Der Schakal
25.03.05, 15:40
Tarih yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir.
Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen gerçek insanlığı şaşırtacak bir nitelik alır.(1933)
Mustafa Kemal Atatürk
BİR SOYADI YANLIŞLIĞINDAN
ERMENİ OLAYLARINA
Dr.Mete Soytürk
Almanya
18.Mart 2005
Geçen yıl Hürriyet Gazetesi köşe yazarları Oktay Ekşi ve Emin Çölaşan'ın zaman zaman köşelerinde bahsettiği bir yapıtı, Justin McCarthy'nin Prof.Bilge Umar tarafından Türkçe'ye çevirisi yapılan "Ölüm ve Sürgün" adlı bir kitabını okudum. 1821-1922 yılları arasında Balkanlarda, Avrupa'dan gelen akımlara uyarak Ulus devleti kurmak isteyen insanların birbirlerini nasıl boğazladıklarını anlatan bir kitap. Bu kitabın 230. Sayfasında bir isim ve makale dikkatimi çekti.
"Avusturyalı gazeteci Stefan Eshnanie" Rusların 1918'in başında, Doğu Anadolu'dan çekilmesinden sonra, yöreye gitmiş ve gördüklerini bir rapor halinde yazmıştı. Kitapta işte bu rapordan bölümler vardı.
"Eshnanie" Böyle bir soyadı garibime gitti. Yıllardır Almanya'da yaşıyorum, böyle bir ad duymadım. İsim sözlüğünden ve internetten baktım, böyle Almanca bir isim yoktu. Çeviriyi yapan Prof. Bilge Umar, Amerikalı yazar McCarthy'nin bazı diğer bazı ad yanlışlıklarını dip notlarında düzeltmiş. Ayrıca Avusturya'lı gazetecinin hazırladığı bu makaleyi, herhangi bir yerde yayınlayıp yayınlamadığını da bulamamış. Bunun üzerine bu bilginin hangi kaynaktan alındığına baktım. Kitapta bu belgenin aşağıdaki kaynaktan alındığı anlaşılıyordu. Bu dergiyi bulup okudum. Bu yazılı belge şu.
Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Aralık 1982 yılı, Sayı: 81 Sayfa 443-450
Belge No: 1880
Yarbay Seyfi Beye
Genel Karargah ikinci Şube'ye(İstihbarat), İstanbul
Batum
Noyes Viner Tagblat-Viyana, Peşer Loyt-Budapeşte, Lokal Ançayker-Berlin, Algemen Hande Islat-Amsterdam, Vakit-İstanbul.
İki haftadan beri Ermeni ve Rusların Kürdistan ve Ermenistan(doğu Anadolu) yoluyla geri çekilmelerinin izlerini izliyorum. Ve her ne kadar bu arazinin Ermeni çetelerinden temizlenmesinden iki ay geçmiş ise de, her adımda kaçan Ermeni çetelerinin yaptığı işitilmemiş zulümlerini görüyorum. Trabzon'dan Erzincan'a ve Erzincan'dan Erzurum'a kadar bütün şehir ve köyler harabe halinde bulunuyor. Görülmemiş bir zulüm ile öldürülmüş Türklerin ölüleri her tarafta dolu. Yanlız dağlara kaçmak suretiyle kendilerini kurtarabilen ve geri kalan halkın söylediklerine göre, Türk halkının asıl korkulu günleri Rus birliklerinin çekilmesi ve Ruslar tarafından boşaltılan arazinin Ermeni çeteleri tarafından teslim alınması üzerine başlamıştır. Ruslar ahaliye genellikle iyi muamele ediyor ve Ermenilerin tacizlerine karşı onları koruyorlardı. Fakat Ermeniler bu yerlere sahip olunca, düzenli bir şekilde imha hareketleri başlamıştır. Ermeniler Kürt ve Ermeni arazisini(bölgeyi) Türklerden(ve Kürtlerden) arındırmak ve milliyet sorununu çözümlemek istediklerini açıktan açığa söylüyorlardı. :ugün Rus tutsaklığından kaçmış ve şimdi Kars ve Aleksandr Pol(Gümrü-Leninakan)'dan gelmiş serbest bırakılmış-Avusturyalı ve Alman harp esirleriyle konuşma fırsatını buldum. Bunlar Ermeni çetelerinin Türk harp tutsaklarından 360 kişiyi Kars'ta ve Aleksand Pol'da nasıl öldürmüş olduklarını görmüşler. Rus subayları Türkleri kurtarmaya çalışmışlar ve bu nedenle Rus subaylarıyla Ermeniler arasında kanlı çarpışmalar olmuştur. Kars'ta Türk tutsakların bir kısmını kurtarmayı başarmışlar. Şimdi bulunmakta olduğum Erzurum korkunç sir görünüş gösteriyor. Bütün şehir yıkık bir durumda bulunuyor ve hava ölülerin kokusu ile dolu. Ruslar tarafından burada bırakılmış olan askeri depoların büyük bir kısmı sapasağlam kalmış olduğundan Türklerin eline büyük bir ganimet geçmiştir. Ermenilerin Avusturyalı ve Alman harp tutsaklarını da kestikleri söylentileri yayılmışsa da, Türk esirlerin kesin bir biçimde öldürüldükleri dışında, bu iddiayı doğrulayan ipuçlarını elde edemedim.
Doktor Stefan Eşnaniye 23.05.1918
Görüldüğü gibi yine aynı ad. Biraz daha değişik yazılmış bu sefer. "Eşnaniye" Yukarıdaki gazete adlarının yanlış yazılışından, muhtemelen bu adın da yanlış yazılmış olduğu ortaya çıkıyor. Bunun üzerine 1. Dünya savaşında Türkiye'de görev yapmış müttefik Alman ve Avusturyalı gazetecileri ve yazdıklarını araştırdım. Bir ipucuna rastlayamadım. Sonunda "Vakit" gazetesi beni sonuca ulaştırdı. Vakit gazetesini 1917'de ilk olarak çıkaran Ahmet Emin Yalman'ın hatıralarını okumaya başladım. Evet, yanıt buradaydı. "Yakın tarihte gördüklerim ve geçirdiklerim" Cilt-1. Sayfa 239. Bu Avusturyalı Gazeteci, aynı samanda Vakit gazetesinin de muhabiri idi ve şu gazetelerin muhabirliğini yapıyordu."Neues Wiener Tageblatt" Viyana, "Pester Lloyd" Budapeşte, "Lokalanzeiger"Berlin, "Algemeen Handelsblad" Amsterdam, "Vakit" İstanbul. Gazetecinin de adı : Dr. Stefan Steiner. Böylece Avusturyalı gazetecinin gerçek soyadını öğrenmiş oluyorduk.
Anlaşılan 1918 yılının ilkbaharında, Rusların geri çekilmesinden sonra Doğu Anadolu'da Türklere ve Kürtlere yapılan katliamları ve tahribatları yerinde belirlemek için, içinde yabancı gazetecilerin de olduğu bir gurup buralara gelmiş. Yanlız Gazeteci Stefan Steiner'in bu haberi anlaşılan İstabul'da bir gazetede yayınlanmamış. Bunu da Ahmet Emin Yalman kitabının Ermeni olaylarını aktaran bölümünde 333-334. Sayfada söyle belirtiyor. "Bu kıtaller(toplu öldürmeler) hakkında Türk hükümeti 1917-1918'de geniş propaganda yayınları yapmıştır. Ermeni techirlerini ayıplayan bir çok insan, bu propagandaların tesiri altında görüşlerin değiştirmişler, Ermenilere karşı feveran hisleri uyanmaya başlamıştır. İstanbul gazeteleri bu feveranın yeni esef verici hadiselere yol açmasını ve bilhassa İstanbul'da taşkınlıklar başgöstermesini önlemek maksadıyla sistemli yayınlar yapmışlar ve uzak yerlerden ve çoğu Rusya'dan gelen Ermeni çetelerinin yaptıklarından İstanbul'da yaşayan Ermenilerin mesul tutulamayacağını ileri sürmüşlerdir."
O zaman gazeteci haberini nerede yayınladı sorusu akla geliyor. Herhalde Avusturya'da, Almanya'da veya Hollanda'da bir gazetede. Bunun izine biraz sonra rastlayacağız.
Öte yandan Askeri Tarih Belgeleri Dergisindeki bir başka belgeden Gazeteci Steiner'in bu gezisinde yanlız olmadığını, başka muhabirlerin de birlikte geldiğini görüyoruz.
Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Aralık 1982 yılı, Sayı: 81 Sayfa 411-414
Belge No: 1876
Yarbay Seyfi Beye
Genel Karargah ikinci Şube(İstihbarat), İstanbul
Erzincan
Erzincan'da iki aydan beri hala Müslüman ölülerinin gömülmesi ile uğraşılıyor. Şimdiye kadar kuyulardan çıkarılan veya hendek kenarlarında öldürülenlerin toplamı 606 kişidir. Bunlar Rusların Erzincan'ı işgali üzerine Anadolu'ya çekilemeyen fakir halktır. Birçoklarının elleri telefon telleriyle bağlanarak öldürülmüştür. Kuyudan çıkarılanların hepsi çürümüştür. Bazılarını göğüslerinde süngü yaraları, boğazlarında tel izleri görülüyor. Şimdiye kadar kuyularda bulunabilen ölüler cami meydanına getirilmiş, halk tarafından tanınanları ailelerine teslim edilmiştir. Bugün Erzincan'da üç dört binden fazla nüfus yoktur. Bunların birçoğu da yalınayak, aç düşkün ve perişan bir durumdadır. Erzincan'da kaldığımız dört gün içerisinde muhabirler ancak yarım saat kadar mezalim sahnelerini gezdiler. O sırada da Ermeni kilisesi ile mezarlığını gördüler. Ölüleri ve diğer şeyleri görmeye önem vermiyorlar. Çıkan ölülerin başlarının ve yıkılan yerlerin tümünün fotoğraflarını aldırdım. Erzurum eski Alman Konsolosu Anders'in beraberimizde bulunması muhabirleri incelemeye değer yerlere götürmeye engel olmaktadır. Muhabirlerin en çok ilgili oldukları yerler çarşılardır. Bilgilerinize arz olunur.
Ahmet Refik 2 Mayıs 1918
Yani Muhabirler dışında Ahmet Refik ve Alman konsolosu Anders'de bu topluluk içinde seyahet etmekteler.
