehaleti yüzünden batiyor. Burada da Özdemir Efendi detay bilgisi veriyorum diye insanlari cikmaz sokaga sürüvermis. Kendisi zaten orta hallice bir sair, bu islerle ilgisi marjinal konumda bile degil!

19. yüzyilda ermeni lobisi vardir yazmadi Ince ve bende öyle anlamadim zaten. Amerikalilarla Ermenilerin siyasi iliskilerinin nasil basladigini ve o iliskilerden 20. yüzyilda ermeni lobisinin dogusunu anlatti.

" Türkiye siyaset eksikligi ve yoksunlugundan degil, tarihci diye ortada gezen adamlarin cehaleti yüzünden batiyor." demissiniz, diger yandan amerikadaki soykirim tanima sorununda Türkiye kendisini yahudi lobisine muhtac ettigini elestiriyorsunuz...

deryatulga
09.11.07, 14:47
19. yüzyilda ermeni lobisi vardir yazmadi Ince ve bende öyle anlamadim zaten. Amerikalilarla Ermenilerin siyasi iliskilerinin nasil basladigini ve o iliskilerden 20. yüzyilda ermeni lobisinin dogusunu anlatti.

" Türkiye siyaset eksikligi ve yoksunlugundan degil, tarihci diye ortada gezen adamlarin cehaleti yüzünden batiyor." demissiniz, diger yandan amerikadaki soykirim tanima sorununda Türkiye kendisini yahudi lobisine muhtac ettigini elestiriyorsunuz...

Iki ayri dili konusan insanlar arasinda gün gelir iliskiler baslar. Zaten Nursen Mazici'nin da ona bakarak bilgiclik taslayan Özdemir Ince'nin de bilmedigi sey Ermenilerin neredeyse Ortacagdan itibaren uluslararasi cok siki iliskileri oldugu. Osmanlilar onlari devir aldiklarinda bu iliskiler zaten varmis, bu iliskilere ragmen "Milleti Sadika" olmuslar, ondan sonra isler bir sekilde bozulmus. Misyonerlerle ilk kavgaya tutusanlar da Ermeniler olmus! Neden ve nasil bozulmus, onlar sloganvari sözlerle aciklanacak seyler degil. Özdemir Ince gibilerinin verdigi en büyük zarar da zaten insanlari her seyin cantada keklik oldugu konusunda yaniltmalari.

Yahudi lobisine gelince onlar gercek anlamda Türkiye'nin savunmasini yapsa, avukatliktir diye katlanilabilir. Ama onlar bir bardak suda firtina kopartarak Türkiye'nin kendilerine olan ihtiyacini kroniklestiriyorlar. Akip giden zaman da cabasi!

deryatulga
29.11.07, 09:32
Soykırım´ı tartışmak Sevres´i tartışmak mıdır?Kaynak: radikal
Yer: istanbul
Tarih: 22.10.2006


Nuray Mert




http://www.milliyet.com.tr/2007/11/29/yazar/idiz.html (http://www.milliyet.com.tr/2007/11/29/yazar/idiz.html)



http://www.milliyet.com.tr/sabitimg/07/gazete/yazar/ic/k_idiz.gif
Semih İDİZ

Ermenistan'da aklın üstün gelmesini dileriz


Cumhurbaşkanlığı seçimleri öncesinde Ermenistan'da siyaset kızışıyor. Türkiye ile uzlaşma yanlısı eski Cumhurbaşkanı Levon Ter Petrosyan'ın adaylığı ise ortamı iyice gerdi.
Tahmin edileceği gibi, Daşnaklar, Petrosyan'ın Ermenistan'ı "Türkiye'nin kucağına oturtacağını" iddia ederek kirli bir kampanya yürütüyorlar.
Bu arada Ermeni medyasında "Daşnak zihniyeti"nin "yüksekten uçuşa geçtiğini" görüyoruz. Bunu ortaya koyan kişilerden biri ise, "tarihçi ve diplomat" diye lanse edilen Ara Papian.
Kendisinin ülkesinde ne denli önemli bir şahsiyet olduğunu bilemeyiz. Ancak özgeçmişinden Ermenistan'ın eski Kanada Büyükelçisi olduğunu öğreniyoruz. Bu arada Ermeni medyası kendisiyle uzun söyleşiler yaptığına göre Ermenilerin kanaat önderlerinden biri olduğunu varsayıyoruz.

Hayal âlemi
Papian'ın söyledikleri, Ermenistan'da göz ardı edilemeyecek bir kesimin ülkenin geleceğini hayal âlemine teslim ettiğini gösteriyor. PanArmenian.Net adlı internet gazetesine konuşan Papian'a göre, Sevr Antlaşması ve buna bağlı olan ABD Başkanı Wilson'un "Batı Ermenistan" için çizdiği sınırlar hâlâ geçerliymiş.
Bu durumda Kuzey Doğu Anadolu Ermenistan'a ait oluyor. Antlaşmanın 62'nci maddesine de işaret eden Papian'a göre, Ermenistan'ın gerçek sınırları da "Kuzey Kürdistan"a dayanıyormuş. Yani Güneydoğu Anadolu da "Kürdistan" oluyor.
Papian ayrıca Sovyetler Birliği döneminde 'Kemalist yönetim' ile imzalanan ve bugünkü sınırları belirleyen Moskova ve Kars antlaşmalarının da geçersiz olduğunu iddia ederek şunları söylüyor:

Vicdan değil yükümlülük
"1991'de bağımsız olmasıyla birlikte Ermenistan uluslararası sisteme döndü. Sevr onaylanmadı ama hâlâ geçerli. Uluslararası hukuka göre Van, Bitlis, Erzurum ve Trabzon Ermenistan'a ait. Ermenistan ile Ermeni diyasporasının başlıca görevi, Birinci Dünya Savaşı'nın galiplerine Sevr Antlaşması'nın yerine getirilmesinin bir vicdan meselesi değil, bir yükümlülük olduğunu anlatmalarıdır."
Papian'ın "fantezisi" burada kalmıyor. Kendisine göre, Türkiye'nin Ermenistan sınırını açması da yeterli değilmiş. Zira bu kez "güvenlik sorunu" gündeme gelecekmiş. Bu nedenle Ermeni sınırına yakın Türk birliklerinin geri çekilmesi ve bölgeye uluslararası gözlemcilerin yerleştirilmesi gerekecekmiş.
Papian tabii ki yalnız değil. Daşnak partisinin Siyasi İşler Dairesi Başkanı Kiro Manoyan da, Novosti Armenia ajansına verdiği demeçte, "Wilson düzenlemesinin zaman aşımına tabii olmadığını" söylemiş. Manoyan'a göre, Türkiye'de hâlâ süren "Sevr sendromu" da bu antlaşmanın geçerliliğini kanıtlıyormuş.

Birileri anlatmalı
Birisinin bu kişilere "Birinci Dünya Savaşı'nın galipleri" ile imzalanan Lozan Antlaşması'na giden yolu iyi anlatması gerekiyor. Bu arada, Sevr'de kendilerine dünyaları vaat ettikten sonra Lozan'da Ermenileri yok sayan bu "galip ülkeler"den medet ummanın bugüne kadar kendilerine fazla bir şey sağlamadığını da anlamaları gerekiyor.
Biz gene de Ermenistan'da önümüzdeki dönemde aklın üstün geleceğini ve iki ülke arasındaki ilişkilerin düzeleceğini umuyoruz. Ama bunun, görüşlerini aktardığımız kişilerin gösterdiği yoldan olamayacağı kesin.