Askeri Tarih Belgeleri Dergisindeki yukarıdaki belgelerden, raporların Genel Kurmay askeri istihbarat dairesı olan ikinci Şubeye yazılması beni başka bir yöne itti. 1914 yılında bu şubenin başkalığını ve savaşın başlamasından sonra da yerine Alman bir Yarbay'ın Yarbay Perrinet von Thauvenay'ın atanması nedeniyle, aynı şubenin başkan yardımcılığını Kazım Karabekir Paşanın yaptığını okumuştum. Bu nedenle Kazım Karabekir'in anılarını okudum. Kazım Karabekir çok titiz bir istihbaratçı olduğu için kitaplarında çok önemli ayrıntıları olduğu gibi yazmış. "1917-1920 arası Erzincan'dan Erivan'a Ermeni Mezalimi" adlı kitabın(Emre yayınları 2000, İstanbul) 190. Sayfasında şu resmi buldum. Erzurum: Yabancı Gazeteciler Doktor Vays, Doktor Stayn(Avusturyalı) Tarihçi Ahmet Refik(Altınay) Bey'le birlikte, Ermeniler tarafından katledilip kuyulara doldurulan masum Müslümanların cesetlerine bakıyorlar.
Anlaşılan yukarıdaki inceleme gezisine Alman gazetecisi Vays(Paul Weitz. Alman konsolosluğunda dışişleri görevlisi gazetici) ve tarihçi Ahmet Refik Bey'de katılmışlar. Böylece geziye katılanları ve doğru adlarını bulmuş olduk. Fakat gazete haberi hala yoktu.
Son yıllarda tekrar gündeme gelen Talat Paşa Cinayeti ile ilgili yazılanları incelerken, Osmanlı Parlamentosunda Dürzilerin temsilcisi Harran Milletvekili Emir Şekip Arslan'ın 1921'de yazdığı "Armenische Lügengewebe" "Ermenilerin Yalan yumağı" adlı kitabı okumuştum. Bu kitapta Hollanda'da Algemeen Handelsblad adlı gazetede 25.05.1920 tarihde yazılmış bir makaleden bahsediliyor ve bu makalenin kısa bir özetini veriliyordu. Bu özetin, yukarıda sözü geçen geziye çok uyması nedeniyle bu makaleyi istettim. Makale geldi. Yanlız yine bir eksiklik vardı. Makaleyi yazan adını vermiyordu. Yalnız yazıyı okuduktan sonra içeriğinden makalenin yazarının Dr. Stefan Steiner olduğu hemen anlaşılıyordu. Şimdi bu yazıyı okuyalım. Tercümesini bir süre Hollanda'da yaşayan kardeşim Işık ve arkadaşı Neyran yaptılar.
Algemeen Handelsblad
Amsterdam
25.05.1920-Salı
ERMENİSTAN
Türk-Ermeni Sorunu
Balkanlarda görev yapan bir gazeteci arkadaşımızdan aşağıdaki ilginç mektubu aldık. Bu mektubun içeriği, Ermeni sorununa Batı Avrupa'daki alışılageldik görüşten farklı bir bakış getiriyor. Bu gazeteci arkadaşımızın tarafsızlığına büyük güvenimiz var. Onun olayları değerlendirmesi daima kanıtlara dayandığı için, yazılarını yorumsuz olarak ve hiç bir değişiklik yapmadan olduğu gibi yayınlıyoruz.
Aynen Sultan Abdülhamit devrinde olduğu gibi, bugünlerde Kilikya'dan yeniden çok sayıda Ermeninin katledildiğine dair çirkin haberler geliyor. (Gazeteci Steiner burada, o günlerde gündemi oluşturan, Fransız işgali altındaki Adana, Gaziantep ve Maraş ve Urfa'daki Ermeni zulmune ve katliamlarına karşı Kuvvayı Milliye Hareketlerinde bahsediyor.) Konuyu çoktan unutmuş olan dünya kamuoyu, bu haberlerle yeniden şok oldu. Aslında din uğruna yapılan bu iğrenç katliamları savunmaya ve koruma altına almaya hiç niyetim yok. Fakat her gerçeğin iki yönü vardır. Olaylar sırasında Türkiye'yi parçalayıp yıkmak isteyen itilaf devletleri ve basını, propaganda yaparak Kilikya'daki Ermeni kıyımını Türklere karşı bilinçli olarak kullandılar ve bütün yıkımın Türkiye tarafından yapıldığını iddia ettiler. Önemli olan gerçeğin ne olduğunu bulmaktır. Bu bilinçle, sözü edilen bu kitlesel katliamdan gerçekte yalnızca Türklerin sorumlu olamayacağını gözler önüne sermek istiyorum.
Bun konuda fikrimi söyleme hakkını kendimde buluyorum. Çünkü Birinci dünya savaşı süresince Türkler ve Ermenilerin birbirleriyle nasıl bir nefret ile boğuştuklarını çok açık bir şekilde gözlerimle gördüm.
1918 baharında Rusların yenilgisinin sonucunda Türkiye yeniden saldırıya geçtiginde ve peygamberin mukaddes bayrağı Osmanlı ülkesinin dışında da dalgalandığında, ki Küçük Kaynarca anlaşmasından beri hiç böyle olmamıştı; ben kendimi Ermeni-Rus sınır bölgesinde buldum ve Türklerin Kafkasya'da ki ilerlemelerine şahit oldum.
Savaşı yaşayan biri kişi, bir ülke ve ulusunu tanımak için savaş halinden daha iyi başka bir fırsat olmadığını kabul edecektir. Bu durumda bütün insani canavarlıklar büyük bir şiddetiyle ortaya çıkar. Savaşımın gerektirdiği kaba güç kullanma ile, kültür ve uygar davranışlar kaybolur. O sıralar Avrupalı olarak tek bir ben, bu kritik ortamda bulunuyordum. Bu durumda söylenebir ki Türklerin Rus- Ermenistan'ına ilerleyişi sırasındaki olayların tek Avrupalı şahiti bendim.
Seyahatime başlamadan önce Ermeni yanlısıydım. 1916-1917'de İstanbul'daki kalışım sırasında, Ermenilere yapılan toplu katliam hakkında, az çok bilgisi olan Avrupalılardan ve Türkiye Ermenilerinden yeteri kadar tiksindirici, çirkin ayrıntılar duymuştum. Bu kişiler Türkleri suçlu ve Ermenileri de, barbar Türklerin masum kurbanları olarak görüyorlardı.
Türklerle aram yeterince iyi olduğu için, bu hassas konuda, hiç bir Avrupalının konuşmaya cesaret edemeyecegi şeyleri sorabiliyordum. Türklerin bana karşı olan davranışları, benim Ermenilerin suçsuz, Türklerin de suçlu olduğuna dair inancımı kuvvetlendiriyordu. Çünkü ben Ermeni olayları ile ilgili bilgi almak için, soru sorduğumda Tüklerden şöyle yanıt alıyordum: "Bizim hakkımızda anlatılanların hepsi doğru. Biz 1 milyon Ermeniyi kestik. Bu korkunç bir katliamdı. Fakat biz bu konuda haklıydık ve bu suçtan ötürü ancak kendimize karşı sorumluyuz." Bütün çabalarıma rağmen bu konuda ayrıntılı bilgi ve olayların gerçek nedenleri hakkında bilgi elde edemiyordum. Ben de bu durumda şöyle bir yargıya varabiliyordum: Orada Hristiyanlara karşı fanatik bir din savaşı güdülüyordu. Bu olaylar Ermenistan'ın dünyayla tüm ilişkisinin kesildiği Yukarı Ermenistan'da meydana geliyordu. Orada Ermeniler Türklerin insafına terk edilmişti.
1918 ilkbaharında Trabzon'a geldim. Bilindiği gibi kıyıdan Ermenistan'in dağlık bölgelerine giden tek yol buradandır. Trabzon 1915'de Ermeni katliamını yaşamıştı. 3 yıl sonra bu kentte yaşayan Rumlar ve Avrupalı Levantenler bana Trabzon surları içinde olan inanılmaz vahşeti; Trabzon sokaklarında nasıl Ermeni kanı aktığını, Ermeni mahallelerinin nasıl alev alev yandığını, bu olaylardan günler haftalar sonra bile çocuk cesetlerinin Platana limanındaki Bizans duvarına vurduğunu anlatıyorlardı. Ben yanmış yıkılmış mahalleleri gördüm. Bana bunların bir zamanlar Ermeni mahalleleri olduklarını anlattılar. Bana Hristiyan kiliselerini gösterdiler. Bunlar Ermeni kiliseleriymiş. İnsanlar gübre yığınlarını eşelerken hala kemikler ve ceset artıkları buluyorlarmış. Bana bunların Ermenilere ait olduklarını anlattılar.
Bütün bunlar, insanın hiç unutamayacağı korkunç izlenimlerdi ve herkes bir tek şey diliyordu: "Tanrı bizi ve herkesi bu barbarlıktan ve Müslümanların düşmanlığından korusun."
Bütün bu olanlardan dolayı ben lanetlerimi yağdırırken şüphesiz ki Hristiyanların tarafını tutması lazım gelen sıradan yaşlı bir Fransiskaner papazı başını salladı ve "Yanılıyorsunuz", dedi. "Sadece Türkler suçlu değildir. . Avrupa'dan gelen ve Avrupa kültür anlayışıyla Asyayı değerlendiren biri olarak, doğal olarak bu halkın yok edilmesi suçuna karşı lanetlerini yağdıracaksın. Fakat senin gördüklerin ve sana anlatılanlar, gerçeğin tamamı değildir. Bütün bunları anlayabilmen için olayları bir Asyalı gibi görmen ve yorumlaman gerek. Şunu unutma ki burada yüzyıllardır birbirlerinden nefret eden ve birbirine kin güden iki halk var. Burada iki farklı zihniyet var: Ermeni ve Türk zihniyeti. Bu iki düşman görüşteki insanlar birbirlerinin yok edilmesi gerektiğine inanırlar. Evet 1915'de Ermeniler yol edilmişlerdi, her şey onlara karşıydı ve yenilgiyi kabullenmek zorundaydılar. Fakat insan şuna inanıyor ki, eğer aynı konuma Ermeniler sahip olsalardı onlar da Türklere aynısını yapacaklardı. Benim raporlarımdan ve benim Beyazıt, Van, Erzurum ve Erzincan'daki görevlilerden aldığım raporlardan biliyorum ki 1915'de Ruslarla savaş başladığında Ermeniler, Türk ordusunun arkasından isyana kışkırtıldılar ve Türk köy ve kasabalarını yıkıp, yerle bir ettiler. Daha sonra Türkiye'de olan olaylar işte Ermenilerin bu ilk düşmanca tututmu nedeniyle başlamıştır. Kabul ederim ki çok korkunç şeyler oldu; Şimdiye kadar görülmemiş bir biçimde çok kan aktı. Fakat Ermeniler bu kan gölünün oluşmasında suçsuz değillerdi. Türkler gereğinden fazla ileri gittikler, fakat suç yine sadece Türklerde değildi. Suç Avrupalılarda görülmeyen çok derin nefretlerin oluştuğu, Asyalı düşünce tarzındaydı ve bu düşünceyle yapılan savaşta vahşice davranışlar ortaya çıkıyordu. "
" Örneğin Trabzon'a bak. Yanmış, yıkılmış Ermeni semtlerini gördün, fakat yerle bir edilmiş Türk mahallelerini de gördün mü? Henüz daha taze Türk mezarlarına da dikkat etti mi? Hayır mı! Haydi git ve gör. Ermeniler de aynı pozisyonda oldukları zaman Rus ordusunun korumasında zafer kazandıklarında, 1915' de yaşananlar tekrarlandı. Fakat bu sefer Türkler, Ermenilerce katledildi. Ermeniler, nerede bir Türk bulsalar onu acımasızca kesip doğrudılar, nerede bir cami görseler onu yağmalayıp yaktılar. Türk mahalleleri yakıldı, duman ve alev içinde kaldı. Tıpkı bir zamanlar Ermeni semtlerinde olduğu gibi. Şimdi Anadolunun içlerine gidip savaşın bütün bu izlerini takip edebilirsin: Bayburt'da, Erzincan'da,, Erzurum ve Kars'da. Oralarda daha dumanı tüten yığınlar göreceksin; daha çok kan ve ceset koklayacaksın. Ancak bunlar Türklerin ölüleri olacaktır."
Fransiskaner rahip bana gerçekleri söylemişti. Aylarca Ermenistan ve Kürdistan(Doğu Anadolu ve Kafkasya) içlerinde yolculuk yaptım ve gerçekten de rahibin bana anlattıklarının doğru oldugunu gördüm. Rus ordusunun geri çekilmesinden ve bunu takip eden barış anlaşmasından sonra, sözün ona Ermeni ordusu( Ermeni çeteleri) çeşitli operasyonlar yaptı. Bu çeteler Rusların çekildikleri bu Türk bölgelerini işgal ettiler. Ruslar işgal sırasında Türklerin canlarını ve mallarını koruyorlardı. Rusların geri çekilmesinden hemen sonra olanlar ise, yürek parçalayıcıdır. Küçük Türk yerleşim birimlerindeki insanlar, General Antranik ve Murat'ın çeteleri tarafından tek bir canlı kalmayıncaya kadar katledildi. Camiler son taşına kadar tahrip edildi.
Bu bulunmaz fırsatı yakalayan Ermeniler, beklentilerini, hayallerini bayağı genişlettiler ve neredeyse bütün Anadolu sanki onların olacakmış gibi davranmaya başladılar. Anadolu'da yaşayan Türklerle, yaşayan son erkeğe, son kadına ve son çocuğa varıncaya kadar hesaplaşabileceklerini ve onları yok edeceklerini umuyorlardı. Ben Erzincan'da yıkıntılar arasında yatan yüzlerce boğazlanmış Türkün cesedini gördüm. Kuyuların içine ışık tuttuğumda cesetlerle dolu olduğunu gördüm. Açılan toplu mezarlarda yüzlerce kadın ve erkek cesetlerinin üstüste yığılmış olduğunu kendi gözlerimle gördüm. Bunları kim yapmıştı? Zafer kazanan Ermeniler tabiki.
Böyle manzaralar beni sürekli olarak Yukarı Ermenistan yollarında, Kürdistan ve Rusya-Ermenistan'nda eşlik etti. Türkler'de şimdi tekrar bir zafer kazandıklar&rika, kıtası, Amerika kıtası, Güneydoğu Asya, Mısır, Hindistan ve Avusturalya'nın Avrupa'nın uygar! halkları tarafından nasıl sömürüldüğünü ve insanların nasıl sinek muamelesi gördüğünü bilmemektedir. Tabiki 2. Dünya savaşını çıkaranın da Avrupalılar olacağını tahmin edememektedir. Önemli olan savaşlara yol açmayacak koşulları yaratarak, birlikte yaşamayı sağlamaktır. Bu nedenle insanlar, ülkeler ve halklar arasına düşmanlık ve ayrılık tohumları atan Avrupa ülkeleri bu olayların esas sorumluları durumundadırlar. Öte yandan görüldüğü gibi bizimle müttefik dahi olsalar, o devrin Alman ve Avusturyalılarının Türklere ve Müslümanlara karşı görüşlerinin hep Sosyal Darwinizm gözlülüğüyle aşağılayıcı bir biçimde olduğu için, İngiliz ve Fransızlardan pek bir farkı olmadığıdır.
4-En son olarak şunu eklemek isterim. Tarihi arşiv belgelerinin günümüz diline çevrilmesinde hata yapılmaması gerekir. İncelediğim kitaplardaki belgelerin çevirilerinin bir kısmı özensiz, dikkatsiz, sayı hatalı ve anlam hatalıdır. Kötü yazı karakterleri ile, kötü kağıtlara basılmış ve titiz çalışılmamıştır. Böyle olunca da konuyla ilgili araştırma yapan ve kitap yazan Justin McCarthy ve Prof.Bilge Umar gibi bilim adamları bile yanılabiliyorlar ve benim gibi bir konuyu derinlemesine bilmek isteyen bir kişinin karşısına bir sürü engel çıkıveriyor. Öte yandan şunu da belirtmem de yarar var. Eğer böyle değişik bir ad yazım hatası olmasaydı, herhalde iki yılımı alan bu araştırmayı yapmayacaktım.
_ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _
Holländisch:
Algemeen Handelsblad
Amsterdam
25.05.1920 van Dinsdag
ARMENIE
De Armenisch-Turksche kwestie
Van een onzer medewerkers in den Balkan ontvingen wij den volgenden interessanten brief, waarvan de inhoud een anderen kijk geeft op de Armenische quaestie dan de in West Europa gebruijkelijke. Wij stellen in de objectiviteit van dezen medewerker het grootste vertrouwen. - Zijn betoogtrant bevat het bewijs dat hij dit verdient - en drukken daarom zijn correspondentie ongewijzigd en zonder commentaar af.
Evenals onder de regering van Sultan Abdulhamit komen uit Cilicie weer weerzinwekkende berichten over massaslachtingen van Armeniers, waardoor de zenuwen van de tamelijk afgestempte wereld weer opniew worden geschokt. Het valt mij in de verste verte niet in om slachtingen, door wie de ook worden gehouden, te rechtvaardigen en den weerzinwekkendsten van alle moorden, de gooddienstmoord, in bescherming te nemen. Maar elke waarheid heeft twee kanten, en wanneer de Armeensche perspropaganda het Armeensche bloodbad in Cilicie teger de Turken weet uit te buiten, in dezen zin, dat zij daardoor de volledige vernietiging van Turkije door de Entente bewerkt, dan meen ik dat het in het belang der waarheid is, om te onderzoeken of werkelijk alleen de beestachtigheid van de Turken aan deze massamorden schuldig is.
Ik geloof, dat ik eenig recht heb om dit uit te maken, want ik had gelegenheid om Turkije gedurende den oorlog bij wijze van spreken, in neglige te zien en wel juist daar, waar de Armeensche en Turksche stammen in den meest verbitterden haat elkaar te lijf gaaan.
In de lente van het gedenkwaardige jaar 1918, toen ten gevolge van de Russische nederlaag, Turkije het offensief weer begon, en de vlag van den profeet zegevierend in vreemde landen woei, wat sinds den vrede van Küçük Kaynarca niet meer gebeurd was, bevond ik mij in het Armeeinsch-Russische grensgebied, en maakte een deel van den Turkschen opmarsch in het voornamelijk door Armenieers bewoonde gebied mee.
Een ieder die weet wat oorlogvoeren betekent, zal moeten toegeven, dat er geen betere gelegenheid is, om een land en volk te leren kennen, als juist in den oorlog, waar alle menselijke hartstochten met geweld tot uiting komen, en waar het laagje cultuur en veinzerij voor de ruwe, hoogere noodzakelijkheid van de oorlogsvoering verdwijnen. Als eenige Eoropeaan bevond ik mij toen ter tijd in de kritieke omgeving en ben misschien de eenige Europeesche getuige ervan geweest op welke wijze de gebeurtenissen gedurende den Turkschen opmarsch in Russisch-Armenie zich hebben toegedragen, en hoe deze beide volkeren tot elkander stonden.
Voordat ik mijn reis begon, was ik reeds Armenisch gezind. Ik had gedurende mijn oponthoud te Konstantinopel, in de jaren 1916/17, genoeg weerzienwekkende details over de Armeensche massamorden in Turksch-Armenie gehord en de Europeanen, die meer of minder goed over de gebeurtenissen in Armenie ingelicht waren, gaven dan Turken alleen de schuld en beschouwden de Armeniers als de onschuldige offers van den Turkschen goddiensthaat en van de dierlijke hartstochten van een barbaarsch volk.
Mijn verhouding tot de Turken was goed genoeg om hen ook over dit netelige punt, wat een Europeaan bijna niet te berde durft te brengen, te spreken. De houding der Turken moest mij in mijn overtuiging sterken, dat de Armeniers onschuldig waren en de Turken alle shuld hadden. Want met een eigenaardige bruuske afwijzing werd mij steeds door iedereen Turk, wien ik ver het pro en contra van de Armeensche quaestie om inlichtingen vroeg, geantwoord: "Ja alles is waar wat men over ons verteld. Wij hebben een millionen Armeniers afgemaakt; het was afschuwelijk bloodbad, maar wij waren in ons recht en wij zijn daarvoor alleen tegenover ons zelf verantwoording schuldig." Het gelukte mij niet nog verdere details, of de gronden van deze verschrikkelijke daden te, weten te komen. En ik kon alleen tot den slotsom komen ..... In de loogelaten hartstochten van den oorlog het goddienstfanatiesme tegenover de Cristenen zich liet gaan, waar het maar gelegenheid daartoe zag. En dat gebeurde in het hoogland van Armenie, waar de van de gehele wereld afgesneden. Armenieers aan den Turken overgeleverd waren.
In het voorjaar van 1918 kwam ik in Trabzon van waaruit -gelijk bekend is -de einige beganbare weg naar binnenland van Hoog-Armenie loopt.