sidiz@milliyet.com.tr (sidiz@milliyet.com.tr)

al_sancagim
03.12.07, 22:11
TALAS’IN SON ERMENİSİ: TÜRKİYE VATANIM. BURADA DOĞDUM, BURADA ÖLECEĞİM

30 Kasım 2007, Kaynak : Milliyet TALAS’ta yaşayan tek Ermeni besicicilik yapan 83 yaşındaki Karnik Teke, Amerika’da yaşayan akrabalarının ‘Buraya gel’ tekliflerini, “Türkiye benim vatanım. Türkler kardeşim dostum. Burada doğdum, burada öleceğim'' diyerek geri çevirdi.
Kayseri’nin şirin ilçesi Talas, tarihi dokuya sahip cadde ve sokakları, yüzyıllara meydan okuyan taş evleriyle eski Rum ve Ermeni yerleşim birimi. İlçede kalan tek Ermeni olan ve besicilik yapan Türk vatandaşı Karnik Teke, dünyanın sayılı zenginlerinden ABD'de yaşayan Gülbenkyan ailesinin, annesi tarafından akrabası olduğunu söyledi. Oğlu Serkis'in İstanbul'da, kızı Horisima'nın da Kayseri kent merkezinde yaşadığını kaydeden Karnik Teke, 60 yıl aynı yastığa baş koyduğu eşi Meryem'i 4 ay önce yitirmenin üzüntüsünü yaşadığını belirtti. Amerika'daki akrabalarının kendisini bu ülkeye çağırdıklarını, oğlu ve kızının da yanlarına istediğini kaydeden Karnik Teke, şunları anlattı:
“Bir zamanlar burada 3 bin hane Ermeni yaşardı. Kimi Amerika başta olmak üzere yurt dışına, kimi de İstanbul ve büyük şehirlere gitti. Bense buraları çok sevdiğim için ayrılmadım. Ecdadım burada yaşamış. Dedem de babam da burada doğmuş, burada ölmüş. Ben de buradan ölürüm ama, gitmem. Türk dostlarımı, Talaslı arkadaşlarımı, evimi, vatan bildiğim Türkiye’yi bu toprakları terk edip, yurt dışına ise asla gitmem. Tarihte Fransızlar, İngilizler bizi birbirimize düşürdü. Türk- Ermeni hep kardeştir, dosttur. Şimdi hala bizi birbirimize düşürmek için politika yapanlar var. Bırakın onları, onlar ne dediklerini bilmiyor.''

“HAYVANCILIK AZALDI, TERÖR ARTTI''
Yukarı Talas Mahallesi'ndeki evinde tek başına yaşayan, dondurucu soğukta bile yakası bağrı açık, terlikle konağının bahçesinde dolaşan Karnik Teke, Doğu ve Güneydoğu'da yaşanan terör olaylarının, Türk- Kürt diye ortaya atılan ayrımcılığın altında Türkiye’nin düşmanlarının bulunduğunu belirti. Güneydoğu’da insanların terörden kurtarılmasının tek çaresinin kendisinin de iyi bildiği besicilik ve canlı hayvan ticareti olduğunu savunan Teke, şöyle konuştu:
“Ben gençliğimde Erzurum'da 36 ay askerlik yaptım. Doğu ve Güneydoğu’da adamlar süt ile yoğurt ile peynir ve çökelekle geçiniyorlardı. Koyunlar gidince bunlar aç kaldı. Aç kalınca terörist oldular. Bir adama ‘niye böyle oldu’ diye sordum. ‘Koyun gitti, inek gitti açız’ diyorlar. Mecliste terör örgütünü destekleyen Kürt milletvekillerine gelince, onlar bu memletin ekmeğini yediler. Bu ülkenin bacağına sarılmamaları gerekli. Bunu yapanlar insan olamaz. Türkiye’ye ihanet edenler insan değil ki. Bu memleketin ekemeğini yiyen adam bu memlekete hainlik düşünür mü, sofrasına bıçak sokar mı?''

“YABANCI ÜLKELER ERMENİLERİ KIŞKIRTIYOR''
Talas’ın son Ermenisi Karnik Teke, sözde soykırım iddialarıyla ilgili olarak da şunları söyledi:
“Tarih boyunca Ermenilerle Türkler kardeş gibi geçinirdi. Bence Ermeni Soykırım Yasası talihsizlik. Öyle bir şey yok. Ancak, ecnebiler, yani yabancı ülkeler Ermenilere destek veriyor. ‘Ermeniler şöyle ediyor, Ermeniler böyle ediyor’ diye onlara destek adı altında fit veriyor. Ermenilerin, büyük bölümünün böyle bir şey dediği yoktur. Biz Türklerden çok memnunuz. Kardeş gibi büyüdük. Hükümet de bizler arasında ayrım yapmıyor. Askere gidiyoruz askerden geliyoruz.''

dünyali
04.12.07, 09:15
“YABANCI ÜLKELER ERMENİLERİ KIŞKIRTIYOR''

Dazu passt auch folgender Link...
http://www.netzeitung.de/voiceofgermany/334993.html
Man wird irgendwie nicht das Gefühl los, dass auf Teufel komm raus versucht wird, die Ereignisse von 1915 in die nähe der Shoa zu rücken... ich vermute mal um sich das Gewissen reinzuwaschen. Anders kann ich es mir nicht erklären.

al_sancagim
23.12.07, 15:25
Pénalisation de l’Histoire : une initiative politiquement sérieuse, mais juridiquement non sérieuse
4 décembre 2007