Trabzon zelf was in 1915 getuige van een Armeensch bloedbad en drie jaar later wisten Grieken en Levantijnsche Europeanen mij nog in kleuren en geuren te vertellen van de onbeschrijfelijke gruwelscenes, die zich binnen de oer-oude muren van de Trabzon in 1915 afgespeeld hebben. Hoe op de straten van Trabzon het bloed der Armeniers vloeide! Hoe de Armeensche wijken in rook en vlammen opgingen en nog dagen en weken na het bloedbad de lijken van kinderen tegen den oer-ouden Konstantijnschen dijk en in de haven van Platana aanspoelden. Ik zag geruineerde streken en men vertelde mij, dat dit eens Armeensche wijken waren geweest. Men toonde mij Cristelijke kerken. Dit waren de kerken der Armeniers. Men rakelde de mesthoopen op en beenderen en vergane lijken kwamen te voorschijn. Dat zijn lijken van Armeniers, zeide
men mij.
Dit zijn zulke ontzettende gewaarwordingen, die men nooit vergeet en die bij iedereen maar een wensch doen opkomen: God behoede onsen een ieder voor deze barbaarscheid en voor den godsdiensthaat der Mohammeden!
Maar een prior der Franciskaner monniken, een envoudige oude prister, die ongetwijfeld aan de zijde van de Cristenen stond, schudde zijn hoofd, toen ik in verwenschingen tegen de Turken uitbrak. "Gij vergist u" zeide hij, "de Turken hebben niet alleen schuld. Ja voor iemand die uit Europa komt en die met Europesche begrijpen over Azie will oordeelen, die zal de misdaad van het uitroeien van dit volk verwenschen. Maar het is niet de geheele waarheid, die gij gezien en gehoord hebt. Gij moet deze dingen door een Aziatische bril bekijken en begrijpen, dat hier twee volken elkaar met eeuwenouden haat en verbittering te lijf gaan. Men heeft hier twee mentaliteiten, de Turksche en de Armeeensche en beide mentaliteiten zeggen, dat een van hen te gronde gaan. Ja, in 1915 waren het Armeniers, die te gronde zijn gegaan.Alles werd tegen hen in werking gesteld, en zij moesten de nederlaag lijden. Maar zijt gij er wel van overtuigd, dat de Armeniers in dezelfde omstandigheden niet hetzelfde zouden hebben gedaan of deden? Ik heb mijn rapporten van missies, uitgezonden door mijn orde in Beyazıt, Van, Erzurum, Erzincan; uit de rapporten weet ik, dat in 1915 toen de oorlog met Rusland begon, het de Armeniers waren, die achter het Turkse leger de revolutie aanwakkarden en de Turksche dorpen en nederzettingen ontvolkten en met den grond gelijk maakten. De verdere gebeurtenissen, die daarna in Turkije voorvielen, waren alleen de gevolgen van deze eerste vijandelijke houding der Armeniers. Ik geef toe, dat er verschrikkelijke dingen gebeurd zijn; er is zooveel bloed gevloid als nog nooit te voeren. Maar onschuldig waren de Armeniers aan het ontstaan van het bloedbad niet. En wanneer de Turken dan verder gegaan zijn dan nodig was, dan ligt daarvan de schuld niet alleen bij de Turken, maar bij de mentaliteit van Azie, waar de volkenhaat dieper gaat dan bij de Europesche volken en waar de oorlog beesachtige vormen aanneemt."
"Zie b.v. naar Trabzon. Gij hebt de platgebrande Armeensche wijken gezien, maar hebt hij ook de platgebrande Turksche wijken aanschouwd? Hebt gij op de nog frissche graven van de Turksche bevolking gelet? Neen! Ziet toen de Armeniers zich in de zelfde positie bevonden als de Turken, toen zij zegevierend voortrukten onder de bescherming van het Russische leger, toen herhaalde zich het schouwspel van het jaar 1915, maar toen moesten de Turken het ongelden. Waar de Armeniers een Turk vonden, daar werd hij onbarmhartig neergehouwen, waar zij een Turksche moskee zagen werd deze geplunderd en in brand gestoken. Turksche wijken gingen even goed in rook en vlammen op als Armeensche wijken. Gij gaat thans het land in en gij zult de sporen van den oorlog kunnen volgen: Bayburt, Erzincan, Erzurum en Kars. Gij zult nog rookende puinhoopen zien; gij zult nog bloed en lijken ruiken, maar dat waren echter Turkse lijken."
De Franciscaner pater heeft slechts de waarheid gezegd. Maandenlang ging ik dwaars door Armenie en Kurdistan en ik vond bevestigd, wat hij mij verteld had. Na den terugtocht van het Russische leger, die op de Russische vreede volgde, namen de troepen van het z.g. Armeensche leger, de militaire operaties in de bezette Turkse gebieden over. Gedurende de Russische bezetting beschermden de Russen het leven en eigendommvan de Turken. Wat na dan terugtocht van de Russen gebeurd is, is hartverscheurend. De kleine Turksche nederzettingen werden door de benden van generaals Adronits en Murat tot den laatsten man afgemaakt, kerken tot den laatsten steen vernield.
Toen waren de Armeensche verwactingen nog hoog gespannen. Hun plannen reikten ver, omspanden het geheele Turksche rijk. En zij hoopten dat zij met den erfvijand zouden kunnen afrekenen tot den laatsten man, de laatste vrouw, het laatste kind. Ik heb in Erzincan ruines gezien, waar honderden lijken van gewurgde Turken lagen tusschen de puinhoopen. Ik heb licht laten schijnen in putten, die vol lijken waren. Ik heb met eigen ogen gezien, dat graven open gemakt werden, waarin mannen-en vrouwenlijken overelkaar lagen, bij honderden. Wie hadden dit gedaan? Die overwinnende Armeniers.
Deze tooneelen vergezelden mij op den verren, langen weg door Opper-Armenie, Kurdistan tot in Russisch-Armenie. En is het een wonder, dat de Turken, toen zij weer overwinnaars waren, wraak namen, kwaad met kwaad vergolden? Ik moet erkennen dat tijdens den Turkschen opmarsch naar Russisch- Armenie het moorden voortgezet werd door de Turken. Aan den anderen kant van de grens van de Sarıkamış werden de Armeensche vestigingen, die daar tamelijk gezaaid zijn, ontvolkt met vuur en ijzer. De meest verbitterde volkshaat woedde tegen de vroegere overwinnaars, thans overwonnenen , in den beestachtigen vorm, een wild land van Azie eigen. Onze Europeesche hersens begrijpen deze onverbiddelijke haat niet, die volkeren tegen volkeren opzweept tot de ergste gruweldaden. Maar wij mogen niet vergeten, dat Opper-Armenie een land is, waarvan de beschaving vergeleken kan worden met de oer-cultuur der Europeesche volkeren. De volkeren daar zijn geen naties, doch horden. En zoals in den oertoestand der volkeren een ontmoeting van twee hordende vernitiging beteekende van een dezer twee, zoo is men in de bergen om den Grooten Ararat heden ten dage nog niet bedacht op samenleven, doch op vernietiging. In de kale bergen van Opper-Armenie bestaat er geen compromis, alleen strijd op leven en dood. De overwinnaar leeft, de overwonnene kan alleen sterven.
Tijdens mijn verblijf in Alexandropol(Gümrü) gebeurde het volgende, dat een goed licht werpt op de mentaliteit van de menschen aldaar. Uit de richting van de bergengroep Alagöz hoorde men op een dag kanongedonder. De Armenische bevolking, die achter het Turksche front in angst en beven leefde, legden dit kanongedonder zoo uit, dat de Engelschen oprukten tegen de Turken. En zij leefden in de overtuiging, dat de Turken binnen enkele uren verslagen zouden zijn. Onmiddelijk ontstond achter het Turksche front een opstand, en de zwakke Turksche posten in de Armenische dorpen werden op de geraffineerde manier dood gemarteld. Maar de Engelsen kwamen niet. Een detachement van Kafkas- Armeniers had getracht door het dunne Turksche front te breken. Vandaar het kanongedonder. En toen het gevecht een paar uur later voorbij was, kwaam de wraak. De dorpen, waarin Turksche soldaten vermoord waren werden vernietigd. Kan men zeggen, dat de Armeniers geen schuld hadden?
In Alexandropol zelf, in een zuiver Armeensche stad, waar, niettegenstaande de Turksche bezetting, de Armeniers rustig hun werk deden , kwam ik veel in aanraking met toonaangevende Armeniers. Zij leefden voortdurend onder een verschrikkelijke angst, dat op een dag door een onbedachtzame handeling van Armeensche benden de Turken wraak zouden nemen en dat zij dan het eerst er aan zouden moeten gelooven. Een gedellte van Armeensche volk, het beste deel- was voor een vreedzame overenstemmming met de Turken. Men was nu eenmaal gedwongen samen te leven. En dan zou toch alleen verdraagzaamheid een eind kunnen maken aan het moorden. Mat het grootste gedeelte en de benden, de zoogenaamde militairen wilden van vreede niets weten. Hun leuze was : "Zij of wij, een moet te gronde gaan."
De mannen, die verdraagzaamheid en verzoeninig predikten, werden verwenscht door het gros van het Armeensche volk. Men zei mij openlijk in Armeensche kringen: "Nu zijn de Turken baas. Maar spoedig zullen wij weer heer en meester zijn en dan zullen we geen enkelen Turk, die in onze handen komt in leven laten. Tusschen ons is geen overeenstemming mogelijk. Wij hebben een rekening eeuwen oud te vereffenen. Onze strijd is zoo oud als ons volk. Deze strijd begon op den dag, waarop de Turken in ons land kwamen en zal tot den dag duren, waarop wij op zij te gronde gaan. Een verzoening willen wij niet. Vervloekt zijn zij , die vriendschap sluiten met de Turken. "
Zoo was de stemming in een tijd, waarin de Armenen geen hoop hadden ooit van de Turken bevrijd te worden. Het zag er naar uit, alsof de overwinnende halve maan geheel Russisch- Armenie tot zich zou trekken.
Hiernaar kan men beoordelen, wat er gebeurd is, toen de Turken moesten terugtrekken en de Turksche vestiginggen weer in handen van de Armeniers vielen.
Een vergelijk is alleen mogelijk tusschen beschaafde volkeren. Bij de volkeren van het wildste Azie bestaat alleen haat en vernietiging. "De Turken zijn schuldig. Zij hebben gemoord." Zijn echter de Armeniers minder schuldig, die ook hebben gemoord, zoodra daartoe de macht bezeten?
Azie kan men alleen beoordeelen met Aziatische ogen.
Yazan yapana sadık kalmazsa, değişmeyen gerçek insanlığı şaşırtacak bir nitelik alır.(1933)
Mustafa Kemal Atatürk
BİR SOYADI YANLIŞLIĞINDAN
ERMENİ OLAYLARINA
Dr.Mete Soytürk
Almanya
18.Mart 2005
Geçen yıl Hürriyet Gazetesi köşe yazarları Oktay Ekşi ve Emin Çölaşan'ın zaman zaman köşelerinde bahsettiği bir yapıtı, Justin McCarthy'nin Prof.Bilge Umar tarafından Türkçe'ye çevirisi yapılan "Ölüm ve Sürgün" adlı bir kitabını okudum. 1821-1922 yılları arasında Balkanlarda, Avrupa'dan gelen akımlara uyarak Ulus devleti kurmak isteyen insanların birbirlerini nasıl boğazladıklarını anlatan bir kitap. Bu kitabın 230. Sayfasında bir isim ve makale dikkatimi çekti.
"Avusturyalı gazeteci Stefan Eshnanie" Rusların 1918'in başında, Doğu Anadolu'dan çekilmesinden sonra, yöreye gitmiş ve gördüklerini bir rapor halinde yazmıştı. Kitapta işte bu rapordan bölümler vardı.
"Eshnanie" Böyle bir soyadı garibime gitti. Yıllardır Almanya'da yaşıyorum, böyle bir ad duymadım. İsim sözlüğünden ve internetten baktım, böyle Almanca bir isim yoktu. Çeviriyi yapan Prof. Bilge Umar, Amerikalı yazar McCarthy'nin bazı diğer bazı ad yanlışlıklarını dip notlarında düzeltmiş. Ayrıca Avusturya'lı gazetecinin hazırladığı bu makaleyi, herhangi bir yerde yayınlayıp yayınlamadığını da bulamamış. Bunun üzerine bu bilginin hangi kaynaktan alındığına baktım. Kitapta bu belgenin aşağıdaki kaynaktan alındığı anlaşılıyordu. Bu dergiyi bulup okudum. Bu yazılı belge şu.
Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Aralık 1982 yılı, Sayı: 81 Sayfa 443-450
Belge No: 1880
Yarbay Seyfi Beye
Genel Karargah ikinci Şube'ye(İstihbarat), İstanbul
Batum
Noyes Viner Tagblat-Viyana, Peşer Loyt-Budapeşte, Lokal Ançayker-Berlin, Algemen Hande Islat-Amsterdam, Vakit-İstanbul.
İki haftadan beri Ermeni ve Rusların Kürdistan ve Ermenistan(doğu Anadolu) yoluyla geri çekilmelerinin izlerini izliyorum. Ve her ne kadar bu arazinin Ermeni çetelerinden temizlenmesinden iki ay geçmiş ise de, her adımda kaçan Ermeni çetelerinin yaptığı işitilmemiş zulümlerini görüyorum. Trabzon'dan Erzincan'a ve Erzincan'dan Erzurum'a kadar bütün şehir ve köyler harabe halinde bulunuyor. Görülmemiş bir zulüm ile öldürülmüş Türklerin ölüleri her tarafta dolu. Yanlız dağlara kaçmak suretiyle kendilerini kurtarabilen ve geri kalan halkın söylediklerine göre, Türk halkının asıl korkulu günleri Rus birliklerinin çekilmesi ve Ruslar tarafından boşaltılan arazinin Ermeni çeteleri tarafından teslim alınması üzerine başlamıştır. Ruslar ahaliye genellikle iyi muamele ediyor ve Ermenilerin tacizlerine karşı onları koruyorlardı. Fakat Ermeniler bu yerlere sahip olunca, düzenli bir şekilde imha hareketleri başlamıştır. Ermeniler Kürt ve Ermeni arazisini(bölgeyi) Türklerden(ve Kürtlerden) arındırmak ve milliyet sorununu çözümlemek istediklerini açıktan açığa söylüyorlardı. :ugün Rus tutsaklığından kaçmış ve şimdi Kars ve Aleksandr Pol(Gümrü-Leninakan)'dan gelmiş serbest bırakılmış-Avusturyalı ve Alman harp esirleriyle konuşma fırsatını buldum. Bunlar Ermeni çetelerinin Türk harp tutsaklarından 360 kişiyi Kars'ta ve Aleksand Pol'da nasıl öldürmüş olduklarını görmüşler. Rus subayları Türkleri kurtarmaya çalışmışlar ve bu nedenle Rus subaylarıyla Ermeniler arasında kanlı çarpışmalar olmuştur. Kars'ta Türk tutsakların bir kısmını kurtarmayı başarmışlar. Şimdi bulunmakta olduğum Erzurum korkunç sir görünüş gösteriyor. Bütün şehir yıkık bir durumda bulunuyor ve hava ölülerin kokusu ile dolu. Ruslar tarafından burada bırakılmış olan askeri depoların büyük bir kısmı sapasağlam kalmış olduğundan Türklerin eline büyük bir ganimet geçmiştir. Ermenilerin Avusturyalı ve Alman harp tutsaklarını da kestikleri söylentileri yayılmışsa da, Türk esirlerin kesin bir biçimde öldürüldükleri dışında, bu iddiayı doğrulayan ipuçlarını elde edemedim.
Doktor Stefan Eşnaniye 23.05.1918
Görüldüğü gibi yine aynı ad. Biraz daha değişik yazılmış bu sefer. "Eşnaniye" Yukarıdaki gazete adlarının yanlış yazılışından, muhtemelen bu adın da yanlış yazılmış olduğu ortaya çıkıyor. Bunun üzerine 1. Dünya savaşında Türkiye'de görev yapmış müttefik Alman ve Avusturyalı gazetecileri ve yazdıklarını araştırdım. Bir ipucuna rastlayamadım. Sonunda "Vakit" gazetesi beni sonuca ulaştırdı. Vakit gazetesini 1917'de ilk olarak çıkaran Ahmet Emin Yalman'ın hatıralarını okumaya başladım. Evet, yanıt buradaydı. "Yakın tarihte gördüklerim ve geçirdiklerim" Cilt-1. Sayfa 239. Bu Avusturyalı Gazeteci, aynı samanda Vakit gazetesinin de muhabiri idi ve şu gazetelerin muhabirliğini yapıyordu."Neues Wiener Tageblatt" Viyana, "Pester Lloyd" Budapeşte, "Lokalanzeiger"Berlin, "Algemeen Handelsblad" Amsterdam, "Vakit" İstanbul. Gazetecinin de adı : Dr. Stefan Steiner. Böylece Avusturyalı gazetecinin gerçek soyadını öğrenmiş oluyorduk.
Anlaşılan 1918 yılının ilkbaharında, Rusların geri çekilmesinden sonra Doğu Anadolu'da Türklere ve Kürtlere yapılan katliamları ve tahribatları yerinde belirlemek için, içinde yabancı gazetecilerin de olduğu bir gurup buralara gelmiş. Yanlız Gazeteci Stefan Steiner'in bu haberi anlaşılan İstabul'da bir gazetede yayınlanmamış. Bunu da Ahmet Emin Yalman kitabının Ermeni olaylarını aktaran bölümünde 333-334. Sayfada söyle belirtiyor. "Bu kıtaller(toplu öldürmeler) hakkında Türk hükümeti 1917-1918'de geniş propaganda yayınları yapmıştır. Ermeni techirlerini ayıplayan bir çok insan, bu propagandaların tesiri altında görüşlerin değiştirmişler, Ermenilere karşı feveran hisleri uyanmaya başlamıştır. İstanbul gazeteleri bu feveranın yeni esef verici hadiselere yol açmasını ve bilhassa İstanbul'da taşkınlıklar başgöstermesini önlemek maksadıyla sistemli yayınlar yapmışlar ve uzak yerlerden ve çoğu Rusya'dan gelen Ermeni çetelerinin yaptıklarından İstanbul'da yaşayan Ermenilerin mesul tutulamayacağını ileri sürmüşlerdir."
O zaman gazeteci haberini nerede yayınladı sorusu akla geliyor. Herhalde Avusturya'da, Almanya'da veya Hollanda'da bir gazetede. Bunun izine biraz sonra rastlayacağız.
Öte yandan Askeri Tarih Belgeleri Dergisindeki bir başka belgeden Gazeteci Steiner'in bu gezisinde yanlız olmadığını, başka muhabirlerin de birlikte geldiğini görüyoruz.
Askeri Tarih Belgeleri Dergisi, Aralık 1982 yılı, Sayı: 81 Sayfa 411-414
Belge No: 1876
Yarbay Seyfi Beye
Genel Karargah ikinci Şube(İstihbarat), İstanbul
Erzincan
Erzincan'da iki aydan beri hala Müslüman ölülerinin gömülmesi ile uğraşılıyor. Şimdiye kadar kuyulardan çıkarılan veya hendek kenarlarında öldürülenlerin toplamı 606 kişidir. Bunlar Rusların Erzincan'ı işgali üzerine Anadolu'ya çekilemeyen fakir halktır. Birçoklarının elleri telefon telleriyle bağlanarak öldürülmüştür. Kuyudan çıkarılanların hepsi çürümüştür. Bazılarını göğüslerinde süngü yaraları, boğazlarında tel izleri görülüyor. Şimdiye kadar kuyularda bulunabilen ölüler cami meydanına getirilmiş, halk tarafından tanınanları ailelerine teslim edilmiştir. Bugün Erzincan'da üç dört binden fazla nüfus yoktur. Bunların birçoğu da yalınayak, aç düşkün ve perişan bir durumdadır. Erzincan'da kaldığımız dört gün içerisinde muhabirler ancak yarım saat kadar mezalim sahnelerini gezdiler. O sırada da Ermeni kilisesi ile mezarlığını gördüler. Ölüleri ve diğer şeyleri görmeye önem vermiyorlar. Çıkan ölülerin başlarının ve yıkılan yerlerin tümünün fotoğraflarını aldırdım. Erzurum eski Alman Konsolosu Anders'in beraberimizde bulunması muhabirleri incelemeye değer yerlere götürmeye engel olmaktadır. Muhabirlerin en çok ilgili oldukları yerler çarşılardır. Bilgilerinize arz olunur.
Ahmet Refik 2 Mayıs 1918
Yani Muhabirler dışında Ahmet Refik ve Alman konsolosu Anders'de bu topluluk içinde seyahet etmekteler.