A la suite d’un accord conclu avec le parti Dachnak (Note perso du bloggeur : Parti nationale-socialiste arménien, clairement raciste. On peut donc deja s’étonner que le PS français s’encoquine avec ce parti fascisant), le parti socialiste a déposé une proposition de loi visant à pénaliser la loi du 29 juillet 2001. Sur le simple plan politique, il est remarquable que le parti se soit précipité sans chercher de la moindre manière à trouver un accord avec son homologue au sein de l’Internationale Socialiste, le CHP (Parti républicain du peuple).
Par ailleurs, il est rédigé un texte contraire à la constitution et à la jurisprudence de la Cour Européenne des Droits de l’Homme.
Ainsi, la loi du 29 juillet 2001 était un signe politique dès lors qu’elle instituait une reconnaissance sans en tirer le moindre régime juridique : on connaît peu de loi aussi « mal fichue ». La proposition actuelle est de la même nature, et son absence de faisabilité juridique ne peut pas échapper à ses auteurs.
Est en cause la proposition de loi n° 3030.
Le texte est ainsi rédigé :
« Seront punis comme indiqué à l’article 24 bis de la loi du 29 juillet 1881 sur la liberté de la presse ceux qui auront contesté, par un des moyens énoncés à l’article 23 de ladite loi, l’existence du génocide arménien de 1915 »
Il convient de relever que les mêmes signataires avaient déposé une autre proposition de loi n° 1643, rédigée en des termes sensiblement différents :
« Seront également punis des mêmes peines ceux qui auront contesté par un des moyens énoncés à l’article 23 l’existence d’un ou plusieurs crimes contre l’humanité commis à l’occasion du génocide arménien de 1915 reconnu par la loi 2001 700 du 29 janvier 2001 »
Au cours de l’année 1996, et à deux reprises des propositions avaient été rédigées.
Propositions 1932, 2028 et 2039 :
« Seront punis des mêmes peines ceux qui auront contesté tout autre génocide tel que définit par l’article 211-1 du Code Pénal, ou par les tribunaux internationaux, ou des organisations internationales reconnues par la France »
Proposition 1892 :
« Seront punis des peines prévues par le 6ème alinéa de l’article 24 ceux qui auront contesté par un ou plusieurs des crimes énoncés à l’article 23 l’existence d’un ou plusieurs crimes contre l’humanité tels qu’ils sont définis par les articles 211-1, 222-1, 212-2 du Nouveau Code Pénal même commis à l’étranger et antérieurement à l’entrée en vigueur de ce Code »
Les différences notables qui existent entre ces quatre textes soulignent, à tout le moins, l’embarras des rédacteurs.
I – La référence : la loi Gayssot
A/ Le contenu de la loi
Dans le discours public, la proposition est présentée comme une simple adaptation de la loi Gayssot, comme si cela allait de soi : la loi Gayssot sanctionnant la négation du génocide juif, il suffit d’étendre la loi au génocide arménien.
Cette présentation est dénuée du sérieux le plus élémentaire.
Que dit la loi du 13 juillet 1990, dite loi Gayssot ?
Elle a complété l’article 24 bis de la loi sur la presse de 1881 dans les termes suivants :
« Seront punis des peines prévues par le 6ème alinéa de l’article 24 ceux qui auront contesté, par un des moyens dénoncés à l’article 23 l’existence d’un ou plusieurs crimes contre l’humanité tels qu’ils sont définis par l’article 6 du statut du tribunal militaire international, annexés à l’accord de Londres du 8 août 1945 et qui ont été commis soit par les membres d’une organisation déclarée criminelle en application de l’article 9 dudit statut, soit par une personne reconnue coupable de tel crime par une juridiction française ou internationale »
Ainsi, apparaît la donnée centrale : la loi Gayssot ne fait pas référence à des événements historiques mais à des faits bénéficiant de l’autorité de chose jugée, en l’occurrence par le tribunal militaire international de Nuremberg.
Dès lors, cette loi n’est pas contestable : il n’existe pas de liberté sans limite, et il en est ainsi de la liberté d’expression. En revanche, la sanction pénale est acceptable car ce qui est sanctionné, c’est l’attitude d’un historien qui contesterait l’existence de faits jugés.
La loi s’est bien gardée de rentrer dans l’analyse des événements historiques et de qualifier la Shoah de génocide ou de crime contre l’humanité. Elle se contente de tirer les conséquences de décisions de justice. La loi, à juste titre, estime inacceptable ce qui remet en cause l’existence de faits jugés, imputés à des auteurs identifiés.
B/ Les extensions possibles de la loi
Est-il juridiquement possible d’étendre les effets de la loi Gayssot ?
La réponse est oui. Il est suffit d’étendre le domaine des décisions de justice que l’on veut protéger. Or, des crimes contre l’humanité ont été jugés par d’autres juridictions internationales. Il en est ainsi du tribunal pour le Rwanda ou le tribunal pour l’ex-Yougoslavie.
Dès lors, il n’existerait aucune difficulté juridique à indiquer que sera également poursuivie la contestation des crimes contre l’humanité jugés par le tribunal pour le Rwanda ou le tribunal pour l’ex-Yougoslavie.
II – La question arménienne
A/ Des faits non jugés
L’approche est ici radicalement différente, car cette question n’a jamais été jugée. Et pour cause ! La notion de génocide n’a été légalement reconnue qu’en 1948.
Ainsi, la reconnaissance d’un génocide peut résulter de travaux d’historiens ou d’analyses politiques. Mais il est impossible juridiquement de dire qu’il y a eu génocide dès lors que :
• L’infraction de génocide est créée en 1948 et ne peut s’appliquer à une période antérieure de 30 ans • Un tribunal ne juge pas des responsabilités collectives des peuples, mais celles d’auteurs individualisés. A Nuremberg, ce n’est pas l’Allemagne qui a été condamnée pour la Shoah mais un certain nombre de dirigeants nazis pour des crimes précis, et par des jugements distincts.
Si la loi ne fait plus référence à des faits jugés et imputés à des personnes, elle s’arroge le droit de prononcer des qualifications pénales à l’encontre de peuples ou de gouvernements, trahissant les bases de la légalité républicaine à savoir :
• Le principe de séparation des pouvoirs selon lequel la loi n’a pas à s’immiscer dans le prononcé des jugements • Le principe de responsabilité individuelle selon lequel chacun est pénalement responsable de son fait, alors qu’il n’existe pas de responsabilité pénale collective.
C’est la violation de ces principes qui est en cause dans la proposition de loi actuelle. Il est tout de même difficile de penser que ces obstacles juridiques ne sont pas apparus aux rédacteurs.
B/ La diversité et les contradictions des diverses propositions
L’analyse des diverses propositions de loi démontre que les rédacteurs ont entièrement conscience des difficultés. C’est en ce sens qu’il faut parler d’actes politiques sérieux et d’initiatives législatives non sérieuses.
Les textes seront analysés chronologiquement.
• Propositions 1932, 2028 et 2039 (année 1996)
« Seront punis des mêmes peines ceux qui auront contesté tout autre génocide tel que définit par l’article 211-1 du Code Pénal, ou par les tribunaux internationaux, ou des organisations internationales reconnues par la France »
Cette proposition définit un principe général, la contestation de tout génocide, qui viendrait dans la loi après le cas particulier de la Shoah. Cette rédaction serait incohérente faisant de la Shoah une exception à un principe général, dont elle est pourtant la figure de proue incontestable.
Par ailleurs, l’utilisation du mot « génocide » est beaucoup trop large, alors qu’il doit être fait état de faits précis, à savoir des crimes imputés à des personnes et jugés comme tels. Cette proposition aurait dû être remodelée, mais elle avait le mérite d’approcher la question de droit : ce qui est en cause, c’est la contestation de faits jugés par les tribunaux internationaux.
Faire référence simplement à un article du Code Pénal ou à des organisations internationales n’est pas sérieux. Un article du Code Pénal définit une infraction, mais n’est pas un jugement. Quant aux organisations internationales, elles ne jugent pas davantage. En l’occurrence, il n’existe pas même une déclaration engageant juridiquement l’ONU sur le sujet.
• Proposition 1892 (année 1996)
« Seront punis des peines prévues par le 6ème alinéa de l’article 24 ceux qui auront contesté par un ou plusieurs des crimes énoncés à l’article 23 l’existence d’un ou plusieurs crimes contre l’humanité tels qu’ils sont définis par les articles 211-1, 222-1, 212-2 du Nouveau Code Pénal même commis à l’étranger et antérieurement à l’entrée en vigueur de ce Code »
Cette rédaction est encore plus mauvaise car elle ne fait pas même référence à des faits jugés. Elle a en revanche songé à la question de la rétroactivité. Le législateur entendrait ainsi en 1995 créer une rétroactivité pour des faits de 1915...
• Proposition 1643 (année 2002)
« Seront également punis des mêmes peines ceux qui auront contesté par un des moyens énoncés à l’article 23 l’existence d’un ou plusieurs crimes contre l’humanité commis à l’occasion du génocide arménien de 1915 reconnu par la loi 2001 700 du 29 janvier 2001 »
Cette proposition a quelques vertus juridiques dans la mesure où elle ne fait plus référence « au génocide arménien » mais à « un ou plusieurs crimes » commis à cette occasion.
Renvoyer à la notion de crime offre l’avantage de s’approcher de la sphère judiciaire qui seule peut être protégée. Mais la loi dérape ensuite car elle n’offre aucune solution sur ce plan.
Ce texte propose la contestation de crimes sachant que ces crimes n’ont jamais été jugés, et elle n’offre aucune perspective pour qu’ils le soient.
• Proposition 3030 (année 2006)
« Seront punis comme indiqué à l’article 24 bis de la loi du 29 juillet 1881 sur la liberté de la presse ceux qui auront contesté, par un des moyens énoncés à l’article 23 de ladite loi, l’existence du génocide arménien de 1915 »
Il sera rappelé que cette proposition est signée par les mêmes rédacteurs que ceux de la proposition 1643.
Cette proposition est l’une des plus mauvaises.
Elle a perdu de la petite précision qu’apportait la proposition 1643, car il n’est même plus fait état des crimes commis à l’occasion de génocide, mais seulement du génocide. Elle nie toute idée de chose jugée. S’il votait le texte, le Parlement usurperait deux fonctions :
 Celle de l’historien, dans la mesure où il se prononce sur une réalité historique, qui deviendrait ensuite la version légale de l’histoire.  Celle du Juge, qui seul a capacité pour juger les auteurs de crimes.
Lors des travaux de la commission des lois du 10 mai 2006, préalables la discussion parlementaire qui a eu lieu le 18, plusieurs parlementaires ont relevé ces incohérences majeures.
A supposer qu’une telle loi soit votée, elle se heurterait inévitablement à la censure du conseil constitutionnel ou à celle de la Cour Européenne des Droits de l’Homme.
L’un des points les plus étonnants, est que les signataires de cette proposition avaient tous réclamés l’abrogation de la loi du 23 février 2005 sur le rôle positif de la colonisation. Le groupe socialiste avait dénoncé cette loi indiquant qu’il ne revenait pas au Parlement d’écrire l’histoire.
En entendant créer une infraction pénale limitant la liberté d’opinion à propos d’événements historiques, les parlementaires savent qu’ils se situent dans un terrain qui touche au cœur sensible des libertés individuelles.
Ils ne peuvent ignorer ni l’échec des propositions antérieures, ni les critiques venues dans le débat public à la suite de la loi du 23 février 2005, qu’après avoir votée ils ont honnie.
S’il s’agissait réellement d’aboutir au lieu d’utiliser la proposition de loi comme un levier politique, trois démarches auraient été engagées :
Une démarche politique du parti socialiste auprès de son homologue turc au sein de l’Internationale Socialiste, le Parti républicain du peuple.
La saisine d’une commission de juristes et de professeurs de droit pour voir quelles sont les limites de la loi dans un domaine aussi sensible pour les libertés individuelles.
Une initiative au niveau européen pour voir dans quelles mesures les législations nationales peuvent être rapprochées. C’est ce qui avait été fait par la convention internationale du 21 décembre 1965, conduisant à l’adoption en droit français de la loi contre le racisme de 1972, laquelle avait été votée dans un esprit de consensus.

Gilles DEVERS
Avocat

http://www.info-turc.org/article2669.html

deryatulga
01.03.08, 17:35
Türk-Ermeni ilişkileri ilk kez masada
Kaynak: haberbankasi.com
Yer: Türkiye
Tarih: 28.2.2008

İtalya-Türkiye Dostluk Birligi (İTDB) ile Quaderni Radicali (QR) adlı bir İtalyan politika dergisinin İtalya Millet Meclisi'ne ait salonda dün gerçekleştirdigi 'Türk-Ermeni ilişkileri' konulu toplantıya başta Türkiye'nin Roma Büyükelçisi Ugur Ziyal ve İtalyan Parlamentosu Dış ilişkiler Komisyonu Başkanı Milletvekili Umberto Ranieri olmak üzere çok sayıda İtalyan ve Türk davetli katıldı.

Toplantının açılışını QR dergisinin Genel Yayın Yönetmeni Giuseppe Rippa ve İTDB Başkan Yardımcısı Ömer Engin As yaparken, toplantıda Yeditepe Üniversitesi'nden Prof. Dr. Ahmed Feroz, Avrasya Stratejik Araştırmalar Merkezi Başkanı Dr. Faruk Loğoğlu ve dünyaca ünlü akademisyen yazar Prof. Dr. Ataöv Türkkaya konu ile ilgili birer konuşma yaptılar.

Prof. Dr. Feroz, İttihat ve Terakki Partisi'nin göç politikası ışıgında Ermenilerin tehcirini anlatırken Dr. Logoglu Türkiye'nin dış politikasını Türkiye-Ermenistan ilişkileri zaviyesinden degerlendirdi. Prof. Dr. Türkkaya ise konuşmasında tarih ışıgında Ermeni soykırım iddialarını sorguladı. Daha sonra söz alan İtalyan politika dünyasından Dış İlişkiler Komisyon Başkanı Milletvekili Umberto Ranieri, Forza İtalia Partisi Dış Politika Sorumlusu Milletvekili Dario W. Rivolta ve Senatör Gianfranco Spadaccia'da sırasıyla konu ile ilgili görüşlerini beyan ettiler. Başkan Ranieri Türk-Ermeni sorunun çözülmesinin Türkiye'nin AB sürecine önemli bir katkı saglayacagını belirtirken Senatör Spadaccia 'Türkiye ve Ermenistan böylesine kompleks ve hassas bir konuyu bir masa etrafında sogukkanlılıkla tartışabilmeli' şeklinde konuştu.

Toplantı sonunda CİHAN muhabirinin sorularını cevaplayan Forza İtalia Partisi Dış Politika Sorumlusu Milletvekili Rivolta, toplantıda konuşmacıların anlattıklarından çok etkilendigini belirtirken organizatörlere İtalya'da böyle bir program gerçekleştirdikleri için teşekkür etti. Bu tip toplantılarla İtalyan halkının söz konusu problemin ne oldugu ve nasıl çözülebilecegi hakkında daha çok bilgi sahibi oldugunu söyleyen Milletvekili Rivolta iki komşu ülke olan Türkiye ve Ermenistan'ın aralarındaki problemi çözmelerinin her iki ülkenin de yararına olacagına işaret etti. İtalyan vekil,"Her iki ülke de sorunun devam etmesinden nem'alanan 3. ülkelerin jeostratejik oyunlarına gelmemeli" dedi.

Türkiye'nin tanınmış bürokratlarından Dr. Logoglu ise dost ülke İtalya'da ilk defa yapılan toplantının yararlı fakat geç kalmış bir insiyatif oldugunu belirtmekle beraber toplantıda yapılan konuşmalardan ve İtalyan politikacıların toplantıya katkılarından dolayı memnun kaldıgını ifade etti.

Toplantının organizatörlerinden İTDB Başkan Yardımcısı Ömer Engin As ise İtalya'da bir ilke imza attıklarını belirtirken "Toplantı Türkiyemize Ermeni sorunu konusunda İtalya'da verilen bir söz hakkı; ve bunun devamı gelecek" dedi. Başkan Yardımcısı As, yeni hedeflerinin Türk, Ermeni Fransız ve İtalyan dişişleri bakanlarının ortak katılımıyla yapılacak bir toplantı gerçekleştirmek oldugunu söyledi.

Der Schakal
13.03.08, 17:31
Eine gemeinsame Geschichte schreiben
Ein Forschungsprojekt zur armenisch-türkischen Vergangenheit

Die Mitglieder des Workshops Armenian/Turkish Scholarship wollen die gemeinsame Vergangenheit von Armeniern und Türken erforschen. Obschon die Arbeit nicht auf den Massenmord an den Armeniern reduziert werden soll, erweist sich dieses Thema als dominierend.

Von Vicken Cheterian*

http://www.nzz.ch/nachrichten/international/eine_gemeinsame_geschichte_sch reiben_1.688128.html

Der Schakal
13.03.08, 22:52
Eine gemeinsame Geschichte schreiben
Ein Forschungsprojekt zur armenisch-türkischen Vergangenheit

Die Mitglieder des Workshops Armenian/Turkish Scholarship wollen die gemeinsame Vergangenheit von Armeniern und Türken erforschen. Obschon die Arbeit nicht auf den Massenmord an den Armeniern reduziert werden soll, erweist sich dieses Thema als dominierend.

Von Vicken Cheterian*

http://www.nzz.ch/nachrichten/international/eine_gemeinsame_geschichte_sch reiben_1.688128.html

Die türkischen Vertreter sind uns allen bekannt.

newbie73
14.03.08, 22:47
Ja? Und wer sind diese Vertreter?
:lach:

deryatulga
22.03.08, 15:13
Uras'ın sözleri Ermenileri böldü
Kaynak: haberturk.com
Yer: Türkiye
Tarih: 9.9.2007

Uras'ın Agos'a verdiği söyleşiyi çarpıtarak sitesinde yayınlayan Ermeni gazeteci tepki topladı.

09.09.2007 08:55
ÖDP'li milletvekili Uras'ın, Agos'a verdiği söyleşide, "Ermeni soykırımı yapılmıştır" dediğini yazan Ermeni sitesine, ilk önce söyleşiyi yapan gazeteci karşı çıktı..

ÖDP Milletvekili Ufuk Uras'ın Agos gazetesine yaptığı açıklamalar, Ermeni internet sitesi Pan Armenian'da "İlk defa bir Türk milletvekili Ermeni soykırımını tanıdı" başlığıyla duyuruldu. Sitede, Ermeni kökenli Fransız gazeteci Jean Eckian imzasıyla yayınlanan haberde Uras'ın, "Biz Ermenilere karşı korkunç bir katliam yaptık ve Türkiye de bunu tanımalı. Bu felaketi soykırım, etnik temizlik vesaire, nasıl isimlendirdiğimiz önemli değil" dediği öne sürüldü.

'ABARTMAMAK LAZIM'
Ancak Ufuk Uras ile Agos gazetesi için röportaj yapan Raffi Herman'dan yalanlama geldi. Uras ile yaptığı röportajdan bölümler yayınlayan internet sitesinin aldığı bölümler ile yaptığı yorumu eleştiren Herman, sitenin kendi haberini çarpıttığını söyledi. Herman, Türkiye'deki milletvekilleri arasında en cesur konuşanın Uras olduğunu söylerken, "Soykırımı tanıdı demek, saçmalık, abartmışlar" dedi. Orijinal metnin Agos gazetesinin internet sitesinde Türkçe yayınlandığını anlatan Herman, Uras'ın "Bu vaka acı bir trajedidir. Ne isim koyarsanız koyun katliam, soykırım, etnik temizleme vb. Yaraları sarmak gerekir" dediğini belirtti.

İNGİLİZCE ÖZETİ YANLIŞ
Herman, bazı Ermeni meslektaşlarının kahraman olmak için bunu kullandığını vurgulayarak, "Ne söylemişse odur. Uras üzüntü duyduğunu açıkça söyledi. Duygusuz konuşmadı. 'Adını koymaktansa pişman olunacak bir şey' demekle 'soykırım dedi' arasında fark var" dedi.