Askeri Tarih Belgeleri Dergisindeki yukarıdaki belgelerden, raporların Genel Kurmay askeri istihbarat dairesı olan ikinci Şubeye yazılması beni başka bir yöne itti. 1914 yılında bu şubenin başkalığını ve savaşın başlamasından sonra da yerine Alman bir Yarbay'ın Yarbay Perrinet von Thauvenay'ın atanması nedeniyle, aynı şubenin başkan yardımcılığını Kazım Karabekir Paşanın yaptığını okumuştum. Bu nedenle Kazım Karabekir'in anılarını okudum. Kazım Karabekir çok titiz bir istihbaratçı olduğu için kitaplarında çok önemli ayrıntıları olduğu gibi yazmış. "1917-1920 arası Erzincan'dan Erivan'a Ermeni Mezalimi" adlı kitabın(Emre yayınları 2000, İstanbul) 190. Sayfasında şu resmi buldum. Erzurum: Yabancı Gazeteciler Doktor Vays, Doktor Stayn(Avusturyalı) Tarihçi Ahmet Refik(Altınay) Bey'le birlikte, Ermeniler tarafından katledilip kuyulara doldurulan masum Müslümanların cesetlerine bakıyorlar.
Anlaşılan yukarıdaki inceleme gezisine Alman gazetecisi Vays(Paul Weitz. Alman konsolosluğunda dışişleri görevlisi gazetici) ve tarihçi Ahmet Refik Bey'de katılmışlar. Böylece geziye katılanları ve doğru adlarını bulmuş olduk. Fakat gazete haberi hala yoktu.
Son yıllarda tekrar gündeme gelen Talat Paşa Cinayeti ile ilgili yazılanları incelerken, Osmanlı Parlamentosunda Dürzilerin temsilcisi Harran Milletvekili Emir Şekip Arslan'ın 1921'de yazdığı "Armenische Lügengewebe" "Ermenilerin Yalan yumağı" adlı kitabı okumuştum. Bu kitapta Hollanda'da Algemeen Handelsblad adlı gazetede 25.05.1920 tarihde yazılmış bir makaleden bahsediliyor ve bu makalenin kısa bir özetini veriliyordu. Bu özetin, yukarıda sözü geçen geziye çok uyması nedeniyle bu makaleyi istettim. Makale geldi. Yanlız yine bir eksiklik vardı. Makaleyi yazan adını vermiyordu. Yalnız yazıyı okuduktan sonra içeriğinden makalenin yazarının Dr. Stefan Steiner olduğu hemen anlaşılıyordu. Şimdi bu yazıyı okuyalım. Tercümesini bir süre Hollanda'da yaşayan kardeşim Işık ve arkadaşı Neyran yaptılar.
Algemeen Handelsblad
Amsterdam
25.05.1920-Salı
ERMENİSTAN
Türk-Ermeni Sorunu
Balkanlarda görev yapan bir gazeteci arkadaşımızdan aşağıdaki ilginç mektubu aldık. Bu mektubun içeriği, Ermeni sorununa Batı Avrupa'daki alışılageldik görüşten farklı bir bakış getiriyor. Bu gazeteci arkadaşımızın tarafsızlığına büyük güvenimiz var. Onun olayları değerlendirmesi daima kanıtlara dayandığı için, yazılarını yorumsuz olarak ve hiç bir değişiklik yapmadan olduğu gibi yayınlıyoruz.
Aynen Sultan Abdülhamit devrinde olduğu gibi, bugünlerde Kilikya'dan yeniden çok sayıda Ermeninin katledildiğine dair çirkin haberler geliyor. (Gazeteci Steiner burada, o günlerde gündemi oluşturan, Fransız işgali altındaki Adana, Gaziantep ve Maraş ve Urfa'daki Ermeni zulmune ve katliamlarına karşı Kuvvayı Milliye Hareketlerinde bahsediyor.) Konuyu çoktan unutmuş olan dünya kamuoyu, bu haberlerle yeniden şok oldu. Aslında din uğruna yapılan bu iğrenç katliamları savunmaya ve koruma altına almaya hiç niyetim yok. Fakat her gerçeğin iki yönü vardır. Olaylar sırasında Türkiye'yi parçalayıp yıkmak isteyen itilaf devletleri ve basını, propaganda yaparak Kilikya'daki Ermeni kıyımını Türklere karşı bilinçli olarak kullandılar ve bütün yıkımın Türkiye tarafından yapıldığını iddia ettiler. Önemli olan gerçeğin ne olduğunu bulmaktır. Bu bilinçle, sözü edilen bu kitlesel katliamdan gerçekte yalnızca Türklerin sorumlu olamayacağını gözler önüne sermek istiyorum.
Bun konuda fikrimi söyleme hakkını kendimde buluyorum. Çünkü Birinci dünya savaşı süresince Türkler ve Ermenilerin birbirleriyle nasıl bir nefret ile boğuştuklarını çok açık bir şekilde gözlerimle gördüm.
1918 baharında Rusların yenilgisinin sonucunda Türkiye yeniden saldırıya geçtiginde ve peygamberin mukaddes bayrağı Osmanlı ülkesinin dışında da dalgalandığında, ki Küçük Kaynarca anlaşmasından beri hiç böyle olmamıştı; ben kendimi Ermeni-Rus sınır bölgesinde buldum ve Türklerin Kafkasya'da ki ilerlemelerine şahit oldum.
Savaşı yaşayan biri kişi, bir ülke ve ulusunu tanımak için savaş halinden daha iyi başka bir fırsat olmadığını kabul edecektir. Bu durumda bütün insani canavarlıklar büyük bir şiddetiyle ortaya çıkar. Savaşımın gerektirdiği kaba güç kullanma ile, kültür ve uygar davranışlar kaybolur. O sıralar Avrupalı olarak tek bir ben, bu kritik ortamda bulunuyordum. Bu durumda söylenebir ki Türklerin Rus- Ermenistan'ına ilerleyişi sırasındaki olayların tek Avrupalı şahiti bendim.
Seyahatime başlamadan önce Ermeni yanlısıydım. 1916-1917'de İstanbul'daki kalışım sırasında, Ermenilere yapılan toplu katliam hakkında, az çok bilgisi olan Avrupalılardan ve Türkiye Ermenilerinden yeteri kadar tiksindirici, çirkin ayrıntılar duymuştum. Bu kişiler Türkleri suçlu ve Ermenileri de, barbar Türklerin masum kurbanları olarak görüyorlardı.
Türklerle aram yeterince iyi olduğu için, bu hassas konuda, hiç bir Avrupalının konuşmaya cesaret edemeyecegi şeyleri sorabiliyordum. Türklerin bana karşı olan davranışları, benim Ermenilerin suçsuz, Türklerin de suçlu olduğuna dair inancımı kuvvetlendiriyordu. Çünkü ben Ermeni olayları ile ilgili bilgi almak için, soru sorduğumda Tüklerden şöyle yanıt alıyordum: "Bizim hakkımızda anlatılanların hepsi doğru. Biz 1 milyon Ermeniyi kestik. Bu korkunç bir katliamdı. Fakat biz bu konuda haklıydık ve bu suçtan ötürü ancak kendimize karşı sorumluyuz." Bütün çabalarıma rağmen bu konuda ayrıntılı bilgi ve olayların gerçek nedenleri hakkında bilgi elde edemiyordum. Ben de bu durumda şöyle bir yargıya varabiliyordum: Orada Hristiyanlara karşı fanatik bir din savaşı güdülüyordu. Bu olaylar Ermenistan'ın dünyayla tüm ilişkisinin kesildiği Yukarı Ermenistan'da meydana geliyordu. Orada Ermeniler Türklerin insafına terk edilmişti.
1918 ilkbaharında Trabzon'a geldim. Bilindiği gibi kıyıdan Ermenistan'in dağlık bölgelerine giden tek yol buradandır. Trabzon 1915'de Ermeni katliamını yaşamıştı. 3 yıl sonra bu kentte yaşayan Rumlar ve Avrupalı Levantenler bana Trabzon surları içinde olan inanılmaz vahşeti; Trabzon sokaklarında nasıl Ermeni kanı aktığını, Ermeni mahallelerinin nasıl alev alev yandığını, bu olaylardan günler haftalar sonra bile çocuk cesetlerinin Platana limanındaki Bizans duvarına vurduğunu anlatıyorlardı. Ben yanmış yıkılmış mahalleleri gördüm. Bana bunların bir zamanlar Ermeni mahalleleri olduklarını anlattılar. Bana Hristiyan kiliselerini gösterdiler. Bunlar Ermeni kiliseleriymiş. İnsanlar gübre yığınlarını eşelerken hala kemikler ve ceset artıkları buluyorlarmış. Bana bunların Ermenilere ait olduklarını anlattılar.
Bütün bunlar, insanın hiç unutamayacağı korkunç izlenimlerdi ve herkes bir tek şey diliyordu: "Tanrı bizi ve herkesi bu barbarlıktan ve Müslümanların düşmanlığından korusun."
Bütün bu olanlardan dolayı ben lanetlerimi yağdırırken şüphesiz ki Hristiyanların tarafını tutması lazım gelen sıradan yaşlı bir Fransiskaner papazı başını salladı ve "Yanılıyorsunuz", dedi. "Sadece Türkler suçlu değildir. . Avrupa'dan gelen ve Avrupa kültür anlayışıyla Asyayı değerlendiren biri olarak, doğal olarak bu halkın yok edilmesi suçuna karşı lanetlerini yağdıracaksın. Fakat senin gördüklerin ve sana anlatılanlar, gerçeğin tamamı değildir. Bütün bunları anlayabilmen için olayları bir Asyalı gibi görmen ve yorumlaman gerek. Şunu unutma ki burada yüzyıllardır birbirlerinden nefret eden ve birbirine kin güden iki halk var. Burada iki farklı zihniyet var: Ermeni ve Türk zihniyeti. Bu iki düşman görüşteki insanlar birbirlerinin yok edilmesi gerektiğine inanırlar. Evet 1915'de Ermeniler yol edilmişlerdi, her şey onlara karşıydı ve yenilgiyi kabullenmek zorundaydılar. Fakat insan şuna inanıyor ki, eğer aynı konuma Ermeniler sahip olsalardı onlar da Türklere aynısını yapacaklardı. Benim raporlarımdan ve benim Beyazıt, Van, Erzurum ve Erzincan'daki görevlilerden aldığım raporlardan biliyorum ki 1915'de Ruslarla savaş başladığında Ermeniler, Türk ordusunun arkasından isyana kışkırtıldılar ve Türk köy ve kasabalarını yıkıp, yerle bir ettiler. Daha sonra Türkiye'de olan olaylar işte Ermenilerin bu ilk düşmanca tututmu nedeniyle başlamıştır. Kabul ederim ki çok korkunç şeyler oldu; Şimdiye kadar görülmemiş bir biçimde çok kan aktı. Fakat Ermeniler bu kan gölünün oluşmasında suçsuz değillerdi. Türkler gereğinden fazla ileri gittikler, fakat suç yine sadece Türklerde değildi. Suç Avrupalılarda görülmeyen çok derin nefretlerin oluştuğu, Asyalı düşünce tarzındaydı ve bu düşünceyle yapılan savaşta vahşice davranışlar ortaya çıkıyordu. "
" Örneğin Trabzon'a bak. Yanmış, yıkılmış Ermeni semtlerini gördün, fakat yerle bir edilmiş Türk mahallelerini de gördün mü? Henüz daha taze Türk mezarlarına da dikkat etti mi? Hayır mı! Haydi git ve gör. Ermeniler de aynı pozisyonda oldukları zaman Rus ordusunun korumasında zafer kazandıklarında, 1915' de yaşananlar tekrarlandı. Fakat bu sefer Türkler, Ermenilerce katledildi. Ermeniler, nerede bir Türk bulsalar onu acımasızca kesip doğrudılar, nerede bir cami görseler onu yağmalayıp yaktılar. Türk mahalleleri yakıldı, duman ve alev içinde kaldı. Tıpkı bir zamanlar Ermeni semtlerinde olduğu gibi. Şimdi Anadolunun içlerine gidip savaşın bütün bu izlerini takip edebilirsin: Bayburt'da, Erzincan'da,, Erzurum ve Kars'da. Oralarda daha dumanı tüten yığınlar göreceksin; daha çok kan ve ceset koklayacaksın. Ancak bunlar Türklerin ölüleri olacaktır."