AKTUELL VOM 22.03.2008
Wieder in der Heimat
Ein Exil-Armenier kehrt zurück in die Türkei
Von Susanne Güsten
Die Türkei steht angesichts nachlassenden Reformeifers in der Kritik. Unter anderem moniert die EU die Benachteiligung von Armeniern und anderen Christen. Nur eine winzige armenische Minderheit ist bis heute im 70-Millionen-Einwohner-Staat Türkei geblieben, einige wenige kehren in diesen Tagen zurück. Susanne Güsten hat einen armenischen Rückkehrer getroffen.

Istanbul Innenstadt, die Straße der Unabhängigkeit: Trauben von kleinen Straßenjungen hängen hinten an der nostalgischen Bimmelbahn und grinsen die zahlenden Passagiere drinnen frech an. An kurdischen Kulturzentren, griechischen Kirchen und armenischen Schulen rollt das historische Bähnchen vorbei. Nirgends ist Istanbul noch so multikulturell, so bunt und so liberal wie hier an der Istiklal-Straße und in den Gassen ringsherum. Und nirgends fühlen sich alteingesessene Istanbuler so zu Hause wie hier. Rafi Hermon schwelgt regelrecht in seiner Istanbuler Vergangenheit, während er in einem Straßencafé abseits der Istiklal-Straße in seinem Teeglas rührt:

"Väterlicherseits bin ich in siebter Generation Istanbuler, mütterlicherseits in fünfter Generation. Meine Mutter stammt aus dem Gefolge der Sultane. Einer meiner Ururgroßväter, der Panig Efendi, gehörte als einziger Nicht-Moslem zu dem 24-köpfigen Gefolge, das den Sultan jeden Freitag in die Moschee begleitete. Im Haus meiner Familie wurde damals nie gekocht, das Essen wurde aus der Palastküche geliefert. Wir gehörten eben zum Palast."

Die Schulglocke ruft die Schüler auf dem Pausenhof gegenüber zum Unterricht zurück - ein französischsprachiges Gymnasium für türkische Jugendliche, gleich um die Ecke ist ein armenisches Gymnasium. Auch Rafi Hermon hat eines dieser Gymnasien besucht. Als armenischer Jugendlicher ist er mit türkischen und kurdischen Freunden durch diese Gassen flaniert, bis er 1980 kurz vor dem Militärputsch mit seinen Eltern nach Frankreich floh. 20 Jahre lang hat er in Frankreich gelebt, 5 Jahre auch in Armenien, doch immer hat er sich nach diesen Gassen gesehnt - nach den Teegläsern, dem Trubel, dem Völkergemisch: nach Istanbul. Vor zwei Jahren ist er schließlich zurückgekehrt.

"Ich wollte zu meinen Wurzeln zurück, ich wollte in die Türkei und mich hier engagieren. Als Armenier kann ich in diesem Land zwar weder Diplomat noch Landrat oder Gouverneur werden, und trotz meines Doktors in Turkologie habe ich auch keine Chance, als Lehrer für Türkisch, Erdkunde oder Sozialkunde zu arbeiten. Dennoch: Dies ist und bleibt mein Land."

Leicht waren die ersten Tage und Wochen in der alten Heimat nicht, erzählt Rafi Hermon. Seine Anpassungsschwierigkeiten nach 25 Jahren Abwesenheit lassen erahnen, wieviel sich für die Armenier in der Türkei verändert hat im letzten Vierteljahrhundert.

"Als wir aus dem Flugzeug gestiegen sind, da hat meine Frau auf der Flugzeugtreppe mit mir plaudern wollen - sie ist Armenierin aus Dänemark und dachte sich nichts dabei, auf offener Straße Armenisch zu sprechen. Reflexartig habe ich sie zurechtgewiesen. 'Psst, ruhig, sei doch still!' Meine Frau war überrascht: 'Was ist denn bloß, wir reden doch nur', sagte sie. 'Ja, aber wir sind hier in der Türkei, da darf keiner hören, dass wir Armenisch sprechen', habe ich sie angefleht. Erst dann kam ich zu mir und dachte: Sieh mal an, ein Vierteljahrhundert ist vergangen, aber die alten Reflexe sind sofort wieder aufgewacht, ich verhalte mich noch genauso wie vor 25 Jahren."

Und die Stadt hielt noch weitere Überraschungen für Hermon bereit:

"Ich laufe mit meiner Frau durch die Innenstadt und zeige ihr alles: Hier sah es früher so aus, und da war früher das, Mensch, was hat sich alles verändert - da sagt sie plötzlich: Da läuft armenische Musik! Ach was, sage ich, so weit sind wir noch nicht, auch wenn sich hier einiges verändert haben mag, aber mitten in Istanbul lautstark armenische Musik zu spielen, das geht noch lange nicht. Da merke ich plötzlich: Es stimmt! Sie hat Recht! Da läuft armenische Musik! Fast wäre ich von der Trambahn überfahren worden, so überrascht war ich."

Jetzt, zwei Jahre nach seiner Rückkehr, geht Rafi Hermon schon wieder ganz gelassen seine alten Wege. Von seiner Wohnung im Armenierviertel Pangalti, wo er geboren wurde, kommt er täglich hierher in das quirlige Viertel hinter der Istiklal-Straße. Beim türkischen Menschenrechtsverein, der hier seine Büros hat, arbeitet der 50-Jährige mit dem ergrauten Pferdeschwanz und engagiert sich zusammen mit anderen Türken aller ethnischen und religiösen Abstammungen für eine bessere Türkei:

"In Armenien habe ich mich bemüht, das Thema Türkei und Türken zu enttabuisieren. In Frankreich habe ich mich dafür eingesetzt, der armenischen Diaspora ihre Vorurteile gegen die Türken auszutreiben. Und jetzt bin ich in der Türkei und versuche, das Thema Armenier und Armenien zu enttabuisieren. Meine Berufung ist es, Tabus zu bekämpfen."

Der Schakal
28.05.08, 09:23
Kleine Geschichte der armenisch-apostolischen Kirchen

ROM, 9. Mai 2008 (ZENIT.org).- Aus Anlass des Besuches von Karekin II. im Vatikan veröffentlichen wir eine kleine Geschichte der armenisch-apsotolischen Kirche.

http://www.zenit.org/article-15099?l=german

Der Schakal
09.09.08, 00:29
Recent developments from an Armenian public TV anchor’s eyes
by
EMRE USLU & ÖNDER AYTAÇ*
Today we would like to leave our column to Artak Aleksanyan to share his observations about Saturday’s football game between Turkey and Armenia and its implications on Armenian society.

http://www.todayszaman.com/tz-web/detaylar.do?load=detay&link=152538&bolum=109

Der Schakal
09.09.08, 13:42
Die Schatten der Vergangenheit

Mord und Deportation

* Zwischen Armenien und der Türkei herrscht Funkstille - keine diplomatischen Verbindungen, kein Flugverkehr. Der große historische Streit zwischen den beiden Ländern geht auf das Jahr 1915 zurück.
...

Streit um Enklave Nagorny-Karabach

* Seither versucht die armenische Diaspora die Welt dazu zu bringen, den Genozid als Fakt anzuerkennen und die Türkei dafür zu verurteilen. Damit sind potenziell Entschädigungsforderungen verbunden.
...

Siehe Artikel
http://www.welt.de/wams_print/article2406692/Die-Schatten-der-Vergangenheit.html

Dayton
21.09.08, 10:57
Toprak talebimiz yok

Sarkisyan, ‘Türkiye’den toprak talebiniz var mı?’ sorusuna, ‘Toprak iddiasına çok şaşırıyorum. Kesinlikle hiçbir Ermeni yetkili böyle bir açıklama yapmadı’ diye cevap verdi.

devamı (http://www.milliyet.com.tr/Dunya/HaberDetay.aspx?aType=HaberDet ay&Kategori=dunya&ArticleID=993794&Date=21.09.2008&b=Toprak%20talebiniz%20var%20m i&ver=80)

ayyıldız66
21.09.08, 14:22
Toprak talebimiz yok

Sarkisyan, ‘Türkiye’den toprak talebiniz var mı?’ sorusuna, ‘Toprak iddiasına çok şaşırıyorum. Kesinlikle hiçbir Ermeni yetkili böyle bir açıklama yapmadı’ diye cevap verdi.

devamı (http://www.milliyet.com.tr/Dunya/HaberDetay.aspx?aType=HaberDet ay&Kategori=dunya&ArticleID=993794&Date=21.09.2008&b=Toprak%20talebiniz%20var%20m i&ver=80)

Siz inandiniz mi buna? :)

deryatulga
21.09.08, 17:02
Siz inandiniz mi buna? :)

Devletten devlete tabii yok, çünkü uluslararası hukuk buna engel. Onun için de burunlarını kulak deliklerinden karıştırıp duruyorlar. Bizdeki ödlek ve cahil teslimiyetçiler olmasa bu konunun gazı zaten çoktan çıkardı. O zaman açıkça söylesinler de bilelim: Ermeni sorunu dedikleri şey nedir ve nasıl halledilecek?

verda
24.11.08, 14:24
24 Kasım 2008

'1915 olayları Ermeni soykırımıdır'

Vatikan Türkiye'yi şoke eden bir açıklama yaparak, 1915 olaylarını 'soykırım' olarak nitelendirdi. Vatikan, sözde soykırımın iddia değil gerçek olduğunu da savundu.