Fransiskaner rahip bana gerçekleri söylemişti. Aylarca Ermenistan ve Kürdistan(Doğu Anadolu ve Kafkasya) içlerinde yolculuk yaptım ve gerçekten de rahibin bana anlattıklarının doğru oldugunu gördüm. Rus ordusunun geri çekilmesinden ve bunu takip eden barış anlaşmasından sonra, sözün ona Ermeni ordusu( Ermeni çeteleri) çeşitli operasyonlar yaptı. Bu çeteler Rusların çekildikleri bu Türk bölgelerini işgal ettiler. Ruslar işgal sırasında Türklerin canlarını ve mallarını koruyorlardı. Rusların geri çekilmesinden hemen sonra olanlar ise, yürek parçalayıcıdır. Küçük Türk yerleşim birimlerindeki insanlar, General Antranik ve Murat'ın çeteleri tarafından tek bir canlı kalmayıncaya kadar katledildi. Camiler son taşına kadar tahrip edildi.
Bu bulunmaz fırsatı yakalayan Ermeniler, beklentilerini, hayallerini bayağı genişlettiler ve neredeyse bütün Anadolu sanki onların olacakmış gibi davranmaya başladılar. Anadolu'da yaşayan Türklerle, yaşayan son erkeğe, son kadına ve son çocuğa varıncaya kadar hesaplaşabileceklerini ve onları yok edeceklerini umuyorlardı. Ben Erzincan'da yıkıntılar arasında yatan yüzlerce boğazlanmış Türkün cesedini gördüm. Kuyuların içine ışık tuttuğumda cesetlerle dolu olduğunu gördüm. Açılan toplu mezarlarda yüzlerce kadın ve erkek cesetlerinin üstüste yığılmış olduğunu kendi gözlerimle gördüm. Bunları kim yapmıştı? Zafer kazanan Ermeniler tabiki.
Böyle manzaralar beni sürekli olarak Yukarı Ermenistan yollarında, Kürdistan ve Rusya-Ermenistan'nda eşlik etti. Türkler'de şimdi tekrar bir zafer kazandıklar&rika, kıtası, Amerika kıtası, Güneydoğu Asya, Mısır, Hindistan ve Avusturalya'nın Avrupa'nın uygar! halkları tarafından nasıl sömürüldüğünü ve insanların nasıl sinek muamelesi gördüğünü bilmemektedir. Tabiki 2. Dünya savaşını çıkaranın da Avrupalılar olacağını tahmin edememektedir. Önemli olan savaşlara yol açmayacak koşulları yaratarak, birlikte yaşamayı sağlamaktır. Bu nedenle insanlar, ülkeler ve halklar arasına düşmanlık ve ayrılık tohumları atan Avrupa ülkeleri bu olayların esas sorumluları durumundadırlar. Öte yandan görüldüğü gibi bizimle müttefik dahi olsalar, o devrin Alman ve Avusturyalılarının Türklere ve Müslümanlara karşı görüşlerinin hep Sosyal Darwinizm gözlülüğüyle aşağılayıcı bir biçimde olduğu için, İngiliz ve Fransızlardan pek bir farkı olmadığıdır.
4-En son olarak şunu eklemek isterim. Tarihi arşiv belgelerinin günümüz diline çevrilmesinde hata yapılmaması gerekir. İncelediğim kitaplardaki belgelerin çevirilerinin bir kısmı özensiz, dikkatsiz, sayı hatalı ve anlam hatalıdır. Kötü yazı karakterleri ile, kötü kağıtlara basılmış ve titiz çalışılmamıştır. Böyle olunca da konuyla ilgili araştırma yapan ve kitap yazan Justin McCarthy ve Prof.Bilge Umar gibi bilim adamları bile yanılabiliyorlar ve benim gibi bir konuyu derinlemesine bilmek isteyen bir kişinin karşısına bir sürü engel çıkıveriyor. Öte yandan şunu da belirtmem de yarar var. Eğer böyle değişik bir ad yazım hatası olmasaydı, herhalde iki yılımı alan bu araştırmayı yapmayacaktım.
_ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _ _
Holländisch:
Algemeen Handelsblad
Amsterdam
25.05.1920 van Dinsdag
ARMENIE
De Armenisch-Turksche kwestie
Van een onzer medewerkers in den Balkan ontvingen wij den volgenden interessanten brief, waarvan de inhoud een anderen kijk geeft op de Armenische quaestie dan de in West Europa gebruijkelijke. Wij stellen in de objectiviteit van dezen medewerker het grootste vertrouwen. - Zijn betoogtrant bevat het bewijs dat hij dit verdient - en drukken daarom zijn correspondentie ongewijzigd en zonder commentaar af.
Evenals onder de regering van Sultan Abdulhamit komen uit Cilicie weer weerzinwekkende berichten over massaslachtingen van Armeniers, waardoor de zenuwen van de tamelijk afgestempte wereld weer opniew worden geschokt. Het valt mij in de verste verte niet in om slachtingen, door wie de ook worden gehouden, te rechtvaardigen en den weerzinwekkendsten van alle moorden, de gooddienstmoord, in bescherming te nemen. Maar elke waarheid heeft twee kanten, en wanneer de Armeensche perspropaganda het Armeensche bloodbad in Cilicie teger de Turken weet uit te buiten, in dezen zin, dat zij daardoor de volledige vernietiging van Turkije door de Entente bewerkt, dan meen ik dat het in het belang der waarheid is, om te onderzoeken of werkelijk alleen de beestachtigheid van de Turken aan deze massamorden schuldig is.
Ik geloof, dat ik eenig recht heb om dit uit te maken, want ik had gelegenheid om Turkije gedurende den oorlog bij wijze van spreken, in neglige te zien en wel juist daar, waar de Armeensche en Turksche stammen in den meest verbitterden haat elkaar te lijf gaaan.
In de lente van het gedenkwaardige jaar 1918, toen ten gevolge van de Russische nederlaag, Turkije het offensief weer begon, en de vlag van den profeet zegevierend in vreemde landen woei, wat sinds den vrede van Küçük Kaynarca niet meer gebeurd was, bevond ik mij in het Armeeinsch-Russische grensgebied, en maakte een deel van den Turkschen opmarsch in het voornamelijk door Armenieers bewoonde gebied mee.
Een ieder die weet wat oorlogvoeren betekent, zal moeten toegeven, dat er geen betere gelegenheid is, om een land en volk te leren kennen, als juist in den oorlog, waar alle menselijke hartstochten met geweld tot uiting komen, en waar het laagje cultuur en veinzerij voor de ruwe, hoogere noodzakelijkheid van de oorlogsvoering verdwijnen. Als eenige Eoropeaan bevond ik mij toen ter tijd in de kritieke omgeving en ben misschien de eenige Europeesche getuige ervan geweest op welke wijze de gebeurtenissen gedurende den Turkschen opmarsch in Russisch-Armenie zich hebben toegedragen, en hoe deze beide volkeren tot elkander stonden.
Voordat ik mijn reis begon, was ik reeds Armenisch gezind. Ik had gedurende mijn oponthoud te Konstantinopel, in de jaren 1916/17, genoeg weerzienwekkende details over de Armeensche massamorden in Turksch-Armenie gehord en de Europeanen, die meer of minder goed over de gebeurtenissen in Armenie ingelicht waren, gaven dan Turken alleen de schuld en beschouwden de Armeniers als de onschuldige offers van den Turkschen goddiensthaat en van de dierlijke hartstochten van een barbaarsch volk.
Mijn verhouding tot de Turken was goed genoeg om hen ook over dit netelige punt, wat een Europeaan bijna niet te berde durft te brengen, te spreken. De houding der Turken moest mij in mijn overtuiging sterken, dat de Armeniers onschuldig waren en de Turken alle shuld hadden. Want met een eigenaardige bruuske afwijzing werd mij steeds door iedereen Turk, wien ik ver het pro en contra van de Armeensche quaestie om inlichtingen vroeg, geantwoord: "Ja alles is waar wat men over ons verteld. Wij hebben een millionen Armeniers afgemaakt; het was afschuwelijk bloodbad, maar wij waren in ons recht en wij zijn daarvoor alleen tegenover ons zelf verantwoording schuldig." Het gelukte mij niet nog verdere details, of de gronden van deze verschrikkelijke daden te, weten te komen. En ik kon alleen tot den slotsom komen ..... In de loogelaten hartstochten van den oorlog het goddienstfanatiesme tegenover de Cristenen zich liet gaan, waar het maar gelegenheid daartoe zag. En dat gebeurde in het hoogland van Armenie, waar de van de gehele wereld afgesneden. Armenieers aan den Turken overgeleverd waren.
In het voorjaar van 1918 kwam ik in Trabzon van waaruit -gelijk bekend is -de einige beganbare weg naar binnenland van Hoog-Armenie loopt.