Papa 16. Benediktus, Ermeni piskoposlardan oluşan heyeti kabule hazırlanırken, Kardinal Kasper, Vatikan’ın 1915’teki olayları “soykırım” olarak nitelediğini anımsatarak, “Papa, Türklerin hoşuna gitmese de soykırım kelimesini kullanmıştır” dedi.

Lübnan’daki Ermenilerin dini lideri I. Avram başkanlığındaki heyetin Papa 16. Benediktus’u ziyareti öncesinde, Vatikan yetkililerinden Papalık Hıristiyanlar arası Birlik Kurulu Başkanı Kardinal Walter Kasper, Vatikan Radyosu’na yaptığı açıklamada, 1915 olaylarını “soykırım” olarak niteledi.

Kardinal Kasper, Papa II. Jean Paul’ün Eylül 2001’deki Ermenistan ziyaretine atıfta bulunarak, “Ermeni soykırımı bir vakıadır. Bu, tüm Ermenilerin vicdanında ve kalbinde bir yaradır. Vatikan’ın bu konudaki tavrı, II Jean Paul’ün Ermenistan ziyareti sırasında açıklanmıştır. Papa, oradaki soykırım anıtını ziyaret etmiş, Türklerin hoşuna gitmese de soykırım kelimesini kullanmıştır” dedi.

Kardinal Kasper, soykırımın bir iddia değil bir gerçek olduğunu da ileri sürerek, “Bu bir terim meselesi değildir. Pek çok kurban bulunduğu tarihi bir vakadır ve bu hatıranın iyileştirilmesi gerekmektedir. Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin iyileştirilmesi için Vatikan ne yapabilir bilemem. Ama bu Ortadoğu barışı için de önemli bir hadise. Katolik Kilisesi her şeyden önce mağdurlardan yanadır. Bu bizim davranışlarımızı belirleme konusundaki en önemli ilkedir” diye konuştu.

Kasper, Ermeni piskoposlardan oluşan heyetin Vatikan’a yapacağı ziyaretin, Roma Katolik Kilisesi’nin diğer Hristiyan gruplarla ilişkileri açısından da büyük önem taşıdığını da söyledi.

Ermeni piskoposlarla Ortadoğu sorununu da ele alacaklarını belirten Kardinal Kasper “Lübnan’daki durum hakkında da görüş alışverişinde bulunacağız. Lübnan bir zamanlar Hıristiyan bir ülkeydi ama, artık Hıristiyanlar o ülkedeki nüfusun çoğunluğunu oluşturmuyorlar. Lübnan’daki kilise liderleri siyasi açıdan da önemli nüfuz sahipleri oldukları için Ortadoğu’da barış için diyalog açısından da bu ziyaret önemli” diye konuştu.

2000 yılında Ermeni Patriği II. Karakin ile dönemin Papası II. Jean Paul tarafından Vatikan’da yayımlanan ortak bildiride, 1915 olaylarının “soykırım” olarak nitelenmesi Türkiye’nin tepkisine neden olmuştu.

NTV'nin haberime göre, II. Jean Paul, 2001’te Ermenistan’a yaptığı ziyarette ise 1915 olaylarına değinirken, Ermenice’deki “Metz Jeghem” (Büyük Facia) ibaresini aynen kullanmayı yeğleyerek, yaşanan hadiseleri “insanlık dışı sapkınlık” olarak nitelemiş ve o tarihte yaşananların tüm dünya tarafından tanınması temennisinde bulunmuştu.
http://www.iyibilgi.com/haber.php?haber_id=98463

deryatulga
27.12.08, 16:24
AKTUELL VOM 22.03.2008
Wieder in der Heimat
Ein Exil-Armenier kehrt zurück in die Türkei
Und die Stadt hielt noch weitere Überraschungen für Hermon bereit:


"In Armenien habe ich mich bemüht, das Thema Türkei und Türken zu enttabuisieren. In Frankreich habe ich mich dafür eingesetzt, der armenischen Diaspora ihre Vorurteile gegen die Türken auszutreiben. Und jetzt bin ich in der Türkei und versuche, das Thema Armenier und Armenien zu enttabuisieren. Meine Berufung ist es, Tabus zu bekämpfen."

CHP' ye Ermeni katılımıArıtman'a en iyi cevap yine CHP'den geldi. Bugün İstanbul'da CHP'ye 5 bin kişi katıldı. CHP saflarına katılanlar arasında kimler yoktu ki...Hürriyet Karelerle İsrail katliamı

Güiza alay konusu oldu

Duş alırken yakalanan ünlüler

Çok konuşulacak seks sahnesi

Sırrı Sakık Meclis'te zor tutuldu
HUKUK KÖŞESİHer türlü hukuki sorunlarınızı hukuk büromuzla paylaşabilirsiniz.

GÜNÜN YORUMUSon yaşananlar tesadüfi değil! ‘Kırmızı Kitab’ı duymayan yoktur, özellikle Kurtlar Vadisi dizisinde İskender B&uum...

Fener'e şok üstüne şok
Ara transferde kadrosunu güçlendireceğini açıklayan Fenerbahçe Yönetimi, kimin kapısını çalsa, takas...
Trabzonspor'u yeneriz
Bursa'da gözler Sağlam'da
En az yenik oynayan takım
İngilizler Ali Sami Yen'i seçt...
Cimbom Güiza ile dalga geçti
Necati ikna edilemiyor
Baros kariyer rekoru kırdı
Dilmen'den Bursaspor'a yanıt
Denizli'yi kızdırıcak sözler



Issız Adam
ALPER 30'lu yaslarda, gurme sayılacak düzeyde yemek kültürü olan kendi restoranının sahibi iyi bir aşçıdır. Lüks yaşamayı seven, işinde başarılı ama özel yaşantısını her gün farklı kadınlarla birlikte olarak düzene koyamamış..
Film Detay >>
Osmanlı Cumhuriyeti
Film, 1888 yılında başak tarlasında koşan ve sonra Atatürk olduğu anlaşılan çocuğun bir ağaca tırmanıp , kafesteki bülbülü alırken kafasının üzerine düşmesiyle başlıyor. Ardından filmin kararması ile 2007 yılına geliniyor.
Film Detay >>
Aramızda Casus Var
Alkolik olduğu gerekçesiyle CIA'deki işinden kovulan emekli ajan Ozzie Cox, intikam almak için bildiği gizli bilgileri bir cd'ye kaydeder.
Film Detay >>
Lorna'nın Sessizliği
Bir eroinmanla anlaşmalı evlilik yaparak Belçika vatandaşlağınıda geçen Lorna, yaptığı anlaşma gereği bu evliliği sona erdirip Belçika vatandaşlığına geçmek isteyen bir Rus ile evlenecektir.
Film Detay >>
NOEL BABA DA CHP'Lİ OLDU



Bu arada Noel Baba da CHP 'li oldu. Noel baba kılığına girerek törene katılan Zeytinburnu Spor Kulübü Başkanı İsmail Meracı, "İstanbul'u alacağız "diyerek CHP saflarına katıldı.



CHP' YE KATILANLAR ARASINDA ERMENİLER DE VARDI



CHP' ye katılanlar arasında Ermeni asıllı Türk vatandaşları da vardı. Ermeni asıllı Raffi Hermonn, CHP'ye katılma nedenini "Aday olma konusunda da yerel seçimlerde hangi insanla hangi kadrolarla çalışmanız çok önemli" diyerek açıkladı. CHP İzmir Milletvekili Canan Arıtman'ın Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün kökeniyle ilgili sözlerine ilişkin Hermonn, " Ülkemizde CHP'si, AKP'si, milyonları kucaklayan parti içinde bütün insanların boyacı kutusuna girmiş gibi aynı olması beklenemez. Arıtman ve Kılıçdaroğlu gibi insanlar var her partide" dedi. Hermonn, "Özür Diliyorum" kampanyasıyla ilgili olarak ise, "Bazı toplumlar medeniyete erken varır; bazıları geç varır. Galiba jetonumuz geç düşüyor. Bütün toplumların onurunu kurtaracak insanların sayısı gün geçtikçe çoğalıyor" şeklinde konuştu.CHP’li Canan Arıtman’ın, özür kampanyası için ’düşünce özgürlüğü’ diyen Cumhurbaşkanı Gül’e yönelik, "Annesinin etnik kökeni araştırılsın" sözleri tepki çekmişti. Hatta kendi partisi başta olmak üzere toplumun her kesimi Arıtman'ın söylediği sözleri tasvip etmemişti. Arıtman'a en iyi cevap yine CHP'den geldi. Bugün İstanbul'da CHP'ye 5 bin kişi katıldı. CHP saflarına katılanlar arasında Ermeni, Musevi vatandaşlarla çarşaflı ve türbanlı

deryatulga
28.12.08, 14:04
İstiklal madalyalı ErmenilerAVNİ ÖZGÜREL
28/12/2008

Bir grup eli kalem tutan insanın başlattığı ‘Ermenilerden özür dileme kampanyası’yla başlayan tartışma dinecek gibi görünmüyor. Muhtemelen nisan ayında konu ABD’nin yeni başkanı Obama’nın önüne geldiğinde bunu daha bir hararetle tartışacağız. Vesileyle geçmişte değindiğim bir ayrıntıyı yeniden hatırlatmak istedim.
Türkiye’nin soykırım iddialarını tekzip ederken dayandığı belgeler, raporlar, tarihçi yorumları malum. Ankara’nın yapması, gündeme getirmesi gereken ama her nedense yapmadığı, anmadığı pek çok şey var bu konuda... İstiklal Madalyalı Ermeniler bunlardan biri.

Tehcir bölgelerinden dönüş
Tehcir kararının sebeplerini uzun uzadıya anlatmaya gerek yok. Ve tehcir kararının yerine getirilmesi sırasında kafileleri korumakla görevlendirilen zabıta kuvvetlerinin ihmali/teşviki hatta bazen iştirakiyle çoğu aşiretlere mensup silahlı gruplarının saldırısı sonucu binlerce Ermeni’nin katledildiğini de.
Tehcir kararı alınırken vilayetlere iletilen tebliğde Ermenilerin kıymetli eşyalarını yanlarına alabileceklerinin belirtilmiş olmasının kimilerinin iştahını kabarttığı, katliamlara büyük oranda bunun sebep olduğu, koruması zayıf kafilelerin beraberinde büyük servet taşıdıkları şayiasının kışkırtıcı etki yaptığını da unutmamak lazım. Keza anılan dönemde Ermenilerin bulundukları yerlerde varlıklı, büyük arazi ve mal varlığı sahibi olarak bilindiğini, kimilerinin Türklere faiz karşılığı borç vermeyi iş edindiği, bu nedenle siyasi sebepler dışında tehcir kararının mahalli öfkeyi tetiklediğini de. Söylemek istediğim saldırıların ve yer yer katliam boyutuna varan can kayıplarını arka planında bu sebeplerin de rol oynadığı, bazen tek belirleyici sebep olarak öne çıktığıdır.
Birinci dünya savaşının bitimi ve mütarekenin imzalandığı dönemde kimi Ermeni gruplarının gerek işgal edilen bölgelerde gerekse Anadolu’nun muhtelif yerlerinde missileme sayılabilecek hareketlere giriştiğini de biliyoruz.
Ancak bütün bunların yanı sıra aynı süreçte kaderlerini Türkiye’yle müşterek gören, Amerikan ve İngilizlerden kaynaklanan kışkırtmanın Ermenilere hayır getirmeyeceğine inanan, özellikle Amerikan misyonunun amacının Ermeni gençleri Ermeni kilisesinden koparıp Protestan kilisesine bağlamak olduğunu fark eden Ermeniler olduğu da gerçek. Nitekim tehcir bölgelerinde özellikle Fransız ve Amerikan misyonlarının telkinlerinin bu yönde olmasının tepki doğurduğunu, Protestanlığın göçmenliğin kabul şartı sayıldığını biliyoruz.
Mütareke sonrası gerek mallarını almak, gerekse duygusal sebeplerle doğdukları toprakları terk etmemek maksadıyla Türkiye’ye geri dönmeyi isteyen Ermenilerin sayısının yüz binlerle ifade edildiğinin kanıtı arşivlerde duruyor. Osmanlı devletinin tehcir sırasında yaşanan hadiselerden aldığı ders sonucu, ‘Geri dönüş’ü izne, bir tür vizeye bağladığı da sır değil.
O dönemde izinsiz dönmeye alışanların yakalandıklarında geldikleri yere geri gönderilmesine dair genelgeler vs. vardır.

Milli mücadele
Bu süreçte Ankara’da başlayan direniş örgütlenmesi ve Kuvayı Milliye’yi düzenli orduya dönüştürüp işgal kuvvetlerinin karşısına çıkarma çalışmaları sırasında özellikle sıhhıye birliklerinin oluşturulduğu aşamada Ermeni asıllı Osmanlı vatandaşlarının Ankara safında mücadeleye katıldığı düşünülebilir.
Benim bildiğim 16 Ermeni’nin Milli Mücadele sonrası BMM tarafından İstiklal Madalyası’yla ödüllendirilmiş olduğu. Bunların bir kısmının madalyası yeşil kurdeleli. Yani cephe gerisinde gösterdikleri üstün yararlık dolayısıyla verilmiş. Bir kısmının madalyası kırmızı kurdeleli. Bunun manası da düşman karşısında silahlı çatışmada üstün yararlık göstermiş olunması. Birkaçının madalyası da yeşil-kırmızı kurdeleli. Yani hep cephe gerisindeki hizmetinde hem silahlı çatışmada gösterdikleri yararlık dolayısıyla.
Geçmişte yayımladığım için listeyi buraya koymadım. Ama buna dair
belgeler, hem BMM’de hem genelkurmayda mevcut. Soykırım iddiasını savunanların , bu suçu işlemiş halkın milli mücadelesine katılmış, üstelik katılmakla kalmayıp gösterdikleri üstün yararlık meclis kararıyla ödüllendirilerek tescillenmiş insanların varlığını nasıl değerlendireceklerini merak ediyorum.
Bu madalyalar Milli Mücadele’ye katılan Ermenilerin sayısı da değil üstelik. Sadece içlerinde üstün yararlık gösterenler.