Trabzon zelf was in 1915 getuige van een Armeensch bloedbad en drie jaar later wisten Grieken en Levantijnsche Europeanen mij nog in kleuren en geuren te vertellen van de onbeschrijfelijke gruwelscenes, die zich binnen de oer-oude muren van de Trabzon in 1915 afgespeeld hebben. Hoe op de straten van Trabzon het bloed der Armeniers vloeide! Hoe de Armeensche wijken in rook en vlammen opgingen en nog dagen en weken na het bloedbad de lijken van kinderen tegen den oer-ouden Konstantijnschen dijk en in de haven van Platana aanspoelden. Ik zag geruineerde streken en men vertelde mij, dat dit eens Armeensche wijken waren geweest. Men toonde mij Cristelijke kerken. Dit waren de kerken der Armeniers. Men rakelde de mesthoopen op en beenderen en vergane lijken kwamen te voorschijn. Dat zijn lijken van Armeniers, zeide
men mij.
Dit zijn zulke ontzettende gewaarwordingen, die men nooit vergeet en die bij iedereen maar een wensch doen opkomen: God behoede onsen een ieder voor deze barbaarscheid en voor den godsdiensthaat der Mohammeden!
Maar een prior der Franciskaner monniken, een envoudige oude prister, die ongetwijfeld aan de zijde van de Cristenen stond, schudde zijn hoofd, toen ik in verwenschingen tegen de Turken uitbrak. "Gij vergist u" zeide hij, "de Turken hebben niet alleen schuld. Ja voor iemand die uit Europa komt en die met Europesche begrijpen over Azie will oordeelen, die zal de misdaad van het uitroeien van dit volk verwenschen. Maar het is niet de geheele waarheid, die gij gezien en gehoord hebt. Gij moet deze dingen door een Aziatische bril bekijken en begrijpen, dat hier twee volken elkaar met eeuwenouden haat en verbittering te lijf gaan. Men heeft hier twee mentaliteiten, de Turksche en de Armeeensche en beide mentaliteiten zeggen, dat een van hen te gronde gaan. Ja, in 1915 waren het Armeniers, die te gronde zijn gegaan.Alles werd tegen hen in werking gesteld, en zij moesten de nederlaag lijden. Maar zijt gij er wel van overtuigd, dat de Armeniers in dezelfde omstandigheden niet hetzelfde zouden hebben gedaan of deden? Ik heb mijn rapporten van missies, uitgezonden door mijn orde in Beyazıt, Van, Erzurum, Erzincan; uit de rapporten weet ik, dat in 1915 toen de oorlog met Rusland begon, het de Armeniers waren, die achter het Turkse leger de revolutie aanwakkarden en de Turksche dorpen en nederzettingen ontvolkten en met den grond gelijk maakten. De verdere gebeurtenissen, die daarna in Turkije voorvielen, waren alleen de gevolgen van deze eerste vijandelijke houding der Armeniers. Ik geef toe, dat er verschrikkelijke dingen gebeurd zijn; er is zooveel bloed gevloid als nog nooit te voeren. Maar onschuldig waren de Armeniers aan het ontstaan van het bloedbad niet. En wanneer de Turken dan verder gegaan zijn dan nodig was, dan ligt daarvan de schuld niet alleen bij de Turken, maar bij de mentaliteit van Azie, waar de volkenhaat dieper gaat dan bij de Europesche volken en waar de oorlog beesachtige vormen aanneemt."
"Zie b.v. naar Trabzon. Gij hebt de platgebrande Armeensche wijken gezien, maar hebt hij ook de platgebrande Turksche wijken aanschouwd? Hebt gij op de nog frissche graven van de Turksche bevolking gelet? Neen! Ziet toen de Armeniers zich in de zelfde positie bevonden als de Turken, toen zij zegevierend voortrukten onder de bescherming van het Russische leger, toen herhaalde zich het schouwspel van het jaar 1915, maar toen moesten de Turken het ongelden. Waar de Armeniers een Turk vonden, daar werd hij onbarmhartig neergehouwen, waar zij een Turksche moskee zagen werd deze geplunderd en in brand gestoken. Turksche wijken gingen even goed in rook en vlammen op als Armeensche wijken. Gij gaat thans het land in en gij zult de sporen van den oorlog kunnen volgen: Bayburt, Erzincan, Erzurum en Kars. Gij zult nog rookende puinhoopen zien; gij zult nog bloed en lijken ruiken, maar dat waren echter Turkse lijken."
De Franciscaner pater heeft slechts de waarheid gezegd. Maandenlang ging ik dwaars door Armenie en Kurdistan en ik vond bevestigd, wat hij mij verteld had. Na den terugtocht van het Russische leger, die op de Russische vreede volgde, namen de troepen van het z.g. Armeensche leger, de militaire operaties in de bezette Turkse gebieden over. Gedurende de Russische bezetting beschermden de Russen het leven en eigendommvan de Turken. Wat na dan terugtocht van de Russen gebeurd is, is hartverscheurend. De kleine Turksche nederzettingen werden door de benden van generaals Adronits en Murat tot den laatsten man afgemaakt, kerken tot den laatsten steen vernield.
Toen waren de Armeensche verwactingen nog hoog gespannen. Hun plannen reikten ver, omspanden het geheele Turksche rijk. En zij hoopten dat zij met den erfvijand zouden kunnen afrekenen tot den laatsten man, de laatste vrouw, het laatste kind. Ik heb in Erzincan ruines gezien, waar honderden lijken van gewurgde Turken lagen tusschen de puinhoopen. Ik heb licht laten schijnen in putten, die vol lijken waren. Ik heb met eigen ogen gezien, dat graven open gemakt werden, waarin mannen-en vrouwenlijken overelkaar lagen, bij honderden. Wie hadden dit gedaan? Die overwinnende Armeniers.
Deze tooneelen vergezelden mij op den verren, langen weg door Opper-Armenie, Kurdistan tot in Russisch-Armenie. En is het een wonder, dat de Turken, toen zij weer overwinnaars waren, wraak namen, kwaad met kwaad vergolden? Ik moet erkennen dat tijdens den Turkschen opmarsch naar Russisch- Armenie het moorden voortgezet werd door de Turken. Aan den anderen kant van de grens van de Sarıkamış werden de Armeensche vestigingen, die daar tamelijk gezaaid zijn, ontvolkt met vuur en ijzer. De meest verbitterde volkshaat woedde tegen de vroegere overwinnaars, thans overwonnenen , in den beestachtigen vorm, een wild land van Azie eigen. Onze Europeesche hersens begrijpen deze onverbiddelijke haat niet, die volkeren tegen volkeren opzweept tot de ergste gruweldaden. Maar wij mogen niet vergeten, dat Opper-Armenie een land is, waarvan de beschaving vergeleken kan worden met de oer-cultuur der Europeesche volkeren. De volkeren daar zijn geen naties, doch horden. En zoals in den oertoestand der volkeren een ontmoeting van twee hordende vernitiging beteekende van een dezer twee, zoo is men in de bergen om den Grooten Ararat heden ten dage nog niet bedacht op samenleven, doch op vernietiging. In de kale bergen van Opper-Armenie bestaat er geen compromis, alleen strijd op leven en dood. De overwinnaar leeft, de overwonnene kan alleen sterven.
Tijdens mijn verblijf in Alexandropol(Gümrü) gebeurde het volgende, dat een goed licht werpt op de mentaliteit van de menschen aldaar. Uit de richting van de bergengroep Alagöz hoorde men op een dag kanongedonder. De Armenische bevolking, die achter het Turksche front in angst en beven leefde, legden dit kanongedonder zoo uit, dat de Engelschen oprukten tegen de Turken. En zij leefden in de overtuiging, dat de Turken binnen enkele uren verslagen zouden zijn. Onmiddelijk ontstond achter het Turksche front een opstand, en de zwakke Turksche posten in de Armenische dorpen werden op de geraffineerde manier dood gemarteld. Maar de Engelsen kwamen niet. Een detachement van Kafkas- Armeniers had getracht door het dunne Turksche front te breken. Vandaar het kanongedonder. En toen het gevecht een paar uur later voorbij was, kwaam de wraak. De dorpen, waarin Turksche soldaten vermoord waren werden vernietigd. Kan men zeggen, dat de Armeniers geen schuld hadden?
In Alexandropol zelf, in een zuiver Armeensche stad, waar, niettegenstaande de Turksche bezetting, de Armeniers rustig hun werk deden , kwam ik veel in aanraking met toonaangevende Armeniers. Zij leefden voortdurend onder een verschrikkelijke angst, dat op een dag door een onbedachtzame handeling van Armeensche benden de Turken wraak zouden nemen en dat zij dan het eerst er aan zouden moeten gelooven. Een gedellte van Armeensche volk, het beste deel- was voor een vreedzame overenstemmming met de Turken. Men was nu eenmaal gedwongen samen te leven. En dan zou toch alleen verdraagzaamheid een eind kunnen maken aan het moorden. Mat het grootste gedeelte en de benden, de zoogenaamde militairen wilden van vreede niets weten. Hun leuze was : "Zij of wij, een moet te gronde gaan."
De mannen, die verdraagzaamheid en verzoeninig predikten, werden verwenscht door het gros van het Armeensche volk. Men zei mij openlijk in Armeensche kringen: "Nu zijn de Turken baas. Maar spoedig zullen wij weer heer en meester zijn en dan zullen we geen enkelen Turk, die in onze handen komt in leven laten. Tusschen ons is geen overeenstemming mogelijk. Wij hebben een rekening eeuwen oud te vereffenen. Onze strijd is zoo oud als ons volk. Deze strijd begon op den dag, waarop de Turken in ons land kwamen en zal tot den dag duren, waarop wij op zij te gronde gaan. Een verzoening willen wij niet. Vervloekt zijn zij , die vriendschap sluiten met de Turken. "
Zoo was de stemming in een tijd, waarin de Armenen geen hoop hadden ooit van de Turken bevrijd te worden. Het zag er naar uit, alsof de overwinnende halve maan geheel Russisch- Armenie tot zich zou trekken.
Hiernaar kan men beoordelen, wat er gebeurd is, toen de Turken moesten terugtrekken en de Turksche vestiginggen weer in handen van de Armeniers vielen.
Een vergelijk is alleen mogelijk tusschen beschaafde volkeren. Bij de volkeren van het wildste Azie bestaat alleen haat en vernietiging. "De Turken zijn schuldig. Zij hebben gemoord." Zijn echter de Armeniers minder schuldig, die ook hebben gemoord, zoodra daartoe de macht bezeten?
Azie kan men alleen beoordeelen met Aziatische ogen.