deryatulga
03.01.09, 12:22
Ermeni sorununu öğrenmekMEHMET ALİ KIŞLALI
03/01/2009sayfayı yazdırarkadaşına gönderarşive ekle
Bugünlerin çok yönlü sorunlarından biri ‘Ermeni sorunu’. Hele bir grup ‘aydın’ın başlattığı, 1915 olayları için ‘özür dileme’ kampanyası karşısındaysanız, konu hakkında biraz bilgiye sahip olmanız gerekiyor. Rahmetli meslektaş Uğur Mumcu’nun dediği gibi, ”Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmak” yanlışına düşmemek için. Sakın “Ermeni sorununu bilmiyorsan ne biliyorsun?” demeyin. Sorunun çok boyutları var.
Galatasaray Lisesi’nde, ortaokul 2. sınıfta, Nurettin bey Türkçe hocamızdı. Üzerinde durulan konular hakkında yeterli bilgisi olmayan, bilmediklerini öğrenme girişiminde de bulunmayanlara, ”Bilirsin ki bilmezsin. Bir bilire sormazsın. Sorarsan bilirler ki bilmezsin” derdi.
Zaman zaman ülke için büyük önemi olan, ama birçok yönünü iyi bilmediğim konularla karşılaşırım. Yeterli bilgiye sagip olmadığımdan, bu konular hakkında yazmaya cesaret edemem. Gereksinim duyup öğrendiğim son dakika bilgileri de yeterli bulmadığımda en çok ‘google ötesi’ kaynaklar ararım.
Kimilerinin ‘Ermeni soykırımı’ dediği olaylar hakkında, şimdiye kadar çok şey yazıldı. Tartışma yapıldı. Yapılıyor. Ama olayın ayrıntılarını, peşin hükme sahip olmadan öğrenmek için başvurabileceğiniz kaynak fazla değil. İşte onun için, başlangıçta meslektaş olan, şimdi bilimsel araştırma aşamalarını geçmiş; Uluslararası Stratejik Araştırmalar Kurumu’nun kurucu başkanı Doç. Dr. Sedat Laçiner’in yazdığı, 650 sayfalık ‘Ermeni Sorunu, Diaspora ve Türk Dış Politikası’ isimli yayın dikkat çekici.Yazarın bu konudaki araştırmaları bir kitaba sığmıyor. Arkadan başka ciltlerin geleceğini söylüyor. Aşağıda ayrıntılı içeriğini bulacağınız bölüm daha ziyade oluşan Ermeni diasporası ve olayların soykırım sayılıp sayılamayacağıyla ilgili.
Günümüzde ‘özür dileme kampanyası’ ile dikkatlerin çevrildiği ‘soykırım’ hakkında önyargılardan arınmış bilgilerle iddia anlatılmaya çalışılıyor. İddia sahiplerinin tezleri de ayrıntılı biçimde irdeleniyor. Laçiner enine boyuna incelediği konuda, ‘Ermeni iddiaları Türkiye’nin dünya ile ilişkilerini nasıl etkiliyor?’a özel önem vermiş.
Kitap 7 bölümden oluşuyor; 1) Osmanlı Yılları.
2) Cumhuriyet’in İlk Yıllarında Ermeni Sorunu (1923-1965). 3) 1965 Ermeni Sorununda Dönüm Noktası. 4) 1970’li Yıllar ve Terrörün Dönüşü. 5)Terrörden Meclislere (1980’ler). 6)Soğuk Savaş Sonrası Ermeni Sorununun Türkiye’nin Dış İlişkilerine Etkisi. 7) Bu Etki İle İlgili, Genel Değerlendirme. Sonuç; Tespitler, Öngörüler ve Öneriler.
En geniş yer 250 sayfalık içerikle 6. bölüme ayrılmış. Sorunun Fransa ile ilişkileri nasıl etkilediğinin ayrıntıları 50 sayfa tutuyor. Avrupa Birliği ilişkilerinde; İngiltere, Belçika, Almanya, Hollanda, İtalya, Polonya, Baltık devletleri, İskandinavya ülkeleri İsveç, Norveç, Finlandiya, İspanya, Bulgaristan ayrı ayrı ele alınıyor. ABD ile ilişlilerde sorunun yeri diğer ülkelere göre daha önemli. Kanada ve Güney Amerika ülkelerinden Arjantin, Şili, Uruguay ve Brezilya kısaca, Ortadoğu ülkelerinden İsrail, Mısır, Lübnan biraz daha ayrıntılı hatırlatılıyor.
Karabağ ile Ermeni sorunu Türkiye ile Azerbaycan’ı yaklaştırıyor. Ermeni diasporasına karşı Türkiye-Azerbaycan Diasporaları İttifakı oluşuyor. Laçiner, Türk araştırmacıların okurlardan gerçekleri saklayarak bir yere varamayacağına işaret ediyor. Ama bazı ‘özgürlükçü’ denen çevrelerin, ‘Bu devletten her şey beklenir’ tarzı yaklaşımlarının da sağlıklı olmadığını belirtiyor.

karakartalci
02.06.09, 12:21
Prof. Kemal Karpat, 'Ermeni soykırımı' iddiaları konusunda tartışmalı tezler öne sürdü.

Ermeni nüfusunun o dönemde 2.5 milyon değil, 1 milyon 400 bin olduğunu söyleyen Prof. Karpat, İngiliz arşivlerinden elde ettiği bir mektupta Ermeni patriğinin aradaki farkı “Çünkü biz Ermeni nüfusunu bazı yerlerde iki defa saydık” sözleriyle açıkladığını anlatıyor. Kemal Karpat şöyle diyor: “Sürgünün yapıldığı 1915’te Doğu Anadolu Rus işgali altındaydı. Ancak 1917’de Rus orduları Bolşevik ihtilali nedeniyle geri çekilme kararı aldı. O tarihte Rus ordusuyla beraber, onların güvencesi altında yaklaşık bir milyon Ermeni gerilere çekildi”



Haberin devami: http://www.timeturk.com/news_detail.php?id=74694

Der Schakal
02.06.09, 13:24
Vor laaaaaaannnger Zeit sagte Derya Hoca was eigentlich die einzige entscheidende Komponente im Disput darstellt.

Man erstellt eine These (Genozid-These) und behauptet etwas bewiesen zu haben. Logischerweise muss dann die Antithese folgen um dies zu widerlegen. Warum hat man es bis heute nicht hinbekommen so ein Werk in umfassender Form vorzulegen? Warum versucht man den Disput auf Nebenschauplätzen (Opferzahlen, Aufstand der Armenier etc.) zu verlegen?
Es wird Zeit das eine umfassende Antwort von unabhängigen Historikern vorgelegt wird.

TruckTurkey
02.06.09, 13:47
Prof. Kemal Karpat, 'Ermeni soykırımı' iddiaları konusunda tartışmalı tezler öne sürdü.

Ermeni nüfusunun o dönemde 2.5 milyon değil, 1 milyon 400 bin olduğunu söyleyen Prof. Karpat, İngiliz arşivlerinden elde ettiği bir mektupta Ermeni patriğinin aradaki farkı “Çünkü biz Ermeni nüfusunu bazı yerlerde iki defa saydık” sözleriyle açıkladığını anlatıyor. Kemal Karpat şöyle diyor: “Sürgünün yapıldığı 1915’te Doğu Anadolu Rus işgali altındaydı. Ancak 1917’de Rus orduları Bolşevik ihtilali nedeniyle geri çekilme kararı aldı. O tarihte Rus ordusuyla beraber, onların güvencesi altında yaklaşık bir milyon Ermeni gerilere çekildi”


Kemal Karpat'ın Erivan havalisen göç eden 1 milyon Osmanlı Ermenisi iddiası çok abartılı. Lynch 1901 de Erivan havalisinin Ermeni nüfusunun sayısını 500.000 civarında verir. Erivan havalisine göç eden Osmanlı Ermenilerinin sayısı 400-500 bin civarında görülüyor. Gürcistan ve Güney Rusya'ya gidenlerin tam sayısı belli değil.
Ama her halukarda 1921 de 1.2 milyon civarında Osmanlı Ermenisi'nin hayatta olduğu bir gerçek.

deryatulga
02.06.09, 14:00
Kemal Karpat'ın Erivan havalisen göç eden 1 milyon Osmanlı Ermenisi iddiası çok abartılı.

Abartili falan degil, düpedüz uydurma. Bu yasa gelmis ve belli bir söhrete ulasmis bir bilim adaminin böyle ucuz siyasi manevralara alet olmamasi gerekirdi!

TruckTurkey
02.06.09, 14:25
Rusya'nın İran ile yaptığı savaşlardan sonra bölgeyi ele geçirmesiyle nufüs istatistikleri hızla değişiyor. Bunları tam olarak bilmeden 1 milyon sayısı iddia edilmez.
Sonra yalancı yaftasını boynuna asıyorlar adamın.

Yigit Efe
03.06.09, 13:32
Google Ermeni Diasporasını Kızdırdı

Dünyanın en büyük internet arama motorlarından ve online ilan sitelerinden Google, Ermeni Diasporası’nı kızdırdı.

ABD’de yerleşik Ermeni Diasporası’nı çatısı altında toplayan Amerika Ermeni Ulusal Komitesi (Armenian National Committee of America-ANCA) Google'ın arama motorunda ‘Ermeni Soykırımı, Ermenistan, Ermeni’ sözcüklerinin aranması halinde ABD’deki en etkin Türk lobicilik kurumlarından biri olan Amerika’nın Türk Koalisyonu’nun (Turkish Coalition of America-TCA) web sitesine yönlendirilip, İngilizce karşılığı ‘şeytana uyma' olan ‘Don’t be evil' ilanlarıyla karşılaşıldığını öne sürerek, Ermeni Diasporası’nı, Google’a tepki göstermeye çağırdı.

Emine Hanım Hobabax kullandı ve tam 8 kilo verdi. Tıklayın! :brüll:

...

http://www.starkibris.net/index.asp?haberID=30523